Geçmişten Günümüze Ermeni Sorunu!!!!



GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ERMENİ SORUNU



1. Tarihçe

Asya ve Avrupa kıtaları arasında köprü konumunda olan Türkiye, Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan boğazları, Ortaasya, Kafkasya ve Ortadoğu’daki doğal enerji kaynaklarının kesiştiği noktadaki jeopolitik konumuyla bütün dünyanın dikkatini çekmektedir.

Geçmişte Osmanlı Devleti, bugün de Türkiye, bu jeopolitik ve jeostratejik konumundan dolayı çeşitli entrikaların çevrildiği bir alan olmuştur. Osmanlı devletini parçalayarak tarih sahnesinden silmek isteyen sömürgeci devletler, bu entrikalarında yüzlerce yıldır Türklerle dostça yaşayan Ermenileri kullanmışlardır.

Tarihte olduğu gibi günümüzde de, Ermeni toplumu üzerinden siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler bulunmaktadır. Bazı ülkelerde Türkleri ve Türkiye’yi sözde soykırımla suçlayan anıtlar dikilmekte, bazı ülkelerde de soykırım iddiasını tanımaya yönelik kararlar parlamento gündemlerine getirilmekte, hatta kimi ülke parlamentolarında kabul edilmektedir. Gerçekte tarihçilere bırakılması gereken bu konular, siyasetçilerin elinde çıkar aracı haline dönüştürülmektedir.

Tarih boyunca Romalılar, Persler ve Bizanslılar tarafından Anadolu’nun bir yerinden diğerine sürülen, savaşlara itilen ve çoğu kez üçüncü sınıf vatandaş muamelesi gören Ermeniler, Türklerin Anadolu’ya girişlerinden sonra Türklüğün adil, insani, hoşgörülü, birleştirici anlayış ve inancından yararlanmışlardır. Bu ilişkilerin gelişme ve doruğa ulaşma çağı olan 19. Yüzyıl sonlarına kadar süren devir, “Ermenilerin altın çağı” olmuştur.

Osmanlı devletinin çalışan, liyakatli, dürüst ve becerikli her vatandaşına sağladığı imkanlardan gayr-i müslimler içinde en çok faydalananlar Ermeniler olmuştur. Askerlikten, kısmen de vergiden muaf tutulurken, ticarette, zanaatta, çiftçilikte ve idari işlerde yükselme fırsatını elde etmişler ve devlete bağlı, milletle kaynaşmış ve anlaşmış olduklarından dolayı "millet-i sadıka” olarak kabul edilmişlerdir.

Bu çerçevede, Türkçe konuşan, ayinlerini bile Türkçe yapan bu topluluktan devlet kademelerinde önemli görevlere yükselenler, hatta Bayındırlık, Bahriye, Hariciye, Maliye, Hazine, Posta-Telgraf, Darphane Bakanlıkları, Müsteşarlıkları yapanlar olmuştur. Hatta Osmanlı devletinin meseleleri üzerinde Türkçe ve yabancı dillerde eserler de yazmışlardır.

Ancak Osmanlı devletinin zayıflamaya başladığı dönemlerde, hemen her konuda Avrupa’nın müdahalesi baş gösterince, Türk-Ermeni ilişkilerinde de bir bozulma başlamıştır. Batılıların özellikle misyoner din adamı kisvesinde, Osmanlı devleti içine soktuğu provokatörlerin faaliyetleriyle Ermeniler; dini, kültürel, ticari, sosyal ve siyasi açılardan Türk toplumundan uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Böylece, çoğu defa Türklerin zararlı çıktığı trajik olaylar başlamış, Doğu Anadolu’da başlatılan ve İstanbul’a kadar yayılan isyan hareketlerinde binlerce Türk ve Ermeni hayatlarını kaybetmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sırasında ise; Osmanlı askeri olarak düşmanlara karşı savaşan veya geri hizmetlerde çalışan Ermenilere karşılık, Ermenilerin önemli bir kısmı düşman kuvvetlerinin yanında Türklere karşı savaşmıştır. Cephe gerisinde de komitacı Ermeniler kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmaksızın katliamlara girişmişler, yüz binlerce Türk’ün hayatına kastederek Doğu Anadolu’yu bir harabe haline çevirmişlerdir.

Devletin bunları yatıştırmak ve durdurmak için aldığı tedbirler istismar edilmiş ve dış devletlerin tahrik ve vaatleriyle Ermeniler, bin yıl refah içinde yaşadıkları ülkeyi parçalamaya çalışmışlardır.

Anadolu dışında kurulan Hınçak, Taşnak, Ramgavar, Hınçak İhtilal Komitesi, Silahlılar Cemiyeti, Ermenistan’a Doğru Cemiyeti, Genç Ermenistan Cemiyeti, İttihat ve Halas Cemiyeti ve Karahaç Cemiyeti gibi örgütler, halkı silahlı ayaklanmaya sevk etmişlerdir.

Osmanlı devleti, Birinci Dünya Savaşı içinde, Ermeni isyanının yoğun olduğu Doğu Anadolu’da, bir yandan cephede Rus ordularıyla ve Rusların yanında yer almış olan Ermeni kuvvetleriyle savaşmak zorunda kalmıştır. Diğer yandan da cephe gerisinde Türkleri katleden, Türk köy ve kasabalarını yakıp yıkan, ordunun ikmal tesislerine ve konvoylarına saldıran Ermeni çeteleri ile mücadele etmiştir.

Ayrıca hem cephede hem de cephe gerisinde savaşmak durumunda bırakılmasına rağmen, 9-10 ay, cephe gerisindeki önemli tehlikeyi “mahalli tedbirlerle” çözüme ulaştırmaya çalışmıştır. Bu arada, 24 Nisan 1915’te, cephe gerisinde faaliyette bulunan Ermeni komitecilerine yönelik bir operasyon yapmış ve vatana ihanet eden 2345 komiteciyi tutuklamıştır.

Komitecilerin dışında özellikle Rus sınırına yakın bölgelerdeki Ermeni halkın da devlete isyan halinde olduğunu görünce, son çareye başvurmuş ve bölgedeki Ermenilerden sadece isyan hareketine karışanları savaş bölgesinden alıp, ülkenin emniyetli bölgelerine “sevk ve iskâna”, o dönemdeki ifadesiyle “tehcir”e tabi tutmuştur. Bu uygulama ile aynı zamanda her şeyden önce cephe gerisinde iç savaş ortamında bulunan Ermeni halkın can güvenliği sağlanmıştır. Çünkü Ermenilerin bölgedeki Türklere yaptıkları katliam ve mezalimin karşılığını müslüman halk da vermeye başlamıştır.

Ermenistan ile bir takım siyasi ve ekonomik çıkarlar için Ermenileri kullanan bazı devletler, yer değiştirme uygulamasını ve 24 Nisan’daki tutuklamaları bir “soykırım” gibi göstermek ve dünya kamuoyunu bu konuda ikna etmek için yoğun bir propaganda faaliyetine girişmişlerdir.

Oysa Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Osmanlı devletini işgal eden devletlerden İngilizler, aralarında Osmanlı siyasi ve askeri liderleriyle önde gelen aydınların da bulunduğu 143 kişiyi “Ermeni olaylarında savaş suçu işledikleri” gerekçesiyle tutuklayarak Malta adasına sürmüş ve hapsetmiştir. Suçlamalarla ilgili olarak Osmanlı, ABD ve İngiliz arşivlerinde geniş çaplı araştırmalar yapılmıştır. Buna rağmen, Malta’daki tutuklular hakkında iftiraları kanıtlayacak deliller mahkemeye sunulamamıştır. Sonuç olarak Malta'daki tutuklular, kendilerine hiçbir suçlama dahi yöneltilmeden ve duruşma yapılmadan 1922'de serbest bırakılmışlardır.

Ancak Türkleri sözde soykırımla suçlama gayretleri durmamış; Malta’daki yargılama sürecinde İngiliz basınında Osmanlı Hükümeti’ni sözde soykırım ile suçlayan ve bu konuyu ispata yeltenen bazı uydurma belgeler yayınlanmıştır. Söz konusu belgelerin General Allenby komutasındaki İngiliz İşgal Kuvvetleri tarafından Suriye'deki Osmanlı Devlet Dairelerinde ortaya çıkarıldığı iddia edilmiştir. Ancak, İngiliz Dışişleri Bakanlığı tarafından sonradan yapılan soruşturmalar, İngiliz basınına verilen bu belgelerin İngiliz ordusu tarafından ele geçirilen belgeler olmayıp, Paris'teki Milliyetçi Ermeni Delegasyonu tarafından müttefik delegasyonlara gönderilen yazılar olduğu anlaşılmıştır.

Bütün bu gerçeklere rağmen, sözde soykırım iddialarını gündemde tutmak için olağanüstü gayret sarf eden Ermeni komiteleri, terör eylemlerine yönelmişlerdir. 1965'ten sonra, çeşitli ülkelerdeki Ermenilerin, Türkiye aleyhine başlattıkları karalama kampanyasıyla dünya ve Türkiye kamuoyunda varlığını hissettiren sözde Ermeni Sorunu, 1970'li yıllardan itibaren yurtdışındaki Türk temsilciliklerine yönelik terör eylemlerine dönüşmüştür.

Gurgen (Karekin) Yanikan adlı bir yaşlı Ermeni’nin 27 Ocak 1973'de ABD'nin Santa Barbara kentinde, Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır Demir'i katletmesiyle başlayan "Bireysel Ermeni Terörü", 1975'den itibaren tıpkı 1915 öncesinde olduğu gibi "Örgütlü Ermeni Terörü"ne dönüşmüştür. Yurtdışındaki Türk görevliler, diplomatlar, elçilikler ve kuruluşlarına yönelik Ermeni saldırıları, kısa sürede hızlı bir tırmanma göstererek yoğunluk kazanmıştır.

Ermeni teröründe, Türkiye’deki iç huzursuzluğun zirveye çıktığı 1979 yılından itibaren büyük bir artış gözlenmeye başlanmıştır. Ermeni teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39'u silahlı, 70'i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdir. Bu saldırılarda 42 diplomatımız ile 4 yabancı hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralanmıştır.

