![]() |
![]()
|
![]()
|
||||||
| UslanmaM Ziyaretçi Defteri Uslanmamı Nasıl Buluyorsunuz? (Sorunlar, istekler) |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#61 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
- XIX -
GÖK TÜRK ELÇİLERİ Binbaşı Pars Beğ’in oğulları yararlıklarını göstererek İlteriş Kağan ordusuna kabule dilmişlerdi. İhtiyar binbaşı da Kağan’ın buyruk beğleri sırasına girmişti. Bütün bunlar iyi şeylerdi. Fakat şimdi onun beyninde çözülmemiş bir bilmece vardı: Nişancılıkta Kür Şad’ın ustalığını gösteren ve Kür Şad’a çok benziyen Onbaşı Urungu’nun kim olduğu… Onun karabudundan olduğunu öğrenmişti. Fakat ok atışıyla durumuyla yüzü ile bu kadar Kür Şad’a benziyen bir erin onunla hiçbir akrabalığı olmayışı da çok tuhaftı. Pars Beğ aaaaen yıllık bir dirliğin kendisine verdiği tecrübe iler bu işin içinde iş olduğunu sezmişti. Çok yaşamış çok görmüş insan muhakkak ki hâdiselerin içine girebiliyor başkalarının bilmediği şeyleri biliyordu.Pars Beğ Kağan’ın bağışladığı yeni çadırda keçesine uzanarak derin derin konuşuyordu. Aşağı yukarı kırk beş yıl önce kahraman Kür Şad kırk arkadaşıyla birlikte Çin sarayına saldırmış ve bütün Türkler’e övünç verecek şekilde ölmüştü. Kendisi Batı Elinde bu haberi aldığı ve ihtilâlde andalarının da bulunduğu öğrendiği zaman orada bulanamadığına yanmış bu yanış içinde düğümlenen bir dert olarak kalmıştı. Acaba Kür Şad’ın konçuyu ne olmuştu? Bu konçuy Pars’ın teyzesi idi. Ne akıllı bilgili becerikli kadındı!... Bir er gibi yılmaz bir kağan gibi düşünceli velhasıl eşi bulunmaz bir kadındı.Şimdi onun yaşamadığı muhakkaktı. Fakat acaba nerede ne zaman ölmüştü?Pars birden bunu öğrenmek istediğinin gönlünde kabardığını duydu. Teyzesinin hayali aklından silinmemişti. Belki Ötüken’de onu bilip tanıyan vardır diye düşündü. Fakat kime sorduysa cevap alamadı. Ötüken’in en yaşlılarına başvurdu. Sorup soruşturdu. Kür Şad’ın konçuyunu gören bilen işiten yoktu.İhtiyar binbaşı böylece dalgınlık içindeyken çadıra gelen bir ulak İteriş Kağan’ın kendisini beklemekte olduğunu bildirdi. Pars hemen kalktı. Kağan otağına vardığı zaman bir kalabalığın biriktiğini bu kalabalık arasında Yüzbaşı Börü’nün de bulunduğunu gördü. Çok beklemedi. Bir Tarkan kendisini ve Börü’yü İlteriş Kağan’ın karşısına çıkardı.Yere diz vurdular. Gök Türk Kağanı Binbaşı Pars’a hitap etti:- Pars Beğ! Seni dokuz Oğuz katunu Ay Hanım’a birinci elçi olarak gönderiyorum. - Buyruk senindir kağan! - Armağanlarına kıvandığımı fakat arada akrabalık da bulunması dolayısıyla bize daha yakın bir yerde oturması gerektiğini bildireceksin. Durmaksızın yer değiştirip bizden gizlenmemesini çünkü Dokuz Oğuzları’ın kendi budunum olduğunu söyliyeceksin!- Buyruk senindir kağan! İlteriş Kağan Börü Beğ’e dönerek söze başladı:- Yüzbaşı Börü Beğ! Seni Ay Hanım’a ikinci elçi olarak gönderiyorum. - Buyruk senindir kağan! - Sen de Dokuz Oğuz çadırlarını sayacak ve çadır başına birer at ve sığırla ikişer koyun göndermelerini bildireceksin. Bu vergiyi güzden önce bize erişmezse üzerlerine çeri çıkaracağımızı anlatacaksın! - Buyruk senindir kağan! İlteriş Kağan bir müddet düşündü. Bilge Tonykukla bir şeyler konuştu. Sonra iki elçiye birden: - “Yanınıza gereken erleri alarak yarın yola çıkacak ve bir ayı aşırmadan burada bulunacaksınız. Ay Hanım’a armağan olarak götüreceğiniz on top Çin ipeği ile altın kakmalı bir bıçağı Tarkan size verecektir” dedi. İki elçi yere diz vurarak otağdan çıktılar ve gün batıncaya kadar ertesi gün için hazırlıklarla uğraştılar. *** Ertesi gün elçiler gün doğmadan yola çıkmışlardı. Binbaşı Pars yanına at uşağı Çalkara ile dört er daha katmıştı. Yüzbaşı Börü ise andası Urungu ile bir at uşağından başka kimse almamıştı. Kafile yola çıktıktan epey sonra Deli Ersegün dörtnala yetişmiş ve Pars Beğ’e yaklaşarak kendisinin birlikte gelmesi için buyruk dilemiş ve bu isteğine erişmişti. Ersegün en geride tek başında geliyordu. Sanki üçüncü elçi de oydu. Fakat kağan tarafından yumuşlandırılmamış Ay Hanım’a verecek armağan almamış öyle garip örneği bulunmaz bir elçiydi. Böylelikle on kişi olmuşlardı. Binbaşı Pars Deli Ersegün’ün yerinde duramaz bir çocuk olduğunu anlayınca kafilenin yan ve gerilerini kollamak işini ona bırakmıştı. Ersegün boyuna at tepiyor sağa yahut sola doğru dörtnala gidip ufuklara bakıyor sonra geride kalarak art yanlarını gözetliyor kimseyi göremeyince ötekilerine katılarak bir müddet beraber gidiyordu.Kafilenin öncüleri Pars’ın iki eriydi. Birinci elçi yaşlı olduğu için hızlı gidemiyorlardı. Bu gidişle on on iki günde Dokuz Oğuzlar’a varabileceklerini umuyorlardı.Parsla Börü çok defa yan yana gidiyorlar fakat pek az konuşuyorlardı. Bu kafilede en sessiz Urungu idi. Andası Börü beraber gitmeği teklif ettiği zaman reddetmemişti. Çünkü red için bir sebep bulamazdı. Hem gitmek hem de gitmemek istiyordu. Bağrındaki yanıklığın Ay Hanım’ı görmekle biraz serinlemesi mümkün olduğu gibi daha çok kıvılcımlanması da muhtemeldi. Meçhule doğru gidiyor hiçbir şey düşünemiyordu. Anlaşılmaz bir yorgunluğu vardı. Ne olacaktı? Hiç!...Ersegün ise deli gençliğin yaz borası gibi gürültüyle gelen sevgisine tutulmuş bir gönülle gidiyordu. Ne yapmağa gittiğinin farkında değildi. Kağan kızıyla bir daha mı vuruşacaktı? Elçi heyeti arasındaki birisinin böyle vuruş yapmasına imkân yoktu. Ona evlenmek mi teklif edecekti? Babasını öldürdüğü için kendisiyle vuruştuğu bir kadına bu teklifi yapmak gülünçtü. Ya ne yapacaktı? Bunu kendisi de bilmiyordu. Zaten ona İlteriş Kağan tarafından gönderilmişti. Hem onun tutsağı iken kaçmıştı. Fakat Ay Hanım şimdi ona tutsak gözüyle bakmazdı… Düşüncesi buraya gelince Ersegün genişledi. Böylelikle Ay Hanım’a karşı bir kurum yapmış olacaktı. Bir Gök Türk beği olarak saygı gören bir konuk gibi gelmekle evvelki tutsaklığından doğan utancı biraz olsun silecekti. Burada tutsakken kulağına çalındığı gibi Gök Türkler buraya çeri ile bir saldırış yapsalardı Ersegün için bayram olur hiçbir şeye bakmadan Kağan kızının otağına saldırır onu mutlaka tutsak eder sonra da kendisine konçuy olarak alırdı. Fakat şimdi öyle bir şey yoktu. Öyle ise o da işi oluruna bırakacaktı. Şimdilik Ay Hanım’ın aydan aydın güneşten yakıcı yüzünü görmekle yetinecekti |
