Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Değerlendirilmesi


Osmanlı Devleti'nde tüm kamu kurumlarının vergi toplama süreci ile doğrudan ilgili olmaları nedeniyle mali konular, özellikle vergi tahsili önemli sorunlar arasında yer almıştır. Osmanlı Devleti'nde kamu görevlilerine maaşları, merkezi bütçeden aktarılan ödeneklerle değil, bazı vergi gelirlerinin doğrudan kendilerine maaş olarak tahsis edilmesi yöntemiyle ödenmekteydi. Kamu görevini yürüten kişilerin bu görevlerinin veya diğer bir ifadeyle mali rantlarının herhangi bir nedenle sona erdirilmesi bu kişilerle devlet arasında çatışmaların doğmasına yol açmıştır. Diğer yandan bazı kamu görevlilerinin maaşlarının karşılığı olarak topladıkları gelirler, hem kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde hem de geçimlerini sağlayacak kadar yeterli olmaması v.b. nedenlerle kendilerine verilen yetkileri kötüye kullanarak halktan kanun dışı vergiler toplamaya başlamışlardır. Bu durum halk ile bu tip yöneticiler arasında gerginliklere yol açmış, devletin meşruiyeti zedelenmiştir. Merkezi yönetim ise Adaletnameler, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı çıkartarak ve bir takım önlemler almıştır.
Bu makalede Türk maliye tarihinde önemli bir yere sahip olan ve 200 yıl süren Celali Ayaklanmaları 'nın ortaya çıkış nedenleri ile mali ve sosyal sonuçları irdelenmiştir.
I- 16 YÜZYIL SONU VE 17. YÜZYILDA OSMANLI DEVLETİNDE GENEL OLARAK MALİ YAPI

Klasik dönem Osmanlı mali sistemi merkezi hazine, dirlik ve padişah özel hazinesinden3 oluşan sacayağı üzerine kurulmuştur. Mali sistemin verimli şekilde çalışabilmesi bu üç öğe üzerinde kurulan hassas bir dengeye bağlıydı. Mali sorunlarla karşılaşıldığında bunlar üzerinde değişiklikler yapılarak denge sağlanmaktaydı (Cezar, 1986:29-33).

A- Osmanlı Vergi Sistemi Temel Yapısı
Osmanlı vergi sistemi Batı Anadolu ve Trakya'da 15. yüzyıl başlarında belli bir istikrara kavuşmuş ve Kanuni devrinde Doğu Anadolu'ya da yayılmıştır. 16. yüzyılın başlarından itibaren fetihlerle sürekli genişlediği için devletin hukuki, askeri, mali ve sosyal yapısında da değişmeler yaşanmıştır. Dolayısıyla her yerde geçerli tek bir vergi düzeni uygulamak mümkün olmamış, fethedilen bölgenin coğrafi şartları, ırki ve kültürel özellikleri ile sosyal ve ekonomik yapısı dikkate alınarak ayrı ayrı düzenlemeler yapılmıştır (Ünal, 2002:147).Tanzimat'a kadar yürüklükte kalan vergiler şunlardır:

1- Şahıslar Üzerinden Alınan Vergiler
Osmanlı Devleti'nde şahısların varlıkları nedeniyle ödedikleri vergiler şunlardır (Bknz. Kazıcı, 1977:114-118; Ünal, 2002:155-162; Karamursal, 1989:171; Ercan, 2001: 250-253):
• Bennak Resmi: Evli olup, çiftliği olmayan erkeklerden her yıl alınan bir vergidir.
• Mücerred Resmi: Bekar fakat başkasına muhtaç olmadan kendi geçimini sağlayabilen, üretim faaliyetinde bulunabilecek yaşa gelmiş müslüman erkeklerden alınan vergidir.
• İspenç Resmi: Gayrimüslim erkeklerden alınan vergidir. .
• Cizye: Cizye, Müslüman olmayanlardan, askerlik hizmeti karşılığı olarak alınmıştır. Cizye vergisi mükellefleri yüksek (âlâ), orta (evsât) ve fakir (ednâ) olarak üç sınıfa ayrılmış; âlâ 48, evsât, 24, ednâ 12 akçe cizye ödemiştir.
2- Ticaret Üzerinden Alınan Vergiler
Osmanlı Devleti'nde ticaret üzerinden alınan vergiler İhtisab Rüsumu olarak nitelendirilmiştir. Bu vergiler ihtisab ağası, muhtesib, ihtisab emini olarak adlandırılan memurlar tarafından toplanmıştır. Ticaretten alınan vergilerin önemli bir bölümü merkezi hazineye gönderilmiş, kalan kısmı tahsildarların giderleri için kullanılmıştır. İhtisab vergileri şunlardır (Kazıcı, 1987:147:186):
• Yevmiye-i Dekâkîn (Kepenk Açma Vergisi): Günlük ihtiyaç maddeleri satan dükkanlardan alınan vergilerdir. Bu vergiler dükkanlardan ve hanlardan her gün tahsil edilmekteydi.
• Damga Resmi: Bu vergi devlet görevlilerinin, bazı malların pazarlarda satışa uygun olup olmadıklarını kontrol etmelerine karşılık olarak ödenen vergidir.

• Bâc-ı Pazar: Pazarlarda alınıp-satılan ürünler üzerinden alınan vergidir. Şehirlerin girişinde alınan bu vergi eşyanın değerinin % 20 civarındadır.
• Gemi İhtisabiyesi: Gemilerin limanlarda indirdikleri mallar üzerinden alınan vergidir.
• Resmi Bitirme: Sebze, peynir, yoğurt, turşu, pasta, şekerleme ve pastırmacıların ürettikleri ürünlerin üzerinden kabala (götürü/toptan) olarak yılda iki kez tahsil edilen vergidir.

3- Tarımsal Ürünler ve Arazi/Tarım Alanları Üzerinden Alınan Vergiler
Osmanlı çiftçisinin üzerinde çalıştığı toprakların büyük bir kısmı devlete, vakıflara, çok az bir kısım mülk ve çiftlikler ise özel şahıslara aitti. Devletin sahip olduğu topraklar üzerinde üretimde bulunan köylülerin idaresi ve vermekle mükellef bulundukları vergilerin tahsili görevi, dirlik olarak has, zeamet ve tımar sahiplerine verilmişti (Göçer, 1965:43). Toprak ve ziraat, Osmanlı Devleti'nin maliyesinin en önemli kaynaklarındandı. Köylülerden yani tarımdan alınan vergiler arasında, hububattan tahsil edilen Öşür ve Salariye Vergileri, Nüzul ve Sürsat bulunmaktaydı.
• Öşür: Bölgelere ve şartlara göre toplam tarımsal üretimin 1/5 ile
1/10'u oranında ayni ve nakdi olmak üzere iki şekilde tahsil edilirdi.
• Haraç: Haraç genellikle müslüman olmayanlardan alınan vergi
olmasına rağmen topraklarda ekim yapan çiftçilerde elde ettikleri ürünlerden
dolayı haraç vergisi öderlerdi (Giray, 2001:41).
■ Salariye: Salariye (salarlık) öşür tahsili sırasında tahsildarların,
hasat dönemi boyunca kendilerine ve hayvanlarına yem olmak üzere köylülerden topladıkları ek vergidir.
Osmanlı Devleti'nde reaya, ziraat faaliyetlerinde kullandığı araziler üzerinden "Çift Resmi", "Dönüm Resmi" gibi çeşitli vergiler ödemekteydi. Bu vergiler (Bknz. İnalcık, 1959:571-581; Dursun, 1986:166; Ertaş, 1947:502):
• Çift Resmi: Fatih Kanunnamesi'nde; bir çift tasarruf eden raiyyet
yılda üç hizmet veya bunun karşılığında olarak üç akçe vere, bundan başka bir
orak (yani ot) ve bir döğen (saman) ve bir kağnı odun vere ve ayrıca boyunduruk
resmi olarak iki akçe vere, bu yedi kulluk (hizmet) yerine para almak lazım gelse
22 akça olarak ödenen vergidir.