Ermeni terör örgütleri, dış dünyanın tepkileri üzerine 1980’li yıllarda taktik değiştirmişlerdir. Bu arada PKK terör örgütü ile işbirliğine gittikleride görülmüştür. Türk güvenlik güçlerinin PKK terörü ile mücadelede başarı sağlamasının ardından Ermeni komiteleri, sözde iddialarını Ermenistan devletinin açık desteği ve Ermeni Diasporası aracılığıyla sürdürmeye devam etmektedirler. Çeşitli ülke parlamentolarından “sözde Ermeni Soykırımı”nı kabul eden yasaların ve önerilerin çıkmasını sağlamaya çalışarak, asılsız iddialarını dünya kamuoyuna kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.

Bu kapsamda Ermenilerin nihai amacının, sözde soykırım iddialarını tüm dünyaya “tanıtmak”, Türkiye’yi bu temelsiz iddiaları “tanımak” zorunda bırakarak, Türkiye'den "tazminat" ve "toprak" almak ve "Büyük Ermenistan" hayalini gerçekleştirmektir.

Ayrıca Ermeni tarihi konusunda yaşanan karmaşayada kısaca bakmak gerekmektedir, bunlar;

Ermenilerin tarihte yaşadıkları bölgeler olan şimdiki Adana ve Hatay civarı, Doğu Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Kuzey Irak, Suriye, Güney Kafkasya, Kuzey İran ve Hazar Denizinin batı kıyılarının kapsadığı alanın tarih boyunca birçok kavmin hakimiyet mücadelesi verdiği bir coğrafya olması,

Yine bu bölgenin büyük göçlerde bir geçiş yolu olması nedeniyle, etnik yapısının, dolayısıyla tarihinin çok karışık olmasından kaynaklandığı söylenebilir.

Bütün bunların haricinde muhtelif araştırmacılar tarafından gerçekte Ermenilerin “köklü bir tarihe sahip olmadıkları” bu karmaşanın da uydurma bir tarih oluşturma gayretlerinden kaynaklandığı dile getirilmektedir.

Ancak, bütün bunlara rağmen tarihin bilimsel çalışmalara dayandığı dönemler itibarıyla Ermeni tarihi açısından bir gerçek vardır. Bu gerçek; “Ermenilerin barış, huzur ve güven içinde yaşama fırsatı bulabilmelerinin ancak Selçuklular ile başlayan, bölgedeki Türk hakimiyetinden sonra mümkün olduğu” gerçeğidir.

Bu konuda Ermeni tarihçi Urfalı Mateos’un Selçuklu Sultanı Melikşah hakkındaki;

“Melikşah’ın kalbi Hristiyanlara karşı şefkat ve iyilikle doluydu. İsa’nın evlatlarına çok iyi davrandı. Ermeni halkına refah, barış ve mutluluk getirdi.” şeklindeki ifadeleri bu gerçekleri teyit etmektedir.


2. Ermeni Sorununun Ortaya Çıkışı

Osmanlı Devletinin gerilemeye başlaması ve hemen her konuda Avrupa'nın müdahalesine maruz kalması sonucunda, Türk - Ermeni ilişkilerinde de bir bozulma devri başlamıştır. Batılı ülkeler Osmanlı Devleti'ni bölerek bölgesel çıkarlarına ulaşabilmek için Ermenileri Türk toplumundan koparmayı hedeflemişlerdir.

Özellikle Avrupa'nın bazı büyük devletleri "ıslahat" adı altında bir yandan Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışırken, bir yandan da Ermenileri, Osmanlı yönetimine karşı teşkilatlandırmışlardır. Böylece ülke içinde ve dışında teşkilatlanan ve silahlanan Ermeni komiteleri ile Ermeni kiliseleri'nin kışkırtıcı faaliyetleri sonucunda, Ermeni toplumu yavaş yavaş Türklerden uzaklaşmaya başlamıştır.

Türklerin dostane tutumuna karşı, yabancı devletlerle ittifak etmek suretiyle Türklerle mücadeleye başlayan Ermeniler, Batının desteğini alabilmek için kendilerini "ezilen bir toplum" olarak göstermeye ve "Anadolu üzerindeki egemenlik haklarını Türklerin gasp ettiği" iddiasını dile getirmeye başlamışlardır.

Bu çerçevede, Islahat Fermanı ile Müslümanlar ve Gayr-i Müslimler eşit statüye getirilince ayrıcalıklarını kaybeden Ermeniler, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda, Rusya'dan "işgal ettiği Doğu Anadolu topraklarından çekilmemesini, bölgeye özerklik verilmesini veya Ermeniler lehine ıslahat yapılmasını" talep etmişlerdir. Bu isteklerle birlikte Ermeni sorunu ilk kez ortaya çıkmaya ve uluslararası bir şekil almaya başlamıştır.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından imzalanan Ayastefanos Anlaşması'nın Osmanlı Devleti'nce kabullenilmek zorunda kalınan 16. maddesi şöyledir:

"Ermenistan'dan Rusya askerinin istilası altında bulunup Osmanlı Devleti'ne verilmesi gereken yerlerin boşaltılması oralarda iki devletin dostane ilişkilerinde zararlı karışıklıklara yol açabileceğinden, Osmanlı Devleti Ermenilerin barındığı eyaletlerde mahalli menfaatlerin gerektirdiği ıslahat ve düzenlemeyi vakit kaybetmeksizin yapmayı ve Ermenilerin Kürtlere ve Çerkezlere karşı güvenliklerini sağlamayı garanti eder".

Anlaşmanın bu hükmü, esas itibariyle bağımsızlık kazanmak isteyen Ermenileri tam anlamıyla tatmin etmemiş olsa dahi "Ermeni Sorunu"nun tarihte ilk kez bir uluslararası belgeye yansıması ve "Ermenistan" diye bir bölgenin varlığından söz edilmesi yönünden büyük önem taşımaktadır.

1878 yılında toplanan Berlin Kongresi sonucunda imzalanan Berlin Antlaşması'nın 61. maddesi de Ayastefanos Anlaşması'nın 16. maddesi yerine şu hükmü getirmiştir:

"Osmanlı Hükümeti, halkı Ermeni olan eyaletlerde mahalli ihtiyaçların gerektirdiği ıslahatı yapmayı ve Ermenilerin Çerkez ve Kürtlere karşı huzur ve güvenliklerini garanti etmeyi taahhüt eder ve bu konuda alınacak tedbirleri devletlere bildireceğinden, bu devletler söz konusu tedbirlerin uygulanmasını gözeteceklerdir".

Böylece Ermeniler, Ruslar ve İngilizler tarafından kullanılmaya başlanmış ve İngiltere'nin elinde Rus yayılmacılığına karşı bir ileri karakol vazifesi görmüşlerdir. İngiltere ve Rusya tarafından tarih sahnesine sunulan Ermeni Sorunu, aslında Osmanlı Devleti'ni yıkma ve paylaşma politikasının bir uzantısıdır. Sözde Ermeni soykırımı iddiaları ve yalanları da işte bu politikanın ürünüdür.



3. Ermeni Sorununun Tarihsel Gelişimi ve Ermeni Terör Örgütlerinin Eylemleri
1022- Ermeni topraklarının İmparator II. Basileios tarafından Bizans topraklarına katılması üzerine 40 bin Ermeni Anadolu'ya sürgün edildi.

1046- Ermeni hanedanları Bizans İmparatoru IX. Konstantin tarafından katledilerek yok edildi.

1054- Sultan Tuğrul Bey döneminde Selçuklulara bağlanan Ermenilere özerklik verildi.

1098- Ermeniler Haçlılarla işbirliği yaptılar.

1461- Fatih Sultan Mehmed, Bursa'daki Ermeni Piskoposu Hovakim'i (Ovakim) İstanbul'a getirterek kendisine Patrik unvanını verdi ve Ermenilere birçok haklar tanıdı.

1567- Türk matbaasının kurulmasından 160 yıl kadar önce Venedik'te matbaacılık eğitimi görmüş olan Sivaslı Apkar adındaki bir papaza İstanbul'da bir Ermeni matbaası açması için izin verildi.

1790- İlk resmi Ermeni Okulu, Amira Miricanyan ve Şnork Mığırdıç tarafından Kumkapı Fıçıcı Sokak'ta kuruldu.

1823- Artin Bezciyan adlı Ermeni, Kumkapı'da Bezciyan Okulu'nu kurdu.

1824- Patrik Karabet, Ermenice gramer okutan Kumkapı Okulu'nu Patrikhane'nin himayesine aldı.

1853- Ermeni Maarif Komisyonu kuruldu.

1876- Kurulan Mecliste Ermeni milletvekilleri de katıldı.

1877- Ermeni Milli Meclisi, Ermeni halkının askere yazılarak savaşa katılma kararını aldı.

1878- İstanbul Ermeni Patriği Nerses, İngiltere Dışişleri Bakanı Salisbury'ye gönderdiği muhtırada, Türklerle beraber yaşayamayacaklarını bildirdi.

13 Temmuz-Berlin Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya, Osmanlı Ermenileriyle ilgili 61. madde eklendi.

3 Ağustos-İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Salisbury, İstanbul Büyükelçisi Layard'a gönderdiği talimatta, Osmanlı Hükümeti'nin Doğu'da reformlara başlaması gerektiğini bildirdi.

1890- 20 Haziran-Erzurum İsyanı

Temmuz- Kumkapı Nümayişi, Birinci Sason İsyanı

1892- 1893- Merzifon, Kayseri, Yozgat isyanları

1895- 30 Eylül- Babıâli olayı

Kasım- Ermenilerin Maraş'ta isyan teşebbüsü

1896- 30 Ekim-İstanbul'da Ermeni eylemi

Haziran- I. Van isyanı

26 Ağustos- Osmanlı Bankası Olayı

1902- Ermeni dilcilerden H. Acaryan, "Ermeni Dili'ne Türk Dili'nin Tesiri ve Ermenilerin Türkçe'den Aldıkları Sözler" adında bir eser yazdı.

1904- İkinci Sason isyanı

1905- (21 Temmuz) Yıldız Camii'nde, Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid'e suikast teşebbüsü.

1908- Ermenilerin Jamanak adlı gazetesi yayın hayatına başladı.

İkinci Meclis açıldı ve Ermeni komitecilerden bazıları Millet Meclisi'ne girdi.

1909- 14 Nisan- Adana'da Ermeni isyanı

1915- 15 Nisan- II. Van İsyanı

24 Nisan- Osmanlı Devleti aleyhinde faaliyette bulunan Ermeni komiteleri kapatıldı. Bu komitelerin idarecilerinden 2345 kişi tutuklandı.

