Altı günlük Gökçeada ziyaretimi bitirmiş, dönüş yolumun başında arabalı vapurun üst güvertesindeyim. Aşağıda gerçekleşen gemiye binme tartışmalarını seyrediyorum. Şiddetli rüzgâr nedeniyle iki arabalı vapur seferinin iptal edilmesi yüzlerce arabanın yığılmasına yol açmış. Gemiye binemeyenler zorunlu Gökçeada misafirliklerinin hıncını görevlilerden almak için bağırıyor.

Şiddetli rüzgâr adanın yüzyıllardır aşina olduğu kâbus. Gemicilerin korkulu rüyası. Bir esti mi, adanın hayatla bağlarını kopartabiliyor ama başka "hayat bağları" da kurabiliyor. Son yıllarda özellikle Bulgaristan'dan rüzgâr sörfü yapmak için gelen turistler, Gökçeada'ya yeni bir çehre kazandırıyor. Gökçeada'da bir sörf okulu açmaya hazırlanan Erdoğan Çınar, adanın Ege'deki rüzgâr koridorunun başlangıç noktası olarak kabul edildiğini söylüyor. Ancak Çınar, var olan koşulların mütevazılığına dikkat çekiyor: "Sörf için doğal koşullar fazlasıyla var. Ancak denizden çıktıktan sonra sıcak su ve dinlenebilecekleri tesis yok." Çınar bu eksiklikleri gidermeyi kafasına koymuş; yıl boyunca lodos ve poyraz rüzgârlarının hüküm sürdüğü adanın Türkiye'nin en iyi sörf bölgesi olmasını hedefliyor.

15 yıl öncesine kadar "askeri bölge" statüsü nedeniyle yabancı uyrukluların valilik izni olmadan giremediği ada, artık sezon boyunca yaklaşık 20.000 yerli ve yabancı turisti ağırlıyor. Yüzölçümü 285,5 kilometrekare olan Gökçeada, 95 kilometreye varan bir kıyı şeridine sahip. Bu kıyılarda denize girilebilecek pek çok plaj ve onlarca bakir koy bulunuyor. Adanın güneydoğusundaki Aydıncık (Kefaloz) plajı, rüzgâr sörfüne uygun olduğu kadar uzun kumsalı nedeniyle de tercih ediliyor. Kumsalın hemen yanındaki, denizden taşan sularla oluşan Tuz Gölü ise adanın yüzde 1'ini kaplıyor.

Yıldızkoy ile Yelkenkaya arasındaki Mavikoy'da, 200 metre genişliğinde ve bir mil uzunluğundaki Sualtı Milli Parkı da özellikle sualtı meraklılarını adaya çekiyor. Gökçeada'nın topraklarının verimliliği ise sualtı zenginliğini aratmıyor. Nusret Avcı "Buranın toprakları Sicilya'ya benzer" diyor. O, adadaki en büyük ekolojik tarım yatırımının sahibi. Ekolojik tarımı bir yaşam felsefesi olarak benimsediğini anlatıyor. 200 dönümden fazla bir alanda bağcılık ve zeytincilik yapan Avcı, adadaki toprak yapısının ekolojik ürünlere ve özellikle de şarap üretimine çok elverişli olduğunu söylüyor.

Nusret Avcı, Gökçeada'nın yeni sakinlerinden. 10 yıl önce yerleştiğinde burada "iz bırakan" bir şeyler yapma isteğiyle kolları sıvamış. "İşe zeytincilikle başladım" diyor ve 20 yıldan beri atıl halde duran zeytinyağı fabrikasına hayat verme uğraşını anlatıyor: "Fabrikanın sekiz varisi vardı. Beş yıllık çalışmayla Yunanistan, İsviçre, İstanbul ve Gökçeada'daki varislerin hisselerini aldık. Tesisin bir bölümünü müze yapacağız. Diğer bölümünde ise zeytinyağı üretimi devam edecek."

Gökçeada'da Avcı gibi ekolojik üretim yapan yüzden fazla çiftçi var. Tarım Bakanlığı'nın ekolojik tarım yapılması amacıyla pilot bölge seçtiği Gökçeada'da verilere göre, 2002'de zeytinyağı için 19 üreticiye verilen ekolojik ürün sertifikası, 2004'te 85 üreticiye yayıldı. Zeytinle başlayan ekolojik ürün çeşidinde bal, üzüm, şarap ve meyve de var.

