USLANMAM
USLANMAM öğesini iGoogle sayfanıza ekleyin.
UslanmaM En Kaliteli Bilgi Adresiniz
Geri git   USLANMAM > GENEL KÜLTÜR > Tarih Bölümü > Tarih
Google
 
UslanmaM Resim AlbümleriSosyal Gruplar
Kayıt ol Sosyal Gruplar Ajanda Konuları Okundu Kabul Et

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 12-08-2006, 12:46 AM   #1 (permalink)
Banned
 
xCaLiBrEx - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Cool 500 Yillik Düzen

Soğuk Savaş'ın bitimi ve ABD'nin tek süper güç olarak belirmesinin hemen ardından Başkan George Bush'un Henry Kissinger'ın "sağ kollarından biri" sayılan Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft ile tasarlayıp gündeme getirdiği "Yeni Dünya Düzeni" kavramı çok tartışılır oldu. Kimileri bu yeni Düzen'de bir tür Pax Americana ummaya başladılar. ABD'nin önderliğinde daha özgür ve barışçı bir dünya kurulacağını beklediler. Irak'ın Kuveyt'i işgalini cezalandıran Körfez Savaşı ile başlayan sürecin artık dünyada zorbalık çağını büyük ölçüde sona erdirdiğini duyurdular.

Fakat bu yeni Düzen tartışma götürmeyecek bir biçimde üstte tarif edilen süslü tabloyu gerçekleştirmedi. Evet Soğuk Savaş bitmiş ideolojik çatışmalar büyük ölçüde geri kalmıştı ama dünyanın belli bölgeleri eskisine oranla çok daha fazla çatışmaya sahne oluyordu. Bunun en belirgin örneği kuşkusuz Bosna-Hersek'te yaşandı. 200 bin Müslüman Sırp saldırganlığının sonucunda yaşamını yitirdi. Benzeri etnik çatışmalar daha başka bölgelerde ancak Azerbaycan Çeçenya gibi örneklerde olduğu gibi özellikle Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda da gerçekleşti.

Peki bu durumu nasıl yorumlamak gerekiyordu? Soğuk Savaş'ın bitimiyle birlikte ABD önderliğinde huzur ve barış dolu bir Yeni Dünya Düzeni kurulacağı ilan edilmişken eskiye göre çok daha fazla kan akmıştı. Ve bu kanların önemli bir bölümü Müslüman kanıydı.

Bazı yorumlara göre bu son derece normaldi çünkü Soğuk Savaş'ın bitmesi sosyalizm ve kapitalizm arasındaki uzun çatışmayı sona erdirmişti ve artık birleşmiş olan modern dünyaya karşı tek alternatif ve muhalefet İslam'dı. Yeni Dünya Düzeni bu yeni kutuplaşmanın bir ifadesiydi. Nitekim kısa bir süre sonra Amerikalı stratejist Samuel Huntington ortaya çıktı ve dünyanın gelecek yüzyılda büyük bir "medeniyetler çatışması"na sahne olacağını öne sürdü. Huntington'a göre artık ideolojiler ölmüş ve dinlerden kaynak bulan medeniyetler çağı geri dönmüştü. En büyük çatışmanın ise Batı ve İslam medeniyetleri arasında yaşanacağını haber veriyordu. Huntigton'a göre Müslümanların Bosna-Hersek'te Batılılar'dan destek beklemelerinin de bir anlamı yoktu. "Medeniyetler çatışması" çoktan başlamıştı ve artık saflar belirleniyordu. İslam dünyasının öteki bölgelerindeki çatışmalara da dikkat çekmiş ve "İslam'ın kanlı sınırları" olduğundan söz etmişti. (Bu "kanlı sınırlar"dan ise Müslümanları sorumlu tutuyordu temsilcisi olduğu Batı medeniyetini temiz göstermek için.)

Bazı yorumcular ise Yeni Dünya Düzeni'nin pembe tablosunu savunmaya devam ettiler. Onlara göre ortada büyük bir çatışma yoktu ve olmayacaktı da. Bosna'da ve diğer İslam coğrafyalarında akan kanlar yerel bir takım saldırganlıkların sonucuydu ve Yeni Dünya Düzeni'nin bir parçası değildiler. Yeni Dünya Düzeni bu olumsuzlukları ortadan kaldırmayı amaçlıyordu.

Bu iki farklı yorum karşısında durup düşünmek gerekir. Gerçekten yakın gelecekte Batı ve İslam arasında bir çatışma yaşanacak mıdır? Daha da önemlisi Batı bu çatışmayı gözönünde bulundurarak şimdiden rakip tarafa kaşı eyleme mi geçmiştir? İslam'ın "kanlı sınırlar"a sahip olmasının nedeni bu mudur? Yeni Dünya Düzeni dünyaya barış ve adalet dağıtmak için mi tasarlanmıştır? Yoksa bu süslü laflar arkasında yeni bir cephe mi oluşturulmaktadır? Yeni Dünya Düzeni'ni kurmaya soyunan medeniyet kendinden olmayanlara yani en başta Müslümanlara karşı dostluk daveti mi yoksa bir "komplo" mu içermektedir. Bunlar çok kişinin zihnini meşgul eden önemli sorulardır.

Ancak biz bu soruları cevaplandırmak için farklı bir yol izleyeceğiz. Eğer Yeni Dünya Düzeni'nin gerçek içeriğini merak ediyorsak öncelikle yapılması gereken Yeni Dünya Düzeni'ni ilan eden medeniyeti tanımaktır. Eğer bu medeniyetin kimliğini ve yöneticilerini doğru tespit edebilirsek niyetlerini özellikle de karşı tarafa yönelik niyetlerini daha iyi belirleyebiliriz.

Bugün pek çok insan Batı'yı çok iyi tanıdığını iddia edebilir. Oysa dünya kimi zaman göründüğünden gösterildiğinden çok daha farklı olabilmektedir. Bu nedenle Batı'yı tanımak için öncelikle Batı'nın resmi tarihini ve resmi görüntüsünü aşmak gerekmektedir.


Resmi Tarih ve Resmi Görüntü

Bir resmi bir de gerçek tarihin olduğu herkesçe bilinir. Resmi tarih tarihi yazanların-daha doğrusu yazdıranların-olayları istedikleri gibi yorumlamalarından ve çarpıtmalarından doğar. Bir ülkenin tarihini yazdıranlar ki bunlar o ülaaai yönetenlerdir kimi zaman tarihi resmi ideolojiyi sağlamlaştıracak bir araç olarak görürler. Öyle ki iki ülke arasında geçmiş olan bir savaşın her iki ülkede de "zafer bayramı" olarak kutlandığı durumlar bile vardır: Her iki tarafın tarih kitapları da savaşı kendilerinin kazandığını yazmaktadır...

"Resmi"lik yalnızca tarih için değil bugün için de geçerlidir. Resmi tarihi tarihçiler yazarken resmi görüntüyü de devlet ve medya belirler. Buna çoğu ülkede çok sayıda medya kuruluşu olduğu ve bunların farklı konularda farklı yorumlar yaptığı noktasından yola çıkarak itiraz edilebilir. Ama dikkat edilirse medyanın büyük çoğunluğu aralarında başka konularda ne anlaşmazlık olursa olsun "düzen" konusunda konsensüse varmış durumdadır. Düzene alternatif olanlar ise dışlanırlar ve belki daha da önemlisi güvenilir kaynak olarak kabul edilmezler.