3 Mayıs- Ermeniler Van'da büyük bir katliama giriştiler.

27 Mayıs- Yer Değiştirme (Tehcir) Kanunu çıkarıldı.

1918- 1 Şubat- Ermeni komitacı Arşak, Bayburt'ta katliam yaptı.

25 Nisan- Ermeni komitacılar, Kars'ın doğusundaki Subatan köyünde 750 Türk’ü katletti.

1 Mayıs- Ermeni komitacılar, Kars'ta, aralarında çocukların da bulunduğu 60 Türk'ü katletti.

1919- 20 Kasım-Osmanlı bürokrasisinde üst düzeyde görev yapan Bogos Nubar Paşa ve Şerif Paşa, Ermeni-Kürt bağımsızlık belgesini imzaladılar.

1920- 12 Ocak- 450 kişilik Ermeni süvari birliği, Antep'in Arapdar köyünde Müslümanlar'a işkence yaptı.

(2 Aralık) Gümrü Anlaşması imzalandı.

1921- 15 Mart- Talat Paşa, Berlin'de Ermeniler tarafından katledildi.

6 Aralık- Sait Halim Paşa'yı Ermeniler Roma'da katletti

16 Mart- Moskova Anlaşması imzalandı.

18 Mart- Ermeni Misak Torlakyan, Azerbaycan İçişleri Bakanı Cevanşir Han'ı, Tepebaşı'ndaki Pera Palas Oteli önünde öldürdü.

13 Ekim- Kars Anlaşması imzalandı.

1922- 22 Temmuz- Cemal Paşa, Tiflis'te Ermeniler tarafından katledildi.

1923- Ermeni asıllı Münib Boya, Van milletvekili olarak meclise girdi.

24 Temmuz- Lozan Anlaşması imzalandı.

1943- Ermeni asıllı Berç Türker Keresteci, Afyonkarahisar milletvekili oldu.

1957- Mığırdıç Şellefyan, 27 Ekim seçimlerinde, Demokrat Parti listesinden İstanbul milletvekili seçildi.

1964- 24 Aralık- Kıbrıs Dışişleri Bakanı Kipriyanu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde "Ermeni Meselesini" ortaya atarak Türkiye aleyhine karar çıkarmaya çalıştı.

1965- 24 Nisan-Brezilya'nın Sao Paulo kentinde, Ermeniler tarafından Türkiye aleyhine gösteri düzenlendi.

1969- 24 Nisan- Londra'da, Türk Elçiliği önünde Ermeniler tarafından gösteri yürüyüşü tertip edildi.

1973- 27 Ocak- Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ve yardımcısı Bahadır Demir, Mığırdıç Yanıkyan adlı Ermeni tarafından katledildi.

1975- 20 Ocak- ASALA (Gizli Ermeni Kurtuluş Ordusu) örgütü kuruldu.

22 Ekim- Viyana'da, Büyükelçi Daniş Tunalıgil katledildi.

24 Ekim- Paris'te, Büyükelçi İsmail Erez ile polis Talip Yener katledildi.

1976- 16 Şubat- Beyrut Büyükelçiliği Birinci Kâtibi Oktay Cerit katledildi.

28 Mayıs- Zürih Çalışma Ateşeliği Bürosu bombalandı. Saldırının faili olduğu anlaşılan Noubar Soufoyan adlı bir Ermeni yakalandı, yargılandı ve suçu sabit görülerek 15 ay hapis cezasına çarptırıldı.

1977- 29 Mayıs-İstanbul Yeşilköy Havaalanı'na ve Sirkeci garına patlayıcı madde atıldı, saldırıda 4 kişi öldü ve 31 kişi yaralandı. Saldırıları "Aşırı Ermeni Hareketleri Örgütü" üstlendi.

9 Haziran- Vatikan Büyükelçisi Taha Carım katledildi.

1978- 3 Ocak- Brüksel Büyükelçiliği'ne patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı "Ermeni Yeni Direniş Örgütü" üstlendi.

3 Ocak- Londra'daki Türk bankasına patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı "Ermeni Yeni Direniş Örgütü" üstlendi.

Haziran- Madrit'te, Büyükelçi Zeki Kunaralp'ın eşi Necla Kunaralp ve emekli Büyükelçi Beşir Balcıoğlu katledildi.

8 Temmuz- Paris Büyükelçiliği Çalışma Ataşeliği ve Türkiye Turizm Bürosuna patlayıcı maddeler atıldı. Saldırıyı "Ermeni Soykırım Adalet Komandoları" üstlendi.

6 Aralık- Cenevre Başkonsolosluğu'na patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı "Ermeni Yeni Direniş Örgütü" üstlendi.

17 Aralık- THY Cenevre Bürosuna patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı "Ermeni Gizli Kurtuluş Örgütü (ASALA)" üstlendi.

1979- 15 Nisan- Yunan Hükümeti, Atina'nın Nea Simirna meydanında "'Ermeni İntikam Anıtı"nın dikilmesine izin verdi.

22 Ağustos- Cenevre Başkonsolosluğu'nda Konsolos Yardımcısı Niyazi Adalı'ya karşı suikast düzenlendi. Saldırıda 3 kişi yaralandı. Saldırıyı ASALA üstlendi.

27 Ağustos- THY Frankfurt Bürosuna patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı ASALA üstlendi.

4 Ekim- THY Kopenhag Bürosuna patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı ASALA üstlendi.

12 Ekim- Lahey'de, Amsterdam Büyükelçisi Özdemir Benler'in oğlu Ahmet Benler katledildi.

22 Aralık- Paris'te Turizm Müşaviri Yılmaz Çopan katledildi.

1980- 10 Ocak- ASALA, THY Tahran Bürosuna bombalı saldırıda bulundu.

6 Şubat- Büyükelçi Doğan Türkmen, Bern'de saldırı sonucu yaralandı.

10 Mart- Ermeni teröristler THY'nın Roma Bürosunu bombaladılar. Saldırıda 2 İtalyan hayatını kaybetti, 14 İtalyan da yaralandı.

8 Nisan- ASALA, Sayda toplantısında, Kürtlerle Ermeniler arasında benzerlik olduğunu iddia ederek Kürtleri kan kardeşi olarak ilân etti.

17 Nisan- Vatikan Büyükelçisi Vecdi Türel silahlı saldırıya uğradı. Koruma görevlisi Tahsin Güvenç yaralandı.

19 Nisan- ASALA, Marsilya Türk Konsolosluğu'na roketatarlı saldırı düzenledi.

31 Temmuz- Atina İdari Ateşemiz Galip Özmen ve kızı Neslihan Özmen acımasızca katledildi.

5 Ağustos- Lyon'da, Ermeniler tarafından konsolosluğun basılması sonucu Kadir Atılgan, Ramazan Sefer, Kavas Bozdağ ve Hüseyin Toprak adlı vatandaşlar yaralandı.

26 Eylül- Paris'te, Basın Ataşemiz Selçuk Bakkalbaşı silahlı saldırıya uğradı ve ağır yaralandı.

10 Kasım- ASALA örgütü, Strasburg Türk Konsolosluğu'na bir saldırı düzenledi.

17 Aralık- Sidney Başkonsolosu Şarık Arıkyan ile koruma polisi Engin Sever katledildi.

1981- 13 Ocak- Paris Büyükelçiliği Maliye Müşaviri Ahmet Erbeyli'nin arabasına bomba konuldu; Erbeyli ölümden döndü.

4 Mart- Paris'te Çalışma Müşaviri Reşat Moralı ile din görevlisi Tecelli Arı şehit edildi.

3 Nisan- Kopenhag'da, Çalışma Müşaviri Cavit Demir, evine giderken Ermeni teröristlerce kurşunlandı ve ağır şekilde yaralandı.

9 Haziran- Cenevre'de, sözleşmeli sekreter olarak görev yapan Mehmet S. Yergüz katledildi. Olayı ASALA üstlendi.

24 Eylül- Paris Başkonsolosluğu'nu basan Ermeniler, güvenlik görevlisi Cemal Özen'i acımasızca katlettiler.

3 Ekim- Roma Büyükelçiliği 2. Katibi Gökberk Ergenekon, Ermeni teröristlerin silahlı saldırısına uğradı ve ağır yaralanarak saldırıdan kurtuldu.

27 Kasım- Avrupa'da bulunan "Ermeni Öğrenciler Birliği" ile "'Kürt Öğrenci Derneği", Londra'da ortak bildiri yayınladılar.

1982- 28 Ocak- Los Angeles'da, Başkonsolos Kemal Arıkan, Harry Sasunyan ve Kirkor Saliba tarafından katledildi.

8 Nisan- Ottowa Büyükelçiliği Ticari Müşaviri Kemalettin Kâni Güngör silahlı saldırı sonucu yaralandı.

5 Mayıs- ABD'nin Boston Bölgesi Fahri Konsolosu Okan Gündüz katledildi.

7 Haziran- Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay katledildi. Bu arada, Ottowa Büyükelçiliği Askeri Ataşesi Atilla Altıkat, Bulgaristan Burgaz Başkonsolosluğu İdari Ataşesi Bora Süelkan ve Lizbon Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Yurtsev Mıhçıoğlu'nun eşi Cahide Mıhçıoğlu da silahlı saldırıya uğradılar. Türkiye'nin Kanada Büyükelçiliği görevinde bulunan Coşkun Kırca da, silahlı saldırıya uğradı.

7 Ağustos- 3 Ermeni terörist, Ankara Esenboğa Havalanına silahlı, bombalı saldırı düzenlediler ve katliam yaptılar. Otomatik silahlarla ve bombalarla orada bulunanlara saldıran teröristler, 3'ü emniyet görevlisi olan toplam 9 kişiyi öldürdüler ve 78 kişiyi yaraladılar. Levon Ekmekçiyan isimli terörist yakalandı

10 Ağustos- Artin Penik adlı Ermeni, Esenboğa katliamından duyduğu üzüntüyü dile getirerek, kendini yakmak suretiyle Ermeni terörünü lânetledi.

1983- 29 Ocak- Levon Ekmekçiyan, 1982 yılı Esenboğa baskını nedeniyle Ankara'da idam edildi.

