Sayfa 2 Toplam 3 Sayfadan BirinciBirinci 123 SonuncuSonuncu
11 den 20´e kadar. Toplam 27 Sayfa bulundu

Konu: Maya-Mısır-Asya-Anadolu Ortak Kültürü

  1. #11
    Onursal
    destansı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    ÖN TÜRKLER VE ŞAMANLIK


    Doç. Dr. Haluk BERKMEN
    Ön-Türkler yaklaşık 30-35 bin yıl önce Asya'dan yola çıkıp Karadeniz'in kuzeyinden Avrupa'ya ulaşmışlardır. Bu göçün izlerine Fransa'nın Aurignac kasabasındaki mağaralarda rastlandığından Aurignacian kültürü adı verilmiştir. Diğer bir göç dalgası ise Anadolu'dan yaklaşık 25,000 yıl önce gerçekleşmiştir. Bu ikinci göçle gelen kültüre de Gravettian kültürü denmektedir. Avrupa'ya doğru yapılmış göçler bu iki göç dalgası ile kısıtlanamaz. Ardından birçok gurup Asya’dan Avrupa’ya doğru göç etmişlerdir.

    Göçler sadece batıya değil Asya’nın hem güneyine hem de kuzey doğusuna doğru da oluştukları bilinmektedir. Türklerin kuzey doğu Asya bölgesinde, Bering boğazı üzerinden Alaska'ya geçtikleri biliniyor. Yapılan tespitlere göre kuzey batı Amerika’nın Alaska bölgesine ipek getirip kürk götüren ve “kuzey doğu ipek yolunu” oluşturmuş olan kavim adı Yueh-che (Yüce) Türk boyudur. Bu insanların kuzey Çin’den aldıkları ipekleri kürkle değiş tokuş ettikleri
    saptanmıştır. ‘Yüce’ adlı kavim aslen Saka Türkü olduğundan söz edilmektedir.
    Saka adı ise AS-OK => SA-KA şekline dönüşmüştür. S ve K sessiz harfleri ile (damgaları ile) belirtilen bu insan gurupları aslen AS ve OK boyları iken sonraları bir arada SAKA adı olarak birleştirilmişlerdir. Ayrıca, Alaska adı ALA-AS-OKA kök sözcüklerinden oluştuğu ve "yüksek As ile Ok halkına ait" anlamını içerdiği görüşündeyim.
    Shaman
    Ön-Türk dininin şaman dini olduğundan söz ettim. Gittikleri her bölgede bu şaman inancını yaymışlar ve değişik şekillerde uygulamışlardır. Şamanlar madden uçamasalar bile manevi uçuşu pekala yasayabiliyorlardı.

    Asya Kam Kıyafeti
    Resimde Tuva kam kıyafeti görülüyor (Kaynak: Schamanismus in Tuva, J. Van Alphen, Museum fur Volkerkunde Wien, 1998, Viyana – Avusturya)


    Asyadan Kuş Kadın Heykelleri
    Benzeri kuş simgelerine orta Asya'da, Altin Tepe bölgesinde yaklaşık 4500 yıl eskiliği olan kilden kuş-kadın heykelcikleri (resimdekiler) bulunmuştur (Kaynak: Central Asia Palaeolithic Beginnings to the Iron Age, Philip L. Kohl, 1984, ISBN: 2-86538-071-8) Bu kuş başlı kadın bedenli heykelcikler bir yandan kamları hatırlatırken öte yandan kutsal güneşin simgesi olarak /güneş tanrıça/ inancının bir dönemlerde yaygın olduğunu akla getirmektedirler.
    Kamların toplum içinde saygınlıkları göz önüne alındığında bir kuş gibi kollarını iki yana açmış, uçan insanı simgeleyen, T harfine benzer simgelerin pek çok kültürde beliren eski bir damga olduğu görülmektedir. Bu damganın Tengri damgasındaki orta kısmından türemiş olduğunu söyledim.
    Milattan en az 1500 - 2000 yıl önce şimdiki güney Mısırda Kuş krallığı bulunmakta idi. Nil nehrinin güney bölgelerinde, bugünkü Sudan ülkesinin hudutları içinde, Cebel Barkal baş şehir olmak üzere birçok yerleşim birimleri oluşturmuşlardı. 1916 yılında Harward’li kazı bilimci George A. Reisner, Cebel Barkal’a gelişinden önce Kuş krallığı hakkında pek az şey biliniyordu. O bölgede sekiz yıl boyunca yaptığı kazılarda beş Kuş kralının mezarı ile birlikte ileri bir Kuş medeniyetinin kalıntılarını ortaya çıkardı (Kaynak: Kingdom of Kush, T. Kendall, National Geographic, Kasim 1990)

    Birleşik Mısır-Kuş krallığının en önemli krallarından birinin mezarına girdiklerinde Reisner ve yardımcıları şaşılacak bir at mezarlığı ile karşılaştılar. Deniz kabukları, bronz süsler ve cam incilerle donanmış ayakta durur vaziyette gömülmüş, tam yirmi dört (24) adet at iskeleti ile karşılaştılar. Atlarla birlikte gömülme geleneğini Kuş kralları orta Asya'dan getirmişlerdi.
    O devirlerde ne Mezopotamya'da ne de Afrika'da at bulunuyordu ve gelebilecekleri tek bölge Asya idi. Atların Asya kökenli hayvanlar oldukları bilinmektedir. Şu halde bir at kültürüne sahip olan ve adı da Türkçe Kuş olan bu halk Asya kökenli olmalı idi. Bilinen şu ki Kuş ulusu tarafından yetiştirilen atlar büyük ilgi görmekteydiler. Hatta uzaktaki Asurlular bile Kuş atlarının peşinde idiler. Bugün için Arap atı denilen tür Asya kökenli atlardır.
    Kuş kralları Mısırı ele geçirip ortak Kuş-Mısır krallığını kurduklarında kendi dillerini terk ettikleri ve o bölgede konuşulan dil ve yazıyı benimsedikleri bilinmektedir. Mısırda 25’inci sülale olarak bilinen Kuş kralları Ön-Türk kökenli bir dile ve dine sahiptiler. Sanıldığı gibi Afrika kökenli değildirler.

    Ön-Türkler için at kutsal bir hayvandı. At sayesinde uzak mesafelere gidebiliyorlar, savaşabiliyorlardı. Yöneticiler ile atları o derece bütünleşmişlerdi ki mezarlarına atları ile birlikte gömülüyorlardı. At sayesinde göğe de uçacakları ve Gök Tengriye ulaşacakları inancı hakimdi. İşte bu inancı diğer kültürlere de aktarmışlardır. Kuş ile atın birleşimi olan kanatlı at heykellerini pek çok kültürde rastlıyoruz. Kadim Yunan mitolojisinde Pegasus adlı kanatlı at, Etrüsk tapınaklarında görülen kanatlı atlar ve Çin mezarlarına giden yollar üzerine yerleştirilmiş olan kanatlı at heykelleri hep Ön-Türk kültüründen etkilenmiş olan simgelerdir.

  2. #12
    Onursal
    destansı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    ETRÜSK VE LİKYA YAZISI
    Doç. Dr. Haluk BERKMEN
    Harfler hakkında bir miktar bilgi sahibi olduk sanırım. Ön-Türk yazısı harf yazısı değildi. Bir hece yazısı idi. Yani her işaret bir tek heceli ses olarak telaffuz ediliyordu ve her biri bir damga olmakta idi. Bu damgalar da anlamlı tümel kavramlar içeriyorlardı.
    Etrüsk yazısı günümüzde halen okunabilmiş değildir. Nedeni ise harflerin Yunan harflerine benzemelerinden dolayı onları Yunan harfleri olarak görmeleri ve o şekilde seslendirmeleridir. Oysa ki, ne gramatik yapı ne de harflerin tek tek sesleri Hint-Avrupa kökenli değildir. Ne Latince ne de Yunanca olarak anlamlı sözler ortaya çıkmıyor. Fakat ne kadar ilginçtir ki Türkçe yardımıyla anlamlı sözler ortaya çıkmaktadır. Çünkü Etrüsk halkı bugünkü İtalya yarımadasına hem kuzeyden hem de güneyden girmişlerdi ve her iki gurup da Ön-Türk kökenli halklardı.