Ünlü Amerikalı dilbilimci ve siyasi yorumcu Noam Chomsky Necessary Illusions: Thought Control in Democratic Societies (Gerekli İlüzyonlar: Demokratik Toplumlarda Düşünce Kontrolü) adlı kitabında medya yoluyla düşünce kontrolünün nasıl yapıldığını detaylarıyla anlatır. Chomsky'nin bildirdiğine göre en özgür ve demokratik toplum olarak bilinen ABD'de bile çok etkili bir "düşünce kontrolü" vardır. Amerikan devleti özellikle yüzyılın başından bu yana totaliter yöntemler kullanmaktadır. ABD'nin yönetici elitlerini buna zorlayan şey toplumun pek çok konuda kendilerinden farklı düşünmesidir. Özellikle dış müdahale konularında Amerikan halkı geleneksel olarak isteksizdir; oysa silah tüccarlarından uluslararası şirketlere kadar pek çok güç merkezi ile birlikte (ve onların desteğiyle) Beyaz Saray'da oturan politikacılar dış müdahaleyi çoğu kez bir zorunluluk olarak görürler. Bu durumda ne yapılmalıdır? Elbette politika halka rağmen oluşturulacaktır ama açık açık totaliter olan devletlerde olduğu gibi halkın kafasını ezerek değil propaganda yoluyla "rıza"sını oluşturarak. Chomsky "rıza üretme" olarak adlandırdığı bu yöntemin çok sayıda örneğini veriyor.1 Bazılarına kitabın ilerleyen bölümlerinde değineceğiz.

Burada düşünülmesi gereken bir soru bu resmi tarih ve resmi görüntü kavramlarının ve bunlarla yapılan düşünce kontrolünün hangi boyutlara kadar geçerli olduğudur. Ülke boyutunda sözkonusu kavramların ülaaai yöneten elitlerden ve onların kurduğu düzenden kaynaklandığını belirttik gerçek tarih ve yorumları onların çarpıttığını söyledik; ki bu zaten pek bilinmeyen bir şey değildir.

Peki resmi tarih ve resmi yorum dünya bazında da geçerli midir? Bugün dünyaya egemen olan Batı uygarlığıdır. Doğal olarak da bu uygarlığın kurduğu dünya düzeni için bir resmi tarih ve resmi yorum yaratma çabası olmalıdır. Bu uygarlığı yönetenlerin egemenliklerini korumak ve sağlamlaştırmak düzenlerini ayakta tutmak için böylesi bir yol izlemesi doğaldır.

Ancak bu noktada biraz ürpertici bir gerçekle karşı karşıya kalıyoruz. Eğer Batı uygarlığı tarafından kurulmuş olan dünya düzeninin üretilmiş bir resmi tarihi ve resmi görüntüsü varsa bu insanların büyük kısmının zihnine etki ediyor demektir. Mevcut dünya düzenini benimseyen insanlar bu büyük telkinin etkisi altına girmiş olmalıdırlar ve kendi kendilerine de bu kapalı zihin sistemini yırtıp dışarı çıkmaları oldukça zordur. Balıklar nasıl suyun içinde yaşadıklarının farkında değillerse dünya düzeninin resmi tarihi ve resmi görüntüsü ile aldatılmış olan insan da kapalı bir düzenin içinde yaşadığını farkedemez.

Dolayısıyla insanın etrafındaki tüm yalanlardan kurtularak gerçek dünyayı tanıyabilmesi kendi başına yapabileceği bir iş değildir. Bu işi yapmak için "entellektüel" bir çabaya giriştiğinde kullanacağı düşünce ve araştırma yöntemleri bile aslında dünya düzeni tarafından belirlenmiştir. Örneğin gerçek dünyayı anlamak için yola çıkan bir insan büyük ihtimalle kurulu düzenin felsefi dayanaklarına başvurmadan edemeyecektir. Aydınlanma çağının "akıl" modeliyle düşünecek pozitivist bilimsel metodolojiyi kullanacak kendisine empoze edilen mantık yapısını ve değer yargılarını terkedemeyecektir. Bu halde pek fazla mesafe kaydedemez.

Kısacası eğer bir insan kurulu dünya düzeninin kendisine tanıtılandan farklı olduğunu düşünüyor ve gerçeği arıyorsa o düzenin kıstaslarını kendisine rehber edinmemelidir.

Öyleyse neyi rehber edinmelidir?...


Doğruyu Yanlıştan Ayıran Bir Rehber

Zaten bütün tartışmalar bu noktada düğümlenir. Dünyayı anlamaya çalışırken yol göstericimiz nedir?... Aslında çoğu insan bu soru üzerinde hiç düşünmemiştir. Onun rehberi toplumdur. Toplumdan öğrendiği doğrulara ve yanlışlara göre değer yargıları oluşur. Toplum dünyanın düz olduğuna inanıyorsa o da öyle düşünecektir. Yamyam kabilesinde büyüyorsa insan eti yemeyi doğal karşılayacaktır. Nazi Almanyası'nda Hitler'e tapınmayı haklı bulacaktır. Kısacası çoğunluğa uymak bir değer taşımamaktadır.

Dünyayı anlamak için bir de toplumdan yüz çevirip "dahi"lerin buluşlarına yönelinebilir. İdeolojilerden medet umulup ideologların düşüncelerine bel bağlanabilir. Örneğin Marx'ın tüm dünyanın hatta evrenin nasıl oluştuğunu hangi yasalara göre işlediğini geleceğinin ne olduğunu keşfettiğine inanılabilir. Bu gidişatta Marx'ın en büyük öğrencisi olan Lenin'in "o muhteşem beyni" muhafaza edilip "insanlığın istifadesi" için saklanabilir.

Ama gün gelir ideolojiler çöker ve yanlış oldukları anlaşılır. Ve Lenin'in beyni çöpe atılır... Bu kaçınılmaz son tüm ideolojilerin başına gelecektir.

Çünkü evren ve dünya hakkında ortaya doğru bir kıstas koyabilmek için tüm evrenin tüm bilgilerine sahip olmak tüm geçmişi ve geleceği bilmek gerekmektedir. İnsanın böyle bir işin milyarda birini bile başarmaktan çok uzak olduğu ortadadır. Dolayısıyla insan aklının ürettiği ideolojiler temelden çürük hatta komik birer sistemdir. Bu nedenle gerçek bir rehber ancak insan-üstü bir kaynaktan gelebilir. Tüm evreni geçmişi ve geleceği bilen hiçbir şey bilgisinin ve gücünün dışında olmayan insan-üstü bir kaynaktan...

Bu da hiç şüphesiz Allah'tır.. Allah her şeyi yaratan ilmi her şeyi kuşatan geçmişi ve geleceği bilendir. İnsanı yaratan ve onu şekillendiren O'dur. İnsana gerekli olan herşeyi bilen ve onun için en doğrunun ne olduğunun bilgisine sahip olan da O'dur. Dolayısıyla güvenilir bir kıstas ve doğruyu yanlıştan ayıran bir rehber ancak O'ndan gelebilir. Gelmiştir de... Kuran O'nun insanlara rehber olarak gönderdiği kitabıdır.

Biz Müslüman olmanın bir gereği olarak herşeyi olduğu gibi dünyada kurulu olan düzeni de incelerken kıstas ve rehber olarak Kuran'ı kullanacağız. Dünyayı resmi tarihe resmi görüntüye toplumun üzerinde ittifak ettiği genel-geçer doğrulara ya da bir takım ideolojilere göre değil Kuran ayetlerine ve Kuran'ın getirdiği düşünce metotlarına göre değerlendireceğiz.

Kuran'ı tanımayan bir kişi bunun nasıl yapılacağını anlamakta zorlanabilir. Bir "din kitabı"nın dünyanın politik yapısını hem de son derece yeni bir kavram olan Yeni Dünya Düzeni'ni anlamak için temel kaynak olarak kullanılmasını yadırgayabilir. Çünkü o Kuran'ı asırlar önceki insanlara seslenen ve dolayısıyla da bugünle fazla bir ilgisi olmayan bir kitap sanmaktadır. Oysa gerçek böyle değildir... Kuran her döneme ve her topluma seslenen onları kavrayan ve açıklayan bir kitaptır. Onun ilahi olmasının özelliğidir bu.

İmani konuların yanısıra Müslümanın karşılaşacağı toplum ve dünya modeli de Kuran'da açıklanır. Çünkü Kuran "muttakiler (Allah'tan sakınanlar) için yol gösterici olan bir kitaptır" (Bakara Suresi 2) ve "herşeyin açıklayıcısı" (Nahl Suresi 89) olarak indirilmiştir. Dolayısıyla bir müminin ihtiyaç duyacağı her yol gösterici bilgi hikmetli bir biçimde Kuran'da açıklanmıştır. Mümin davasının bir gereği olarak içinde bulunduğu toplumu ve dünyayı da sosyolojik ve politik yönden tanımak zorundadır. Bu nedenle Kuran mümine dünyanın politik ve sosyolojik yapısı hakkında da çok önemli bilgiler ve işaretler verir.