Harut Levonyan ve Rafi Elbekyan adlı iki Ermeni militan tarafından Türkiye'nin Yugoslavya Büyükelçisi'ne düzenlenen suikast sırasında, yoldan geçen bir Belgrad'lı öldü.

15 Temmuz- ASALA mensubu teröristler, Paris Orly Havalimanı THY Bürosuna bombalı saldırı düzenledi. Olayda, 4'ü Fransız, 2'si Türk, 1'i ABD'li ve 1'i İsveç'li olmak üzere toplam 8 kişi hayatını kaybetti. 60 kişi de yaralandı.

27 Temmuz- Türkiye'nin Lizbon Büyükelçiliği'ni basan 5 Ermeni ölü olarak ele geçirildi.

1985- 12 Mart- Ottowa Büyükelçiliği, silahlı, bombalı 3 Ermeni terörist tarafından basıldı. Kanada'lı koruma görevlilerinden biri vurulup öldürüldü. Büyükelçi Coşkun Kırca yaralı olarak kurtuldu.

1991- 21 Ocak- Ermeniler, Hacılar kentine bombalı saldırı düzenledi. Saldırıda 3 Sovyet askeri ile 2 Azeri öldü. Ermeniler ayrıca, Azerbaycan'ın Sesi gazetesi muhabiri Savâtin Askerova'yı katletti.

13 Nisan- Karabağ'da, Ermeniler ile Azeriler arasında çatışmalar çıktı. Azeri köyleri Ermeniler tarafından top ateşine tutuldu.

23 Nisan- Suşa kasabasına bağlı Azeri köyleri, Ermeni köylerinden açılan top ve makineli tüfek ateşine maruz kaldı. Olayda 3 Azeri öldü, 3 ev yıkıldı, 3 ev de oturulamaz hale geldi.

26 Nisan- Karabağ bölgesinde 4 Azeri güvenlik görevlisi öldürüldü. Olayı "Karabağ Savaşçıları" adlı Ermeni örgütü üstlendi.

23 Eylül- Ermenistan bağımsızlığını ilan etti. (26 Aralık) Sovyetler Birliği dağıldı. 23 Eylül'de bağımsızlığını ilan eden Ermenistan fiilen ve hukuken bağımsız oldu.

1996 - Levon Ter-Petrosyan, ikinci defa Ermenistan Devlet Başkanı seçildi.

1997- 20 Mart- Taşnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, Ermenistan Başbakanı oldu.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 1997 Sedat Simavi Ödülü'nü gazetecilik dalında Garbis Özatay'a verdi.

1998- Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Jamanak gazetesinin 90. kuruluş yıldönümü vesilesiyle, gazetenin editörü Ara Koçunyan'ı Cumhurbaşkanlığı köşkünde kabul etti.

Şubat- Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter-Petrosyan istifa etti. Böylece Robert Koçaryan'a liderlik yolu açıldı. Petrosyan, Karabağ'da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisini çekmişti.

Şubat- Petrosyan'ın istifasını değerlendiren Azerbaycan Halk Cephesi Başkanı Elçibey, Koçaryan'ın geçmişte Rusları arkasına alarak Karabağ'da Azerbaycan'a karşı ayaklandığını bildirdi.

30 Mart- Koçaryan, Ermenistan Devlet Başkanlığı'na seçildi.

Temmuz- Bölücü örgüt PKK'nın başı Abdullah Öcalan, Ermenistan yönetiminden, örgüte özel köy tahsis edilmesini istedi.

14 Ekim- Mesrob Mutafyan, Türkiye Ermenileri 84. Patriği seçildi.



4. Ermeni İsyan Ve Katliamları

Berlin Antlaşması'nın imzalanmasını izleyen dönemde Ermeni sorunu iki yönde gelişmiştir. Bunlardan ilki, Batılı devletlerin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki baskı ve müdahaleleri; ikincisi ise, Anadolu, Suriye ve Rumeli'de yaşayan Ermenilerin Anadolu'nun çeşitli yerlerinde, özellikle Doğu Anadolu ve Klikya'da yeraltında örgütlenmeleri ve silahlanmalarıdır.

İlk kışkırtmalar Rusya'dan gelmeye başlamış, Rusların bu tutumu İngiliz ve Fransızları Ermenilerle daha çok ilgilenmeye sevk etmiştir. Doğu Anadolu'daki İngiliz Konsoloslukları'nın sayısı hızla artmış, ayrıca bölgeye çok sayıda Protestan misyonerler gönderilmiştir. Bu kışkırtmalar sonucunda Doğu Anadolu'da 1880'den itibaren çeşitli Ermeni komiteleri kurulmaya başlamıştır. Ancak, yerel düzeyde kalan bu komiteler, Osmanlı yönetiminden şikayeti olmayan, barış ve refah içinde yaşayan Ermeni halkının ilgisini çekmediğinden başarılı olamamıştır.

Osmanlı Ermenilerini içeride kurulan komiteler yoluyla devlete karşı harekete geçirmek mümkün olmayınca, bu kez Rus Ermenilerine Osmanlı toprakları dışında komiteler kurdurulması yoluna gidilmiştir. Böylece 1887'de Cenevre'de sosyalist eğilimli, ılımlı militan Hınçak, 1890'da ise Tiflis'te aşırı, terör, isyan, mücadele ve bağımsızlık yanlısı Taşnak Komiteleri ortaya çıkmıştır. Bu komitelere, "Anadolu topraklarının ve Osmanlı Ermenilerinin kurtarılması" hedef olarak gösterilmiştir.

İstanbul'da örgütlenen ve Avrupa devletlerinin dikkatlerini Ermeni meselesine çekerek Osmanlı Ermenilerini kışkırtmayı hedefleyen Hınçakların başlattığı ayaklanma girişimlerini, aralarında siyasi mücadele başlayan Taşnaklarınki izlemiştir. Bu ayaklanma girişimlerinin ortak özellikleri; Osmanlı ülkesine dışarıdan gelen komitelerce planlanmış ve yönlendirilmiş olmaları ile örgütlenme faaliyetlerinde Anadolu'ya yayılan misyonerlerin büyük katkısının bulunmasıdır.

İlk isyan 1890'daki Erzurum'da gerçekleşmiştir. Bunu, yine aynı yıl meydana gelen Kumkapı gösterisi, 1892-93'te Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, 1894'te Sasun isyanı, Babıali gösterisi ve Zeytun isyanı, 1896'da Van isyanı, 1903'te ikinci Sasun isyanı, 1905'te Sultan Abdülhamid'e suikast girişimi ve nihayet 1909'da gerçekleşen Adana isyanı izlemiştir. 1914'de Zeytun'da 100, 1915 Van olaylarında 3.000 ve 1914-1915 Muş olaylarında 20.000 Türk, Ermeni mezalimi sonucu hayatlarını kaybetmiştir.

İsyanların Osmanlı kuvvetlerince bastırılması, dünya kamuoyuna propaganda maksatlı olarak "Müslümanlar Hıristiyanları katlediyor" mesajıyla yansıtılmış ve Ermeni sorunu giderek uluslararası bir sorun niteliği kazanmıştır. Nitekim, döneme ait İngiliz ve Rus diplomatik temsilciliklerinin raporları, "Ermeni ihtilalcilerin hedefinin karışıklıklar çıkararak Osmanlıların karşılık vermesini ve böylece yabancı ülkelerin duruma müdahalesini sağlamak" olduğunu kaydetmektedir.

Öte yandan sömürgeci devletlerin diplomatik temsilcilikleri Anadolu'ya dağılmış Hıristiyan misyonerler ile birlikte Ermeni propagandasının Batı kamuoyuna iletilmesinde ve benimsetilmesinde büyük rol oynamışlardır.

Ermeniler, Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya Savaşı sırasında giriştikleri katliamlarla vermişlerdir. Bu dönemde Ermeniler; Ruslar adına casusluk yapmış, seferberlik gereği yapılan askere alma çağrısına uymamış, askere gelip silah altına alınanlar çoğunluğu silahları ile birlikte Rus ordusu saflarına geçmişlerdir




5. 24 Nisan 1915

Rus ve İngiliz kışkırtmaları sonucunda meydana gelen isyan ve katliamlar karşısında Osmanlı hükümeti, herhangi bir önleme başvurmadan önce Ermeni Patriği, Ermeni milletvekilleri ve Ermeni cemaatinin ileri gelenlerine "Ermenilerin Müslümanları arkadan vurmaya ve katletmeye devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını" bildirmekle yetinmiştir. Ancak, olaylar durmak yerine giderek yoğunlaşınca, ordunun bir çok cephede savaş halinde bulunması nedeniyle cephe gerisinin emniyete alınması ihtiyacı doğmuştur.

Bu maksatla, 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni Komiteleri kapatılarak, yöneticilerinden 2345 kişi devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır. Osmanlı Hükümeti'nin bu kararı üzerine hareket geçen Eçmiyazin Katalikosu Kevork, ABD Cumhurbaşkanı'na şu telgrafı göndermiştir:

"Sayın Başkan, Türk Ermenistanı'ndan aldığımız son haberlere göre, orada katliam başlamış ve organize bir tedhiş Ermeni halkının mevcudiyetini tehlikeye sokmuştur. Bu nazik anda Ekselanslarının ve büyük Amerikan Milletinin asil hislerine hitap ediyor, insaniyet ve Hıristiyanlık inancı adına, büyük Cumhuriyetinizin diplomatik temsilcilikleri vasıtasıyla derhal müdahale ederek, Türk fanatizminin şiddetine terkedilmiş Türkiye'deki halkımın korunmasını rica ediyorum."

Başpiskopos Kevork'un telgrafını, Rusya'nın Washington Büyükelçisi'nin ABD'deki temasları izlemiştir. Bütün olup biten, yasadışı Ermeni komitelerinin kapatılması ve elebaşlarının tutuklanması olmasına rağmen, olayı bir "katliam" gibi göstermeye çalışan Ermeniler, başta ABD ve Rusya olmak üzere, çeşitli sömürgeci devletleri kendi saflarına çekmeye çalışmışlardır.

Diaspora Ermenilerinin her yıl sözde "Ermeni soykırımının yıldönümü" diye andıkları 24 Nisan, devlet aleyhine faaliyette bulunan ve masum insanları katleden 2345 komitecinin tutuklandığı tarihtir. Görüldüğü gibi bu tarih, sözde soykırım şöyle dursun, sözde soykırım iddialarına temel oluşturduğu iddia edilen "yer değiştirme" uygulamasıyla bile ilgili değildir.


