![]() |
![]()
|
![]()
|
||||||
| UslanmaM Ziyaretçi Defteri Uslanmamı Nasıl Buluyorsunuz? (Sorunlar, istekler) |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#51 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
***
Ay yükselmişti. Ovada serin bir rüzgâr esiyordu. Yeniden hızla yaklaşan atlar çadırların önünde duruyor bu atlardan Örpen ve Kızıl ile karıları ve çocukları iniyordu. Elli yaşından beş yaşına kadar bütün obalılar olanca hızlarıyla ana kadına kımız bulmağa koşmuşlardı. Verimsiz ve çorak yerde yaşıyan yoksul oba ruhunu kaybetmemek için çırpınmış o sabah onun dudaklarından “biraz kımız olsaydı” diye dökülen sözler kutlu bir buyruk sayılmış üç erkekle üç kadın ve en küçüğü beş yaşında olan sekiz çocuk atlarına atlıyarak Örpen’in işaret ettiği yönlere doğru at salmışlardı. Dört parçaya ayrılarak giden on dört kişi dört çamçak kımızla dönmüşler fakat ana ilk gelen kımızı bile içemeden ölmüştü...Oba ruhunu kaybetmişti. Onun için hepsi boyunları bükük gönülleri bunlu ağlıyorlardı. Urungu çadırın kapısından göğe bakıyor on beş yaşındaki oğlu Taçam içerde kıpırdamadan duruyordu. Sabaha karşı Urungu’dan başka hepsi dalmışlardı. Yalnız o güneş doğuncaya kadar oturup geçmiş günlerle gönlünü hesaplaştırmıştı. Kaybettiği ana öyle bir ana idi ki kendi ölümüyle bile oğlunu bahtıyar ediyor ona gizlice Kür Şad’ın oğlu olduğunu bildiriyordu.Tanrının ne anlaşılmaz işiydi! Herkes Urungu’nun anası öldü diye ağlıyordu. Gerçek ise ölen Kür Şad’ın konçuyu idi. Kırk kişiyle Çin kağanlığını yenen ve Çin’in gönlüne saldığı korku ile Türkleri kurtaran Kür Şad’ın konçuyu... Urungu bütün gece birbirine aykırı iki duygusunun arasında yaşadı. Bir yandan eşi bulunmaz anasına yanarken bir yandan da Kür Şad’ın oğlu olduğuna seviniyor bunu kimseye söyliyemeyeceği için sıkılıyor sonra Bozkurt soyundan bir tegin olduğu halde karabudundan bir er gibi davranmaktaki eşsiz güzelliği düşünerek içi açılıyordu.Günün ışıkları kapısı açık çadıra dolarken gözlerini çadırın içine çevirdi. Bir kıyıda anası son uykusunu uyurken beride oğlu yorgunluğunu gideriyordu. Öteki çadırlarda ilk kıpırdanışlar başlamıştı. Urungu anasına bakarken içi sızlıyarak: “Kür Şad’ın konçuyu” diye mırldandı. Sonra gözlerini uyanmak üzere olan Taçam’a çevirdi. Kür Şad’ın torunu diye düşündü.- IV - BOZKIRLARIN KUCAĞINDA Sonsuz bozkırda Urungu tek başına at sürüyordu. Anası öldükten bir yıl sonra Taçam’ı evermiş çadırını onlara bırakmış obalılarla vedalaşarak bozkırların kucağına atılmıştı.Kısmetini böyle arıyacaktı. Gök Türk devletini kurmak için bayrak açan bir tegine raslarsa ona uyacak raslamazsa Ötüken’e kadar uzanarak bu kutlu yurdu görecekti.Günler geçiyor av avlayıp kuş kuşlıyarak yaşıyor kaynaklardan su içip bağrını serinletiyor pek az insanla karşılaşıyordu.Bir akşam uzun bir yolculuktan sonra rasladığı bir ormancıkta dinlenir ve yanı başında kaynıyan suyun sesini dinlerken üç atlı pınarın başında atlarından indiler. Kendileri su içip atlarını suladıktan sonra içlerinden biri Urungu’ya seslendi:- Bozkırlı! Kimsin? Nereye gidiyorsun? - Adım Urungu. Kuzeye doğru gidiyorum. Yabancıların bu sözle kanmadıkları duruşlarından bakışlarından belliydi. Urungu’yu onlar nerden tanıyacaklardı? Bu sefer ikincisi sordu:- Hangi boy hangi uruktansın? Kağanın kim?Urungu’ya kendisiyle eğleniyorlar gibi geldi. Kağanını soruyorlardı. Türkeli’nde kağan mı kalmıştı da bunlar soruyorlardı? Sert sert karşılık verdi: - Gök Türk’üm. Kağanıma gelince… Urungu susutu. Ne söyliyebilirdi? Karşısındakilerin yüzleri tuhaflaşmıştı. Kağanının kim olduğunu soran yabancı alaycı bir sesle:- “Gök Türk’üm dedikten sonra kağanını söylemesen de olur” dedi. Urungu oturduğu yerden fırladı: - Ya sen kimsin? Hangi boydansın? Kağanın kim? - Bana Yüzbaşı Kadır Bağa derler. Dokuz Oğuz’um. Kağanım… Urungu sert bir davranışla karşısındakinin sözünü kesti: - Yeter! Dokuz Oğuz olduğunu söyledikten sonra kağanını anlatmasan da olur. Yüzbaşı öfkelendi: - Dokuz Oğuzları beğenmedin mi? - Karluklar’dan daha bahadır olduğunuzu bilirim. - Ya Gök Türkler’den? - Gök Türkler’in tebaası olduğunuzu da bilirim. Urungu ile Dokuz Oğuzlar on beş adım kadar aralıkla karşı karşıya duruyorlardı. Bir fırtına kopmak üzere idi. Dokuz Oğuz yüzbaşısı aşağılayıcı bir bakışla gülümseidkten sonra: - “Sakın sen hâlâ Çinlileri korkutan Kür Şad olmıyasın” dedi. Sonra yüzü bir tipi gibi karmakarışık olan Urungu’ya fırsat vermiyerek sözlerini tamamladı: - Sizin Kür Şad’ınız çok keskin nişancı imiş. Ama Kara Kağan çağında yendiğimiz Tulu Han ordusunda o da olduğu halde okları bizi incitmemişti.Urungu’nun içinde bir yer sızlıyordu. Kendisini kaybetmek üzere idi. İşi alayla kapatmak istiyerek: - “Dokuz Oğuzlar’ın Çinlilerden daha iyi nişancı olduklarını da bilirim” dedi. Bu söz fırtınayı koparmıştı. Kadır Bağa görülmemiş bir çabuklukla sadağından ok çekerek yaya koyup gezledi fırlattı. Keskin bir ses işitildi. Urungu’nun börkü başından uçarak okla birlikte arkasındaki ağaca saplandı. Sonra Dokuz Oğuz yüzbaşısının sesi gürledi:- Çinli’den daha keskin nişancıyı gördün mü? Bu senin kulağına küpe olsun! Bir parmak daha aşağıdan vurup beynini delebilirdim! Dokuz Oğuzlar’ın üçü de kahkahayla gülmeğe başladılar. O zaman daha yaman bir iş oldu: Urungu yüzbaşıdan daha çabuk bir davranışla yıldırım gibi bir çabuklukla sadağına el attı. Ardı ardına üç vınlayış işitildi. Üç ok kahkahayla gülmekte olan üç kişinin börklerini başlarından uçurmuş arkadaki ağaçlara saplamıştı.