Elimizdeki veriler, dünyada kendi varlığı üzerinde düşünen tek canlının insan olduğunu göstermektedir. Kendi hakkında düşünmek ise -neredeyse- kendi hakkında kaygılanmayla atbaşı gider.

KAYGI
Elimizdeki veriler, dünyada kendi varlığı üzerinde düşünen tek canlının insan olduğunu göstermektedir. Kendi hakkında düşünmek ise -neredeyse- kendi hakkında kaygılanmayla atbaşı gider.
Kaygı (anksiyete), ?endîşe, kuruntu, korku, telaş, üzüntü gibi insanda baskı ve gerilime yol açan duygu durumu? olarak târîf edilir. Kaynağı kaybolmuş bir ?korku? türüdür. Kaygı, örneğin kişinin mâlî durumu hakkında endîşe ya da tasa duymasında olduğu gibi belli bir konuyla ilgili ve bilinçli değildir. Günlük dilde ise kaygı kavramını daha çok ?endîşe? yerine, yani bilinçli kuruntularımız için kullanırız. Örneğin sınavdan, sağlığımızdan, bir toplantıya zamanında yetişip yetişemeyeceğimizden ?kaygı?lanırız. Dünya yıkılsa umursamayan kişiler için ise ?kaygısız? nitelemesini kullanırız.
KAYGININ KÖKENİ
Kaygının ?biyolojik? ve ?antropolojik? olarak açıklanmasında, organizmanın gerçek yaşam tehdidi altında gösterdiği korku tepkisinden hareket edilmektedir. Yüz binlerce yıl önce, o zamanların dünyasının şartları altında sık sık yaşam tehditleriyle yüz yüze geliyor; ya korkup kaçıyor veya düşmanla savaşıyorduk. Ancak birçok tehliaaai insanlık olarak kontrol altına almış olduğumuz şimdiki şartlarda, görece olarak çok seyrek yaşam tehditleriyle karşılaşmamız nedeniyle, nesnesi belirli ?korku? yerine, daha çok nesnesi belirsiz ya da farkında olmadığımız korku ?yani kaygı- yaşamamız kaçınılmaz olmuştur. Ancak târihsel olarak bir dönem çoğumuz ve günümüzde de -azınlık da olsa- bazılarımız, içimizdeki bu korkuyu kaygı olarak yaşamak yerine dışımıza yansıtarak canavarlar, hayâletler ve benzeri korkulacak mitler de yaratmadık değil. Belki bunun sonucu olarak ?kapalı yerde kalma korkusu? (klostrofobi), ?açık alanlardan ve kalabalık yerlerden korkma? (agorafobi), ?yükseklik korkusu? gibi çeşitli -hastalıklı- korku türleri ortaya çıktı.
Neo-freudyen kuramlardan birine göre; ana-babanın yanlış tutumlarıyla karşılaşan çocuk, insanların güvenilmez oldukları ve dünyanın tekin bir yer olmadığı konusunda temel bir güvensizlik ya da kaygı geliştirir.
Bir diğer kuram, kaygının kişiler arası doğasına dikkat çeker. Küçük çocuk annesinin şefkat göstermesi için ?kişiler arası- kaygı duyarken, yetişkin insan da tüm toplumsal ilişkilerinde kabul ve onay arayışıyla bunun kişiler arası kaygısını yaşar.
Bir başka kurama göre ise, kaygının kökeninde ?doğum travması? ve ilk kez bunun temsil ettiği ?ayrılma kaygısı? yatar. Buna göre; insanın bağımsızlık yönünde attığı adımlar -güvenceden uzaklaşmanın tehdit edici olmasından dolayı- bir anlamda ?yaşam korkusu?na neden olurken; bağımlılık yönünde attığı adımlar ise -bireyselliğini yitirme tehlikesine bağlı olarak- yine bir anlamda ?ölüm korkusu?na yol açar.
Kaygı, kimilerince doğuştan gelen ?mizacın bir parçası? olarak kabul edilirken; kimilerince ?öğrenilmiş bir tepki? olarak formüle edilmekte; kimilerine göre de ?varoluşu duyumsamanın bir aracı? olarak düşünülmektedir.
İÇ VE DIŞ ÇATIŞMA
İnsan, bütün yaşamı boyunca her an içten ve dıştan gelen birçok dürtü ya da güdüyle karşılaşır ve bunlar arasında seçim yapma zorunluluğunu duyar. Bu durum, ?çatışma? (conflict) oluşturur. Çatışma türleri değişiktir: Olumlu ve olumsuz, aynı ve ters yönde olan güdüler çatışma yaratır. Aç olan birinin yemek bulamaması çatışma yaratacağı gibi, aynı anda çok sevdiği iki yemekten birini seçme durumunda kalışı da çatışmaya yol açar. Kuşkusuz bu çatışmaların neden olduğu kaygı aynı düzeyde değildir; ancak yine de bir kaygı söz konusudur. Türk kültüründe bu durum, ?aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık? ya da, ?boşa koysan olmuyor, doluya koysan almıyor? gibi deyimlerle ifâde edilegelmiştir.
Kişi, amaca yöneldiğinde hemen her zaman bâzı ?engeller?le karşılaşabilir. Engel ortadan kalktığında ve ihtiyaç karşılandığında, bunun sebep olduğu ?gerilim? ve ?sinirlilik? de kaybolur. Ancak, insanın ihtiyaçlarının doyuma ulaşmasının büyük önem taşıdığından hareketle, temel ihtiyaçlardan uzun süre mahrum kalışın, imkânsızlıklar, engeller ve çatışmaların dâimâ olumsuz sonuçlar doğurduğunu ifâde edebiliriz. Sağlıklı, normal, mutlu bir insan (kısa/geçici ihtiyaç duyma anları dışında) kronik biçimde cinsellik, saygı, güven ve sevgi ihtiyaçlarının açlığı içinde değildir. Eğer bir insan temel gereksinmelerinden birinin kronik açlığı içindeyse, onun tam sağlıklı olduğunu söyleyemeyiz.
< !-nextpage->
SAVUNMA MEKANİZMALARI
Savunma mekanizmaları, ?engelleme veya çatışma yoluyla doyumsuz kalan ihtiyaçların ortaya çıkardığı kaygı durumlarıyla baş edebilmek için, sorunu gündeme getirmeden, bilinçsizce başvurulan mekanizmalar? olarak tanımlanmaktadır.[1][1]
Savunma mekanizmalarında, insanın bir dereceye kadar ?kendini aldatma?sı, savunmadan çok, bir nevi ?avunma? içine girmesi söz konusudur. Nitekim bu mekanizmaların kullanılması durumunda insanın kaygı düzeyini azaltan faktör de, algılamadaki bu değişikliktir.
1- BASTIRMA (içe-tepme; repression)
Kişi, benimsemediği, hoşuna gitmeyen, rahatsız edici bir düşünceden uzaklaşmak ve onu kovmak ister. Bastırma ise, bilincin kabul edemeyeceği bir takım isteklerin bilinçaltına itilmesidir. İtilen bu arzular orada birer kompleks halinde saklanacak ve her fırsatta çeşitli şekillerde bilince çıkmaya çalışacaklardır.
Bastırma (içe-tepme), şahsiyette parçalanmaya yol açabilecek, kişinin ruhsal yapısına, tutumlarına ve ahlâkî değerlerine aykırı bir düşüncenin otomatik olarak bilinçaltına atılması olayıdır. Başka bir deyişle bastırma: ?Toplumun örf, âdet, gelenek ve ahlâk kurallarıyla, yasaların ortaya koyduğu yasaklamalar karşısında kişinin istek ve arzularını baskı altına alan ve istek alanının dışına çıkaran bilinçdışı çaba?dır. ?Unutma?, ?isteksizlik?, ?durgunluk? ve ?dalgınlık?, kimi kez bilinç alanına kadar yaklaşan kaygıdan kurtulmak için kişiliğin denetimi ve engellemesi sonucu oluşan güncel yakınmalar ve belirtilerdir.
Bastırma, günlük yaşamımızda çok kullanılan otomatik bir savunma mekanizmasıdır. Çocuk, âileye yeni katılan ve ana-babasının ilgisini üzerine çeken kardeşini öldüresiye kıskanır; ancak bunu bastırmak zorundadır. Bu duygu halk kültürümüzde ?bağrına taş basmak? şeklinde formüle edilirken, Orhan Veli Kanık da ?Serde erkeklik var, ağlayamam…? dizeleriyle, toplumun kendine biçtiği geleneksel rol kalıpları yüzünden en temel insânî özelliklerden olan ağlama isteğini bastıran bir erkek portresi çizmektedir. Doğu Anadolu?daki bir köyde yaşayan dokuz çocuklu bir âilenin genç kızı da ?öğretmen olma? isteğini bastırmak zorundadır.
Bazen bastırma, bedenin bir bölümünün normal işleyişini de bölebilecektir. Mesela bastırma altındaki insan, cinsel gerilimden korktuğu için ?iktidarsız? veya ?frijit? olabilir veya histeri körlüğü veya histeri felci olarak adlandırılan durumlar da geliştirebilir.
Bastırma ile bilinçaltına itilen istekler, daha ileriki aşamalarda ?yüceltme? (sublimasyon), ?aklîleştirme? (rasyonalizasyon) ve ?yansıtma? (projeksiyon) şeklinde aaaâhür edebilir. Normal hallerde bu mekanizma sayesinde birçok gayr-ı ahlâkî isteklerimiz bastırılır ve bu sayede insan hayvanlıktan uzaklaşarak medenîleşir.
Bastırma sâdece isteklerimizi, hayâllerimizi bilinçaltına iterken kullandığımız bir düzenek değildir. Bizde derin kaygı uyandırabilecek düşünceleri de bilinçaltına iterek bastırırız. Böylece olumsuz düşüncenin etkisi altında ortaya çıkabilecek kaygıyı önlemiş oluruz. Nitekim ?ölüm olgusu?nu çoğu kere hiç düşünmeyişimiz de bastırma türünden bir savunma mekanizmasına örnek olarak verilebilir. İnsanların ölümlü olduğunu bildiğimiz halde sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi davranır ve planlar yaparız. Oldukça yaşlı insanlarda görülen para biriktirme ve kimseye yardım etmemek gibi durumlar da ölüm düşüncesini bastırma davranışına örnektir.
Bastırma, insanın temel korunma amacına hizmet eden savunucu ket vurmanın doğrudan bir belirtisidir ve bundan dolayı ?yadsıma? ve ?bastırma? mekanizmalarını birincil savunma süreçleri olarak tanımlamak yerinde olur.
