ŞİMDİKİ ZAMANIN TARİHİNİ YAPMAK:
MICHEL FOUCAULT
"HAPİSANENİN DOĞUŞU"

KEVSER TARLA
-ERCİYES ÜNV. SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ YÜKSEK LİSANS-


RİŞ
Benim rolüm- çok iddialı bir sözcük olduğunun
farkındayım- insanlara hissettiklerinden
çok daha özgür olduklarını göstermek.”
M. Foucault

Sosyoloji, toplumun kendisi olduğu için ve laboratuarının hayat olması hasebiyle toplumla ilgili olan her bir disiplinle ilişkide bulunmak durumundadır. Bu toplumun işleyişi için kaçınılmazdır. Bu disiplinlerden bir tanesi -belki de en önemlisi- tarihtir diyebiliriz.
Tarih ile sosyoloji arasındaki ilişkinin neden kaçınılmaz olduğunu incelemek gerekirse ilk karşımıza çıkacak etken şüphesiz toplumu anlamak için tarihsel geçmişine bakmanın önemli olmasıdır. Tarihçiler tarihi dökmektedir. Sosyologlar ise sosyal analiz yapmaktadırlar. Her iki disiplinin çalışma alanları birbirinden soyutlanamaz, çünkü söz konusu olan toplumdur. Tarihçikler, Annales Okuluyla birlikte tarihin sadece kayıt tutmaktan ibaret olmadığını görmüşler ve toplumsal tarih bakış açısını kullanma başlamışlardır. Sosyologlar da toplumsal olguları anlamak ve açıklamak için tarihsel bakış açısıyla analiz etmenin vazgeçilmez bir unsur olduğunu farkına varmışlardır. Böylece her iki disiplin de birbirinden kopuk değil de iç içe geçmiş bir anlayışın oluşmasını sağlayarak yeni bir alan ortay çıkarmışlardır: Tarih Sosyolojisi
Toplumsal olan insan bu toplumsallığı her yerde farklı şekilde yaşıyor insanlar. Bu farklılığı etkileyen coğrafya koşulları, toplumsal hafıza, düşünüş biçimi olduğunu söyleyebiliriz. Sosyologlar toplumun oluşumunda tekil belirleyicilerin olduğunu kabul etmiyor. Bu nedenle yukarıda saydığımız etkenlerden şunu diyebiliriz ki insan, toplum tarihsel bir varlıktır. Ancak burada anlatılmak istenen insanın tarihiyle birlikte yaşadığıdır. Toplumsal hafıza ile geliştirebileceğimiz bu durum toplumların her açıdan birbirinden farklı olması sonucuna bağlayabiliriz.
Tarih sosyoloji başlığı altında sayılabilecek birçok düşünürün olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu çalışmada sadece birini el alacağımız için diğerlerine yer vermek konunun dağılmasına sebep olacaktır.
Foucault, diğerlerine oranla tarihi daha ilginç ele almış olması ve filozof olmasının getirmiş olduğu birikimle tarihi ve toplumu yorumlamadaki farklılığından, bu konuda bir inceleme yapmak istedim.

Çalışmada Michel Foucault’nun tarih görüşünden bahsettikten sonra özel bir alana giriş yaparak günümüzde de tartışma konusu haline gelen hapishaneler üzerine yoğunlaşacağım.
Umut ediyorum ki, Foucault’yu okuduktan sonra tarih ve sosyolojinin birliğinden nelerin doğabileceğini, tarihsel bakış açısının toplumsal olguları yorumlamadaki katkısını daha net bir şekilde göreceksiniz.
Anahtar kavramlar: söylem, bilgi, iktidar akıl hastalıkları, delilik, disiplin, ceza, tıp, hapishane, cinsellik, beden, özne, arkeoloji ve soy kütüğü, Nietzsche

