![]() |
![]()
|
![]()
|
||||||
| UslanmaM Ziyaretçi Defteri Uslanmamı Nasıl Buluyorsunuz? (Sorunlar, istekler) |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#71 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
- XXVII -
TAÇAM Taçam babasının çok yorgun ve bunlu bir yüzle Ötüken’e dönüşünden bir şey anlamamıştı. Nereye gidip geldiğini de bilmiyordu. Kendini bildi bileli babasının üzgün durduğunun farkında idi ama bu seferki haline hiç raslamamıştı. Onbaşı Urungu’da eşi görülmemiş bir bitiklik vardı. Taçam bir şey öğrenmek için ona yaklaşmak istedi. Fakat başaramadı. Buna içi sıkıldı. Sıkıntısını dağıtmak için Ötüken’in bu en güzel günlerinde herkesin yaptığı gibi ormana gidip avlanmak at koşturmak istedi.Ötüken ormanlarının en güzel günleriydi. Ötükenliler bu güzel günleri tatmak istiyorlarmış gibi teker teker yahut üçer beşer geziyorlar av avlıyorlar kuş kuşluyorlar yarışıyorlardı. Kimisi güreşiyor ötede beride kopuz çalıp eğlenenlere de raslanıyordu.Taçam kendisini bu güzel havaya güzel ağaçlara ve eğlencelere kaptırınca iç sıkıntısını unuttu; ormanın sarp yerlerine doğru at sürdü ve birdenbire uzaktan gördüğü bir geyiği yakalamak için hızla oraya saldırdı. Çok çevik olan geyik hem iyi kaçıyor hem de umulmadık anlarda sağa sola saparak şaşırtmacalar yapıyordu. Taçam öfkelenmeğe başlamış ve hızını arttırmıştı. Bu hız arttırış iyi olmadı : Aynı çabuklukla bir dönemeci dönerken at koşturan başka birisiyle çarpıştı. Sert bir fırlayışla yere düştü. Başını ağaca vurarak bayıldı.Kendisine çarpan atlı da yere yıkılmış sersemlemiş fakat başka bir şey olmamıştı. Hemen doğrularak sırtını bir ağaca yaslıyan bu adam kocamış Binbaşı Pars’ın küçük oğlu topal Yula idi. Biraz sonra yorga yürüyüşle üç atlı daha gelerek kaza yerinde durdular. Bunlar Binbaşı Parsla büyük oğlu Yüzbaşı Ezgene ve at uşağı Çalkara idi.Durumu görünce atlarından indiler. Taçam sessiz ve hareketsiz yatıyordu. Pars Ezgene’ye :- “Bak bakalım” dedi “şu er ölmüş mü?”gülmez yüzlü Ezgene çömelip elini Taçam’ın yüreğine koyduktan sonra babsına bakarak: - “Taçam” dedi. Taçam adını ne Pars ne de Ezgene işitmemişlerdi. Bakıştılar. Yula açıkladı:- Onbaşı Urungu’nun oğlu!... Pars irkildi: - Urungu’nun oğlu mu? - Evet. İş değişiyordu. Fazla düşünmeksizin Çalkara’ya buyruk verdi: - aaa davran! Çadır azık kımız at getir. Bir de utacı bul. Bu gece burada kalacağız.Çalkara doludizgin giderken Pars yaralının yanına eğilerek gözden geçirmeğe koyuldu. Gözleri kapalıydı. Hafif hafif soluyordu. Başındaki yaradan sızan kanlar yüzünde saçlarında pıhtılaşmıştı. Kocamış binbaşı onun yüzüne bakarken hayretten düşüyordu. Çünkü vaktiyle Ötüken’den ayrıldığı sıralarda Kür Şad kaç yaşlarında idiyse torunu da şimdi o yaşlarda bulunuyor ve Kür Şad’a Urungu’dan daha çok benziyordu. Pars içinde derin bir acı duyuyordu. Urungu’nun başka oğlu yoktu. Taçam’ın da oğlu olup olmadığını bilmiyor onu Kür Şad soyunun son eri diye tanıyordu. Şimdi bu son er boşuboşuna bir kaza yüzünden ölürse Kür Şad soyu tükenmiş olacaktı.Onbaşı Yula babasının yüzündeki kederi okumakta gecikmedi:- “Taçam’ı son Çin akınında görmüştüm. Yaman vuruşuyordu. Ölürse yazık olacak” dedi. Pars içinden geçen binbir duygu ile küçük oğlunun yüzüne baktı. Yula bu bakıştaki manayı kavramamıştı. Taçam’ın yiğitliğinden babası şüphe ediyor sandı:- “Çok er kişi olduğunu gözümle gördüm. Böyle bir yiğite yazık olmaz mı” diye sordu. Pars bunlu sesiyle cevap verdi: - Bunu yalnız yiğit bir er olarak mı görüyorsun? - Ya ne diye göreceğim? Yaşlı binbaşı gözlerini iki oğluna gezdirdikten sonra Taçam’a bakarak: - “Talih biraz başka türlü gitseydi bu baygın yiğiti belki kağan olarak görecektiniz” dedi. Yüzbaşı Ezgene ile Onbaşı Yula şöyle bir bakıştılar. Ezgene’nin gülmez yüzü daha bir somurtkan hal aldı. Yula: “Kocamış babam galiba bunadı” diye düşündü. Pars onların bu durumunu görmüyormuş gibi sözünü tamamladı ve bu sözler iki oğlu şaşkınlıktan afallattı: - Bu yiğit Kür Şad’ın torunudur.Ezgene ile Yula’nın dilleri tutulmuştu. Bir şey diyemiyorlar şakın şaşkın bir Taçam’a bir babalarına bir birbirlerine bakıyorlardı.İlk defa dili çözülen Ezgene oldu: - Demek Onbaşı Urungu Kür Şad’ın oğlu?