Türklerde ÇadırYurt Çadırı
Kırgızistan bayrağına sembol olan Yurt adı verilen çadır, Türklüğün en eski çağlarından bugüne halen kullanılan bu çadır göçebe hayatın en önemli öğesidir. Halen Kırgızistan’ın yüksek yaylalarında göçebe hayata devam eden, ağırlıkta at yetiştiren göçebe Türk Boyları bu çadırlarda konaklamaya devam ediyorlar.
Türklerin bundan bin beş yüz yıl önce orta Asya’da, iklim ve coğrafi şartların icabı olarak, umumiyetle göçebe bir hayat yaşadıkları malumdur. Öyle göçebe bir gayet ki, bu hayatı yaşınlar yazı yazmasını biliyorlar ve kervan ticareti yapıyorlardı. Göçebe hayatı yaşayan Türkler, iyi ahlaklı olmayı, yoksullara yardım etmeyi seviyorlar ve bunu en büyük faziletler arasında sayıyorlardı. Ortaçağdaki göçebe Türk cemiyetlerinde, çok zengin bir asilzadeler sınıf, her hususta hür olan halk tabakası ve nihayet kara halk denilen, esirlerden mürekkep aşağı tabaka vardı. İşaret edildiği üzere, Türk göçebe cemiyetinde medeni hayatın mürekkep manzarası ve birçok müesseseleri görülmektedir. Türkler, hep çadırlarda doğmuşlar ve buralarda yaşayıp ölmüşlerdir. Çadır kelimesi Türkçe olup çatmak fili ile ilgilidir.
Türkler, "Göğün direğini", bir çadır direğine benzetmişlerdi: "Göğün de bir direği vardır" şeklindeki bu inanış, yeryüzünde çok yayılmış ve âdeta insanlığın bir malı olmuştur. Avrupalılar, eski Roma ve Yunan kültürleri de bu direği (Universalis columna) derlerdi. Bu inanış, elbette ki Türklerde de vardı. Bunlar artık, insanlığın müşterek düşünce düzenine mal olmuşlardı. Bizce bu düşünceleri, kimin kimden aldığını, pek sormamak lazımdır. Çünkü onları meydana getiren,aynı yaratılışa sahip olan insan mantığıdır. Dış tesirler konusunda ısrar edildiği takdirde, çok şükür Türk düşünce düzenini müdafaa edebilecek kadar, geniş belgelere sahibiz.

Türkler ve akrabaları gökyüzünü, yeryüzüne gerilmiş bir çadır gibi düşünürlerdi. Bunun için de Göktürk yazıtlarında "Göğün basmasından ve yıkılmasından" söz açılmaktadır. Yer, nasıl Tanrının yarattığı bir varlık ise; Gök de onun yarattığı, Göktürklerin dili ile "Kıldığı" kutsal bir varlık idi. "Gök Tanrının kendisi değildi". Aynı zamanda gök kubbesinin, bugünkü anlayışımızla, uzay gibi bir sonsuzluğu da yoktu. Orta Asya'nın atlı Türkleri, göğü kendi çadırlarına benzetmişlerdi. Bu, tam manası ile bir Orta Asya düşüncesi idi. Çünkü ne Babillilerin ve ne de İsraillilerin çadırları, Orta Asyalıların ki gibi kubbe şeklinde değildi.

Hem eski Türklere ve hem de Altay Türklerinin Şamanlarına göre, "Çadır, küçük bir Dünya idi". Bu sebeple Şamanların çadırlar içinde yaptıkları din törenleri, kültür tarihi bakımından her zaman için, büyük bir önem taşırlardı.

Babil metinleri de göğü bir "Çoban çadırı"na benzetmişlerdir. Yalnızca uzaktaki çoban çadırına. Böyle bir düşünce onlarda, Orta Asyalılar gibi, her gün kendilerini ve ailelerini ilgilendiren yurt ve yuvaları üzerine kurulmamıştı. Babilliler ile Tevrat'ın sözleri, nihayet bir edebiyat teşbihi ve benzetmesi idi. Orta Asyalıların bu inanışları ise, günlük hayat ve varlıklarının gerçek bir yankısı halinde idi.