    Etrüsk Ayna Sırtı
    Size şimdi bir küçük örnek sunarak aaaimi kanıtlamaya çalışacağım. Resimde Etrüsk aynasının arka yüzü görülüyor. Aynanın kazılmış resminde bir ciğer üzerine eğilmiş kanatlı bir yaşlı adam görmekteyiz. Sakallı ve kanatlı bu kişi ciğer falı bakan bir şaman olsa gerek. Fal sayesinde saklı bilgiler açığa çıkarılırlar. Yani falcı saklananı bilen kişidir. Yazı sağdan sola doğru okunması gerekir. Soldan sağa doğru okuyan Etrüskologlar bu sözü /Çalkas/ olarak okumuşlar ve özel isim olduğu sonucuna varmışlardır. Oysa ki sağdan sola doğru okunursa Türkçe'ye uygun bir söz olan saklaç sözü ortaya çıkar. Ciğer üzerine eğilmiş olan kişinin kanatlı oluşu onun alelade bir kişilik olmadığını ve ruhlar dünyasına uçabilen bir şaman olduğunu gösteriyor.
    Etrüsk yazısı sağdan sola doğru Orhon harfleri sayesinde okunabilmektedir. Solda harfleri soldan sağa doğru yazarsak, görürüz ki soldaki ilk harf Ön-Türkçe OZ damgasıdır ve hem Yunan Sigma hem de Etrüsk ve Latin S harfini oluşturmuştur. İkinci harf A harfidir ve Etrüsk abecesinden Latin abecesine geçmiştir.
    Üçüncü harf OK damgasıdır. Zamanla K harfine dönüşmüştür. Nitekim, Etrüsk abecesinde bu işaretin K olarak okunduğunu Etrüskologlar da kabul eder. Ok işareti ile OK sesi sadece Türkçe'de anlamlıdır. Diğer hiçbir dilde bu anlam ve şekil eşdeğerliğini bulmuyoruz. Bu bakımdan Ok damgası kesinlikle Ön-Türkçe kökenlidir. Orhon kitabelerinde de aynı işaret /ok/ olarak okunmaktadır. Bu durumu tesadüf olarak açıklamak bence imkansızdır.
    Dördüncü damga Orhon kitabelerindeki kalın L harfidir. Son damga ise Orhon kitabelerindeki kalın Ç sesini veren damgadır. Yani, aç, oç, uç, ıç veya ça, ço, çu, çı olarak okunabilir. Şu halde buradaki yazıyı /Saklaç/ olarak okumak hem yazı hem de resim bütünlüğü göz önüne alınırsa doğrudur ve söz /saklı olanı aç/ anlamında Türkçe bir sözdür. Bu da Etrüskçenin Ön-Türkçe bir dil olduğunun kanıtı olmasa da bir göstergesidir.


    Kadim Anadolu Yazısı

    Asya’nın çeşitli bölgelerinden Anadolu'ya gelmiş olan Ön-Türkler özellikle Akdeniz ve Ege kıyılarına yerleştiler. Size kendi çözümüm veya yorumum olan bir kısa yazıdan söz etmek istiyorum. Bu yazı Bodrumda bulunmuş olan bir taşın üzerine kazınmış olan yazıdır.
    Halen Side müzesinde bulunan bu taşın üzerinde Sidece (Likya yazısı) olarak kabul edilen bir yazı kazılmıştır. Side eskiden Likya kültürünün önemli bir merkezi idi. Yazı sağdan sola doğru TEENES olarak tek bir sözcük olarak okunmuştur (Kaynak: Seleukeia (Side) Yazıtı, A. Muhibbe Darga, Anadolu Araştırmaları, Fasikül 26) Fakat /teenes/ sözünün ne anlama geldiği bilinmemektedir. Oysa ki sağdan sola doğru açıkça iki sözcük vardır ve bunları LU URUN şeklinde okumaktayız.
    Öncelikle Anadolu'da Boğazköy civarında LUVİ yazısı bulunmuştur. Ayrıca, LU sözünün Luvi olarak bilinen halkın kast ettiği kanısındayım. Ancak, yazı Ön-Türkçe ise ilk damganın UL damgası olmasından dolayı birinci sözcüğün ULU şeklinde okunması gerekir. Böylece Likya adının Ulu-OK-Öyü sözlerinin bitişmesi sonucu oluştuğu kanısındayım. Zaten Ok-Öyü birleşerek bugün dahi kullandığımız /köy/ sözünü oluşturduğunu söyledim.
    İkinci sözcük olan URUN /bölgesi/ anlamını taşır. Çünkü UR sözcüğü Ön-Türkçe /gayret ederek yerleş/ demek olup Sümerde UR şehri vardır. Yani bugünkü anlamda UR /uğraşılan bölge/ demektir ki vur ve kur sözleri halen mevcuttur. Kurgan sözünü hepimiz duymuşuzdur. Şu halde URUN sözü “yerleşilen bölgenin (şehrin)” anlamını içerir. İki sözcük bir araya gelince de “uluların Şehrine ait” anlamı ortaya çıkmaktadır. Yani, bir çeşit ikaz olan bu yazının kazılı olduğu taşın hudut taşı olduğu görüşündeyim.
    Günümüzde halen kullanılmakta olan Latin abecesi büyük çapta Etrüsk abecesinden alıntılanmış harflerden oluşmuştur. Etrüskler ise Asya kökenli bir halk olup, dilleri dinleri ve gelenekleri ile Ön-Türk kültürünün ürünüdürler. Mimari konusuna geldiğimde Etrüsk mimarisine değineceğim.

  3. #13
    Onursal
    destansı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    SÜMER DİLİ
    Doç. Dr. Haluk BERKMEN
    Britanica veya Larousse gibi büyük ansiklopedilere bakarsanız, Sümerce'nin yerli ve yalıtık bir dil olduğundan söz ederler. Hiç başka bir dil gurubuna ait değildir, derler ve yalıtık (izole) bir dil olarak tanımlarlar. Oysa ki hem cümle yapısı hem de sözcükler Türkçe ile büyük bir benzerlik içindedirler.
    Sümer dilini önce Sami dilleri ile, daha sonra Hind-Avrupa dilleri ile karşılaştırdılar. Fakat ne biri ne de diğeri Sümerce ile uyum sağlıyordu. Peki, ama neden Ural Altay dilleri ile karşılaştırmaya gerek duymadılar? Nedeni, onlara göre M.Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya’da ne Türk toplulukları vardı ne de Macar, onlara göre Türk ve Macarların Anadolu’ya gelişleri en erken M.S. 900 yılları olmalıydı.
    İşte bu yanlış ve bağnaz görüşleri o gün olduğu gibi halen bugün dahi devam ediyor. Üstelik bizleri de bu yalana inandırdılar. Tarih kitaplarında Türklerin Anadolu’ya geliş tarihleri olarak 1071 Malazgirt savaşı olduğu yazılıdır.