- Evet! - Neden bunu saklıyor? Pars yorgundu. Çok konuşmağa istekli gözükmüyordu. - Kendisini Çinlilerden kurtarmak için uzun yıllar kim olduğunu gizliyen anasına söz verdiği için... Yula bu akla gelmedik iş için babasına bir soru sormaktan kendisini alamadı:- Taçam bunu biliyor mu? - Hayır! Kimse bilmiyor... İki oğul bu işi kendisinin nasıl bildiğini babalarına sormadılar. Sonra üçü birden yaralıya döndüler ve yeniden yüreğini yokladılar. Şimdi yüreği aşırı bir çabuklukla çarpıyordu.Taçam yaşıyordu. Başını şiddetle ağaca çarptığı zaman bayılmış fakat sonra yüreğini dinledikleri zaman ayılır gibi olmuş hatta bir aralık gözlerini açmış fakat büyük bir yorgunluk duyduğu için yeniden kapatmıştı. Gözlerini açıp kapadığını ötekiler görmemişti. Taçam kendisini çadırına götürmelerini söyliyecekti. Korkunç bir şey: Konuşamıyordu. Gözlerini açtığı zaman çevresini görmüş Pars’ı tanımıştı. Konuşulanları işitiyordu. Fakat dili tutulmuş bir türlü konuşamıyordu. Kendisini zorladı. Boşuna... O zaman içine yaman bir korku düştü: Konuşamamak! Bu yıldırıcı bir şeydi. Yeniden kendinden geçer gibi oldu. Fakat konuşamamaktan o kadar ürkmüştü ki sinirleri kamçılanarak ayıldı ve kıpırdarsa bir daha konuşamıyacakmış gibi öylece sessiz hareketsiz âdeta soluk almaktan bile çekinerek kaldı.İşte o zaman binbaşı Parsla oğullarının bütün konuştuklarını işitti ve kendisinin Kür Şad’ın torunu olduğunu sevinç hayret ve korkuyla öğrendi. Yüreği göğsünü delecek gibi çarpmağa başladı.*** Çalkara yedeğindeki atlarla ve utacı ile geldiği zaman Taçam hâlâ kıpırdamadan yatıyor sesleri belli belirsiz bir şekilde işitiyordu. Beyni öğrendiği büyük hakikatle o kadar doluydu ki herkes kendisine “Kür Şad’ın torunusun” der gibi geliyordu.Utacı başındaki yaraya kızıl bir em sürüp uğdu. Ağzına birkaç yudum ayran akıttı. Sonra durumun umutsuz olduğunu Pars’a söyledi. Bu haber kocamış binbaşıyı çok sıkmıştı: - “Bunu mutlaka kurtarmalı” dedi. Utacı yaralının göğsüne elini bastırıp yüreğini dinledikten sonra:- “Bundan ötesine kamlar karışır” diyerek kestirip attı. Çalkara aldığı buyruk üzerine Taçam’ın üstüne bir çadır kurmuş ve Taçam’ı kalın bir keçenin üzerine yatırmıştı. Öteki çadırda Pars Beğ yatacaktı. Akşam oluyordu. Utacı ile Çalkara yanlarına yedek atlar olduğu halde Ötüken’in en ünlü kamını getirmeğe gidiyorlardı. Taçam’ın yattığı çadırım kapısı açıktı. Parsla oğulları kapının önünde bağdaş kurarak oturdular. Yaralıyı bekliyerek yemeklerini yediler. Pars yalnız kımız içti ve güneş battıktan sonra içine çöken gariplikle söze başladı: - Ben Kür Şad’ı tanıdığım zaman o aşağı yukarı Taçam’ın yaşındaydı. Başka hiçbir şey bilmesem bile yalnız yüz benzerlikleri bana her şeyi anlatabilirdi. Ezgene sordu: - Başka ne biliyorsun? - Urungu’nun ok atışını gördükten sonra şüphelenmiş onu yakından gördükten sonra şüphem büsbütün artmıştı. Belindeki bıçağı görünce hiç şüphem kalmadı.Ezgene yine sordu: - Bu bıçakta ne vardı? - Kür Şad’ın bıçağı idi. Üzerinden Bumun Kağan’ın adı ve damgası kazılı tılsımlı bir bıçak. Yula sordu: - Bu tılsım ne tılsımı idi? Pars’ın gözlerinde bir ışık parlayıp söndü: - Türkler’in ululuk günlerinde iyice gözüken bozgun günlerinde silikleşen yazısıyla eşsiz bir bıçaktır. Bütün bunları gördükten sonra Urungu ile konuştum ve ona anasının yani Kür Şad’ın konçuyun teyzem olduğunu anlattım.- O ne dedi? - Çok sevdiği anasına söz verdiği için bunu sır olarak sakladığını söyledi. Ezgene ve Yula karabudundan bir erken birdenbire tegin olan yaralıya sevgiyle bakıyorlar ve uzaktan akraba çıktıkları için de ona daha çok acıyorlardı.Taçam bütün konuşulanları işitiyordu. Başındaki dayanılmaz ağrı arasında beynine tokmakla vuruluyormuş gibi duyduğu acı içinde bu sözlerin hepsini anlıyordu. Söze karışmak için büyük bir istek duyuyor çabalıyor fakat kıpırdıyamayınca bunun bir düş olduğunu sanıyordu. Hem sevinçli hem korkulu bir düş...Ay doğmuştu. Ötüken’in güzel gecesinde Pars Beğ bir huzursuzluk duyuyor Taçam ölürse Kür Şad’ın soyu tükeneceği için Türkeli’ne bir kötülük gelecekmiş gibi kara bir düşünceye saplanıyordu. Taçam’ın küçük bir oğlu olduğunu bilmiyordu. Bilse belki bu kadar kötümser olmazdı. Sık sık Ezgene’ye yahut Yula’ya işaret ediyor onlar da Taçam’ın kalbini dinliyorlar ve çarptığını anlayınca seviniyorlardı.Epey zaman geçmişti. Uzaktan gelen nal sesleri Çalkara ile kamın yaklaşmakta olduğunu haber verdi. Pars ayağa kalktı. Oğulları da öyle yaptılar. Kocamış binbaşı birden oğullarına döndü: - “Size anlattıklarımı kimseye söylemiyeceğinize and verin” dedi. Yanlarında kılıçları olmıyan Ezgene ile Yula uzun bıçaklarını çekerek ileriye doğru uzattılar. And verdiler: - Gök girsin kızıl çıksın!...