Osmanlı Çadırları
Otağ-ı Asafi, Paşa Çadırı, Divan Çadırı
Vezirlere mahsus çadırdır. Çok geniş bir alana oturtulmuş birkaç direkli, padişah çadırları gibi içi, dışı nakışlı sayebanlar ile süslü duvar ve tavanları iki kat kumaştan yapılmış, pencereleri ve perdeleri bulunan muhteşem bir çadırdır. Etrafı çadır bezinden yapılmış bir perde ile örtülerek içeri girilmesi hatta görülmesi yasak olan bir meydan halindedir. Bu çadırda sadrazam ve sardar-ı ekremler (başkumandanlar) toplantı yaparlar, resmi kabulde bulunurlar. Savaş görüşmelerinin planlan burada yapılır, ziyafetler burada verilir, devlet adamları burada kabul edilirdi. Bu çadır, ara bir çadırla padişah çadırına bağıntılı olurdu.
Halvet Çadırı
Sadrazamın şahsına mahsus olup, bu çadırda yatıp dinlenirdi. Padişah çadırında olduğu gibi bu çadırlarda da soğuk havalara karşı tok, kalın, sırma işlemeli bezden yapılırdı. İçerinin dıştan görünmemesi için etrafına çevrilen dış etekliğin (zokak) önünde bir de kapısı bulunurdu.
Sokaklu Çadır, Perdeli Çadır
İpler ve bezlerden meydana gelen perdeli çadır, sefer sırasında sancakbeyinin barınağı görevini yapardı. Aynı şekilde abrizli çadırlara da rastlanmaktadır. Abriz terimi Farsça olup, kuyudan su çekmeye yarayan kovayı ifade etmektedir. Abrizli çadır teriminden muhtemelen, kısa bir temizlik yapılabilecek perdeli çadırı anlamak mümkündür.
Çadır-ı Hazine
Hazine çadırı, sancakbeyinin sefer sırasında savaş hazinelerini muhafaza ettiği çadırdır.
Kurba Çadır, Hamam Çadırı
Kurba ismi verilen çadır aynı zamanda hamam olarakta kullanılmakta idi.
Hastahane Çadırı
İçerisi değişik bölmelere ayrılmış, hastalara mahsus çadırlardır.
Kilar Çadırı, Çadırı Kilar
Bu çadır, sefer sırasında yiyecek stoklarının saklanmasına yaramaktadır.
Çadır-ı Saraçhane
Bu çadır da, eyer ve deri işlerinin yapıldığı çadırdır.
Çadır-ı Matbah, Mutfak Çadırı
Mutfak görevi yapacak bir çadırdır.
Çile Çadırı, Ceza Çadırı
Cezalı askerler için kullanılan hapishane ve çile çadırlarıdır.
Muhtelif Sınıf Asker Çadırları
Kapıkulu denilen piyade ve benzeri meslek sınıfı askerlerinin yatmalan ve dinlenmeleri için kullanılan hemen hemen birbirinin aynı yapıda olan çadırlardır.
Süvari askerlerine mahsus ve içeride kılıç, mızrak, gibi silahlan ile koşum takımlannı muhafaza edebilecekleri bölmeler bulunur.

Bu çadırlara ilave olarak başka kaynaklarda belirtilmeyen çadır türleri şöyle sıralanabilir. "Kapalı Memşa" (Hela Çadırı), "Tepeli Memşa" (Kapalı Memşa), "Tenteli Memşa", "Tepeli Çeşme Çadırı", "Açık Çeşme Çadırı", "Kubbe Çadırı", "İbadet Çadırı", "Gizli Görüşme Çadırı".
Osmanlı Dönemi Saray ve Ordu Çadırları
Günlük hayatta ve seferde, hükümdarın, vezirlerin, şehzadelerin, halkın ve ordunun her türlü ihtiyaçlarını karşılayan çadırlara, Osmanlılar döneminde çok önem verilmiştir. Osmanlı saray teşkilâtında padişaha hizmet amacıyla kurulmuş, Mehterhane-i Âmire isminde bir kuruluş bulunmakta olup, bu kuruluşun başında vezir rütbesinde bir amir (Çadır Nazırı) bulunmakta idi.
Mehterhane-i Âmire'ye bağlı olarak sadece çadır işleri ile görevli Hayme-i Hassa Mehter Başısı (Çadır Mehter Başı) adındaki bölümün başında Has Ağa (Sancak beyi) mertebesinde bir amir bulunmaktadır.
Çadırlara ait her iş ancak padişahın izni ile yapılmaktadır. Sadrazam dahil herkesin çadırını padişah tespit etmekte. Padişahın izni olmadan yeni çadır yapımı, onarımı, bakımı, yapılamamaktadır. Sarayda, çadır yapımı, onarımı, bakımı işleriyle ilgili bir atölyenin bulunduğu, buranın devamlı işçileri ve sanatkârlarının olduğu belgelerden anlaşılmaktadır.
Bir belgede yeralan çadır onarımı ile ilgili işlemler şu aşamalardan geçmektedir. Mehterhaneye Ebubekir Paşa'nın terekesinden alınan atlas işlemeli büyük çadırın eksiklerini tamamlamak üzere, gerekli malzemenin alımında kullanılacak miktarın, acele ödenebilmesi için başmuhasebeye emir verilmesi konularında mehterbaşı, tarafından yazılan dilekçe padişahın emirlerine sunulmaktadır. Aynı belgede, yeni alınan bir çadır işlemesinin tamamlanması için gereken malzeme, ayrıntılı biçimde belirtilmiş, malzemelerin kısa sürede temininin sağlanmasına bizzat padişah emir ve izinlerine gereksinim duyulmuştur.
Çadırların onarımı ya da padişahın yaz aylarını geçirdiği sahil sarayına taşınması durumlarında gerekli olan yeni mefruşatın alınmasında aynı işlemlerin yapıldığı, çadır mehterbaşı tarafından padişaha sunulan belgelerden anlaşılmaktadır. Bir başka belgede, ordunun ihtiyaç olan çadır yapımına özellikle dikkat edilerek, önem verildiği, yapım için geciken malzemelerin derhal temin edilerek Mehterhane Amirine teslim edilmesi hususunda sert bir ifade kullanılarak gecikme nedenlerinin açıklanma isteği dikkat çekicidir. Aynı belgeden, ordu çadırlarının yapım ve onarımı için gereken parçanın sefer bütçesinden ödeneceği anlaşılmaktadır.
Osmanlı ordusunda çadırın sayısal olarak da önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Sadece bir belgede, 415 adet çadır yapılması istenilerek, gerekli malzeme alımında kullanılacak paranın sefer bütçesinden ödenebilmesi için padişahın emir ve müsaadelerine sunulmuştur.