6. Yer Değiştirme (Tehcir)

Konuşma veya yazışışma dilinde kullanılan bazı kelimeler, o dil içinde taşıdığı veya taşıması gerekenin dışında anlam yüklendiği sıkça görülen bir durumdur. Bu bağlamda “Tehcir” kelimesinin yüklendiği anlama bakmakta fayda vardır.

Arapça asıllı olan kelime "hecera" filinden türeyen rübai (dört harfli) bir mastar-isimdir. Bir yerden başka bir yere göç ettirmek, hicret ettirmek (immigration, emigration) manasını taşımaktadır. Fiilde bir sürgün, bir "deportation" manası yoktur. Zira bu anlamı Arapça'da "nefy, ib'ad itikal, ısikar" gibi mastarlarla ifade edilmiştir. Zaten tehcir diye tanınan kanunun adı da aslında "sevk ve iskan" kanunudur. Olayın anlatımında sık sık “tenkil" (nakletme) tabiri de kullanılmış ve hiçbir zaman batı dillerinde sürgün anlamındaki "deportation", "exile". proscriptiou" gibi terimlerin karşılığı olan tabirler kullanılmamıştır.

Ermenilerin binlerce Türk'ün canına mâl olan isyan ve katliamları bir türlü durmak bilmeyince hükümet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır. Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulaması olmuştur.

Ayrıca, yer değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Ermenilerden devlete sadık kalanları göçe tabi tutulmamışlardır. Öte yandan, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da sevke tabi tutulmamış, yetimhaneler ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devletçe, Göçmen Ödeneği'nden karşılanmıştır. Bu tablo, Osmanlı'nın yer değiştirme konusundaki iyi niyetini göstermesi açısından önemlidir.

27 Mayıs 1915 tarihli yer değiştirme kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis vilâyetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul'un güney kısmı, Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye'nin doğu kısmı ile Halep'in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir.

Bu arada, Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi yer değiştirme sırasında 1.5 milyon Ermeni ölmemiştir. Gerek Osmanlı ve Ermeni, gerekse yabancılara ait istatistikler, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusunun en fazla 1.250.000 civarında olduğunu göstermektedir. Ne kadar Ermeni'nin yer değiştirme uygulaması çerçevesinde bulundukları yerden çıkarıldığı ve ne kadarının sağ salim yeni yerleşim bölgelerine ulaştığı da belgeleriyle ortadadır. Osmanlı Devleti'nin son nüfus istatistiği 1914 yılında yapılmıştır. Buna göre Ermeni nüfusu 1.221.850'dir.

Ermenilerin yer değiştirme uygulaması büyük bir disiplin içinde yapılmıştır. 9 Haziran 1915'ten 8 Şubat 1916 tarihleri arasında Adana, Ankara, Dörtyol, Eskişehir, Halep, İzmit, Karahisarı sahib, Kayseri, Mamuretülaziz, Sivas, Trabzon, Yozgat, Kütahya ve Birecik'ten toplam 391.040 kişi yerleştirilecekleri yeni bölgelerine sevk edilmiş, bunlardan 356.084'ü yerleşim bölgelerine ulaşmıştır. Yani, Ermenilerin yer değiştirme uygulaması sırasında verdiği kayıplar 35.000 kişi civarındadır.

Yer değiştirme uygulamasına tabi tutulan nüfus içerisinde yer alan Halep'teki 26.064 Ermeni nüfusu, göç ettirilenler içerisine dahil edilmemiştir. Bu rakam 35.000'den çıkarıldığında geriye 9-10 bin kişi kalmaktadır. Yani Ermenilerin yer değiştirme sırasında verdikleri toplam kayıp 9-10 bin kişiden ibarettir. Bunlar da, Türkler tarafından öldürülmemiş, 500'ü Erzurum-Erzincan arasıda eşkıya grupları tarafından, 2000 civarında kişi, Urfa'dan Halep'e giden yol üzerinde Meskene'de Urban eşkıyaları tarafından, 2000 kişi Mardin'de eşkıya tarafından öldürülmüştür. Dersim bölgesinden geçen kafilelere bölge halkının saldırıları sonucunda yaklaşık 5-6 bin kişi öldürülmüştür. Ancak bunun kesin rakamları Osmanlı arşivlerinde yer almamaktadır.

Ayrıca, Anadolu ve Rumeli'nin çeşitli bölgelerinden yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin sayıları ile, yeni yerleşim merkezlerine ulaşanların sayılarının birbirini tutması, yer değiştirme sırasında herhangi bir katliâm olayının olmadığını da ispat etmektedir.

Öte yandan, Osmanlı Devleti yer değiştirme uygulamasına tabi tuttuğu Ermenilerin nakli sırasında, ağır savaş şartlarına rağmen olağanüstü gayret göstermiş, bu gayret, yabancı diplomatlarca da tesbit edilmiştir. Hükümet, göçmenlerin iaşesi ve korunmasına yönelik büyük harcamalar yapmıştır. Uygulamaya ait belgelerde hangi il ve ilçelerde hastane kurulduğu, Ermeni çocuklarından yetim kalanlar için hangi binanın ayrıldığına kadar detaylı bilgiler verilmektedir. Yer değiştirmeye tabi göçmenlerin; sevk, yerleştirme ve geçimlerinin sağlanması için 1915 yılında 25 milyon, 1916 yılı sonuna kadar ise 230 milyon kuruş harcandığı belgelerden anlaşılmaktadır (EK-B de bu belgelerin bir kısmı mevcuttur).

Ermenilerin yer değiştirilmeleri, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır. Şayet, Osmanlı Devleti Ermeni tebaasından kurtulmak isteseydi; bunu asimilasyon yoluyla veya savaşı gerekçe göstererek rahatlıkla halledebilirdi. Osmanlı, yer değiştirme uygulamasıyla savaş şartlarında her an ölümle burun buruna gelebilecek olan yüz binlerce Ermeni'nin hayatını kurtarmıştır. Nitekim, yeni bölgelere yerleştirilen Ermeniler sağ salim hayatlarını sürdürürken, Rus ordusu saflarında Türklere karşı savaşan Ermeniler, savaş şartları gereği ölmüşlerdir.

Ayrıca bu kanunun en insani biçimde uygulanması ve Ermenilerin zarar görmemeleri için merkezden taşraya birçok talimat verilmiştir. Bu talimatlar içerisinde yer alan bazı maddeler şunlardır:

1. Tehcire tabi tutulan Ermenilerin, mallarını beraberlerinde götürmelerine izin verilecektir.

2. Götürülemeyen, bozulmayacak mal ve eşyaları mal sahibi adına muhafaza edilecektir.

3. Sadece hakiki değeri üzerinden yapılacak olan satışlara izin verilecektir.

4. Aile reisleri asker olan veya bakacak kimsesi olmayan kadın ve yetimler tehcir edilmeyecek, istasyon civarındaki şehir, kasaba ve köylere yerleştirilecektir.

5. Tehcir edilenlerin iaşelerinin temin edilme imkanı sağlanacak, fakirlerin iaşe ücretleri tehcir heyeti tarafından karşılanacaktır.

6. Tehcir edilenlerin sağlık durumları kontrol altında tutulacaktır.

7. Muhacirlere saldırıda bulunanlar Divan-ı Harp mahkemesine sevk edileceklerdir.

8. Hasta, düşkün ve çocuklar trenle seyahatte öncelikli olacaklardır. Diğerleri araba, katır veya yaya olarak sevk edileceklerdir.

9. Muhacirlerden rüşvet alan ve kadınlara saldıran görevliler cezalandırılacaklardır.

Şeklindedir olup, bu talimatlara ilişkin belgelerin orijinalleri İngiltere Devlet Arşivi'nin Dışişleri Bakanlığı belgeleri arasında 9158 sayılı dosyada korunmaktadır.


7.Cumhuriyet Döneminde Ermenilik Faaliyetleri

Lozan Antlaşması'nın imzalanmasıyla birlikte Ermeni faaliyetleri belli bir durgunluk devresine girmiştir. Bunun nedeni ise; Ermenilerin Lozan Antlaşması'nın imzalanmasıyla, Türkiye toprakları üzerinde bağımsız devlet kurma planlarının başarısızlıkla sonuçlanması ve İngiltere, Fransa, Rusya gibi devletlerin Ermenilere verdikleri vaatlerin Antlaşmayla birlikte sona ermesinin getirdiği hayal kırıklığı olarak kabul edilmektedir.

Lozan Antlaşmasının imzalanmasından günümüze kadar Ermeni faaliyetleri yoğunluk ve nitelik bakımından üç ayrı dönemde karşımıza çıkmaktadır.

1.Dönem (1923-1965): Daha çok “edebi alanda yürütülen” ve Ermenilerin Türkler tarafından katledildiği iddiasını kuvvetlendirmek amacıyla eserlerin yayınlandığı hazırlık dönemidir. Bir çok bilimsel eser literatüre sokularak, davalarının ilmi yönünün alt yapısını oluşturmak suretiyle, ileriki tarihlerde gündeme getirecekleri çeşitli faaliyetlere zemin oluşturma gayreti göstermişlerdir.

2. Dönem (1965-1973):1960'lı yıllara gelindiğinde, “çeşitli siyasi nedenlerin ve Ermenileri kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmak isteyen bazı odakların da etkisiyle Ermenilik konusu yeniden işlenmeye başlamış”, salon ve meydan toplantıları düzenlenmiştir. Bilhassa sözde Ermeni soykırımının 50. yılı olarak kabul ettikleri 1965 yılında, bilinen iddiaları çerçevesinde propaganda faaliyetlerini artırmışlardır. İlk defa 24 Nisan 1965 tarihinde Beyrut, Paris, Los Angeles ve Londra’da sözde “Katliamın 50. Yılı” münasebetiyle Türkiye aleyhinde mitingler düzenlenmiştir.

3. Dönem (1973-Günümüze Kadar): 1970'li yıllara gelindiğinde “Ermeniler şiddet eylemlerine yönelmiştir”. 27 Ocak 1973 tarihinde 70 yaşındaki Mıgırdıç YANIKYAN isimli bir Ermeninin, Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet BAYDAR ve yardımcısı Bahadır DEMİR'i bir restoranda aniden silahını çekerek şehit etmesiyle Ermenilerin ilk eylemi gerçekleşmiştir.

