USLANMAM

UslanmaM En Kaliteli Bilgi Adresiniz
USLANMAM öğesini iGoogle sayfanıza ekleyin.
Geri git   USLANMAM > UslanmaM Ziyaretçi Defteri
UslanmaM Resim AlbümleriSosyal Gruplar
Kayıt ol Sosyal Gruplar Ajanda Konuları Okundu Kabul Et

UslanmaM Ziyaretçi Defteri Uslanmamı Nasıl Buluyorsunuz? (Sorunlar, istekler)


Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 03-20-2008, 02:57 PM   #41 (permalink)
Onbaşı
Standart

dragon fable hilesi varmı?

hayırsa rep +1 tamam

gokay_98 +2 rep verene +3 rep bedava

açık olan yokmu

gokay_98 resmildir

olmuyorsa dragonfable açmak bana+3 rep gönderin

gokay duyduysan dinle

Konu EXiR tarafından (03-20-2008 Saat 04:11 PM ) değiştirilmiştir.. Sebep: Flood yasaktır.
onur_15 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 03-20-2008, 04:15 PM   #42 (permalink)
Administrator
 
EXiR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

[quote=onur_15;952270]

onur_15

1- İlgili konu için lütfen inceleyiniz ;Linkleri Üyelerimiz Görebilir. UslanmaM Üyeliği İçin Tıklayın
2- Flood yapmayınız lütfen .Yasaktır. [ Flood : Ard arda yazılan ileti msj]

Oki doki.İyi eğlenceler dileriz
EXiR isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 04-10-2008, 02:47 PM   #43 (permalink)
Yeni Üye
 
duygusuu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

bugün üye oldum fakat istediğim hiçbir işlemi gerçekleştiremiorum. bana yardım edecek arkadaşlar arıorum.. lütfen bana yardım edinn....
duygusuu isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 04-10-2008, 02:49 PM   #44 (permalink)
Yeni Üye
 
duygusuu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart yardım edinnn...

bugün üye oldum fakat istediğim hiçbir işlemi gerçekleştiremiorum. bana yardım edecek arkadaşlar arıorum.. lütfen bana yardım edinn....
duygusuu isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 04-10-2008, 02:57 PM   #45 (permalink)
Mareşal
 
ÇiÇEK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

'' İstediğim hiç bir işlemi gerçekleştiremiyorum '' derken ? Ne yapamıyorsunuz ? Bilgi verirseniz


Hoşgeldiniz bu arada
ÇiÇEK isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 04-12-2008, 06:02 PM   #46 (permalink)
Yeni Üye
Standart

merhaba bn yeni üyeyim sitenizi çok beğendim ellerinize sağlık ama kitap özetleri linkine tıklayamıyorum acilen bozkurtlar diriliyor romanın özetini bulmam lzım yardımcı olrsanız çook sevinirim
NAZ DEFNE isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 04-12-2008, 10:38 PM   #47 (permalink)
Mareşal
 
ÇiÇEK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

Alıntı:
NAZ DEFNE´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
merhaba bn yeni üyeyim sitenizi çok beğendim ellerinize sağlık ama kitap özetleri linkine tıklayamıyorum acilen bozkurtlar diriliyor romanın özetini bulmam lzım yardımcı olrsanız çook sevinirim
Çok kısa bir özet buldum size.



Bozkurtlar Diriliyor Hüseyin Nihal Atsız'ın 15 Nisan 1949'da yazmayı bitirdiği Göktürk Kağanlığı tarihinin Kür Şad'ın ölümünden İkinci Göktürk Kağanlığı'nın kuruluşuna kadarki dönemini anlattığı romanıdır.

Eser Bozkurtların Ölümü'nün devamı niteliğindedir.

Özeti:

Çin kağanı Tay-tsung çok düşünceli idi. Birkaç gündür kendisinde bir başkalık anlaşılmaz bir değişiklik seziyordu. İlk önce bunun ne olduğunu anlamadan içinde rahatsızlık duymuş sonra düşüne düşüne rahatsızlığı nereden geldiğini bulmuştu: Korkuyordu: hele gün battıktan sonra her karaltı her gölge onu ürkütüyor şu uğursuz ihtilâlcilerden biri karanlıklar içinden çıkarak kendisine doğru yay gerip ok fırlatacak sanıyordu. O ihtilâlcilerden birçoğunun başkentte gizlenmiş olduğuna inanıyordu. Çünkü bunlardan ancak 38 tanesinin cesedi bulunmuş Vey ırmağından da üçünün ölüsü çıkarılmıştı. Bu kadar büyük bir gürültünün 41 kişiyle yapıldığına Çin kağanı olarak inanamazdı. Bu ihtilâlciler ne kadar gözü pek çılgın herifler olurlarsa olsunlar 300’den çok Çin askerini öldürmek ve koca bir şehre bu kadar korku salabilmek için herhalde birkaç yüz kişi olmalıydılar.

Üç gündür bütün Siganfu ve yöreleri altüst edildiği birçokları yargılanıp idam edildiği birçoğuna işkenceler yapıldığı halde gizlenmiş olan ihtilâlcilerden kimse ele geçirilememişti. Acaba bunları kendi tahtına göz diken kumandanlarından birisi mi saklıyordu? Öyle ise sarayın içinde fırsat kollamaları da akla gelebilirdi.