|
|
|
|
|
#62 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
***
Bir gün bir su başında mola vermişlerdi. Hava çok sıcaktı. Parsla Börü yan yana oturmuşlar haşlanmış darı ile kurut yiyorlardı. Pars epey ilerde tek başına atına dayanarak kuzeye doğru bakan Urungu’yu gösterip:- “Yüzbaşı Börü! Onbaşı Urungu’yu tanır mısın” diye sordu. - Nasıl tanımam? Eski yoldaşım ve andamdır. - Urungu’nun babasını anasını da bilir misin?- Babasını görmedim. Anasını tanıdım ve uzun zaman dört çadırlık obamızda onunla beraber bulundum. - Bu kadını bana anlatabilir misin? Börü’nün gözleri daldı: - “Bulunmaz kadındı. Bizim obamızın ruhuydu” diye söze başladı. Fakat Pars onun sözünü kesti: - Bunu değil. Bana yüzünü biçimini söyle.Börü uzaklara bakarak bir düşündü. Sonra anlatmağa koyuldu. Pars merakla ve dikkatle dinliyordu. Birden atılarak: - “Sağ yanağında göze çarpar bir ben var mıydı” diye sordu. Börü hayretle onun yüzüne bakarak: - “Vardı. Sen nerden biliyorsun” diye cevap verdi. Pars sustu. aaaaen yıl yaşamış olmanın verdiği bir ihtiyarlıkla sözü başka yere çevirdi: - “Vaktiyle Ötüken’de böyle bir kadın tanıyordum” dedi. Sonra merakını yenemiyerek:- “Bu kadının adını hatırlıyor musun? Diye sordu. Börü: - “Hayır” dedi “adını bilmiyorduk. Hepimiz ona yalnız ana derdik”sustular. Yüzbaşı bu soruşturmanın niçin yapıldığını anlamamıştı. O şimdi Urungu’nun anasını düşünüyordu. At çatlatırcasına uzaklardan getirdiği kımızı ona yetiştiremediği için duyduğu acı yeniden içinde düğümlenmişti. O günü unutamazdı. Bir parçacık daha önce gelse ona kımızı içirebilecekti. Bu aklına geldikçe hep bir tuhaf olur yüreği sıkılırdı. Yine öyle oluyordu. Pars farkına vararak sordu:- Acı şeyler konuştuğumuz için gönlün mü bunaldı yüzbaşı? Börü o uzun koşuyu ve Urungu’nun anasının ölümünü anlattı. Yola çıktıkları ancak on altıncı günü Dokuz Oğuzlar’a vardılar. Durmaksızın iz bırakmadan yer değiştiren bu obayı bulmak epey güç olmuştu. Oba yeniden büyümüş dört yüz çadırı geçmişti.İlteriş Kağan’ın elçileri obaya yerleştiler ve Yüzbaşı Kadır Bağa ile konuşularak ertesi gün Ay Hanım’ın huzuruna çıkarılmasını kararlaştırdılar. Pars yanındakilere kısa bir talimat verdi. Bu talimatlar gereğince önce kendisi söz söyliyerek sonra beşer top ipek tutarak geride duran Ersegün Beğle Urungu armağanlarını sunacaklardı. Kendisinden sonra Börü Beğ söz söyliyecek ve altın kakmalı bıçağı kendisine sunacaktı. Urungu ile Ersegün hiç ummadıkları bu yumuştan ürkmüşler fakat buyruk aldıkları için karşı gelememişlerdi.Urungu’nun içi ürperiyordu. Onun ışıklı bakışlarını görecek Tanrı ezgisine benziyen sesini işitecekti. Fakat kendisini okla yere deviren bir yağı ile evlenme teklifini “karabudundansın” diye reddeden bir sevgili ile karşılaşacaktı. İçinde durulmuş gibi olan kasırga yine canlanacak küllenmiş sandığı kıvılcım yalazlanacak gönül ağrıları yeniden başlıyacaktı. Hayır hayır Urungu biraz yanılıyordu. Bütün bunlar olacak değildi. Olmağabaşlamıştı bile… İşte andası bilmeden ona kötülük etmiş Binbaşı Pars bu kötülükte daha ileri varmıştı.Ersegün ise daha şaşkındı. Çünkü onun geride denemelerle geçen ve güç durumlarda kişiye en isabetli kararı verdiren yaşanmış dirliği yoktu. Kız sevmenin ne olduğunu bile adamakıllı bilmiyordu. Ne yapıp edeceğini ne söyliyeceğini niçin geldiğini bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu. Yalnızi dirliğinde ilk deneme olmakla beraber Ay Hanım’a gönül vermiş olduğunu bu gönül vermenin hem tatlı hem de acı bir şey olduğunu biliyordu. Bir de yarası vardı: Ay Hanım’a yenilmişti.Pars buyrukları verirken ilk defa Urungu ile yüz yüze gelmiş ve ona çok dikaktle bakmıştı. Tıpkı Kür Şad’a benziyordu. Duruşunda söyleyişinde Gök Türk beğlerini andıran bir şey vardı. Sonra bir onbaşı kılığı içinde iki nesnesi şiddetle göze çarpıyordu: Börkü ve bıçağı…Bu börk bir kağan börküne bıçak kağan bıçağına benziyordu. Birden Pars’ın gözleri bıçağa takıldı ve beyninden bir ışık geçti: Evet bu bıçak Kür Şad’ın bıçağı idi ve ona da Bumun Kağan’dan gelmişti. Bütün eski Ötükenliler gibi Pars da bu bıçağı tanır hatta onun üstündeki tılsımlı yazının güneş doğarken yahut batarken göründüğünü de bilirdi.O gece elçi heyetinde ilk nöbeti alan Urungu hiçbir arkadaşını uyandırmadan sabaha kadar nöbet tuttu ve Ay Hanım’ı düşünerek kendinden uzaklaştı. Pars’ın ve Ersegün’ün uykuları da rahat değildi. İkide bir uyanıyorlar başka başka sebeplerle aynı sonucun tesirinde kalarak yataklarında dönüyorlardı. |
|
|
|
|
|
#63 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
