1 den 3´e kadar. Toplam 3 Sayfa bulundu

Konu: Çağımızın Sorunu: Dikkat ve Konsantrasyon Eksikliği

  1. #1
    OηŁy Myth~
    DoGiSaY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart Çağımızın Sorunu: Dikkat ve Konsantrasyon Eksikliği



    Çağımızın Sorunu: Dikkat ve Konsantrasyon Eksikliği

    Günümüzün yoğun ve hareketli ortamında herhangi bir konuda konsantre olmak gerçekten zordur. Şuurumuz ve zihnimiz kısa zaman aralıkları içerisinde pek çok konuyla birden ilgilenmek zorunda kalmakta ve bu şekilde dikkati belli bir konu üzerinde odaklayabilmek zorlaşmaktadır. Öğrenciler derslere, çalışan kişiler işlerine ve kitap okuyanlar ise okudukları kitaba konsantre olmakta zorlandıklarından şikayet etmektedirler.
    Temel olarak, belli bir anda zihnimizde sadece bir düşünce olabilir. “Konsantrasyon zayıflığı” dediğimiz zaman düşünceleri uzun süre bir konuda sabit tutma yeteneğinin olmadığını ifade etmekteyiz. Bu yeteneksizliğin birçok sebebi olabilir: Zihnimizde oluşan çağrışımlar, bir konu üzerinde çalışırken kapıldığımız duygular, içsel şaşkınlık veya sadece yetersiz ilgi.
    Konsantrasyonun sırrı, tüm enerjinin bir noktaya yöneltilmesi, başka bir deyişle tüm dikkatin sadece tek bir konuya verilmesidir.
    Bu yeteneğimizi sık sık çalıştırmak onun gelişmesi açısından çok faydalıdır, çünkü düşünme kabiliyeti kullanılmadığı veya yanlış kullanıldığı zaman zarar gören ve körelen bir kasa benzer. Yapılan istatistiklerin birçoğu az sayıda kişinin zihinsel-ruhsal yeteneklerinden en iyi şekilde yararlandığını göstermektedir.
    Konsantrasyon gücünün geliştirilmesi, bu oluşuma zihinsel düzeyin de eklenmesiyle hızlandırılabilir. Örneğin, bir yoga ustasında, karete sporcusunda ya da başarılı bir araba yarışçısında bu durum kendiliğinden oluşur. Oysa birçok kimsede beden şuuru çok yüksek olduğu halde, zihinsel güçlere ulaşım daha zor olmaktadır. Bedenimizin faaliyetlerini tam sürdürebilmesi için sağlıklı beslenmeden spor yapmaya her türlü çabayı gösterdiğimiz halde ruhsal sağlığımıza genelde hiç önem vermeyiz.

    Dikkat Nedir?
    Düşünce, algılama ve kavrama gibi zihinsel yetileri başka uyaranları dışlayarak yalnızca belirli uyaranlar üzerinde yoğunlaştırma gücüne dikkat diyoruz.
    Bir konu üzerinde dikkatimizi yoğunlaştırmak istediğimiz zaman bir başka isteğimize karşı koymuş oluruz. Bu şekilde zihnimizi disiplin altına almaya çalışırsak, ister istemez bir bölünme meydana gelir. Bu durum, son derece zihnimizi yorar ve boşa enerji harcanmasına yol açar. Ama ayırım yapmadan her şeyi birden dinlersek, o zaman bir bölünme ve direnç olmayacak ve hiçbir çaba göstermeden, zihnin tüm dikkatiyle her şeyi izleyebildiğini göreceğiz. Eğer zihnimiz kalabalık değilse, dur durak bilmeyen düşüncelerin saldırısı altında değilse, o zaman bu durumun kendiliğinden oluştuğunu görebiliriz. Böylesine dingin bir zihinle hem bir kuşun ötüşünü, hem de uzaklardaki köprüden geçmekte olan trenin sesini aynı anda duyar bir yandan da konuştuğumuz kişinin bize söylediklerini ya da okuduğumuz kitapta neler yazdığını net bir şekilde anlayabiliriz. İşte o zaman zihin canlı, yaşayan bir şey olarak varlığını hissettirir.
    Düşünceyi bir noktada toplayan kişinin zihni, başlangıçta birçok sapmalarla rahatsız olur. Bunu aynı su yüzeyinin dalgalarla kırışmasına benzetebiliriz. Ancak sabrederek, bu düzensizlik ortadan kaldırılabilir ve canlı zihne ulaşılabilir. Dikkatin oynak olmasının en belirgin nedeni zihnin şaşkınlığı ve kalabalıklığıdır.
    Birçoğumuz sıklıkla dikkatimizin dağıldığından söz ederiz. Krishnamurti böyle bir şeyin olamayacağından söz ediyor ve diyor ki, “Dikkatin dağılması diye bir şey yoktur. Bir şeye dikkatinizi vermek istersiniz, ama genelde olduğu gibi dikkatiniz dağılır. Bu şu demektir. Dikkatinizi vermiyorsunuz, dolayısıyla dikkatiniz dağılmıyor demektir. Öyleyse, dikkatsiz olduğunuzu ve dolayısıyla dikkatinizin dağınık olduğunu anlayın. Dikkatsiz olduğunuzun ayırdına vardığınız anda, dikkatli olursunuz.”