|
|
|
|
|
|
#72 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
- XXVIII -
KARAR Uzun günler geçti. Taçam ölümle boğuştu. Kaç kere yaşamasından umut kesildi. Fakat Taçam ölmedi. Dipdiri kalktı. Eski gücünü buldu. Savaş talimlerine katıldı. Hepsi oldu; yalnız dili açılmadı. Yorucu bir düşten uyanmış gibiydi. İşittikleri beyninin içine kazılmış onu şaşkına çevirmişti. Şimdi konuşamıyordu. Konuşup da sanki ne de edecekti? Öğrendiklerinin şaşırtıcı büyüklüğü karşısında konuşmamayı daha iyi buluyor hatta belki biraz da bunun için konuşamıyordu. Yoksa gücü yerinde olduktan sonra kendisini zorlıyarak yeniden konuşmaya başlamak olmıyacak işlerden değildi.Yıllarca önce İlteriş Kağan Türk sancağını yeniden kaldırdığı zaman kocamış demircinin Kür Şad’ın oğlu için yaptığı kılıç sahibi bulunmadığı için kendisine yani Kür Şad’ın torununa verilmişti. Taçam şimdi kılıcını daha çok seviyor onu hiç yanından ayırmıyor babasının yıllardır niçin gülmediğini artık daha iyi anlıyordu.Kür Şad’ın torunu olmak!... Bu ne büyük bahtıyarlık ne kutlu bir gerçekti! Taçam Bozkurt ocağının bir tegini olduğu için değil Kür Şad’ın torunu olduğu için seviniyor övünüyordu. Yukarıda mavi gökle aşağıda yağız yer yaratılalı nice kahramanlar gelip geçmişti ama Kür Şad gibisini şüphesiz zamanlardan hiçbir zaman ve kişi oğullarından tek bir kişi görmemiş bilmemişti.*** Bir gün dolaşıp dururken bir ulak gelerek Bilge Tonyukuk’un kendisini beklediğini söyledi. Birlikte otağa vardılar. Ulak onu içeri sokarak çekilip gitti. Bilge tonyukuk onun başından geçenleri dilinin tutulmuş olduğunu biliyordu. Onun için tahtadan levhalarla bir Çin fırçası ve boya hazırlatmıştı:- “Taçam” dedi “sen Ay Hanım’ın yanında epey kaldın. Onun bir Gök Türk teginine gönül verdiği hakkında bir şey işittin mi?”Taçam fırçayı boyaya batırarak tahtaya yazdı:- İşitmedim. - Ay Hanım dedikleri kadar güzel mi?- Umay kadar Ayzıt kadar.- Gök Türk kağanlığı için tehlikeli olabilir mi? Taçam hayretle Tonyukuk’a baktı. Sonra fırçayı boyaya batırarak yazdı: - Kağanlıklar bir güzel kızla yıkılmaz. Tonyukuk gülümsedi: - Gök Türk teginleriyle beğlerinin gönüllerine girip bizi birbirimize düşürmez mi demek istedin. Taçam azimli bir davranışla fırçayı boyaya batırdıktan sonra:- “Düşüremez!” diye yazdı. Bilge Tonyukuk’un yanından çıkarken beyninde sanki bir şimşek çaktı ve Ay Hanım’ın gönül verdiği tegini düşündü. Sakın bu?... Sonra kendisini tutarak otağdan ayrıldı ve babasının bütün dirliğini saran kapalılığı açmağa çalıştı. Boşuna... Demek ki uğradığı kaza sayesinde öğrendiklerinden daha çoğunu öğrenemiyecekti. Tonyukuk yaptığı soruşturmalarla öğreneceklerini öğrenmiş ve derin derin düşünerek gündüz oturmayıp gece uyumıyarak kararını vermişti: Dokuz Oğuzlarla çarpışmak gerekiyordu. Bu kararı Kağan’a bildirmek için otağa gittiği zaman:- “Vardığım sonucu bildirmeğe geldim Kağan’ım” dedi. İlteriş Kağan Bilge Tonyukuk gibi yakın bir tehlike görmüyordu. Fakat ona olan güveni dolayısıyla Tonyukuk’un düşüncesini benimsiyordu. Bilge Tonyukuk şimdiye kadar hiç yanılmamıştı. Başkumandanı kendisine:- “Bütün gücümüz ve hızımızla saldırmalıyız” dediği zaman kağan: - “En güçlü yağıya gidiliyormuş gibi buyruk vereceğim “ diye mukabele etti. Sonra teferruat üzerinde uzun uzadıya konuştular.İlteriş Kağanla Bilge Tonyukuk’un amaçları Dokuz Oğuz ordusundan çok Ay Hanım’ın kendisiydi. Babası Baz Kağan’ın ölümünden sonra Dokuz Oğuzlar’ı düzene koyan onları yavaş yavaş çoğaltıp zengin eden genç kız Gök Türkler için bir tehlike olmağa başlıyordu. Çünkü kağan kızı yalnız bir katun olmakla kalmıyor gözler kamaştıran güzelliği ile de Gök Türkler arasında yankılar uyandırıyordu. Tonyukuk’un çaşıtları vasıtası ile öğrendiğine göre şimdiye kadar Gök Türk beğlerinden dokuz tanesi ona evlenme teklif etmişler fakat kabul görmemişlerdi. Tonyukuk bu dokuz kişiden beşinin adını da öğrenmişti. İçlerinde çocuk denecek yaştaki Ersegün’ün de bulunduğu bu beş kişi o zamandan beri sıkıntılı üzgün bir hal almıştı. Öteki dört kişinin kimler olduğunu öğrenememişti. İyice incelemek imkânı bulamadığı bir habere göre de Ay Hanım’ın bir Gök Türk tegininde gönlü vardı. Tonyukuk bu söylenti üzerinde iyice düşünüp işi incelemiş fakat bir sonuca varamamıştı. Çünkü Gök Türkler arasında Kağan’ın iki kardeşiyle iki küçük oğlundan başka tegin yoktu. O halde bu tegin ancak İlteriş Kağan’ın iki kardeşinden biri olabilirdi. Fakat bu teginler şimdiye kadar Ay Hanım’ı görmedikleri gibi bu teginin kendisini sakladığı hakkındaki haber de meseleyi büsbütün çapraşık bir hale getiriyordu. Hatta işin asıl garibi Bilge Tonyukuk bütün haberlerin kimlerden ve ne zaman alındığını bildiği halde bunu nasıl kimden ne zaman öğrendiğini bir türlü kestiremiyordu. Tonyukuk’un içinde bir kuşkulanma vardı: Kendisini gizliyen tegin acaba Gök Türk tahtı için bir iddia da mı bulunacaktı?Bilge Tonyukukbu düğümü çözemeyince Kağan’a açıp onun buyruğuyla kurultayı topladı. Kağanla Tonyukuk’tan başka yirmi kadar tegin şad tarkan ve buyruk beğlerinin katıldığı kurultayı İlteriş Kağan törenle açtı. Başlıların yükündürüldüğünü dizlilerin çöktürüldüğünü anlatarak dört bir yandaki yağıların yenilip haraca bağlandığını ancak Dokuz Oğuzların dört defa yenildikleri halde yine tehlikeli olmağa başladıklarını söyliyerek tehlikenin mahiyeti hakkında açıklamayı Bilge Tonyukuk’a bıraktı.Bilge Tonyukuk tehliaaai söylendi: Ay Hanım!... Sonra dokuz tane Gök Türk beğinin evlenme tekliflerini reddetmesinin sebepleri üzerinde onları düşünmeğe çağırdı ve çatık kaşlarla kendisine bakan kurultay üyelerine gizli tegin hakkındaki yarım bilgisini söyliyerek sustu.Kaşlar büsbütün çatılmıştı. Sürüp giden sessizlik arasında bir beğin: - “Bilge Tonyukuk! Bu tegin kim olabilir” diye sorduğu işitildi. Bütün başlar bu soruyu yapana çevrildi ve bakışlar buyruk beğlerinin son kademelerinde oturan kocamış Binbaşı Pars’ta birleşti.Tonyukuk şöyle cevap verdi: - Bunu ben de düşündüm. Fakat kimse için bir karar veremedim. - Öyleyse kuşkulanman neye dayanıyor? - Ay Hanım’ın dokuz teklifi redderek bizimle savaşı göze almasına... - Bunun başka bir sebebi de olamaz mı? - Olabilir! Ama ben böyle sezinliyorum... Pars rahatlamıştı. Urungu ve Taçam’ı bilecekler diye sıkılmış Bilge Tonyukukla onun için tartışmıştı.