FOUCAULT’NUN TARİH ANLAYIŞI

Foucault, bilinen anlamda teori, yöntem gibi çerçevelemelere şiddetle karşı olduğunu her zaman ilan etmiş ve bu anlamda yapısalcı ya da postmodernist olarak yaftalanmasına daima karşı çıkmış olsa da onu yorumlayanlar post yapısalcılık içinde değerlendirir.
Fransız post yapısalcılığın içinde değerlendirilen M. Foucault, kendisini “yaşanan anın tarihçisi” olarak adlandırır. Bunun sebebi ise, tarihin kısıtlı olarak göz ardı ettiği, bizim gerçek yaşamımızı oluşturan eylemler üzerinde durmasıdır. Ona göre tarih, beşeri bilimler için hem ayrıcalıklı hem de tehlikeli olan elverişli bir ortam yaratır. Her bir beşeri bilim için bir arka plan sunar (Tekelioğlu, 1999: 115).
Foucault, dünyayı bütün yönleriyle açıklama savında olan her türden küresel kuramsallaştırmaya karşıdır. Foucault, tarih görüşü Nietzsche’den devşirmiştir. Nietzscheci tarihçi şimdiyle başlar ve belli bir ayrıma varana dek zamanda geriye doğru gider. Sonra ayrımın yarattığı dönüşümün izini sürerek tekrar ileriye doğru yönelir (Sarup,1995: 74). Bu gerçekte Foucault’nun kullandığı yöntemin ta kendisidir. Geçmiş ile şimdi arasındaki boşluk, Foucault’nun tarih yazımı anlayışının kalbinde yer tutan ayrım ilkesinin altını çizer. Tarih hem kontrolsüz hem de hem de yönsüzdür. Nietzsche'nin tarihsel çalışmasını tarif ederken Fooucault, etkili bir biçimde kendininkini de tarif eder( Philip, 2007: 100):
"Tarih, sabitliklere sahip olmayışıyla geleneksel tarihten ayrılır. İnsandaki- hatta onun bedenindeki- hiçbir şey bu kendini tanımanın temeli olarak etkide bulunmak için yeterliderecede durağan değildir... Tarih, duygularımızı bölerek, güdülerimizi dramatize ederek, bedenlerimizi çoğaltarak ve kendisinin karşısına kendisini koyarak hakiki varlığımıza süreksizliği sokması oranında etkili olur."

