Sayfa 1 Toplam 5 Sayfadan 123 ... SonuncuSonuncu
1 den 10´e kadar. Toplam 42 Sayfa bulundu

Konu: Hüseyin Nihal Atsız(Atsız Ata)ın Şiirleri

  1. #1

    cong Hüseyin Nihal Atsız(Atsız Ata)ın Şiirleri



    YAKARIŞ
    I
    Anlamayız hayatı felsefeyle, ilimle;
    Hayat çelik ellerle atılan zar olmalı.
    Rahat yatakta ölmek acep olmaz mı çile?
    Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı.

    Âşık nasıl bulursa iç açan bir serin su
    Sevdiği bir güzelin som yalaz dudağında,
    Sönecektir bizim de gönlümüzün tamusu
    Tanrıların gezdiği yüce Tanrı Dağında.

    Tanrı Dağı! Tanrılar, tanrılaşanlar dağı!
    Orda on üç asırdır bizi bir gözleyen var.
    Savaş türküleriyle aylı kızıl bayrağı,
    Kefensiz ölülerin ruhunu özleyen var.

    Ulu Tanrı! Kür Şad'ın yenilmeyen ruhunu
    Yüce Tanrı Dağında daha biraz barındır!
    Geleceğiz yakında! Yarın bütün oralar
    Demir bileklerdeki çelik kılıçlarındır!

    Tasamı dır yakarsa bir kurşun kalbimizi?
    Ne çıkar süngülerle delinirse bağrımız?
    Bu kurşunlar, süngüler öldüremezler bizi,
    Belki diner onlarla ezeli kalp ağrımız.

    Gözümüzde bir hasret parlayarak düşünce,
    Toprak ana elbette bize açar kolunu.
    Onun kadar düşünmez bizi hiçbir düşünce,
    Kendi koynunda saklar can veren her oğlunu.

    Yurt ve şeref uğrunda sen seril de toprağa
    Varsın hiçbir dudakta anılmasın er adın!
    Kan sızarak göğsünden huzuruna varınca
    Istırâbı dinecek belki o gün Kür Şad'ın.

    Gam mı ceylân gözlüler bizlere yâr olmasa?
    Yeter ki kılıçlarla süngüler yâr olmalı.
    Rahat yatakta ölmek sanki değil mi tasa?
    Savaş ve er meydanı bize mezar olmalı.

    <B>
    II
    </B>Bir gün olur, elbette eski beğler dirilir;
    Yine kılıç kuşanır tarihteki paşalar.
    Yine şanlar alınıp nice canlar verilir,
    Yiğit akınımızdan yine dünya şaşalar.

    "Türk tarihi" denilen kahramanlık şiirini
    Yeniden yazmak için harcayacağın kandır.
    Mısralar, içinde en güzel ve derini
    Batıda "Niğbolu", doğuda "Çaldıran"dır.

    Yine Batılıların üçüncü Kosova'da
    Topraklara sereriz, bir değil, birkaçını.
    Çekilince kılıçlar yeniden Haçova'da
    Paramparça ederiz Cermenliğin haçını.

    Yine ufka açılır şanlı korsanlarımız,
    Bir Türk gölü yaparlar Akdeniz'in içini.
    Acı acı gülerek bugün susanlarımız.
    Yarın rezil ederler Romalı’nın piçini

    Genç Fatih’in ordusu yine tekbir alınca
    Söndürürüz kâfirin Meryem Ana mumunu.
    Haritadan sileriz Tuna’ya at salınca
    Ulah’ını, Sırp’ını, Bulgar’ını, Rum’unu.

    Gövdesini elbette döndürürüz kalbura
    Bir geçerse Moskof’un elimize yakası.
    Çanakkale önünde yine kopar bir bora
    Süngümüzle bozulur İngiliz'in cakası...

    Yiğit Harbiyeliler! Öğrenin dersinizi:
    Kahraman göz kırpmadan düşmana saldırandır.