Osmanlılarda değişik türdeki çadırları, önceden yapılıp Mehterhane ambarlarında depolanarak korunmakta ve ihtiyaç halinde muhasebe başkanlığından gene, padişahın emir ve izinleriyle verilmekte idi. Padişahın bir yere göç etmesi halinde kullanılmak üzere yaptırılan çadırların, mehterhane ambarına teslim edilmek üzere yapılan listede, çadırların kimler için, ne amaçla yapıldığı ve kullanılan malzemelerin miktarlarıyla en ince ayrıntılarına kadar gösterilmesi konuya verilen önem açısından dikkat çekicidir.
Mehterhane ambarında depolanan çadırların, Mehterbaşı tarafından kontrol edildiği, onarıma muhtaç olanlar ve yeni yapılacaklar için çok miktarda para kullanıldığı, gerekli kırk bir top beyaz kir-basın Anadolu tarafından mubayaa edilmesinin kararlaştırıldığı belgelerden anlaşılmaktadır.
Padişaha ait düğünlerde kurulan süslemeli, işlemeli görkemli çok sayıdaki (22 adet) büyük çadırlarda, onüç, ondört kişiye ziyafet verilir, eğlenceler düzenlenirdi. Her çadırda kimlerin nerede, oturacağı ile, ikram edilecek yiyeceklerin listesinin titizlikle önceden hazırlandığı belgelerden anlaşılmaktadır. Osmanlı döneminde yapılmaları ve yaşatılmaları bakımından çok geniş bir teşkilata sahip olan çadırlar, formları ve fonksiyonları bakımından da çok zengin örnekler sahiptir. Başta padişah çadır kompleksi olmak üzere tüm ileri gelen vezir ve paşaların çadırları ile, yerleşik saray düzeninde görülen her türlü hizmetin, çadırlardan oluşan bir bütün içinde başarı ile yürütüldüğü görülmüştür. Çadırların meydana getirdiği sarayın iç bölümlerinden başka sefere katılan tüm asker ocaklarının barındığı, her türlü ihtiyaca cevap verecek çadırlar da mevcuttur.
Osmanlı dönemi saray ve ordu çadır türlerini genel olarak şöyle sıralamak mümkündür:

1) Otağı Hümayun-Padişah çadırı-Hünkâr Çadırı
2) Otağ-ı Asafi-Paşa Çadırı, Divan Çadırı,
3) Halvet Çadırı,
4) Sokaklu çadır-Perdeli çadır,
5) Çadır-ı Hazine,
6) Kurba çadır-Hamam Çadırı,
7) Hastahane Çadırı
8) Kilar çadırı-Çadır-ı Kilar,
9) Çadırı Sarraçhane,
10) Çadır-ı Matbah-Mutfak çadırı,
11) Çile çadırı-Ceza çadırı,
12) Muhtelif Sınıf Asker çadırları

Osmanlı Padişah Çadırları
Otağ-ı Hümayun - Padişah Çadırı - Hünkar Çadırı


Türk çadırları sınıfına dahil olan en gelişmiş çadır türü, Otağ-ı Hümayun adı verilen sultan çadırlarıdır. Padişahın sefer sırasında yatıp kalktığı başkumandanlık karargahı olarak kullandığı savaş divanının toplandığı gezici saray büyüklüğünde, pek çok daireden oluşan çok direkli kırmızı çadırdır. Sultan dışında yalnızca en büyük dini yetkili Şeyhü'l-İslam, vezirler ve büyük eyaletlerin yöneticileri olan Beylerbeyi kırmızı kumaştan yapılan bu çadırda oturma hakkına sahiptirler.