    Gelelim Sümer diline. Alttaki örneklerde önce Sümerce sözcüğü ve hemen ardından paranaaa içinde Türkçesini sunacağım.
    Adda (ata, baba), Ama (anne, ana), Aga (yönetici, ağa), An (tan, gök), Anu (Gök Tanrı), Ar(er, şeref), As (tek, biricik), Bab (baba), Dingir (Tengri), E (ev), Kıya (kıyı), Es (esmek), Gisko (şişko), Dim (dik), Kol (kol), Uiku (Uyku), Kus (kuş), Sag (sağ) Mesu (meşe), Ag (akıl), En (engin, yüce), Ge (gel), Ka (kan), Kanal (kan damarı), De (demek), Duru (durmak), Kur (dağ, kurgan), Kusu (koşmak), Güles (güleç) Bur (delik,burgu), Bal (balta), Bar (barla/parla), İb (ip), Alım (alımlı), Ulu (ulu), Utu (Güneş, Uçtu), Kup (gitmek, kop), Gim (kim), Ir (er), Odun (odun,
    Ot-un)

    Sizlere burada 40 sözcük sundum. Kim bilir uzman bir göz kaç tane daha bulabilir. Aradan yaklaşık 5000 yıl geçmiş olmasına rağmen bu kadar çok sözcük ortak ses ve anlam benzerliğini koruyabilmiş ise, iki dilin aynı kök dilden türediği kesindir. Cümle yapısı ve sözcüklerin bitişken oluşu da ayrıca Sümer dilinin Asya Ön-Türk kökenli olduğunu göstermektedir.
    Sümer dilinde ilginç sözler var. Örneğin onların en yüce tanrılar tanrısı Dingir iken, bir de gök tanrısı Anu bulunuyor. Oysa ki yukarıda /An/ sözünün tan ve gök anlamına geldiğini görüyoruz.
    Günümüzün dilinde /an/ sözcüğü en kısa zaman aralığı olarak kullanılıyor. Nedeni de güneşin doğuş zamanı olan tan zamanının bir an sürmesi ve bu kısa sürede güneşin ufuktan doğmasıdır. Demek ki, Anu sadece güneşin doğuşunu, doğuş zamanını sağlayan tanrı oluyor.
    Çünkü, bir de güneş tanrısı Utu var. Utunun kanatlı oluşu güneşin en yüksek durumda olması ve gökteki hareketini sağlaması ile ilgili olduğuna işaret ediyor. Bu da gösteriyor ki Dingir hepsinin üstünde soyut tek yüce tanrı oluyor.

    Sümer Tanrısı

    Üstteki resimde tanrı Anu heykeli görülüyor. İlginç olan başlığında boynuz bulunuşudur. Aynı özelliği tanrı Utu da görüyoruz.

    Sümer Tanrısı

    Sırası gelmişken Urartu adı üzerinde durayım. Bir önceki yazıda UR sözünün /uğraşılan bölge/ demek olduğunu söyledim. Urartu sözü de aynı anlamı taşıdığı ve /uğraşıp yerleşen/ demek olduğu görüşündeyim.
    Boynuz bir güç simgesi olmaktadır. Çünkü hem boğada hem de dağ keçilerinde bulunuyor. Ayrıca geyiğin de büyük boynuzları var. Boynuz sözünde Boy-Uzun sözcükleri bulunuyor. Yani, boynuz /boy-uzatan/ böylece diğer insanlara göre /daha yüksek görünen/ anlamı da gizlenmiş oluyor. Tüm Ön-Türk yöneticilerinin bir özelliği de başlıklarında boynuz bulunuşu idi. Onlar Tur ve OK boylarını oluşturduklarını söyledim.

    Tur-Ok birleşimi sonucu TUR-OKH => TOR-OSK => TORO (Boğa) sözü ortaya çıkmıştır. TOROS dağlarının adı da Tur ile Osk halkı tarafından verilmiştir.Latince sözcüğün Tauros oluşu tesadüf değildir. Bu sözde U harfi bulunuyor ve A ile birleşince O olarak okunuyor. Aynen Alp adının E-Tur-Osk halkı tarafından verilmiş olduğu gibi.
    İtalya'daki Toskana veya Tuscany bölgesi vardır ve orası da Tur ile Oskların yerleşim bölgesi olmuştur. Ayrıca, Tur sözü TAR şekline de dönüşmüştür. Tar-Khan /Tur-Khan/ yani Türk hanı demek oluyor. Tarkan ve Türkan isimleri bu sözden türemiştir.
    Girit adasındaki Minator adlı boynuzlu, boğa başlı ve insan bedenli bir canlının yaşadığından söz edilir. Bu canlı yakalanıp hapse atılmış ve ömrünün sonuna kadar orada kalıp ölmüştür. Minataur adında Min-TUR (Ben-Tur) anlamı bulunuyor ve öyle anlaşılıyor ki adayı işgal eden Miken kültürü Ön-Türk asıllı olan Minos (BEN-OSK) kültürünü yok
    etmiştir. Bu konuya değineceğim.


    Hitit kabartması (Boğazköy)
    Resim de bir Hitit kaya kabartması görülüyor. Kabartma başlığında boynuz bulunan ve elinde bir atmaca tutan yönetici/tanrı bir geyik üzerinde duruyor. Yani, boynuzlu bir hayvanın üzerinde durarak kendi gücünü ve boyunu da arttırmış oluyor. Eldivenli elinde kuş tutması da ayrı ve önemli bir simgedir. Çünkü uçan kuş daima güneşin simgesi
    olmuştur. Kuş ile avcılığın bir Asya geleneği olduğu ve özellikle Türk boyları tarafından uygulandığı biliniyor

  4. #14
    Onursal
    destansı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    KHANG/KAGAN –DİNGİR/RA
    Doç. Dr. Haluk BERKMEN
    Türklerin yöneticilerine verdikleri isim Kağan olup aslı KHANG‘dır. Bu sıfat zamanla KAGAN, HAKAN ve HAN şekillerine dönüştü. Batıya göç eden OK boyları bu unvanları kullanıyorlardı. Kurdukları yeni yerleşim bölgelerinde bu unvanlar, biraz değişime uğrayarak kullanımlarını sürdürdüler.
    İsveççe krala KUNG, Almanca KÖNİG, İngilizce KİNG denmesi ön Türkler sayesindedir. Çin'de ise kral veya imparator için HUANG ve WANG denir.
    Buradaki dönüşüm KHANGAN => HANGAN => HUANG => WANG. Slavca ise KNEZ sözü vardır. Almanlar KAİSER ve Romalılar ise SEZAR demişlerdir. Anadolu kralının adı KREZÜS veya KARUN adları da aynı sözcükten türemişlerdir. Keza Kandahar şehrinin adı ve Hazar ile bu ismin dönüşmüş hali olan Hussard özel isimlerinin kökeni de aynıdır.

    KHANG sözünün incelmesi ve çift sessiz harflerin düşmesi sonucu /kan/ sözü türemiştir. Bu sözde hem /akan/ anlamı vardır, hem de yöneticilerin tanrısal ilişkilerine işaret ederek onların asil kan sahibi oldukları anlamı gizli bulunmaktadır. Kan sözü zamanla GEN sözcüğü olarak Latin dilinde /köken/ anlamına değişerek varlığını sürdürdü. Latince GENESİS (ortak bir kan bağından türeyiş), İngilizce GENETİCS (Ortak kan bağını araştıran biyoloji bilimi) ve Gen (canlılarda ortak özellikleri sağlayan yapı) sözleri hep /kan/ kök sözcüğünden türer.
    KHANG’ların yetkileri vardı. Yönetici ve kral idiler. Onların bu /yapabilme/ özellikleri Türkçe'de yetki takısı olarak halen varlığını sürdürmektedir. Örnekler : Yapışkan, Konuşkan, Değişken,...gibi sözcükler kullanılmaktadır. Eski kültür tamamen soyut kavramlara ve manevi güçlere önem verdiğinden /yapabilmek/ fiziksel düzeyde başarıdan ziyade ruhsal iletişim kurmak yeteneği olarak görülüyordu. Bu bakımdan ilk yöneticiler erkek değil dişi idiler. Onların çocuk yapma yetenekleri vardı. Onların manevi güçlerle iletişim kurma yetenekleri erkeklerden fazla idi.
    İlk tanrılar aslında birer Tanrıça idi. Türklerin ilk Tanrıçası TUR-ANA idi. Anadolu'da ilk Tanrıçalardan biri Kybele, Sümer'de İşkur veya İştar, Mısırda İsis hep ön Türk tanrıçalarıdır. Mısırın en yüce Tanrıçası AMON = AMA-ON ‘evrensel ana’ anlamını taşır.