    Vazifeniz: Kanije, Silistire, Pilevne,
    Niğebolu, Kosova, Malazgirt, Çaldıran'dır.

    Yarın Yavuz dirilip bize buyruk verince
    Kızgın kum çöllerini yeni baştan aşarız.
    Kanlarımız sebildir; akıtarak hepsini
    Belirsiz mezarlarda anılmadan yaşarız...

    1936

  2. #2

    Standart

    YOLLARIN SONU
    Bugün yollanıyorken bir gurbete yeniden
    Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize.
    Bir kemiğin ardında saatlerce yol giden
    İtler bile gülecek kimsesizliğimize.

    Gidiyorum: Gönlümde acısı yanıkların...
    Ordularla yenilmez bir gayız var kanımda.
    Dün benimle birlikte gülen tanıdıkların
    Yalnız bir hatırası kaldı artık yanımda.

    Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz;
    Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağına.
    Hâlbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin
    Değişilir topu da bir sokak kaltağına

    İster düşün... Kendini ister hayale kaptır...
    Uzar, uzar, çünkü hiç sonu yoktur yolların.
    Bakarsın aldanmışsın, gördüğün bir seraptır
    Sevimli bir hayale açılırken kolların.

    Ey doğunun alnımı serinleten rüzgârı!
    Ey karanlıkta bana arkadaşlık eden ay!
    Arzularım bir oktur, aşar ulu dağları.
    Düştüğü yer uzakta "DİLEK" adlı bir saray.

    O sarayda bulunca tanrılaşan erleri
    Artık gözüm arkaya bir daha dönmeyecek.
    Hepsi sussa da "Kür Şad" uzatarak elini:
    "Hoş geldin oğlum ATSIZ, kutlu olsun!" diyecek.

    1932

  3. #3

    Standart

    TOPAL ASKER
    Ey saçları "alâgarson" kesik hanım kız!
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!

    Bacağımla alay etme pek topal diye.
    Bir sorsana o topallık nerden hediye?

    Sen Şişli'de dans ederken her gece, gündüz,
    Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz

    Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
    Siz salonda dans ederken bizler savaştık.

    Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!

    Olan işler dimağını azıcık yorsun!
    Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;

    Biliyorum baldırını o kadar nazla
    Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla

    Benim bütün elbisemden... Hatta kendimden.
    Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben

    Neyim? Bir hiç... İşe güce yaramaz, topal...
    Sen sağlamsın, senin hakkın, dünyadan zevk al:

    Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
    Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!

    Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,
    Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!

    Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
    Yapıyorduk biz de kanla, barutla düğün.

    Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
    Dolaşırken... Biz de tipi, fırtına, yağmur,

    Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
    Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık.

    Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
    Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık...

    Gülme öyle bana bakıp pek arsız arsız
    Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!

    Sana karşı haykıranı, mecbursun, dinle;
    Bugün hesap göreceğiz artık seninle:

    Ben cephede geberirken, geride vatan
    Aşkı ile bin belâlı işe can atan

    Anam, babam, karım, kızım eziliyorken
    Dağlar kadar yük altında... Gel, cevap ver, sen

    Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
    Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!

    Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda
    Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda…
    Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
    Sizin için harb ederken yedim kurşunu.

    Onun için topal kaldı böyle bacağım,
    Onun için tütmez oldu artık ocağım.

    Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda
    Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.

    Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
    Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,

    Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız
    Size şarap oldu sanki... Şehit canımız

    Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
    Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz!

    Gerçi salonlarda senin "yıldız"dı adın,
    Hakikatte fahişesin ey alçak kadın!

    Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
    Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.

    Omzunda neden seni fuzulî çeksin?
    Kinimizin şiddetiyle gebereceksin!