Adanın en büyük şanslarından biri de tatlısu kaynakları bakımından kendine yetebilmesi. Küçük derelerin yazın cılızlaşıp kuruduğu dikkate alınırsa adada bulunan bir baraj ve dört göletin yaşamsal önemi ortaya çıkıyor. Sadece tarım arazileri değil, yüzde 77'si dağlık arazilerden oluşan adanın bitki örtüsü de son derece zengin. Yaklaşık 8000 hektar orman, maki ve zeytinliğin bulunduğu adadaki çam, sedir ve gürgen ağaçları orman alanlarının belirleyici bitki örtüsünü oluşturuyor.

İki Yunan adası, Limni (Lemnos) ve Semadirek (Samothraki) arasında yer alan Gökçeada'nın "İmroz" (İmbros) olan eski adı, bazı kaynaklara göre Helen öncesi yerli halkın "çorak topraklarda bereket" anlamında kullandığı "İmbrasos" sözcüğünden geliyor. Eski Yunanca'da İmroz'a "rüzgârlı ada" da deniliyor. Adanın yakın zamana kadar İÖ 2000'li yıllara dayandığı sanılan yerleşim tarihi, ilçe merkeziyle Kaleköy arasındaki Yenibademli höyüğünde yapılan kazıların verilerine göre İÖ 3000'li yılların başına kadar uzanıyor. Daha sonra yapılan yüzey araştırmalarında Uğurlu köyü yakınlarında Neolitik Çağ'a kadar uzanan buluntular saptandı.

Hacettepe Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doçent Halime Hüryılmaz başkanlığında yürütülen kazıda elde edilen buluntulara göre, adadaki yerleşim Troya 1 kültürünün çağdaşı. Buradaki yerleşim yerinin eski Tunç Çağı'na ait olduğunu anlatan Hüryılmaz, "Kazıda çıkan buluntular 'Denizsel Troya 1 Kültürü'nü yansıtıyor" diyor ve devam ediyor: "Günümüzden 5000 yıl önce Gökçeada'da yaşayanlar komşu adalarla ticari ilişkiler kuruyordu. Yerleşmede ayrıca hem evcilleştirilmiş hayvanlardan hem de avlanılan yabani hayvanlardan yararlanıldığına ilişkin buluntular ve kıyı avcılığını belgeleyen yumuşakçalara ait çok sayıda kabuk da ortaya çıkarıldı."

Gökçeada yüzyıllardır barındırdığı Türk ve Rum nüfusuyla zengin bir kültürel birikimi de yansıtıyor. Fatih Sultan Mehmet, yönetimin Türklere geçmesinden ötürü yayımladığı "Ahidname"de, İmroz'un Hıristiyan halkının eski düzenlerini devam ettirmeleri karşılığında vergi ve kurallar koyuyor. Balkan Savaşı'nda Osmanlıların yenilgisi sonucu 1912 yılında Yunanistan'ın kontrolüne giren ada, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizler tarafından hava ve deniz üssü olarak kullanılmış. 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla yeniden Türkiye kontrolüne geçen adanın fiilen devri ise 22 Eylül 1923'te yapılıyor.


Aydıncık (Kefaloz) Koyu, yalnız Gökçeada'nın değil, Türkiye'nin de en iyi rüzgâr alan koylarında. Yaz aylarında bu koy, kendisini rüzğarın kollarına bırakmış sörfçülerle doluyor.


Gökçeada'da ekolojik üretim hızla yaygınlaşıyor. Üretilen ekolojik ürünler arasında zeytin, zeytinyağı, meyva, üzüm ve balın da bulunduğu adanın, önümüzdeki yıllarda ekolojik tarım konusunda örnek bölge olması planlanıyor.


Zeytinliköy'deki Madam Eleni'nin kahvesinde Yani Kandara dibekte henüz dövülmüş kahveyi elekten geçiriyor.


Gökçeada'da Ağustos ayında kutlanan Meryem ana şenliklerine katılan bu küçük kız çocuğu önce kilisede mum yakıp dua ediyor ardından da İsa'nın resmini öpüyor.

Yazar: Yayha Koçoğlu
Fotoğrafçı: Murat Düzyol