Barış zamanında, padişahın yazlığa veya uzak bir yere gidişinde kullanılırdı. Sultan çadırları daima çevreyi en iyi şekilde gören küçük bir tepenin üzerine kurulurdu. Çadırın kurulduğu yer aynı zamanda Sultanın en üst rütbede bulunduğunu vurgulamaktadır. Doğal olarak sultan çadırı, boyutları ve dış süslemeleri ile diğer çadırlardan üstün olduğunu göstermek zorundadır. Sefer çadırları çift olup, biri kullanılırken diğeri bir sonraki menzilde kurularak padişaha hazır bekletilirdi. Padişah çadırın kurulup toplanması ile görevli olanlara saray teşkilatında "Çadır Mehterleri" veya "Hayme Mehterleri" denirdi.
İçi bölmelerle ayrılmış içice iki çadır şeklinde olan Sultan çadırlarında, padişahın oturduğu, kısmın etrafında yine perdeler ile ayrılmış bir gezinti yeri bulunurdu. Burada nöbetçiler ve savaşçılar beklerdi. Padişah çadırının duvar ve tavanları iki kat kumaştan olup, pencereleri bulunurdu. İçi, toprak zemin üzerine hasır ve keçeler ile kaplanır, bunların üzerine kürk halı serilirdi. Kenarlara, kolay kurulup sökülebilen oymalı, süslü ağaçtan yapılmış sedir ve divanlar yerleştirilirdi. Üzerlerine şilteler, yataklar serilir, nadide nakışlı kumaşlar örtülürdü. Kışın çadırın içi, süslü mangallarla ısıtılırdı. Duvarlara işlemeli kumaşlar ve ince halılar, geceleri ışık vermesi için de altın ve gümüş şamdanlar asılırdı.
Bu çadırlar önceleri, 'Yurt", "Topak Ev" veya "Kubbe Çadır" denilen, etraf duvarları kafes şeklinde yapılmış panolardan oluşmakta iken, dokumacılığın ilerlemesi ile özellikle XVII. yüzyıldan itibaren karaçadır biçiminde, iki veya üç direkli büyük ve geniş çadırlar şeklinde yapılmaya başlanmıştır. Bu tip padişah çadırları alt kısmı pamuk veya kendir ipliğinden su geçirmeyecek şekilde dokunmuştur. Bunun üzerine de ikinci kat olarak kırmızı ipekten ve haricen renkli şerit ve sırma ile işlenmiş motif ve saçaklar ile süslenmiş ipek kumaşlar örtülerek yapılırdı.
En yüksek dinî yetkili olan Şeyhü'l-İslam, vezirler, Beylerbeyi ve şehzade çadırları da kırmızı kumaştan olurdu. Avrupalıların hayret ve hayranlıkla izledikleri bu saray büyüklüğündeki otağlar, İslam öncesi Türk hakanlarından devam ettirilen bir geleneğe dayanıyordu. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde görkemli otağlardan bir örnek, şöyle anlatılmaktadır:
Avusturya-Almanya İmparatoru, sarı üstüne, sarı yaldızlı nakışlı otağ'ı görünce hayran kalmış, konuklarına bu otağda ziyafet vermek istediğini belirterek, otağ'ın derhal bahçesine kurulmasını emretmişti. Ancak Otağın 564.52 kg. ağırlıktaki direkleri ve 282 kg. ağırlıktaki orta direği rüzgardan uçarak, otağ kurmasını bilmeyen kralın yedi adamının ölümüne ve pek çok adamın yaralanmasına sebep olmuştu. Bunun üzerine paşanın, çadır mehterbaşısını gönderip, çok kısa zamanda otağı kurdurduğu görülmektedir. Böylece, otağ'ın büyüklüğü ile birlikte, çadır kurucularının bu konudaki ustalıkları da anlaşılmaktadır. Seferde padişah otağı ve hemen ona bitişik olarak kurulan Divan çadırı arasında bir geçit (galeri) mahiyetinde bir çadır daha olurdu ki padişah buradan divan toplantılarını dinlerdi. Bu ek çadırın karşısında yine bir geçit ile Otağı Hümayuna bitişik başka çadırda Hazine-i Hümayun bulunurdu.