Şimdi gülmeler kesilmiş bakışlar sertleşmiş ve aradaki açıklık yarıya inmişti. Urungu hâlâ içinde bir yer sızladığı halde:- “Bu da sizin kulağınıza küpe olsun” dedi. Gözleri çevresini dumanlı görüyor hatta Dokuz Oğuzların gerisinden yaklaşmakta olan atlıları bile seçemiyordu.Yüzbaşı Kadır Bağa şaşkınlıktan çabuk kurtuldu: - “Senin şakaya gelmez bir bahadır olduğun anlaşılıyor” dedi “ama bir de kılıçlarımızı denemeden yakanı bırakacak değilim”. Kılıç çekiştiler. Urungu arkasını bir ağaca vererek korunma durumunu almıştı. Kadır Bağa ihtiyatlı adımlarla yaklaşıp ilk saldırışını yaptı. Keskin bir şakırtı işitildi. Saldırış çelinmişti.Yüzbaşı bir adım gerileyerek kılıcını havada döndürüp yeniden saldırdı. Sağdan soldan çok hızlı ve pek sert vuruşlar yapıyor Urungu olduğu yerde mıhlanmış gibi durarak bütün vuruşları çeliyordu.Börkleri başlarından uçmuş olan öteki ikisi bu işe çok şaşmışlardı. Bu belâlı herif de nereden çıkmıştı? İşte Kadır Bağa bile hakkından gelemiyordu. Onlar böyle düşünüp merakla vuruşa bakarken yirmi kadar atlıdan mürekkep olan kafile gelip durdu. Aralarında beğler çeriler ve at uşaklarından başka bir de genç kız bulunuyor ve kendisine gösterilen saygıdan bunun kafile başkanı olduğu anlaşılıyordu. Hepsi atlarından indikleri halde o inmemişti.Genç kız bir ara dövüşenlere baktı. Yüzbaşı Kadır Bağa’ya ter döktüren bu bahadırın kim olduğunu sordu. Börkleri uçurulmuş olan iki kişi Urungu adında bir Gök Türk olduğunu söyleyip nişancılıktaki ustalığının görülmemiş derecedeki üstünlüğünü anlattılar. Genç kız yakındakilerden birine buyruk verdi:- Binbaşı! Vuruşanları ayır! Binbaşı kılıcını çekerek dövüşenlerin arasına girdi: - “Ayrılın! Ay Hanım buyruk verdi” diye bağırdı. Urungu da Kadır Bağa da ayrılmağa istekli değillerdi. Fakat Ay Hanım adını işitince yüzbaşı geri çekilerek kılıcını indirdi. Yere diz vurarak Ay Hanım’ı selâmladı.Urungu o anda çevresini gördü. İyi giyimli yavuz duruşlu bahadırlar kendisine bakıyorlar genç ve çok güzel bir kız da atının üstünden kendisini süzüyordu. Urungu bunu tanıyordu. Fakat birdenbire nereden tanıdığını kestirememişti. Biraz önce çarpıştığı yüzbaşının yere diz vurduğunu görüp de ay Hanım adını işitince bunun arı soylu bir kız olduğunu anlamıştı. Fakat beyni karmakarışıktı. Binbaşıya bakarak:- “Bizi niçin ayırdın? Ay Hanım kim?” diye sordu. - Ay Hanım bizim kağanımız Baz Kağan’ın kızıdır. Sizi onun buyruğu ile ayırdım.Kısa bir şakırtı işitildi. Urungu kılıcını kınına sokmuştu. Birkaç adım atarak Ay Hanım’a yaklaştı. Yere diz vurarak: - “Buyruk senindir” dedi. Ay Hanım’ın işaretiyle kalkarak dimdik durdu. Eski püskü giyimlerine rağmen duruşu konuşması hele biraz önceki vuruşması bunun yüce birisi olduğunu anlatıyordu. Dokuz Oğuz kağanının kızı insanları bir bakışta tanır hatta yüreklerinden geçeni anlardı. Yiğenlerinden birisi kamdı. Ona gizli bilgilerden çok şey öğrettiği Dokuz Oğuzlar arasında söylenirdi. Urungu’ya söz söylemeğe başladı:- Yiğit! Adının Urungu olduğunu söylemekle kendini iyice tanıtmış olmuyorsun. Bir beğ olduğun anlaşılıyor. Kimsin? Bize anlatmaz mısın? Bu sesteki ezgi Urungu’ya bir şeyler söylüyordu. Bu sesi tanıyordu. Bu o kadar güzel o kadar yakın bir sesti ki onu kendi içinde duyuyor cevap veremiyordu.Ay Hanım yeniden söze başlamıştı: - Nasıl vuruştuğunu gördüm. Yüzbaşı Kadır Bağa ile kılıç oynamak büyük iştir. Atıcılığının izlerini de görüyorum. Sen Gök Türkler’in yüce beğlerinden olsan gerek. Urungu susuyordu. Bu ses yüreğine işliyor ona geçmiş günleri hatırlatıyor yavaş yavaş bu güzel kızı tanımaya başlıyordu. İşte yine onun sesi içindeki bir yarayı deşiyordu.- Yiğit! Okçuluktaki ünü acunu tutan Kür Şad öleli kırk yıl olmasydı bu keskin nişancılığına bakarak sana Kür Şad’sın derdim.Urungu titredi. Kür Şad’ın oğluyum dememek için kendini tuttu. Babası öleli kırk yıl geçtiği halde adı sanı hâlâ yaşıyor hem de Gök Türkler’in yağısı olan Dokuz Oğuzlar arasında yaşıyor diye gönlü sevinç ve övünçle doldu.Şimdi kızı da sesini de tanımıştı: Ay Hanım bundan yirmi yıl önce Çinli Yüzbaşı Ven’in öldürdüğü karısına tıpatıp benziyor sesi de tıpkı onun sesini andırıyordu. Bunu hatırlayınca Urungu’nun dili çözüldü:- “Hayır hanım! Beğ değilim. Karabudundan bir Gök Türk’üm” dedi. Kağan kızı gözlerini Urungu’ya dikti. Sözlerine inanmamış gibiydi. Onun yüreğinin içini okumak istiyen bir durumu vardı. Bakışıyorlardı. Konuşulanların hepsini işitmiş olan ötekiler de bir Ay Hanım’a bir de Urungu’ya bakarak bu işin neye varacağını düşünüyorlardı. Bir kağan kızının gözlerine bu kadar ısrarla bakmak aklın alacağı bir iş değildi. Bu Gök Türk bir beğ bile olsa kağan kızına böyle nasıl bakabilirdi? Fakat Kür Şad’ın oğlu oralı değildi. Karşısındaki kızın yeşil ala gözlerine bakarken kendinden geçmişti. Bu gözler kendisini yirmi yıl uzağa götürmüş sevgili karısını tekrar görür gibi olmuştu. Şu farkla ki bu yüz bu gözler karısının yüzünden gözlerinden daha alımlı daha güzel daha başka türlü idi.Kağanın kızının yüzü biraz sertleşmişti. Aralık vermeden kendisine bakan bu bahadır bu keskin nişancı katı vurucu yiğit nasıl olur da karabudundan olabilirdi?- “Bahadır! Nereye gidiyorsun” diye sordu. - Ötüken’e gidiyorum hanım! - Biz de kuzeye gidiyoruz! İstediğin yere kadar bizimle gelebilrisin. Urungu dizini yere vurdu: - “Buyruk senindir” dedi ve artık bir daha gözlerini kaldırarak onun yüzüne bakmadı. |
|
|
|
|
|
#52 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
***
Kafile o gece ormanda pınar başında konakladı. At uşakları yedek atlardan indirdikleri bağları çözerek çadırları kurdurlar. Kağan kızının büyük çadırı dikkatle kurularak keçelerden mürekkep yatağı hazırlandı. Sonra binbaşının iki yüzbaşının çadırları dikildi. Onbaşılarla erler ve at uşakları küçük çadırlarda üçer dörder barınacaklardı.Urungu’nun çadırı yoktu. Atının terkisindeki keçesi onun hem yatağı hem yorganı idi. Dokuz Oğuz binbaşısı öteki üç erle birlikte yatabileceği çadırı gösterdiği zaman Urungu binbaşıya sağlık dileyerek reddetti; keçesinin kendisine yeteceğini bildirdi.Baz Kağan’ın küçük kızı Ay Hanım babasının buyruğu ile gezginciliğe çıkmış şimdi yurduna dönüyordu. Bu yolculukta Baz Kağan’ın gizli bir maksadı olduğu da söyleniyordu ama kimse bunu bilmiyordu.Urungu Dokuz Oğuzlar’dan biraz uzakta tek başına oturmuş düşünüyordu. Bir onbaşının getirdiği kımızla eti reddetmek üzere