***
Ay Hanım elçileri büyük törenle kabul etti. Dokuz Oğuz çerileri şimdi çok iyi giyimli ve pusatlı idiler. Binbaşı Pars İlteriş Kağan’dan aldığı buyruğu yerine getirdi.- Ay Hanım! Kağanım gönderdiğin armağanlara kıvandı. Ana yönünden aranızda akrabalık olduğu için Ötüken’e daha yakın bir yerde oturmanı buyuruyor. Durmaksızın yer değiştirip gizlenmeni istemiyor. Çünkü Dokuz Oğuz budununu kendi budunumdur diyor. Ay Hanım kıpırdamadan bu sözleri dinliyordu. Pars ardında duran Ersegün’le Urungu’yu göstererek: - “Kağanım sana on top Çin ipeklisini armağan olarak gönderdi” dedi. İpekleri tutan iki kişi birbirini bilmeden Ay Hanım’a gönül vermiş olan iki Gök Türk birkaç adım atarak yere diz vurdular ve Ay Hanım’ın işareti üzerine Dokuz Oğuz çerilerinden iki kişi ipeklileri alıncaya kadar öylece beklediler.Kağan kızının ışıklı ve keskin bakışları kendisini seven bu iri çocuk biri geçkin iki erkeğin üzerinde bir an takıldı. Gözlerini gözlerine dikerek gönüllerini okuduktan sonra bir buyrukla ikisini de kaldırdı.Kocamış Binbaşı Pars bu üçünün arasında neler geçtiğine dair hiçbir şey bilmiyordu. Fakat Işbara Han’ın bu en akıllı onbaşısı hayat denemelerinin olgunlaştırıp pişirdiği bu uslu Gök Türk beği birtakım şeyler sezinlemekten de geri kalmadı.Şimdi Yüzbaşı Börü konuşuyordu: - Ay Hanım! İlteriş Kağan’ın buyruğu gereğince Dokuz Oğuz çadırlarını saydım Dört yüz sekiz çadırsınız Kağanım vergi olarak çadır başına birer at ve sığırla ikişer koyun göndermeni buyruk etti. Güzden önce bu vergi gelmezse Gök Türk ordusunu üzerinize gelecektir. Pars konuşurken kıpırdamadan dinliyen Dokuz Oğuz beğleri Börü’nün son sözleri üzerine birbirlerine bakıştılar. Yüzbaşı Kadır Bağa ise kıpkırmızı oldu ve gözlerinde şimşekler çaktı.Börü Beğ hiç oralı değildi. Sözüne devam etti: - Kağanım sana armağan olarak bu altın kakmalı bıçağı yolladı. İlerliyerek yere diz vurdu ve Kadır Bağa’nın aldığı bıçak Ay Hanım’ın eline geçtikten sonra otağda derin bir sessizlik oldu. Bu sessizlik arasında Gök Türklerle Dokuz Oğuzlar birbirlerine çok mânâlı bir şekilde bakıştılar. Bu bakışma biraz fazla sürse kılıç çekişmeye varabilirdi. Ay Hanım’ın söze başlaması tehliaaai önledi: - İlteriş Kağan’ı ben de kağan olarak tanımış bunu birkaç defa kendisine bildirmiştim. Akrabalığımız da beni ona bağlıyor. Dokuz Oğuzla Gök Türk bir ağacın iki dalıdır. Gök ve yer karıştığı zaman aramızda savaş olmuştu. Şimdi gökte ve yerde kargaşalık yok. Yüce Kağan’ın bütün buyrukları yerine gelecektir. Bunu birinci elçi Pars Beğ’le yarın konuşacağım. Şimdilik çadırlarınızda dinlenin ve obamızda dilediğiniz gibi gezin…Gök Türkler diz vurarak otağdan ayrıldılar. - XX - URUNGU’NUN BIÇAĞI Pars akşama doğru Urungu’yu çağırtarak konuşmağa başladı. İlk önce elçilik işleri üzerine söz ediyordu. Sonra yavaş yavaş konusu değişti; Urungu’ya ne zaman onbaşı olduğunu sordu.Söz buraya gelince Pars kendisinin ilk onbaşı olduğu zamanı anlattı ve o zamanki Ötüken’den bahsederek birdenbire; - “Urungu! Belki tanırım baban kimdi” diye sordu.Onbaşının yüzü bir tipi gibi karıştı. Pars’la gözgöze geldiler: - “Ben babamı hiç tanımadım binbaşı” diye cevap verdi. - Adını da mı bilmiyorsun? - Hayır! Bu hayır pek tok yırtıcı bir sesle söylenmişti. Pars yüzünde hiçbir değişiklik olmadan Urungu’ya bakıyor onun bakışlarından ve sözlerinden mânâ çıkarmağa uğraşıyor onbaşının yüzündeki karışıklığa sesindeki hırçınlığa aldırmıyordu:- Ananı tanıdın değil mi?- Beni o büyüttü. - O da babanın kim olduğu söylemedi mi? - Söyledi. - Kimmiş? - Ben küçükken ölmüş bir savaşçı... Pars bir anlık tereddütten sonra bir soru daha sordu:- Ananın adı neydi? Urungu önüne baktı. Sonra tuhaf bir şaşkınlıkla başını kaldırarak: - “Bunu sormak hiç aklıma gelmedi binbaşı” diye cevap verdi. - Oldu işte... Ondan başka kimsem yoktu. Beni sıkıntılar içinde o büyüttü. Bana her şeyi o öğretti. Benim için o ancak anaydı. Ana olduktan sonra da adının değeri yoktu. Bu yüzden adını sormak aklıma gelmedi. Urungu daha bazı şeyler söyliyecekti. Fakat tam bu sırada gözleri batmakta olan güneşe çevrilen Binbaşı Pars bir şey hatırlamış gibi:- “Şu bıçağını versene” dedi ve Urungu’nun uzattığı bıçağı alarak bir yüzünü güneşin son ışıklarına doğru çevirdi. Sapın dibinde bir damga görünüyordu. Bıçağın öteki yüzüne baktı. Burada da yine sapın dibinde “Bumun Kağan” kelimeleri yazıyordu. Pars aldanmamıştı: Urungu’nun belindeki bıçak Kür Şad’ın bıçağı idi. *** Dokuz Oğuzlar arasında en hatırı sayılan beğ Yüzbaşı Kadır Bağa idi. Gök Türk elçilerini gözaltında bulunduran da oydu. En açıkgöz erlerden üç kişiye Pars’ı Börü’yü ve Urungu’yu gözetlemesi için buyruk vermişti. Kendisi ise hepsini birden gözaltında tutuyordu. Gök Türkler’in yeniden çeri yürütecekleri hakkındaki haberden sonra çeri yerine elçi gelmesi onu kuşkulandırmıştı. Gök Türkler’in Dokuz Oğuzlar’ı elçi ile oyalayıp alt etmelerinden korkuyordu. Bu yüzden bir onbaşıyı da on eri ile birlikte güneye Gök Türkler’e karşı karakolluk etmeğe göndermişti.Akşamlayın Pars ile Urungu’nun gizlice konuşmalarını Kadır Bağa’nın gözünden kaçmamıştı. Geceleyin nöbet tutan erlerden birinin yanına gelerek elçilerin çadırlarını gözetlemeğe başladı. Bu işe o kadar ehemmiyet veriyordu ki uyku bastırmasın diye yemek yememiş ve parmağını kesip kanatarak üzerine tuz bastırmıştı.Herkes yatıp uyuduktan ve ortada nöbetçilerden başka kimse kalamdıktan sonra Kadır Bağa elçilerin çadırlarından birisinin çıktığını ve birinci elçi Pars’ın çadırına girdiğini gördü. Gürültü etmeden hemen o yana doğru ilerledi ve çadırın en gölgeli tarafına