    1926

  4. #4

    Standart

    (İTHAF)

    (Şehit Tayyareci Kurmay Yüzbaşı KÂMİ’nin büyük hâtırasına)
    Şehit Tayyareci Kurmay Yüzbaşı KÂMİ
    KAHRAMANLARIN ÖLÜMÜ
    Gerilir zorlu bir yay
    Oku fırlatmak için;
    Gece gökte doğar ay
    Yükselip batmak için.
    Mecnun inler, kanını
    Leyla’ya katmak için.
    Cilve yapar sevgili
    Gönül kanatmak için.
    Şair neden gam çeker?
    Şiir yaratmak için.
    Dağda niçin bağırılır?
    Feleğe çatmak için.
    Açılır tatlı güller
    Arılar tatmak için.
    Göğse çiçek takılır
    Solunca atmak için.
    Tanrı kızlar yaratmış
    Erlere satmak için.
    İnsan büyür beşikte
    Mezarda yatmak için.
    Ve..............................
    Kahramanlar can verir
    Yurdu yaşatmak için...

    1931

  5. #5

    Standart

    TOPRAK - MAZİ
    Gel arkadaş, gel seninle az dertleşelim;
    Okuyarak hayat denen koca kitabı
    Gönüldeki yaraları biraz deşelim.

    Gömdüm kara topraklara melekten iyi,
    Perilerden nazlı, güzel bir sevgiliyi.
    Derin derin sızlıyor gönlümde yaram,
    Bana artık her saadet olmuştur haram.

    Beni sardı kefen gibi mâzinin tülü,
    Yere batsın bu toprakla bu korkunç mâzi!
    Orda çünkü sevgilimle sevgim gömülü...

    Hey arkadaş! Sözünü bil, hem kendine gel,
    Bahtiyarlıklara olmaz ölümler engel.
    Bir sevgili kızı senden aldıysa toprak
    Buna katlan, toprak için çünkü bu bir hak!
    Hem yaratan, hem büyüten topraktır bizi,
    Üzerinde işitiriz ilk ninnimizi;
    Fışkırttığı serin sular bize can verir!
    Ormanları gönlümüze heyecan verir.

    Hey arkadaş! Sende insaf duygusu yok mu?
    Sana her şey veren, seni büyüten toprak
    Senden bir tek kız aldıysa acaba çok mu?

    Doğup ölmek... Millet için bunlar bir hızdır.
    Toprak bizim beşiğimiz, mezarımızdır.
    Toprak bizim anamızdır... İnsan yasına
    Kapılarak nasıl söver öz anasına?

    Hakikât ne şu göklerin derinliğinde,
    Ne suların şairane serinliğinde...
    Aristo'nun mantığında zerresi yoktur,
    Pisagor'da, Eflâtun'da nebzesi yoktur.
    Mefkûreler âleminde olunca kıtlık
    Kafaların içerisinde başlar çıfıtlık;
    Bir budala “zulüm yeter” diye haykırır,
    Bir it çıkar, “proleter” diye haykırır!
    Bir hayvanda hâkim olur cinsî heyecan,
    Froyd denen Yahudi'ye gider, verir can...
    Kimi kördür... Kendisine büyük gelir pek
    Lenin denen o maskara vatansız köpek...
    O ne felsefenin, ne de dinin hiçinde,
    O, toprağın asırlardan beri içinde...
    Hakikâti bulmak için onu eşmeli,
    Yükselmekten bir şey çıkmaz, derinleşmeli.
    Göğe doğru yükselenler bir gün yorulur,
    Derinleşen, hakikâti toprakta bulur.
    Şu ne başı, ne de sonu olmayan toprak
    Gömdüğümüz vücutlardan gıda alarak
    Bize hayat, bize tarih, mâzi yaratır.
    Mâzi köhne kitap değil şanlı bir satır...

    Mâzi ırkın yarattığı coşkun bir seldir,
    Mâzi bizim alnımızı göğe yükseltir,
    Geçmişlerin gecesinden ışık alırız.

    Bir düşünsen mazideki olan işleri
    Hâdisatın büyüklüğü seni şaşırtır.
    İstersen gel yâd edelim o geçmişleri...