iken Ay Hanım’ın yolladığını öğrenince bundan vazgeçti ve aylardır ağzına komadığı kımızı büyük bir iştahla içti içti.Gecenin serin rüzgarı ağaçlara çarparak insanın yüreğini ürkütücü sesler çıkarırken Urungu karısını ve Ay Hanım’ı düşünüyor bu benzerlik Ay Hanım’a karşı gönlünde doğan yakınlığı artıyordu. Onun da gözleri böyleydi. Onun da boyu bu kadardı. O da konuşurken kendisini böyle titretirdi. Onun da rengi bu kadar güzeldi. Yalnız… Yalnız ay Hanım daha güzeldi.Urungu ölen karısını o kadar severdi ki o öldükten sonra hiçbir kadını kendine eş etmemişti. Gök Türkler arasında karısı ölüp de bir daha evlenmiyen kimse bulunmadığı için arkadaşları Urungu’ya şaşarlardı. Hatta anası bile bir defa ona evlenmesini söylemiş fakat Urungu o kadar kesin olarak reddetmişti ki anası da bir daha bunu kurcalamamış Urungu yirmi yıl kadınsız yaşamış gönlünde ölen karısının hayali silindiği ateşi küllendiği halde hatırasına saygı göstermekte devam etmişti.Bu gece hep onu düşünüyordu. Bu kadından kendisine hatırlardan başka ne kalmıştı? Canlı miras olarak Taçam. Şimdi eski günleri düşünmek onu hatırlamak o kadar tatlı idi ki bu tatlı hatıralara sebep olduğu için Ay Hanım’a içinden minnet duyuyordu. Sonra içi burkuluyor “o da yaşasaydı ne güzel olurdu” diye düşünüyordu. O karganmış Ven onu öldürmeseydi şimdi böyle evsiz yuvasız bir gezginci olmıyacaktı. Şurada elli adım ilerdeki çadırda yatan Ay Hanım Baz Kağan’ın kızı olmasaydı da kendi karısı olsaydı ne iyi olurdu. Urungu’nun gönlünde yirmi yıl önce ölen karısına karşı duyduğu şeylerle Ay Hanım’a karşı olan duyguları karışıyor birleşiyor ve hayalinde bir tek kadın kalıyordu. Bu kadın yirmi yıl önceden bugüne uzanıyor Urungu’nun kutsuz geçen dirliğini karanlık bir yola benziyen ömrünü aydınlatan bir güneş oluyordu. Tıpkı ilk yaz aylarında bozkırı ışıtan tatlı güneş gibi bir şey…Kırk beş yaşındaydı. Bu dünyanın acı tatlı her şeyini görmüş; fakat sonunda içinin üç büyük acıyla dolduğunu anlıyarak talihine küsmüştü. Birinci acısı Ötüken’de Türk kağanını kurt başlı sancağı görememekti. İkinci acısı Kür Şad’ın oğlu olduğunu söyliyememek üçüncü acısı da sevgili karısını özlemekti. Babasının ve anasının ölümleri Tanrının buyruğuna uygun olduğu için buna yanmıyor ama ötekiler Tanrı yasası olmadığı için gönlünü sızlatıyordu. Niçin bahtiyar olmıyacaktı? Ötüken’de Türk kağanlığı kurulamaz mıydı_ kür Şad’ın oğlu olduğunu söyliyemez miydi? Karısıyla yine bir yuva kuramaz mıydı?...Urungu birdenbire kendine geldi: Karısı öleli yirmi yıl olmuş. Kür Şad’ın oğlu olduğunu söylememek için anasına söz verip and içmişti. Kala kala bir tek umut kalıyordu: Ötüken’de Gök Türk kağanlığını kurmak. Elbet günün birinde bir tegin sancak kaldıracak kendisi de o sancağın gölgesinde koşacaktı.Gece yarısından sonra Yüzbaşı Kadır Bağa yanına gelip niçin yatmadığını soruncaya kadar bir kütüğün üzerinde oturup düşünmüştü. Gündüzkü yağısı erlere nöbet değiştirmek için kalkıp işlerin düzeninde gittiğini görmüş sonra hâlâ yatmıyan ve havanın serinliğine rağmen keçesine de sarılmamış olan Urungu’ya yaklaşarak kendisine bir çadır teklif etmişti.Urungu o zaman havanın serinliğini duydu vaktin geciktiğini anladı. Ay iyice yükselmişti. Yüzbaşı birden eğilerek Urungu’nun yüzüne baktı:- “Gözüne bir şey mi kaçtı? Neden gözün ıslak” diye sordu. Urungu elini gözüne götürdü. Herhalde bir şey belki küçük bir böcek gözüne kaçmış olmalıydı. Yüzbaşıya bakarak:- “Açıkta yatmak benim için daha iyi. Gecen aydın olsun” dedi. Biraz ilerdeki atından keçesini alarak sarıldı. Otlara uzanarak öylece kaldı. Konak yerindeki nöbetçiler gün ağarıncaya kadar Gök Türk’ün otlar üzerinde bir türlü rahat edemediğini gördüler. - V - ÖTÜKEN’E GİDERKEN Ertesi gün kafile kuzeye doğru yol alırken Urungu da onlara katılmış Ay Hanımın izni ve buyruğu ile yanlarında yer almıştı. Yüzbaşı Kadır Bağa ile iki onbaşı epey önden gidiyorlardı. Ay Hanımın gerisinde binbaşı bulunuyor bir şey konuşmak için işaret alınca at sürüp yanına yaklaşıyordu. Çerilerle at uşakları ve yük atları sıra ile arkadan geliyordu. İki onbaşı i kafilenin sağında solunda bulunuyorlar; arada sırada at sürüp açılarak sağı solu gözlüyorlar sonra yine kafileye geliyorlardı. En geride bir yüzbaşı artçılık yapıyor bu da ara sıra geriye doğru at sürerek çevreyi kolluyordu.Urungu arkada artçı yüzbaşı ile yük atları arasında idi. Bu iyi giyimli beğler ve çeriler ararsında pek ayrı kalıyor hem sıkılıyor hem de birlikte gitmekten hoşlanıyordu. Kendisine verilen kımızın yapılan konukseverliğin karşılığı olarak onlara bir yardımda bulunmak istiyordu. Fakat bu yardımı nasıl hangi fırsatta yapacaktı? Yolda hep bunu düşünüyor kimseyle konuşmuyordu. Ara sıra artçı yüzbaşı bir şey sorarsa kısa cevaplar veriyor böylelikle zamanı harcıyordu.*** Bu yolculuk aynı üç gün sürdü. Üçüncü günün akşamı yine bir su başında çadırlar kurulup herkes yerli yerine yerleştikten sonra Dokuz Oğuz çerilerinden biri kopuzunu çıkarıp çalmağa deyişler söylemeğe başladı. At uşakları ve çeriler hatta onbaşılar yüzbaşılar kopuzcunun çevresine yığılmışlar dinliyorlardı. Ay Hanım bile otağının kapısı önünde at eyerlerinden yapılmış tahtında oturarak ezgiyi dinliyor binbaşı da onun karşısında ayakta durarak aynı şeyi yapıyordu. Urungu yıllarca önce Çıbı Kağanın ordusunda genç bir çeriyken birçok kopuzlar dinlemiş heyecanlanmıştı. O orduda çok ozan vardı. Kanlı savaşların yapıldığı günlerin gecesinde onlar tellerini tıngırdatırlar kanlı vuruşların yürek delen okların göğüs parçalıyan kargıların baş uçuran kılıçların masalını anlatırlar su gibi akan kanları sayısız harcanan canları bol bol yapılan yiğitlikleri överlerdi. Fakat Urungu yıllardan beri ozana raslamamış her şey gibi kopuzun sesine de hasret kalmıştı. Şimdi bir Dokuz Oğuz ozanının tellere vurması onu yine kendinden geçirmişti. Kopuzcunun çevresindeki halkanın dışında epey geride bağdaş kurmuş olduğu halde dinliyor