Ermeni terör örgütleri 1973 yılında gerçekleşen ilk eylemden itibaren "zincirleme" denilebilecek tarzda geliştirdikleri şiddet eylemlerini günümüze kadar sürdürmüşlerdir. “Ankara-Esenboğa ve Fransa-Orly” katliamları halen beyinlerde tazeliğini korumaktadır.

1991 yılından bu yana; 29 Nisan 1997 günü Beyrut Büyükelçiliğimize yönelik molotof kokteylli saldırı, 04 Mayıs 1997 tarihinde Kudüs Konsolosluğuna molotof kokteyli atılması ile 21 Haziran 1997 tarihinde Brüksel Büyükelçiliğimize yönelik olarak gerçekleştirilen bombalı saldırı eylemleri istisna olmak üzere terör eylemlerine rastlanmasa da, değişen şartlara göre yeniden terör eylemlerine başlayabilecekleri düşünüldüğünde, bu sürecin halen devam ettiği kabul edilmektedir. (Ermeni Terör Örgütleri ile ilgili bilgiler Ek:A da bulunmaktadır)



8. Ermeni Talepleri Ve Propagandası

Sözde soykırım iddialarının dünya kamuoyu gündemine oturması için tarih boyunca sürekli olarak isyanlar ve terör eylemlerini bir propaganda aracı olarak gören Ermenilerin "Büyük Ermenistan"a ulaşmak yolundaki ilk hedefleri sırasıyla dört ana planda toplamışlardır. Bunlar; Tanıtım, Tanınma, Tazminat ve Toprak olarak sıralayabiliriz. Yani, sözde Ermeni sorunu tüm dünyada terör yoluyla "tanıtılacak", sözde iddialar dünya kamuoyunca kabul edilip Türkiye tarafından "tanınacak", sözde soykırımdan dolayı Türkiye'den "tazminat" ve "toprak" alınacaktır şeklinde sonuçlandırılacaktır.

Bu plana dayanak oluşturan Ermeni iddiaları ise şöyledir:

a. Türkler Ermenistan'ı işgal ederek Ermenilerin topraklarını ellerinden almışlardır.

b. Türkler 1877-78 savaşından itibaren Ermenileri sistemli olarak katliama tabi tutmuşlardır.

c. Türkler 1915 yılından itibaren Ermenileri planlı şekilde soykırıma tabi tutmuşlardır.

d. Talat Paşa'nın Ermenilerin soykırıma tabi tutulması konusunda gizli emirleri vardır.

e. Soykırımda hayatlarını kaybeden Ermenilerin sayısı 1,5 milyondur.

Ancak bu iddiaların hepsi de Tarihsel, Akademik ve objektif bir inceleme karşısında dayanaksız kalmaktadır.

Şöyle ki;

Türklerin Anadolu'ya ilk ayak bastıklarında bağımsız bir Ermenistan devletinin mevcut olmadığı, dolayısıyla da Ermenilerin topraklarının ellerinden alınması gibi bir durumun söz konusu olamayacağı açıktır.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra Ermenilerin çıkarttıkları isyanlara ve giriştikleri katliama da yukarıda yer verilmiştir. Ermenilerin bu tutumunun Batı dünyasındaki propagandalarına bir zemin hazırlamak amacıyla benimsenmiş bulunduğu da artık açıklığa kavuşmuş bulunmaktadır.

1915 yılındaki olayların kendisini arkadan vuran Ermenilere karşı Osmanlı Hükümeti'nin uygulamaya koyduğu bir tehcir işleminden ibaret olduğuna da keza daha önce işaret edilmiştir. Kaldı ki "soykırım" kavramının bu husustaki Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'ndeki tanımlamasına göre, soykırım suçunun oluşması için bir hükümetin bir ırkı ortadan kaldırmak yönünde bir niyetinin bulunması şartı aranmaktadır. Oysa, Osmanlı Hükümeti'nin Ermeni ırkını ortadan kaldırmak gibi bir niyetinin bulunduğunu gösteren hiçbir işaret olmaması bir yana, tam tersine tehcire tabi Ermenilerin güvenlik ve refahının eksiksiz olarak sağlanmasına yönelik hükümet emirleri mevcuttur.

Talat Paşa'nın Ermenilerin soykırıma tabi tutulması yolunda gizli emirleri bulunduğuna ilişkin olarak ilk kez Andonyan adlı Ermeni tarafından ileri sürülen ve yıllar boyunca Ermeni iddialarının geçerliliğinin temel kanıtı addedilen "belgeler"in tümüyle bir sahtecilik eseri olduğu, tarihçiler tarafından yapılan incelemeler sonucunda hiçbir kuşku veya tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya konmuştur.

Bu telgraflar daha önce 1919'da İngiltere'de Daily Telegraph gazetesinde neşredilmiştir. General Allenby kuvvetlerinin Halep ve civarını öngörülenden daha kısa sürede işgal etmeleri üzerine Osmanlıların bütün belgeleri imha edemediklerine ve bu telgrafların Allenby'nin eline geçtiğine inanılmaktadır, İngiliz Dışişleri bu iddia üzerine durumu işgal komutanlığından sormuştur. Sonunda bu belgelerin Allenby kuvvetlerince ortaya çıkarılmadığı ve Paris'te bir Ermeni grubu tarafından ileri sürüldüğü anlaşılmıştır. Buna ait doküman İngiliz devlet arşivlerinde mevcuttur.
Talat Paşa'nın katili Tehliryan'ın Berlin'deki muhakemesi sırasında da bu telgraflar ortaya atılmış ve bilirkişi heyetince beş tanesi gerçek olarak kabul edilmiş ve mahkemede muamele görmüştür. Oysa, telgrafların yazılış ve kaleme alınış şekli, yazıldıkları kağıtlar, bunların Osmanlı belgeleri olmadığını göstermekte ve yukarıda da belirtildiği üzere sahtecilik eseri oldukları kanıtlanmış durumdadır.

Ölen Ermenilerin sayısının 1,5 milyon olduğu iddiası da hiçbir geçerli temele dayanmamaktadır. Dönemin birçok yabancı kaynaklarınca doğrulanan Osmanlı nüfus rakamlarına göre tüm Osmanlı İmparatorluğu içindeki Ermenilerin sayısı 1,3 milyon civarındadır. Toplam nüfusları 1,3 milyon olan bir topluluğun 1.5 milyon ölü vermesi mümkün olamayacaktır.

Ölen Ermenilerin sayısının kesin olarak hesaplanmasını sağlayacak bir belge ya da yöntem bulunmamaktadır. Örneğin, Lozan Barış Konferansı'na katılan Ermeni heyeti başkanı Bogos Nubar o tarihte Türkiye'de toplam 280,000 Ermeni bulunduğunu, 700,000 Ermeni'nin ise başka ülkelere göç ettiğini belirtmiştir. Bu rakamlar doğru ise toplam Ermeni nüfusu 1,3 milyon olduğuna göre, Ermeni kaybı 300,000 dolaylarında kalmaktadır. Bu rakama çete harekatında veya Rus kuvvetleri saflarında yer alarak ölenler de dahildir. Ayrıca bu kayıpların on misline ulaşan yaklaşık 3 milyon Müslüman'ın da aynı dönemde hayatlarını kaybettikleri unutulmamalıdır



9. Yeni Terörizm, Özellikleri Ve Bu kapsamda Ermeni Sorunu

Yeni Terörizm kavramı aslında çok da yeni bir kavram değildir. Daha doğrusu bu kavram 11 Eylül olaylarıyla ortaya çıkmışta değildir aslında. Aksine 1980’li yıllarda işaretlerini veren bu yeni olgu, 1990’lı yıllarda çeşitli defalar kendisini göstermiştir. Bu nedenle Batılı bir çok istihbarat örgütü kaynaklarının yarıdan fazlasını terörizme ayırmışlardır. Bu bağlamda 11 Eylül olayı bir korkunun tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmasını sağlamıştır diyebiliriz.

Teknolojideki gelişmelere paralel olarak, yok edici teknik bilginin tüm dünyaya yayılmasıyla kendisini hissettiren bu yeni kavramın ilk özelliği "eski terörizm"in aksine, teknoloji ve iletişim ile olan yakın bağlantısı olmuştur. Kimyasal silahlar, biyolojik silahlar vb. öylesine büyük bir öldürücü etkiye ulaşmış ve bu silahlar öylesine kolay üretilebilir bir hal almıştır ki, artık milyonlarca askerin yapamayacağı etkiyi birkaç kişi yapabilir hale gelmiştir.

'Yeni terörizm'in ikinci önemli özelliği ise bilginin Batı'dan çıkarak, diğer medeniyetlere, 'diğer ülkeler'e ve 'tehlikeli kişiler'in eline geçmiş olmasıdır. Burada "medeniyet" kavramına dikkat etmek gerekmektedir. Bunun sebebi dünyayı medeniyetler çatışması içinde görmemizden değil, Batı'nın dünyayı bu çerçevede değerlendirmesindendir. Diğer bir deyişle Batı kavramını tanımlayabilmek için diğerlerine 'öteki' diyen Batı adeta üretmiş olduğu bilgi ile vurulmaktadır.

Diktatörler, silahlı gerillalar ve buna benzer gruplar Batı'da kullanılan bilgiyi yine Batı'ya karşı kullanmaktadırlar. Fakat altı çizilmesi gereken nokta, bugün gelinen aşamanın herhangi bir medeniyetin ürünü olmaktan çok yine Batı'nın kendi tercihleriyle üretilmiş olmasıdır. Gerek Saddam Hüseyin rejimi, gerekse Ladin benzeri gruplar ABD'nin doğrudan ya da dolaylı politikalarının bir sonucudur ve bir patlamaya ya da bir sistemin çöküşüne işaret etmektedir.