    Psikolojide Dikkat
    Günlük yaşamın uyanık olarak geçen bölümünde, kişinin dikkati, başka bir deyişle o anda ve orada olup bitenleri algılayıp kavrama gücü sürekli değildir; dalgınlık ve düş kurma anları kişiyi zaman zaman o anki yaşantısından koparır. Dikkatin çevredeki onca uyaran arasından yalnızca küçük bir uyaran kümesine odaklanmak gibi seçicilik özelliği vardır ve hangi uyarana odaklanacağı bir ölçüde güdülenmeyle belirlenir. Örneğin savaş sırasında ya da kahramanlık anlarında kişi vücudundaki şiddetli bir ağrıyı fark etmeyebilir.
    Beden-zihin tartışmasına oldukça yatkın bir konu olarak karşımıza çıkan dikkat konusu, yakın geçmişe kadar felsefecilerden daha çok psikologların ilgisini çekmiştir. Nitekim, bir çağlayanın yanında uzun süre duran kişinin bir süre sonra suyun düşüş sesini duymaması örneğinden yola çıkarak, dikkat edilmediğinde olayların zihinde temsil edilemeyeceğini öne süren Gottfried Wilhelm Leibniz’den sonra Immanuel Kant’ın da ele aldığı dikkat konusunu yoğun biçimde işleyen 19. yy psikolojisinin öncülerinden Wilhelm Wundt’tur. Dikkatin beynin ön loplarının işlevi olduğunu varsayan Wundt geniş dikkat alanı olarak tanımladığı Blickfeld ve sınırlı dikkat odağı olarak tanımladığı Blickpunkt kavramlarını geliştirmiş ve sınırlı dikkat odağının altı kadar birim kapsayabileceğini öne sürmüştür. William James de benzer bir yaklaşımla dikkati, zihnin belirli uyaranları daha açık seçik algılamaya yönelik etkin bir seçimi olarak ele almıştır.
    19. yy sonları ile 20. yy başlarında geliştirilen diğer dikkat kuramları davranışlar üzerinde yoğunlaşmıştır. Ivan Petroviç Pavlov ünlü deneyinde bir zil sesinden sonra yemeklerini verip koşullandırdığı köpeklerin bir süre sonra yalnızca zil sesini duydukları anda bile tükürük salgıladıklarını kanıtlamıştır. Bu olay, köpeklerin koşullu uyaran olan zil sesine dikkat ettiklerini ve bu sesle yiyecek arasında bağlantı kurmayı öğrendiklerini gösterir. Pavlov’un çalışmalarından sonra Davranışçılığın ilkelerini belirleyen John Broadus Watson istenç, özgür irade ve şuurluluk gibi kavramlarla birlikte dikkat kavramını da sistemi dışında tutmaya özen göstermiştir. Davranışçı kuram içsel zihinsel süreçlere karşı çıkmakta, temel olarak duyusal uyaranlara verilen davranış tepkileri üzerinde durmaktadır.
    Bugünkü görüşlere göre ise, dikkatin temelinde bir dizi dikkat öncesi sürecin yattığı öne sürülmektedir; başka bir deyişle, önceden odaklanmamış olan zihinsel yetiler gerektiğinde bir noktada odaklanabilir. Örneğin, örgü örmeyi yeni öğrenen kişi başlangıçta yaptığı her işleme dikkat etmek zorundadır ama zamanla becerisi geliştiğinde örgü örerken dikkatini kolayca bir başka konuya, örneğin, televizyona ya da bir konuşmaya verebilir. Yalnızca motif değiştirmek ya da ilmek kaçırmak gibi özel durumlarda kişinin dikkati yeniden yaptığı işe yönelir. Bu örnek, herhangi bir etkinlikte beceri kazanıldıktan sonra o etkinliğin dikkat öncesi bir süreç biçiminde yürütülebileceğini gösterir.
    Dikkatin bir konuya yöneltilmesine eşlik eden birtakım fizyolojik değişiklikler de söz konusudur. Bunlardan başlıcaları; kalp atışlarının hızlanması, soluğun kesilmesi ve kas gerginliğinin artmasıdır. Ama bu olayın en belirgin göstergesi genellikle beyinde izlenir. Herhangi bir duyu organından gelen uyarılar değişik sinir yolları aracılığıyla kafa derisine yerleştirilen alıcı elektrotlar yardımıyla bu zayıf elektrik uyarımları kaydedilebilir. Deneyler, bir kişiye hemen ardından ikinci bir sinyalin geleceğini işaret eden bir ön sinyal verildiğinde elektroensefalografi kayıtlarında beyin kabuğunun voltajında ikinci sinyalden önce hafif bir azalma olduğunu göstermiştir. “Geçici eksi dalgalanım” denen bu voltaj değişikliği dikkatin en belirgin fizyolojik göstergesi olarak kabul edilir. Kişi, yeni verilere dayanarak bir karar vermek durumundayken dikkatini belirli uyaranlar üzerinde yoğunlaştırdığında geçici eksi dalgalanım doruğa ulaşır, buna karşılık dikkati bir yığın değişik uyarana dağılmışken en düşük düzeye iner. Bu olgudan yola çıkarak geçici eksi dalgalanım işlevinin beyni duyu organlarından gelecek uyarılara karşı daha duyarlı kılmak olduğu sonucuna varılmıştır. Geçici eksi dalgalanımın nasıl oluştuğu ve beynin duyarlılığını nasıl artırdığı son derece karmaşık biyokimyasal tepkimeleri içeren konulardır. Bu nedenle alınan ilaçların, oksijen azlığının ve benzeri etkenlerin vücutta yarattığı değişiklikler çoğu kez dikkat mekanizmasını olumsuz yönde etkiler. Örneğin, çay, kahve ve kolalı içecekler bileşimlerindeki uyarıcı maddelerle uyanıklığı artırırken dikkatin dağılmasını da kolaylaştırır. Az miktarda alınan alkol bunaltıyı azaltarak dikkati artırır gibi görünse de, daha yüksek dozlarda alındığında duyuları ve hareketlerdeki seçiliği köreltir.
    Bilgisayarların geliştirilmesi, kuramcıları, bu makinelerin bilgiyi işleme yöntemleri ile dikkat arasında bağıntı kurmaya yöneltmiştir. Bilişim kuramı adıyla bilinen bu yaklaşım, sinir sisteminin beyne gelen bilgi akışını seçici olarak işleyen mekanizmaları üzerinde durur. Bu konudaki görüşlerden biri, kişinin belirli bir anda yalnızca tek bir kaynaktan gelen verileri işleyebileceğini kabul eden tek kanal modelidir. Öbür uyaranlar bir süzgeçte takılır ya da geciktirilir ve aralıklı olarak işlenir.