Şimdi kurultay savaş için karar verecekti. Beğler birer birer düşüncelerini bildiriyorlardı. Bu bildirmeler uzun sözlerle değil kısa birer “savaşalım” sözüyle yapılıyordu. Sıra kendisine gelirken Binbaşı Pars vicdani bir uğraşma içindeydi. O Gök Türk devletinden sonra Kür Şad’ın oğlunu düşünmeğe mecburdu. Şimdi Urungu ile Ay Hanım arasında gizli bir gönül bağının varlığını anlar gibi oluyor ve Bilge Tonyukuk’un her şeyi bilerek Gök Türk Kağanlığı’nın sarsıntısız yaşaması için bu ikisini fedaya karar verip vermemiş olduğu hakkında kendi kendine cevabı güç bir soru soruyordu. Bu ikisinden birinin ölümü ötekinin de ölümü demek olacaktı. Acaba Tonyukuk her şeyi biliyor muydu? Pars yılların verdiği anlama kabiliyetiyle onun yüzüne bakıyor fakat bu sessiz ve donuk yüzden hiçbir şey öğrenemiyordu.Urungu’nun Gök Türk Kağanlığı tahtında gözü olmıyan bir bahadır olduğunu başkalarını inandırmak ne güçtü! İnanacak olsalar Pars bütün bildiklerini açığa vurmağa hazırdı. Fakat hayır! Söylemiyecekti...İşte sıra kendisine gelmişti. Pars: “Savaşmıyalım” dedi ve bütün gözler kendisine dikilirken açıkladı: - Ay Hanım’a elçi göndererek bir Gök Türk’le evlenmesini teklif edelim. Hemen o gün kabul cevabı vermezse o zaman yürüyelim! İlteriş Kağan ayağa kalkmıştı. Onunla birlikte herkes de aynı şeyi yaptı. Kağan: - “Yarın erkenden çerilerim yürüyüşe geçecek” dedi ve savaşılmaması hakkındaki teklifini kocamışlığına verdiği Pars’a dönerek: - “Binbaşı! Sen Ötüken’de kal” diye tamamladı. Beğler Pars’ın kıpkırmızı olduğunu gördüler. Kocamış binbaşı kağana doğru üç adım atarak yere diz vurdu:- “Yüce Kağan! Kocamış kişi olsam bile vaktiyle Kür Şad’ın buyruğunda çarpışmış bir kocayım! Buyruk ver bu savaşa ben de katılayım. Bu benim son kavgam olsun” dedi.- XXIX - GÜNEŞ BATARKEN Yaşlı Onbaşı Urungu ile çocuk onbaşı Deli Ersegün’ün mangaları yanyana düşmüştü. Ay Hanım’a yaptığı evlenme teklifi reddedildikten sonra Ersegün büsbütün delirmiş delirmek ne çılgına dönmüştü. Kanındaki çılgınlığı söndürebilmek için Ay Hanım’ı almaktan başka çare olmadığını biliyordu. Dokuz Oğuzlar’a karşı açılan savaş içindeki umut ışıklarını parlatmış çocuk gönlünü sevindirmişti. Gök Türkler arasında bu savaşı onun kadar istiyen yoktu.Urungu başka türlü düşünüyor Ay Hanım’a bir kötülük gelmesinden korkuyordu. Ona bir kötülük gelmesindense bunu görmemek için daha önce ölmeği candan arzuluyor bugün hayatındaki en kıyasıya dövüşü yapacağını anlıyordu.Urungu ile Ersegün’ün mangaları hem yanyana hem de en öndeydi. İlteriş Kağanla Bilge Tonyukuk; Dokuz Oğuz daha doğrusu Ay Hanım işini kökünden bitirmek için on bin kişiyle yürümüşlerdi.Her şey gizli tutulmuş ve hızla harekete geçilmiş olduğu halde Dokuz Oğuzlar yine tam bir baskına uğratılamamıştı. Son anlarda işi haber alığ hazırlanmışlar ağırlıklarıyla kadın ve çocuklarını geri çekecek zaman bulamadıkları için bütün azimleriyle bir ölüm dirim savaşını göze almışlardı. Onlar bu kanlı oyuna ancak üç bin kişi sokabiliyorlardı.*** Vuruş iki tarafın istek ve düşüncelerindeki keskinlik dolayısıyla pek sert ve hızlı başladı. Önce Türk usulünce çabuk ilerlemeler ve yapmacık kaçmalarla ileri geri giderek birbirlerini ona tuttular. Sonra sadaklar boşalınca kargı ve kılıçlara davranarak saldırıp birbirlerine değdiler.Deli Ersegün buyruğundaki mangaya kumanda etmeği unutmuştu. Öyle ki vuruşlarından bazıları Gök Türkler’e değdiği halde aldırmıyor boyuna ilerliyordu. Çünkü o iyice tasarlamıştı: Ay Hanım’ın otağına varacak; onu diri yaralı veya ölü olarak ele geçirecekti. Ay Hanım ölecekse Ersegün’ün kılıcı ile ölmeliydi.Urungu da aynı hedefe doğru at salmıştı. Fakat o mangasına buyruk veriyor vurduğu yeri görüyor Ay Hanım’ın otağına ulaşmayı da onu tehlikeden korumak için istiyordu.Ay Hanım’ın karargâhı üç kat üstün Gök Türkler tarafından kaz kanadına alınarak çevrildiği için işin sonunda otağa varılacağı belliydi. İş oraya başkalarından önce varmakta idi.Daha ne otağ ne de Ay Hanım görünmediği halde Dokuz Oğuzlar’ın direnişindeki sertlikte ve gözü peklikten dolayı savaşı Ay Hanım’ın idare ettiğini Urungu anlamıştı. O ordusunu yalnız yiğitliği ve aklı ile yürütmüyor güzelliği ile de heyecanlandırıyordu. Dokuz Oğuz çerilerinin göz kırpmadan ölüme öyle atılışları ses çıkarmadan öyle bir düşüşleri ve inlemeden öyle bir ölüşleri vardı ki bunun gizli mânâsını ancak Urungu anlıyabilirdi.İki taraf bütün maddî ve manevî kuvvetlerini ortaya atarak vuruşuyorlardı. Urungu bütün mangasını kaybettiği ve yaralı olduğu halde Ay Hanım’ın otağına yaklaştığı bir sırada atı vuruldu ve kendisini yalın kılıç yerde buldu. Çevresine çabuk bir göz fırlattı ve buradakilerden çoğunun da yaya olduğunu gördü. Atı vurulmamış olanlar da kağnılar ve ağırlıklarla berkitilmiş olan bu alanda daha iyi vuruşabilmek için atlarından iniyorlardı. Urungu Dokuz Oğuzlar tarafından zırhlı giyimler içindeki Kadır Bağa’yı tanıdı ve yarım kalmış dövüşü hatırladı. Fakat Ay Hanım’ın otağı yanında bulunuşları ona yarım kalmış dövüşü unutturmakta gecikmedi. O şimdi yalnız Ay Hanım’ı düşünüyordu. Bu düşünceyle kılıcını savurarak Dokuz Oğuzlar’ın üzerine atıldı.