Nietzsche kendi zamanının her şeyini tarihte arama hastalığını eleştirmekte, bu tutumun insanı bugünden kopararak eylemsizleştirdiğini savunmaktadır. Bu anlayış insan yaşamındaki her şeyi tarihselleştirerek, insanı ve toplumsal olanları tarihe tutsak kılmıştır. Böylece insan tarihin ürünü olarak görülmüş, tarihin bu belirleyici ilkesi insanı bir eşyaya indirgemiştir (Yelken, 2007: 185).
Aktay’a göre; tarih, insanın gölgesidir. Tarih yazımı, bizzat tarih gibi insan varlığının önemli bir momentine tekabül etmektedir. Bu moment, geçmişte neler olup bittiğinin nesnel bir manzarasını sağlayamaması, tarihin veya tarih yazımının hiçbir yararının olmadığı anlamına gelmez. Foucault’nun biryandan tarihe yönler veya bütünlükler isnat etmenin muhtemel totaliter sonuçları konusunda bizi uyarırken, biryandan da nesnel bir tarihin imkânsızlığına işaret etmektedir( Aktay; 393).
Foucault’nun tarih görüşüne tekrar dönmek gerekirse, o tarihi yazarken şu anın eleştirisini yapmanın hiçbir anlamının olmadığını söyler. Bir şeyi eleştirebilmek için om şeyin şimdisini oluşturan şey aslında tarihte bulunmalıdır. Tarihte çıkan şey de büyük göstergelerle ortaya çıkan şey değildir.
Tarih yazımında söylem, bilgi ve iktidar ilişkilerine bağlı olarak arkeoloji ve soy kütüğü kavramlarını araç olarak kullanır. Foucault’nun birinci analiz birimi; Söylem, öznenin dağılımının ve kendisiyle süreksizliğinin belirlenebileceği bir bütündür. Birbirinden ayrı bir mevkiler ağının yayıldığı mekândır. Bilgi için bir olasılık sistemidir. Söylem der Foucault, düzenlenmiş sosyal pratiktir ve bu yüzden bilgiyi olduğu kadar iktidarı da taşır. Özellikle hapishaneler ve zihinsel kurumlar hakkındaki incelemelerinde bu durumu göstermektedir (Hekman, 1999: 226–227).
Foucault’nun söylem üzerine çalışmalarının çoğu ideoloji terimiyle diyaloga ve tartışmaya açıktır ve bir anlam da söylem terimi ideolojiyle bir diyalog içerisinde ve ideolojinin tanımına tepki veren bir şekilde tanımlanır (Mills, 2003: 116). Foucault ideoloji kavramını üç nedenden dolayı kullanmak zor gelmiştir. Bunlardan birincisi; kavram her zaman gerçeklik gibi bir şeyle sanal karşıtlık içerisindedir. İkincisi; özne gibi bir şeye gönderme yapar. Üçüncüsü; ideoloji onun için alt yapı veya ekonomik veya maddi belirleyen olarak işlev görmek zorunda olan bir şeye ilişkin olarak ikincil bir konumdadır.
Söylemin hem özneleri hem nesneleri yarattığı aaai, onun sosyal teoriye yaptığı en önemli katkı olduğu öne sürülebilir. Foucault’nun söylem analizi, anlamın tetkikinin bir yazarda merkezileşemeyeceği varsayımıyla başlar (Hekman, 1999: 220). O, metni yazanlarla değil, metnin kendisiyle ilgilenir. Söylem iktidarı iletir ve üretir; onu güçlendirir, ama ayrıca onu ağırağır yok ederek onu açığa çıkarır; ona engel olmaya olanaklı kılar ( Foucault, 1998: 100).
Foucault Bilgi sistemlerini birbirinden ayırmaya ve onları betimlemeye çalışmış, bu dönemlere Rönesans, Klasik Çağ ve Modern Çağ adını vermiştir. Derinlemesine araştırmalarını ( Foucault, 1999: 7) özellikle Klasik ve Modern Çağ’da bilginin ve bilimin oluşumu üzerinde yoğunlaşmıştır. Onun bahsetmiş olduğu bilgi kavramı, her türlü bilgiyi içinde barındıracak genişliğe ve derinliğe sahiptir.
Arkeoloji kavramı da tarihin geçmişten şimdiye uzanan bir zaman dilimi içerisinde olmuş bitmiş olan şeylerle ilgili bilgiyi oluştururken, bir araştırma yöntemi ve aracı olarak başvurduğu yardımcı bilim konumundadır (Foucault, 1999: 8- 9). Foucault, Bilginin Arkeolojisiyle bir düşünce tarihçisi olarak bilginin içinde her biri ayrı bir ifadeler bütünü olan söylemsel oluşumları özel bir arşiv araştırması yapmaktadır.
Arkeolojik çözümleme söylemsel oluşumları belirginleştirir ve betimler. İşlevi; belirli bir söylem tipine ( Kliniğin Doğuşu’ndaki Tıbbi Söylem), bu kronolojik sınırlara kıyasla onu ortaya koymak içindir ( Foucault, 1999: 199). Arkeolojik analizinin amacı; bilgiyi mümkün kılan tarihsel koşulları ve bu koşulların belirlediği epistemik mekânı ortaya çıkarmak olduğunu söyleyebiliriz (Keskin, 1999: 18).
Foucault kendi değerlendirmelerini soykütükler olarak tanımlar. Soykütüğü, mücadelelerin özenli bir biçimde yeniden keşfedilmesini “bütünleştirici söylemler” adını verdiği şeyin uranlığına bir saldırıyı ve bölünmüş, tabi kılınmış, yerel ve özgül bilginin yeniden keşfedilmesini içerir (Philip, 2007: 97- 99). Soykütüğü, bir yandan mahkûmun tek hakkının disipline edici düzene uymak olduğu hâlihazırdaki cezaya ilişkin söylemimiz tarafından baskı altına alınan eleştirileri ve mücadeleleri kışkırtmayı amaçlar.
Arkeoloji ve Soykütüğü iki ayrı araştırma alanına özgü iki ayrı ve birbirine alternatif yöntem olarak değil, aynı araştırmanın birbiri tamamlayan iki biçimi olarak konumlandığını çalışmalarında görebiliriz. Söykütük bir eleştiri biçimidir. Bu anlayış ( Sarup, 1995: 73-75); ikincil dereceden karmaşık ve olumsal olan tarihsel başlangıçlar düşüncesine dayanan belli bir tarihi başlangıç noktası olarak asla kabul etmez ve bunun yanısıra herhangi bir olayın arkasında yatan etkenlerin çeşitliliğini ve tarihsel olayların ne derece narin olduklarını gözler önüne seremeye çabalar.
Tarih çalışmalarında söz konusu olan, verili bir özneyi tarihselleştirmek, yani öznenin tarih içinde aldığı biçimlerin analizini yapmak değil, öznenin ta kendisinin belli tarihsel söylemler ve pratikler yoluyla kurulduğu sürecin analizini yapmaktır ( Keskin, 1999: 16).
Bunlardan kısaca bahsettikten sonra Foucault'nun iktidar söylemine değinmekte fayda var. Foucault, kurumsallaşmış bir ilişkideki güçlü insanın aslında tümüyle güçlü olduğunu varsaymaktan çok insanların iktidar ilişkileriyle uzlaşma yolları ile daha çok ilgilendi. Foucault, baskıcı hipoaaa kavramını da şiddetle eleştirir; çünkü ona göre iktidar bir grup tarafından sahiplenilmemektedir; ama bir toplum içinde dolaşımdadır.