kendinden uzaklaşıyordu. Dokuz Oğuz ozanı neler söylemiyordu ki…Sanma gönül dinlenir ![]() Ufukta gün batınca. Bunalırım kederle Gece gelip çatınca. Bakışlarım puslanır ![]() Gönül dağım sislenir ![]() Göz pınarım ıslanır Sevgi kuşu ötünce. Sevgi yaman bir gerçek ![]() Yâr uzakta bir çiçek. Sevgim sürüp gidecek Ta dirliğim bitince. Bir güzeli özleyiş… İşte en güzel deyiş! Ömür tüket gönül deşSevgi seni unutunca. Yâri her bir anışım Bir ölümdür tanışım! Belki diner yanışım Son uykuya yatınca… Ozan deyişini söylemekte devam ediyordu. Fakat artık iyice kendinden geçmiş olan Urungu işitmiyor yalnız beynine kazılan birkaç söz aralıksız olarak içinde tekrarlanıyordu:Belki diner yanışım Son uykuya yatınca… İşte durup dururken bu Dokuz Oğuz ozanı içini dağlamış yüreğine od düşürmüştü.O böylece dalmış kaygılı bir gönüller uzaklara doğru kayarken veride Ay Hanım binbaşı onu konuşuyorlardı. Üç günlük yol arkadaşlığında onu epey görüp inceliyen binbaşı eski kılığına yoksul durumuna rağmen belindeki bıçağın büyük değerini görüp anlamakta gecikmemişti. Ay Hanım’a bunu anlatırken Urungu’nun karabudundan olmaması ihtimalini söylemiş zaten buna inanmıyan Ay Hanım’ın şüphesini kuvvetlendirmişti.Yatacak bir çadırı bile olmıyan bu Gök Türk’ün beğ olduğunu düşünmek biraz güçtü. Fakat bahadırlığına durumuna bıçağına bakınca da şüphelenmemek kabil değildi. İnsanların yüreğini okumakta usta olan Ay Hanım bile bu bilinmedik kişi hakkında kesin bir karar verememişti onun değerli bir adam olduğu muhakkaktı. Fakat işte o kadar… Daha çoğunu o da anlıyamamıştı.Bir onbaşı: “Seni Ay Hanım çağırıyor” dediği zaman Urungu kendine geldi ve o zaman bu sözün kendisine iki defa söylenmiş olduğunun farkına vardı. Güneş batmıştı. Ozan hâlâ çalıyor epey ilerde atla gezen üç dört nöbetçiden başka herkes onu dinliyordu.Urungu yere diz vurdu. Sonra kalkıp dimdik durarak Ay Hanım’ın söyliyeceklerini bekledi. Yanlarında binbaşıdan başka kimse yoktu. Kağan kızı yine gönüle işliyen sesiyle konuşmağa başlamıştı: - “Bahadır! Yarın yollarımız ayrılacak. Bunun için ne düşünüyorsun? Urungu’nun içi sızladı. Yalnız birkaç gün birlikte bulunacaklarını bilmekle beraber bu birkaç günün biteceğini hiç hesaplamamıştı. Sanıyordu ki her gün böyle gidecekler her akşam konaklıyacaklar kağan kızı otağına girip çıkarken onu uzaktan görecek sonra kendisi en geride ve kağan kızına en uzak olduğu halde yola koyulacaklar ve bu böylece sürüp gidecek… Yarın yollarının ayrılacağını söylemekle kağan kızı onun içini sızlatmış oluyordu. Bir an için gözlerini yerden kaldırıp ona bakarak:- “Bunun için yüreğim sızlıyor hanım” diye cevap verdi. Binbaşı bu söz üzerine dikkat kesildi. Ay Hanım’ın yüzünde hiçbir değişiklik olmadı. Yeşil ala gözlerinin içi gülümsiyerek sordu: - Neden? - Beni buyruğuna alarak buraya kadar getirdin. Kımızını esirgemedin. Buna karşılık sana hiçbir hizmet edemedim bunun için yüreğim sızlıyor. - Hizmet etmek elindedir. Urungu’nun gözleri parladı. Yeniden gözlerini kaldırarak kağan kızına baktı. Bir şey demeden bakışlarıyla bu hizmeti nasıl yapılabileceğini soruyordu. Ay Hanım anlamıştı. Urungu’yu kendinden geçiren sesiyle devam etti: - Seni babam kağana götürürüm. Onun çerisine girer istediğin kadar hizmet edersin. Babam kağan senin gibi bir bahadırı elbette onbaşı yapar.Sonra sesinde başka bir ezgi ürpertici bir ahenk olduğu halde yavaşça:- “Sen buna lâyıksın” dedi. Urungu’nun yüreği şimdi sevinçle çarpıyordu. Ay Hanımla birlikte gitmek onun babasının ordusuna katılmak ondan hiç ayrılmamak… Bunlar ne güzel şeylerdi!Fakat ne yazık ki bu güzel şeylerin hiçbirisi gerçekleşemiyecekti. Dokuz Oğuzlarla giderse Ötüken’e varamaz günün birinde çıkacağını bildiği Gök Türk ayaklanmasına katılamazdı. Kendi yapıları olan Dokuz Oğuzlar’ın çerisiyle birlik olursa Kür Şad’ın da konçuyunun da ruhları incinirdi. Urungu bunları düşünerek ciddileşti. Yeniden yere diz vurarak:- “Beni bağışla! Baban kağanın çerisine katılamam. Ama bundan başka her buyruğuna cana minnet bilirim” dedi. Sustular. Bu ay yüzlü kağan kızının içinden üzgün olduğunu binbaşı anlamıştı. Urungu’nun içinde ise boralar esiyordu. Bu boranın esişini durduran yine o büğülü ses oldu: - Bahadır! Bizimle gelsen sevinecektim. Demek ki yarın ayrılıyoruz. Benden ne dilersin? - Dileğim sağlığındır. Bir de bilmiyerek adamlarınla vuruştuğum için beni bağışlamanı dilerim.Ay Hanım bin bir çiçeğin açması kadar güzel bir gülümseyişle gülümsedi: - Suç sende değil bahadır! Yüzbaşı Kadır Bağa börkünü delmeseydi bu iş olmıyacaktı. Sana onun deldiği börk yerine kendi börkümü veriyorum. Bunu söyliyerek başından börkünü çıkardı uzattı…Urungu hızla yürüyerek dizini yere vurdu. Ay Hanımın uzattığı börkü alarak öpüp başıan koydu: - “Bana ün verdin Ay Hanım! Yarın sabah bunu giyecek ve ölünceye kadar başımda bir şeref hatırası diye tutacağım” dedi. Bakıştılar. Bu bakış sırasında Ay Hanım’ın eşsiz güzelliği ile dolup taşan Urungu üç günlük iç hesaplaşmasının çözüldüğünü sezer gibi oldu: Galiba gönlüne od düşmüş kağan kızına gönül vermişti. |
|
|
|
|
|
#53 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