    Dikkatin Seçiciliği
    Yerleştirme ve tanımayla ilgili tartışmalarımız genellikle dikkat kavramını gerektirir. Bir uçağın hareketini saptamak için onun gidiş yönüne dikkat etmek gerekir; belirli bir nesneyi tanımak için dikkati bu nesnenin üzerinde toplamak gerekir. Kısacası dikkat, seçiciliği gerektirir. Çoğu zaman öyle çok uyaran tarafından bombardımana tutuluruz ki, bunların hepsini tanıyamayabiliriz. Şimdi bir an için gözlerimizi kapatarak bize ulaşan çeşitli uyaranlara dikkat edelim. Şu anda duyduğumuz bir korku var mı? Neler duyuyoruz? İçsel bir sükunete sahip miyiz? Karnımız aç mı? Bu girdilerin daha önce farkında bile değildik, çünkü bütün bunları tanımak için seçmiş değildik. İşte bu seçimi yapma sürecine psikolojide “seçici dikkat” deniyor. Seçici dikkat, bazı uyaranları daha ileri düzeyde işlemek için seçtiğimiz, diğerlerini ise ihmal ettiğimiz bir süreçtir. Bu seçiciliği sağlayan araçlar ise gözler ve kulaklardır. Görmede dikkatimizi yönlendirmek için kullandığımız başlıca araç göz hareketleridir. Seçici dikkat işitme için de geçerlidir. Sesin geldiği yön ya da konuşmanın ses özellikleri gibi ipuçlarını kullanarak seçici biçimde dinleyebiliriz.


    Konsantrasyon Zihnin Bir Noktada Yoğunlaşması Demek Değildir
    Dikkati kuvvetlendirmek, ilgisizliği yenmek, fiziksel ve ruhsal kuvvetlere hakim olmak için dışarıdan gelen uyaranlardan kendini tecrit etme sanatı olarak tanımlayabileceğimiz konsantrasyon, ruhun tek bir şey ya da fikir üzerine bütün dikkatini vermesidir. Dış görünüşü itibarıyla sanki dikkat alanı daralmış gibidir. İç görünüş ile ise, zihin kudretinin aynı noktaya çevrilmesine dayanır. Tek bir konu üzerinde yerleşerek yayılmayı azaltmaktır.
    Konsantrasyon, dikkati hiçbir şey üzerine yöneltmeden, zihni bu sabit dikkat halinde tutmaktan ibarettir. Bu şartlar altındayken zihinde hiçbir imaj yoktur. Tam bir sükut söz konusudur, zihin pasifleşmiştir. Zihnin tamamıyla boşalması ise, konsantrasyonun son merhalesidir.
    Konsantrasyon zihnin bir noktada yoğunlaşması demek değildir. Tersine, zihnin belli bir konu üzerinde kalmasına engel olan uyaranları zihinden uzaklaştırmaktır. Bu nedenle zihin yüzeyindeki sükuneti bozan etkilerin neler olduğunu iyi bilmek gerekir.
    Zihni denetim altına alabilmek ve duyu organlarından bağımsız hale getirmek, zihni tedirginlikten kurtarmak için konsantrasyon çok faydalı bir çalışmadır.
    Dağılmış kuvvetleri merkezleştirmek, enerjiyi biriktirmek, ulaşmak istediğimiz amaca varmak için konsantrasyondan yararlanabiliriz. Düşüncesini toplamasını bilen, onu saptırmadan ve kesinlikle kaybetmeden varmak istediği amaca doğru sevk eden kişi, güç ve etki araçlarını bir hayli artırır.