2- YADSIMA (yok sayma; denial)
Tüm ilkel savunma mekanizmaları, çevredeki tehlikelerin varlığını yadsıma amacını güder. Eğer kişi tehliaaale baş edemez ya da ondan kaçınamazsa, kullanılabilecek tek yol bu tehliaaai ?yok saymak? olur.
Yetişkin insanda ?gerçeklik? sınamasının gelişmiş olması, gerçeğin tümüyle yadsınmasına imkân vermez. Yine de yadsıma eğilimi insanda yaşam boyu sürer ve kaygı oluşturan durumlarda geçici olarak kullanılır. Birçok insan, katlanılması güç bir felâket ya da yenilgiyle karşılaştığında, ?Bu olanlar gerçekten benim başıma gelmiş olamaz!? duygusunu yaşar.
Yadsıma mekanizması, en çok can sıkıcı nitelikteki duyguların algılanmasına karşı kullanılır. Bunun örneğini Hz.Peygamber?in vefâtından sonra Hz.Ömer?in gösterdiği tavırda gözlemleyebiliriz. Zîrâ Hz.Ömer kılıcını eline alarak: ?Kim, ?Rasûlullah öldü? derse boynunu vururum!? demişti.
İnsanları ne denli sevdiğinden sık sık söz eden kişi de, gerçekte düşmanca duygularını görmezlikten gelme çabası içinde olabilir.
Bâzı insanlar ise zorlanma sonucu içine düştükleri sıkıntılı durumlarda, her işleri yolunda gidiyormuşçasına davranma eğilimi göstererek kendilerine ve çevrelerine karşı mutsuzluklarını kabul etmezler.
Kaygı ve çöküntü duygularını hafifletmek amacıyla birçok insanın zaman zaman kullandığı bu yadsıma yöntemi bâzı kişilerde süreklilik kazanabilir. Böyle bir insan, duygularının bilinç düzeyine çıkmasını engellemek için kendisine ve çevresindeki kişilere sürekli olarak mutluluğunu kanıtlama çabasındadır. Ancak bunun karşılığını, gerçek benliğine tamamen yabancılaşmakla öder.
< !-nextpage->
İnkâr ve Yalanlama
Kişi, daha önce yapmış olduğu bir davranışı kabul etmeyip inkâr ederek de bir savunma mekanizması gösterebilir. Çirkin bir davranışta bulunan bir kimse, ?Hayır ben hiçbir zaman o kişiye kaba davranmadım; sürekli saygılı davrandım? diyerek daha önceki davranışını inkâr edebilir. Kişi böylece, kötü davranışından doğacak kaygıyı önlemeye çabalar.
Bu mekanizma aynı zamanda, duygusal çatışmalar ve buna bağlı sıkıntı halini hafifletmek amacıyla bu çatışmanın esaslı bir unsurunu unutma halidir. Tek kızı ölen bir annenin, onun misafirlikten dönmesini beklemesi gibi.
3- AKLÎLEŞTİRME (mantığa bürüme; rationalization)
Bu mekanizma, kişinin genellikle şahsî yetersizliklerinden dolayı gerçekleştiremediği istekleriyle ilgili başarısızlığını hafifletici mazeretler bulma biçiminde kendini gösterir.
Kaygının gücünü azaltmak amacıyla ve çoğu kez yadsıma mekanizmasıyla birlikte kullanılan aklîleştirmede iki temel savunma öğesi bulunur:
1- Kişinin davranışını haklı göstermesine yardımcı olan öğe,
2- Ulaşılamayan amaçlara ilişkin düş kırıklığının etkisini yumuşatan öğe.
Günlük yaşamda herkes tarafından kullanılan bu mekanizma, kültürümüzde ?Kedi, uzanamadığı ciğere ?pis? der? şeklinde ifâdesini bulmuştur.
Bilinçdışı bir motivasyonun sonucu olan ve rahatsız eden bir faaliyetin sonucunda ego (?Ben?), bu davranış için entelektüel bâzı sebepler îmâl ederek kendisine karşı kaybettiği güveni ve îtibârı yeniden kazanabilir. Zîrâ insan rûhu kendini eleştirmekten ve kusurlu görmekten dâimâ çekinir. Bilhassa toplumun suçlamalarından ve alaylarından korkar.
Kendini haklı göstermek ve dolayısıyla kendini aldatmak, savunma mekanizmaları içinde çok kullanılır. İnsan olmamız dolayısıyla her gün hesapsız hatâlar işleriz. Fakat bunlarla karşılaşmak ve olduğu gibi kabul etmek için gururumuzun zedelenmesi gerekir. Buna tahammül edemediğimizden, hareketlerimizi ?Hatasız kul olmaz? diyerek mâzur göstermek yolunda gayretlerde bulunuruz. Mesela kopya çeken bir öğrenci bu davranışına bir dizi neden bulabilir: ?Ders o kadar zordur ki kopya çekmese asla geçemez? ya da, ?öğretmeni de vaktiyle kopya çekmiştir.? Müşterisine malı hakkında yalan söyleyen esnaf da, ?böyle yapmasa satış yapamayacağı?nı ileri sürer.
Aklîleştirme mekanizması, her zaman insanın şahsî yetersizliklerinden kaynaklanan başarısızlık durumlarında kullanılmaz. Zîrâ insanın bizzat kendi irâdesi dışında gelişen olumsuz durumlarda da (sıkıntılar, hastalık, doğal âfetler vb.), -bazen kısmen doğru; ve çoğu kez mâkul, fakat tam doğru olmayan sebepler ileri sürülerek- içinde bulunulan şartların olumsuzluğu en aza indirgenmeye çalışılmaktadır. ?Akacak kan damarda durmaz?, ?Düşmez kalkmaz bir Allah?, ?Gün doğmadan neler doğar? gibi atasözleri bu tür aklîleştirmeyi örneklendirir. Bunlarda, durum tespiti yapmaktan ziyâde insanları bir hedefe yönlendirme vardır. Ayrıca bu sözlerdeki dînî motifler oldukça dikkat çekicidir. Bu durum, Türk halkında bulunan güçlü dînî inançların, toplumun hâfızası sayabileceğimiz atasözlerine yansımasıyla açıklanabilir. Zîrâ başa gelenlerin ?kader? olduğuna îmân ve geleceğe dâir umut beslemek mü?minin tutumudur. Nitekim âyet-i kerîmede: ?Rabbinin rahmetinden, yolunu şaşıranlardan başka kim ümit keser?? (15/Hicr, 56) buyurulmakta; ve bunun gibi, ileriye umutla bakmayı teşvik eden birçok âyet bulunmaktadır.[1][2] Bu şekilde uygulanan mekanizma, insanı tedbirsizliğe ve pasifliğe yöneltmediği sürece yararlıdır.
Bir insanın aklîleştirme mekanizmalarının geçerliliğini sorgulamak, o kişinin kendine olan saygısını korumak için güçlükle kurduğu savunma sistemlerine karşı bir tehlike oluşturur.
?Neden bulmak?, insanı gereksiz engellenme duygularından korur ve yetersizlik duygularının hafifletilmesine yardımcı olursa da, karşılığı, insanın kendisini aldatmasıyla ödenir. ?Gerçek/mevcut benlik? ile ?idealize edilmiş benlik? birbirinden koptuğu oranda bu mekanizmanın kullanım alanı da genişler. Kendisini olduğu gibi kabullenemeyen bir insanın yaşamında ?hoşgörü?ye de yer olmaz. Eleştiriye katlanma gücü olmayan böyle bir insan, yaptığı her davranışı haklı görmek veya göstermek gereğini duyar. Böylece varoluş sorumluluklarından ve kendi gözünde değersizleşmekten de kaçınmış olur.
Bu savunma ve uyum süreci aşırı şekilde kullanılırsa, cüz?i irâdenin sorumluluk alanını daraltır; azim ve gayretin gücü zayıflar; kişi kendini olaylar karşısında âciz hissetmeye başlar.
4- Şakaya vurma (mizâh; humor)
Kişide kaygı uyandıran düşüncelerin ciddiye alınmamasıdır. Bir insan bir konudaki yetersizliği ya da beceriksizliği nedeniyle çevrenin kendisini küçük göreceğinden çekinip bir girişimde bulunamaz ya da davranış yapamazsa, çevreden beklediği eleştirileri şakaya vurup kendi kendine yönelterek kaygıdan kurtulabilir. İngilizlerin, ?Birçok gerçek şaka ile anlatılır? atasözü bu vakıaya ışık tutmaktadır.
Nasreddin Hoca bir gün ata binmek ister. Birkaç kez dener; beceremez. ?Hey gidi gençlik hey!? diye içine çeker. Çevreye bakınıp kimsenin olmadığını görünce kendi kendine söylenir: ?Atma hoca, ben senin gençliğini de bilirim.?
5- YÖN DEĞİŞTİRME (yerine koyma; displacement)
“Yerine koyma” da denilen bu mekanizmanın kullanıldığı durumlarda, doyuma ulaştırılamayan güdü belli bir kaynağa yöneltilmekte; veya engellemenin kaynağına gösterilemeyen tepki, daha az tehdit edici ve daha kolay ulaşılabilen bir nesneye yöneltilmektedir.
Bu duruma günlük yaşamda çok sık rastlanır: İş yaşamında üstleri tarafından haksızca eleştirilen kişi, dışa vurulduğunda tehlike yaratabilecek duygularını önce baskı altına alır; sonra bu kızgınlığını, yoktan bir neden bularak eşinden ya da çocuklarından çıkarabilir. Özellikle reddedilmeye ve eleştiriye aşırı duyarlı kişiler, çevrelerine karşı geliştirdikleri uysal tutumların ardındaki kızgınlık duygularını sürekli bastırır; ve sonrasında, nasıl olsa kendilerine katlanmak zorunda olan şamar oğlanlarına boşaltırlar. Bu durum, halk arasında ?Eşeğini dövemeyen semerini döver? ya da ?Gavura kızıp oruç bozmak? ifâdeleriyle belirtilmiştir.