    Kaynar elbet damarında hâlis Türk kanın,
    Damarında çünkü kanı var “Atillâ’nın,
    Avrupa'nın her ırkından toplanan ordu
    Onu Galya ovasında zorla durdurdu.

    İradesi yenilmeden sinirle ete
    Vatan için karısını bırakan “Mete”,
    Yasa için kardeşini öldüren “Çingiz”,
    Yer yüzünde bırakmadan küçücük bir iz
    Geçip giden milyonlarca adsız kahraman,
    Ki her biri bugün bize vermededir şan,
    Bu erlerin cisimleri toprakta kaldı,
    Ve adları tarihte bir şanlı yer aldı...
    Hangisini hangisinden üstün tutmalı?
    Her birisi bu toprağın, bu ırkın malı...
    “Tonyukuk” un gizlenmiştir dehâ kanında,
    Bismark onun at uşağı olmaz yanında...
    “Alp Arslan”la “Kılıç Aslan” şanlı bir fasıl,
    Avrupa'yı rezil eden “Yıldırım”... Nasıl?
    Düşünsene ne biçim bir kahraman erdir
    Ankara'da Yıldırım'ı eriten “Demir”...
    Bu kadar mı? Bu saydığım ancak birkaçı
    Katerin'le neler yaptı acep “Baltacı”?
    Anafarta cephesinde kim durdu en son?
    İlk dayağı kimden yedi kuduz Napolyon?

    Sevdiğin kız şu toprağa eğer girdiyse,
    Sen toprağı eskisinden fazla benimse.
    Bil ki toprak ebediyen senin olmuştur...

    Bu dünyada bizim bir genç kızı sevmemiz
    Filhakika gayet doğru, hem de çok temiz
    Bir gayedir... Fakat bunun hududu dardır...
    Sevgiliden sevgili bir mefkûre vardır.
    Bir kız solar yahut senin tükenir aşkın;
    İnsan kalmaz uzun zaman neşeli, taşkın...
    Ya mefkûre? Ebediyet onunla birdir,
    Kişioğlu müebbeden ona esirdir.

    En mukaddes iki ‘‘var’’a böyle söversen,
    Toprak ejder, mazi kanlı bir gece dersen,
    İleriye bakamazsın, gözün kamaşır.
    İstikbali kucağında bu mazi taşır...
    Arkasında olmasaydı şanlı bir mâzi
    Bu milletten çıkar mıydı bir büyük Gâzi?
    Kara toprak yine bizden gıda almasa
    Kalır mıydı aramızda bir töre, yasa?
    Mâzi bizim atamızdır, toprak anamız.
    Biri bizi yetiştirir, biri verir hız.
    Bu toprağa nasıl dersin kara bir ölü
    Ki bağrında bütün şanlı ecdat gömülü.
    Yabancılar bir gün yine akın ederse
    Ve zaferi kendisine yakın ederse
    Sevgilimi aldı diye bu kara toprak
    Tarihin ün meydanından uzak kalarak
    O toprağın uğruna sen can vermez misin?

    Bu maziyle bu toprağa küfürden sakın,
    Kendine gel, iradeni üstüne takın!
    Savaşları, töreleri, yasalarıyla,
    Zaferleri, bozgunları, tasalarıyla
    Mâzi ırkın yarattığı bir şaheserdir...

    Hey arkadaş! Sapıtmışsın, doğru yola gir;
    Hakkı neyse ver mâziyle kara toprağın...
    Onlar değil efsâneyle cansız bir yığın!

    Bu ikisi ebediyen kutlanacaktır...
    Ve bunları inkâr eden, bil ki, alçaktır...

    1932

  6. #6

    Standart

    SARI ZEYBEK
    I
    Şu dağların meşeleri karanlık,
    Etekleri olur çayır çimenlik
    Kızanlarla burda eder yarenlik,
    “Sarı Zeybek şu dağlara yaslanır,
    Yağmur yağar, pusatları ıslanır.”