    Dikkati ve Konsantrasyonu
    Engelleyen Faktörler
    Neden dikkatli değiliz ve neden konsantre olamıyoruz? Bunun en önemli nedenlerinden bir tanesi duygusal hayatımızın genelde bir karmaşa içinde olmasıdır. Bütün kaygı ve endişe halleri, sinirlilik, öfke, eş koşmalar zihnimizde sürekli bir çalkantının oluşmasına neden olur. Nasıl ki, çalkantılı bir su birikintisi bulanık bir duruma gelirse ve bu bulanıklık içinde dibi görmek mümkün olmazsa zihnimiz için de aynı şeyi düşünebiliriz. Çalkantılı bir zihne sahipken ne dikkatli olabiliriz ne de istediğimiz bir konuya konsantre olabiliriz. Çünkü hemen içsel konuşmalar, gündüz düşleri dediğimiz hayaller devreye girmeye başlar ve çok kısa bir süre sonra kendimizi zihinsel açıdan yapmak istediğimizden çok uzak bir yerde bulabiliriz.
    Eski bir masal vardır. Cahil bir adam mirastan bir gemi sahibi olur. Denizden, denizcilikten, makineden bir şey anlamadığı halde, gemiyi kendi kumandası altında açık denize çıkarmaya heveslenir. Tayfalar, sefer hazırlıklarını yaparlarken bu işlere aklı ermediği için karışmaz. Bir gün ön güvertede dolaşırken bir adamın ağır bir tekerleği sağa sola döndürmekte olduğunu görür.
    - “Bu adam burada ne yapıyor?” diye sorar.
    - “Dümencidir, gemiye yön veriyor” derler.
    - “Ne gereksiz bir iş” diye söylenir adam.
    “Gemiyi bu tekerlekle sarsmakta bir fayda görmüyorum. Önümüzde sudan başka ne var ki, yelkenler gemiyi yürütüyor. Karaya yanaştığımız zaman ya da başka bir geminin üzerimize geldiğini görürsek o zaman dümeni kullanırız. Şimdi bütün yelkenleri fora edin ve gemiyi serbest bırakın” der.
    Emre itaat etderler ve doğal olarak gemi batar.
    Bu bir masaldır diye düşünebiliriz. Bu kadar akılsız insan olur mu? Halbuki bu tür davranışlar hemen hemen her insanda vardır.
    Şimdi biraz düşünelim. Bu gemiden binlerce kez daha kıymetli olan kendi hayatımızın, kendi zihnimizin mirasçısı değil miyiz? Acaba zihnimize nasıl yön veriyoruz? Onu kendi haline mi bırakıyoruz? Öfke ve tutku kasırgalarına mı kaptırıyoruz? Geminin gerçekten kaptanı durumunda mıyız? Gemimizi barış, başarı ve mutluluğun güvenli kıyılarına ulaştırmak için ne tür çabalar harcıyoruz?
    Berrak bir zihin kadar sağlığa ve mutluluğa katkıda bulunan bir şey yoktur. Zihin neşeli oldukça bütün hayat faaliyeti normal olur, vücudun her tarafında uyum ve sağlık hüküm sürer. Berrak bir zihin bulanık bir zihinden daha çok ve daha güzel çalışır.
    Üstüne basarak vurgulamakta fayda var ki, duygularımızın kökeni ruhsal değildir. Duygular ruha değil, bedene ait özelliklerdir. Sinir sistemine, beyin fonksiyonlarına bağlıdır. Bilindiği gibi duygu durumunda ilk gözüken şey, kalp ve damar sistemindeki değişikliklerdir. Heyecan durumunda nabız hızlanır, düzensizlik gösterebilir, kalp arada bir tekler vaziyette çarpabilir, göğüs sıkışabilir. Böyle bir fiziksel durum içindeyken de dikkatli olmamız ve herhangi bir konuya konsantre olabilmemiz mümkün değildir. Bir kere, her şeyden önce konsantrasyon ve dikkat artırma egzersizlerine başlarken fiziksel ve zihinsel bir gevşeme içinde olmamız gerekir.
    Birçok insan fikirlerle değil hayallerle düşünür. Erkekse dünyanın en güzel kızıyla evlenmek ister, hanımsa prensin kapısına gelip onu atı ile götürmesini bekler ya da piyangodan çıkan milyarlar üzerinde hayali şirketler kurulur, evler, arsalar alınır. Hep imajlarıyla konuşan, düşünen, yaşayan insanlar vardır. Tüm bu haller dikkati ve konsantrasyonu engelleyen durumlar arasındadır.