İşte Çin kağanı bunları düşünerek sıkılıyor heyecanlanıyordu. Aldığı raporlara göre geceleyin bir çok yerde ihtilâlciler gözükmüştü. Fakat bütün sıkı araştırmalara rağmen kimse ele geçmiyordu. Herifler herhalde geceleyin iş görmesi seviyorlardı. Sarayı geceleyin bastıkları gibi şehirlerde de geceleyin ortaya çıkıyorlar fakat gündüz olunca silinip kayboluyorlardı. Ama niçin şimdiye kadar bir teki ele geçmemişti?

Siganfu halkı ihtilâlcilerin korkusundan geceleyin sokağa çıkamaz olmuştu. Şehrin ucunda oturan bir Çinli bir gece Vey ırmağı kıyısından dönerken bunlardan birçoğunun atlarıyla birlikte ırmağı yüzerek geçtiklerini görmüş bir başkası da Siganfunun içinde çok iri ve tam pusatlı bir yığın adamın karanlıklar arasında hızla yürüdüklerini görerek çığlıklarla kaçmıştı. İhtilâlciler bu ikisine de bir şey yapmamışlar fakat yaşlı bir kadını öldürmüşlerdi. Geceleyin komşusundan biraz pirinç alan kadın kapıdan çıktıktan sonra “ihtilâlciler” diye bağırarak yığılmış kapıyı tekrar açan komşular zavallının ölüsünü bulmuşlardı. Üzerinde ok ve kılıç yarası yoktu. Karşısında korkunç haydutları gören kadıncağızın korkudan öldüğü anlaşılıyordu.

Bugün ihtiyar bir kadını korkutarak öldürenlerin yarın yeniden saraya saldırmıyacakları ne malûmdu?

Çin kağanı bütün bunları düşünerek tedbirler almış saray çerisini çoğaltmış nöbet işlerini düzene koymuş geceleri dışarda gezmek âdetini bir yana bırakmıştı. Bütün bunlara rağmen içi rahat değildi. Öldürülen ve başı kesilen Kür Şad’ın bile öldüğünden emin olamıyordu. Kür Şad’ın kızını idam ettirmiş fakat konçuyu ile oğlunu bulduramamıştı.

Bir yandan da nâzırların verdiği raporlar ve raporlardaki teklifler dolayısıyla aklının büsbütün karıştığını hissediyor öfkeleniyor saçma sapan şeyler düşünüyordu. Bütün bu düğümleri çözmek için bugün sarayda bir toplantı yapılacaktı. Tay-stung son ümitlerini bu toplantıya bağlamıştı.
ÇiÇEK isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 04-12-2008, 10:38 PM   #48 (permalink)
Mareşal
 
ÇiÇEK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

***

Siganfu sarayın büyük bir odasındaki toplantı heyecanlı bir hava içinde açıldı. Nâzırlar Çin kağanının karşısında sinirlerine hâkim olabilmek için kendilerini sıkıyorlardı. Kağan Kür Şad ihtilâlinden sonraki durumu anlatarak başkentteki rahatsızlığın önüne nasıl geçilebileceğini bunun için yapılması gereken işlerin neler olduğunu sordu. İşin aslına bakılırsa kendisi de onlardan daha az heyecanlı değildi. İlk sözü Vey-çing aldı. Koyu bir Türk düşmanı olan bu adamın Türklere karşı duyduğu kin Kür Şad ihtilâlinden sonra büsbütün artmış Türklerin yok edilmesini kendisine ülkü edinmişti. Düşüncelerini büyük bir konuşkanlıkla anlatarak Türklerin tehlikeli ejderler olduğunu günün birinde Çin’in batmasına zemin hazırlamaktansa şimdiden bir çare düşünmek lâzım geldiğini söyledi. Çareyi de soğukkanlılıkla bildirdi: Çindeki bütün Türkleri öldürmek...

İşi gücü Vey-çing’e karşı gelmek onunla tartışmak olan Ven-yen-po bu düşünceye hemen itiraz etti. O Türkleri çinlileştirmenin devlet için daha faydalı olacağını ileri sürüyor bu milletin kabiliyetlerinden faydalanmanın Çin’e getireceği menfaatları sayıp döküyordu.

Li-pe-lo ikisi arasında bir aaa müdafaa ediyor Yen-sen-ku da onu destekliyordu.

Çin kağanı bugün çok iradesizdi. Hangi nâzır konuşursa onun tesirinde kalıyor böylelikle durmaksızın fikir değiştiriyordu.

Nihayet uzun tartışmalardan sonra bir sonuca varılabildi: atılganlıkları ve korkusuzlukları dolayısıyla Çin’in içinde kalmaları tehlikeli görülen Türkler yeniden eski yurtlarına gönderilecekti. Bu karar Vey-çing’i yıldırımla çarpılmış gibi sarsmıştı. Son defa söz alarak:

- “Bu kararla Kür Şad’a karşı yenilmiş olduğumuzu kabul ediyoruz; onun istediği de bundan başka bir şey değildi” dedi.

Fakat Çin kağanı ve öteki nâzırlar öyle bir kâbus içinde idiler ki bu kâbusun bastırıcı tesirinden kurtulmak için yenilmiş olmayı kabul etmekten utanmıyorlardı.