|
|
|
|
|
|
#73 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
…
. *** Akşam olurken savaşın sonu belli olmuştu: Dokuz Oğuz ordusu parçalanarak üçe ayrılmış Ay Hanım’ın otağı sarılmış ve Dokuz Oğuzlar’ın çoğu er meydanında can vermişti. Binbaşı Kadır Bağa yanında kalan son bahadırlarıyla birlikte Ay Hanım’ı müdafaaya çalışıyor Ay Hanım da elinde yay olduğu halde bu direnişe katılmış bulunuyordu. Dar bir yerde yapılan kanlı ve kırıcı vuruşma herkesi birbirine karıştırmış ve artık düzen buyruk sıra kalmamıştı. Binbaşılar yüzbaşılar onbaşılar ve erler yanyana ve kendi başlarına vuruşuyorlardı.Yüzbaşı Börü de otağa yaklaşanlar arasında idi. Kan ter içinde olduğu halde çarpışıyor Gök Türk Kağanlığı’nın amacı olan Ay Hanım’ı tutsak etmek şerefini kendisi kazanmak için atılganlığın son kertesine vararak savaşıyordu. Bir aralık kendisini zırhlı bir Dokuz Oğuz beğinin karşısında buldu. Büyük bir yiğitlikle vuruşan bu beğ Kadır Bağa idi. İki bahadır karşı karşıya idiler. Bir an bile durmadan birer adım attılar ve aradaki açıklığı kapatarak görülmemiş bir sertlikte kılıçlaşmağa başladılar. Kadır Bağa zırhlı olduğu için kılıç değmelerinden çekinmiyor ümitsiz saldırışlarla bütün Gök Türkler’e meydan okuyordu.Otağın önündeki alan gitgide daralıyor. Dokuz Oğuzlar’ı birer birer deviren kendilerini de birer birer deviren Gök Türkler Ay Hanım’ın otağının kapısına durmaksızın yaklaşıyorlardı. Bu daracık yerde şimdi Yüzbaşı Ezgene ile Onbaşı Yula da bulunuyor biraz daha geride Taçam ve Binbaşı Pars göze çarpıyordu. Deli Ersegün savaş naraları atıyor otağa varmak için karşısındakileri bırakarak sağa sola seğirtiyor fakat Dokuz Oğuzlar ardını bırakmayınca ister istemez dönerek yine tutuşuyordu.Güneş batarken Kadır Bağa otağa girdi. Loş bir görünüşle kanlı bir sahnenin birleştiği otağda okların uçmasından doğan vınlayışlar havayı titretirken üç kişinin birbirine girerek boğuştukları kılıç ve bıçakların parladığı görüldü. Üçü birden yuvarlandıktan sonra biri sendeliyerek ayağa kalktı ve kapıdan dışarı fırladı.Dışarda son boğuşmalar oluyordu. Kocamış binbaşı Pars ayakta atını yelesine dayanmış duruyordu. Yaralı değildi. Fakat bu yaşta yaptığı dövüş onu yormuş yıpratmıştı. Gücü kesilmiş soluyordu. Karşısında büyük oğlu Ezgene kan içinde duruyor üzgün gözlerle babasına bakıyordu.*** Urungu karşısında dövüşecek kimse kalmadığını görünce hızla otağa koştu. Adımını atar atmaz karanlıkta bir şey görmediği için bir an durdu. Sonra yerde bir kıpırdanma görerek kılıcına davranarak oraya baktı: Bir ağır yaralıydı. yAnında birisi daha yatıyordu. Urungu bakışlarını keskinleştirince tanıdı ve : - “Sen misin Kadır Bağa” diye sordu. Kadır Bağa gülümsedi: - “Yazık! Seninle dövüşümüzü yapamadan öleceğim” dedi ve yanında yatanı göstererek Urungu’nun içini sızlattı: - Bu da sizden... Artık gözleri loşluğa alışan Urungu gösterilen yere bakınca bir Gök Türk’ün yattığını gördü ve andası Yüzbaşı Börü’yü tanıdı. Börü Beğ er meydanında bir daha kalkmamak üzere düşmüştü.Urungu irkilerek bir adım attı: - Kadır Bağa! Ay Hanım nerede? Bu sert seste yalvaran bir eda vardı. Ölüm halinde olan Dokuz Oğuz beği hıçkırdı: - Ay Hanım Uçmağa vardı. Onu siz öldürdünüz! Bunu söyliyerek eliyle otağın bir köşesini gösterdi. Artık karanlığa iyice alışmış olan Urungu başını kaldırdı ve ölülerle dolu otağın içinde Ay Hanım’ı tanıdı. Göğsünde bir ok olduğu halde yatıyordu. Her zamankinden daha güzeldi. Konuşulanları işitiyor hâttâ gönülden geçenleri anlıyormuş gibi bir hali vardı.Urungu’nun kılıcı elinden düşmüştü. İnanamıyor gibi düş görüyor gibi bu sevgili ölüye bakıyordu. Birden canlandı. Sadağını çıkararak yere attı ve Ay Hanım’ın yanına gelerek diz çöktü.- “Ay Hanım! Ay Hanım” diye seslendi. İşte o zaman öldüğüne inanarak derin bir ah çekti. Sonra incitmekten çekinerek onu kucağın aldı ve otağın kapısına yöneldi. Kadır Bağa hâlâ ağlıyordu: - “Onu yalnız bırakma. Hep seni beklemişti” dedi ve hıçkırıklar arasında öldü. Urungu artık beyninin saplandığı tek düşünceden başka bir şey düşünmüyordu. Kolları arasında kağan kızı olduğu halde otağdan çıktı. Dumanlı gözlerle çevresine şöyle bir baktı. Uzakta Deli Ersegün bir Dokuz Oğuzla vuruşuyor daha yakında da oğlu Taçam başka bir Dokuz Oğuzla boğuşuyordu. Otağ kapısının hemen yanında ise Binbaşı Pars’la yüzbaşı Ezgene karşı karşıya duruyorlardı.