6- YANSITMA (projection)
Yansıtma mekanizması, insanın, kendi kusurlarını ve aykırılıklarını başkalarına ve eşyanın tabiatına bağlaması ve yansıtmasıdır. İki şekilde işlemektedir:
1- Kişi kendi eksikliklerinin ve yenilgilerinin sorumluluğunu ya da suçunu başkalarına yükler. Her türlü sorumluluk ve fatura, kendi dışındaki kişilere, yöneticilere, sisteme, dış güçlere ve düşmanlara yüklenir. Başarısızlıklarının ve gayret göstermeyişlerinin nedenini açıklarken: ?Eğer … olsa veya verilse bizler dünyaya meydan okuruz ve işlerimizi herkesten daha iyi yaparız? ifâdelerine bol miktarda yer verirler. Dolayısıyla, bu istekleri yerine getirilmediği için istenilen düzeyde çalışmadıklarını veya sistemin değişmesini ve baharın gelmesini beklediklerini sıkça belirtirler. Sonuç olarak bu insanlar masumdurlar ve günâhsızdırlar. Her şeyin sistemden, dış güçlerden veya yöneticilerden kaynaklanmakta olduğu kanaati zihinlere yerleşmiştir. Başarısız öğrenci ?hakkının yendiğini? söyler; gol atamayan futbolcu ?arkadaşlarının iyi pas vermediğini? iddia eder. ?Çeşitli yakınmalarla kliniğe başvuran bir genç kadın, tedâvînin başlangıcında sorunlarını kocasının yetersizliğiyle açıklamıştı. Oysa egosu yeterince olgunlaşmamış olan bu kadın hiçbir konuda karar verme yürekliliğini gösteremiyor ve kendi yetersizliğini görmemek için sürekli kocasını suçluyordu. Örneğin, özellikle akşam saatlerinde kendini nasıl oyalayacağını bilemediğinden, kocası ilgiyle bir gazete okuduğunda ya da bir televizyon programını izlediğinde, onu ?bencil bir kişi olmakla? ya da ?her gece evde oturmak istemekle? suçluyordu. Uysal bir adam olan kocası ilgilendiği şeyi bırakıp, o gece için nasıl bir önerisi olduğunu sorduğunda, sorumluluğu ve kararsızlığıyla baş başa kalan genç kadın bu kez de yeni bir yansıtma türü geliştirerek kocasını ?kararsız olmakla? suçluyordu.? (Gençtan, s.7
2- İstenmeyen, kabul edilemeyecek türden arzu ve tutumları yansıtma eğiliminden kaynaklanır. Dedikoducu bir kadın, çevresindekilerin onu çekiştirdiğine inanır. Eşini aldatan bir erkek, bunu eşine aşırı kıskanç davranarak yansıtır.
Bu eğilim daha çok kendini katı değer yargılarıyla yöneten kişilerde görülür. Böylesi insanlar, bilince ulaşması sakıncalı görülen eğilimlerini (?aklîleştirme/neden bulma? gibi diğer mekanizmalarla denetleyemediklerinde) yansıtma yoluna başvururlar. Böylece kişi kendi arılığını korumuş olur ve duygularını yansıttığı insanı kötü amaçlı biri gibi görmeye başlar.
Kimi insanlar da değersizlik duygularını yansıtarak diğer insanların kendini küçümsediğine inanır. Böyle insanlar başkalarının kendine gösterdiği davranışlara aşırı duyarlıdır; ve reddedildiklerini ya da değersiz bulunduklarını kanıtlayıcı ipuçları ararlar. İç güvensizliğin dış dünyaya yansıtılması sonucu geliştirilen bu yalın tepkiye halk dilinde ?alınganlık? denir.
7- ÖZDEŞLEŞME (aynîleşme; identification)
Özdeşleşme mekanizması, hayatta türlü başarısızlıklar ve yılgınlıklar karşısında kişinin, bazen herhangi bir alanda başarılı bir kişi veya grupla kendini bir sayma veya kendini onlara yakın hissetmesiyle kısmî bir doyuma ulaşma çabası olarak tanımlanabilir. Hayatın bütün sosyal müesseselerinde, eğitimde, dinlerde ve ideolojilerde birçok prensip ve değerlerde rol oynayan bu mekanizmanın bâzı sonuçları müspet ve normal, bazıları mübâlâğalı, bazıları ise zararlıdır.
Özdeşleşme, normal gelişim süreci içinde çocuk ya da ergenin -benliğine örnek olarak- erkek ise babasını, kız ise annesini ya da diğer kişileri seçip onlara benzemeye çalışması; yani taklit yoluyla öğrenme süreçlerinin bir parçası olarak yaşanır. Erkek çocuk babasının konuşma biçimini, sokakta sık sık karşılaştığı delikanlının yürüyüşünü, televizyonda izlediği film kahramanının yürekliliğini, öğretmenin bilgiçliğini, okuduğu romandaki erkeğin gücünü içine aktarıp bunlarla özdeşleşerek, kişiliğini cinsiyetine uygun olarak geliştirir. Kız çocuk da annesi gibi sevimli, filmdeki kadın oyuncu gibi alımlı, komşudaki abla gibi bakımlı, öğretmeni gibi insancıl öğeleri benimseyerek kadınca gelişmenin gerekli olduğu özdeşleşmeyi yapar.[1][3] ?Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al?, ?Babası ekşi elma yer, oğlunun dişi kamaşır?, ?Üzüm üzüme baka baka kararır? şeklindeki atasözleri bu özdeşleşmeyi ifâde etmektedir
Çocuklukta başlayan özdeşleşme süreci gençlik çağının sonunda tamamlanır. Bu çağın sonunda insan kendine özgü kişiliğini kazanmış ve tamamlamıştır. Buraya kadar anlatılanlardan; sağlıklı bir özdeşleşme yapılanmasında ve kişiliğin gelişmesinde, çocuğun ve gencin içinde yaşadığı toplumsal, kültürel çevrenin çok önemli bir etken olduğu görülmektedir. Çocuk ve genç, güdülerine doyum sağlayan nesneleri ve kişileri içine yansıtmak ve onlarla özdeşleşmek zorundadır. Bu nedenle, sunulan ne ise onu ve onun parçalarını alacaktır.
Gençlik çağından sonra özdeşleşme yapılan kişilerin sık sık değişmesi ise olumsuz gelişmelere yol açabilir: Kişilik özellikleri belirlenemez. Karşısına her çıkanı taklit eden, hemen benimseyen, sonra terk eden silik soluk bir kişilik oluşur. Ünlü bir artistin saç biçimi, bir tanıdığın konuşması … roman kahramanının tutumu ya da davranışı bir süre taklit edilir; sonra bunların yerini başkaları alır. Böylece yaşamını taklitlerle geçiren kişiliksiz bir insan ortaya çıkar. ?Karga kekliği taklit ederken kendi yürüyüşünü şaşırmış? ve ?Keklik saksağana imrenmiş, kendi yürüyüşünü şaşırmış? atasözleri, bir savunma mekanizması olarak kullanılan özdeşleşme yoluyla doyum sağlama çabalarını vecîz bir şekilde hicvetmekte; ve herkesin kendisini, bizzat kendi gerçekliği içerisinde değerlendirmesi gerekliliğini vurgulamaktadır.
Netîcede hepimiz hayran olduklarımızı taklit etmek ve onlara benzemek meylindeyiz. Her zaman kuvvetli, îtibârlı, sevilen ve sayılanları taklit etme temayülündeyiz. Benimseme mekanizması âile, okul ve toplumda çok önemli rol oynadığından, eğitim konularında bu mekanizmadan geniş ölçüde istifâde edilebildiği gibi; gençlerin benimseyeceği kahramanların müspet olmasına da dikkat etmek gerekmektedir.
Yetişkin dönemde ise özdeşleşme, kişinin değerini ?koruma? ve ?artırma? amacını güden bir savunma mekanizması olarak kullanılır. Benimseme, rûha sulh, âhenk, tatmin ve saadet verir. Yetişkin insanlar işleriyle,[1][4] evleriyle, özel ilgi konularıyla, çocuklarının başarılarıyla ve siyâsal öğretilerle özdeşleşirler. Bağlı olduğu grubun gelişmesi ve başarısı gibi, yenilgileri ve sorunları da insanı kendi başarı ya da sorunuymuşçasına yakından ilgilendirir. Ancak, eğer insan kişisel değerlerini ve yeterlik duygularını özdeşim gruplarına aşırı oranda bağlamışsa, özdeşimlerinin yetersiz kaldığı zorlanma durumlarında ya da özdeşleştiği grubun düş kırıklığı yaratması sonucu kendine olan saygısını kolayca yitirebilir.
Üstelik 2. Dünya Savaşı?ndan bu yana ve özellikle son yıllarda hızlı toplumsal değişmelerin yarattığı şaşkınlık ve anlamsızlık duyguları, insanların gruplara eskisinden daha çok sığınmalarına neden olmuştur. Günümüzde, özellikle gelişmiş toplumlarda insanlar alışılmışın dışında bâzı inanç gruplarından anarşist felsefe öğretilerine kadar çeşitli gruplarla özdeşleşmektedir. Çağdaş insan, toplum gözünde değer yükseltici grupların yanı sıra, teknolojik toplum kurallarına karşı çıkan azınlıklarla da özdeşleşebilmekte ve hattâ bazen özdeşleşme mekanizmasının sınırlarını da aşarak, ilerde tartışılacak olan içleştirme mekanizmasını kullanma yoluna gitmektedir. Dolayısıyla çağdaş insanın sorunu çoğu kez özdeşleşme ihtiyacının ötesinde bir ?kimlik bunalımı? niteliğine ulaşmaktadır.
Diğer savunma mekanizmalarında olduğu gibi özdeşleşmede de gerçekten kopmamak önemlidir. Eğer birisi, sosyal bir kurum veya kişiyle gerçekte olduğu gibi değil de düşsel olarak özdeşleşmişse, karşımızda bir şahsiyet bozukluğu var demektir.
< !-nextpage->
8- İÇLEŞTİRME (introjection)
İçleştirme mekanizması, kişinin, bir diğer insanın ya da bir grubun bâzı özelliklerini ve inançlarını kendi benliğine katarak kişiliğinin parçası durumuna getirmesidir.
“İçseştirme” ve “özdeşleşme” mekanizmalarının ortak yönleri olmakla birlikte, ayrıldıkları önemli bir nokta vardır: Özdeşleşmede kişi, kendi ideallerine uyan insanları ya da kavramları benimser; içleştirilen değerler ise, kişinin önceki inançlarına ters de düşse kabul edilirler. Bir insanın, düşüncelerine uygun düşen bir siyâsal öğretiyle özdeşleşmesi kendi seçimiyle olur. Öte yandan, diktatörlükle suçlanan bir düzen değişikliği karşısında kişi, güvenliğini koruyabilmek için bu rejimin getirdiği yeni değerleri -önceki inançlarıyla uyuşmasa da- içleştirebilir. Bu durum, ?Bükemediğin eli öp? şeklinde ifâde edilebilir.