İktidarın o kadar kolay bir şekilde denetim altında tutulamayacağını söyler. İktidar daha çok insanlar arasında her bir etkileşimde uzlaşılmış ve hiçbir zaman sabitlenmemiş ve durağanlaştırılmamış bir ilişki ve eylem biçimidir ( Mills, 2003: 122). Foucault'a göre modern liberal toplumda iktidar her yerde ve hiçbir yerdedir, ama özellikle de toplumsal örgütlenme, kesinlikle teknik akılcılık tarafından değil bizzat iktidarın kullanımı tarafından yöneltir. Onun için önemli olan öznenin iktidar tarafından yaratıldığını kanıtlamaktır (Touraine, 1995: 188).
Devlet'in iktidarının önemini azaltmazken, iktidarın devletin kurumlarının çerçevesinde üretilen ağlar aracılığıyla iktidarın tümüyle toplumun içine fark edilenden daha çok dağıtıldığını ileri sürer. Mills, buna örnek olarak, hapishanelerin Marksist bir çözümlemesi, özgürlüklerin ve hakların sınırlanmasına odaklanarak mahkûmlara yapılan baskıyı ve acımasız muameleyi tartışmasıdır ( Mills, 2003: 112). Hapishanelerle ilgili düşüncelerine bir sonraki kısımda daha detaylı değineceğiz.
HAPİSHANENİN DOĞUŞU
Foucault, bu kitabında genel olarak suç, ceza, hapishane işkencelerinden ve sistemin değişimi üzerinde bir takım fikirler öne sürmüştür. Kitabını yazmadaki amacı; modern ruhun ve yeni yargılama erkinin birbiriyle bağlantılı tarihini, cezalandırma erkinin desteklerini bulduğu, meşruluk noktalarını ve kurallarını sağladığı, etkilerini yaydığı ve onun aşırı özgürlüğünü maskeleyen, bugünkü bilimsel, hukuki bütünün soyağacını çıkarmaktır (Foucault, 2006: 59).
Kitabın ilk bölümünde azap çektirme operasyonlarından bahsederek, bunu tüm çıplaklığıyla ortaya koyar. Azap çektirilen, parçalanan organları kopartılan, yüzüne veya omuzuna simgesel damga basılan, canlı veya ölü olarak teşhir edilen, seyirlik unsuru haline getirilen beden birçok on yıl içinde ortadan yok olmuştur. Beden, ceza ile yıldırmanın ana hedefi olmaktan çıkmıştır. 18. yüzyıl sonu ile 19.yüzyıl başında cezalandırmada değişiklikler olmuştur. Cezalandırma seyirlik olmaktan çıkacak ceza sürecinin en gizli parçası haline gelecektir ( Foucault, 2006: 40). Cezalandırılmak çirkin, cezalandırmak daha şerefli hale gelmiştir. Bunun sonucunda, adaletin kendisi ile verdiği ceza arasında çifte bir koruma sistemi ortaya çıkmıştır. Azap çektirmenin ortadan kalkması; seyirlik unsurun silinmesidir; aynı zamanda bedenin tutuklanmasıdır.
Cezalandırma sistemi, yalnızca bireylerin yaptıklarına değil kendilerinin ne olduklarına, ne olacaklarına, ne olabileceklerine de müdahale etmelerini meşrulaştırmaktadır. Dolayısıyla hapishane sürecinde yaşananlarının yanına ceza bitimiyle yaşamları boyunca üzerlerinden silemedikleri bir simge olarak kalmalarına sebep olmaktadır. Aslında Foucault'nun bahsettiği şeyleri günümüzde de görmek mümkün. Bazı ülkelerde hapishanede yapılan işkenceleri her gün televizyonlardan görmek mümkün. Aynı zamanda cezalandırma mekanizmasının da yukarıdaki gibi işlemesi, ceza süresi biten kişilerin gelecekte ne olacaklarını da belirleyebilme lüksüne sahip olduğunu söyleyebiliriz. Foucault'nun cezalandırma sistemi ile ilgili önerisi ( 2006: 61), öncelikle "somut cezalandırma sistemlerini" çözümlemek, onları suçlara uygulanan yaptırımların tek unsur olmadığı işleyiş alanına yeniden yerleştirmek, cezai tedbirlerin yalnızca bastırmaya olanak veren "olumsuz" mekanizmalar olmadıklarını, bunları desteklemekle yükümlü oldukları koskoca bir dizi olumlu ve yararın bağlı olduklarını göstermek gerekmektedir.
Cezalandırmak, suçlulara uygulanan tek yaptırım biçimi değildir ancak modern toplumlarda da bunun vazgeçilmez bir olgu olduğunu görmek mümkün. Türkiye'de hapishanelerin son zamanlarda tabir-i caizse dolup taşması, yatakların kalmaması; kimilerine göre afın çıkmaması iken, biz sosyologlara göre, suçun ıslah edici nitelikte olmaması sonucu hapisten çıkanların yine aynı şeyleri yapması dolayısıyla kısır bir döngünün meydana gelmesi söz konusudur. Suçlunun yaptığı suçun cezasını vermek illaki onu yıllardır hapsetmekten geçmemektedir. Bunun alternatiflerini de düşünmek suç oranlarının düşmesinde önemli derecede etkili olacağına inanıyorum. Bu konuda Foucault da aynı şeyleri düşünmekte ve ıslah operasyonlarının yapılması gerektiğinden bahsetmektedir.
Foucault, suçluları terbiye etmenin araçlarını açıklarken Disiplinsel Cezalandırma kavramını kullanmaktadır (2006: 267). Disiplinsel cezalandırma alanına ait olan, kurallara uyulmaması, kurallara uygun olmayan her şey, kurallardan uzaklaşan her şeydir, yani sapmalardır. Bu tür sapma durumlarında olanlar cezalandırılabilir niteliktedir der Foucault. Disiplinsel cezanın işlevi sapmaları azaltmaktır. Esas olarak yukarıda da değindiğimiz gibi "ıslah edici" olmalıdır. Sonuç olarak bu çalışmalar sapmaları tek kelimeyle normalleştirmektedir( 2006: 274). Normalleştirici bakış açısı; nitelemeye, tasnif etmeye izin veren bir gözetimdir. Bundan dolayı Foucault disiplin düzenlemelerini sınava benzetmekte, böylece yüksek derecede ayinselleştirilmektedir.
Ceza sisteminin değiştirilmesi konusunda Foucault, bunun yasa dışılıklarını yok etmeye yönelen değil de, onları farklılaştırarak yönetmek için kurulan bir aygıt olarak kavranması gerektiğini ileri sürer. En küçük suç bile toplumun tümüne saldırmakta ve suçlu da dâhil toplumun tümü en küçük cezanın içine dâhil olmaktadırlar. Ceza ile suç konusunda kaçınılmaz bir etkileşimin olduğu toplumsal yaşamı Foucault şu sözleriyle açıklamaktadır ( 2006: 152):