Biz bu kitapta kurulu dünya düzenini ve bu düzenin bir aşaması olan Yeni Dünya Düzeni kavramını Kuran'ın verdiği kıstaslara göre inceleyeceğiz. Çünkü Yeni Dünya Düzeni ya da onun içeriği olan "medeniyetler çatışması" Müslümanlarla yakından ilgilidir. Müslümanlara karşı açılan bir cephe sözkonusudur. Müslümanları bu denli birinci dereceden ilgilendiren bir konuda ise bir Müslüman için Kuran'dan daha önemli bir yol gösterici olamaz.


Kuran Dünya 'İsrailoğulları' ve Düzen...

Madem dünyaya bakarken kıstasımız Kuran olacaktır o halde Kuran'ın dünyanın politik durumu hakkında ne gibi bilgiler vermekte ipuçları aktarmakta olduğuna bakmamız gerekmektedir. İşte bu noktada Kuran'da hemen göze çarpan "İsrailoğulları" faktörüyle karşılaşırız.

Kuran'da çok dikkat çekici bir biçimde sürekli olarak "İsrailoğulları"ndan söz edilir. Allah Kuran'da "İsrailoğulları"nın en çok "dünya hırsı"na sahip olan topluluk olduğunu (Bakara Suresi 96); kendilerini diğer insanlardan üstün gördüklerini (Cum'a Suresi 6); diğer insanların "mallarını haksızlıkla yediklerini" ve onları faiz yoluyla sömürdüklerini (Nisa Suresi 161); peygamberleri "öldürdüklerini" (Al-i İmran Suresi 183); yeryüzünde savaş çıkarıp "bozgunculuğa çalıştıklarını" (Maide Suresi 64); kendi soydaşlarını da öldürdüklerini veya yurtlarından sürdüklerini (Bakara 84-85); "zalim" olduklarını (Bakara Suresi 59); sıkça "ihanet" ettiklerini (Maide Suresi 13); İslam'a "kin ve hınç" beslediklerini (Nisa Suresi 46); Müslümanlara karşı "düzen" kurduklarını (Al-i İmran Suresi 54); Müslümanlar için "en şiddetli düşman" olduklarını (Maide Suresi 82); "küfre sapanlarla dostluklar kurdukları"nı (Maide Suresi 80); insanlara "zulüm" yaptıklarını ve onları "Allah'ın yolundan" alıkoyduklarını (Nisa Suresi 160) bildirir.

Bu ayetler bizlere dünyanın politik ekonomik ve sosyolojik yapısı üzerinde "İsrailoğulları" faktörünün çok önemli bir yeri olduğunu haber vermektedir. Hele Müslümanlar açısından kendileri için en şiddetli düşman olan ve dinlerine kin ve hınç besleyen "İsrailoğulları"nın büyük önem taşıdığına kuşku yoktur.

Bunların yanında hemen belirtmek gerek Kuran "İsrailoğulları"ndan söz ederken "onların hepsinin bir olmadığını" (Al-i İmran Suresi 113) da haber verir. "İçlerinde aşırı olmayan (mutedil) bir ümmet vardır. Onlardan çoğunun yapmakta oldukları ise ne kötüdür!" (Maide Suresi 66) ayetiyle tüm Yahudileri aynı safta değerlendirmenin doğru olmadığını söyler.

Nitekim Müslümanlara düşen görev de İsrailoğulları'na karşı düşmanca davranmak değil aksine onları barışa adalete ve ortak bir imana çağırmaktır. Allah Kuran'da Müslümanlara Kitap Ehli (Hıristiyan ve Yahudiler) hakkında bir emir verir; onları "ortak bir kelimede birleşmeye" çağırmak:

De ki: "Ey Kitap Ehli bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız bir kısmımızı Rabler edinmeyelim. (Ali İmran Suresi 64)

Biz de bu bakış açısıyla hareket ediyor ve Yahudileri ortak bir kelimeye barış ve adalete çağırıyoruz. Ancak bunun yanında bir kısım Yahudilerin dünya üzerinde yaptıkları-ve Kuran'da ve hatta Eski Ahit'te işaret edilen-bozgunculukları gözler önüne sermeyi de bir görev kabul ediyoruz. Bu kitapta bu görev yerine getirilmektedir.

Kuran'da Yahudilerin dünya üzerindeki etkileri ile ilgili ayetlerin birinde oldukça dikkat çekici bir bilgi verilir. Allah Kuran'da İsra Suresi'nin başında yer alan ayetlerde Yahudilerin yeryüzünde iki kez "bozgunculuk çıkaracaklarını ve büyük bir yükselişle yükseleceklerini" bildirir:

Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: 'Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle kibirlenecek-yükseleceksiniz. Nitekim o ikiden ilk-vaad geldiği zaman oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü. Sonra onlara karşı size tekrar 'güç ve kuvvet verdik' size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık. Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz o da (kendi) aleyhinizedir. Sonuncu vaad geldiği zaman (yine öyle kullar göndeririz ki) yüzlerinizi 'kötü duruma soksunlar' birincisinde ona girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini 'darmadağın edip mahvetsinler'. (İsra Suresi 4-7)

Ayetlerin ifadesine göre Yahudilerin birinci "bozgun ve kibirli yükseliş"lerinin ardından Allah onların üzerine güçlü bir ordu göndermiş bu ordu Kudüs'e girmiş ve mescidi (Kudüs'teki Süleyman Tapınağı) darmadağın etmiştir. Bu ayette anlatılan Tapınak'ın birinci yıkılışı ve birinci sürgün Yahudilerin MS 70 yılında Romalılar tarafından Kudüs'ten sürülmelerinin karşılığıdır. Bu olay Yahudilerin Hz. Yahya'yı öldürdükleri ve Hz. İsa'yı da öldürmek için tuzak kurdukları dönemin hemen ardından yani "kibirli bir yükseliş ve bozgunculuk" hareketinin ardından gelmiştir. İsrailli tarihçi Moshe Sevilla-Sharon ayetin ifadelerine uygun olarak gelişen yıkım ve sürgün olayıyla ilgili bazı bilgileri şöyle veriyor:

Romalıların kumandanı Titus kısa süre içinde tüm İsrail ülkesini ele geçirdi ve 70 yılının ilkbaharında Kudüs'ü sardı... Titus şahsen kuvvetlerinin başına geçip dört lejyonla saldırıya başladı. Kısa süre içinde Kudüs'te açlık başgösterdi silah ve insan gücü azaldı. Romalılar Mayıs ayında surların bir bölümünü yıktılar ve bazı noktalardan kente girdiler. Bununla birlikte 'evden eve' savaş bir ay daha sürdü ancak Kudüs 9 Av 70 (Taşa be Av) tarihinde düştü. Son kalan Yahudi kuvvetleri Büyük Tapınak çevresinde mevzilendilerse de aynı gün Romalılar bu engeli de aşarak Büyük Tapınak'ı yıktılar ve burada kalan Yahudileri katlettiler.2

Birinci bozgunculuk ve yükseliş döneminin sonu budur. Peki acaba ikinci bozgunculuk ve yükseliş dönemi ne zamandır? Bu sorunun cevabını vermeden önce konuyu Yahudi kaynaklarından inceleyelim. Acaba Yahudiler kendileri bir "yükseliş dönemi" kavramına sahipler mi?