9- YAPMA-BOZMA (undoing)
Ana-babanın ve daha sonraları toplumun içleştirilen değerleri, kişiye, uygunsuz davranışlarından ötürü kendini ?suçlama?, ?yargılama? ve ?cezâlandırma? sorumluluğunu yükler. Yapma-bozma mekanizması, kişinin kendisi ve çevresi tarafından onaylanmayacak düşünce ya da davranıştan vazgeçmesi; ve eğer böyle bir söz ya da eylem dışa vurulmuşsa, ortaya çıkan durumu ?onarma?sıyla belirlenir. Bir başka anlatımla; bu mekanizma suçluluk duygularına karşı geliştirilir ve âdetâ bir sözcüğü yanlış yazan kişinin kağıdı bir silgiyle temizleyerek o sözcüğü yeniden yazmasına benzer.
Yapılan yanlışı düzeltmenin ya da ondan ötürü özür dilemenin cezâ tehdidini bağışlanmaya dönüştürebildiği, çocukluk yıllarında öğrenilir. Yapma-bozma mekanizması, kökenini işte bu yaşantılardan alır.
Yapma-bozma mekanizması günlük yaşamda çok sık kullanılır. Kusurlu davranışlarımız için dilediğimiz özürler, günâhlarımıza karşılık verdiğimiz sadakalar ve arada bir duyduğumuz pişmanlıklar bu mekanizmanın ürünüdür.
İslâm dininde önemli yer tutan ?tevbe? ise günâhları silen bir etkiye sahiptir. Ferdin işlediği günâhtan dolayı suçluluk hissetmesi, yeniden günâh işlemesine bir ölçüde engel olduğu gibi; bu duyguyu yaşayan kişiler şu veya bu şekilde rûhen rahata kavuşabilmek için suçluluk duygularını azaltmayı veya yok etmeyi istemektedirler. Dolayısıyla, günâhın îtirâfıyla başlayan tevbe süreci, günâhkârın suçluluk duygusunu azaltmada önemli bir fonksiyona sahip olmaktadır. Zîrâ kişi tevbe ile sâdece iç dünyasını günâhın mânevî kirinden arındırmakla kalmaz, aynı zamanda yaşadığı iç çatışmalardan da kurtulur. Esâsen o, hissî ve fikrî olarak yaşadığı ikilemlere tevbe ile bir çözüm bulmuş olmaktadır. O, ?gerçek/mevcut ben?i ile ?ideal ben?i arasında yaşadığı iç mücâdelesini ideal ben?i yönünde tercihte bulunarak sonuçlandırmaktadır. Buna göre, ferdin günâhkar haliyle bölünmüş ve parçalanmış kişiliği, tevbe etmesiyle yeniden birleşip bütünleşir. Bu durum kişiyi mutlu eder; çünkü tevbeden sonra kişi, yaşadığı iç çatışmalardan, iç hesaplaşmalarından, duygusal ve bilişsel çelişkilerinden kurtulmaya başlar. Böylece rûhunda yaşadığı kavga ve mücâdelenin ardından rûhen sükûnete ulaştığını hisseder ve yeniden ruhsal dengesini kurar. Zîrâ zihinsel tutarlılık, inandığı ve bağlandığı değerlerle uyum içinde olmak rûh sağlığı için gereklidir.
Hıristiyanlıktaki ?günâh çıkarma? da insanın yaptığı yanlışların bağışlanmasına ve her şeye yeniden başlayabilmeye duyduğu yoğun ihtiyacı yansıtır. Reenkarnasyon inanışı da bu ihtiyaçtan doğmuştur denilebilir.
Suçluluk duygularının çok yoğun olduğu durumlarda ise kişi bu duyguların oluşturduğu kaygıdan kurtulma yolunu ?cezâlandırılma?da arar. Cinâyet işleyen kişilerin bazen yıllar sonra polise başvurarak suçlarını îtirâf ettikleri görülmüştür. Suçluluk duyguları en üst sınıra vurduğunda ise bazen tek kurtuluş yolu ?intihar? olarak görülür.
Ana-babalar çocuğu engelleyici ve suçlayıcı tutumlar geliştirirse, çocuğu ?özerklik?ten ve ?girişim? yeteneğinden yoksun bırakırlar. Çok aşırı durumlarda ise, yaptığı her davranıştan suçlanan, her konuda kararsızlığa kapılan ve âdetâ kendi varlığından suçluluk duyan kişiler ortaya çıkar. Bu kişiler, toplumun onaylamadığı eylemlerin yanı sıra, normal insanlar için olağan sayılan davranışlardan ötürü de suçlanırlar. Kimi insan yolda yürürken adımı bir tümseğe takıldığında bile ağzından ?pardon!? sözcüğü çıkar. Bir diğeri, tek başına karar vermenin yaratacağı suçluluktan kurtulmak için alışverişe çıkarken yanına birini alır ya da yanlış karar verme korkusuyla bütün dükkanları dolaşır; yine de evine döndüğünde yanlış bir seçim yapmış olduğu inancına kapılarak dönüp, aldığı eşyayı değiştirmek ister. Kimi ise bir topluluk içinde aklına gelen düşünceleri -yanlış bir şey söyleyeceği korkusuyla- açıklamaz.
Suçlayıcı ana-babanın ürünü olan bu kadar katı bir vicdan (süperego), kişiyi her türlü girişimden alıkoyar ve ?yaşam alanı?nı daraltır.
Yapma-bozma mekanizması daha çok kişinin haberdar olduğu suçluluk duygularına karşı geliştirilir ve gereğinde ?yadsıma? ve ?yansıtma? mekanizmasıyla birlikte kullanılır
10- TELÂFÎ (dengeleme; ödünleme; compensation)
Kişinin, ?doyuramadığı? yahut ?engellenen? istek ve amaçları yerine başkalarını koymasıdır. Böylece engellenme sonucu kaygıya düşen, uyumsuzluk gösteren insan, başka alanda elde ettiği başarıyla kendine olan saygınlığını sürdürebilir. Bu düzenekte, aşağılık duygusuna sebep olan ?gerçek? veya ?hayâlî kusurlar?, fizikî veya mânevî sahalarda diğer kabiliyetler ve karakteristikler abartılarak telâfî edilir. Ancak bu telâfî, başkalarının beğenme ve hayranlığına muhtaçtır.
Telâfî bazen belirli bir amaca yönelik ?bilinçli davranışlar? biçiminde görülebilir. Örneğin, bedensel bir sakatlığı olan bir insan, sürekli çabaları sonucu bu durumun olumsuz etkilerini telâfî edebilir. Nitekim olimpiyat şampiyonu bir yüzücü, geçirmiş olduğu çocuk felcinin bıraktığı hareket yetersizliğine karşı yılmadan savaşarak bu başarısına ulaşmıştır. Demosthenes[1][5] konuşma güçlüğünü, Byron[1][6] ayağındaki sakatlığı, Beethoven[1][7] ve Smetana[1][8] ağır işitmelerini bu mekanizmayla telâfî etmişlerdir.
Telâfî edici tepkiler daha çok ?dolaylı? bir biçimde geliştirilir. Sakatlığının ya da yetersizliğinin etkilerini doğrudan gidermek yerine, kişi, bir başka yönünü geliştirerek ya da ilgiyi bir diğer yönüne çekerek bu eksikliğini telâfî edebilir. Harcanan bu çaba, kişinin yaratıcılığına ve kendini gerçekleştirmesine de olumlu katkılar yapar:
Âile yaşamında mutsuz olan kişi, âile içindeki uyumsuzluğu nasıl gidereceğini bilemez; bu konuda kendini eksik ve yetersiz hisseder. Fakat buna karşılık kendini iş yaşamında yetenekli bulursa, âile mutluluğunu sağlamak için çaba göstermek yerine kendini iş hayatına verir.
Doyumlu bir sosyal ilişkiye girememiş bir üniversiteli genç, kendinden ve yetiştiriliş biçiminden ileri gelen eksikliklerini gidermek için çaba harcayacak yerde, bütün enerjisini başarılı olduğu derse verir ve kendini sosyal yaşamdan tamamen soyutlar. Eğer bu genç derslerinde de pek başarılı değilse, enerjisini başka yollara yönlendirebilir. Örneğin, politik tutumuna uygun bir aşırı akıma girerek bütün enerjisini o yönde kullanabilir. Yine; derslerinde başarısız olan bir öğrenci spor yaparak saygınlık kazanmaya; işinde başarısız olan bir kişi de dernek işlerini çok iyi ve yararlı bir biçimde yürütmeye çalışabilir.
Fiziksel görünümü çekici olmayan bir genç kız, çevresinde oluşturduğu sıcak ve sempatik etki sonucu pek çok erkeğin ilgisini çekebilir; ya da çalışıp, başarılı bir biçimde doktorasını yapar ve bilim alanında başarılı bir kimse olarak herkesin dikkat ve takdirini kazanabilir.
Çocuk sâhibi olmak isteyen bir kadın ise, bu isteğini gerçekleştiremiyorsa, evlatlık edinerek veya anaokulunda öğretmen olarak doyum arayabilir.
Kocasından sevgi ve ilgi görmeyen bir kadın, alışveriş yapma ve parasını bir şeylere ?sahip olma? için harcama eğilimine girebilir. Hayatından memnun olmayan kadınların sık sık saç modellerini değiştirmek istemeleri de buna örnektir. Aslında hayatını değiştirmek isterken, bunu yapamadığı için, müdâhale edilmesi daha kolay bir alanda değişiklik yapma yoluna giderler.
Ne var ki telâfî edici tepkilerin hepsi olumlu ve yararlı değildir: Sevilmediğine ve istenmediğine inanan bir çocuk, diğer çocuklara zorbalık ederek eksikliğini gidermeye çalışabilir. Sevgiden yoksun kalmış ve engellenmiş biri, yalnızlığını ?aşırı yemek?le telâfî edebilir. Kimi sık sık âilesindeki önemli kişilerden söz eder; kimi ise sürekli olarak diğer kişileri kötüleyerek ya da başarılarını küçümseyerek kendi düzeyine indirmeye çabalar.
İçinde yaşadığımız kültürde, bir şeyi diğer insanlardan daha iyi yapmayı istemek normal bir duygudur ve böyle bir tutum kişilerin yanı sıra toplumların da gelişmesini sağlar. Ancak olumsuz telâfîde bu mekanizma farklı biçimde işleyebilir ve: ?ben ondan daha iyisini yapmak isterim!? tutumunun yerini: ?onun benden daha üstün olmasını engellemeliyim!? tutumu alır. Bu tür eğilimler kişiyi kendi eksiklik duygularından kurtarmadığı gibi, çoğu kez içinde yaşadığı toplum grubunun gelişmesini engelleyici sonuçlara da neden olabilir.