    Sarı Zeybek şu dağların eridir,
    Dağlar onun bütün yoğu varıdır.
    Kendi sarı, bindiği at dorudur;
    Attan inip şu dağlara yaslanır,
    Gözü dalar, bakışları puslanır.

    Sarı Zeybek dağdan dağa taşınır,
    Taşınır da yüce dağlar aşınır.
    Mola verip Gökçen kızı düşünür;
    Efe dağdan köye doğru seslenir,
    Yosma Gökçen sesi duyar, süslenir.

    Sevmesin mi Sarı Zeybek Gökçen’i?
    Yüzü melek, saçı ipek Gökçen’i?
    Bütün Aydın elinde tek Gökçen’i?
    Kız sevmeyen erin gönlü paslanır,
    Paslanırda imil imil yaslanır.

    Padişahın kulağına varırsa,
    Tutun diye devlet emir verirse ,
    Üç yüz atlı, beş yüz yaya yürürse
    Dağlar, taşlar barut ile sislenir,
    Ölen ölür, anaları yaslanır.

    <B>
    II
    </B>Candarmalar genç efeyi sardılar,
    Kırk ölümden beğendiğin sordular;
    Kızanları bir bir yere serdiler.
    Sarı Zeybek kara sürmez şanına,
    Erlik için kıyar kendi canına.

    Nasıl olsa uçar da can, kalır ten;
    Bir ah tuttu şu dağları derinden.
    Sarı Zeybek vuruldu üç yerinden.
    “yazık olsun Telli Doru şânına,
    Eğil de bak mor cepkenin kanına”.

    Sarı Zeybek gün batarken vuruldu.
    Nabızları yavaş yavaş duruldu,
    Gözlerine kara perde gerildi
    Yiğit başı düşüp kaldı yanına,
    Bakmaz oldu mor cepkenin kanına.
    Sarı Zeybek öldü sanma, diridir;
    O, dağların yine eşsiz eridir,
    Bütün kızlar atık onun yâridir.
    Vurulmuştur hepsi onun ününe.
    Can atarlar şimdi gerdek gününe.

    Sarı Zeybek şimdi artık masaldır,
    Sanma yıllar şerefini azaltır.
    Yiğitlerin dillerinde meseldir.
    Er kişiler kıyar da öz canına
    Bir damlacık leke sürmez şanına...

    1940

  7. #7

    Standart

    DAVETİYE
    Ey Benito Mussolini! Ey gayet yüce,
    İtalyanlar başvekili muhterem Duçe!
    Duydum ki, yelkenleri edip de fora
    Gelecekmiş orduların yeşil Bosfora.
    Buyursunlar... Bizim için savaş düğündür;
    Din Arab’ın, hukuk sizin, harp Türklüğündür.
    Açlar nasıl bir istekle koşarsa aşa
    Türk eri de öyle gider kanlı savaşa.
    Hem karadan, hem denizden ordular indir!
    Çarpışalım, en doğru söz süngülerindir!
    Kalem, fırça, mermer nedir? Birer oyuncak!
    Şaheserler süngülerle yazılır ancak!
    Çağrı Beğ’le Tuğrul Beğ’in kurduğu devlet
    İtalyalı melezlerden üstündür elbet;
    Bizim eski uşakları al da yanına
    Balkanlardan doğru yürü er meydanına;
    Çelik zırhlı kartalları göklere saldır...
    Fakat zafer, sizin için söz ve masaldır...
    Dirilerek başınıza geçse de Sezar
    Yine olur Anadolu size bir mezar.
    Belki fazla bel bağladın şimal komşuna,
    Biz güleriz Cermenliğin kuduruşuna,
    Tanıyoruz Atilla'dan beri Cermeni,
    Farklı mıdır Prusyalı yahut Ermeni?
    Senin dostun Cermanya ya biz Nemse deriz,
    Bir gün yine Beç(*) önünde düğün ederiz.