gelerek yere uzanıp kulağını içeriye verdi. Yavaş sesle konuşulanları önce iyi işitemiyordu. Biraz sonra ya yerine alıştığı yahut içerdekiler daha yüksek sesle konuşmağa başladığı için söylenenleri az çok duyar gibi oldu ve Parsla konuşanı tanıdı: Bu aralarında yarım kalmış bir kılıç dövüşü olan Urungu idi. Kadır Bağa Gök Türkler’in Dokuz Oğuzlar aleyhindeki gizli niyetlerine ait bazı şeyler öğreneceğini umarak çadırın eteğine uzanmıştı.Fakat işittiği şeyler büsbütün başkasıydı. Şaşkınlıktan gözleri açılmıştı. Gece yarısına kadar orada kalmış Urungu çıkıp gittikten sonra kendisi de oradan yavaşça uzaklaşarak çadırına gelmiş fena halde acıkmış olduğu için yemeğe saldırmış ve dalgınlıkla kızarmış et diye sadak kayışını dişlemişti.Kadır Bağa o gece düşünde hep Urungu ile uğraştı ve sabahı dar etti. Ay Hanım’ın otağına girdiği zaman vereceği haberin onca bir değeri olup olmıyacağını kestiremiyordu. Diz vurduktan sonra:- “Dün gece Binbaşı Parsla Uurungu’nun gizli bir konuşmasını dinledim” diye söze başladı. Ay Hanım ilgilenerek bekliyordu. - Pars Beğ Urungu’ya ne dedi biliyor musun? Urungu dedi ben sana ananın bilmediğin adını söyleyim; ananın adı Altın Tarım’dı dedi.Ay Hanım sordu: - Buna karşılık Urungu ne dedi? - “Binbaşı bunu nereden biliyorsun ve benim anamın adıyla neden ilgileniyordun” dedi. O zaman Pars: “Nasıl ilgilenmem? Senin anan benim teyzemdir” diye cevap verdi. Bu söz üzerine Urungu’nun sesi dikleşti: “Bunu nereden bulup çıkarıyorsun” diye sordu. Pars: “Belindeki bıçaktan çıkarıyorum ve senin babanı tanıyorum” diye söyledi. Urungu bağırır gibi : “Söyle bakalım kimmiş” deyince Pars Beğ bir cevap verdi ki kulaklarıma inanamadım.Ay hanım çok ciddileşmişti. Merakla bakan güzel gözlerinde olağanüstü bir ışık ve büğü vardı. Buyurucu bir sesle: - “Urungu’nun babası kimmiş” diye sordu. Kadır Bağa: - “Kür Şad’mış” diye cevap verince bütün yüzünü tatlı bir kızıllık kapladı ve elini belindeki bıçağa atarak: - “Ne diyorsun Kadır Bağa” diye haykırdı. Yüzbaşı dalgın dalgın söylüyordu: - Zaten onun ok atışından vuruşmasından belliydi. Onu beğ sanmıştık. Meğerse beğden de üstünmüş. Tegin olduğunu nerden bilirdik? Şimdi yarım kalan dövüşümü daha büyük bir iştahla yaparım. Yüzbaşı Kadır Bağa bir Gök Türk teginini yendi derler.Ay Hanım sordu: - Ya yenilirsen? Kadır Bağa biraz şaşaladı. Bu ihtimak hiç aklına gelmemişti. Fakat onun da cevabını bulmakta gecikmedi: - Yenilirsem bir tegine yenildi derler. Ay Hanım sustu. Kadır Bağa da Urungu ile yapacağı kılıç denemesinin hülyasına daldı. Kağan kızı derin derin düşünüyordu. Neden sonra: - “Yüzbaşı” dedi “bana değerli bir haber getirdin. Fakat tam değil. Urungu Kür Şad’ın oğlu olduğunu niçin saklıyormuş? Bunu da öğrendin mi?”- Hayır Ay Hanım! Buna dair birkaç söz geçti ama ben Urungu’nun tegin olduğunu öğrenince o kadar şaşırdım ve sevindim ki artık gerisini işitemedim. İşittiklerimi de anlıyamadım. - Urungu’nun belindeki bıçak için de bir şey öğrenebildin mi? - Öğrendim! Bu bıçak Gök Türkler’in ilk kağanı Bumun Kağan’dan kalma tılsınlı bir bıçakmış. Bir yüzünde Bumun Kağan’ın damgası öbür yüzünde de adı kazılı imiş. Fakat bu yazı ile damga ancak güneşin doğduğu ve battığı sırada görülürmüş. Bir de Gök Türkler’in şanı ne kadar artarsa bıçaktaki yazı o kadar iyi görünürmüş.- Peki! Bugün Pars Beğ’i güneşin batmasına bir kargı boyu kala otağa getirecek daha önce de benden gereken buyrukları alacaksın!... |
|
|
|
|
|
#64 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
***
Akşama doğru Ay Hanım tertibatını almış ve Kadır Bağa’ya birtakım buyruklar vermişti. Pars Beğ’i huzuruna aldığı zaman otağın kapısı ve perdeleri açılmış içeriye bol ışık dolmuştu. Ay Hanım çok kısa konuştu ve İlteriş Kağan’ın bütün buyruklarını kabul ettiğini bildirip Pars’a armağan olarak güzel bir yay verdi.Pars gidince Börü Beğ’i getirtti. Onunla da çok kısa konuştu. Güzden önce istenilen vergileri yollıyacağını yalnız koyunları az olduğu için çadır başına iki koyun çıkmadığını fakat güze kadar bunu da elde edip göndereceğini bildirdi. Börü Beğ’e de armağan olarak bir bıçak verdi.Börü’den sonra Deli Ersegün’ü çağırttı. Gönül alıcı birkaç sözden sonra gümüş tokalı bir kemer armağan etti. Güneş batmak üzere iken Urungu’yu huzuruna aldı. Derin derin bakıştılar. Ay Hanım’ın Börü ile Ersegün ile konuşmağa hiç de niyeti yoktu. O sırf Urungu’yu çağırmak onunla konuşmak için böyle hareket etmişti. Durup dururken Urungu’yu çağırması dikkati çeker diye böyle davranmıştı. Urungu’yu getirmekteki başlıca maksadı onun bıçağını görmekti.Ay Hanım karşısında dimdik duran onbaşıyı süzüyordu. Başında kendisinin vermiş olduğu börk vardı. Giyimi artık yoksul değildi. İlteriş Kağan Gök Türkleri zengin etmişti. Urungu’nun yüzünde hayatın ve kılıçların açtığı çizgiler ona başka bir mânâ veriyordu. Gönülleri okuyan Ay Hanım başka hiçbir şey bilmese bile onun büyük ızdıraplar çekmiş olduğunu yine anlıyabilirdi. Urungu’nun yüreğini titreten sesiyle konuşmağa başladı:- Onbaşı Urungu! Savaşta yağı olanlar barışta arkadaşlık edebilir. İlk önce adamlarımla yağılık etmiştin. Sonra benimle yoldaş oldun. Daha sonra savaş çıktı. Sen beni tutsak etmek istedin. Ben seni öldürmek istedim. İkimizin de isteğini Tanrı yerine getirmedi. Şimdi dost olarak karşı karşıya bulunuyoruz. Belki bu son görüşmemizdir. Onun için sana bir armağan vermek ve senden bir şey öğrenmek istiyorum. Urungu yere diz vurarak: - “Ay Hanım! Armağanın olan börkü başımda taşıyorum” dedi. Kağan kızının ışıl ışıl yanan büğülü gözleri batmakta olan güneşe çevrildi. Zamanıydı: - “Onbaşı Urungu! Belindeki bıçağı biraz verir misin” dedi urungu bir lâhza hayretle onun yüzüne baktı. Dün gece Binbaşı Pars’la konuştuktan sonra her şeyden kuşkulanır olmuştu. Fakat Ay Hanım’ın buyruğunu yapmamak elinde değildi. Bıçağını kınından sıyırarak uzattı. Güneş batıyordu. Son kızıllıkları kağan kızının yüzüne vuruyor ve onu gökten inmiş ışıktan doğmuş bir Tanrı kızına benzetiyordu. Urungu onun elindeki bıçağı güneşe çevirip dikkatlice baktığını görünce her şeyi bildiğini anladı ve kıpkırmızı oldu.