Güç kazanma hırsı, kişiyi çâresizlik duygularına karşı korumayı amaçlamıştır. Böyle bir insan, en küçük bir zayıflığının başkaları tarafından fark edilmesine katlanamaz; yardım isteme gibi diğer insanlar için olağan karşılanan yollara başvurmaz; başkalarının görüşlerine kolayca katılmaz.
Güç kazanma çabası, toplum içinde silinme ve önemsiz görünme korkularını da telâfî eder. Ve kişi, yumuşak bir tutum göstermenin yalnızca tehlikeli olduğuna değil, küçük düşürücü olduğuna da inanmaya başlar. Böyle kişiler, diğer insanların kendilerini her zaman haklı görmesini ister; önemsiz bir konuda bile yanlışları gösterildiğinde hırçınlaşır. Her şeyi herkesten daha iyi bilmeleri/yapmaları gerektiği inancındadırlar. Nevrotik düzeyde güç kazanma ihtiyacının diğer bir belirtisi kendi bildiğini okuma isteğidir. Böyle biri, beklediği şeyler istediği biçimde ve istediği anda yapılmazsa hırçınlaşır.
Toplum içinde silik ve önemsiz olma kaygıları, çoğu kez saygınlık kazanma çabalarıyla telâfî edilir. Böyle bir kişi, insanları etkilemek, onların hayranlığını ve saygısını kazanmak ister. Onları güzelliği, zekâsı ve olağanüstü başarılarıyla etkilediğini düşler; bol para harcar, son çıkan kitaplardan, tiyatro oyunlarından ya da tanıdığı ünlü kişilerden söz eder. Saygınlık kazanmayı nevrotik düzeyde ihtiyaç olarak arayan insan, kendisine hayranlık duymayan kişilerden kaçınır. Kendine olan saygısı ?beğenilmek? üzere kurulduğundan, ilgi görmediği yerde kendisinin hiçe indirgendiği sanısına kapılır; aşırı alınganlığı sebebiyle sık sık küçük düşürüldüğüne inanır; önemsenme korkuları arttıkça dıştan gözlemlenen davranışlarına kızgınlık ve hırçınlık egemen olur. Dolayısıyla, kaygı ve düşmanlık duyguları sürekli yenileriyle beslenir.
Kimi insanlar çâresizlik duygularını ve küçük düşme kaygılarını paranın getirdiği güç ve saygınlıkla telâfîye çalışır. Bazen toplum değerleri de para hırsının mantık dışı bir nitelik kazanmasını pekiştirebilir. Para kazanma hırsı, ?yoksul kalma? ve ?diğer insanların yardımına gerek duyma? kaygılarına karşı geliştirilir. Bu korkuyla güdülenen kişi, para kazanabilmek için her türlü imkânı değerlendirir ve sürekli çalışır. Ne var ki kazandığı parayı daha iyi yaşamak için kullanamaması, bu çabasının savunma niteliğini açıkça ortaya koyar.
Aşırı Telâfî (overcompensation)
Kişi bozuma uğradığında, çevresi tarafından aşağılanma ve kendine olan saygısını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bu tehliaaai ortadan kaldırmak ve çatışmadan kurtulmak için aşırı çaba gösterir. Gösterilen bu çabanın sonucunda, aşağılanmaya sebep olan kusur giderildiği gibi, bunun çok daha ötesine varılır ve o alanda üstünlük kazanılır.
Ünlü konuşmacı Cicero?nun[1][9] çocukluğunda kekeme olması, Hitler,[1][10] Mussolini,[1][11] Napolyon[1][12] gibi nârin yapılı kişilerin büyük güce ve iktidara ulaşmaları, pek çok kadın film yıldızı ve vücut geliştirme şampiyonunun çocukluklarında çelimsiz ve gösterişsiz olmaları aşırı telâfîye örnek olarak gösterilebilir.
11- YÜCELTME (sublimation)
Telâfî, engellenen ve doyurulamayan istek ve davranışların yarattığı tedirginliğin, onların yerine geçebilecek diğer istek ve davranışlarda giderme biçiminde işleyen bir mekanizmadır. Yüceltme mekanizmasında ise, ilkel nitelikteki eğilim ve istekler doğal amaçlarından çevrilerek, toplumca beğenilen etkinliklere dönüştürülürler. Bu nedenle, tüm başarılı savunma mekanizmaları ?yüceltme? başlığı altında toplanabilir.
Gerçekte bu terim spesifik bir mekanizmayı tanımlamaz; edilgenlikten etkenliğe geçmek, olumsuz bir amacı yapıcı bir yöne çevirmek gibi türlü başarılı savunma yöntemleri bu başlık altında toplanabilirler. Ortak olan yön, egonun, boşalımı engellemeksizin ulaşılmak istenen amacı değiştirmesidir. Yüceltilmiş dürtülere dolaylı yollardan da olsa boşalım imkânı sağlanır. Oysa başarısız savunma mekanizmalarında dürtülere çıkış yolu bulunamaz. Buna karşılık yüceltme mekanizmasında özgün dürtü ortadan kalkar; çünkü kendisine âit enerji başka bir amaçla kullanılır.
Meselâ saldırganlık ve başkalarına zarar verme güdüsü en ilkel ve kaba biçimde ortaya çıktığı zaman insanın adam öldürmesine yol açabilir. Sürekli dövüşmek ve başkalarına ?posta koymak? isteyen kişinin bu davranışı -toplumsal nitelik kazandıkça- ilerde bekçi, polis ya da asker olduğu zaman görevinin bir parçası gibi görülür. Çocukluk dönemlerinde cinselliğe karşı duyulan yoğun merak ise, yetişkinlikte bilimsel araştırmaya dönüşebilir. Çocukluk yıllarının olağan göstermeci eğilimleri, bazen bir insanın herkesin hayranlığını kazanmış bir oyuncu olmasıyla sonuçlanabilir.
12- KARŞIT-TEPKİ OLUŞTURMA (reaction-formation)
Bu savunma mekanizması, gerçek duygu, düşünce ve beklentilerinizin tam aksini yaptığınız zaman kendisini gösterir. Gerçek duygularınızı göstermek, içinde bulunduğunuz durum içinde uygun kaçmayacağından, gerçek duygularınıza zıt fakat o durum içinde kabul edilebilen duyguları göstermeye başlarsınız. Buna, ?karşıt-tepki geliştirme? adı verilir.
Örneğin; toplantılarda herkesten daha neşeli görünen, her şeye gülmeye hazır olan kişi belki de gerçekte mutsuzdur.
Sürekli saldırgan davranışlarda bulunan biri, insanlardan korktuğu için böyle tepkiler geliştirmiş olabilir.
Yeniden evlenmesine, küçük çocuğunun bir engel oluşturduğunu düşünen dul anne, içten içe çocuğuna duyduğu kin ve öfkesini, çocuğuna aşırı bir ilgi ve sevgi göstererek saklama çabasına girebilir.
Açık-saçık yayınlara aşırı tepki gösteren kişi, kendi cinsel dürtülerini denetimde güçlük çekmekte olabilir.
Yine toplumumuzda kendilerine biçilen rolden ya da bizâtihî kadınsı özelliklerinden utanan bâzı kadınlar da ?kadın? olmak yerine, ?erkeksi? davranış ve giyim tarzını benimseyerek ?ki ?erkek fatma? tâbiri bunun için doğmuştur- birinci sınıf bir kadın olmayıp, ikinci sınıf bir erkek (özentisi) olmayı tercih ederler.
Bu mekanizmayı kullanan kişiler, kendi yaşamlarını olduğu gibi yakın çevrelerindeki insanların davranışlarını da baskı altında tutma eğilimindedirler. Yaşam alanlarını dar tutarak kendilerini koruduklarından, baskı altındaki isteklerini kışkırtabilecek her türlü yeniliğe ve değişikliğe karşı çıkarlar.
Karşıt tepki oluşturma, ideal benliği gerçek/mevcut benliğe en çok yabancılaştıran savunma mekanizmasıdır.
13- HAYÂL KURMA (fantasy)
Kişi, istekleri ve amaçları gerçekleşmediği zaman çoğu kez hayâl kurmaya başlar. Bu şekilde gerçek dünyasında onu sıkan düşüncelerden uzaklaşır, daha doyumlu görünen bir hayâl dünyasına girer. Bu tür bir savunma mekanizmasına kültürümüzde, ?Aç tavuk (rüyasında) kendisini buğday ambarında görür?, ?rüya ile hülyâ olmasa, züğürdün canı çıkar? atasözleriyle atıfta bulunulmaktadır.
Arada bir hayâl dünyasına kaçışın, insandaki gerginliği gidererek günlük yaşantısındaki sorunlarla daha etkin bir şekilde mücâdele etmesine yardımcı olduğu söylenebilir. Zîrâ bu hayâller, kişiyi kısmen tesellî eder ve tatminsiz kalan ihtiyaçlarını giderecek yeni yollar telkin edebilir: Meselâ; dar gelirli kapıcı Ahmet Efendi, sık sık kendisini zengin bir iş adamı olarak hayâl eder. Türkiye?nin en zengin kişilerinden biri olacak, büyük kentlerde işyerleri açacaktır. Bu kadar ünlü olan Ahmet Bey, ara sıra ansızın işçi âilelerini ziyaret edecek ve onlarla birlikte oturup, onların mütevazı sofrasında yemek yiyecektir. Bir gün bu işçi âilelerinden birinde genç ve güzel bir kızla tanışır…
Bu hülyâlar zahmetsizce bütün isteklerin doyurulmasına, bütün zorlukların halledilmesine yaradığı için çok câziptir ve doyurucudur. Ancak bu mekanizmanın sıklıkla kullanılması, hayâl dünyası ile gerçek dünyanın birbirine karıştırılarak insanların gerçeklerle ilişkisini kesmesine neden olabilmekte ve günlük yaşama uyumu zorlaştırabilmektedir. Rûh sağlıklı ise hayâlî düşünce, realiteyle kontrol edilir. Bu kontrolün olmadığı, tamamen hayâle dalan ve hayâli de gerçeklikle karıştıran kişilerde rûh sağlığı ciddi olarak bozuluyor demektir. Çünkü kişinin gerçeklerle ilgisi azalacak ve hayâlleri gerçek gibi görmeye başlayacaktır. Bir netîce olarak mübâlâğacılığın, övünmenin, marazî yalanların ortaya çıktığı görülür.