***
O gece bir güçlüğü çözen insanların rahatlığı ile uyudu. Düşünde hep kendisini bahtıyar bir kişi olarak görüyor sık sık uyanarak çevresine bakıyor epey uzaktaki bir nöbetçiden başka bir şey görmüyordu. Yalnız bir defasında düş mü gerçek mi olduğunu pek ayırt edemeden uzakta Ay Hanımın otağı kapısının açıldığını kağan kızının gözükerek derin derin göğe uzaklara ve çevresine bakındığını sonra yeniden otağ girdiğini görür gibi olmuştu. Sabaha doğru ise düşünde hep Kür Şad’ı anasını ablasını ve ölen karısını görmüş sonra hepsi kaybolarak meydanda yalnız karısı kalmış süslü ve alımlı giyimler arasında başı açık duran karısı ağlamış ağlamıştı.Urungu çok erkenden kalkarak atını tımar etti. Ay Hanım’ın verdiği börkü giymişti. Yine dirliğinin sıkıntılı günlerinden birini yaşıyacaktı. Bahtın kendisine yüklediği yükü çekmeği şikayetsiz kabul ediyor bilâkis ara sıra talihin kendisine güler yüz göstermesine anlıyordu. Acıya alışmış acı ile yuğurulmuş kişiye bahtıyarlık güneşinin ışıklarını kısa bir an göstererek sonra yine onu karanlığa boğmasında sanki ne mânâ vardı?Bu sabah kafile de her zamankinden daha erken uyanmıştı. Yola çıkarlarken biraz ilerde küçücük bir tümseğin ardında Urungu’ya rasladılar. Ay Hanım geçerken atından atladı. Dizini yere koyarak onu selâmladı. O da gönüllere işliyen gülümseyişiyle Urungu’ya baktı. Ruhunu ürperten bir sesle:- “Bahtın açık olsun bahadır!” deyip geçti. Kafile geçinceye kadar diz üstü kalan Urungu bugün artçılık yapan Yüzbaşı Kadır Bağa’nın seslenmesi üzerine aydı dikilerek ona baktı. Yüzbaşı ona bir çamçak kımız armağan ediyordu. Başka zaman olsa reddedeceği bu armağanı bugün nedense sevinçle kabule diyordu. Kadır Bağa biraz durgun aaaifsiz gibiydi:- “Urungu! Ay Hanım seni beğenmişti. Baz Kağan ordusuna gelmeyişin çok kötü oldu” dedi. Urungu alıngandı. aaa cevap almak istiyen bir insan gibi sordu: - Neden? - Ayrılıp gidiyorsun. Ben seni bir daha nerede bulacağım da yarım kalan dövüşü bitireceğim? - Dağ dağa kavuşmaz kişi kişiye kavuşur. Bir gün yine buluşuruz.Yüzbaşı gülümsedi: - Hoşça kal! - Bahtın açık olsun. Urungu kafile ufukta kayboluncaya kadar bir taş gibi kıpırdamadan onlara baktı.İlkbahar bitmiş yazın sıcaklığı başlamıştı. Büyük Çin duvarının kulelerini bekliyen nöbetçilere gelip geçenler için sıkı buyruklar verilmişti. Görünürde bir şey yoktu. Fakat Çin çaşıtlarından gelen haberler tetik davranmanın lüzumunu bildirmekte birleşiyordu.Bir Türk atlısı Çin sınırları içinden kuzeye doğru at sürüyor büyük duvara yaklaşıyordu. Buralarını iyi bilen birisi olduğu güvenle at sürüşünden belliydi. Duvara yaklaşınca hiç durmadan yukarı çıkacak yollardan birine saptı; duvarın üstüne varınca yine durmadan sağdaki kuleye doğru yürüdü. Kuledeki Çin çerileri bir atlının yaklaştığını görünce yolunu kestiler.- “Dur bakalım! Kimsin? Nereye gidiyorsun” diye bağırdılar. Bu Türk Çinceyi bir Çinli gibi konuşuyordu:- Yabancı değilim. - Adın ne? - Tonyukuk! Kulenin yüzbaşısı bu adı işitince içerden fırlamış onu karşılamıştı. Tonyukuk’u tanıyordu. Fakat bu zamanda burada ne aradığını bir türlü kestiremiyordu:- “Tonyukuk! Buradan geçemezsin” dedi. - Neden? - Yasaktır. - Sana güvenerek buraya kadar gelmiştim. - Geçip ne yapacaksın? - Bir gönül işi… Çinli sırıttı: - Düğüne beni de çağırır mısın? - Sen istedikten sonra elbet çağırırım. - Ama ben seni yine bırakmam. Hem burada kapı da yok. Nereden çıkacaksın? - Sana düğün olacak dedim ya. Nerden çıkacağıma karışma. Sen yalnız bana yol ver. - Veremem. - Verirsen senin için iyi olur. Tınyukuk bunu söyliyerek kemerine el attı. Çinli yüzbaşı anlamıştı. Tonyukuk’u kolundan tutarak biraz daha uzağa götürdü: - “Ben senin tanışımım. Anlaşabiliriz” dedi. Tonyukuk bir kese akçayı kemerinin iç tarafından çıkararak duvarın mazgalına iliştirdi. Çinlinin gözleri parlamıştı: - “Öteki kuleleri nasıl geçeceksin” diye sordu. Tonyukuk gülümsedi: - Senin yardımınla! - Benim yardımımla mı? - Evet! Yüzbaşı korkar olmuştu: - “Ben o kadarına karışmam” diye haykırdı. Tonyukuk atına atlamıştı. - “Ben de zaten şaka yapmıştım. Orasını bana bırak” diyerek atını dörtnala kaldırdı. İkinci kuleye yaklaşırken karşıdan çıkan nöbetçilerin yaylarına ok yerleştirdikleri gözünden kaçmadı. Doludizgin onlar yaklaşırken kendisi de sadapından ilk oku çekerek gezleyip fırlattı. Nöbetçilerin biri bu oku göğsüne yiyerek sırt üstü yuvarlanmış berikiler de Tonyukuk’a ok çekmeğe başlamışlardı. Sağından solundan oklar uçarken Tonyukuk dörtnala at sürüyor bir yandan da Gök Türk çabukluğu ve nişancılığı ile sadağından ok çekerek Çinlileri deviriyordu. Kulenin tam önüne vardığı zaman sağ kalanlar içeri kaçmışlar fakat o geçer geçmez yeniden çıkarak ardından ok yağdırmağa başlamışlardı. Aynı zamanda kuledeki Yüzbaşı Ven ateş yaktırarak daha sonraki kuleye tehlike işaretini vermiş beş yüz adım ilerdeki kuleden de Çinliler çıkarak Tonyukuk’a doğru yürümeğe başlamışlardı.Tonyukuk ardına ok çekerek dörtnala ilerlerken Yüzbaşı Ven’in attığı oku sağrısına yiyen at şahlanarak acı acı kişnedi. O zaman Tonyukuk keskin bir ıslık çalarak “ayda!...” diye bağırdı ve atını mahmuzlıyarak duvarın kıyısına doğru önünde atıyla birlikte sıçrıyarak duvardan aşağı uçtu. Tonyukuk’un atladığı yer duvarın en alçak yeriydi fakat yedi sekiz adam boyunda olan bu yerden atlıyanın da sağ kalmıyacağı belliydi. Çinliler bunu bildikleri için atın da sahibinin de ölmüş olduğuna muhakkak diye bakıyorlar hatta çerilerden bazıları bu atlayışın korkunçluğu dolasıyla aşağıya bakmaktan bile çekiniyorlar garip bir korku duyuyorlardı. Halbuki Tonyukuk büyük bir ustalık ve soğukkanlılıkla atlamış atı duvarı aşarken atının eyerine basarak ayağa kalkmış atın yere düşmesine bir adam boyu kala da kendisini onun üstünden fırlatarak toprağa düşmüştü. Tam o sırada yüz adım kadar ilerde bir toprak yığını arkasından duvarı gözetliyen bir atlı yedeğindeki atla birlikte hızla Tonyukuk’a yaklaşmıştı. Tonyukuk yedekteki ata sıçrayınca ikisi de kuzeye doğru at sürmüşlerdi. Bu işler o kadar çabuk olmuştu ki Yüzbaşı Ven duvardan aşağıya bakınca ölü attan başka bir şey görememiş nal seslerini işitip de gözlerini biraz daha kaldırınca iki atlının kaldırdığı tozları görerek bol keseden sövmeğe başlamıştı.