Şimdi sıra bu kararın nasıl tatbik edileceğine gelmişti. Türkeli Sırtarduşların hâkimiyeti altına girmişti. Çindeki yüzbin Türk bunlarla başa çıkamazdı. Çünkü çoğu kadın ve çocuktu. Çin kağanı bu mesele hakkında parlak düşüncelere sahipti:

- “Sırtarduşlar da Türk olduğu için böylece Türkleri ikiye ayırmış olacak birini veya ötekini destekliyerek muvazene kuracağız. Böylelikle hem onları birbirine kırdıracak hem de kuzey sınırlarımızın güvenliğini sağlamış olacağız” dedi.

Bu dâhice düşünce nâzırlara saygı ile baş eğdirdi. Hiçbiri itiraz etmedi. Kağan çoktandır kaybettiği neşesini yeniden bulmuş gibiydi. Nâzırlara sordu:

- Bu Türklerin başına geçirmek üzere kimi salık verirsiniz?

Bozkurt ailesinin bütün teginleri akıllardan geçer ve hiçbiri beğenilmezken kağan yeniden söze başladı:

- Sırba Tegin hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu soru Ve-çing’in yüzünde bir buruşukluk yaptı ve gözlerinden garip bir ışık geçti:

- “Çok korkunç yüzlü ve vahşi bakışlı bir adam” diye mırıldandı. Tay-tsung gülümsedi:
- “Bu korkunç yüz göğün bize en büyük iyiliğidir” dedi. Sonra bu sözlerden bir şey anlamıyarak birbirlerine bakan nâzırların meraklarını şöylece giderdi:
- Hepsi aydınlık yüzlü ve yakışıklı adamlar olan Bozkurt ailesi teginlerinden bu korkunç yüzlü çirkin adamı kendi soylarından saymıyorlar. Batı Türklerinden olduğu için de soyunu iyice incelemiyorlar ve ondan şüphe ediyorlar. Hakkında türlü türlü söylenti var. Bir söylentiye göre anası ölü doğan çocuğunun yerine bu kim olduğu belirsiz çocuğu alarak büyütmüş... Böylece Gök Türklerin başına Sırba Tegin’i geçirmek öteki teginlerin hoşnutsuzluğunu kabartarak aralarına ayrılık tohumları saçmak olacaktır. Bu ayrılığı körüklemek için de Bozkurt soyundan iki tegini Sırba’nın buyruğuna vereceğim. Sırba bize en sadık tegindir ve Gök Türkler tarafından sevilmediği için de sadık kalmağa mecburdur. Kendisine kağanlık verirsek herhalde Gök Türkleri Çin’in menfaatlarına uygun şekilde idare eder.
ÇiÇEK isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 04-12-2008, 10:39 PM   #49 (permalink)
Mareşal
 
ÇiÇEK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

***

Birkaç gün sonra Sırba Kağan yanında yüz bin Türk olduğu halde Çin duvarının dışına çıkıyor bu çıkış bütün Çinde hele Siganfuda bir bayram gibi içten içe kutulanıyordu. Artık geceleyin sokağa çıkabilecekler karşılarında ölüm zebanileri görmiyeceklerdi. Tay-tsung hayatından pek memnundu. Bundan sonra sarayın basılması tehlikesi kalmıyordu. Rahat uyumak bahtiyarlığına erişecek demekti. Hele düşünde şu uğursuz haramiler başbuğu Kür Şad kesik başıyla karşısına dikilmiyerek ona dirliğini zehir etmiyecekti.

Bu gidişten yalnız Vey-çing hoşlanmamıştı. Sarayda Ven-yen-po ile karşılaştığı zaman:

- “Kırk eşkıyanın ölüsü kırk milyonluk koca devleti yendi” dedi ve gülerek tamamladı:
- Hayaletlerden korkmanız sayesinde...

- II -

İHTİLÂLDEN KIRK YIL SONRA
(679 YILINDA)

Sonsuz ovada gözün alabildiğine boz bir renk yayılıyordu. Bu düzlükte yalnız tümseğe benziyen bir tepecik görülüyor üstünde birkaç ağaç sıralanıyordu. Tümseğin yakınındaki birkaç koyun otluyordu. Tepeciğin eteğinde dört Türk çadırı vardı.

Güneş batarken en baştaki çadırdan bir erkek çıkarak ufuklara doğru uzun uzun baktı. Sert bakışlı yoksul giyimli bahadır duruşlu olan bu adam kırk yaşlarında gözüküyor; alnındaki yüzündeki kılıç yaraları ve çizgiler başından çok şeyler geçmiş olduğunu anlatıyordu. Börkünün tüyleri dökülmüş yamalı kaftanı birçok yerlerinden parçalanmış çizmeleri eskiyip delinmişti. Bütün bu eskilerin arasında yalnız belindeki bıçak göze batıyor altın ve gümüş kakmalarıyla bir kağan hazinesinden çıkmışa benziyordu. Ufuklara dalan gözlerinin bir şey beklediği belliydi. Fakat uzaklarda ne bir karaltı ne bir toz beliriyor; beride otlıyan hayvanların seslerinden başka hiçbir gürültü işitilmiyordu.