    Söyle, kara gömlekliler etmesin keder;
    Ölüm-dirim savaşımız bir gün mukadder!
    Gerçi bugün eskisinden daha çok diksin;
    Fakat yine biz Osmanlı, sen Venediksin!
    Tarihteki eski Roma hoş bir hayaldir,
    Hayal bütün insanlarda olan bir haldir.
    Bu hayaller zamanları hızla aşmalı,
    Gök Türkler'le Romalılar karşılaşmalı!
    Görmüyorsan gönlümüzün içini, körsün!
    Kılıçlarımız kınlarından çıkmaya görsün!

    Top sesleri, bomba sesi bize saz gelir;
    17'ye karşı 44 milyon az gelir.
    Arnavut’u yendim diye kendini avut,
    Yiğit Türk'le bir olur mu soysuz Arnavut?
    Kayalara çarpmalıdır korkunç türküler!
    Dalmalıdır gövdelere çelik süngüler!
    Sert dipçikler ezmelidir nice başları!
    Ecel kuşu ayırmalı arkadaşları!
    En yiğitler serilmeli en önce yere!
    Kızıl kanlar yerde taşıp olmalı dere!
    Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister!
    Büyük devlet kurmak için büyük kan ister.
    Damarında var mı senin böyle bol kanın?
    Türk'ün kanı bir eşidir lavlı volkanın!
    Tarihteki eski Roma hoş bir hayaldir,
    Kurulacak yeni Roma boş bir hayaldir,
    Karşısında olmasaydı şanlı "Türk Budun"
    Belki gerçek olacaktı bir gün umudun,

    İnsanoğlu ümitlerle dolup taşmalı,
    Aryalarla Turanlılar karşılaşmalı.
    Tabiatın yürüyüşü belki yavaştır;
    Hız verecek biricik şey ona savaştır!
    Keskin olur likörlerden ayranla kımız,
    Karnera’yı yere serer Tekirdağlımız.
    Yurdumuzun çok tarafı olsa da kuru
    Makarnadan kuvvetlidir yine bulguru...
    Biz güleriz Façyoların felsefesine,
    Dayanır mı kırkı bir tek Türk efesine?
    Bizim yanık Fuzuli'miz engin bir deniz!
    Karşısında bir göl kalır sizin Dante’niz!
    Bizler ulu bir çınarız, sizler sarmaşık!
    "General"ler "Paşa" larla atamaz aşık!

    Ey İtalyan başvekili! Ey Musolini!
    İki ırkın kabarmalı asırlık kini...
    Hesabını göreceğiz elbette yarın
    Yedi yüzlü, yedi dilli İtalyanların!

    Irkınızı hiçe saydı Hazreti Fatih.
    Biraz daha yaşasaydı Hazreti Fatih
    Ne Venedik kalacaktı, ne Floransa...
    Hoş geldiniz diyecekti bize Fransa!
    Haydi, hamle kafirindir... İlkönce sen gel
    Ecel ile zaman bize olmadan engel!
    Burada tanklar yürümezse etme çok tasa;
    Süngülerle çarpışmadır savaşta yasa.
    Olma öyle sinsi çakal yahut engerek!
    Bozkurt gibi, kartal gibi dövüşmek gerek!

    Kılıç Arslan öldü sanma, yaşıyor bizde!
    Atilla'nın ateşi var içimizde!
    Kanije'nin gazileri daha dipdiri!
    Sınırdadır Plevne'nin kırk bir askeri!
    Edirne'de Şükrü Paşa bekliyor nöbet!
    Dumlupınar denen şeyi bilirsin elbet!
    Şehitlerden elli milyon bekçisi olan
    Aşılmaz bir kayadır bu ebedi vatan!

    1940
    Beç (*) Eski Osmanlılarca Viyana

  8. #8

    Standart

    YARININ TÜRKÜSÜ
    Arkadaşlar, haydi artık saflar dizilsin!
    Uzak, yakın ufuklardan koşup gelerek
    Belde çelik kılıç, içte çelikten yürek
    Taşıyanlar saflardaki yerini bilsin!