Yahudi İnancındaki 'Yükseliş': Mesih Beklentisi

70 yılında Filistin'den sürülmelerinin ardından Yahudiler için "diaspora" dönemi yani İsrail toprakları dışındaki dönem başladı. Çeşitli ülkelere dağıldılar. Gittikleri her ülkede azınlık konumundaydılar. Hıristiyan dünyası onlara fazla sempati göstermiyordu. "İsa'nın katilleri" sıfatını kazanmışlardı bir kez.3 Bu ortamda Yahudiler arasında eskiden beri kutsal metinlerde yer alan bir konu gittikçe önem kazanmaya başladı. Bu bir gün bir "Mesih"in geleceği ve Yahudilerin onun önderliğinde Filistin'e geri dönecekleri inancıydı. Mesih'in gelişi asırlar boyu Yahudi gettolarında en çok konuşulan ve beklenen kehanet oldu. Her gün düzenli olarak Mesih'in gelişi için dua edilirdi. Mesih inancı güçlenerek devam etti. "Yahudi An:-):-):-)lopedisi" Encyclopaedia Judaica konuyla ilgili olarak şu bilgileri veriyor:

Hahamların düşüncesine göre Mesih insanlık tarihinin en üst noktasında İsrail'i kurtaracak ve yönetecek olan kraldır. Bu şekilde Tanrı'nın Krallığı kurulmuş olacaktır... Mesih İsrail'in düşmanlarını yenecek Yahudi halkını yeniden topraklarına kavuşturacak onları Yehova'yla yakınlaştıracaktır. Bir peygamber savaşçı hakim kral ve Tevrat öğreticisi olacaktır... Hahamlar Mesih'in Davud'un soyundan geleceğine inanırlar.4

Yahudi öğretisinin temel taşlarından biri olan Mesih inancı görüldüğü gibi İsrailoğulları'nın yükseliş beklentisidir. Kuran ayetinde "İsrailoğulları'nın yükselişi"nin yeryüzünde bozgunculuk (anarşi adaletsizlik dejenerasyon şiddet zulüm vb.) çıkarmakla paralel olduğu vurgulanıyordu. Acaba Yahudilerdeki Mesih inanışı bu "bozgunculuk" boyutunu da içeriyor mu?

Yahudi kaynakları Mesih'in gelişinin Yahudiler için bir kurtuluş olduğunu söylerler ama bu "kurtuluş"un Yahudi olmayanlar için ne anlama geldiği üzerinde pek durmazlar. Mesih Yahudileri "kurtarırken" diğer milletleri ve dinleri ne yapacaktır? Bunun cevabını önce Yahudi kaynaklarında diğer millet ve dinlere nasıl bakıldığında aramak gerekiyor. Bu kaynaklardan en önemlisi Eski Ahit (Tevrat)tır. Eski Ahit'e göre Yahudiler diğer tüm halklardan üstün ve "seçilmiş" bir halktır. Yeryüzünün gerçek sahipleri onlardır ve yeryüzünü yönetme hakkı da onların elindedir. Bu konudaki yüzlerce Tevrat hükmünden birkaçı şöyledir:

Siz Allahınız Rabbin oğullarısınız... Çünkü sen Allah'ın Rabbe mukaddes bir kavimsin ve Rab yer üzerinde bütün kavimlerden üstün olarak kendisine has bir kavim olmak üzere seni seçti.5 ... Ve onlardan nefret ettim. Fakat size dedim: Siz onların topraklarını miras ola rak alacaksınız ve ben size onu mülk olmak üzere vereceğim ben sizi milletler den ayırt eden Allahınız Rabbim 6 Ben dedim. Siz ilahlarsınız ve hepiniz yüce olanın oğullarısınız. Kalk ey Allah yeryüzüne hükmet. Zira milletlerin hepsine sen varis olacaksın.7

Bu "yeryüzüne hükmetme" hakkını tanımayanlar "Tanrı'nın seçilmiş kavmi"ne karşı gelmiş olurlar ki cezalandırılmaları gerekir. Ceza şiddetle olur. Bir M. Tevrat ayetinde şöyle denmektedir: "İşte benden ve miras olarak sana milletleri mülkün olarak yeryüzünün uçlarını da vereceğim. Onları demir çomakla kıracaksın; bir çömlekçi kabı gibi onları parçalayacaksın." 8

Bu durumda Mesih'in yapacağı da bu inanışın gereklerini yerine getirmek yani diğer millet ve dinlerin Yahudilere boyun eğmesini sağlamaktır. Kabul etmeyen ayetlerdeki yöntemlerle cezalandırılacak ve yola getirilecektir...

Yahudi kaynakları başta belirttiğimiz gibi Mesih'in bu misyonundan pek söz etmezler. Biraz söz eden bir tanesi The Universal Jewish Encyclopedia Mesih'in diğer milletleri ne yapacağını şöyle bildiriyor: "Mesih geldiğinde diğer milletler ya fethedilecek 9 ya imha edilecek 10 ya da dinlerinden döndürüleceklerdir. Ama sonları ne olursa olsun o tarihten sonra İsrail için sıkıntı kaynağı olmaktan çıkacaklardır."11

Kısacası Yahudilerin beklediği Mesih Kuran'da sözü edilen "bozgunculuk" hareketini en üst noktada uygulayacak kişidir. Kimileri sözkonusu Mesih düşüncesinin Yahudi dininin içinde önemli bir yer tutmayan ve yalnızca bazı Yahudi grupları tarafından savunulan bir inanç olduğunu sanabilir. Mesih inancı Yahudi dininin temel taşlarından biridir ve dinlerine bağlı olan tüm Yahudilerce büyük bir bağlılıkla korunmaktadır. Yahudi geleneğinin en büyük isimlerinden olan Haham Maimonides Mesih inancının Yahudiliğin temellerinden biri olduğunu ve Mesih gelince diğer milletlerin Yahudilere boyun eğeceğini bildirir:

Maimonides Mishne Torah (İkinci Tevrat) adlı eserinde Davud'un soyundan bir kişinin bir gün eski Krallık'ı kuracağını ve Yahudileri zafere kavuşturacağını yazar. Buna göre bu kişi diasporaya dağılmış olan Yahudileri Kutsal Topraklar'a döndürecek ve Tapınak'ı yeniden inşa edecektir. Dolayısıyla Tevrat'ın yasaları Tapınak'la ilgili olanlar da dahil olmak üzere yeniden Kutsal Topraklar'da uygulanmaya başlayacaktır. Ve sonunda bütün milletler Yahudilerin 'Tanrı'nın Oğulları' olmaktan gelen üstünlüklerini kabul edecektir... ... Maimonides şöyle der: 'Mesih'in gelişine tam bir inançla inanıyorum. Ne kadar geç kalırsa kalsın her gün onun gelişini bekliyorum'... Mesih'in gelişi kuşaklar boyunca ertelenmesine ve onbir yüzyıldır diasporanın sürmesine rağmen Maimonides son derece kararlıydı. Mesih ile ilgili şu hükmü veriyordu: 'Mesih'e inanmayan hatta onun gelişini sabırsızlıkla beklemeyen kimse yalnızca resullerin haberlerini değil tüm Tevrat'ı da yalanlamış olur'.12

Peki Mesih ne zaman gelecektir? Bu kuşkusuz önemli bir sorudur ve binlerce yıllık Yahudi tarihinin de en önemli konularından biridir. Öyle ki Yahudi tarihinde çok sayıda "sahte Mesih" yer alıyor. Bu kişiler gözlenen vaktin geldiğini ve kendilerinin beklenen Mesih olduklarını öne sürerek Yahudi cemaatlerinde dalgalanmalar yaratmışlardır. Ama bu Mesihler'in "sahte"liklerinin en açık göstergesi Filistin'e dönüş ve Kudüs'ü ele geçirme operasyonunu başaramamış olmalarıdır.