Yoksul kılıklı bahadır bunlu gözlerle ufku bir daha süzdükten sonra çıktığı çadıra girdi. Bu çadırın bir bucağında yaşlı bir kadın uzandığı keçenin üzerinde sessiz duruyor donuk gözlerle bakıyordu. Ölmek üzere olan bu kadın yoksul kılıklı bahadırın anasıydı. Güçlükle konuşarak:

- “Urungu! Gözüktüler mi?” diye sordu

Adının Urungu olduğu anlaşılan erkek cevap verdi:

- Hayır ana! Ama elbette gelecekler!...

İhtiyar kadın bütün gücünü kullanarak biraz toplandı:

- “Yarına çıkmıyacağımı anlıyorum. Sana söyliyeceklerim var” dedi.

Urungu yavaşça anasının yanına çöküp bağdaş kurarak gözlerini ona dikti. Anasının kendisine söyliyeceği şeyleri büyük bir sabırla yıllarca beklemişti. Yazık ki sonsuz bir istekle bilmek istediği şeylere kavuşurken anasından ayrılıyordu. O hiçbir anaya benzemiyen vefalı çilekeş iyi anadan.... Yoksul ve kimsesiz bir aileye mensup oldukları halde en arı soylu kadınlardan daha üstün olan anadan...

Dirliğinin sonuna ermiş olan bu iyi kadın şimdi kısık bir sesle konuşmağa başlamıştı.

- Urungu! Soğukluk yavaş yavaş yüreğime doğru yükseliyor. Yüreğime değdiği zaman benim için her şey bitecek ve ben ölmüş olacağım. Ama bu ölüm ilk ölümüm değildir...

Urungu hayretle anasına baktı...

- Ben bundan çok önce ölmüş sayılabilirdim. Seni büyütüp er kişi yapmak için yaşadım. On beş yaşına girip er adını aldığın zaman yeryüzünde yapacak işim kalmamıştı. O zamandan beri yalnız bir şeyi görmek için yaşamağa çalıştım. O şey senin yıllardır ardında koştuğun düşünce idi: Ötüken’de Türk kağanının oturduğunu Türk türesinin yürüdüğünü görmek... bundan otuz üç yıl önce sen daha on bir yaşında bir çocukken Çıbı Tegin Çinliler’e karşı ayaklanıp gök Türk devletini kurmağa kalkıştığı zaman kurt başlı sancak Ötüken’de dalgalansın diye seni Çıbı Kağan ordusuna ben göndermiştim. Üç yıl Çıbı Kağan tutsak edilip Çin’e götürülünceye kadar savaşlarda olgunlaştın; ölümcül yaralar aldın. İyi dövüştün. Babana yarar yiğit oğul olduğunu gösterdin. Emeklerim boşa gitmediği için çok sevindim. Sütüm sana helâl olsun...

Kadın sustu. Yorulmuştu... Oğlunun sorarak bakan gözlerini görmeseydi daha epey susacaktı.

- Sen bahtı kara olarak doğdun. Çünkü doğduğun zaman Türkler Çin’e tutsak gideli beş yıl olmuştu. Urungu! Çıbı Kağanla birlikte Altaylar’a kadar gittin. Çok Türk Ellerini gezdin. Ama Ötüken’e kutlu yere ulaşamadın. Bunun için de bahtın kara diyorum. Ölürken Ötüken’de bulunamıyacağım halde benim kutum seninkinden üstündür. Çünkü orada doğdum. Uzun yıllar orada yaşadım... Kür Şad Çin sarayını bastığı zaman gönlümde iki defa umut ışığı yandı. Şimdi bu ışık sönüktür. Ama onun külleri arasında yine bir kıvılcım yanıp duruyor. Öyle ki öldüğüm zaman soğuyup donmuş yüreğimi yarıp açan olursa oradaki kıvılcımı görür. O kıvılcım üstünde Ötüken’in hayali de vardır... Urungu! Soğukluk yüreğime yaklaşıyor. Sana söyliyeceklerimi çabuk söylemeliyim. Artık kim olduğunu öğren! Senin asıl adın Urungu değildir!

Urungu bir irkildi:

- Ya nedir?
- Ne olduğunu ben bile unuttum.
- Ne diyorsun ana? Her şeyi hatırlıyan sen tek oğlunun adını nasıl unutursun?
- Oğul! Sen gönül isteğinin ne demek olduğunu bilir misin? Senin adını unutmak istiyordum. Bunu öyle bir gönülden istiyordum ki sonunda unuttum. Bir daha da hatırlıyamadım.

Urungunun kaşları çatıldı sesi dikleşti:

- Ana! Ben bu denli kötü bir oğul muyum ki adımı unutmağa uğraştın sonunda da unuttun?

İhtiyar ananın gözleri şefkatle gülümsedi:

- Hayır! Sen çok iyi bir oğul olduğun için adını kendimden bile sakladım. Nitekim babanın da kim olduğunu şimdiye dek senden ve herkesten sakladım.
- Onun da adını unuttun mu?

Kadın cevap vermedi. Gözleri biraz daha donuklaşmıştı!... Urungu babasının kim olduğunu öğrenemiyecekti. Ananın solumaları bir tuhaflaşmıştı. Oğluna çadırın kapısını göstererek:

- “Şunu aç içeri ışık girsin” dedi.

Kaldırılan keçeden içeri akşam ışığı doldu. Güneş yeni batmıştı. Gönüllere işliyen bir gariplik çadırın içini doldururken Urungu’nun sesi dalgalandı.