    Bir çığ gibi yürüyelim gözler ilerde;
    Keder, elem her ne varsa geride kalsın!
    Tehlikeler duman gibi tüterken yerde
    Arkadaki her düşünce sönüp ufalsın.

    Kahramanlar yürük gider ölüme karşı,
    Bir sevgili gibi onu basar bağrına!
    Bak, uzaktan çalınıyor bir zafer marşı,
    Yürüyelim şu doğmakta olan yarına...

    Sen ne kadar güzel şeysin, ey şanlı ölüm!
    Bizim bütün talihimiz sende saklıdır.
    Ey dünyada her yiğide nişanlı ölüm,
    Zevki sende arayanlar elbet haklıdır.

    Köprüköy'den, Plevne'den gelen ses nedir?
    Çanakkale şehitleri dirildiler mi?
    Çocuklarda yeni doğan bu heves nedir?
    Kocamışlar bir sır için gençlik diler mi?

    Saflarımız seyrelse de yine ileri!...
    Düşenlerin kanlarından doğar bir şafak!
    Haydi, sarsın yeri, göğü cenk türküleri;
    Kanımızla burada yarın güller açacak.

    1941

  9. #9

    Standart

    TÜRK KIZI
    Pınar başına geldi
    Bir elinde güğümü;
    Çattı yay kaşlarını
    Görünce güldüğümü,
    Bağlamıştı gönlümü
    Saçlarının düğümü.
    Bilmiyordum bu örgü
    Acaba bir büyü mü?

    Sordum: Nerdedir yerin?
    Nedir senin değerin?
    Yedi kral vurulmuş,
    Ne bu ceylan gözlerin?
    Hangisine varırsın
    Bu yedi ünlü erin?
    Şöyle dedi bakarak
    Göklere derin derin:

    Kralların taçları
    Beni bağlar büyü mü?
    Orduları açamaz
    Gönlümdeki düğümü.
    Saraylarda süremem
    Dağlarda sürdüğümü.
    Bin cihana değişmem
    Şu öksüz Türklüğümü...

    1942

  10. #10

    Standart

    KÖMEN
    Analım Tunga Er efsanesini;
    Duyalım geçmişin erkek sesini.
    Bürüyüp Tanrıdağ’ın çevresini
    Yine Gök Türk olalım… El kuralım.

    Ötüken-Yış durak olsun da bize
    Yürüsün ordular oradan denize.
    Çinli baş vermese, gelmezse dize
    Kağanın buyruğu vardır: Vuralım.

    Anlatılmaz, yüce bir erdem olan
    Bu akınlarda bulunmaz yorulan.
    Günü geldikçe de bizden sorulan
    Kan ve can vergisi olsun...Verelim!

    Ülkü uğrunda gönüller delidir.
    Kişiler ülkü için ölmelidir.
    Tanrı’nın insana değmiş elidir
    Şu ölüm adlı güzel şey... Saralım.

    Hiç düşündün mü niçindir yaşamak?
    Bir görev yapmak içindir yaşamak.

    Er kişiysen görevin neyse, başar.
    Zevke, eğlenceye hayvan da koşar.

    Görüyorsun nice hayvan yığını
    Ki yapar sadece hayvanlığını.

    Fakat onlar bile kendince yine
    Tükürürler Kadeş’in itlerine.

    O nasıl olmalı bir ruhu ölü,
    Ya da bir canlı, fakat kahpe dölü

    Ki sanır durduğu yer it inidir,
    Oysa bir şanlı şehitler sinidir.

    O fuhuş uzmanı cikletli dişi,
    Dişinin en kötü, en köhnemişi,

    Kaplamış ruhunu çirkef yosunu,
    Hiç umursar mı şehit ordusunu?

    Var mıdır onca tivistin ötesi?
    Adı üstünde: Köpek sosyetesi!

    Yok sayıp sen de bu ruhsuz sürüyü
    Kılavuz yap ebedi Gök Börü’yü.

    Çıkarıp Ergenekon’dan ulusu
    Türk’ü kılsın yine dünya ulusu.