*** Bir ağaçlığın kıyısında atının üstünde ufku gözliyen Kutluk Şad dört nala iki atlının geldiğini görünce toprağa dikmiş olduğu gönderini kavradı. Bu gönderin tepesinde altından bir kurt başı vardı. Göndere takılı al bayrağın üzerinde yarım aya benziyen bir yay resmi bulunuyordu. İki atlı Kutluk Şad’ın yanına gelince atlarından indiler. Yere diz vurarak onu selâmladılar. Şad söze başladı: - Tonyukuk! Boyla Bağa Tarkan! Kurt başlı sancağı artık kaldırıyoruz. Tonyukuk’u Çin duvarının dışında beklemiş olan Boyla Bağa Tarkan cevap verdi:- Yıllarca bugünü bekledik. Tonyukuk ilave etti: - Kurt başlı sancağı kaldırmak için en elverişli çağdayız. Çünkü Çin’in ruhu yıpranmıştır. Bozkurt soyunun olgun ve dinç bir oğlu olan Kutluk Şad yine söze girişti: - Tonyukuk! Tarkan! Kür Şad’dan beri bu beşinci davranıştır. Siz benimle birlik olursanız Tanrı yardımı ile Gök Türk devletini yeniden kurar Ötüken’den dört yana ordular yürütürüz. Tanrı yardım ederse çerimiz kurt gibi yağı çerisi koyun gibi olur. Tanrı dilerse Ötüken’de Türk türesi yürür Kadırkan’dan Demirkapı’ya dek Türk budunu birleşir. Atalarımın yurdunda atalarımın devletini diriltmek için sancağı kaldırıyorum. Bu savaşa benimle birlikte atılacağınıza söz veriyormusunuz?İki şakırtı işitildi: İki Türk beği kılıç çekmişlerdi. Türk göreneğince and içtiler: - Gök girsin kızıl çıksın!...*** Tonyukuk küçük tahta levhalara yazılar yazarak inandığı adamlara yandaki dağınık Türk obalarına yollamış onları Kutluk Şad’ın bayrağı altına çağırmıştı. O gün toplantı günüydü. Akşama kadar dört bucaktan on beş kişi daha gelerek Kutluk Tegin’in tuğuna girdiler. Bunların arasında Onbaşı Onbaşı Örpen’le Börü Beğ Kızıl Taçam ve son olarak yetişen Urungu da vardı.Ertesi sabah Kutluk Şad’la on yedi kişisi Gök Türk devletini diriltmek için harekete geçmişlerdi. Tonyukuk’un tavsiyesi ile ilk önce Çin karakollarından birine saldırıp bir başarı kazanmayı uygun görüyorlardı. Bu başarı Türkler arasında duyulunca kendilerine katılanlar çoğalacak birliğe doğru bir adım atılacaktı.Tonyukuk Çin kulelerinin durumunu iyi biliyordu. Yirmi yıldır aynı kulede duran Yüzbaşı Ven’in yaman bir Türk yağısı olduğunu da biliyordu. Ona vuralacak darbenin tesiri daha büyük olacaktı. Tasarı ona göre hazırlandı: Bu kulenin yakınında yarım günlükten daha az bir yere birkaç çadır kuruldu. Kutluk Şad’ın erlerinden birkaçı her gün atlara binerek kuzeye avlanmağa gidiyorlar çadırların içinde de birkaç er gizli duruyor fakat çadırdan dışarı hiç çıkmıyorlardı. Yalnız deliklerden güneyi gözlüyorlar gelen giden var mı diye bakıyorlardı.Birkaç gün sonra Yüzbaşı Ven’in çaşıtları bir Türk obasının oraya konduğunu bildirince Ven’in asık suratı gülümsedi. Bir yıldır kendisine hiçbir ava çıkmıyordu. İşte yine şu ıslak sıçanların hakkından gelecekti. Bir sabah en seçme çerilerinden otuz atlı alarak gafil Türk obasına yöneldi. O gün Börü Beğ’in buyruğundaki dört er nöbette idiler. Gözlerini uydurdukları çadır deliklerinden Çinlileri görünce hazır bulunan çıraları tutuşturdular ve bunları çadırın tepesindeki deliğe tuttular. Tepedeki delikten çıkan duman uzakta gizlenmiş olanlara Çinlilerin yaklaştığını bildiriyordu. Yüzbaşı Ven’in otuz atlısı obaya yüz adım kadar yaklaşınca içerde saklı duranlar Börü Beğ’in buyruğu ile dışarı fırlayarak yan yana durdular ve Gök Türkler’e yakışan bir çabuklukla Çinliler’i ok yağmuruna tuttular. Otuz Çin çerisi bir anda karmakrışık oldu. Fakat karşılarında yalnız beş Türk yayası görünce yüzbaşılarının buyruğu ile onlara doğru at saldılar. Çinliler bir yandan dökülüyor bir yandan da Türkler’e yaklaşıyordu. Çoğunun atı vurulmuş yaya kalmışlardı. İki taraf birbirine değdiği zaman Çinliler yirmi kişi kalmış bu yirmiden yarısının da atları vurulmuştu.Şimdi çadırların önünde sert bir kılıç vuruşu başlamıştı. Yüzbaşı Ven Gök Türkler’e yaklaşmak üzere iken atı vurulduğu için yaya kalmış fakat hemen sıçrayarak Börü Beğ’in karşısına dikilmekten de geri kalmamıştı. Çinlilerin kimi atlı kimi yaya olduğu için birbirlerini de çiğniyorlar beş kişinin hakkından gelemiyorlardı.Çadırda kadın ve çocuk bulup da kolayca bir başarı kazanacağını sanan Ven bu bu çetin çerileri görünce kuşkulanmış fakat yapacak başka bir şey olmadığı için de kılıç tokuşturmaktan geri kalmamıştı.Börü Beğ biri Yüzbaşı Ven olan iki yaya Çinliyle vuruşuyor ötekiler arkalarını çadırlara vermiş oldukları halde bir kalabalığa karşı çarpışıyorlardı.Ven bir iki deneme yaptıktan sonra sert bir saldırışla ileri bir adım attı ve karşısındakini devireceğinden emin olduğu bu kılıç vuruşunu yaparken “al” diye haykırdı. Fakat bu saldırış kendisine az kalsın pahalıya mâl oluyordu. Börü keskin bir çelişle onun kılıcını yana savurmuş öyle sert bir hareket yapmıştı ki yüzbaşının kılıcı yere düşmüştü. Ven geriye fırlıyarak çabucak kılıcını yerden aldı. Yeni bir hücuma hazırlanıyordu. Fakat bu sırada anlamadığı bir şey oldu: kendi çerilerinden atı olanlar birdenbire dönerek güneye doğru kaçmağa başladılar. Kuzeye bakan Ven işi anlamakta gecikmedi. İlerden tozu dumana katarak bir bölük atlı doludizgin geliyordu. Ven pusuya düşürüldüklerini sezdi. Yanındaki yedi sekiz yaya çerisiyle yeniden Gök Türkler’e saldırdı.Artık Börü Beğ’le teke tek döğüşüyordu. Demin kendisiyle pek kolay vuruştuğu Börü’nün karşısında şimdi adım adım geriliyor hatta çenesinde açılan bir çizikten de kan sızıyordu. Yüzbaşı Ven Çin ordusunun en iyi subaylarındandı. Fakat bu kudurmuş Gök Türk sanki kırk yıllık yağısı imiş gibi gözünü daldan budaktan sakınmadan atılıyor öyle vuruşlar yapıyordu ki Ven sanki kendisine birkaç kılıçla birden saldırılmış gibi her yandan kılıçla kuşatılıyor gerilemekten başka bir şey yapamıyordu.Bu sırada Kutluk Şad’ın buyruğundaki on üç kişi yetişerek bir an için durdular; iki üç kılıç vuruşuyla Ven’den başka hepsini yere serdiler. Kutluk Şad kaçanları kovalamak için buyruk verirken birden Onbaşı Örpen'in atından atladığı görüldü. Koşaradım Ven’e doğru giderken bağırıyordu:- Dur Börü! Sakın vurma!Börü bir adım geriliyerek durdu. Ven solumağa başlamıştı. Örpen haykırdı: - Börü! Yüzbaşı Ven’i tanımadın mı? O da tanımıştı. Yirmi yıl öncesinin öcünü almak için saldıracaktı. Fakat Örpen bırakmadı: - Onu bana bırak! Senin yalnız karınla bir oğlunun kanına girmişti. Benim karımla beş oğlumu öldürdü. Sonra kaşları çatılarak gürledi: - Kancık dölü! Şimdi sıra benim!... Korkunç bir saldırışla Çinli’ye saldırdı. O kadar hızlı saldırıyordu ki Ven’in çevresinde fırdolayı dönüyor onu şaşkına çeviriyordu.