    Kybele İştar İsis Amon
    Kadim Mısır kültüründe hem AMON, hem ATON, hem de RA tanrı/tanrıça isimleri Sümer dilinden geçmişlerdir. Sümer dilinin ise Ön-Türk kökenli bir dil olduğunu gördük. Amon adı Ama-On kök sözcüklerinin bileşimi olduğu gibi Aton adı da Ata-On /evrensel ata/ sözlerinin bitişmesi sonucu oluşmuştur. Ata sözünün Latin diline de geçmiş olduğunu
    belirteyim. Atavus (Erkek ata) ve Atavia (Dişi ata) sözleri Latince olup Etrüsk dilinden alıntı oldukları görüşündeyim.
    Ra adına gelince Sümer dilindeki Dingir sözünün son –İR takısı ile ilişkilidir. Çünkü, Sümer çivi yazısında güneş tanrısı ile tanrılar tanrısı Dingir farklı yazılmaları gerekiyordu. Güneş tanrısı bir ışın saçan yıldız ve Dingir ise yıldıza ek bir daire olarak gösterildi.


    Dingir-Dingil-Ra İlişkileri
    Bir görüşe göre Türkçe /dingil/ sözünün de Sümer tanrılar tanrısı Dingir adından türemiştir. Burada Tengri damgası
    yeniden karşımıza çıkmaktadır.



    Hiyeroglif Yazıda Ramses
    Sondaki daire Ra hecesine denk geldiğinden kadim Mısır dininde tanrı RA olarak kabul gördü. Resimde Mısır firavunu Ramses adının hiyeroglif yazı tarzında nasıl yazılmış olduğunu görmekteyiz. En üstte tanrı RA’nın simgesi olan güneş var. Şu halde ilk hece RA. Altında sağda tanrıça MAAT oturuyor. Şu halde ikinci hece MA. Birlikte okununca RAMA. Bu iki heceyi sökünce zaten RAMSES adı hemen okunuyor.
    Fakat daha altta Ramses’in gücünü ifade eden 3 adet işaret var. Bunlar /yer/ (mısır öğütmek için kullanılan kap ve uzun saplı merdane), /gök/ (bir yuvarlak ay veya güneş) ve kırık çizgilerle ifade edilen /su/. Dikkatli bakınca onların da yerli yerlerinde oldukları görülüyor. En altta su üzerinde yer ve en üstte gök. Bunların üzerinde duran tanrısal özelliklere sahip firavun.
    Firavun’un özelliklerini hem Maat hem de Anubis simgeliyor. Maat onun yasa koyucu ve evrensel düzenden haberdar bir kişi olduğunu belirtiyor. Anubis simgesi ile firavunun hem madde alemine hem de mana alemine hakim olduğu ifade ediliyor. En üstte duran daire ise tanrı Ra (yani Tengri) tüm varlıkların ve hatta firavunun da üzerinde
    bulunduğu görüşü aktarılıyor.

    Elbette ki tüm hiyeroglif yazıları bu mantıkla, basite indirgeyerek, okumak mümkün değildir. Binlerce yıllık bir süre içinde gelişmiş olan bu yazı tarzı gittikçe daha karmaşık ve daha gizli anlamlar içerir hale dönüşmüştür. Yazı başlangıçta halka dönük iken rahiplerin etkisiyle sadece belli bir seçkin zümrenin okuyabileceği zorlukları içerir olmuştur. Günümüzde bu hiyeroglif yazıyı okumak tam bir uzmanlık alanıdır. Ben bu konunun uzmanı olmadığım için, genel olarak bilinen tanrı veya tanrıça adlarından bir anlam çıkarmaya çalıştım.
    Fakat bu konunun uzmanları dahi sessiz harfler arasına konacak olan sesli harfler konusunda anlaşmazlığa düşüyorlar ve değişik şekillerde seslendiriyorlar. Doğru seslendirmek için, mutlaka o dönemde konuşulan dile tam olarak hakim olmak gerektiğine inanıyorum.

  5. #15
    Onursal
    destansı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    AKHENATON-KHAN-ATON
    Doç. Dr. Haluk BERKMEN
    Kadim Mısırda Tutmose IV tahta çıkar çıkmaz adını Akhenaton olarak değiştirdi. Yönetimi MÖ.. 1379 ile 1362 yılları arasında sadece 17 yıl sürmüştür. Fakat bu kısa süre içinde Mısır dininde büyük reformlar yapmıştır.


    Akhenaton-Evrensel Yönetici Ata
    Tahta çıkar çıkmaz çok tanrılı dini yasaklayıp tek tanrı dinini savundu ve güneş olarak görüntülenen tek tanrıya “Aton” adını verdi.
    ATON sözünün Ön-Türk kökenli olduğunu ve Ata-On olup Evrensel Ata anlamını taşıdığını söyledim. Şu halde Akhenaton adındaki sessiz harflerden hareketle KHN-Aton olarak okuyabiliriz. Çünkü, Ön-Türk dilinde yazı damgalardan oluşmakta idi ve her damga tek hece içeriyordu.
    KHN sessiz harfleri KHAN şeklinde okunabileceğini bir önceki yazımda belirttim. Böylece, Akhenaton adı KHAN-ATA-ON adı /Evrensel yönetici ata/ şeklinde anlam kazanır. Dikkat ederseniz sessiz harflerin yerini değiştirmeden sadece aralara farklı sesli harfler ekleyerek okudum. Bu okunuşun doğruluğu konusu halen tartışılabilir. Çünkü, kadim Mısır yazısında sesli harflerin yeri yoktu.

    Akhenaton ve Nefertiti
    Resim de görülen kabartma Akhenaton dönemine aittir ve önde Akhenaton, arkada karısı kraliçe Nefertiti görülmektedir. Bu ismin de doğru okunduğu hakkında şüphelerim var. NFRTT pekala ANA-FROTUT olabilir ki bu isimden Yunan tanrıçası Afrodit ismi türemiş olabilir. /Frotut/ sözünü FRO-TUT olarak ayırırsak FRO => Firavun ve
    TUT (koruyan, destekleyen) anlamları bulunduğundan ANA-FRO-TUT => Firavunu destekleyen ana/eş, olarak açıklanabilir. Keza bir diğer firavun adı olan Tutankamun sözünün açılımı TUTAN-OK-ANA-ON => /Evrensel OK ananın koruduğu/ şeklinde olabilir.
    Üstteki resim de ellerinde tuttukları kadehleri güneşe doğru yükselten Akhenaton ve eşi Nefertiti görülüyor. Güneşten inen ışınlar ise onları kutsarken sadece iki ışın, biri firavuna diğeri ise eşine birer Ankh (ON-OKH) indiriyor. Evrensel yönetici simgesi yolluyor. Ankh simgesi aynen bugün kullanılan madalya gibidir. Kabartmadan çıkan anlam şudur:
    Yönetici kral ve eşi tek tanrı olan güneşe saygı işareti olarak yemin ederek kadeh kaldırıyorlar. TENGRİ ON ise onları kutsuyor ve onlara birer ON-OKH indiriyor. Böylece yönetici ve eşi tanrısal özellikler kazanarak Evrensel Yönetici sıfatı ile ödüllendirilmiş oluyorlar.
    Akhenaton yeni olan tek tanrı dinini geliştirmek için Akhetaton, şehrini kurdu.Bu şehir daha sonraları tümüyle yerle bir edilip taşları dağıtılmıştır. Bugün sadece adı kalmış durumdadır. Nedeni ise o dönemde hala çok tanrılı din hüküm sürüyordu ve kadim Ön-Türk inancı olan “tek tanrılar tanrısı” ATON fikrini yaymak peşinde idi.
    Bu şehri kurduktan iki yıl sonra baş şehir olarak ilan etti ve ailesi ile birlikte oraya taşındı. Güneş dini tapınmaları Akhetaton’da açık havada ve güneş altında yapılmaya başlandı. Tanrı ATON veya ATA-ON öğretisinde bütün canlılara saygı ve doğa sevgisi öncelik taşıdı.
    Resimler ve kabartmalar daha yumuşak ve sevecen görüntüler yansıtmaya başladılar. Fakat, Akhenaton’dan sonra gelen firavunlar tekrar eski inanca, çok tanrılı dine geri döndüler. Böylece tek tanrı inancı kadim Mısır kültüründe sadece 17 yıl sürdü ve Akhetaton şehri yerle bir edildi.