    Hafızayı Geliştirmek İçin
    Konsantrasyondan Yararlanabiliriz
    Hafıza ya da diğer adıyla bellek, çalışma yoluyla fazlasıyla geliştirilebilir. Yaşam sırasında algılanan her olay bir veya birkaç duyu vasıtasıyla, beynin bazı dokuları veya diğer sinir merkezleri üzerine etki yapar. Hafızayı geliştirme işlemi, bu etkilerin kuvvetlendirilmesi ve çoğunun muhafaza edilmesini sağlayacak bir düzenle istif edilmesidir. Etkiler ne kadar temiz, sinirsel istiflememiz ne kadar düzenli ise, hatırlamamız da o kadar kolay olacaktır.
    Mümkün olduğu kadar çok duyuyu hatırlamak istediğimiz üzerinde toplamanın büyük faydası vardır. Daha önce hiç elma görmemiş bir kişiye bir elma gösterdiğimizi düşünelim. Bu kişi elmaya sadece bakarsa belirli bir etkiye, fakat eline alıp tutar, koklar ve tadarsa daha açık ve kalıcı bir anıya sahip olacaktır. Bunun bilimsel nedeni, görme duyusu yoluyla aldığımız etkilerin, dokunma veya diğer duyular yoluyla aldıklarımızdan tamamen farklı bir hücreye kaydolmasıdır. Bununla beraber sinirsel sistemin bütün dokuları birbiriyle bağlantılı olduğundan bir şey hakkında ne kadar çok etki sahibi olursak, onu şuur altından istediğimiz anda çekip çıkaracak o kadar çok iplere sahip oluruz.
    Bu prensip isimleri ve yüzleri hatırlamada çok önemlidir. İsimleri hatırlayamamaktan yakınan insanlar, genellikle ilk önce bunları tam duymaz veya az dikkat ederler. Bu insanlar tanışma sırasında muhtemelen, karşılarındaki yabancının görünüşü, onun üzerinde ne çeşit bir etki yaptıkları veya ona ne söyleyecekleri ile daha çok ilgilidirler.
    Zayıf hafızalı bir iş yöneticisi, bir gün bu yeteneğini geliştirmeye karar vermiş. Herhangi bir kişi ona geldiği zaman, başlangıçta onun ismini tam olarak öğrendiğinden emin oluyormuş. Gerekirse yazılışını soruyor sonra da ismi bir yere yazıp dikkatle yazdığına bakıyormuş. Böylece, birkaç duyu yoluyla etki alıyormuş. Konuşmaları sırasında ismi durmadan tekrarlıyor, bu arada, adamın yüzünü, ifadesini ve davranışlarını inceliyormuş. Bugün bu yönetici on bin personeli isimleriyle tanıyabilmektedir.
    Dikkat gücünü geliştirmenin de hafıza üzerinde önemli etkisi bulunmaktadır. İnsanlar belirli bir zamanda sadece bir şey üzerinde açık ve yoğun bir şekilde konsantre olamazlar. Bir konuşma sırasında karşılarındakinin söylediklerinden çok kendilerinin ne söyleceklerini düşünürler. Bir manzaraya bakar, fakat ayrıntılarıyla doyasıya seyretmezler.
    Çok zeki olan ve hafızaları çok kuvvetli olan insanlar istisnasız kuvvetli bir gözlem, konsantrasyon ve dikkat sahibidirler. Dikkat, hatırlamak istediğimiz fikir veya olayın dışında her şeyi bir kenara itmek demektir. Tehlikeli sığ sulardan denizci nasıl uzak kalırsa, biz de zihni bulanıklıklardan öyle uzak kalmalıyız. Hatırlamak istediğimiz şeylerin ayrıntılarına dikkat etmek çok önemlidir.