Diğer taraftan; düş kurmanın gerçekle olan bağlantısı ne kadar sağlamsa o kadar yararlıdır. Pek çok büyük başarının (telefon, radyo, tv gibi) başlangıçta yalnızca birer hayâl olduğu unutulmamalıdır. Üretken ve mucit kimselerin hayâl gücünün zengin olduğu; hayâl kurmanın yaratıcı zekâyı kamçıladığı da söylenir. Ancak kişi hayâl ile gerçek arasındaki sınırı bildiği; ve kurduğu hayâller, gerçek dünyasıyla ilişkisini kesmediği sürece hayâl kurmanın sakıncası yok, aksine yararı vardır.
14- SEMBOLLEŞTİRME (symbolization)
?Sembolleştirme?, çeşitli düşünce ve hisleri kinâyeli ve örtülü bir şekilde ifâde ettiren tekniktir. Baskı altında bulunan duygu ve düşüncelerin biçim değiştirerek bilinç alanına girmesidir.
?Devamlı el yıkama ve temizlenme? takıntısı, mânevî bir kirlenmenin ya da günâhkârlık duygusunun sembolü olabilir. Gaddarlık, zulüm duygusu ve arzusu, kinâyeli alaylar ve tâcizler sembolik hicivlerle tâdil edilir. Saadet ve şans getireceğine inanılan eşyalar, fetişler de birer sembolden ibârettir. Düş ve rüyalarda işlerliği olan bu düzen, rûh hastalıklarında algı ve düşünce bozukluklarının ortaya çıkmasına yol açar.
15- GERİLEME (regression)
Davranışların çocukluk ve gençlikteki duygusal gelişme dönemlerine geri dönmesidir. Kişi, gerçeklerden kaçmak, kaygı ve gerilimden kurtulmak için, çok eskilerde kalmış çocukluk yaşlarının tutum ve davranışlarını benimseyerek, o yılların dirlik düzenlik içinde olan, âileden ve çevreden destek bulan, anlayış gören dönemini yeniden yaşamak ister.
Gerileme, çocukluk dönemindeki saplantılara doğru olur. Yetişkinlere özgü nesne ve kişi ilişkilerinden, çocukluk dönemleriyle ilgili olanlara; ya da bunların yerini tutanlara doğru gerileme rûh sağlığını bozar. Engellerle karşılaşan insan, kişiliğini bunları aşamamanın yarattığı kaygıdan kurtarmak için bu tür savunma düzenine sığınır. Gerilemede bilinçdışı istekler canlanır ve değişik belirtilerle bilince çıkarsa, ruhsal bozukluklara sebep olur. Bilinç alanı türlü korkular, endîşeler, gerçekdışı düşüncelerle dolar. Günlük yaşamın gerçekleriyle başa çıkamayan, bunların yarattığı kaygıyı başarılı biçimde çözemeyen kişi, ruhsal bir yakınma ya da bozukluğa sığınarak kendisini savunur. Ancak bu savunma biçimi sağlıklı değildir.
Bazen gelip geçici gerilemeler günlük yaşamda da ortaya çıkar. Yabancı birinin yanında heyecanlanmak, düşündüğünü söyleyememek, kekelemek, aşırı el kol hareketleri yapmak, küçük bir engel karşısında bağırıp çağırmak, çevreden hep anlayış ve destek beklemek, aşırı duygulanma ya da coşku belirtileri çocukluk dönemi saplantılarına geri dönüştür.
16- SAPLANMA (fixation)
Kişinin gelişim çizgisi içindeki belli bir noktada veya belirli bir alanda duraklaması, diğer tüm alanlarda normal gelişme çizgisini izlerken, o alanda ilerleyememesidir.
Saplantılar ve gerilemeler güdülerin doyumuna bağlıdır. Çocukluk ve gençlik çağında güdünün doyum biçimi kişinin kaygısını giderir. Yasaklanmış bir güdünün yüzeye çıkmasını engelleyerek kişiliği kaygıdan korur. Yetişkinin davranışı bu çağlardaki saplantılarına bağlıdır. Gelişme dönemlerini saplantısız geçirmiş insanlarda sağlıklı kişilik yapısı gelişir; başarılı, olumlu, olgun savunma düzenleri kullanılabilir.
17- DUYGUDAŞLIK (sympathy)
İnsanların kaygıdan uzaklaşmak için geliştirdikleri tutumlar 3 bölümde toplanabilir:
1- İnsanlara yaklaşma,
2- İnsanlardan uzaklaşma,
3- İnsanlara zıt tutumlar geliştirme.
İnsanlara yaklaşma amacıyla geliştirilen tutumlar da iki alt bölüme ayrılabilir.
a- İnsanların sevgisini kazanabilmek için onlara duygudaş olmak,
b- Diğer insanların yönetimi altına girmeyi kabul etmek. (?boyun eğmek?)
Duygudaşlık mekanizmasında kişinin geliştirdiği tutum, ?Eğer insanlar beni severlerse beni incitmezler? biçiminde özetlenebilir. Bu tutum abartıldığında içleştirme mekanizmasına dönüşebilir.
?Sağlıklı? ve ?iyi? insan, diğerlerine olduğu gibi kendine karşı da ?iyi? olan kişidir. Oysa sevgi açlığı içindeki bir insan, çevresinde ?iyi? izlenimi bırakmak için kendi kişiliğini âdetâ ortadan siler; gerektiğinde dahî ?hayır!? demez. Başkalarının görüşlerini kabullenir, paylaşır, fikrini söylemez. Sürekli başkalarının yardımına koşar. Çevresi ondan genellikle ?iyi insan? diye söz etse de, bu özelliği dışındaki kişiliğini tanımlayabilmekte güçlük çeker. Çoğunluğu geçmişin uslu çocukları olan bu insanlar, çevrelerine sevgi karşılığı rüşvet dağıtırken, kendi kişiliklerinden vazgeçmiş olmanın ortaya çıkardığı düşmanca eğilimleri sürekli baskı altına almak zorunda kalırlar.
18- BOYUN EĞME (submission)
Kimi insanda sevgi kazanma çabası, yerini zorlanımlı bir ?boyun eğme? tutumuna bırakır. Önceki gruptan [?duygudaşlar?dan] farklı olarak, bu insanların sevgiyi bulabilme umutları da yoktur ve uysal davranışlarını, ?sevgi? kazanmaktan çok, ?güvenlik? kazanmak için geliştirmişlerdir. Bu tür tutumlar, ?Boyun eğersem beni incitmezler? biçiminde özetlenebilir. Böyle bir insanda, kaygının yoğunluğu sebebiyle sevgiye inançsızlık kesindir. Bu nedenle çevrelerindeki insanların tümüne -ayrım yapmaksızın- boyun eğerek güvenlik sağlar.
Çocukluk ve gençlik çağında ?bir sınır içinde? kişilik gelişmesine olumlu katkısı olan bu düzenin bütün yaşam boyu aşırı biçimde sürmesi, bâzı düşüncelere ya da öğretilere körü körüne inanan bağnaz insanlar ortaya çıkarabilir.
19- DUYGUSAL SOYUTLANMA (apati; emotional ınsulation)
Kişinin diğer insanlardan bağımsızlık kazanarak, duygusal ihtiyaçlarının onlar tarafından etkilenmesine karşı önlem almasıdır. Böyle bir insan, ilişkilerinde duygusallığa yer vermeyerek düş kırıklığına ve zedelenmeye karşı korunmaya çalışır. Bu insanlar duygusal ihtiyaçlarının üstünü âdetâ bir kapakla örterek duygu dünyalarını etkileşime kapatırlar. Nitekim kliniklere başvuran bâzı kişilerin, kendi sorunlarından söz ederken bir başka insana âit olayları anlatıyormuşçasına duygusal küntlük gösterdikleri sık gözlemlenmiştir.
Sözgelimi; sevdiği ve duygusal olarak bağlandığı bir kimseden çok acı çekerek incinen bir genç kız, kendini tümüyle derslerine adayıp başka hiçbir erkeğe yüz vermemeye başlayabilir. Sevme, sevilme, ona göre gerçekte varolmayan duygulardır artık. Hele erkekler bu duygulardan hiç anlamazlar. Onun için bir erkeğe duygusal olarak bir daha yaklaşmamak gerekir. Önemli olan okulu bitirmek, bir meslek sahibi olmak, anne ve babanın uygun gördüğü biriyle evlenmek, yaşamdan duygusal doyum beklememektir.
Bâzı insanlar ise bu mekanizmayı kendilerini her türlü acıdan koruyacak bir kabuk gibi kullandıklarından, yaşama ?etkin? ve ?sağlıklı? katılımlarını da azaltılmış olurlar. Bu insanlar duygusal olmamayı ?güçlülük? olarak yorumlama eğilimindedirler. (?Erkekler ağlamaz!?)
Duygusal yalıtım, bazen aklîleştirme mekanizmasıyla birlikte kullanılır; ve kişi, acı veren bir olaya ilişkin duygusal yaşantılarından mantıklı açıklamalarla kurtulmaya çalışır. Babası ölen kişi, ?iyi bir ömür sürdü? diyerek olayın yarattığı acı duygusuna karşı yabancılaşabilir; yenilgiye uğrayan bir diğeri, ?zaten yeterince çalışmamıştım? düşüncesiyle değersizlik duygularını hafifletmeye çalışabilir. Duygusal olayları nesnel bir biçimde açıklayarak kaygıyla yüzleşmekten kaçınma, ?aydın?lar arasında daha sık görülür.
Düşünce ve mantık, çağdaş insanın duygusal yaşantıya karşı geliştirdiği etkili bir koruma aracı durumuna gelmiştir. Günümüzde pek çok insan bir araya geldiğinde duygularını paylaşacakları yerde, sürekli olarak edebiyat, sanat ya da siyâsetten söz ederek ilişki kurma eğilimi gösterirler. Bâzı insanlarda duygu ile düşünce arasındaki kopukluk aşırı oranlara ulaşabilir ve kişinin savunduğu düşüncelerle duygusal tepkileri arasında bir çelişki görülür. Düşünceleştirme mekanizmasının daha abartılı bir biçimde kullanılarak duygusal yaşantılardan tümden kopulması, karşıt tepki oluşturma mekanizmasına dönüşebilir.