Şimdi Ay Hanım gözlerini dikmiş Gök Türk onbaşısına bakıyor Kür Şad’ın oğlu onun bakışlarına karşı koymak istiyor direniyor fakat gücünün kesildiğini duyuyordu.Bakışmalarla yapılan bu savaş uzun sürmedi. Urungu’nun başını eğmesiyle son buldu. Kağan kızı bıçağı geri verirken: - “Kür Şad’ın oğlu! Bunu niçin sakladın” diye sordu. Urungu göğsüne ok yemiş bir insan gibi baştan aşağı sarsıldı. Susuyordu. Öteki yeniden sordu:- Çaşıtlar kendini saklar. Sen en yiğit en doğru bahadırlardan birisin. Söyle: Bunu niçin sakladın?Ay Hanım’ın sesi artık buyruk veriyordu. Urungu’nun gönlü bir kasırgaya tutulmuş gibiydi. Sevdiği kız kendisinin bir tegin olduğunu öğrendi diye seviniyor anasının dileği bozuldu diye düşünüyor Ay Hanım bunları nasıl anladı diye şaşıyordu. Kağan kızı şimdi bir pars gibiydi. Buyruk vererek yalvarıyor yalvararak buyruk veriyordu:- Söyle Gök Türk tegini! Anlat Urungu Şad! Bunu niçin sakladın?Urungu yere diz vurarak cevap verdi: - Anamın isteği yerine gelsin diye sakladım Ay Hanım! Ona söz vermiştim. |
|
|
|
|
|
#65 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
- XXI -
VU KATUN’UN GÖZDESİ Çin İmparatoriçesi Vu korkunç akınlarla Çin’i titreten İlteriş Kağan’ı yok etmeğe karar vermişti. Böyle bir başarı kazanırsa hile ile geçtiği Çin tahtındaki mevkiini sağlamlaştıracağını umuyordu. Türkeli’ne gönderdiği çaşıtların raporları ümit verecek bilgilerle doluydu: İlteriş Kağan baş eğdirdiği boyların çerileri de dahil olmak üzere 20.000 kişi çıkarabiliyordu. Vu Katun memnundu. Çünkü kendisi 200.000 kişilik bir ordu hazırlayack bu on kat üstün çeriyle Gök Türkler’i ortadan kaldıracaktı. Aynı zamanda bu ordunun başına gözdesi “Hoay-i”yi geçirecek zaferin şerefini ona sağlıyacak böylelikle bir taşla iki kuş vurmuş olacaktı.Hoay-i Buda rahipliğinden gelme idi. İki yüz bin kişilik bir orduyu değil iki yüz atlıyı bile yürütebilecek kabiliyeti yoktu. Sarayda caka yapmaktan kumandanlar ve nazırlarla devlet işlerini konuşmaktan başka bir şey bilmezdi Vu Katunla aralarında vaktiyle bir gönül işi geçmiş olduğu sarayda dedikodu halinde söyleniyordu. Şimdi ihtiyar bir kadın olan imparatoriçe gençliğinde dillere destan olan bir güzeldi. Şımarttığı Hoay-i ise sarayda ciddi adamlar tarafından soysuz bir züppe sayılan beceriksiz bir gözdeydi. Fakat başkumandanlık kendisine verilince gururu artmış hazırladığı büyük tasarılar hakkında izahat vermeğe kalkışmıştı.Birkaç gün içinde bütün başkent halkı Türkeli’ne sefer yapılacağını öğrenmişti. Zaten yeniden çeri toplanması azık yığılması başka şehirlerden binlerce çerinin başkente gelmeğe başlaması da gözden kaçmıyordu.Hoay-i başkumandanlığı aldığının onuncu gününde işlerin yolunda gittiğini görerek aaaifli bir halde konağına dönmüştü. İleriki zaferlerin şerefine o gece konakta bir şölen verecekti. Büyük havuzlu bahçede yemek yenecek içki içilecekti. Dört yaver aldıkları buyrukları yerine getirmek için öteye beriye seğirtip duruyorlardı.Yaverlerden en küçük rütbelisi olan Yin-şao herkesten çok çalışıyor fakat aldığı tertibat uşaklara bazan çok garip ve anlaşılmaz geliyordu. Bununla beraber onun somurtkan yüzünü görmemek azarlarını işitmemek hatta pataklanmamak için bütün buyruklarını anide yerine getiriyorlardı. Yaver bilhassa şarabın en keskinini bol miktarda hazırlatmış sonra da birdenbire ortadan kaybolmuştu.Şölene elli kişi gelmişti. Renkli fenerlerle süslenen bahçede çalgıcıların ezgileri arasında yemeğe başlandı. Aralarında nazırlar ve kumandanlar da bulunan konuklar uşakların bol bol getirdiği yemekleri yiyorlar keskin sücü ile aaaifleniyorlar güzel yemişlerle içlerini serinletiyorlardı.Küçük rütbeli yaver Yin-şao yeniden peyda olduktan sonra öteki yaverler de yiyip içmeğe koyulmuşlar şölenin düzenlenmesi ve yürütülmesi işini ona bırakmışlardı.Yin-şao hiç içmiyor fırdolayı oradan oraya koşuyor konukları ve Hoay-i’yi bir lâhza bile gözden uzak bulunduruyordu.Gece yarısına doğru kafalar iyice dumanlanmıştı. Başkumandan zevzekliği ele almış her şeyi söylüyor Türkeli’ne hangi yollardan yürüyüş yapılacağını anlatıyor daha şimdiden ileriki zaferin sevinciyle kendinden geçiyordu.Bir aralık yaverlerden birini çağırarak ona gizlice bir şeyler söyledi. Bu kısa ve gizli konuşma ile konuşmayı yapan yaverin hemen ortadan kaybolması Yin-şao’nun gözünden kaçmamıştı. Şölen yerinden uzaklaşarak beride hiçbir iş yapmadan duran bir uşağı çağırdı. Gizlice birkaç şey söyledikten sonra çabucak yine şölene geldi. Ondan buyruğu almış olan uşak karanlıkta gizlice öteki yaveri takip ediyor bu işi yaparken çevreyi de dikkatle kolluyordu.Yin-şao’nun bir şey beklediği bir fırsat gözlediği bütün hareketlerinden belliydi. Fakat telaşlı değildi. Uşaklara çok az içki içmelerini buyruk vermişti. Onlarda kendisinden korktukları için buyruğun dışına çıkmıyorlardı. Yaver