'Yeni terörizm'in üçüncü bir özelliği, ilkinden farklı olarak sadece kamuoyunu hedef almaması, mesajın yanında zarar verme isteğini de yoğun bir şekilde barındırmasıdır. Teröristlerin saldırıdan sonra olayı üstlenmemeleri ve yaptıkları eylemi yeterli görmeleri de bunun bir göstergesidir. 11 eylül olayı ile birlikte yeni terör kendisini tüm dünyaya yayılmış topyekün bir savaş olarak göstermiştir. Siyasi dengeler üzerindeki etkisinin görece fazla olması da bundan kaynaklanmaktadır.
Bu kapsamda, Ermeni sorunu dendiğinde sadece aklımıza 1915 olayları ve onun günümüze yansımalarını anlamamak gerekir. Aksine Ermeni kelimesi 20. yüzyıl boyunca Türkiye için hep 'sorun' kelimesiyle bir arada anılmış ve bir çok alanda kendisini göstermiştir. Bu çerçevede Ermeni sorununu ya da sorunlarını üç başlık altında değerlendirmek mümkündür:

a. Soykırım iddiaları,

b. Türk diplomatlarına yönelen Ermeni terörü ve,

c. Bağımsızlığını kazandıktan sonra Ermenistan'ın Kafkasya'da Türkiye ve Azerbaycan'a karşı yaratmış olduğu sorunlar, olarak ayırmak gereklidir.

11 Eylül öncesine baktığımızda, Ermenilerin 2000 ve 2001 yıllarını bir atılım yılı olarak gördüğünü biliyoruz. ABD'de başlatılan kampanyalar Fransa'da amacına ulaşmış ve Türkiye'nin Batı bloğunda önemli bir müttefiki olan Fransa, Türkler'in 1915 yılında Ermenilere karşı soykırım yaptığını resmen kabul etmiştir. ABD'de istenen sonuca henüz ulaşılamamışsa da eyalet meclislerinde büyük bir yol kat edilmiş, çok yakın bir gelecekte federal meclisin her iki kanadında da Ermeniler için 'büyük bir başarı'nın ilk işaretleri alınmıştır.

Tüm bu gelişmelerin Türkiye'nin uluslararası sistemden izole (AB, Kıbrıs ve Irak) edilmeye çalışıldığı bir dönemde yaşanması dikkat çekicidir. Özellikle Irak krizi ile başlayan ABD-Türkiye gerginliği ile Türkiye'nin ABD için öneminin azaldığını düşünen Ermeni lobileri faaliyetlerini yoğunlaştıracaklardır.

2000 yılındaki başarılar Ermenileri 2001 yılı için de cesaretlendirmiş ve 2001 yılının ilk aylarında Ermeni lobisi İngiltere'de 1915 olaylarının Yahudilere yapılan Holocaust ile eş tutulmasını sağlamaya çalışmıştır. Resmi tanıma gelmediyse de Ermeni temsilciler Yahudi, Bosnalı ve Ruandalı kurbanlarla aynı salonda yer almışlar ve Türkiye karşısında İngiltere'de de kısmi de olsa bir başarı sağlamışlardır. 2001 yılı için belirtilmesi gereken bir diğer nokta da bu yılın Ermenilerin bir ulus olarak Hıristiyanlığı kabullerinin 1700. yılı olmasıdır. Genel kabule göre Ermeniler tarihte Hıristiyanlığı kabul eden ilk ulustur ve din unsurunu Türklere karşı Batı kamuoyunda yoğunlukla kullanılmıştır. Hatta bu konuda bir adım ileri giden Ermeniler kendilerini 'Hristiyanlığın şehit milleti' olarak da tanıtmaktadırlar.

Bu anlamda Ermeni lobileri 2001 yılını büyük bir fırsat olarak görmüşler ve yılın başından itibaren siyasi kampanyalarını dini unsurlar ile süslemeye çalışmışlardır. Ermenilerin planı 2001 yılı sonbaharında Türkiye'yi tekrar köşeye sıkıştırmaktı. Fakat 11 Eylül olayları tüm bu planları kökten değiştirmiştir. İlk olarak Papa II. John Paul'ün Ermenistan ziyareti dünya kamuoyunda beklenen ilgiyi göremedi ve bu ziyaret Ermenileri hayal kırıklığına uğrattı. Papa yapmış olduğu ziyaret ve 1915 yılında Türklerin katliam yaptıklarını ima eder konuşmalarıyla Türk tarafının da tepkisine yol açmıştı. Fakat bu konuda Ermeni tarafındaki hayal kırıklığının daha fazla olduğu söylenebilir. Ayrıca ziyaretin olduğu günlerde (24 Eylül) ABD - Taliban çekişmesinin doruk noktasına ulaştığı ve ABD'nin askeri operasyonu başlatmak için Papa'nın ziyaretinin sona ermesini beklediği hatırlanacak olursa dünya kamuoyunda Ermeni iddialarına kulak verecek ciddi bir odağın bulunamadığı kolayca tahmin edilebilir.

Bu çerçevede, 2001 yılı sonlarına doğru Ermeni lobileri o ana kadar elde ettikleri önemli avantajlarını kullanamamışlardır. Şiddetlendirmeyi umdukları Türkiye karşıtı kampanyayı istedikleri dozda yoğunlaştıramamışlardır. Buna Türkiye'nin Batı bloğu içinde artan önemi de eklendiğinde Ermeni lobilerinin işlerinin eskiye oranla daha da zorlaştığını söyleyebiliriz.

Din konusunda belirtilmesi gereken diğer bir nokta ise Türkiye'nin aleyhine bir gelişmeye işaret etmektedir. Medeniyetler Çatışması adı altında geliştirilmeye çalışılan bu yeni planlar, Türkiye'yi dış dünyada hemen hemen her cephede ciddi sıkıntılara sokabilecektir. İleriki günlerde din öğesini yoğunlukla kullanmaya çalışacak olan Ermeniler, Hıristiyan-Müslüman gerginliğinden gerek Azerbaycan ile ilişkilerinde, gerekse Türkiye ile ilgili sorunlarında sonuna kadar yararlanmaya çalışacakları gerçeği her zaman mevcuttur.

Soykırım iddiaları konusunda üzerinde durulması gereken bir diğer husus ise Türkiye'nin ABD ve genel olarak Batı açısından stratejik öneminin son olaylar çercevesindeki durumudur. Şu ana kadarki deneyimler göstermiştir ki ABD'nin Türkiye'ye olan ihtiyacı arttıkça Türkiye karşıtı etnik lobilerin gücü de azalmaktadır. Bunda Beyaz Saray, Amerikan Dışişleri ve Savunma Bakanlığı'nın etkisi kadar Kongre üyelerinin Amerikan ulusal çıkarlarını savunma iç güdüleri de etkili olmaktadır. Ancak son zamanlarda özellikle de ABD ile kısmen de olsa gerilen ilişkiler unutulmamalıdır ki Ermeni lobilerinin işini bir hayli kolaylaştıracaktır.

Nitekim NATO'nun ilk yıllarında, Kore Savaşı, Körfez Savaşı gibi dönemlerde Kongre'de Türkiye karşıtı grupların çok zayıf kalması bunu göstermektedir. Buna karşın son günlerde Amerikan Kongresinde Türkiye’ye verilen yardım konusunda bir çok şart öne sürülmesi ve olumsuz bir tavır sergilenmesi Ermeni lobisinin tekrar atağa kalkması için esas teşkil edebilecektirb.

Özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında dünyanın terör konusunda gelmiş olduğu nokta Türkiye'nin işini bir nebze olsun kolaylaştırmaktadır. Ermeni terörü bu kapsamda Türkiye tarafından tekrar gündeme getirilebilir. Ayrıca teröre bulaşmış örgütlerin Ermenistan'ın yeni yönetimi tarafından serbest bırakılması ABD, Avrupa ve uluslararası örgütler nezdinde yapılacak görüşmelerde yeniden gündeme getirilebilir. Üstelik Ermenistan ile terör arasındaki bağlantı bununla da kalmamakta, PKK-Ermenistan bağlantısı da dikkatleri çekmektedir. Ermenistan'da zamanında bir eğitim ve lojistik destek üssü kuran PKK'nın bu ülkeyle bağlantıları Abdullah Öcalan'ın yakalanmasından sonra daha pasif bir hal aldıysa da halen devam etmektedir. Bu bağlantıda Ermeni diasporasından bazı isimler de rol oynamaktadır. Zaten 1970'li yıllarda alınan bir karar gereği Ermeni terör grupları sol, sağ ya da ayrılıkçı olsun Türkiye devletine karşı olan her grupla işbirliği yapma kararı almıştır. PKK bağlantısı da yine biraz önce belirtilen çerçevede değerlendirilerek dünya kamuoyuna tekrar tekrar duyurulmalıdır.

Yukarıdaki tablo Ermenistan'ın tamamen haksız olduğu konularda (Karabağ'ın işgali, Gürcistan'da ayrılıkçı hareketler, Türkiye'ye karşı itham ve talepler, terör örgütlerinin faaliyetlerine izin vermek vb.) ayak diretebildiğini, çok güçlü devletlerin dahi göstemeyeceği bir katılıkta ilişkilerini sürdürdüğünü ortaya koymaktadır. Oysa ki Ermenistan dış denizlere kapalı, dağlık bir coğrafyada zengin doğal kaynaklardan ve insan gücünden yoksun, insan gücü zayıf bir ülkedir. Güçlü bir diaspora söz konusuysa da tüm çabalara karşın diasporanın Ermenistan'a ciddi bir katkısı olduğunu söyleyebilmek güçtür. Aksine dış göç tüm hızıyla devam etmektedir. Bu durumda Ermenistan'ın 'şahin' politikalarının en önemli kaynağı olarak geriye Rusya kalmaktadır.

11 Eylül sonrasında gelişen olayların Ermeni sorununa en büyük etkisi Kafkaslar'da olmaktadır. Çünkü Türkiye'yi soykırım iddiaları kadar etkileyecek olan gelişmeler bu bölgede ortaya çıkmaktadır. Kurulduğu ilk günden bugüne Ermenistan sadece Türkiye için değil bölgenin diğer ülkeleri için de sorun olmuştur. Karabağ sorunu bunun en önemli göstergesidir. Bugün Azerbaycan topraklarının yaklaşık yüzde 20'si Ermenilerin işgali altındadır. Uluslararası hukuk kurallarına rağmen Ermeniler uzun yıllar boyunca Karabağ'daki işgallerini sona erdirmedikleri gibi işgalin kalıcı olduğunu ima etmekte, barış görüşmelerinde zaman kazanmaya çalışmaktadırlar. Ermenistan ve Ermeni lobisi bu konuda geri adımı kabul etmemekte, adeta pazarlık kapılarını da sıkı sıkıya kapamaktadır.
Diğer taraftan Ermenilerin saldırgan tutumu diğer önemli komşusu olan Gürcistan'a karşı da benzeri bir istikamette ilerlemektedir. Gürcistan'da da ayrılıkçı hareketlere giden Ermeniler, Ermenistan ve diasporsından da yardım almaktadırlar. Karabağ'da savaşan gruplardan olan şu anki Başkan ile radikal/terörist Ermeni gruplar arasındaki ilişki dikkat çekicidir.

Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte Kafkasya'da önemli bir kayba uğrayan, Çeçenistan'daki çatışmalar ile iyiden iyiye güç kaybına uğrayan Rusya için Kafkaslar'da tutunmak gün geçtikçe güçleşmiştir. Azerbaycan ve Gürcistan üzerindeki etkisini kaybeden, hatta bu ülkeleri kendisine adeta 'düşman' haline getiren Rusya için bölgedeki en önemli 'ileri karakol' olarak bölgenin sorunlu devleti Ermenistan kalmıştır. Bu ülkede askeri üslere de sahip olan Rusya için Ermenistan vazgeçilmez bir hal almıştır. Bu nedenle 11 Eylül saldırılarının Rusya'nın uluslararası sistemdeki ve bölgedeki konumu üzerindeki etkileri Ermenistan ve Ermeni sorunu açısından da büyük bir önem taşımaktadır.

11 Eylül olaylarının geniş anlamda Ermeni sorunu üzerinde olumlu ve olumsuz bazı etkileri olmuştur ve ileride de bu etkiler farklılaşarak devam edecektir. Bizim tarafımızdan olumlu etkilerini sayacak olursak Ermeni lobilerinin geçtiğimiz yıllarda hızlandırdığı soykırım iddialarını tanıma kampanyası güç kaybetmiş, dünya kamuoyunun ilgisi şu an için ortadan kalkmıştır. Ayrıca Türkiye'nin ABD ve Avrupa açısından stratejik öneminin devam etmesi Ermeni iddialarının en azından bir süre için bu ülke parlamentolarından geçmesini zorlaştırmıştır. Bir diğer gelişme de dünyanın terör konusunda ulaştığı yeni bilinç seviyesi Ermeni terörü ve Ermeni terör örgütleri konusunda Türkiye'nin elini güçlendirmiştir. Bundan sonraki dönemde terör örgütlerinin manevra alanlarının daralacağı söylenebilir. Bu çerçevede Türkiye'nin Ermenistan-terör bağlantısını kullanma şansı da artmıştır. Bir diğer olumlu gelişme de Türkiye'nin artan stratejik konumunu akılcı kullanması halinde bölgedeki etkisini arttırmasıyla ortaya çıkacaktır. Olumsuz gelişmeler çok olmamakla birlikte, Rusya'nın terörü bahane ederek Kafkasya'da Ermenistan'ı kullanma ihtimali de ciddi bir tehdit olmaktadır



10. Sonuç

Ermeni iddialarını kapsamlı bir şekilde analiz edersek 3 aşamalı bir hedefin varlığını görürüz. Bunların;

Dünyada siyasi-ekonomik ve askeri güç durumundaki ülke yönetimlerine kendilerinin soykırıma uğramış olduklarını kabul ettirmek ve bu durumu da merkezi ve mahalli yönetimlere tescil ettirmek,
Bu kararlara dayanarak tazminat talebinde bulunmak ve Türkiye Cumhuriyetini Osmanlı Devleti'nin devamı olarak göstermek suretiyle tazminatın tahsil edilmesini temin edecek baskıları yoğunlaştırmak,
Tazminat talebinden sonra uygun bir konjonktürde toprak talebini gündeme getirmektir.
Bugünkü Ermenistan'ın en önemli üç belgesine bakacak olursak bu durumu açıkça görebiliriz. Bunlar Bağımsızlık Bildirgesi, Bağımsızlık Kararı ve Anayasalarıdır. Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyetinin 23 Ağustos 1990 tarihli Bağımsızlık bildirisinin 12nci maddesinde "Ermenistan Cumhuriyeti, 1915'te Osmanlı Türkiyesi ve Batı Ermenistan'da gerçekleştirilen soykırımın uluslararası alanda kabulünün sağlanması yönündeki çabaları destekleyecektir" denilmektedir.

Aynı konu Ermenistan Parlamentosunun 23 Eylül 1991 tarihinde aldığı bağımsızlık kararında "Ermenistan Bağımsızlık Bildirisine sadık kalacağı-nı" beyan ve taahhüt edilmiştir.

1995 yılında kabul edilen Anayasalarında ise Ermenistan'ın "bağımsızlık bildirisindeki ulusal hedeflere bağlı kalacağı" bir anayasa hükmü haline getirilmiştir. Dolayısıyla olmayan bir soykırımın kabul ettirilmesi ve sözde Batı Ermenistan olarak nitelendirilen Türkiye'nin doğusundaki hak talebi gizli bir emel olmaktan çıkmış, belki de bir başka ülke anayasasında rastlanılmayacak şekilde komşu ülkenin (Türkiye'nin) toprakları üzerindeki hedef aleni olarak dünyaya açıklanmıştır.

Konuyu birde NATO ve AGİT kapsamında ele almakta yarar vardır. Her iki kuruluş ve bu kuruluşların temel mantığını oluşturan belgeler, üye devletlerin toprak bütünlüğünü teminat altına almaktadır. NATO bir Askeri Pakt' tır. Ancak, AGİT' e temel teşkil eden Paris Şartı'na bakılacak olursa; "...Birleşmiş Milletler Yasası ile yüklendiğimiz mükellefiyetler ve Helsinki Nihai Senedi'nin getirdiği taahhütlere uygun olarak, herhangi bir ülkenin toprak bütünlüğüne ya da siyasi bağımsızlığına karşı kuvvet kullanmaktan veya kuvvet kullanma tehdidinde bulunmaktan ya da bu belgelerin ilke ve amaçlarıyla bağdaşmayan bir tarzda eylemde Bulunmaktan sakınacağımız taahhüdünü tekrarlarız. Birleşmiş Milletler Yasası ile yüklenilen mükellefiyetlere uymamanın, uluslararası hukukun ihlali olduğunu hatırlatırız..." hükmünü görmekteyiz.

Bu maddede olduğu gibi, her iki organizasyonun mantığı açık iken, diğer tarafta "Türkiye'den toprak talep eden" ya da Türkiye toprağın "Batı Ermenistan" olarak yorumlayıp Anayasasına koyan bir ülkeye NATO ve AGİT üyelerinin tavrı tartışma konusudur.

Bugün 70 milyonluk nüfusu ile Türkiye, geçmişinde kalan acı günleri, kin ve husumetleri unutup, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Mustafa kemal Atatürk'ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" ilkesi doğrultusunda bütün komşuları ile barış içinde yaşamak arzusundadır.

11 Eylül olayları, Türkiye açısından geniş anlamda Ermeni meselesi üzerinde olumlu ve olumsuz bazı etkileri olmuştur ve ileride de bu etkiler farklılaşarak devam edebilecektir. Olumlu etkileri sayacak olursak Ermeni lobilerinin geçtiğimiz yıllarda hızlandırdığı soykırım iddialarını tanıma kampanyası güç kaybetmiş, dünya kamuoyunun ilgisi şimdilik ortadan kalkmış gözükmektedir. Ayrıca Türkiye'nin ABD ve Avrupa açısından artan stratejik önemi, Ermeni iddialarının en azından bir süre için bu ülke parlamentolarından geçmesini zorlaştırmıştır. Ancak son zamanlarda Irak savaşında yaşanılan AB-ABD ve ABD-Türkiye siyasi krizlerinin bu süreci tersine çevirebilme ihtimalini de gündeme getirmektedir.

11 Eylül olayı, dünyanın terör konusunda ulaştığı yeni bilinç seviyesi bağlamında Ermeni terörü ve Ermeni terör örgütleri konusunda Türkiye'nin elini güçlendirmiştir. Bundan sonraki dönemde terör örgütlerinin manevra alanlarının daralacağı da söylenebilir. Bu çerçevede Türkiye'nin Ermenistan - terör bağlantısını kullanma şansı da artmıştır.

Sonuç olarak; Tarihte Ermeni meselesi Ülkemizin en önemli sorunlarından biri olduğu halde, bu konu ile ilgili araştırmaların genellikle yabancı akademisyen ve araştırmacılar tarafından yapıldığı, sonucun da ağırlıklı olarak ülkemiz aleyhine olduğu görülmektedir. Bu sebeple Türkiye’nin, bugüne kadar izlemiş olduğu savunma politikası yerine, haklı ve güçlü olduğu bu meselede daha etkin bir Ermeni politikası izlemesi gerektiğini, Tarih ve Akademik araştırmalar belgelerleriyle ortaya koymaktadır.

11 Eylül olayları ve kendi tarihçilerimizin yakın zamanda açılan Osmanlı arşivlerinde yapmakta oldukları araştırmalar da bu haklılığın dünya kamuoyunca benimsenmesi açısından Türkiye'ye yeni imkanlar sağlamıştır.

Şu aşamada Türkiye'nin öncelikle dış ilişkilerde jeopolitik ve stratejik öneme haiz bir ülke olarak ileriye yönelik bir plan ve planlara ihtiyacı vardır. Batı ülkeleri gelecek yıllarda ortaya koyacakları uluslararası politikaları stratejik araştırma enstitüleri ya da kurumları vasıtasıyla belirlemektedirler. Bu kuruluşlar birer üniversite ciddiyetinde ve bilimselliğinde çalışmakta, bilgi toplamakta, yabancı ülkelerle ilgili olarak yapılacak çeşitli araştırmalara sponsor olmakta ve araştırmacıları destekleyerek onları yönlendirmektedirler.

Kurumsal olarak böylesi kuruluş ya da enstitülere sahip olsa da Türkiye'nin, bunların nitelik olarak içini dolduramaması nedeniyle; dış politika konularında çoğu kez hazırlıksız yakalandığı olmuştur. Dış politika, önemli ölçüde tanıtım ve bilgi toplama faaliyetinin yanı sıra lobicilik uygulamalarının da ortaya konmasını gerekli kılan bir alandır.

Unutulmamalıdır ki, geleceğe yönelik bir planı olmayanlar başkalarının planlarının parçası olmaktadırlar.