20- DIŞLAŞTIRMA (acting out)
Bilinç alanına gelen duygu, düşünce ve isteklerin hiçbir denetimden geçmeden ortaya konulması ve gerçekleşmesine çalışılmasıdır. Anasına, babasına, yakınlarına karşı olumsuz duygu ve düşünceleri olan birinin, bunları onların yüzüne söylemesi, bu davranışı yüzünden doğacak kırgınlık ve tepkileri göze almasıdır. Bu düzen, kimi kez sövme ve saldırı biçiminde oluşur ve günlük hayâta ?patavatsızlık? dediğimiz türde davranışlarla yansır.
21- KÖTÜLEME (blaming)
Elde edilemeyen, erişilemeyen, ulaşılamayan kişileri, nesneleri, amaçları kötüleyerek kaygıdan kurtulma yoludur. Başarısız öğrenci ?okulu?; sevdiği kızla evlenemeyen genç, ?kızı ya da âilesini? kötüler. ?Kedi uzanamadığı ciğere mundar der.?
22- HASTALIK HASTALIĞI (hypocondria)
Benlik tarafından kabul edilmeyen, olumlu doyum yolu bulamayan dürtülerin bedene yönelik sürekli yakınmalara yol açmasıdır. Çevreden ?ilgi? ve ?sevgi? görmediği kanısında olan kişi, devamlı yakınmalarıyla bu ilgiyi sağlamaya çalışır.
Bedenleştirme (somatization)
Hastalık hastalığı ile aynı türde bir savunma düzeneğidir. Kimi kez türlü yakınmalar, belirli bir amaca erişmek için oluşan bedensel belirtilerle dışa yansıtılır. Bu savunma türünde saldırgan dürtüler kişinin organlarına yöneltilir. Hasta ancak bedensel yakınmaları yoluyla iletişim kurabilir. Çoğu kez kişi ?hastalık hastası? olduğunu kabul etmez. Daha çok kadınlarda görülen sinirsel baş ağrıları, ikide bir bayılmalar ve diğer psikosomatik rahatsızlıklar, kaygının bedenselleştirilmiş hâlidir.
***
Hemen hemen herkes tarafından başvurulan bu savunma mekanizmalarının kullanımı, psikolojik açıdan ?normal bir davranış biçimi? olarak kabul edilmektedir. Zîrâ savunma mekanizmaları bir tür tampon işlevi görerek, geçici de olsa insanı içine düştüğü zor durumdan kurtarmaktadır.
Asıl sorun ise, insanın çevreye uyumu esnâsında savunma mekanizmalarını fazlaca kullandığı zaman ortaya çıkmaktadır. Sürekli olarak kullanılan savunma mekanizmaları, ara sıra başvurulanların aksine, insanın çevreye uyumunu zorlaştırdığı gibi, insanın mevcut enerjisini gereksiz yere harcaması sonucunu da doğurabilmektedir.
Bu tür ?nevrotik? davranış özellikleri gösteren kişinin temel yaşam biçimi, sorunlarla uğraşmaktan çok, onlardan kaçınmaya yöneliktir. Tüm düşünce ve davranışlar, yetersizlik duygularıyla yüzleşmemeyi sağlayacak bir örüntü içinde daraltılmıştır. Ne var ki bu kaçınma davranışları çoğu kez gelişimi engellediği gibi, zâten var olan güçlüklerin giderek pekiştirilmesiyle sonuçlanır.
Savunma mekanizmaları, belirtileri yok eden fakat hastalığı iyileştiremeyen ilaçlar gibi avutucu tedbirler olarak değerlendirilebilir. Zîrâ onlar, engellenme ve çatışmaların meydana getirdiği kaygıları geçici olarak dindirmektedir. Dolayısıyla savunma mekanizmalarının, problemlere gerçekçi çözümler bulununcaya kadar insan psikolojisi için olumlu bir fonksiyon icra ettiği; ancak gerçekçi çözümlerin gecikmesi durumunda ise durumun tersine döndüğü söylenebilir. Çünkü savunma mekanizmaları hiçbir zaman insanı tam anlamıyla bir doygunluğa ve mutluluğa ulaştıramamaktadır. Nitekim birçok durumda savunma mekanizmaları ile kaygılarını kısmen dindiren insanlar, durumlarını idealize edebilmekte ve problemlerini gerçeğin ışığı altında görme sıkıntısına girmeyip, toplumla ilişkilerini koparabilmektedir. Aşırı durumlarda ise kaygı nöbetleri ve ciddi uyumsuzluklar meydana gelebilmektedir.
< !-nextpage->
SAVUNUCU İLETİŞİM
Kişinin güvenliği ve kendi hakkındaki beğenisi tehdit edildiği zaman, savunucu davranışın arttığı gözlemlenmiştir. Bu tür tehdit durumları, daha çok kişinin kendisi için önemli olan ve onun davranışlarını değerlendirebilecek mevkide bulunan kişiler (patronu, amiri, öğretmeni vb.) çevresinde olduğu zaman ortaya çıkar.
İnsanların iki tür tanışığı olduğu söylenir: ?Tehdit edici olan? ve ?olmayan? tanışıklıklar. Tehdit edici olmayan tanışıklık, kişinin davranışını değiştirmek istemez; onun duygularını, düşüncelerini, tutumlarını olduğu gibi öğrenmek amacındadır; bunun ötesine geçip, ?Şunu şöyle yapmalısın!? demez ve bu nedenle de savunuculuğa yol açmaz. Tehdit edici tanışıklarla kurulan iletişimdeyse savunucu özellik kendisini daha sık gösterir.
Savunuculuk, iletişimi mahveden bir faktördür. İlişki içinde bulunan iki kişiden biri savunucu olmaya başlayınca, iletişim hızlı bir biçimde bozulmaya başlar. Öyle anlar olur ki, bütün bir yaşam boyu önemle koruduğumuz bazı ilişkiler, savunucu bir iletişimin sonunda bir anda mahvolup gidebilir. ?Hangi tür iletişim savunucudur, savunucu iletişim nasıl ortaya çıkar?? konularında bilinçlenmiş kişi, insan ilişkilerinde bu tür kayıplara uğramama yönünden şanslıdır. Bu nedenle savunucu iletişim ile onun karşıtı olan açık iletişim üzerinde biraz daha durmakta yarar vardır.
SAVUNUCU VE AÇIK İLETİŞİM
Savunucu ve açık iletişimin temelinde şu tutumlar yatar: (Cüceloğlu, 1998, s.155)
Savunucu İletişim Açık İletişim
Yargılayıcı Tutum Tanıtıcı Tutum
Denetlemeye Yönelik Tutum Soruna Yönelik Tutum
Belirli Bir Strateji İzleyen Planlı Tutum Plansız, Kendiliğinden Oluşan Tutum
Aldırmaz, Umursamaz Tutum Anlayış, Duygusal Yakınlık Gösteren Tutum
Üstünlük Belirten Tutum Eşitlik Belirten Tutum
Kesin Tutum Denemeci Tutum

İletişim sürecinin tümü içinde bu tutumlar çeşitli derecelerde kendini gösterir. Bir kimsenin iletişimi, tek bir tutumu yansıtmaz; farklı tutumlar birbiri içine kaynaşmış olarak ortaya çıkarlar. Örneğin, bir yerde yargılayıcı bir tutum gösteren biri, bunun ardından, anlayış ve yakınlık tutumları da gösterebilir.
Bu tutumlara kısaca değinelim:

  • Yargılayıcı Tutum: Yargılayıcı tutum, savunuculuğu arttırır. Eğer dinleyici, konuşanın ses tonundan, davranışından yargılandığı, değerlendirildiği izlenimini alıyorsa savunucu bir tutum içine girer. Konuşan kişinin mevkii, yaşı, dinleyenle geçmiş ilişkilerinin türü, savunucu tutumun, ne zaman ve ne ölçüde ortaya çıkacağını etkiler. Çocukları yetiştirirken anne ve babalar sürekli olarak çocuğun davranışlarını ?iyi?, ?kötü?, ?ayıp? biçiminde değerlendirdiğinden, küçük yaşta yargılama tutumu kişinin içine yerleşir ve çoğu kere kişi, gelen mesajları bu eğilim içinde değerlendirir.
  • Tanıtıcı Tutum: Tanıtıcı tutum içinde olan kimse, karşısındakilerin kuşku ve korkularını uyandırmadan iletişimde bulunur. Bu tutumun, öteki kişi ya da kişileri tehdit edici, yargılayıcı bir özelliği yoktur; olduğu gibi kabul edilir; örtülü ya da dolaylı da olsa ?iyi? ya da ?kötü? biçiminde bir değerlendirme getirmez. Tanıtıcı tutumla dile getirilen mesajlar ne kadar belirgin olursa, o kadar az yanlış algılama olur. Eğer kişiler birbirinden çekiniyor ve kendileri hakkında herhangi bir değerlendirmenin söz konusu olabileceği kuşkusu içinde bulunuyorlarsa ( ki bu kuşku bilinçaltı ya da bilinçüstü olabilir), tanıtımcı mesajın daha açık seçik olarak verilmesi gerekir. Karşılıklı güven bir kez kurulduktan sonra, kişiler mesajlarını oluştururken pek özen göstermeseler de, yanlış anlaşılma ve yorumlanma pek ender olarak ortaya çıkar.



  • Denetlemeye Yönelik Tutum: Denetlemeye yönelik tutum, konuşanın dinleyiciyi denetleme, belirli bir yöne çekme ya da fikrini değiştirme gibi amaçlar taşımasını içerdiğinden, bunu sezen dinleyicinin savunuculuğu artar. Bu tutumun temelinde yatan varsayım, dinleyenin konuşandan daha yetersiz, daha âciz olduğudur. Konuşan kimse, denetleme tutumuyla örtülü ya da açık biçimde dinleyeni ?bilgisiz?, ?kendi başına karar vermekten âciz?, ?henüz olgunlaşmamış?, ?akılsız?, ?yanlış yolda olan biri? olarak gördüğünü ifâde eder. İletişimde örtülü bir biçimde yer alan bu mesaj, dinleyicide savunucu tutumun doğmasına yol açar.
  • Soruna Yönelik Tutum: Soruna yönelik tutum içinde olan kişiler, kendilerini belirli bir işi yapmakla sorumlu görerek konuşmayı sürdürürler. Bu tutum içinde karşıdaki kişiden katkı beklenir; çünkü sorunun tartışılarak çözüleceği her iki tarafça kabul edilmiştir. ?Önceden doğruluğuna karar verilmiş? belirli bir çözüm yolunu zorunlu kabullenme değil, sorunu beraberce tanıma ve çözüm yollarını arama bu tutumun gereğidir.