    Dikkat Nasıl Artırılır?
    Dikkat ancak şuurlu çalışma, isteyerek zorluklara katlanma ve tamamlanan küçük eylemlerle artar. Bu çalışmalarda istek çok önemlidir. Bir şeyi eğer gerçekten istiyorsak yaparız, istemeden asla yapamayız. İstemek dünyada en kudretli şeydir. Şuurlu bir isteyişle, her şey elde edilebilir.
    Kimsenin dikkati yoktur. Amacımız bunu kazanmak olmalıdır. Kendini gözlemek ancak dikkate sahipsek mümkün olur. Her zaman için işe küçük şeylerle başlamak çok önemlidir. Piyanist olmak isteyen bir kişi bunu yavaş yavaş öğrenir. Parçalar çalmak istiyorsak alıştırmalar yapmadan gerçek nağmeleri piyanoda çalmamıza imkan yoktur. Çalacağımız şey dinlenmesi zahmetli bir gürültü olur, nefret ederiz. Psikolojik sahada da durum aynıdır, elde edeceğimiz şey ne olursa olsun, uzun bir pratik gerekir. Önce küçük şeyleri tamamlamaya çalışmalıyız. Eğer hemen büyük şeylere atılırsak yaptığımız şeyler karmakarışık olur ve çalışmadan soğuruz.
    O zaman ne yapmalıyız? Biri otomatizma ile, öteki bir amaç için olmak üzere iki şey yapılabilir. Yapamadığımız pek önemli olmayan küçük bir şeyi ele alabilir ve onu yapmayı kendimize amaç edinebiliriz. Bu sırada araya başka bir şeyin karışmasına izin vermemek gerekir. Hedef sadece o olmalıdır. Başarılı olduktan sonra daha büyük bir hedefe geçmeliyiz. İnsanı yapabileceği küçük şeylerden vazgeçiren şey anormal hırsıdır. Bu hırsı yok etmek ve büyük şeyleri unutmak gerekir. Önce küçük bir alışkanlığı yenmeyi kendimize amaç edinmeliyiz.
    Dikkatimizi en güçlü ve en rahatsız edici biçimde dağıtan yine kendi düşüncelerimizdir. Bir Zen rahibi hakkındaki şu kısa öykü burada güzel bir örnek oluşturmaktadır.
    Bir Zen öğretmenine öğrencileri bir gün neden hep derin bir konsantrasyon içinde olduğunu sormuşlar. O da karşılık vermiş: “Ben ayakta duruyorsam, ayakta dururum. Yürüyorsam, yürürüm. Yemek yiyiyorsam yemek yerim Konuşuyorsam, konuşurum.”
    Öğrenciler onun sözünü kesmişler ve “Bu senin yaptıklarını biz de yapıyoruz ama sen bizden daha fazla ne yapıyorsun?” demişler.
    Öğretmen yine aynı karşılığı vermiş: “Ben ayakta duruyorsam, ayakta dururum. Yürüyorsam yürürüm. Yemek yiyiyorsam yemek yerim.”
    Diğerleri yine onun sözünü keserek kendilerinin de aynı şeyleri yaptıklarını söylemişler. Sonunda öğretmenleri “Hayır” demiş. “Siz oturduğunuzda koşmaya başlamış oluyorsunuz, koştuğunuzda ise hedefe varmış oluyorsunuz.”
    “Oturuyorsam otururum” uygulaması hiç de söylendiği kadar kolay değildir. Bir an için yaptığımız işi bırakıp oturduğumuzu, başka hiçbir şey yapmadan yalnızca oturduğumuzu düşünelim. Bunu hepimiz deneyebiliriz. Bu denememiz ne kadar kısa sürmüş olursa olsun, kesinlikle kafamızdan sayısız düşünce akıp gider. Biz yine de başka hiçbir şey yapmadan yalnızca oturmayı yeniden deneyelim, belki böylelikle Zen rahibinin ne demek istediğini anlayabilir, ne kadar üstün bir konsantrasyon gücünün olduğunu kavrayabiliriz.
    Günlük yaşamdaki her işte, bir konuya dikkatini verme ve konsantrasyon anlamına gelen Zen sanatı uygulanabilir ve pekiştirilebilir. Şimdi kendimize karşı açık olalım: çoğunlukla bir işi yaparken aklımız başka bir yerde değil midir? Örneğin, bir telefon görüşmesi sırasında eve gitmeden önce alışveriş yapmamız gerektiğini düşünürüz. Bir toplantı sırasında diğer meslektaşımız konuşurken, biz yeni mevsimde uygulanacak olan indirim oranlarını öğrenmemiz gerektiğini düşünürüz. Bir teklif mektubunu yazarken az sonra bizi ziyaret edecek olan müşterimizle neler konuşacağımızı planlarız. Buna benzer durumları çok sık olarak yaşarız.
    Düşüncelerimizin başka yönlere kaymasını, belki aklımıza çok önemli fikirlerin gelmesi ya da kaçınılmaz ama sıradan bir işi yaparken aynı anda başka konuları da düşünerek ve fikirler geliştirerek zaman kazandığımızı ileri sürebilir, böylece de kendimizi haklı çıkarmaya çalışabiliriz. İlk bakışta bu gerekçeler doğru gibi görünse de temelde yapılan işin kalitesini düşürmekten ancak belki bir az zamanını azaltmaktan başka fayda sağlamaz. Kendimizi yaptığımız herhangi bir işe ne kadar konsantre edebilirsek o kadar kısa zamanda doyurucu bir sonuç alabiliriz. Bunun sonucu olarak da daha kısa zamanda daha çok işi üretebiliriz.
    Konsantrasyonun hedefi en kısa zamanda en çok işi üretmek değil, en kısa zamanda en çok işi en iyi biçimde bitirebilmektir.
    Bu yüzden de bütün dikkatimizi yalnızca bir işe verirsek, zamanımızı ve gücümüzü yalnızca bir tek çözüm için kullanırsak, bütün becerilerimizi mükemmele ulaştırırız ve çok daha verimli oluruz. Üstelik konsantrasyon kunusuda da zaman içinde büyük bir ustalığa erişiriz.
    Konsantrasyonda en önemli unsur, her zaman için düşüncelerin şuurlu yönlendirilmesidir. Sürekli olarak olumlu canlandırmaları ve hedefleri seçmeliyiz çünkü onlar geleceğimizi doğrudan etkilerler. Bu yüzden de kendimize güzel düşler, hedefler ve olumlu fikirler edinmeye çalışmalı, motivasyonunun etkisini göz ardı etmemeliyiz. Bizi ulaşılamaz sandığımız hedefimize yaklaştıran en küçük bir adım bile doğru yönde atılmış bir adımdır. Dış ve iç unsurlar, her zaman bir makinenin dişlileri gibi birbirlerinin içine geçerler ve karşılıklı birbirlerini tamamlar, ilerletirler. Bu yüzden de bizim her iki alana da yani hem dış, hem de iç etkilere eşit ilgi göstermemiz gerekir. Bir yandan düşüncelerimize, öte yandan duygu ve sezgilerimize de değer vermeliyiz.
    Eğer konsantrasyon yeteneğimizi geliştirmek istiyorsak, yaptığımız işin bizi çekmesini sağlayarak işe başlamalıyız. Çünkü bizi cezbeden işlere isteyerek dikkatimizi veririz. Bu yüzden görev ve işlerimiz karşısında pozitif bir zihinsel ve duygusal tutum, konsantrasyon yeteneğimizi de geliştirecektir. Yaptığımız her işi sevinçle yapmak bu açıdan oldukça önemlidir. Tersine eğer bir yük olarak algılarsak, bu bize gerçekten bir yük olur ve hiçbir zaman memnun olmayız.