uşakların bu haline acımış gibiydi. Birer çanak daha içmelerine izin verirken somurtkan yüzü biraz gülümsemiş uşaklar sevinç içinde kalmıştı. Yin-şao ise içkiyi içmeden önce hepsini konuklara içki ve yemek dağıtmağa göndermiş uşak odasının boş kalmasından faydalanarak bazılarının çanağına beyaz tozdan birer parça serpmiş ve şaraplarını koymağa başlamıştı. Birer ikişer odaya dönen uşaklar Yaver Yin-şao’nun kendi çanaklarına sücü doldurmakta olduğunu görünce şaşırıp afallamışlar bu sert ve aksi adamın nasıl olup da böyle bir tenezzülde bulunduğunu anlıyamamışlardı.Yaverin doldurduğu çanakları içen uşaklardan bazıları bir zaman sonra dayanılmaz bir uykunun baskısı altında birer kıyı bucağa kıvrılarak sızdılar. Bunlar şaraplarına beyaz toz katılan uşaklardı.Yin-şao böylelikle ortada çalışan uşakların sayısını azaltınca başkumandanı ve konukları ağırlamak hususunda kendini onların yerine koydu ve böylece çanaklara şarap doldurmak imkânını elde etti.Vakit gece yarısını geçtikten biraz sonra diğer iki yaver Hoay-i ve konuklar arasındaki subaylardan bazıları da aynı şekilde sızdılar. O zaman yaver yapmacık bir telaşla bir iki uşak çağırarak başkumandanı yatak odasına kadar götürdü ve onu rahat bir şekilde yatağına yatırmak bahanesiyle ötesini berisini karıştırdı. Belindeki kemerden çıkan mührü alarak büyük bir soğukkanlılıkla odadan çıktı. Emin adımlarla başkumandanın divan odasına girdi. Telâşsızca yaktığı bir mumun ışığı altında bir kâğıda Çince bir şeyler yazdıktan sonra altına balmumuyla başkumandan mührünü bastı. Sonra yine sessizce mumu söndürerek yatak odasına gelip mührü kemere koydu. Bahçeye inip konukların ayakta kalmış olanlarını ağırlamakla devam etti.Sabah olurken ayakta kalmış olan davetlileri yanlarına koştuğu uşaklarla ve atlarla evlerine gönderdi. Bütün konaktakiler arasında hiç içki içmiyen yalnız kendisi olduğu için dipdiriydi. Yorgunluğun ve içkinin tesiriyle herkes uykuya dalarken Yin-şao atına atlıyarak başkentin sokaklarından dörtnala geçti. Şehrin dış mahallerinden birinde küçük bir evin kapısı önünde durdu. Çinlilerde hiç görülmeyen çevik bir davranışla atından atladı. Evin kapısını üç defa üçer vuruşla gümletti. Açılan kapının önünde orta yaşlı ve yoksul giyimli bir Türk belirdi. Çin kumandanın yaverine Türkçe olarak: - “Seni bekliyordum Karabuka” diye hitap etti. Çin başkumandanının konağında dördüncü yaver olan Yin-şao gerçekte Bilge Tonyukuk’un oraya sokmuş olduğu Karabuka adlı bir Türk çaşıtından başka kimse değildi. Kaç günden beri topladığı bilgiyi bu gece elde ettikleriyle büsbütün genişletmiş ve iki yüz bin kişilik Çin ordusunun Gök Türk ülkesine kaç koldan hangi yollardan ve hangi kumandanların buyruğunda saldıracağını bütün incelikleri ile öğrenmişti. Bu bilgiyi Bilge Tonyukuk’a ulaştıracak olan arkadaşı şimdi geldiği evde kılık değiştirmiş bir yüzbaşıydı. Karabuka Çin kumandanının mührüyle mühürlenmiş olan buyrultuyu da ona göstererek fikrini sordu. İki yüz bin kişilik Çin ordusunun istenilen zamanda toplanmaması için bu ordunun en büyük kolordusuna kumanda edecek olan Çinli başbuğa sahte bir buyrultu yazılmış ve bunda toplantı zamanı on beş gün geç gösterilmişti.Karabuka daha fazla bir şey yapamıyacağını yaparsa üzerine şüphe çekeceğini arkadaşına anlattı. Arkadaşı hareketlerini tasvip etti ve Bilge Tonyukuk’tan gelen yeni bir buyruğu ona bildirdikten sonra Karabuka yıldırım hızıyla konağa döndü.Öteki de bu sıra çok hızlı koşan gösterişsiz bir Türk atına binmiş olduğu ve belinde bir yayla sadak asılı bulunduğu halde doludizgin Ötüken’e doğru uçuruyordu. Karabuka konağa döndüğü zaman sahte gururunu yine takınmış ve yeniden Yaver Yin-şao olmuştu. Konağın içinde hızlı adımlarla yürürken birisinin uzaktan kendisine gizli bir işaret yaptığını gördü. Bu şölen sırasında başkumandandan aldığı gizli bir buyruk üzerine bilinmedik bir yere doğru giden öteki yaverin arkasına saldığı uşaktı ve gerçekte o da Bilge Tonyukuk’un gönderdiği Türk çaşıtlarından birisiydi. İkisi gizlice konağın bir köşesine çekildiler ve gizlice konuştular. Karabuka sordu:- Ne yaptın? Beriki Türkçe cevap verdi: - En tenha yerde başına bir tokmak vurup geberttim. Sonra elbiselerini çıkarıp aldım ve kendisini bir kuyuya attım. Üzerinden hiçbiri yazı çıkmadı. Karabuka başkumandanın sahte bir buyruğunu çıkardı:- “Hemen yaver elbiselerini giyip bu buyrultuyu yazıldığı yere götürecek böylelikle üzerimize çullanacak iki yüz bin kişinin altmış bini on beş geciktirmiş olacaksın” dedi.Buyrultuya bir göz atan çaşıt belli belirsiz gülümsiyerek: “Peki” dedi ve oradan uzaklaştı. Bütün bu işler olup bittikten sonra Yin-şao kesesindeki beyaz tozdan bir çanağa biraz koyarak üzerine şarap doldurdu ve bir dikişte içtikten sonra bir odada sızmış öteki yaverin yanında yere uzanarak kısa bir zamanda çok derin bir uykuya daldı. |
|
|
|
|
|
#66 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
- XXII -