Örpen onu çadırlara doğru sürmüştü. Artık gerileyecek yer kalmamıştı. Birden Örpen’in sesi yükseldi: -Al! Bu karımın hakkı!... Çinlinin yüzünde uzun bir kılıç yarası açılmıştı. Fakat başına geleceği bildiği için kendisini koruyor son bir debelenişle dövüşe devam ediyordu. Kılıç şakırtıları arasında Örpen’in sesi yeniden gürledi:- Al! Bu birinci oğlumun hakkı!... Çinlinin tulgası parçalanmış ve kılıç alnına değimişti. Örpen kanlı bir oyun oynadığı halde düş görüyor gibi başka türlü bakıyor kendisine “öç öç” diye haykıran sesler duyuyordu. Bir saldırış daha yaparak haykırdı:- Al! Bu ikinci oğlumun hakkı!... Yüzbaşı Ven omzuna bir kılıç yemiş zırhı kendisini korumuş hafif bir yara ile kurtulmuştu.Kılıçlar birbirine çarpıyor üstünde zırhı olmıyan Örpen yalnız saldırıyor vuruyor kendisini korumayı düşünmüyordu.- Al! Bu üçüncü oğlumun hakkı!... Örpen Çinli’nin koluna kılıcını yapıştırmıştı. Kılıcını düşürürken Ven’in hafifçe inlediği işitildi. Örpen dördüncü oğlu için de yaman bir vuruş yapmak için kılıcını kaldırı ve “al” diye bağırıken sert bir buyruk işitildi:- Vurma!... Bırak kılıcını alsın!... Bunu Kutluk Şad söylüyordu. Börü kendi kılıcının ucu ile Ven’in kılıcını iterek ona doğru iletirken Örpen yeniden haykırdı:- aaa davran! Kılıcını kavra! Kurtuluş yoktu. Çinli sızlıyan sağ kolu ile vuruşamıyacağını anlıyarak kılıcını sol eliyle kavradı. Fakat sağ eliyle bir şey yapmamış olan Ven şimdi sol eliyle ne yapabilirdi?Kılıçlar yeniden çarpıştı. Şimdi yalnız şırak şırak diye birbirine çarpan kılıçların çıkardığı ses işitiliyor Örpen’in gözlerinden saçılan yalazlar Ven’i yirmi yıl önce işlediği cinayet için pişman ediyordu.Beride Börü atılmamak için kendini güç tutuyor Kutluk Şad’ın gerisindeki birkaç çeri kayıtsız bakışlarla vuruşu seyrediyordu. Kılıç sesleri düzgü bir vuruşla şaklarken birden bir vuruşun aksadığı işitildi. Hemen arkasından da Örpen’in sesi gürledi:- Al! Bu dördüncü oğlumun hakkı!... Ven göğsüne bir kılıç dürtüşü yemiş zırhı delinerek göğsünden yaralanmıştı. Iztırapla diz çöktü. Örpen hırsını alamıyordu:- “Ayağa kalk kabadayı” diye bağırdı. Ven kalkmağa davranıyor fakat kalkamıyordu. Örpen hırsla gülümsedi:- Küçük çocukları öldürürken çok iyi kılıç kullanıyordun. Çin kahramanı’ haydi bakalım kendini göster!...Yüzbaşı Ven bitkin bir durumda korku içindeydi.- “Vurma! Sana akça veririm” diye sızlandı. Örpen bir adım ilerledi: - Senin canın akçaya değer mi? Davran!... Yoksa… Örpen sözünü tamamlıyamadı. Çünkü onun kılıcını indirmiş olmasını fırsat bilen Ven birden fırlayarak bir saldırış yapmış Örpen’in yüzünde derin bir yara açmıştı.Örpen buna hiç aldırmadı. Gürliyerek kılıcını savurdu: - Al! Bu beşinci oğlumun hakkı!... Sonra elinden kılıcı düşen ve başına yediği kılıçla yıkılmak üzere bulunan Ven’e bir kılıç daha sallıyarak:- “Al! Bu da benim hakkım” diye bağırdı. Örpen’in hakkı tam Türk usulü olmuş Çinlinin başı gövdesinden ayrılarak Börü’nün önüne kadar yuvarlanmıştı.Örpen yüzünden akan kanları yeni ile silerek: - “Bu da it dalaması” diye söylendi. *** O gece Gök Türk devletini diriltmek için pusata sarılan on sekiz kişi ilk başarılarını kutluyorlardı. Yüzbaşı Ven’in çerisinden yalnız iki üç tanesi kurtularak Çin duvarının arkasına geçebilmişler ötekilerin hepsi tepelenmişti. Tonyukuk’un buyruğunda Çin duvarına kadar giderek kaçanları kovalıyan on kişi kulelerden birinin önünde gösteri yapmışlar aşağıdan seslenerek er dilemişlerdi. Bu kulenin subayı olan Çin yüzbaşısı aşağıdakilerin kim olduğunu bilmeden yarı bozuk bir Türkçe ile ne istediklerini sorduğu zaman Tonyukuk düzgün bir Çince ile şöyle cevap vermişti:- Sana düğün var demedim miydi? İşte düğün başladı. Sen ve bütün Çinliler davetlisiniz. Bu düğün biraz kanlı olacak ama ne yapalım? Türk düğünü böyle olur. Şimdi bir su başında çadırlarını kurmuşlardı. Çinlilerden alınan ulcaları Kutluk Şad üleştirmişti. Tanrı kut verdiği için işi başarmışlar içlerinden hiç kimse de ölmemişti. En büyük yarayı Onbaşı Örpen almıştı ki o da ona it dalaması kadar ehemmiyetsiz geliyordu.Kurt başlı sancak Kutluk Şad’ın çadırı önüne dikilmişti. Konuşmuyorlar fakat bu sancağın Ötüken’e dikileceği günü düşünüyorlardı. İçlerindeki inanç bu düşüncenin gerçekleşeceğini onlara müjdeliyor yürekleri sevinçle çarpıyordu. |
|
|
|
|
|
#54 (permalink) |
|
Mareşal
![]() ![]() |
- VII - BAHTIYAR UYKU On yedi on sekiz yaşlarında gözüken bir genç sırtında bir torba olduğu halde yorgun argın yürüyordu. Gün doğmadan önce yola çıkmış olan bu gencin sırtındaki torba kırık demir parçalarıyla doluydu. Güneş batmak üzere olduğu halde daha ağzına bir lokma koymamıştı. Büyük bir gayretle yürüyor acele ediyordu.Bir Gök Türk olan bu sağlam yapılı genç ata çok iyi biner oku beş yüz adıma düşürür kılıcı vurunca zırhı keserdi. Fakat o kadar yoksul düşmüştü ki at şöyle dursun şimdi bir yayı hatta belinde küçük bir bıçağı bile yoktu. Büyük bir ülküye koşan insanların yılmazlığı ile sonsuz bozkırda yaya yürüyor bir an için olsun mola vermek aklına gelmiyordu.Birden adımlarını hızlandırmıştı. Çok ilerde bir kayalık görmüştü. Kayalığa oyulmuş mağaranın kapısına vardığı zaman güneş ufukta kaybolmuştu. Sırtındaki torbayı yere bırakarak geniş bir soluk aldıktan sonra mağaradan içeriye doğru şöyle bir baktı. Orada ince bir toprağın üstünde ak saçlı bir ihtiyar yatıyordu.Bu gencin anasının dedesi olan bu ihtiyar adam belki yüz yaşında bir demirciydi. Çuluk Kağan ordusunda bulunmuş Kara Kağan çağının parlak ve karanlık günlerini görmüş çok savaşlara girip çıkmış Kara Kağan tutsak edildiği zaman onunla birlikte Çin’e götürülmüş Kür Şad ihtilâlinde sonra yıllarca Çin zindanlarında kalmış saçları ağarmış fakat beli bükülmemişti.