    İzleyip Gök Börü’nün gölgesini
    Gezelim gel o Kömen ülkesini.

    Gönlümün özlemi yerdir orası,
    Gürler ufkunda yiğitlik borası.

    Orda erdem gözükür, başkası çıkmaz alana.
    Kapanıktır kapılar her kovu, her bir yalana.

    Orda erler: Kimi arslan, kimi parsın eşidir.
    Orda kızlar: Güneşin kendi, ayın on beşidir.

    Uğramaz ufkuna asla o yerin yüz karası;
    Orda yoktur ne siyaset, ne fikir maskarası.

    Yaşamaz öyle bir ortamda küçüklük, kötülük;
    Bir alaydan daha üstün savaşır orda bölük!

    Sungurun uçtuğu yerlerde barınmaz yarasa
    Ve bütün dirliğin üstünde yürür sade yasa...

    Bir düşün başların üstünde kağanlık tuğunu,
    Ruh duyar orda ölürken bile Türk olduğunu;

    Ölümün zevkini bir süs gibi gönlünde taşır.
    Dirilerden daha çok orda şehitler dolaşır.

    Bu şehit ordusu varken kuramaz kimse pusu,
    Yurt için kan dökülür orda denizler dolusu.

    Günümüzden, düşünüp birçok asırlar geriyi
    Analım bin kere ölmüş o ölümsüz çeriyi:


    Ebedi yiğit!
    Adı yok şehit!

    Kefenin: Vatan...
    Tabutun: Cihan...
    Düşünüp övün,

    Yaşıyor ünün.
    Damarında kan
    Bir alev midir?

    Yaşaman: Roman;
    Ölümün:Şiir.
    Sana yok ne taş,
    Ne de bir mezar.

    Bu hayat: Savaş!
    Ebedi uzar.

    Eşit olduğun
    Şu güneş: Tuğun.

    Tabutun: Vatan,
    Mezarın: Cihan.
    Adı yok yiğit!
    Ebedi şehit!..


    Onu anmakla görür Türk soyu gökçek Kömeni:
    Doludizgin yarışan Tanrıkut’un dört tümeni...

    Bin asır geçse de rastlanmaz onun bir eşine,
    Buyruk aldım diye ok fırlatıyor evdeşine...

    Bidev atlarla kılıp her yolu bir günde yarı
    Yıldırımlar gibi dağlardan aşan orduları...

    Saygı olsun bu çelik atlıların gök tuğuna,
    Tuğu kaldırmış olan orduların başbuğuna.

    O nasıl bir yürüyüştür, ne yiğitler katarı!
    Kun’u, Gök Türk’ü, Oğuz-Uygur’u, Kırgız’ı, Tatar’ı...

    O batırlar ki basıp bağra kucaklar ölümü.
    Özgelerden sakınıp kendine saklar ölümü.

    Her zaman öyle ağırdır ki yiğitlik kefesi,
    Kahramanlar gibi ölmek o günün felsefesi...

    Onların sanki başak canları... Durmaz, biçilir...
    Toprağın içkisidir kanları, al al içilir.

    Tarihin bir olağanüstü ve şahane işi
    Kür Şad’ın, Kül Tegin’in, Çağrı Beğ’in ok çekişi...

    ÖTÜKEN: Sayı:2- Şubat 1964

Benzer Konular

  1. Hüseyin Nihal Atsız
    By EXiR in forum Önemli Kişilerin Biyografileri
    Cevaplar: 1
    Bölüm Listesi: 01-17-2014, 09:40 PM
  2. Hüseyin Nihal Atsız
    By Tanrının_Kırbacı in forum Şiirler
    Cevaplar: 9
    Bölüm Listesi: 10-18-2007, 03:39 AM
  3. Hüseyin Nihal Atsız
    By ABYSS in forum Yazarlarımız
    Cevaplar: 15
    Bölüm Listesi: 12-21-2006, 06:20 PM

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]