    Dikkatin Dağılmasından
    Nasıl Kaçınabiliriz?
    Düşüncelerimizi sürekli olarak gözlemlemek ve denetim altında tutmak istersek, “dikkat dağılması” konusuyla da ister istemez ilgilenmek zorunda kalırız. Bundan sonra dikkatimizi dağıtacak ve konsantrasyon gücümüzü azaltacak etkenleri engellemeye çalışmalıyız. Bunun en pratik yollarından bir tanesi zamanımızı olabildiğince ayrıntılı olarak planlamaya çalışmaktır. Örneğin hiçbir işe yaramayan boş konuşmalardan elimizden geldiğince kaçınabilirsek daha önemli işlerimize daha çok zamanımız kalır.
    Aynı kural, başlanan işleri bitirme konusunda da geçerlidir: daima aklımızda olan, ama bir türlü bitirmeyi beceremediğimiz işler vardır. Bunlar sürekli olarak zihnimizi işgal ederler ve daha önemli konular üzerinde durmamızı engellerler. Bu başlanmış ama bitirilmemiş işleri ne kadar çabuk temizleyebilirsek o kadar çok konsantrasyon gücümüz daha yararlı işlerde kullanılmak üzere boş kalır.
    Bu anlamda önümüzdeki günlerde ve haftalarda hangi işlerimizi azaltabileceğimizin listesini yapmalıyız. Ardından da daha çok zihin özgürlüğü ve boş zaman kazanabilmek için hangi yarım bırakılmış işleri tamamlayabileceğimizin listesini yapıp ayrıntılı bir plan dahilinde bu işleri tamamlamalıyız.
    Her türlü konsantrasyon için en başta bir hedefin olması gerekir. Bu en küçüğünden basit bir düşünce, bir deneyim, küçük bir görev, yaratmak istediğiniz bir eser ya da en geniş anlamıyla yaşamın amacı olabilir.
    Değişik yönlerde koşuşturmak yerine kendini tek bir hedefe yönlendirebilenler, karmaşıklığı ve dağılmayı önleyici önemli bir adım atmış olurlar. Değişik birkaç hedef yerine kesin bir hedef her zaman için daha olumlu sonuçlar doğurur.
    Dikkatin bilerek ve isteyerek belirli bir noktaya yöneltilmesi, şuurun ve şuur altının ulaşılmak istenen hedefe karşı duyarlılığını artırır.
    Bir hedefe belirgin bir biçimde yönlenmek çok önemlidir. Yoksa günün birinde ben de bir roman yazacağım gibi uzak ve bulanık hedeflere ulaşmak hiçbir zaman mümkün değildir. Çoğumuzun büyük ve küçük hedefleri vardır. Bu yüzden de enerjimiz bazen bir yana, bazen öte yana dağılır gider. Böylece de zaman zaman ara hedeflerimiz birbirleriyle çakışabilirler. Oysa kendimizi büyük bir hedefe kilitlersek bütün enerjilerimizi bu hedefe yönlendiririz. Bir başka deyişle, büyük hedef bir mıknatıs gibi bütün enerjiyi kendine çekecektir.
    Duyularımızı hedefler uğruna harekete geçirebilirsek birçok durumda gereken titreşimlerin oluştuğunu görürüz. Böyle bir kişi kendisi için gerekli olan ayrıntıların göz ucuyla bile farkına varacaktır. Burada, çocuklardan da tanıdığımız tepkiler ortaya çıkar. Örneğin, istediğimiz kadar yüksek sesle ve açıkça birisinin çöpleri boşaltması gerektiğini ortaya söyleyelim, hiç kimse duymayacaktır. Ama çöpleri boşaltana bir paket çikolata vereceğimizi eşimize fısıldasak bile, görünürde uykuya dalmış olan çocuğumuz dahi hemen uyanacaktır.
    Üzerine eğildiğimiz konularda titreşim kendiğilinden oluşur. Bu etkiyi kendi deneyimlerimizden de biliriz: kırmızı, üstü açık bir araba alma fikrini kafamızdan geçirdiğimiz andan itibaren, çevremizdeki bütün kırmızı üstü açık arabalar güzümüze çarpmaya başlar, kendimiz ya da eşimiz bir bebek bekliyorsa, her tarafta hamile ya da bebek arabası süren kadınlar görürüz. Eşimiz parlak sarı bir ceket satın alsa, birdenbire ne kadar çok insanın parlak sarı ceketler giydiğini fark ederiz.
    Önemli unsurlara konsantre olunca, duyularımız hedefimizle ilgili olan her şeyi algılamaya hazır olur. “Kendini hedefine göre düzenle.” bu söz Fransız düşünür ve yazar Jean Paul Sartre’ın bir sözüdür. Kendimizi hedefimize yoğunlaştırdığımız anda gitmemiz gereken yönü bildiğimiz ve izlediğimiz için gerekli kararları çok daha kolay verebiliriz. Önemli olan, hedefimize ulaşmayı gerçekten istememizdir, yoksa günün birinde bir roman yazacağım gibi zamanı belirsiz, çerçevesi, sonuçları belirsiz hedefler bizi boyuna oyalarlar. Bunun yerine bütün düş gücümüzü, hedefimize nasıl ve hangi yoldan ulaşabileceğimizi belirlemeye harcarsak çok daha başarılı oluruz. Kendimizi hedefimize ulaştığımızda nasıl hissedeceğimizi gözümüzde canlandırmamızın da çok faydası vardır. Hedefi gözümüzde ne kadar belirgin canlındırabilirsek, konsantrasyon gücümüz de o kadar artar. Böylece şuuraltımızı da hedefimizle ilgili her türlü bilgiyi algılamaya programlamış oluruz.