  • Belirli Bir Stratejiyi İzleyen Planlı Tutum: Belirli bir stratejiyi izleyen planlı tutum, konuşanın amaçları konusunda dinleyiciyi kuşkuya düşürülebileceğinden, savunucu tutum ortaya çıkarır. ?Bakalım bunun altından ne çıkacak?? gibi bir düşünce, dinleyenin kendini savunmaya hazırlamasına yol açabilir. Sözgelimi; sizi telefonla arayan bir tanıdığınızın şöyle dediğini düşünün: ?Sizi ne kadar sevdiğimi bilirsiniz. Hep aklımdasınız, bir türlü ziyaretinize gelmek mümkün olamadı… Nasılsınız abi? Afiyettesiniz inşallah… Yengem de iyi mi? Çocuklar nasıl? Güzel, güzel… Allah iyilik versin. Bir hatırınızı sarayım dedim. Ha, abi, bir sorayım unutmadan, bana yüz milyon lira borç verebilir misiniz??
  • Plansız/Kendiliğinden Oluşan Tutum: Plansız, kendiliğinden oluşan tutum, insana daha ?doğal? geldiğinden, ?sinsilik? kuşkusu uyandırmadığından, savunuculuğa yol açmaz. Telefondaki aynı kişinin size, ?Nasılsınız abi? Sizi uzun süredir arayamadım, kusura bakmayın. Yüz milyon liraya ihtiyacım oldu da, siz aklıma geldiniz… Acaba verebilir misiniz? dediğini düşünün.



  • Aldırmaz/Umursamaz Tutum: İki kişi konuşurken, biri umursamaz bir tavır içinde, söylenen söze aldırmama davranışı gösteriyorsa, karşısındaki kişide de doğal olarak savunucu bir tepki oluşabilir. Zîrâ en olumsuz etki, umursamama tavrından kaynaklanır.
  • Anlayış/Yakınlık Belirten Tutum: Umursamaz tutumun karşıtı ?duygudaşlık?tır. İletişimde, kişinin karşısındakinin duygu ve düşüncelerine ilgi ve anlayış göstermesi, bunları önemsemesi, başka bir deyişle, karşısındakinin duygularını, düşüncelerini ve içinde bulunduğu durumu, sanki kendi sorunları gibi görmesi ?duygudaşlık? (empati) olarak adlandırılır. İletişimde bu tür bir tutum ağır bastıkça, savunuculuk azalır, açık iletişim kendini gösterir. (Ancak duygudaşlıktan, başkalarının işine burnunu sokma anlaşılmamalıdır.)



  • Üstünlük Belirten Tutum: Konuştuğu kimseden daha üstün olduğunu îmâ eden kimse, sorunun çözümüne ortaklaşa eğilmeyi sağlayamaz. Gönderdiği mesajların üstünlük ifâde eden yanları öyle bir duygusal ağırlık kazanır ki, mesajın içeriği algılanmamaya başlar. Başka bir deyişle, dinleyici, konuşanın söylediklerini dinleme yerine, bütün enerjisini kendini savunmaya yöneltir. Savunuculuğu artan dinleyici, zihinsel enerjisini, konuşanın ne söylediğinden çok, ?Ne yapayım da şuna güzel bir ders vereyim!?? konusuna yöneltir.
  • Eşitlik Belirten Tutum: Dinleyici, konuşanın kendini üstün görmediğini anlarsa, işbirliğine açık bir tutum içine daha kolaylıkla girebilir. Eşit kişiler olarak iletişimde bulunan kimseler arasında karşılıklı güven ve saygı söz konusudur. Gerçekte yaşamda mevki, zihinsel yetenek farkları olsa bile, ?eşit iletişim tutumu? insan insana düzeyde bu farkları önemsiz yapar.



  • Kesin Tutum: Hangi konuda konuşulursa konuşulsun, kimi insanlar kesin bir ifâde kullanmayı yeğlerler. Sanki kendileri o konuda bilinebilecek her şeyi öğrenmiş ve bildikleri arasında bir karşılaştırma yaparak kendileriyle karşılarındakiler için neyin iyi olduğunu bulmuşlardır. Bu kimseler genellikle bir sorunu çözmek değil, her ne pahasına olursa olsun tartışmayı kazanmak amacındadırlar. Mutlaka haklı olmak ihtiyacı duyarlar. Onlara göre, her şeyin kesin sonuçlara bağlı olma ihtiyacı vardır. Kesin tutumlu kimse, dinleyende ?kendi düşündüğünün dışında bir gerçek kabul etmeyen, başkalarının düşüncelerini kendisininkine benzetmek için baskı yapan kişi? izlenimi uyandırabilir. Bu tutum kültürümüzde, ?Nuh deyip peygamber dememek? deyimiyle ifâde edilir. Bu izlenim de dinleyicide savunuculuğu körükler. Kesin tutumlu kimselerde hoşgörü düzeyi düşük olduğundan, bu kişilerin iletişiminde savunuculuk birden bire şiddet kazanabilir.

İletişimde belirginlik, kesinlik gösteren böylesi kişilerin temel varsayımları şunlardır:
1- Bir konuyla ilgili olarak her şeyi bilmek ve bunları normal bir iletişim sürecinde açık seçik ifâde edebilmek mümkündür.
2- Bir konuyla ilişkili değişik görüş açıları vardır. Ancak bunlardan bir tanesi doğrudur. Yani bir tek doğru bakış açısı vardır.
3- Benim bakış açım en doğru bakış tarzıdır. Benim bilgim en doğru bilgidir.

  • Denemeci Tutum: Kesin tutumun karşıtı olan tavır ?denemecilik?tir. Denemeci kişiler kendi inanç, bilgi ve tutumlarına eleştirici bir gözle bakıp, bunlarla deneyler yapabilirler. Bu kişiler, karşısındakinin söylediklerini kendi düşünce ve tutumları kadar değerli bulma eğilimi içindedirler ve sürekli olarak öğrenmek ve ?gerçeği bulmak? için çaba harcarlar. İletişimde denemeci bir yaklaşım gösteren böylesi kişilerin temel varsayımları şunlardır:

1- Bir konuyla ilgili olarak her şeyi bilebilmek zordur. Her şeyi bilsek bile bunları normal günlük iletişim içinde açık seçik ifâde etmek olanağı pek yoktur.
2- Bir konuyla ilgili birçok doğru bilgi, doğru bakış açısı olabilir. Yani herkesin kendine göre ?gerçek?leri vardır.
3- Benim bakış tarzım doğru olmayabilir. Benim bilgimden daha doğru olanı bulunabilir.
Basit konularda bile bu iki tutum arasındaki farkı görmek mümkündür.
ENGELİ AŞMAYI BİLMEK
Kişiler arası doyurucu ilişkilerin ortaya çıkmasını engelleyen en önemli etken savunuculuktur. Karşınızda nasıl konuşulduğu ve nasıl davranıldığı zaman savunucu olduğunuz konusunda bilinçlenme kazanabilirseniz, bu tür davranışların karşınızdakini de savunucu yapacağını kolayca anlamış olursunuz.
Kuşkusuz her zaman açık iletişim yapılamaz. Doğal olarak bir kişi sürekli riske giremez; yoksa yaralanıp acı duyabilir ya da zaman kaybedebilir. Ama bir insan sürekli bir kafeste de yaşayamaz; yaşarsa bile gelişemez, yalnızlığa düşer ve var olmayan bir kişi olarak ?otuzunda ölür, altmışında gömülür.?
Açık iletişimi önce karşımızdakinden beklersek, başkalarına bağımlı davranmış oluruz. Önce, bilinçli olarak risk almak gerekir. Çünkü hayattaki tüm kazançlar az çok riskli davranışlara dayanır. Bilinçlenme, gelişme, kendini gerçekleştirme yönünde atılan adımlar, açık iletişim kurma riskini kabullenmeye bağlıdır. Açık olur, karşınızdakine güvenip değer verirseniz, karşınızdaki de size açık olur, güven duyar ve değer verir.
***
Günlük yaşamı dolduran birçok ilişki vardır; kimiyle ticârî ilişkiler kurulur, kimiyle yüzeysel konularda ?laflanır?, bâzı kimselerle de dertler, sevinç, kaygı ve özlemler paylaşılır. İç dünyamızı açabileceğimiz ?dost? kimseler azdır. Görüşülen, konuşulan birçok insana, olduğumuz gibi değil, onların bizi görmek istediği şekilde görünmek isteriz. Başka bir deyişle ?sosyal maskeler? takarız; çünkü onlar tarafından kabul edilmek, beğenilmek isteriz. Kendi benliğini değerli gören, kendine güveni yüksek olan kimselerin, başkaları tarafından beğenilmeye ihtiyacı daha az; kendi benliğini değersiz gören, kendine güveni olmayan kişilerin ise daha çoktur. Bizi değerlendirme durumunda olan öğretmen, patron, müfettiş gibi kimselerle konuşurken onların beğenisini kazanmaya daha bir özen gösterir, maskelerimizi daha sık kullanırız.
Kişi yalnız başkalarınca mı beğenilmek ister? Hayır; kişi kendi tarafından da beğenilmek, onaylanmak ister. Bu nedenle de hoş olmayan, can sıkıcı, akılsızca bâzı davranışlarını kendine ve başkalarına ?akla yatkın? gösterebilmek için telâfî, karşıt-tepki oluşturma, aklîleştirme/mantığa bürüme ve yansıtma gibi birçok psikolojik savunma mekanizması kullanır. Bu tür psikolojik savunma mekanizmaları sâyesinde öyle bir algılama çerçevesi oluşturur ki, bu çerçeve içinde davranışları aptalca olmaktan çıkar; akla yatkın, anlamlı davranışlar görünümüne bürünür.
İletişim kurulan kişinin konuşma biçimi de savunuculuk davranışını etkiler. Yargılayıcı, denetleyici, üstünlük belirten bir tutum içinde kesin bir tavırla konuşan kişilere karşı daha savunucu olunur. Bu kişilere iç dünya kapatılır onlardan uzak durulur. Öte yandan karşıdaki, eşit gören bir tutum içinde, soruna yönelik, denemeci yaklaşımla, anlayış göstererek konuşursa, bu kişiye daha rahat açılır, daha az savunucu oluruz. Bu tür ilişki kurabilen kişileri de kendimize ?dost? ediniriz.
Savunma mekanizmaları, herkes tarafından kullanılır. Bu gerçek, rûh sağlığı ve ruhsal bozuklukların, aynı sürecin parçaları olduğunun bir göstergesidir. Dolayısıyla kullanmakta olduğumuz savunma mekanizmalarının profili rûh sağlığımızın durumunu da yansıtır.