Ama bugün Yahudiler ilk sürgünden 19 yüzyıl sonra Filistin'e dönmüş ve Kudüs'ü almış durumdalar! İşin en ilginç yanı da Yahudi önde gelenlerinin bu dönüşü yani İsrail Devleti'nin kuruluşunu Mesih inancına paralel olarak yorumlamaları. Bu hem Mesih inancının günümüz Yahudileri arasında da ne denli güçlü olduğunu gösteriyor hem de Mesih'in gelişi ile ilgili olarak hangi tarihlerin beklendiğini ortaya koyuyor. Encyclopaedia Judaica İsrail Devleti-Mesih inancı paralelliğini şöyle bildiriyor:

Geleneksel (ortodoks) düşünceye göre Mesih Davud'un soyundandır. Kudüs'te hükmedecek ve Tapınak'ı yeniden inşa edecektir. Çoğu ortodoks haham ilk başta Siyonizme karşı çıkmış bu akımın tanrısal olan kurtuluş yerine tümüyle insan yapımı bir kurtuluş öngördüğünü öne sürmüştü. Fakat İsrail Devleti'nin kurulmasıyla birlikte ortodoksinin genel görüşü İsrail'in 'Mesih'in gelişinin başlangıcı' olduğu şekline dönüştü: Yani Tanrı'nın yönlendirmesi ile insanların kurdukları yapı Tanrı'nın doğrudan müdahalesi ile gerçekleşecek olan Mesihi dönemin hazırlayıcısı olacaktı. Ortodoks hahamlar arasında çağımızdaki olayları Mesih'in gelişinin ışığında değerlendirme yöntemi de çok yaygındır. Öyle ki M. Kasher Eski Ahit'teki 'Ve ay kızaracak ve güneş utanacak; çünkü orduların Rabbi Siyon dağında ve Yeruşalayim'de (Kudüs) krallık edecek; onun ihtiyarları karşısında da izzet!' 13 ayetinde yer alan kehanetteki ayın inişini İsrail Devletinin kurulması olarak yorumlamıştır.14

Üstteki alıntıdan da anlaşıldığı gibi Yahudilere göre İsrail Devleti'nin kurulması ile birlikte Mesih'in gelişinin ön şartları hazırlanmış olmaktadır. Bu inanca göre "insani" çabayla başlayan bu süreç "ilahi" bir gelişme olan Mesih'in gelişi ile devam edecektir. Ancak bu "mutlu son"a varılabilmesi için Yahudilerce Mesih'in gelişinden önce yapılması gereken ve Mesih'e ortam hazırlayacak olan üç misyon vardır. The Universal Jewish Encyclopedia bu misyonları şöyle anlatır:

Siyasi Siyonizmin ortaya çıkması ile birlikte Haham Hirsch Kalischer tarafından geliştirilen teori diğer hahamlarca da kabul gördü. Buna göre Mesih'in dönüş süreci doğal olaylarla başlayacaktı: Yahudilerin Filistin'e yerleşme isteği ve diğer milletlerin gönüllü olarak bu işe yardım etmesi ile. Mesih'in ortaya çıkışı ve vaadedilen mucizelerin gerçekleşmesi için gereken şartlarsa şunlardı: Kutsal Topraklar'da büyük ve yeter sayıda Yahudinin yerleşip devlet kurulması Kudüs'ün ele geçirilmesi ve Tapınak'ın yeniden inşa edilmesi.15

Bu üç şartın birincisi olan Kutsal Topraklar'daki Yahudi nüfusunun arttırılması Siyonist hareketin önderleri tarafından bu yüzyılın başından beri uygulanmaktadır. Devlet ise 1948'de kuruldu. İkinci şart yani Kudüs'ün ele geçirilmesi 1967'deki Altı Gün Savaşı'nda yerine getirildi. 1980'de Kudüs "İsrail'in ebedi başkenti" ilan edildi...

Dolayısıyla Mesih'in gelişini sağlayacak misyonlardan geriye bir tek Tapınak'ın yeniden inşa edilmesi kaldı. 19 yüzyıldır yıkık olan ve sadece tek duvarı ayakta kalan Tapınak ilk bozgun döneminin ardından gelen yıkılışın anısına Yahudiler tarafından Ağlama Duvarı'na dönüştürülmüş olan Süleyman Tapınağı.

"Peki Tapınak'ı inşa etmek zor birşey midir?" sorusu akla gelebilir hemen. Öyle ya İsrailliler için bir Tapınak inşa etmenin zorluğu nedir? Zorluk Tapınak'ın inşa edilmesinde değildir. Eski Tapınak'ın bulunduğu alan üzerinde bugün iki İslam mabedi durmaktadır: Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra. Tapınak'ın yapılabilmesi için bu iki mabedin de yıkılması gerekmektedir. Pürüz dünya Müslümanlarıdır. Onlar varoldukları sürece İsraillilerin bu iki mescidi yıkmalarına izin vermemektedirler...

Tüm bu incelediğimiz bilgilerden Kuran'da anlatılan "İsrailoğulları'nın ikinci yükselişi" olayının içinde bulunduğumuz çağa baktığı anlaşılıyor. Yahudiler 19 yüzyıl süren sürgünün ardından Kutsal Topraklar'a dönmüş "Mesih'in ayak sesleri"ni dinliyorlar. 19 yüzyıldır ilk kez bu kadar "yükselebilmiş" durumdalar. Dünya üzerinde ünlü lobileri sayesinde ne denli etkin oldukları biliniyor. Ortadoğu'da uyguladıkları şiddet Balkanlar'dan Filipinler'e kadar uzanan coğrafyada anti-İslam hareketlere verdikleri destek ya da Latin Amerika'dan Afrika'ya Üçüncü Dünya'da faşizme yaptıkları yardımlar "bozgunculuk" çıkardıklarının açık birer göstergesidir. Bu kitabın ilerleyen bölümlerinde sözkonusu bozgunculuğu ayrıntılı bir biçimde inceleyeceğiz.

Peki günümüze denk düştüğü anlaşılan bu "yükseliş"in Yeni Dünya Düzeni kavramı ile ilgisi nedir? Yeni Dünya Düzeni bu "yükselişle" ne kadar ilgili hatta ne kadar paraleldir?

Kitap boyunca bu sorunun cevabını inceleyeceğiz.


Kabala Sefirot ve Tarihle Oynama Sanatı

Kuran'da anlatılan "ikinci yükseliş"in Yahudi literatüründe yer alan Mesih'in dünyaya gelişi projesinin karşılığı olduğunu inceledik. Burada Yahudi literatüründe bu inançla yakından ilgili olan bir başka konu kendiliğinden gündeme geliyor: Kabala.

Kabala İbranice'de "Gelenek" anlamına gelir. Yahudi ruhbanlarının asırlardır birbirlerine aktardıkları ve Kutsal Kitap'ın "gizli anlamları" ile ilgilenen bir tür okültizm ve mistisizm yöntemidir. İsrailli tarihçi Moshe Sevilla-Sharon Kabala'yla ilgili olarak şunları yazar:

Ortaçağ'ın zulüm rejimleri baskılarını arttırdıkça birçok Yahudi gerçek yaşamdan elini eteğini çekmeye ve kendilerini evrenin büyük sırları hakkında spekülasyonlara vermeye başladılar... Bu dönemde yazılan Yaradılış Kitabı (Sefer ha Yetsira) Yahudi mistik düşüncesinin büyük eseri olan Kabala'nın başlıca kaynaklarından oldu... Bu mistik patlama İspanya'da meydana geldi ve gizli esrarlı 'bilimlere' merak saran mistiklerin itişiyle durmadan genişledi. Mistik isyanın başlıca eseri Zohar Kitabı oldu. Bu eser Rabbi Şimon Bar Yohay'a atfedilmekle birlikte büyük bir ihtimalle XIII. yüzyılın İspanyalı bilginlerinden Moşe de Leon tarafından yazıldı. Tevrat'ın ilk beş kitabının ve diğer bölümlerinin mistik bir yorumu olan Zohar Tora'da bulunan ve 'herkesin anlamadığı' birtakım gizli kavramları açıklama amacını güttü...16

Aslında ilk kez Babil'de gelişmesine rağmen Ortaçağ'daki diaspora döneminde daha da güçlenen Kabala'nın en önemli özelliği ise Mesih inancıyla yakından ilişkili olmasıydı. Sevilla-Sharon şöyle diyor:

... Kabala edebiyatının gelişmesi Mesih'in geleceği inancıyla yakından ilişkilidir. Bilindiği üzere bu inanca göre Mesih Büyük Kurtarıcı geldiğinde İsrail ulusu sürgünden kurtulacak İsrail devleti yeniden kurulacaktır... Hıristiyan çevrenin baskıları karşısında da Yahudiler Kabala'nın karanlık ve esrarlı felsefesi dışında sığınacak yer bulamamışlardı. Yahudi bilginlerin o zamanki yaklaşımına göre ulusun nasıl izah edileceği bile bilinmeyen bu kötü kaderi ancak 'gizli bilimlerin' yardımıyla aşılabilirdi.17