- Ana! Babamın da adını unuttun mu?
- Unutmadım! Unutmak istesem de unutamazdım. Baban unutulmazdı. Çünkü baban Kür Şad’dı!

Urungu yeniden irkildi ve elini belindeki bıçağa attı:

- Bunu şimdiye kadar niçin sakladın?
- Çinliler öldürmek için seni arıyorlardı. Seni ne güçlükle sakladım nelere katlandım bilemezsin. Seni kaçırabilmem için ablan kendisini feda etti. Çinliler onu idam ettiler...

Kadının gözlerinden yaşlar aktı. Dışarda dere kıyısındaki koyunlardan biri hazin hazin meledi.

- Ablanın da adını unuttum. Seni yaşatıp büyütmek için bunları unutmağa mecburdum. Ama babanın adını unutamazdım. Onu unuttuktan sonra senin ve benim yaşamamıza lüzum kalmazdı. Belindeki bıçak babanın bıçağıdır. İhtilâle giderken bana bırakmıştı. Bu bıçak Bozkurt soyunun tılsımlı bıçağıdır. Bumun Kağan’dan kalmadır. Sapının dibinde Bumun Kağanın adı yazılı damgası kazılıdır.

Urungu bıçağını kınından sıyırdı: fakat yazıyı göremedi.

- O yazı her zaman görülmez. Güneş doğarken ve batarken görülür. Çadırın kapısına yaklaş. Bıçağı batıya tutarak bak...

Anasının dediği gibi yaptı. Sapın dibinde Bumun Kağan yazısını okudu. Öteki yüzünde de damgayı gördü. Fakat bunlar o kadar silikti ki bilmiyen kişi göremezdi.

- Oğul! Şimdi güçlükle okuduğun yazı ile damga Türklerin kutu yükseldiği zaman bıçağın üzerinde ışıl ışıl parlar. Bu bıçağı büyük bir kam yapmıştı.
- Kıraç Ata mı?
- Hayır! Kıraç Atanın babası...

Bu sırada uzaktan dörtnala koşan atların ayak sesleri işitildi. Keskin bakışlarla ufka bakan Urungu yeni kararmağa başlıyan ovanın kuzeyinde üç atlının gelmekte olduğunu görerek anasına “geliyorlar” müjedesini vermek istedi. Fakat onun sözünü kesmemek için bundan vazgeçti.

- Urungu! Bozkurt soyunun yüce bir oğlusun. Çünkü Kür Şad’ın oğlusun. Bununla övünmek hakkındır. Bende Kür Şad’ın konçuyu olduğum için bütün ömrümce övündüm. Fakat bunu açığa vurmadım. Kağan olmak hakkı iken baban bu haktan vazgeçerek vuruştu. Sen de babana yarar oğul olmak istiyorsan Bozkurt soyundan olduğunu kimseye söylemeden yaşa. Kurt başlı gönder Ötüken’e dikilinceye kadar vuruş. Bir tegin olarak değil Urungu olarak kal!

Urungu ömrümde ilk defa anasına itiraz etti:

- Niçin ana?
- Çünkü en güçlü en iyi insan hakkından vazgeçen insandır. En büyük kahramanlık da hiçbir karşılık beklemeden yapılandır. Kür Şad böyle yapmıştı. Ablan böyle yapmıştı. Sen de böyle yap. Senin de baban gb olmanı istiyorum.

Urungu cevap vermedi. Nal sesleri yaklaşıyordu. Ölmek üzere olan ana daha yavaş bir sesle şöyle dedi:

- Dediklerimi yapacağına babana yakışır oğul olacağına and içersen bahtiyar öleceğim. Kür Şad öldüğü gün ben de ölmüş sayılırdım. Bu hayat yükünü sen yetişesin diye çektim. İstediğim sözü verirsen ölüm tatlı bir düş gibi gelecek.

Urungu kendisini bildiği günden beri zavallı anasının katlandığı sıkıntıları düşündü. Kür Şad’ın konçuyu olduğu için değeri birdenbire yükselen bu ananın son istediğini yapmakla gönül açıcı bir sevinç duydu. Anasının yanında yere oturdu. Bıçağını çekerek yere bıraktı. Üzerine el bastı:

- “Babama sana yaraşır bir oğul ablama yaraşır bir kardeş olmak için karşılıksız vuruşacağım. Andımı tutmazsam gök girsin kızıl çıksın” dedi. Kendisiyle birlikte bıçağa el basmış olan anası gülümsedi.

Nal sesleri çadırın kapısına kadar yaklaşmıştı. Üç atlı sıçrayarak atlarından indiler. Kapıya fırlayan Urungu elinde bir kımız çamçağı tutan Börü’yü görünce başını anasına çevirdi:

- “Ana bak! Börü sana bir çamçak kımız getirdi” diye müjde verdi.