    Sonuç:
    Dikkat ve konsantrasyon çalışmalarında en önemli adım, gerçekten ilgilendiğimiz konuları açığa çıkarmak ve onları pes etmeden izlemeyi sağlamaktır. Zihinsel düzeyde şuurlanmanın ön koşulu, ilgilendiğimiz konuların, görünenden daha derin anlamlarını bulmaktır. Bir işlemin niteliğini belirleyen unsur, onun ruhsal değeridir. Yer yüzünde her kişinin bir görevi, diğer insanları etkileyecek yaratıcı bir etkisi vardır. Bu etkinin itici gücü herkesin içinde bulunur, bunlar biraz sabır ve ilgiyle ortaya çıkabilir.
    Öncelikle yaptıklarımızın arka plandaki gerekçelerini arayıp bulmak gerekir. Bizi bu davranışlara iten gerçek nedenler nedir? Yaşam çok yönlüdür ve yalnızca günlük sorunların çözülmesiyle yetinilemez. Eğer neyi neden yaptığımızı tam olarak bilirsek başarıya ulaşmamız çok daha kolay olacaktır.
    İlk bakışta kendini ele vermeyen, hemen anlaşılmayan davranışlarımızın ve seçimlerimizin gerekçelerini araştırmalıyız:
    * Neden şimdi bulunduğumuz kentte, bu semtte ve bulunduğumuz binada oturuyoruz?
    * İşimizi isteyerek mi seçtik, yoksa hiç hoşlanmadığımız halde mecburen mi böyle bir işte çalışıyoruz?
    Bu ve benzeri soruları kendi kendimize sürekli olarak sorup karşılıklarının yaşamımızda ne anlamı olduğunu, bizi bu kararlara iten gerekçelerin neler olduğu üzerinde düşünelim. Bu unsurların bize ne gibi motivasyon etkileri sağladığını araştıralım. Bunlardan, kişiliğimizin gelişmesi için nasıl yararlanabileceğimizi saptayalım. Bu unsurlar bizi genel olarak yaşamımızda destekliyorlar mı, yoksa bize daha çok engel mi oluyorlar? Çünkü neyi neden yaptığını kavrayabilenler, bunların üzerine kendiliklerinden daha iyi konsantre olabilirler ve daha başarılı olurlar.
    Konsantrasyonun yoğunluğu motivasyonumuza ve irademize bağlıdır. Yoğun ve kısa bir konsatrsayon, yüz metre yarışıyla karşılaştırılabilir; her ikisinde de kısa, yoğun bir güç kullanımından sonra duraklama vardır. Uzun süreli konsantrasyon ise aynı maraton koşusunda olduğu gibi, yavaş ancak hep aynı kalan tempoda dengeli bir biçimde kullanılır. Her iki durumda da konsantrasyonun yeterli olması motivasyonun durumuna bağlıdır. En iyi motivasyon unsurları ise:
    * yüksek hedefler ve idealler,
    * kişisel yaşam biçimimiz,
    * hedeflerimize ulaşmak için azalmayan isteklerimiz,
    * ve bizi derinden etkileyen her şeydir.
    Tabii en önemli faktör sabır ve çabadır. Çaba şuurlu varlığı otomatik varlıktan ayıran en önemli ve en birinci faktördür.

  2. #2
    Yeni Üye

    Standart

    Allah razı olsun bu yazıda emeği geçen herkesten ve paylaşandan. Sırf teşekkür etmek için üye oldum foruma ama İnşallah takip de edicem. Herkese kolay gelsin, iyi forumlar, hoşça kalın.

  3. #3
    OηŁy Myth~
    DoGiSaY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Rica ederim . Yardımcı olduğuma çok sevindim. Forumumuzun devamlı üyesi olmanızı isteriz.

    İyi forumlar..

Benzer Konular

  1. Dikkat ve Konsantrasyon
    By DoGiSaY in forum Psikoloji
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 08-27-2008, 09:24 PM
  2. Dikkat Eksikliği Nedir?
    By antidepresyon1 in forum Sağlık ve Yaşam
    Cevaplar: 2
    Bölüm Listesi: 05-04-2008, 11:42 PM
  3. Dikkat Eksikliği
    By DeViL in forum Ruh Sağlığı
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 09-02-2007, 07:09 PM
  4. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite
    By EXiR in forum Anne, Çocuk ve Bebek
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 05-03-2007, 10:41 PM

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]