Üzgündüler. Çünkü Ay Hanım’ı Yüzbaşı Ezgene öldürmüştü. Otağın içinde son vuruşma yapılırken üstüste oklarla arkadaşlarının devrildiği gören Ezgene sadağa el atarak okların geldiği yana bir ok da kendi fırlatmış fakat okunu fırlattıktan sonra kimi vurduğunun farkına varmıştı. Okunu atarken çevresini görecek durumda değildi. Çünkü Kadır Bağa tek başına hepsini temizliyecek bir sertlikte dövüşüyordu. O zaman Börü ile birlikte onun üzerine atılmışlar birbirlerini bıçaklamışlar ve bu kanlı oyundan yalnız kendisi sağ çıkmıştı.Ezgene bunları babasına anlatırken onun kendisini avundurmasını bekliyordu. Fakat Pars avutmuyor bilâkis her şeye rağmen okunu attığı yeri görmesi gerektiğini söylüyordu. Vurduğu kız hem Ay Hanım hem de akrabaları idi.Onlar böyle konuşarak üzüntü içinde kıvranırlarken Urungu’nun kağan kızını kucağına almış olduğu halde çıktığını görerek sustular. Kür Şad’ın oğlu karşılarına dikilerek:- “Pars Beğ! Belimdeki bıçağı kemeriyle birlikte alır mısın” dedi Binbaşı bir şey demeden onun isteğini yaptı. Urungu uzakta boğuşan Taçam’ı göstererek:- “Bıçağı Taçam’a o ölürse Taçam’ın oğluna ver” dedi sonra alandaki sahipsiz atlardan birine sol kolunda Ay Hanım olduğu halde atlıyarak batıya doğru sürdü.Yeryüzünün güneşi ufuklarda batarken Urungu’nun gönlündeki Ay da bir daha doğmamak üzere batmıştı.
|
|
|
|
|
|
#74 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
- XXX -
YARIŞ Savaş bitmiş Dokuz Oğuzlar yenilmişti. Ayın on beşi yavaş yavaş yükseliyordu. Taçam yaralı ve yorgun argın sendeliyerek Binbaşı Pars’a yaklaşırken o oğlu Ezgene’ye buyruk veriyordu:- Bu gidişi beğenmiyorum. Yula’yı bulup ardına düş. Mümkünse onu geri çevirin! Taçam bu sözleri işitmiş ve bir önsezi ile kuşkulanmıştı. Binbaşının karşında durarak soran gözlerle ona bakıyordu. Dili hâlâ açılmamıştı. Pars Urungu’nun kendisine verdiği bıçağı uzatarak:- “Baban sana vermemi söyledi” dedi. Taçam bıçağı alırken gözleri hayretle açılmıştı. Bu da ne demekti? Kocamış binbaşı onun sorarak bakan gözlerini görünce merakını giderdi: - Urungu gitti. Taçam bununla kanmış değildi. Eliyle bir işaret yaparak nereye gittiğini sormak istedi ve binbaşını batıyı göstermesi üzerine gözlerini oraya çevirerek derin derin baktıktan sonra yüzü bir tuhaflaşmıştı. Bu sırada bir kasırga halinde Deli Ersegün’ün geldiği görüldü. Ay Hanım’ın otağını ve çevreyi arayıp bulamadıktan sonra Parsla Taçam’ı görerek gelmiş onlara kağan kızını soruyordu:- Binbaşı Pars! aaa söyle Ay Hnaım neredE?Binbaşının sesi titriyordu: - Ay Hanım Uçmağa verdı! Çocuk onbaşı bağırdı: - Öldü mü? Ölüsü nerede? - Urungu götürdü. Bunu söyliyerek batıyı işaret ediyordu. Ersegün yeniden çıldırmıştı. Taçam’ın omuzunu tutarak sarsıyordu: - Batıda ne işler var? Söylesene.... Baban Ay Hanım’ı nereye götürüyor?... Niçin götürüyor?... Ay ışığı altında Taçam’ın yüzü korkunç bir ıztırap anlatıyor bir yandan babasının bıraktığı bıçağa bir yandan da batıya bakıyordu. Bir şey söylemek istediği belli oluyordu.Ersegün onu yeniden sarsarak bağırdı: - Nereye gidiyor? O zaman bir şey oldu: Artık bir daha konuşamıyacağı sanılan Taçam’ın korkunç gür bir sesle boğazlanan bir insan gibi haykırdığı işitildi:- Ölüm Uçurumu’na gidiyor!... Bu sözler ortalığı bir anda allak bullak etti... *** Ayın on beşi bozkıra ilâhî ışıklarını Tanrı’nın rahmeti gibi saçarken bu sonsuz genişlikte kimsenin tahmin edemiyeceği korkunç bir yarış yapılıyordu: Elli yıla yakın sert bir yaşayıştan görülmedik çilelerden sonra; sevdiği Tanrılar kadar güzel Ay Hanım’ın ancak ölüsüne kavuşan Urungu; kahraman ve ebedî Kür Şad’ın oğlu kucağında sevgilisi olduğu halde batıya doğru mesafeleri aşıyordu. Yüzbaşı Ezgene ile Onbaşı Yula Pars’ın iki yiğit oğlu babalarından aldıkları buyruk üzerine yanyana atbaşı beraber oldukları halde yıldırım gibi uçuyorlardı.Bütün duygularında olduğu gibi sevgisinde de çılgın olan Deli Ersegün vaktiyle babasının öldürdüğü ve kendisini yendiği için kinle karışık bir duyguyla sevdiği Ay Hanım’ın artık ölmüş olması dolayısıyla şimdi kinden sıyrılan yalnız aşktan ibaret kalan bir gönül bağının verdiği hızla çocuk kalbinin delişmen ateşiyle yanarak at koşturuyordu.Duyduğu büyük ızdırapla dili açılan Taçam babasının hayattaki yenilmez kederi anlamış olarak onun nereye gittiğini bilerek bunu önlemek istiyerek yarışıyordu.Sonsuz bozkırda ayın ilâhî ışıkları arasında batıya doğru uçanlar yalnız bunlar değildi.Kocamış