Fakat çilekeş ana artık işitmiyordu. Bu dört çadırlık obanın üç çadırındaki herkes kadına belki şifa olur diye kımız aramağa koştukları halde yetiştirememişlerdi. Kür Şad’ın konçuyu ihtilâlden sonra kırk yıl daha beklediği kırk yıl daha çile çektiği halde Ötüken’i görmeden ölmüştü.
ÇiÇEK isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 04-12-2008, 10:39 PM   #50 (permalink)
Mareşal
 
ÇiÇEK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

- III -

KÜR ŞAD’IN KONÇUYU

O gece oba derin bir sessizliğe gömülmüştü. Çadırın açık kapısına yakın oturan Urungu sabaha kadar anasını bekleyip düşündü:

Eski hâtıraları birer birer canlanıyordu. En eski zamanlara ait olanlar karanlık ve karışıktı. Hattâ bunlardan hangisinin önce hangisinin sonra olduğunu bile belli değildi. Sonra yüzler ve vak’alar aydınlanıyor düzgün bir sıraya giriyordu. Şu basık kulübe neydi? Kötü bir Çin kulübesi olacaktı. Orada anasıyla birlikte geçen günler ne sıkıntılı idi. Ama neden sıkıntılı idi? Urungu bunun sebebini bulamıyordu. Yalnız kendisinin bu kulübede iken hiç konuşmadığını bilmeyecek kadar küçük olan bir çocukbaşından geçenleri nasıl hatırlardı? Hayır hayır! O kadar küçük değildi. Konuşmasını biliyordu. Fakat konuşmak kendisine yasak edildiği için konuşmuyordu. Konuşmayı yasak eden anası idi. Evet sıkıntı bu yasaktan geliyordu. Peki kendisini kucağına
Alıp gezdiren seven o genç kız kimdi? Galiba anasının gençliğini hatırlayıp karıştırıyordu. Ama öyle olsa büyük bir bahçede anasıyla birlikte o genç kızla beraber oturduğunu da hatırlayamazdı. Acaba o genç kız ablası mıydı? Herhalde ablası olacaktı. Sonra birtakım bahadırlar ve bunların arasında uğursuz Çin suratları...

Urungu en eski zamana ait hâtıraları kurcalıyarak babasının yüzünü hatırlamağa uğraştı. Babası Çin sarayını bastığı zaman kendisi dört yaşında idi. Hatırlayabilirdi. Fakat anası tehliaaai atlatmak için kendisine her şeyi kadar unutturmağa çalışmıştı ki birçok yerler karanlık kalıyor birçok kimseler birbirine karışıyordu. Burası Siganfu şehriydi. Fakat bu birçok bahadırın arasında babasının hayalini nasıl seçecekti. Evet işte yine büyük bir evde iki Türk’ün konuştuğunu hatırlıyordu. Bellerinde kılıçları da vardı. Acaba bunlardan birisi Kür Şad mıydı? Herhalde Kür Şad’dı. Çünkü orada anası da bulunuyordu. Hatta hatta kendisini kucağına alıp seven genç kız da vardı. Anası ablası olunca mutlaka babası da orada olmalıydı. Evet oradaydı. Çünkü iki bahadırdan biri ötekine Kür Şad diye hitap ediyordu. Kür Şad ona ne diyordu? Bir şey diyordu ama Urungu bir türlü çıkaramıyordu. Babasının yüzü yavaş yavaş şekilleniyordu. Ötüken’in keskin nişancısı enli kılıcı ve belindeki sadağıyla... Evet karşısındaki bahadıra “Böğü Alp” diye hitap ediyordu. Urungu bu adı da çok işitmiş ihtilâlde onun da öldüğünü daha pek gençken öğrenmişti. Sonra birdenbire gözünün önüne başka şeyler gelmeğe başladı. Artık iyice büyümüştü. Altı yedi yaşında vardı. Bataklık gibi bir yerden anasının sırtında uzun uzun bir yol geçtiğini hatırlıyordu. Sonra büyük bir hastalık geçirmiş başı yanarak günlerce bir çadırda kalmıştı. O zaman anası atlı pusatlı bir kadındı. Kendisini bu çadıra bırakarak uzun zaman gidiyor; kımızlar yoğurtlar sütlerle dönüyordu.

Bir de dövüş hatırlıyordu. Kendisini otların üzerinde yatıyordu. Birisi kılıçla kendisine saldırıyordu. Hayır kendisine değil orada başka birisine hem de bir kadına hem de anasına saldırıyordu. Bu bir Çinliydi. Hatta Çin çerisiydi. Anasının elinde de kılıç vardı. Vuruşuyorlardı. Dövüşün sonunu hatırlamıyordu. Yalnız kan içinde kalmış olan anasının kendisini kucağına almış olduğu halde kaçtıklarını görür gibi oluyordu. Bu kaçış Urungu’ya hem yayan hem de atlı olarak yapıldı gibi geliyordu. Bir de çalılıklar arasında gizlenmeleri vardı. Fakat bütün bunlar birbirine karışmış hatıralardı. Daha sonra kendisini bir Türk çadırında görüyordu. Birdenbire....

Urungu başını kaldırarak göğe baktı. Ay yükselmiş serinlik çıkmıştı. O zaman gözlerinin yaşlı olduğunu anlıyarak başını içeriye anasının yattığı yere çevirdi. Ay ışığı gözlerini kamaştırmış olduğu için ilk önce hiçbir şey göremedi. Sonra heyecanlanarak fırladı. Anasının baş ucunda babasıyla ablasının hayallerini görür gibi olmuştu. Tıpkı demin hatıraları yoklarken gözlerinin önüne gelen hayallere benziyorlardı. Bu hayalleri kaybetmemek için onlara doğru bir adım attı. Fakat hayaller kendisine hazin bakışlarla bakarak yavaş yavaş solup yok oldular.