    Akhenatonun eşi Nefertiti bir Nubia (Kuş) prensesi idi. Babasının adı AY idi. Bu isim de bir Ön-Türk kök sözcüğü olup, o dönemde bile dünyanın uydusu olan ay anlamını taşıyordu. Nefertiti bir KUŞ prensesi olarak güneş kültünü ve Ön-Türk simgelerini zaten aileden biliyordu ve yeni ATON tanrının doğuşunda eşi ile aynı yetkileri paylaşıyordu.
    Bu bakımdan Tanrıça Afrodit olarak adının devam etmiş olması doğaldır. Ayrıca, Afrodit sudan veya bir deniz kabuğundan çıkan genç bir kadın olarak resmedilir. Bunun nedeni de Mısır ile Yunan ülkesi arasında Akdeniz'in bulunuşu ve Afroditin deniz aşırı bir seyahat yapıp gelmiş olduğudur. Ayrıca Afrodit adını Afro-diti şeklinde ayırırsak Afrika kökenli bir tanrıça olduğu ortaya çıkar.



    Türk geleneğinde Tolu
    Yönetici olabilmek için kadeh kaldırarak yemin etmenin bir Türk geleneği olduğunu biliyoruz. Resim de görülen Türk heykellerinin bel hizasında tuttukları kadehin adı /tolu/ dur. Bu da yemin ediş şekli olarak nesilden nesile aktarılmış, günümüzde bile dostluk ifadesi olarak kadeh kaldırmak geleneği sürmektedir. Tolu sözü günümüz Türkçe'sinde /dolu/ şekline dönüşmüştür.
    Resmin sol üst köşesinde bir Truva duvarındaki kabartma yüz görülüyor. Bu yüzün tümüyle Hakkari'de yakın tarihte bulunmuş kabartma yüzlere ne derece benzediği açıktır. Bunun anlamı, Truva kültürünün de Ön-Türk kökenli oluşudur. Resmin alt kısmında tolu tutan kişiler kadın oldukları göğüslerinden belli oluyor. Demek ki anaerkil Türk
    toplumlarında yönetici kadınlar vardı ve onlar da tolu tutarak yemin ederlerdi

  6. #16
    Onursal
    destansı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    GÜNEŞ TANRI VE KUŞ ÜLKESİNİN TANRIÇALARI


    Doç. Dr. Haluk BERKMEN
    Yukarı Nil bölgesi bugünkü Sudan ülkesi olup, kadim dönemde KUŞ krallığının yerleşim alanı idi. Kuş krallarından en önemli olanı Taharka adıyla bilinir. Oysa ki onun asıl adı Turhaka idi ve anlamı da TUR-HAKAN olarak TUR halkının hakanı olmakta idi. Kuş adına gelince OK-UÇ => KUÇ => KUŞ şeklinde dönüşümlere uğradığı görüşündeyim. OK-UÇ ise /uçta duran OK/, yani yönetici olan OK halkı demek oluyor.
    UÇ- ÜÇ damgaları
    UÇ ile ÜÇ arasında da bir ilişki vardır. Yandaki Şekilde UÇ-ÜÇ-3 ilişkisi görülüyor. Sol alt köşede görülen kanatlı tanrıça İsis KUŞ ülkesinin ana tanrıçası idi. Kanatlı oluşu ve bir kuş gibi görünmesi ile ülkenin KUŞ adında olması tesadüf olabilir mi? KUŞ sözünün Türkçe anlamında hem uçma yeteneği olan (şaman olan), hem de Güneş-Tanrı ile ortak özellikler paylaşıp göklerde dolaşabilen bir varlık anlaşılmalıdır. Böyle bir varlığa tanrıça olarak bakılması ve ül---e Kuş ülkesi denmesi bence doğaldır ve tesadüf ile hiçbir ilgisi yoktur.
    Sol üst bölümde ise Orhon harflerini görüyoruz. 3 kollu Ç harfi hem üç hem de uç kavramlarını anımsatıyor. Sağ üst köşede ise E şeklinde görülen damga bazen yana yatık, bazen de ters yöne bakar şekilde çizilmiş olan Ön-Türk yazı tarzının UÇ damgasıdır. Bu ters tarafa bakan E harfi Arap 3 sayısına da kaynak olmuştur.
    Resmin sağ tarafında görülen kadın figürü Girit adasındaki kadim Minoan kültürüne ait bir çömlek üzerinde bulunmuştur. Öncelikle belinin ince oluşu bir kadın figürü olduğuna işaret ediyor. Ayrıca, etrafında çizilmiş olan 3 kollu işaretler Orhon Ç harfini ve dolayısıyla uçta bulunan ve manevi uçuşlar yapabilen yönetici şaman kadını simgeliyor. Resmin sağ alt köşesinde birtakım önemli simgeleri belirttim. Bu simgeler oraya süs olarak konmamışlardır. Her biri bir Ön-Türk damgasıdır ve anlamlıdır. Örneğin İsveç dilinde Y harfi Ü olarak okunur. Keza Latin yazısında V harfi U olarak okunur. Demek ki, bu damgalarda hem U sesi hem de Ç sesi vardır ve verilmek istenen mesaj UÇ kök sözcüğüdür.

    Kuş-kadın Örnekleri
    Resmin sağ alt köşesinde ise yine Girit adasında bulunmuş eski para örnekleri görülüyor. Bu paralarda kuş başlı kadınların çizilmiş olması herhalde anlamsız değildir. Paralara hep yönetici resmi çizildiği biliniyor. Şu halde bu kuş-kadınlar şaman dişi yöneticiler olsa gerek.
    Manevi uçuşlar yapabilen kadın heykelciklerine birçok yerde rastlıyoruz. Yine aynı resimde farklı bölgelerde ortaya çıkmış kuş-kadın heykelleri görülüyor. Bu küçük heykellerin birçok farklı bölgede ortaya çıkışı, onlarda uğur getirici ve koruyucu bir güç bulunduğu inancına dayanmaktadır. Ayrıca, anaerkil toplumlarda bu kadın heykelcikleri yönetici ve koruyucu ana simgesi olarak bir ipe takılıp boyunda asılı olarak taşınıyorlardı.
    Asya kökenli kuş kadınlardan Maya kültürünün kökeni hakkında Ön Türklerde Şamanlık adlı 14 sayılı yazımda söz ettim. Sol üst köşede görülen çizim Fransa’nın Lascaux mağara duvarından bir görüntüdür. Bu mağaraya gelen insanların yaklaşık 14,000 yıl önce bu resimleri çizdikleri ve resimlerin dış etkenlerden uzak olmalarından dolayı günümüze kadar bozulmadan gelebildikleri görüşü hakimdir.
    Bu mağaranın duvarlarında birçok hayvan resmi ile birtakım anlamı bilinmeyen işaretlerin çizilmiş olduğu ortaya çıkarılmıştır. Resimde açıkça bir Y harfi ve oradan yükselen bir çizginin ucunda bir kuş görülüyor. Burada görülen Y işareti aslında Ön-Türk UÇ/ÜÇ damgasıdır ve kuş resmi de bu görüşe destek veriyor. Uzun çizgi yükselişi simgeliyor.
    Sağda görülen kuş-kadın heykelcikleri Harrapa ve Mahenjo-Daro bölgesinde bulunmuşlardır. Bu bölge şimdiki Pakistan ülkesi hudutları içindedir ve genelde İndüs vadisi olarak bilinir. İNDÜS sözü dahi Ön-Türkçe olduğu görüşündeyim. Çünkü, İN kök sözcüğü insanı belirtir ve İN-DÜS => İN-DİR olup iki anlam taşır. Biri, kuzey bölgelerden bu vadiye inildiği, diğer anlamı ise şehrin insan eseri olduğuna işaret ettiğidir -DİR bu durumda bir belirtgeç takı olmaktadır. İNDİYA da /İnsanların ülkesi/ olmaktadır.
    Asya'da Hindistan ile Pakistan’ın kuzey bölgelerinde Kuş hanlığı bulunuyordu. Bu millete verilen isim Kuşhan krallığı olup, bölgesi Hindikuş dağlarının kuzey etekleri idi. Zaten, Hindikuş dağlarının adı Hint ile Kuş ülkeleri arasında kalan sıradağlar olmaktadır. Hem Kuzey batı Hindistan bölgesinde hem de bugünkü Sudan bölgesinde iki ayrı fakat aynı adlı KUŞ ülkesi var olmuş ise bu bir tesadüf olamaz. Mutlaka iki halk arasında ortak kültürel bağlar vardı.