Binbaşı Pars da aynı hızla at sürüyor yorgun ve yıpranöış gövdesinin ne kadar dayanacağını düşünmeden olgunlar gençler ve çocuklarla birlikte yıldırım gibi gidiyordu.Uzun bir koşudan sonra arkadan gelenler aynı hizaya vardılar. Sağda Pars onun solunda Taçam Taçam’ın solunda Deli Ersegün bulunuyor en solda da iki kardeş Ezgene ile Yula koşuyorlardı.Ayın ışıklarıyla aydınlanan bozkırda ilerisini görüyorlar önlerinde belki de ufka yakın bir yerde başka bir atlının doludizgin gittiğini seçiyorlardı. Bu atlı Onbaşı Urungu idi. Ay Hanım’ın başını göğsüne dayamış ve sol koluyla iyice kavramış olduğu halde sağ eli dizginde gözleri ileride gidiyordu.Nereye gidiyor değil nasıl gidiyordu? Bu sözle anlatılacak bir gidiş değildi. Ara sıra gözlerini ufuktan çevirip Ay Hanım’a bakıyor o zaman onu sevgi ve şefkatle daha çok sıkarak içinin sızladığını duyuyordu. Bu bakışlarda her şey her şey vardı.Onu kovalıyan beş kişi atlarının üzerinde sert bakışlı birer taş gibiydiler. Binbaşı Pars Kür Şad’ın oğlunu ölüm yolundan çevirmek için yıllarca öncei Kara Kağan ordusunun onbaşısı iken yaptığı en baş döndürücü koşulara benziyen bir hızla gidiyordu. Atının nal seslerine kendi yüreğinin çarpıntısı da karışıyor gibiydi.Taçam artık Kür Şad’ın torunu olduğunu bilen Taçam babasının verdiği korkunç kararı önlemek için yarışıyor kovalanan atlıya herkesten önce varmak kendi hakkı olduğu halde öteki dört kişiyi bir türlü geçemediği için öfkeleniyor kızıyordu.Onbaşı Deli Ersegün çılgın gibi sevdiği kızı hiç olmazsa bir defa daha görebilmek onu kaçırandan bunun hesabını sormak için şuurunu kaybetmiş bir halde at koşturuyor yanındaki dört kişiden kurtulup Ay Hanım’a yetişmek istiyordu.Yüzbaşı Ezgene’nin bütün ömründe bir kere bile gülmemiş olan yüzü bir iç acısının Ay Hanım’ı öldürmekten doğan gizli ve kaynağı anlaşılmaz bir acının baskısıyla büsbütün asılmış olarak ileriye dikilmişti. Urungu ile Ay Hanım’a yetişirse bu acıyı atacakmış gibi garip bir inancın verdiği hızla yırtınırcasına at sürüyordu.Topal Onbaşı Yula ise babasının buyruğunu yerine getirmek ve akrabası Ay Hanım’ı son bir defa daha görmek için dizgin boşaltıyor yarışanlar arasında en sağlam yarasız kendisi olduğu halde yine onlarla aynı hizada bulunmanın onları geçememenin verdiği hırsla yarışıyordu.Urungu kendisiyle birlikte Ay Hanım’ı da taşıyan bir atın üzerinde olduğu için arkadakiler yavaş yavaş yaklaşıyorlardı. Atlar yorulmuş sırsıklam ve ağızları köpüklenmiş olduğu halde hızlarından bir şey kaybetmeden hâlâ aynı hizada koşuyorlardı.Ay yükselmiş göğün tâ tepesine gelmişti. Bozkırlıların keskin gözleri önlerindeki atın binicisiyle kucağındaki ölünün gölgesi artık seçilebiliyordu. Fakat o ardına bir kere bile bakmadan belki kovalandığını dahi bilmeden batıya doğru yol almakta devam ediyordu. Bağrına bastırdığı sevgilisi sanki ölmemişte yaralıymış gibi atın üzerinde onu en iyi şekilde tutuyor gönlünden gelerek kollarına giden gücünün verimiyle onu kavrıyarak meçhule doğru akıyordu. Ay Hanım’ı tutuşunda yalnız sevgi ve şefkat değil büyük bir saygı da vardı ve muhakkak ki ölmüş olmasına rağmen kağan kızı bunu duyuyordu.Sonsuz bozkır.... Ayın ilâhî ışıkları ve atların ahenkli nal sesi... *** Ay doğarken başlayıp tepeye gelinceye kadar süren bu yarış ne korkunç bir yarıştı! Yarışanların beyinlerinden ve gönüllerinden geçenlerle yarışmanın yırtıcılığı onu böyle korkunç yapıyordu. Yoksa yarım gece süren bu yarışa dayanmanın imkânı olur muydu? Şimdi Urungu ile ötükenlilerin arasında iki yüz adım vardı. Fakat geriden gelen beş kişi bu aralığı artık kapatamıyorlardı. Çünkü kucağında sevgilisi olduğu halde Ay Hanım’ın otağından çıktığı zaman Urungu’nun atladığı sahipsiz at Ay Hanım’ın atıydı. O da sahibini son defa taşıdığını sezmiş gibi bir davranışla iki kişiyi birden götürüyor kovalandığını anlıyor kovalıyanları yaklaştırmıyordu. Urungu bir defa daha Ay Hanım’ın yüzüne baktı ve bu sefer gözleri orada takılı kaldı. Bu ilâhî yüze bakan gözler yaşlıydı. Yaşlı gözlerini göğe kaldırarak Tanrı ile konuşuyormuş gibi: - “Bozkurtlar dirilirken Ay Hanım da yaşasaydı ne olurdu” diye fısıldadı. Sonra görülmedik bir şeye takılan gözlerin mânâlı ışıltısı ile ileriye bakarak atını mahmuzladı. At son bir atılışla fırlarken Ay Hanım’ı deminkinden daha sıkıca kendine doğru çekti. Dudaklarını hiçbir zamanın görmediği hiçbir çağın göremeyeceği o ilâhî yüze