Bundan sonraki hatıralarında artık karışıklık yoktu. Anasının kendisine verdiği ilk okçuluk dersini dünkü gibi hatırlıyordu. Urungu ok atmasını öğrendikten sonra anasına yardım olsun diye ava çıkar fakat çok defa bir şey vuramadan dönerdi. Yiyeceklerinin pek kıt olduğu günlerde nedense anası iştahsız olur ”bugün hiç isteğim yok” diyerek kendi ülüşünü de oğluna verirdi. On iki yaşındayken iki canavarı öldürdüğü zaman anası pek sevinmiş yoksul çadırlarının bir kıyısından çıkardığı bıçağı oğlunun beline takarken: “Sen büyüdükçe bu bıçağın değeri artar” demişti.

Boş zamanlarında ikisi karşı karşıya otururlar anası ona eski savaşları kağanları beğleri anlatırdı. Urungu’nun en çok sevdiği savaş Kür Şad İhtilâliydi. Nedense anası da bunu pek güzel anlatırdı. O kadar güzel anlatırdı ki Urungu kendisini de o 41 kişi arasında bulunmadığına yazıklanırdı.

Kür Şad ihtilâlinden yedi yıl sonra korkunç yüzlü Sırba Kağan Çinliler hesabına Kora akınında ölürken Bozkurt soyundan Çıbı Tegin ayaklanmış Altay’da epey Türk’ün başına geçerek Gök Türk kağanlığını diriltmeğe çalışmıştı. O zaman 11 yaşında bulunan Urungu’yu anası çağırmış bu büyük işte kendisinin de bulunması gerektiğini söyliyerek onu Çıbı’nın ordusuna göndermişti. Daha gün görmemiş bir çocuk olan Urungu atına atlamış kılıcını sadağını yayını takınmış; torbasına da biraz kızarmış etle haşlanmış darı koyarak yola koyulmuştu. Yolda eşkıyalarla karşılaşmış yırtıcı hayvanlarla boğuşmuş Çin karakollarıyla çarpışmış sonunda hepsini atlatarak Türk kağanının Çıbı Kağan’ın ordusuna varmıştı.

Bu orduda üç yıl çarpışmış savaşın ne olduğunu öğrenmişti. Bu çeride nice kocamış altmışını aşmış erlerle çocuklar yanyana yoldaşlık ediyordu. Kendi yüzbaşısı Kutluk on sekiz yaşında bir yiğitti ve Kür Şad ihtilâlinin büyük kahramanlarından Böğü Alp’in oğluydu. Kutluğun on yedi yaşındaki kardeşi Örpen de Urungu’nun onbaşısıydı. Örpen’in mangasında kendisi gibi on bir on iki yaşlarında iki kardeş vardı ki Urungu en çok bunlarla arkadaşlık ediyor yaşıtlığının verdiği bir yakınlıkla günden güne onlarla samimi oluyordu. Bu kardeşlerden büyüğü Arslan gülmez yüzlü bir çocuktu. Küçüğü Börü ise güleç yüzlü yağız bir çeriydi. Bu iki kardeş Kür Şad ihtilâlinde düşen bahadırlardan Yüzbaşı Yağmur’un oğullarıydı.

Üç yıl durup dinlenmeden; yaz kış demeden; açlığa susuzluğa aldırmadan yorgunluk bilmeden at koşturmuşlar kılıç çalmışlar kargı sançmışlar ok fırlatmışlardı. Urungu yeryüzünün büyük acılarını ilk defa bu yıllarda görmüş sevdiklerini bu çarpışmalarda kaybetmişti. Bir savaşta Yüzbaşı Kutluk oklarla delinerek bir başka yoldaşı Arslan kargılarla sançılarak Uçmağa varmıştı. Sonra?... Sonra işler yine bozulmuş kendi aralarında geçimsizlikler olmuş ordu dağılmış ve Çıbı Kağan tutsak olarak Çin’e götürülmüştü. Bu dağılış ve bu tutsak gidiş Urungu’ya pek ağır gelmiş arkadaşı Arslanın ölümüne bile duymadığı bir yürek acısıyla içi sızlamıştı.

Anasının yoksul çadırına döndüğü zaman on dört yaşında bir çocuk olmasına rağmen sınanmış gün görmüş bir çeriydi. Anası onu ciddi bir yüzle karşılamış vazifesini yaptığı için alnından öpmüş başarısızlıkta suçu olmadığını söylemiş bugün yapılamıyan bu işin yarın mutlaka yapılacağını yapılması gerektiğini gerektiğini anlatmıştı.

Sonradan aradan yıllar geçmiş Urungu Bozkurt soyunun bayrağı kalksın diye beklemiş umutsuzlandığı zaman kendi başına bozkıra çıkmış kimi gün arkadaşlarıyla kimi gün de yapayalnız olarak Çinlilerle vuruşmuş; baş kesmiş kan dökmüş yaralanmış öldürmüş her seferinde soluğu anasnın çadırında almıştı.