    İndus Vadisinden
    İndüs vadisinde Harrapa ve Mahenjo-Daro şehirlerinde küçük kil tabletlere kazılmış ilginç resimler bulunmuştur. Bu resimlerin bir tür yazı olduğu görüşü vardır. Ancak günümüze kadar kesin bir çözüme varılamamıştır. Bu tabletlerde iki örneğini Resim 19c de görüyoruz. Her iki örnek negatif olarak kazılmışlardır. Yumuşak kil üzerine bastırıldıklarında kabartma olarak görüleceklerdir. İlginç olan yönleri bu iki kil damgada görünen büyükbaş sığırların 3 adet baş sahibi olmalarıdır. Eğer deminki mantıkla bakarsak bu kil tabletlerde şu mesaj aktarılmak isteniyor:
    Bu mührü basmış olan kişi uçta duran bir yöneticidir. Kendisinde boğanın gücü ve kutsallığı vardır. Bugün dahi Hindistan halkı ineğin kutsal bir hayvan olduğuna inanmaktadır.

  7. #17
    Onursal
    destansı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    TAŞLITEPE -ZİGGURAT- PİRAMİT


    Doç. Dr. Haluk BERKMEN
    Bir kültürü tanımlayan 3 öğenin dil, din ve mimari olduğunu söyledim. Dünyanın çeşitli bölgelerine yayılan Ön-Türkler ortak bir dile, ortak bir dine ve ortak bir mimari anlayışına sahiptiler.
    Dilleri tek heceli, dinleri güneşe ve göğe yönelik, mimari yapıtları ise piramidal (tabanı geniş ve yükseldikçe daralan) özellikte idiler. Bu özellik iki amaca yönelikti:

    1. Kutsal saydıkları göğe doğru yükselirken inşa ettikleri yapıların sağlam ve kalıcı olmasını istiyorlardı. Dış şartlara en dayanıklı yapı türü piramit veya konik yapıdır. Küp veya prizma yapıların üst bölümleri rüzgara karşı daha geniş bir yüzey sergileyeceğinden zamanla aşınmaları artarak yapının şekli bozulacaktı. Piramit ise bu direnci göstermeyeceğinden uzun süre şeklini korur.
    2. Bulundukları orta Asya bölgesi dağlık bir bölge idi ve tüm dağların piramit şeklinde olduklarını, tepelerin tabana göre çok daha dar olup bir tepe noktasında son bulduğunu görüyorlardı. Bu dağların tepelerine kurgan dedikleri mezarlar kazdılar ve soylu yöneticilerini bu tepelerdeki mezarlara gömdüler.

    Orta Asya dağlık bölgelerini terk edip daha düz bölgelere geldiklerinde aynı geleneği devam ettirmek istediler. Doğal dağ bulamayınca yapay dağlar inşa ettiler. Böylece hem belleklerindeki dağlara kavuştular, hem de içlerine yöneticilerini gömerek kurgan geleneğini devam ettirdiler. Kaya ve iri taşlarla tepeler oluşturdular. Bu suni tepelerin üstünü toprakla örttüler ve /tümülüs/ denen mezarları inşa ettiler.
    Vikipedi (Özgür Ansiklopedi) tümülüs için şunları söylüyor:
    Mezarın yerini bir tepe ile belirleme geleneğinin bilinen ilk örnekleri Avrasya steplerinde, MÖ 4. bin yılın başlarına aittir; kurgan olarak da adlandırılan bu mezar tepelerinin altında, ölü basit bir çukur ya da ahşap bir odaya yerleştirilmiştir. Bu geleneğin, steplerden gelen etki ile, Trakya'ya ilk olarak MÖ 3. bin yıl içinde girdiği bilinmektedir. Trakya'nın Tunç çağ mezar tepeleri, daha sonraki dönemlerin tümülüslerine göre daha basık ve yayvan, çoğu kez
    de 2-3 m yüksekliğindeki tepeciklerdir; ancak Bulgaristan' da ender olarak yüksekliği 7 metreyi bulanlar da vardır. Tepelerin dolgularını toprak değil taş oluşturduğundan, bunları "Taşlıtepe" olarak tanımlamaktayız.

    Nemrut Dağı Tümülüsü
    Resimde Nemrut Dağı tepesinde bulunan tümülüs (taştepe)görülüyor. Dünyanın sekizinci harikası olarak tanınan, tepesinde küçük kırma taşların yığılmasıyla oluşturulmuş konik tümülüs deniz seviyesinden 2150 m. yükseklikte olup bugünkü yüksekliği 50 m, çapı ise 150 metredir.
    Mezopotamyada ileri bir kültür oluşturmuş olan Sümer halkı Ziggurat adı verilen tapınaklar inşa etmişlerdir. Bu tapınaklardan UR şehrinde halen varlığını devam ettiren bir tanesini resimde görebiliriz.

    Solda bugünkü şekli ve sağda asıl eski şekli görülüyor. Basamaklı bir yapısı vardı ve halen basamaklar duruyor. Bu basamaklara neden ise, tapınağa ancak dış yüzünden tırmanarak tepesine ulaşılabileceğidir. İçi tümüyle dolu olup sadece bir mezar odası bulunmaktadır. Mezar odasının da nerede olduğu tam olarak bilinmemektedir. Nedeni de, odada bulunan değerli eşyaların talan edilmesini önlemek içindir.
    Nitekim, Mısır ehramlarına girildikten sonra pek çoğunun önceden açılıp içindeki değerli heykel ve eşyanın çalınmış olduğu tespit edilmiştir. Bu bakımdan eski ehramlara girmek her zaman çok zor olmuştur. Sırrını halen koruyan bir diğer yapı Japonya’nın güney adalarından birinde suya gömülü olarak bulunmuş olan tapınaktır. Bu tapınağın dış yüzünde birçok taş merdiven halen duruyor.


    Su altında kalmış tapınak

    Resimde bu basamakları görüyoruz. Adanın adı Yonaguni olarak bilinmektedir. Eğer bir dönemde bu taş tapınağı Ön-Türkler inşa etmişlerse adanın adını da onlar tarafından konmuş olması gerekir. YONAGUNİ adındaki başta bulunan Y ile sondaki İ sesleri sonradan eklendiği görüşündeyim. Zira, Japonca sözcükler genelde sesli harflerle biter. Şu halde ON-A-GUN kök sözcüklerinde ortadaki A harfi aynen bugün kullandığımız aidiyet (sana, bana, ona....gibi) ifade ediyorsa ONAGÜN sözü /Evrenin güneşi/ olur. Zira ON evren demektir ve GUN de bildiğimiz güneş.