"Ulusun kötü kaderini 'gizli bilimlerin' yardımıyla aşmak"... İşte Ortaçağ Avrupası'ndaki Kabalacı hahamların amacı buydu. "Kötü kaderin" aşılması Mesih'in dünyaya gelişi anlamını taşıyordu. Kabala'nın asıl amacı işte bu büyük rüyayı gerçekleştirmekti. The Universal Jewish Encyclopedia şöyle yazar: "Pratik Kabala'nın temel amacı Mesihin dünyaya gelişini sağlamaktır. Kabala'ya göre bu amaca ulaşmak için kişisel yoğunlaşma derin dua-konsantrasyon ve çile egzersizleri ile çalışılmalıdır..." 18

Ortaçağ Avrupası'nın Yahudiler üzerinde oluşturduğu baskı ve kısıtlamalar Mesih'in gelişi konusunun tümüyle Kabalistik bir faaliyet haline gelmesiyle sonuçlandı. Öyle ki Yahudilerin İsrail'e yeniden dönebilmeleri için asırlardır sürdürülen "tikkun" duası da Ortaçağ'la birlikte Kabala'yla özdeşleşti. Tikkun son derece sapkın bir Allah inancı içeriyor Yahudileri İsrail'den sürdüğü ve kendi Tapınak'ını yıktığı için kendi kendine isyan eden Yehova'dan söz ediyordu:

Tikkun Hazot: (İbranice geceyarısı duası) Tapınak'ın yıkılışının anısına ve İsrail topraklarına geri dönüş için özellikle tam gece yarısı yapılan dua. Bu gelenek hahamların Tanrı'nın da benzer şekilde Tapınak'ın yıkılışını nedeniyle yas tuttuğunu kabul etmesiyle başladı... Hahamların söylediğine göre Tanrı geceyarısı 'oturuyor ve bir aslan gibi kükrüyor' ve şöyle diyordu: 'Çocuklarıma öfaaale doluyum onların günahları yüzünden kendi Tapınak'ımı yıktım ve onları diğer milletlerin arasına dağıttım.' Isaac Luria döneminde bu gelenek Kabalistik çalışmalarla iyice özdeşleşti ve kurallaştırıldı.19

Kısacası Kabalacılar'ın amacı "Mesih'i dünyaya döndürmek"ti. Bunun için çeşitli "gizli bilim"lerden yararlanılmalıydı. Kabala bu gizli bilimlerin yöntemini açıklayan ama yalnızca "anlayanlara" açıklayan bir Gelenek'ti.

"Gizli bilimlerle uğraşmak bunun için yoğun ayin ve trans yöntemleri kullanmak..."; bu tanımın bir diğer ifadesi büyü yapmaktır. Acaba Kabala büyü sanatı mıdır?

Bu sorunun cevabını ararken Yahudilerle ilgili önemli bir Kuran ayetiyle karşılaşırız. Kuran'da Yahudilere Babil'delerken özel bir "büyü ilmi" öğretildiği fakat Yahudilerin bunu "hayır" değil "şer" yolda kullandıkları bildirilir:

Ve onlar (Yahudiler) Süleyman'ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti. Onlar insanlara sihri ve Babil'deki iki meleğe Harut'a ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: 'Biz yalnızca bir fitneyiz sakın inkâr etme' demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı. Andolsun onlar bunu satın alanın ahiretten hiçbir payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü; bir bilselerdi. (Bakara Suresi 102)

Ayet Yahudilerin Hz. Süleyman'ın saltanatını büyü yolu ile kurduğunu iddia ettiklerini oysa Hz. Süleyman'ın böyle bir şey yapmadığını bildiriyor. Bunun ardından Babil'deki iki meleğin Yahudilere büyü ile ilgili bazı şeyler öğrettiklerini ama bunu inkar için kullanmamaları gerektiğini söylediklerini anlatıyor. Buna rağmen Yahudilerin bu ilmi kötülük yolunda kullanmaya başladıklarını ve tümüyle bu işle ilgilendiklerini haber veriyor.

Bundan çıkan sonuç şudur: Babil'de Yahudilere büyü (bu büyünün içeriği tam belli değildir cinleri kullanmak ya da benzeri bir şey olabilir) ile ilgili bazı gizli bilgiler verilmiş fakat onlar bunu Allah'a başkaldırmak ve insanlara zarar vermek yolunda kullanmışlardır.

Bu ilmin Babil'de verilmiş olması ise çok ilginçtir: Çünkü Babil Kabala'nın da çıkış yeridir. Aslında Kabalistler Kabala geleneğinin tarihin başından beri sürdüğünü iddia ederler; ancak Kabala'nın ilk yazımı sürgün döneminde Babil'de yaşayan Simeon Ben Yohai tarafından gerçekleştirilmiştir. Diaspora döneminin başlaması ve Yahudi merkezinin doğudan batıya kaymasıyla birlikte Kabala'nın merkezi de değişmiş Kabalistik çalışmalar Babil'den İspanya'ya ve diğer Avrupa merkezlerine kaymıştır.20

İspanya'da ise Kabala geleneğine yeni bir boyut daha eklendi. Burada 13. yüzyılda yazılan ve Kabala'nın en önemli kitabı haline gelen Sefer ha-Zohar doğdu. Zohar'la birlikte de Sefirot kavramı.

Sefirot aslında bir tür şemaydı. Kabalacılar Sefirot'un Tanrı Yehova'nın "yansıma şekli" olduğuna inandılar. Bu mistik doktrine göre bütün herşey Sefirot'a göre yaratılıyordu. İnsanın ruhundan evrenin yapısına kadar herşey Sefirot şemasıyla uyumluydu. Tüm varlıklar Sefirot'a göre konumlanıyor Sefirot'a göre işliyordu.

Ve Kabalacılar bu noktadan hareketle çok ilginç bir sonuca vardılar. Dünyadaki olaylar yani tarih de Sefirot'a uygun olarak gelişiyordu!... Yahudi yazar Eli Barnavi şöyle yazıyor:

Kabala Ortaçağ'daki ilk ortaya çıkışını 12. yüzyılda Güney Fransa'daki Provins'te yaptı. Bununla birlikte asıl doruk noktasına 13. yüzyılda Sefer ha-Zohar'ın yazımıyla birlikte İspanya'da ulaştı... Burada geliştirilen Kabala teorisine göre Kutsallık kendisini Tanrı ve yaratılış arasındaki ilişkiyi açıklayan on Sefirot ile açıklıyordu. Bu Sefirotlar Tanrısal aklı temsil ettiklerine göre bütün varlıklar da bunlara göre konumlandırılabilirdi. Bu durumda insan bazı belirli ritüelleri uygulayarak bu Sefirotları etkileyebilir ve dolayısıyla dünyanın gelişimine yön verebilirdi. Bu Sefirot teorisi İspanya'daki Kabalacı öğretinin temel noktası haline geldi.21

"Bazı belirli ritüelleri (ayinleri) uygulayarak Sefirot'u etkilemek ve böylece tarihe yön vermek" bu teori İspanya Kabalacıları'nı çok etkiledi: Düşündüler ki bu ilginç yöntemle Kabala'nın temel amacına ulaşılabilir yani Mesih'in gelişi için gerekli şartlar da yerine getirilebilirdi.