"Ceza ile suçun niteliği arasındaki oran, çiğnenen antlaşmanın toplumsal düzen üzerindeki etkisi tarafından belirlenmektedir. Oysa bir suçun bu cinsten sonucu, onun vahşetiyle zorunlu olarak doğrudan orantılı değildir; vicdana dehşet salan bir suç, çoğu zaman herkesin hoşgörü gösterdiği ve kendi hesabına tekrarlamaya hazır olduğunu hissettiği bir kötülükten daha düşük bir etkiye sahiptir. Buna bağlı olarak, suç ile ceza arasında bir dehşet eşdeğerliliği, niteliksel bir ilişki aramak gerekir. Cezayı suçun değil de, muhtemel tekrarlanışının işlevinde hesaplamak, geçmiş saldırıyı değil de, gelecekteki düzensizliği hedeflemek gerekir."

Görüldüğü üzere Foucault var olan ceza sistemini sert bir şekilde eleştirmekte ve değişim için de önerilerde bulunmaktadır. Foucault 1971'de özellikle acımasız hapishane rejimi altında politik, statü ve haklarını isteyen bir grup tutuklu ile yakın ilişki içinde olmuş, onlarla birlikte tutukluların seslerini duyurmayı ve hapishanelerdeki koşullarla ilgili kamuoyunda yer alan tartışmalara katabilmeyi amaçlayan "Cezaevleri Bilgilendirme Grubu" kurmuştur. Böylece Cezayir'in bağımsızlığının sağlanmasında katkıda bulunmaya çalışmıştır.