    Maya Basamaklı Piramit
    Maya kültürü de aynı şekilde basamaklı piramitler inşa etmiştir. Resimde bir Maya basamaklı piramidi görülüyor. Maya piramitlerinin içinde da aynen Mısır ehramlarında olduğu gibi gizli mezar odaları bulunmuştur. Mısır ile Maya kültürünün bir diğer ortak noktası her iki kültürde ölülerin mumyalanması geleneği olmasıdır. Fakat ne kadar ilginçtir ki orta Asya kurganları açıldığında da aynı şekilde mumyalar bulunmuştur.
    Bir sonraki yazımda hem Asya kurgan geleneğinden, hem de mumyalama şekillerinden söz edeceğim.

  8. #18
    Onursal
    destansı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    ASYA KURGAN GELENEĞİ


    Doç. Dr. Haluk BERKMEN
    Tüm orta Asya ve özellikle Aral gölü ile Pamir yaylası arasında kalan geniş bölge Ön-Türk olan Saka Türklerinin yoğun yerleşim ve dolaşım ortamı idi. Bugünkü Kazakistan’ın güney batı bölgelerinde açılmış olan kurganlarda öylesine zengin kıyafetler, takılar ve süsler bulunmuştur ki bu şahane kurganlara kazı bilimciler “Kraliyet kurganları” adını vermekten kendilerini alamamışlardır. (Kaynak wellings of Eternity, Alberto Siliotti, Barnes & Noble)
    At kültürünün Asya kökenli olduğunu biliyoruz. Eskiden yöneticilerin, mezarlarına atlarla birlikte gömülme geleneğini Altay dağlarında içleri açılmış pek çok kurganda buluyoruz.Cennetin Otlakları başlıklı yazısında Natalya Polosmak (Kaynak: National Geographic,Ekim 1994) Rusya, Kazakistan, Cin ve Moğolistan kesim noktasında (Ukok adli tepede) açtığı bir kurgandan söz etmektedir.
    Kurganın taşlı üst tepesi açıldığında bir tahta odanın üstünde tüm süsleriyle gömülmüş 6 adet at cesedi ile karşılaştılar. Bu atlar alınlarına vurulmuş tek bir balta darbesi ile kurban edilmişlerdi. Kurban töreninin eski bir Türk adeti olduğunu atın başını tutan kişiye Bas tutkan kişi denilmesinden anlıyoruz.
    At ile birlikte gömülme geleneği hem güney Mısır bölgesinde yaşamış olan KUŞ krallarında hem de Etrüsk krallarında görüyoruz. (Bkz. 14 sayılı yazım) Tahta odada ise, bir tahta tabut içinde, kürklere sarılı altın süsleri ile birlikte buzlar içinde gayet iyi durumda korunmuş bir kadın mumyası vardı. Mumyanın omzunda ve bileğinde dövmeler hala gayet belirgin durumda idi.

    Çinde Bir Taş tepe (Tümülüs)
    Kurganlara orta Asya bölgelerinden Çin içlerine kadar rastlanmaktadır. Resimde bir Çin taş tepesi görülüyor. Bu taş tepelerden bazıları açılmış ve içlerinden çok ilginç heykeller çıkmıştır. Fakat hala açılmamış durumda pek çok kurgan bulunmaktadır.
    Mumyalama geleneğine ise Ön-Türklerin gittikleri her bölgede rastlıyoruz. Günümüzden 7,000 yıl önce yaşayıp belirli bir kültür düzeyine ulaşmış bir halk ortaya çıkarılmıştır. (Kaynak: Ancient American dergisi, Cilt 6, sayı 39, sayfa 26) Bu halkın Asya kıtasını Amerika kıtasına bağlayan bölgede yaşadığı ve eskimo kültürünü oluşturduğu görüşü mevcuttur. Kültüre isim olarak /Mumya halkı/ adının seçilmesi ölülerini mumyalama adetinde olmalarından dolayıdır. Bu halkın tip olarak uzun çehreli ve Kafkas tipli oluşları onların bu bölgelere batıdan göç ederek geldiklerini gösteriyor.
    Yapılan araştırmalara göre 12 aylık bir takvime sahip oldukları, balık ağı imal ettikleri, Astronomi ve anatomi bilgisine sahip olup bu bilgileri pratik hayata uyguladıkları saptanmıştır. Bu derece ileri bilgilerle donanmış bir kültürün mumyalama tekniklerini de geliştirmiş olması pekala mümkündür.
    Halen bu mumyalardan arta kalan birkaçı Washington D.C. Smithsonian müzesinde sergilenmektedir.
    Çinin kuzey batı bölgesi olan doğu Türkistan Uygur cumhuriyetinde ilginç bir mezar ortaya çıkarılmıştır. (Kaynak: National Geographic, Mart 1996, Cilt 189, Sayı 3, sayfa 44) Alnında güneş simgesi bulunan bir erkek mumyasının, sanki yeni gömülmüş gibi saçı ve sakalı dahi yerli yerinde duruyordu. İlginç olan şudur ki yapılan tetkikler mumyanın günümüzden 3,000 yıl önce mezara konmuş olduğudur.


    Asya'dan Uygur Mumyası


    Resimde görülen bu mumya bir şaman kişiye veya önemli bir yöneticiye aitti. Anlındaki güneş simgesi ve ayağında geyik derisinden yapılmış çizmeler onun ata binen bir lider olduğuna işarettirler. O bölgede ortaya çıkarılmış birçok mumya vardır. Bazıları günümüzden 4,000 yıl öncesine aittir. Mezarlarda ayrıca ziraat aletleri de bulunmuş olması bu halkın tarım yapan ileri bir kültüre ait olduklarını gösteriyor.

    Mumyanın Çizmeleri


    Resimde mumyanın çizmeleri solda ve halen Asya Türkmen binicilerinin kullandığı çizme sağda görülüyor.

    Uygur Mumyası ve Görüntüsü

    Resim de yine aynı bölgede bulunmuş bir kadın mumyası görüyoruz. Resmin solunda başında bir tüy halen duruyor. Bu tüyün bir Ön-Türk simgesi olduğunu ve kızılderili denen Asya kökenli Amerika yerli halkı tarafından güneş simgesi olarak takıldığını gördük. (Bkz. 8 nolu yazım) Uygur halkı bu mumyalanmış kadını o derece beğendiler ki kendisine /Kiruran Güzeli/ adını takıp bir de şarkı bestelemişlerdir. Sağ tarafta aynı güzel kadının bir Uygur ressam tarafından canlandırılmış yüzü görülüyor.
    Alaska üzerinden Amerika'ya geçmiş olan Ön-Türk boyları güney Amerika'ya kadar gitmişlerdir. Bugünkü Peru bölgesindeki İnka halkı da mumyalama tekniklerini uyguluyorlardı. Peru'nun Cuzco şehrinde yüksek bir dağlık bölgede bulunmuş olan mumyalanmış kadının başlığı ve kıyafeti çizilmiştir.


    İnka Kültüründen Mumya Kadın Çizimi
    Aslına uygun olarak gerçekleştirilmiş olan bu çizimi yukarıdaki resimde görmekteyiz. (Kaynak: National Geographic, Haziran 1996, Cilt 189, Sayı 6, sayfa 73) Kadının başındaki tüylü başlık bir güneş simgesi olmakta ve kadının bir asil yönetici veya şaman olduğuna işaret etmektedir.

  9. #19
    Onursal
    destansı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    ATATÜRK’ÜN GÜNEŞ DİL KURAMI


    Doç. Dr. Haluk BERKMEN
    Asya'da yaşayan boyların konuştuğu dil, günümüzden 15,000 yıl öncesinden başlayarak 3,000 yıl öncesine kadar geçen dönem içinde hem gramer kuralları, hem de nesnel ve kutsal kavramları ile tam olarak gelişmişti. Bu dile Ön-Türkçe demek doğru olur sanırım. Zira Ön-Türkçe konuşan insanlar göç ettiklerinde birçok yeni dilin oluşmasında önderlik ettiler.