Kısa zamanda sözkonusu "Mesih'in gelişini hızlandırma" yöntemi Kabalacılar'ın temel uğraşısı oldu. Bu tehlikeli ve karanlık yola giren hahamların başına bazen kötü şeyler de geliyordu. Amerikalı Yahudi yazar Edward Hoffman Amerika'daki ortodoks Yahudi mezhebi Lubaviç'i konu edinen kitabında ilginç bir olay aktarıyor:

Mesih beklentileri özellikle Mesih'in gelişini çeşitli ritüellerle hızlandırmaya çalışan haham sınıfında çok güçlüydü. Bize ulaşan bilgilere göre cezbe ve transa geçen bazı hahamlar yatağa şafak sökmeden Mesih'in geleceği inancıyla gidiyorlardı. Çeşitli kaynaklarda bazı hahamların sinagogta halkın önünde Mesih'in gelişini bu kadar uzattığı için Tanrı'ya meydan okudukları anlatılır... 1814 Sonbaharı'nda üç ünlü haham bazı yöntemlerle Mesih'in gelişini 'zorlamaya' çalıştılar. Haham Lubliner Haham Rimanover ve Haham Medzybozer biraraya gelip bir grup oluşturarak kutsal gelişi zorlamaya karar verdiler. Ne yaptıkları ile ilgili detaylı bilgi tarih kitaplarında yer almıyor. Tek bilinen her üç hahamın da aynı yıl içinde öldüğüdür.22


Modern çağa ait bir Kabala çalışması Diagramın ortasında yer alan şema ise Kabala'nın en can alıcı tasarımı: Sefirot.
Sefirot sayesinde ve çeşitli aaaafizik ritüelleri uygulayarak maddesel dünyayı etkilemek İspanya'dan başlayarak tüm Kabalacıların en büyük uğraşısı haline geldi. Ortaçağ ve okültizm uzmanı ünlü İtalyan romancı Umberto Eco bu inancı Foucault Sarkacı adlı romanında bir Yahudinin ağzından şöyle aktarıyor:

Haham Meir haham Akiba'dan ders alırken mürekkebe zaçyağı katıyormuş ama hocası hiç ses çıkarmıyormuş. Haham Meir Haham İsmail'e doğru mu yapıyorum diye sorunca o da şöyle demiş: 'Sevgili oğlum işinde dikkatli ol çünkü kutsal bir iştir bu iş; bir harf atlarsan ya da bir harf fazla yazarsan tüm dünyayı yok edersin'... Kitap'ın harflerini yeniden düzenlemek dünyayı yeniden düzenlemek demektir.. Kitap'ın harflerini yeniden düzenlemek için de çok dindar olmak gerekir... Her kitap Tanrı (Yehova)nın adıyla dokunmuştur... Tevrat'la uğraşan kimse dünyayı devinim içinde tutar; okurken yeniden yazarken kendi bedenini de devinim içinde tutar çünkü bedenin dünyada dengi bulunmayan hiçbir parçası yoktur.. Kitap'ı değiştirirsen dünyayı da değiştirirsin; dünyayı değiştirirsen bedenini de değiştirirsin.23

Tüm bu aktardıklarımız elbette bir ölçüde fantastik olaylardır. Kabalacı Yahudiler Sefirotla uğraşıp çeşitli büyüler yaparak dünyayı değiştirdiklerine inanıyor olabilirler ama bu kuşkusuz ihtiyatla karşılanması gereken bir iddiadır. Bu konuda göz önünde bulundurulması gereken bir bilgi varsa o da Allah'ın Kuran'da Babil'de Yahudilere büyü ile ilgili özel bir ilim öğretildiğini haber vermiş olmasıdır. Bu noktadan hareketle Kabalacı Yahudilerin bu ilmi daha da geliştirerek Sefirot kavramına vardıkları belki iddia edilebilir; ama belirttiğimiz gibi bu oldukça belirsiz bir konudur.

Ama zaten bizim için burada önemli olan Kabalacıların tarihin akışını değiştirebilecek bir büyü ilmine sahip olup olmadıkları değildir. Önemli olan Kabalacıların tarihin akışını etkilemek gibi bir niyete bir hedefe sahip olmalarıdır. Neden diye sorarsanız somut bir cevap verilebilir: Çünkü Ortaçağ'ın sonlarında yaşayan Kabalacıların tarihin akışını değiştirerek varmak istedikleri hedefler bugün büyük ölçüde gerçekleşmiş durumdadır. Önceki sayfalarda değindiğimiz gibi bugün gerçekten de Mesih'in gelişinin ön şartları Yahudiler eliyle gerçekleşmiş İsrail Devleti "Mesih'in ayak sesleri" olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Madem Kabalacıların hedeflerinin büyük kısmı gerçekleşmiştir o halde "tarihin akışı" içindeki bu gelişmenin gerçekten Kabalacıların müdahalesi ile mi oluştuğunu merak etme durumundayız.

İki ihtimal vardır: Ya tarih çok mükemmel bir tesadüf sonucu Ortaçağ'ın sonlarında İspanya'da yaşayan Kabalacıların amaçlarına çok uygun bir biçimde gelişmiştir. Ya da sözkonusu Kabalacılar ve onların mirasçıları gerçekten de tarih üzerinde etki oluşturmuşlar ve dünyanın gidişatını kendi lehlerine değiştirmişlerdir.

Bu ihtimallerden hangisinin gerçeğin kendisi olduğunu bulmak içinse Ortaçağ'ın sonundan bu yana tarihin akışı üzerinde titiz bir inceleme yapmak gerekiyor. Dünyayı Ortaçağ'dan bu yana değiştiren etkenler arasında acaba Kabalacı Yahudilerin Mesih getirme ve dolayısıyla dünyaya hakim olma hesapları da var mıdır?

Elbette Kabalacıların dünyayı nasıl etkilemiş olabileceklerini bulmak için bu mistik Yahudilerin büyü ayinlerini keşfe çıkacak değiliz. Çünkü Kabalacıların hedeflerine varmak için aaaafizik yöntemlerin yanında normal yöntemler (yani her türlü politik ekonomik sosyal p:-):-):-)olojik vs. girişim) de kullanılabilir. Kabalacıların aaaafizik dünyaları bizi fazla ilgilendirmemektedir ama normal dediğimiz yöntemlerle bir şeyler gerçekleştirmiş olabilirler ve bunu keşfetmek de son derece ilginç olacaktır.

Ortaçağ'ın Kristof Kolomb'un 1492'deki Yeni Dünya keşfi ile sona erdiği kabul edilir. O zamandan şimdiye 5 asır geçmiştir. Eğer gerçekten de bu 500 yıl içinde Kabalacılar tarihin akışı içinde etkili olmuşlar ve kurulu dünya sistemini kendi Mesih hesapları ve dünya egemenliği planları için değiştirebilmişlerse karşımızda çok ilginç bir düzen 500 yıllık bir düzen duruyor demektir.

Bu kitap işte bu 500 yıllık düzeni keşfetmek ve bu noktadan hareketle de geleceği kestirebilmek için yazılmıştır.


Mesih'in Anahtarı: Süleyman Tapınağı

Bu 500 yıllık dönemin biraz karmaşık ama son derece ilginç ve şaşırtıcı öyküsüne girmeden önce son olarak konuyla ilgili çok önemli bir noktayı daha gözden geçirmek gerekir: Yahudilerin ve Yahudilik'ten etkilenmiş örgütlerin hep dönüp-dolaşıp konuyu getirdikleri yeri Kudüs'teki Süleyman Tapınağı'nı...

Önceki sayfalarda incelediğimiz gibi 19 yüzyıldır yıkık olan Kudüs'teki Süleyman Tapınağı Yahudiler ve sahip oldukları Mesih inancı açısından büyük önem taşır. Tapınak'ı yeniden inşa etmek asırlardır Yahudilerin en büyük rüyası durumundadır. Tapınak Yahudi halkının sembolü ve sahip olduğu sözde üstünlük ve egemenliğin işareti olarak yorumlanmaktadır. Kutsal mekanın ayakta kalan tek duvarının Ağlama Duvarı'na dönüştürülmüş olması da Yahudilerin bu mabedin yıkık olmasından dolayı duydukları hüznün ifadesidir.

Tapınak'ın önemi yalnızca Yahudiler için geçerli değildir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde ayrıntılarıyla inceleyeceğimiz gibi Tapınak'ı inanç ve felsefelerinin merkezine yerleştirmiş olan başka güçler de vardır. Haçlı Seferleri sonucunda Kudüs'te kurulan Tapınak Şövalyeleri (Templar Knights) ve onların devamı niteliğindeki masonlar da Kudüs Tapınağı'na büyük önem verirler. Öyle ki masonluğun temeli olan Hiram efsanesi Tapınak'ın inşası sırasında gelişen bir olaya dayanır. Buna göre Tapınak'ın yapımını üstlenmiş olan duvarcı ustası Hiram Abiff bazı kıskanç öğrencilerince öldürülmüştür. Masonlar Tapınak'ın inşasını üstlenmiş olan Hiram Usta'nın geleneğini devam ettirdiklerini söylerler. Ve aynı Yahudi inanışındaki gibi mason düşüncesinde de Tapınak'ın yeniden inşası hedefi yer alır. Bu insanlar için Tapınak dünya üzerindeki en önemli şey konumundadır.