ÇİN BAŞKUMANDANI Çin başkumandanı Hoay-i öfkesinden köpürüyordu. Çadırın içinde söylenerek dolaşıyor üç yaver taş sessizliği ile ayakta bekliyordu. Karargâhını kuralı üç gün olduğu halde ordusu yığınak yapmamıştı. Halbuki verdiği buyruklar gereğince bütün kolorduların kendisinden bir gün önce orada bulunması lâzımdı. İki yüz bin kişilik ordunun yarısı bile toplanmamıştı. Otuz bin kişilik bir kolordunun kumandanı muhtelif sebeplerden dolayı birkaç gün gecikeceğini bildirmişti. Fakat altmış bin kişilik en büyük kolordunun kumandanından hiçbir haber gelmemişti. Bu kolordu kumandanının idamı icap ediyordu.Hoay-i’in canını sıkan sebep bu değildi. Bir kere Gök Türkler’e baskın yapmak ihtimali suya düşüyordu. Bir iki gün sonra onlar Çin duvarının dışında bu kadar büyük bir ordunun toplanmış olduğunu nasıl olsa öğrenirler ona göre tedbir alırlardı. Sonra Vu Katun’un gözünden düşecekti. O kadar ünlü Çin kumandanları dururken başbuğluğu kendisine vererek büyük bir iyilikte bulunan katun bu başarısızlıktan sonra onu tutamazdı.Bundan başka en güvendiği başyaverin ortadan kaybolmasına şaşıyor içine tuhaf tuhaf şeyler doğuyordu. İnsan seçmekle bu kadar aldandığını hiç hatırlamıyordu. İşin en kötü tarafı ise ne yapmak gerektiği hakkında karar veremeyişi idi. Böyle bir düşünce kargaşalığı içinde iken yaverlerinden yardım umarak üçüne birden sordu:- Siz ne dersiniz? Ne yapmalı? İkinci ve üçüncü yaverler bir şey söylemiyerek önlerine baktılar. Dördündü yaver Yin-şao saygı ile eğilerek: - “Aklıma pek korkunç bir ihtimal geliyor efendimiz; fakat söylemekten çekiniyorum” dedi. Başkumandan bu sözlerden bayağı ürkmüştü. Bağırarak konuşursa kendi içindeki korku dağılacakmış gibi bir kuruntuya kapılarak haykırdı: - Korkma!... Çekinme!... Söyle!... Dördüncü yaver bir adım ilerledi: - Efendimiz! Biz galiba büyük bir ihanete uğradık. Başkumandan yürümekte olduğu çadırda zınk diye durdu ve sıçrayarak bağırdı:- Ne?... Ne dedin?... Nasıl ihanet? Yaver sesini yavaşlattı: - Bana öfke buyurmayınız efendimiz! Söyle diye buyruk verdiğiniz için söylemek cesaretinde bulunuyorum. - Evet ben buyruk verdim söyle... Ne duruyorsun? Söylesene....- Efendimiz!... Başyaverin kayboluşu ve altmış bin kişilik kolordumuzdan haber gelmeyişi beni şüphelendiriyor. - Ne demek istiyorsun? Başyaverden mi şüpheleniyorsun? - Evet efendimiz. Öteki iki yaver bu düşünceyi beğenmediklerini belli eden sert birer hareket yaptılar. Fakat başkumandan: - “Zaten ben de şüpheleniyordum” diyince hayretle bakışarak durdular. Hoay-i iradesiz bir adamdı. Telkin altında kalmağa çok elverişliydi. Yin-şao bunu bildiği için bu fırsattan faydalanmak istiyordu: - Yarın veya öbür gün gelmesini beklediğimiz otuz bin kişilik kolordumuz gelince ordumuz yüz yirmi bin kişi olacak. Halbuki iyi yüz bin kişi olacaktı. Biri altmış bin biri yirmi bin kişilik iki kolordumuzdan haber yok. Bu aaaaen bin kişiyle birlikte başyaverden de haber yok. Belki de onları geciktirmek için kendisi oralara gitmiştir.- Bunu nasıl cüret edebilir? - Bir adam İlteriş Kağan’ın çaşıtı olduktan sonra her şeye cüret edebilir! Hoay-i bu cevap üzerine sarsıldı. Elini alnına götürerek kararsızlıkla gezdirdikten sonra yeniden sordu: - Peki ne yapalım?Yin-şao atıldı: - Efendimiz! Buyruk verirseniz kolordu kumandanına yeniden haber salalım. - Evet hemen öyle yapalım.İkinci yaver itiraz etti: - Fakat efendimiz zaten üç gün kaybetmiş bulunuyoruz. Eğer evvelce gönderdiğiniz buyruk ona ermediyse yeniden hazırlanıp gelmesi için en aşağı yirmi gün ister. Bu zaman içinde de Ötüken’e yürümek için geç kalmış oluruz.- Neden geç kalalım? - Türkler işi haber alırlar. Aynı zamanda mevsim de geçmiş olur ve ordumuz soğuktan kardan çok adam kaybeder.- Öyleyse ne yapalım? Çadırda bu sorunun cevabı kararsız bir sessizlik halinde uzayıp giderken dışarda at sesleri ve gürültüler oldu. Sobra nöbetçi içeri girerek başkumandanı selâmladıktan sonra bir kumandanın kendisini görmek için beklediğini bildirdi. Bu kumandan yarın veya öbür gün gelmesini bekledikleri otuz bin kişilik kolordunun kumandanıydı. Hoay-i’yi saygıyla selâmladıktan sonra onun buyruğunu bekledi.Başkumandan o kadar şaşkındı ki bu ziyaretten dolayı sevinmek mi kızmak mı lâzım geldiğini bile kestiremiyor çadırın içinde hâlâ gezinip duruyordu. Nihayet aklını başına toplayıp sordu:- Çerin nerede? - Çerim akşama doğru burada olacak efendimiz. Ben size geç kalmamın sebebini anlatmak üzere doludizgin buraya geldim. - Evet! Söyle bakalım! Neden geç kaldın? - Efendimiz! Ben kolordumla birlikte buyruğunuz gereğince yola koyulmuş gelirken Türkler’in baskınına uğrıyarak geri çekilmek zorunda kaldım ve sonra da... Başkumandan onun sözünü kesti: - Ne? Türkler’in baskınına mı uğradın? - Evet efendimiz. - Nasıl olur? Türkler bu kadar batıya da çeri yürütebilir mi? - Yürüttüler efendimiz. Bu ilk baskından sonra da yürüyüş kolumuzu durmaksızın hırpaladılar. Hoay-i âdeta korkuya kapılmıştı. Türkler nereden haber alıp da Çin’in batısından toplanan çerinin yolunu kesmişlerdi? Heyecanla sordu: - Çok kayıp verdin mi? Çerimin onda birini kaybettim. - Mühim bir şey değil. - Evet efendimiz mühim bir şey değil. Asıl mühim olan nokta şu ki: Başkumandan kötü bir sezişle onun sözünü kesti: - Mühim olan nokta mı? Nedir o mühim olan nokta? - Evet efendimiz ben de onu söylemek istiyordum. Türk atlıları okla Bilge Tonyukuk’un bir mektubunu attılar.- Ne? Bilge Tonyukuk’un mektubu mu? Kime yazmış? - Size efendimiz. - Ver çabuk ver bakalım. Olur iş değil. Ne yazıyor?Kolordu kumandanı göğsünden bir ipek kumaş çıkardı. Bunun üzerinde boya ile Çince bir mektup yazılmıştı. Hoay-i telâşla okudu: “Ben Bilge Tonyukuk Çin başkumandanı Hoay-i’ye derim ki sen iyi bir kumandan değilsin. Çünkü çerini aynı günde aynı yerde toplayamıyorsun. Altmış bin kişilik kolordun senden on beş gün sonra orada bulunacaktır. Bu duruma göre şimdiden yenilmişsin demektir.”- “Bu yere batası adam bizim iç yüzümüzü nereden biliyor” diye bağırdı. Dördüncü yaver saygı ile eğildi: - “Biraz önce söylediklerimin doğru olduğu anlaşılıyor efendimiz. Çaşıtlardan her şeyi öğreniyor” dedi. Başkumandan kararsızlık içinde çırpınıyordu. Yin-şao birdenbire gözüne girmişti. Genç yaverin tahminlerinde büyük isabet vardı. İkinci ve üçüncü yaverlere dönerek: - “Siz uyuyorsunuz” diye haykırdı. Sonra dördüncü yavere baktı ve öteki ikisinin kıskançlıktan sararmış yüzlerini görmeden: - “Seni başyaver yapıyorum” diye ilâve etti. Yeni başyaver saygı ile eğildi. - “Bu iyiliğinize lâyık olmağa çalışacağım efendim” diye cevap verdi |