    Ön-Türk Göçleri
    MÖ. 1,000 (günümüzden 3,000) yıllarından itibaren bu diller kesin çizgilerle ayrılıp farklı abeceler ile yazılmaya başlamışlardır. Fakat birçok örnekle göstermeye çalıştığım gibi, Ön-Türk damgaları hepsine temel kaynak olmuştur. Orta Asya Göktürk yazısı da aynı köke dayanır. Göktürk damgaları 38 adettir. Bunları alttaki resimde görmekteyiz.


    38 Damgalı Orhun abecesi

    Dikkat ederseniz, bu damgalardan bazıları basit tek sesler iken bazıları hece, bazıları 3 harf ile ifade edilebilen çift-sesli (diftong) işaretlerdir. Birçokları da bilinen birtakım nesneleri andırır. Örneğin: T1 at üstündeki biniciyi, OKH bir oku, Y1 yarım ayı, ....vs.

    MÖ. 15,000 ile 3,000 yılları arasında geçen 12,000 yıllık süre Ön-Türklerin dünyaya yayıldıkları dönemdir. Bu süre içinde Asya'nın doğusunda Korece, Japonca, Tunguzca, Çukçice ve Aynuca ortaya çıkmıştır. Bering boğazını aşanlar ise Maya, Aztek, İnka dillerini ve onların pek çok yan lehçelerini oluşturmuşlardır.
    Orta Asya'da kalanlar ise, yazıyı geliştirmeye devam etmişler ve en gelişmiş yazı türü olarak Göktürk yazısını oluşturmuşlardır. Bu arada batıya ve güneye göç edenler Sümer çivi yazısını, Elam, Saka, Kıbrıs ve Etrüsk yazılarını geliştirmişlerdir. Bu yazı türlerinden Finike abecesi, Yunan ve Roma abeceleri de türemiştir.
    Kuzey ve kuzey-batıya göç etmiş olanlarından Viking, Fin, Macar ve Baltık harfleri ortaya çıkmıştır. Anadolu'da ise Likya ve Lidya yazıları Ön-Türk yazı şekline en çok benzeyen türlerdir. Anadolu şehirlerinin pek çoğu Ön-Türkler tarafından kurulmuşlardır. Ön-Türk kültürünün son kalesi batıda Truva şehri ve iç-Anadolu'da Göreme (peri bacaları) bölgesi olmuştur. Bu iki merkez de işgal edilince Anadolu Ön-Türk kültürü büyük çapta yok olmuştur. O dönemden kalma yazılı taşlar ve kaya resimleri halen tam olarak okunabilmiş değildirler.
    Bu bakımdan, halen dilcilere ve kazı bilimcilere, sanat tarihçilerine çok iş düşmektedir. Ancak, belli bir bilinç düzeyi oluşmadığı sürece doğru yorumların yapılması mümkün değildir. Atatürk tarafından geliştirilip üzerinde yıllarca çalışmalar yapılmış olan Güneş Dil Kuramı yeniden ele alınıp, güncel bilgilerle, sağlam bir temele oturtulmalıdır.

    Kadim kültürler sadece Türkologlar tarafından değil, dil, yazı, inanç ve mimari eserlerinin inceleneceği bir uzman gurubu tarafından ele alınmalıdırlar. Ortak olan yönler ortaya çıkarılmalıdır. Bu çalışmaya yabancı uzmanlar da davet edilmelidir. Atatürk, zamanında Macar dil uzmanlarını Ankara'ya davet etmiş, onlar da Türk dilinin kökenlerini araştıran birçok eserler vermişlerdir.

  10. #20
    Onursal
    destansı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    MERV BÖLGESİ
    Doç. Dr. Haluk BERKMEN

    Güneş Dilinin Merkezi
    Resimde dünya haritasını görüyoruz. Asıl merkezi bölge olan Orta Asya bölgesi bir zamanlar münbit bir arazi idi. O bölgede büyük denizler, göller, dereler ve yüce dağlar bulunuyordu. İklimin zaman içinde değişmesi sonucu oraları çöle dönmeye başlayınca insanlar da göç etmek zorunda kaldılar.
    İşte o bölgeden yayılan insanların konuştuğu dil olan Ön-Türkçe güneşin ışınları gibi dört bir yana yayılmıştır. Bu bakımdan Atatürk’ün önderliğinde bu görüşü kanıtlamaya çalışanlar, kurama Güneş Dil Kuramı demişlerdir. Bu kuram zamanla gözden düşmüş olsa da temel varsayımları ve diller arası ilişkilere bakış açısı doğrudur. Buraya kadar verdiğim çeşitli örnekler bu kuramı destekler nitelikte oldukları kanısındayım.

    Belh ve Merv bölgesi
    Hind-Avrupa dillerinin çıkış bölgesini araştıran ve bu konuda arkeolojik araştırmalar yapan iki kazı bilimci Frederic Hiebert ve Victor Sarianidi, resim degörülen Hazar denizinin doğu bölgelerinden başlayarak Pamir yaylasına kadar uzanan bölgeyi aday göstermektedirler.
    Bu bölgede yaşamış olan kültürün bulunduğu geniş bölgeye Bactria Margiana Archaeoloji Complex sözlerinin baş harflerinden BMAC adını vermişlerdir. Oysa ki bu bölgenin içine Türkmenistan, Afganistan, Özbekistan, Tacikistan, Doğu İran, Kuzey Pakistan ve Altay dağları girmektedir. Tüm bölge eskiden ve halen Türk boylarının yerleşim bölgesidir. Fakat, bu iki araştırıcı Hind-Avrupa kültürüne bir kaynak arayışı içinde oldukları için Belh şehrinin bulunduğu bölgeye Yunan tarihçilerin vermiş olduğu isimden mülhem Bactria demeyi daha uygun görmüşlerdir. Margiana adı da bugünkü Türkmenistan’da bulunan Merv şehrinden mülhemdir.
    MÖ. 15,000 yıllarından itibaren MÖ. 1,000 yıllarına kadar sürekli olarak yerleşim bölgesi olmuş olan bu geniş alanda tarım yapılıyor, şehirler kuruluyor, hatta yazı bile geliştiriliyordu. Bu bölgede araştırma yapan F. Hiebert: “Çok geniş bir alana, Asya’nın derin steplerine kadar, yayılmış olan bu kültürün insanları gelişmiş şehirler inşa etmişlerdi ve homojen tek bir halk oldukları anlaşılıyor” diyor ve“Orta Asya’nın hudutlarını yeniden tanımlıyoruz” ekleyerek bu kültürün sanıldığından çok daha uzak bölgeleri etkilediğini ifade ediyor. (Bkz. Science dergisi, Cilt 302, 7 Kasım 2003)

    Fakat, ne yazıktır ki tüm makalesinde asla Türk adını telaffuz etmiyor. Adeta onları yok sayıyor. Yine ne kadar acıdır ki bizim dilcilerimizden, kazı bilimcilerimizden bu konuda en ufak bir itiraz yükselmiyor. Türkologlarımız bu konulara neden ilgisiz kalıyorlar?
    BMAC denilen bölge aslında bereketli ve tarıma elverişli Mavera-ün- Nehir “İki nehir arası” denilen bölgeyi de içermektedir. İki nehir tarafından sulanan bir diğer bölge Mezopotamya bölgesidir. Zaten, Mezopotamya “İki nehir arası” demektir. Anlaşılan, Ön-Türk boyları iki nehir arasına yerleşmeyi tercih etmişler ve buldukları bu tür bölgeleri kendilerine yurt edinmişlerdir. İlk yerleşimlerinden biri Amu derya ile Siri derya arası, ondan sonra da gittikleri bölge Dicle ile Fırat derelerinin arası olmuştur. Sümerlerin bu iki dere arasına yerleşim yılları MÖ. 3000 yıllarına hatta daha da eski bir döneme rastlar.

Benzer Konular

  1. Maya
    By cHoLeRa in forum Rüya Tabirleri
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 08-09-2007, 03:22 PM
  2. GÜney Anadolu Halk KÜltÜrÜ
    By ABYSS in forum Türk Kültürü
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 12-26-2006, 04:53 PM

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]