değdirerek öptü ve hâlâ sıcak olan mehtap kadar güneş kadar güzel olan yüzden ayırmadan bir an içinde bütün mazisini yıldırım hızıyla hatırlayıp “hoşça kal Ötüken” diye düşündükten sonra kendisini boşluğa bıraktı…*** Gözleri Urungu’nun üzerinde birleşmiş olarak iki yüz adım geriden gelen beş kişi birdenbire Urungu’nun yok olduğunu gördüler ve hemen arkasından bir atın korkunç tüyler ürpertici kulak tırmalayıcı kişnemesiyle zınk diye durdular. Bu duruşu aynı hizada koşan beş kişinin beş atı binicilerinden kumanda almadan boşluğa fırlıyan atın göklere yükselen kişnemesini duyarak yapmışlardı.Dört tanesi korkulu gözlerle ileriye bakarken Yüzbaşı Ezgene yaman bir titreme ile elini yüzüne kapıyarak başını eğdi ve hemen arkasından Taçam’ın dudaklarından bir ağıt gibi:- “Ölüm Uçurumu” kelimeleri döküldü. Urungu bağrında sevgilisi olduğu halde kendisini Ölüm Uçurumu’na fırlatmış hayatta kavuşamadığı Ay Hanım’a zamanı ve mesafeleri aşarak ölümde bir daha ayrılmamak üzere kavuşmuştu.Taçam’ın “Ölüm Uçurumu” diye âdeta inlemesi Deli Ersegün’ün beynine inmiş bir yıldırım gibiydi. Çok çevik bir hareketle atından atlıyarak uçuruma doğru koşmağa başladı. Ötekiler ona yetişmek için atlarını sürmek istediler. Boşuna… Atlar artık itaat etmiyor bir adım ileri gitmiyordu. O zaman dördü de atlayıp Ersegün’ün ardından seğirttiler. Uçurumun kıyısında deli onbaşı sağa sola koşuyor “Ay Hanım! Ay Hanım” diye bağırıyordu. Sonra birden çılgınlığı artarak yere yattı ve başını uçurumdan aşağı uzatarak:- “Hey!... Onbaşı Urungu!... Ya onu geri getir yahut vaktinde hazır ol” diye haykırmağa başladı. Uçurumun dibinden esrarlı sesler geliyor bu sesler bir at kişnemesine bir türküye bir suyun akışına bir kılıç şakırtısına her şeye benziyordu.Ersegün Taçam’ın karşısına dikildi. Gözlerinin içine bakarak: - “Ay Hanım’ı senin baban kaçırdı” diye haykırdı. Elini kılıcına atmıştı. Deli çocuğun şakası yoktu. Bir anda kılıç çekip Taçam’ı deşebilirdi. Bunu bildikleri için ötekiler de kılıçlarını kavramışlardı. Fakat çekmeğe lüzum kalmadı. Birdenbire içlerinden birinin derin bir ah çekerek ve göğsünü tutarak çöktüğü görüldü. Bu kocamış Binbaşı Pars’tı. Onun yılların çarpıntısıyla yorulan yüreği bu yıpratıcı bitirici koşuya ve Kür Şad’ın oğluyla Baz Kağan’ın kızının kucak kucağa Ölüm Uçurumu’ndan aşağı atılmalarına dayanamamıştı.Düştüğünü görünce Ersegün’den başlakarı ona doğru davrandılar. Yüzbaşı Ezgene babsının başını kaldırarak koluna yasladı. Pars geniş geniş soluyor sol eliyle yüreğini bastırıyordu. Gözlerini zorla açık tutarak:- “Ölüm Uçurumu her yıl bir erkekle bir kadını alır. Bu onun değişmez yasasıdır” dedi. Benzinin sarardığı mehtabın altında bile belliydi. Bir fenalık geçiriyordu. Gülümsemeğe çalışarak: - “Onbaşı! Büyük acı çektin. Ama dirlikte çekeceğin acılar bu kadarla kalmıyacak bunu bil!” dedi. Sonra başını göğe doğru kaldırdı. Gitgide ağırlaşan ve yavaşlıyan bir sesle ilâve etti:- Bazan yanlış bir hareket büyük sonuçlar doğurabilir ve hayatın akışını tatamiyle tersine çevirir. Ondan sonra da ölüme kadar yanıp yakılmak fayda etmez… Ezgene bu sözleri işitince dişlerini sıktı. Gözlerini kapıyarak başını hafifçe salladı. Birdenbire Pars’ın uzun bir soluk aldığı ve titrediği görüldü. Başı oğlunun kolunda sola düşüp kaldı. Binbaşı ölmüştü.Yula ona doğru bir adım attı. Sonra durarak taş gibi hareketsiz kaldı. O zaman Ezgene babasının başını yavaşça toprağa bırakarak ayağa kalktı. Biraz önce hızla nal sesleriyle çınlıyan sonsuz bozkırda şimdi bir ölüm sessizliği vardı. Yalnız gökte ayın ilâhî ışıkları Tanrı’nın rahmeti gibi serpiliyor toprağı ve gönülleri nura boğuyordu.Yüzbaşı Ezgene büyük bir yükün altında ezilmiş fakat dik kalmağa azmetmiş yiğit bir insan haliyle ötekilere bakarak:- “Kutlu ölülerimizi selâmlıyalım” dedi. Uçuruma döndüler. Şimdi oradan hafif bir ses geliyordu. Ürperdiler. Bu ses Ötüken’de çok söylenen bir deyişe benziyordu: Ayın bahtı karanlık ![]() Urungu’nun karadır… Sonra hafif bir su sesi işittiler. Dördü birden kılıçlarını çekerek uçurumun derinliklerinde kaybolan Ay Hanım’la Urungu’yu selâmladılar ve kılıçlarını eğdiler. Geri döndüler. Binbaşı Pars için de selâm durduktan sonra kılıçlarını kına soktular. Uçurumundan hafif bir mırıltı bir türkü sesi geliyordu. Dört Gök Türk gözlerini Pars’tan kaldırıp bakıştılar. Dördünün de gözleri yaşlıydı…SON 15 Nisan 1949 Maltepe |
|
|
|