SONUÇ
Kendisinin de dediği gibi amacı aslında bilinen geleneksel anlamda geçmişin tarihini yazmak değil, gerçekte şimdiki zamanın tarihini yapmaktır. Eleştirisini arkeoloji ve soykütüğü terimlerini kullandığı yeni tarih yazımı aracılığıyla yürütmüştür. Çalışmalarında temele aldığı kavramlardan yukarıda bahsettik. Çalışmamızı daha özele indirgeyerek hapishanenin doğuşu üzerine yoğunlaştık. Hapishane ve derinlemesine incelediği ceza sistemi konusundaki söylediklerine bakılırsa Foucault’nun şimdinin tarihini yazdığını doğrulayabiliriz. Çünkü çalışmasında göze çarpan, bulgularının günümüz hapishane ve ceza sisteminin birer örnekleri olduğudur.
Foucault, bir filozoftur. Ve tarihi de filozofluğu ile birleştirerek tarih yazımına çok farklı ufuklar açmıştır. Onda teori yoktur, teoriye karşıdır. Teoriyi, düşüncenin önündeki en büyük engel olarak görüyor. Bu nedenle Foucault arka planı okumaya çalışır. Toplumun bilinçaltı tarih olduğu için arkeolojiyi araç olarak kullanır. Modernliğin en önemli figürü olan modern devlet, kendinden bürokrasi, askeri, teknoloji, bilimciliğin maskesi ansan hakları, demokrasidir. Foucault bu masaaai kaldırmaya çalışır.















KAYNAKÇA

Aktay, Yasin (-), Yarınlar İçim Osmanlı Tarihi: Osmanlı’da Hukuk ve Meşruiyet Üzerine Bir
Tarih Sosyolojisi, Yeni Türkiye Dergisi, Sayı: 33
Foucault, Michel (1998), Cinselliğin Tarihi I, Çev: H. Tufan, Afa Yayınları, İstanbul
-------------------- (1999), Bilginin Arkeolojisi, Çev: Veli Urhan, Birey Yayıncılık, İstanbul
-------------------- (2006), Hapishanenin Doğuşu, Çev: Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi,
İstanbul
Hekman, Susan (1999), Bilgi Sosyolojisi ve Hermeneutik, Çev: H. Aslan ve B. Yıldız, Paradigma
Yayınları, İstanbul
Keskin, Ferda (1999), Söylem, Arkeoloji ve İktidar, Söylem Üstüne Söylem, Doğu- Batı Dergisi,
Sayı: 9, Ankara
Mills, Sara (2003), Söylem ve İdeoloji, Söylem ve İdeoloji, Haz: B. Çoban ve Z. Özaslan, Su
Yayınları, İstanbul
Philip, Mark (2007), Michel Foucault, Çağdaş Temel Kuramlar, Qentin Skinner, Vadi Yayınları,
Ankara
Sarup, Madan (1995), Post-Yapısalcılık ve Postmodernizm, Çev: A. Baki Güçlü, Ark Yayınları,
Ankara
Tekelioğlu, Orhan (1999), Michel Foucault ve Sosyolojisi, Bağlam Yayınları, İstanbul
Touraine, Alain (1995), Modernliğin Eleştirisi, Çev: Hülya Tufan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul
Yelken, Ramazan (2007), Yaşanan Anın Tarihçisi: Foucault, Tarih Sosyolojisi, Der: Ramazan
Yelken, Vadi Yayınları, Ankara