Bu uzun ve çetin yaşayıştan sonra Börü ve onbaşı Örpenle kankardeşi olarak birleşmişler dağınık Türkeli’nde kendi başlarına buyruk bir oba kurmuşlardı. Büyük Çin duvarının kuzeyinde bu duvara yarım günlük yolda olan bu oba dört çadırdan kurulmuştu. Çadırın birinde Urungu anası karısı ve çocuklarıyla barınıyordu. İkinci çadırda Börü Beğ karısı ve oğluyla yaşıyor üçüncüsünde Onbaşı Örpen oturuyordu. Örpen’in bir yaş ara ile beş oğlu vardı. Dördüncü çadırda ise yaşlı bir kadınla torunu Kızıl bulunuyordu. Bu kadın Kür Şad ihtilâlinin kahramanlarından Yumru’nun anası Kızıl da Yumru’nun hayatta kalan tek oğlu idi.

Urungu anasından Kür Şad ihtilâlini dinleye dinleye âdeta onu görüp yaşamış bir insan haline gelmişti. Börü Örpen ve Kızıl bu kahramanların çocukları oldukları için onları çok sever öteki ihtilâlcilerin oğullarından da birer arkadaşı olmasını ister kendisinin de bu ihtilâlde ölenlerden birinin oğlu olamdığına yanardı. Onun yandığı bir şey daha vardı: Bu kadar keskin nişancı bu kadar iyi vuruşçu olduğu ata binince fırtına gibi koştuğu halde yüreğine ve bileğine bu kadar güvendiği halde karabudundan oluşu babasının kim olduğunu bilmeyişi garipti. Babasının kim olduğunu kim olduğunu anasına bir iki yol sormuş o da “zamanı gelince söylerim” diye kestirip atmıştı. Anasına bu kadar saygı duymasa onu zorlıyacak söyletecekti. Fakat bu kahraman anaya öylesine bağlı idi ki onun sözünün dışına çıkacak gücü kendisinde bulamıyordu. Herhalde bu kahramanlar arasında kendi babası yatağında ölmüş biri olmalıydı ki anası onu söylemekten çekiniyor Urungu da daha ileri varamıyordu.

Bir gün bu obanın başına büyük bir felaket geldi. Dört yiğit yani Urungu Örpen Börü ve Kızıl avdan döndükleri zaman obalarını darmadağınık buldular. Oba saldırıya uğramış çadırlar yakılmış koyunlar alınmış kadınlarla çocuklar öldürülmüştü. Yalnız Urungu’nun anasıyla bir oğlu yaralı ve baygın bir halde yığıntılar arasında sağ kalmışlardı. Urungu anasıyla oğlunu onarmağa uğraşırken her şeylerini kaybedip çılgına dönen öteki üçü at çatlatırcasına doludizgin güneye at sürmüşler karşılarına Çin duvarı çıkıncaya kadar yarışmışlar fakat hiçbir Çinliye raslamamışlardı. Karısıyla beş oğlunu birden kaybeden Örpen kulelerden birine bağırarak er dilemiş cevap alamayınca sövmüş kuleden bu küfürlere gülününce daha çok sövmüş sonunda en gür sesiyle şöyle haykırmıştı:

- Binbaşı Bögü Alp oğlu Örpen’im! Sen oradakilerin başı kancıkların başbuğu kimsin? Söyle bakalım adını da ne kişi olduğunu öğrenelim. Duvara tırmanacağım için korkma. Korkma da uğursuz adını saklama!

Bu haykırışa kuledekiler yüksek sesle gülmüşler sonra bir subay bozuk bir Türkçe ile şöyle cevap vermişti:

- Hoş geldin uğrular başbuğu! Duvara tırmanırsın diye korkuyorum ama buyruk verdiğin için adımı söyliyeceğim. Köelniz bugün dört çadırdaki sıçan yavrularıyla analarının hesabını gören Yüzbaşı Ven... Başka bir buyruğunuz var mı?

Sonra da bir kahkaha daha atarak kuleye girmiş ocakları dağıtılan üç talihsiz yiğit de geriye dönmekten başka bir şey yapamamıştı.

Urungu biraz kendisine gelen anasının öğüdüyle o gece oğlunu ve arkadaşlarını alarak kuzeye yönelmiş bu şimdi bulundukları ıssız yere konmuştu. Aradan yıllar geçtiği halde burada idiler. Günlerce açıkta yatıp ölümle pençeleşen ana ve küçük çocuk nihayet ölümden kurtulmuş felaketin ilk sersemliği geçtikten sonra birkaç koyun sahibi olmuşlar ananın dokuduğu çadırlara girmişler hayatlarını yeniden düzene sokmuşlardı. Hatta bir iki yılda Örpen Börü ve Kızıl uzaklara gierek kendilerine denk kız alıp gelmişler yalnız Urungu yeniden evlenmeyi aklına getirmemişti.

Obanın başkanı Onbaşı Örpen’di yaşça da diğer erkeklerden büyüktü. Fakat hiçbiri işini Urungu'nun anasına sormadan yapmazdı. Bu kadın daima en doğru sözü söyler her şeyi düşünür gerektiği zaman da onları atılganlığa kışkırtmaktan geri kalmazdı.

Örpen’nin Börü’nün ve Kızıl’ın çocukları doğduğu zaman taze gelinlere bakan çocukların nasıl büyütüleceğini öğreten hep oydu. Sözün kısası obanın ruhu bu ana kadındı.

İşte bu akşam obanın ruhu ölmüş oba öksüz kalmıştı.
ÇiÇEK isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.us