Çok usta bir demirciydi. Yaptığı kılıçlarla bıçakları Gök Türkler kapışırlar onlarla savaşa gitmekten hoşlanırlardı. Bu mağaraya sığındıktan sonra da bıçak yaparak hayatını kazanmak istemiş fakat Gök Türkler darmadağınık oldukları için iş çıkmamış o da ocağını söndürmüş sefil bir hayata razı olmuştu. Son zamanlarda torununun getirdiği yarıbuçuk yiyecekle yaşıyor artık yürüyecek hali bile kalmadığı için zamanının çoğunu mağarada yatmakla geçiriyordu. Torunu kendisine doğru bir adım atarak:- “Dede! Sana bir yığın demir getirdim. Bana bunlardan bir kılıç yapar mısın” dedi. İhtiyar güçlükle doğruldu: - “Benim çalışacak gücüm kalmadı ki…” diye cevap verdi. Genç oralı değildi. Alnından akmakta olan teri yeniyle sildikten sonra yeniden söze girişti: - Bu demirleri oba oba dolaşarak topladım. Obaların çoğunda kılıç bıçak kalmamıştı. Yalnız kırık dökük kılıç parçaları bıçak kırıntıları bulunuyor bunları ata hâtıraları diye saklıyorlardı. Bunları toplamak için çok yalvardım. Gün doğmadan yola çıkıp gün batana kadar yürüdüm. Açım. Susuzum. Yorgunum. Bitkinim. Ama sen bana bir kılıç yaparsan bütün çektiklerimi unutacak bahtıyar olacağım.Kocamış demirci gülümsedi: - Ne de çabuk bahtıyar oluyorsun? Bir kılıçla bahtıyar olan sen acaba Gök Türk devleti dirilse sevincinden delirecek misin?- Gök Türk devleti dirileceği için bahtıyarım. Kılıcı da Gök Türk devleti diriltecek savaşlara katılmak için istiyorum. İhtiyar yerinden fırladı: - Ne demek istiyorsun Buluç? Buluç’un gözleri parlıyordu: - Dede! On günden beri kurt başlı sancak Kutluk Şad’ın elinde yükseliyor. Dört bucağa haber saldılar savaşacak er arıyorlar. Ben belimde bir kılıç olmadan onların arasına nasıl katılabilirim?İhtiyar heyecanlanmıştı: - Kutluk Şad mı? Kutluk Şad’ı tanırım. Bozkurt soyunun en yavuz eridir. Şimdi sen benden kılıç mı istiyorsun? Bu benim dirliğimdeki en tatlı işim olacak… Çabuk demirleri buraya getir…Buluç torbayı yeniden sırtlayarak mağaranın içindeki örsün yanına kadar getirdi. Burada yıllardır kullanılmaya kullanılmaya tozlanmış toprakla karışmış bir yığın kömür duruyordu. İhtiyar gençleşmiş gibi kendinden umulmıyan bir çabukluk ve çeviklikle çıraları yaktı üzerine kömürü attı. Kartal kanadından yapılmış yelpazeyi eline aldı. Sonra ocağın karşısında diz çöküp başını yukarı kaldırdı. Ellerini açarak:- “Ulu Tanrı! Bana güç ver. Yıllardır işlemeye işlemeye çalışmasını unutan ellerime biraz ustalık kollarıma biraz güç ver” diye yakardı. Buluç sevinçliydi. Artık dinlenebilirdi. Mağaranın içine uzandı. Açlık susuzluk… Şimdi bunlar ondan çok uzaktı. Ocağın alevi yüzüne vuru çekiç sesleri bozkırın boşluğunda kaybolurken derin bir uykuya daldı. Çekicin örse inerken çıkardığı sesler ona çocukluğunun kaygısız yani bahtıyar günlerinde bile duymadığı tatlı bir ninni gibi geliyordu. Çekicin her vuruşu ülküye doğru atılan bir adımdı. Çekiç örse vura vura kılıç yapılacak kendisi kılıcı takınca Kutluk Şad’a katılacak sonra Ötüken’e varmak için kutlu savaş başlıyacaktı. Buluç uyuyordu. Büyük bir yorgunluktan sonra daldığı bu derin uykudan onu kimse uyandıramazdı. Öyle olduğu halde ihtiyar çok ihtiyar dedesinin çekiç vuruşlarını duyuyordu. Tıpkı gençliğinde olduğu gibi aşkla şevkle ve kuvvetle vuruyor yapılacak kılıcı torunu değil de kendisi kuşanacakmış gibi çalışıyordu: Tırak!... Tırak!... Tırak!...Bu ahenkli ses beride rahat rahat uyuyan gence pek uzun sanki bir gece değil de bir yıl sürmüş kadar uzun geldi.*** Tan yeri ağarırken gözlerini açan Buluç bütün gövdesinde bir sıcaklık duymuştu. Bu gece düş görmemişti. Fakat dedesinin nasıl çalıştığını düşte değil de gerçekte görmüş gibi biliyordu. Kulaklarında hâlâ çekicin örse inerken çıkardığı sesin yankıları uğulduyordu. Ona öyle geliyordu ki son çekiç sesinden kısa bir süre sonra uyanmıştı. Gözleri ocağa ilişti. Ateş yeni yakılmış gibi dolu yalazlı ve parlaktı. Yattığı yerden yavaşça doğruldu. Birden gözleri sevinçle parladı: Yanı başında gösterişli bir kılıç kırk yıllık arkadaş gibi yatıyordu. Onu hemen eline aldı. Yüreği sevinçle çarpıyordu. Yavaş yavaş kınından sıyırdı. Bu kılıç insanın gözünü kamaştıracak kadar parlaktı. Dedesine bir şeyler söylemek için öteye baktı. Dedesi sabaha kadar çalışmaktan doğan bir yorgunlukla ince topraktan yatağında yatıyordu. Keçesini bile üstüne çekecek zaman bulamamıştı. Buluç ona acıyarak baktı. Şu kocamış dede savaş lâfı olunca sabaha kadar uyumadan nasıl çalışıyor ve ne güzel bir eser meydana getiriyordu!... Birden Buluç’un gözlerine güzel bir bıçak ilişti. Bunu da dedesi yapmış ve kılıcın biraz ilerisine bırakmıştı. İşte bir gecede iki bahtıyarlığa birden ermişti. O yalnız bir kılıç için bu kadar emeğe sıkıntıya katlanmışken şimdi fazla olarak bir de bıçağı olmuştu.Buluç hafifçe uzanarak bıçağı aldı. Kınından sıyırarak dikkatle gözden geçirdi. Her halde yarınki savaş arkadaşları bu bıçaktan ötürü kendisini kıskanacaklardı. Gülümsiyerek dedesine baktı. Birden bir sevinç haykırışıyla haykırmamak için kendini güç tuttu: Bıçağın bir adım ilerisinde bir kılıç daha duruyor onun da bir adım ilerisinde başka bir kılıç göze çarpıyordu. Buluç yerden fırlayıp gürültü etmemeğe çalışarak kılıçları aldı. Mağaranın kapısına dönerek aydınlıkta gözden geçirdi. Bunlar olağanüstü kılıçlardı. Birden sıyırdığı son kılıcın üzerinde bir yazı gördü. Dedesi buraya “Kutluk Şad” yazmıştı. Kılıcın öteki yüzünü çevirdi. Burada da “İlteriş Kağan” kelimeleri okunuyordu. Bir an bu İlteriş Kağan’ın kim olduğunu düşündü. Aynı kılıçta yazıldığına göre herhalde Kutluk Şad’ın başka bir adı belki de belki değil muhakkak kağan olduktan sonra alacağı addı.Buluç merakla öteki kılıcı da sıyırıp baktı. Burada “Kür Şad’ın oğlu” kelimeleri yazılıydı. Evet hatırlıyordu: Dedesi Kür Şad’ın bir oğlu olduğunu Kür Şad ihtilâlinde pek küçük olan bu çocuğun anası tarafından kaçırıldığını hattâ birkaç gece de kendi çadırında konuk kaldıklarını anlatmış sonra kendi atını pusatlarını vererek bunları nasıl kaçırdığını Çinliler’in kendisinden kuşkulanarak nasıl hapse atıp işkence yaptıklarını fakat Kür Şad’ın konçuyu ile oğl |