|
|
|
|
|
#67 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
- XXIII -
ÇİN ÇAŞITI Başkumandan Hoay-i’nin Gök Türkler’e karşı yüz bin kişiyle yapacağı saldırış bir türlü anlaşılmayan sebepler yüzünden suya düşünce Vu Katun çok üzüldü. Hele Bilge Tonyukuk’un alay etmesi onu âdeta hasta etti. Gök Türkler’e yeniden bir savaş açabilmek ve başarıyla bitirmek için kendisine müttefikler aramağa başladı. İlk aklına gelen de Dokuz Oğuzlar oldu. Dokuz Oğuzlar her ne kadar Gök Türkler’e yenilmişler ve baş eğmişlerse de içten içe düşmanlık güttükleri de muhakkaktı. Vu Katun önce onları ayaklandırmayı ve Gök Türkler onlarla uğraştıkları sırada güneyden yüklenmeğe tasarlıyordu. Bu iş olursa Hoay-i’nin de itibarı yeniden yükselecekti. Çin Katunu bu tasarı üzerine Hoay-i ile uzun uzun görüşüp konuştuktan sonra ondan Dokuz Oğuzlar’a gönderilecek adam hakkındaki fikrini sordu. Başkumandan da hiç düşmeden başyaver Yin-şao’yu salık verdi. Vu Katun büyük bir iş üzerinde olduğuna inanıyordu. Başyavere buyruklarıyla birlikte bir kese dolusu akça verdikten sonra onu yola çıkardı. Yin-şao büyük Çin duvarını geçtikten sonra Karabuka olmuştu. Çin’den Türkeli’ne giden bir Çin çaşıtı gibi değil anayurda dönen bir Türk gibi hareket uyuyor av avlayıp kebap yapıyor ara sıra at koşturarak gönül eğlendiriyordu. Böyle yapa yapa bir gece vakti Ötüken’e ulaştı. Kendisi isteyerek geceyi seçmişti. Herkese görünmeden Bilge Tonyukukla konuşmak sonra Dokuz Oğuzlar’a doğru yola çıkmak istiyordu. Karabuka Bilge Tonyukuk’a bütün bildiklerini ve aldığı vazifeyi anlattı.Tonyukuk ona yeni buyruklar verdi. Bütün bu işler gecenin oldukça kısa zamanında görüldü. Sonra Karabuka ömründe Ötüken’i görmemiş bir Çinli gibi kuzeye doğru at saldı. *** Karabuka böylece yol alır ve Çin’in sıkıcı duvarlarından saçma törenlerinden uzak bulunduğu için Tanrı’ya şükrederken bir gün hiç ummadığı anda bir uğursuzluk oldu: Atı ile birlikte bir dereyi geçerken at batağa saplandı bir iki debelendikten sonra dibe çöküp boğuldu. Karabuka kendisini güçlükle kurtararak karşı kıyıya attı. İşin kötüsü bütün yiyecek ve akçasıyla kılıcının da atla birlikte batağa gömülmesiydi. Atsız azıksız akçasız olarak yay ve sadağıyla birlikte bozkırda yapayalnız kalmıştı. Halbuki atı olsa bile Dokuz Oğuzlar’a ancak üç dört gün daha gittikten sonra varabilecekti. Atsız kalınca artı ne yapacağını bilemiyordu.Karabuka şöyle bir düşündü: Ötüken yolu daha uzaktı. Yine en çıkar yol kuzeye Dokuz Oğuzlar’a yönelmekti. O da işi Tanrı’ya bırakarak öyle yaptı. Kuzeye doğru yürümeğe başladı. İlk günü bir iki kuş avlayıp kızarttı. İkinci günü av bulamadı. Yalnız soğuk bir kaynaktan kana kana içti. Üçüncü gün bir tavşan vurdu ve bir öğünde yedi. Dördüncü beşinci günler ne av avladı ne de su buldu. Altıncı gün açlık ve susuzluktan dizleri titreyerek yürüdü. Bir geyiği okla yaraladı. Fakat geyik kaçıp kurtuldu. Yedinci gün elleri titrediği için pek yakından attığı oku bir tavşana değdiremedi. Bir ağaçlığa geldi. Ağaçların dibine yattı. Baygın bir halde uyku ile uyanıklık arasında kalıp sızdı.Güneş batıyordu. Bir ses duyar oldu. Kulağını yere koyup dinledi: Atlılar yaklaşıyordu. Karabuka gelenlerin kim olduğunu bilmediği ve kendi durumu kuşkulandırıcı olduğu için son gücünü toplıyarak ağaçlığın en sapa yerine gelip sen sık dallarına tırmandı. Yaprakların arasında iyice gizlenip bekledi. Epey sonra on atlı gelerek ağaçlıkta mola verdiler ve kızarmış etlerini yemeğe başlayarak Karabuka’nın da iştahını kabarttılar. Bunların konuşmalarına kulak veren çaşıt çok geçmeden Gök Türk olduklarını anladı. Zaten bu on kişi de Ay Hanım’ın yanından dönen Binbaşı Pars buyruğundaki Gök Türk elçilerinden başka kimse değildi. Gece olunca nöbete duran iki kişiden başka hepsi yerlere uzandılar ve keçelerine sarılarak uyudular. Karabuka ağaçta fırsat kolluyordu. Nöbetçilerin kendisinden en uzakta olduğu bir sırada gürültü etmemeğe çalışarak ağaçtan aşağı kaydı. Koyu bir gölgede yere yatarak durdu. Sonra sürüne sürüne biraz ilerledi. Yeniden durarak uzun zaman bekledi. Kendisinden otuz kırk adım ilerde yolculardan birinin atı duruyordu. Çevresine çabuk bir göz attı. Nöbetçinin biri elli adım uzaktaydı. Hiç telâş etmeden kalktı. Gayet tabii bir yürüyüşle ve biraz gürültü ederek ata yaklaştı. Nöbetçi ona dönerek: “Kim o” diye seslendi. Karabuka atın yanına varmıştı. Bir sıçrayışta üzerine yerleşerek: - “Şöyle biraz dolaşacağım” diye cevap verdi ve atı tırısa kaldırarak güneye doğru sürdü. Nöbetçi tam Gök Türk ağzıyla verilen cevaptan ve atın güneye Ötüken’e doğru yöneltilmesinden dolayı hiçbir şeyden şüphelenmemişti. O sırada henüz uyumamış olanlar da bunu Ersegün’ün deliliği sanmışlardı. Karabuka ise biraz sürdükten sonra yiyecek torbasına el atmış atı batı yönüne çevirmiş gece yarısına doğru da yeniden kuzeye dönerek Dokuz Oğuzlar’a doğru yol almağa başlamıştı. |
|
|