Peki acaba bu insanları Tapınak'la bu denli ilgilenmeye yönelten şey nedir? Neden bir halkın tarihteki en büyük hedefi bu mabedi yeniden inşa etmektir? Nasıl olur da tüm dünyada elit kesimden milyonlarca üyesi olan masonluk asırlar önce yapılmış ve yine asırlar önce yıkılmış bir tapınaktan bu denli etkilenebilir?... Anlaşılıyor ki bu güçler için Tapınak yalnızca taştan-topraktan oluşmuş bir bina değildir. Başka anlamları vardır... Acaba nedir bu anlam? Nedir Tapınak'ı yeniden inşa etmekle ulaşmak istedikleri sonuç?...

Bu soruların cevabını bulmak için Tapınak'ın neyi sembolize ettiğine bakmak gerekiyor. Tapınak Hz. Davud'un oğlu olan Hz. Süleyman tarafından inşa edilmişti. Bilindiği gibi Hz. Süleyman yaşadığı dönemde çok büyük bir güce ve mülke ulaşmış bir peygamberdi. O zamanın standartlarına göre bir tür "dünya egemenliği" elde etmişti. Ulaşabildiği diğer tüm din ve toplumlar onun egemenliğini kabul etmişti.

Dolayısıyla Tapınak Hz. Süleyman'a verilmiş olan bu büyük güç iktidar ve mülkü sembolize etmektedir. Ve en önemlisi bunlar sıradan güçler değildir. Kuran'da Hz. Süleyman'a olağanüstü bazı "ilimler" verildiği belirtilir ve onun rüzgarları kontrol etme gücüne sahip olduğu hatta "madde nakli" olarak tanımlanabilecek bazı işlemler gerçekleştirdiği cinleri yönettiği ve kullandığı haber verilir. (Sebe Suresi 12-14 ve Neml Suresi 15-44)

Mesih'in gelişiyle birlikte "dünyaya egemen olma" hesapları yapan Yahudi önde gelenlerinin Tapınak'la bu denli ilgilenmeleri de Tapınak'ın sembolize ettiği Hz. Süleyman'ın mülk ve iktidarı nedeniyle olmalıdır. Bekledikleri Mesih inançlarına göre Hz. Süleyman'ın soyundan olacağına ve yeniden inşa edilecek olan Tapınak'tan dünyayı yönetecek olduğuna göre Mesih'le birlikte aynı Hz. Süleyman dönemindeki gibi bir hakimiyet ve güç elde etmek istiyorlar demektir. Aynı güç beklentisi Tapınak'ı felsefelerinin merkezine yerleştiren diğer güçler (Tapınak Şövalyeleri masonlar vb.) için de geçerlidir.

Bu anlatılanlardan belki Yahudilerin bu tür bir beklenti içinde olması doğal karşılanabilir. Öyle ya Yahudiler eski bir peygamber dönemindeki yönetimlerine yeniden kavuşmak istiyorlar denebilir. Ama gerçek böyle değildir...



Süleyman Tapınağı'nı yeniden inşa etmek hem Yahudilerin hem de Yahudilikten etkilenmiş örgütlenmenin başlıca hedefidir.
Yahudiler Hz. Süleyman'ı peygamber değil "kral" olarak kabul ettiklerinden Tapınak'tan "King Solmon's Temple" diye (Kral Süleyman'ın Tapınağı) söz ederler.

Yanda masonik bir kaynaktan alınmış olan Tapınak'ın detaylı bir planı yer alıyor.


Çünkü bu aşamada Kuran'da dikkat çekilen çok önemli bir noktayı göz önünde bulundurmak gerekiyor: Hz. Süleyman bir peygamberdir ve elde ettiği güç ve iktidar da "rahmani"dir. Yani güç ve iktidarını Allah yolunda Allah için doğruluk ve iyilik yönünde kullanmıştır. Oysa Yahudilerin Hz. Süleyman'a yönelik bakış açıları çok farklıdır. Kuran'da işte bu noktaya dikkat çekilir. Yahudiler Süleyman hakkında "şeytanların söylediklerine" uymuşlardır: "Ve onlar (Yahudiler) Süleyman'ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti..." (Bakara Suresi 102)

Bu ayetten anlaşıldığına göre Yahudilerin kendi zihinlerinde oluşturdukları Hz. Süleyman imajı gerçek Hz. Süleyman'ın tamamen zıttıdır. Dolayısıyla Süleyman Tapınağı da Yahudiler ve onlarla aynı bakış açısına sahip olanlar için "rahmani" değil Kuran'ın deyimiyle "şeytani" gücün sembolüdür.

Hz. Süleyman yaşadığı dönemde imanı temsil etmişti. Yenilgiye uğrattığı ordular Allah'a ve O'nun dinine düşman olan ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran ordulardı. Kurduğu düzen ise tüm insanlar için adalet düzeni olmuştu. Herhangi bir ırkı kayırmamış bir ırkın peygamberi olmamıştı. Krallığı "rahma- ni"ydi. Oysa Yahudiler Hz. Süleyman'ı peygamber olarak kabul etmezler. Onu Yahudi ırkının egemenliğini kurmuş olan bir "kral" olarak kabul ederler. Yöntem olarak da üstteki ayette bildirildiği gibi "büyü"yü kullandığını öne sürerler. Dolayısıyla ona "inkar" atfederler mülkünü "şeytani" bir biçimde elde ettiğine inanırlar.

Bakara 102'yi tefsir eden İslam alimleri bu konuya dikkat çekmişlerdir. Elmalılı Hamdi Yazır Hz. Süleyman hakkında yapılan bu iftirayı anlatır ve Kuran'da sözü edilen "şeytan"ların " ... ey insanlar bilmiş olunuz ki Davud oğul Süleyman bir sihirbazdı. Cinleri ve şeytanları rüzgarları hep sihriyle emri altına alırdı. O neye ulaştı ise sihir ilmiyle ulaştı" dediğini bildiriyor. Ayrıca bu iftiranın Yahudilerce kabul görmesinin ardından Yahudilerin de aynı gücü elde etmek için büyüyle yoğun biçimde ilgilenmeye başladıklarını yazıyor. (Kabala işte bu büyünün yöntemidir). Bir başka kaynakta Safvetü't-Tefasir'de bildirildiğine göre ise Peygamberimiz Yahudilere Hz. Süleyman'ın da bir peygamber olduğunu söylediğinde Yahudiler şaşırarak "O sadece bir sihirbazdı" demişlerdir.

İşte bu yüzden Hz. Süleyman'ı büyücü olarak kabul eden ve aynı yöntemle yani Kabala'yı kullanarak aynı iktidarı Mesih önderliğinde yeniden elde etmek isteyen Yahudi önde gelenlerinin umdukları krallık Kuran'ın deyimiyle "şeytani"dir. Tapınak'ın yeniden inşasıyla başlamasını umdukları Mesihi dönemin İsra Suresi'nin başında bildirildiğine göre Allah'a karşı büyük bir isyan ve "yeryüzünde bozgunculuk" dönemi olacak olması da sanırız bundandır...

Kabalacılar bu "şeytani" krallığı kurmak için Mesih'in gelmesi gerektiğini Mesih'in gelmesi için de kutsal kaynaklarda yazılı olan kehanetlerin yerine getirilmesi ve bir yandan da dünyanın hedeflenen "Yahudi egemenliği"ne hazırlanması icab ettiğini düşünmüşlerdir. Kehanetleri yerine getirmek ve dünyayı "Yahudi egemenliği"ne hazırlamak ise kuşkusuz son derece detaylı bir iştir ve kapsamlı bir plan gerektirir. Kısaca ifade etmek gerekirse bir Mesih Planı.

xCaLiBrEx isimli Üye şimdilik offline konumundadır