• Çift Bozan Resmi: Tımar sahibi kendi defterinde yazılı raiyyetin tımarında çalışmasını denetlemek hakkına sahipti. Çiftbozan resmi/vergisi uygulaması hür köylülükle bağdaşmamaktadır. Ancak Osmanlı yönetimi tarımsal üretimin sürekliliğini sağlamak, denetlemek ve verimin düşmesini önlemek için bu tür kayıtlar koymuştur. Çiftini terk edip başka yere giden reaya, mahkeme kararıyla 10 yıl içinde geriye göç etmeye zorlanabilirdi. Bu verginin miktarı 300 ile 70 akçe arasındaydı. Şehirlere yerleşenler bu vergiyi 20 yıl ödemekle yükümlü tutulmuşlardı.
• Dönüm Resmi: Dönüm Resmi'nin miktarı bölgelere ve verime göre değişik miktarlarda alınmaktaydı. Bazı bölgelerde iki dönüme bir akçe, bazılarında üç dönüme bir akçe, az verimli arazilerde 4-5 dönüme bir akçe dönüm resmi alınırdı.
4- Hayvanlar Üzerinden Alınan Vergiler
Osmanlı mali sisteminde hayvanlardan alınan vergiler şunlardır (Bknz. Kazıcı, 1977:114-118; Pakalın, 1992:25-26; Ünal, 2002:155; Linder, 2000:111):
• Adet-i Ağnam: Koyunlardan alınan Adet-i Ağnam (resm-i
ağnam) bazı küçük farklılıklar dışında genellikle her vilayette 2 koyuna bir akçe
olarak alınmıştır.
• Selamet Akçası: Koyun sürülerinin meskun mahal ve yerlerden geçişi sırasında alınan vergidir.
• Zebiha Resmi: Şehir ve kasabaların dışında inşa edilmiş bulunan mezbahalarda kesilen hayvanlardan alınan vergidir.
• Ondalık Ağnam Resmi: Sadece Rumeli Bölgesi'ndeki hayvanlardan alınan vergidir.
• Ağnam Bacı: Pazar ve panayırlara getirilen koyun ve keçi ticaretinden alınan vergidir.
• Ağıl Vergisi: II. Beyazıt Kanunnamesi'nde ağıl resminin sürü başına iki akçe olarak alınmasına hükmedilmiştir. Verginin oranı vilayetlere ve zamana göre farklılık göstermekteydi. Fatih Sultan Mehmet Dönemi'nde koyun ağılı başına 2 akçe iken, I. Selim'in zamanında 3 akçeye çıkarılmıştır. Vilayet Kanunnameleri'nde oran 300 koyunluk sürü başına bir akçeden 5 akçeye kadar arttırılabildiği gibi, 10 koyun başına 1 akçeye kadar da yükseltilebiliyordu.
• Otlak Resmi: Sürülerini, başka bir tımar sahibinin topraklarında otlatan veya miri topraklarda yaylatan sürü sahipleri ve göçebe kabilelerden yılda bir defa alınan vergidir.
5- Gümrük Resimleri
Osmanlı Devleti'nde ülke içinde bir iskeleden başka bir iskeleye deniz yoluyla; bir şehir veya kasabadan diğer bir şehir ve kasabaya kara yoluyla nakledilen mallardan çeşitli adlarla gümrük resmi alınmıştır.
Gümrük resmi bazı mallarda malın o andaki değerine göre, bazı mallarda ise yük başına alınırdı. 17. yüzyıldan itibaren de her mal için belirli gümrük resmi tarifeleri uygulanmaya başlanmıştır (Ünal, 2002:173; Kazıcı, 1997:147-148):
• Amediye: Osmanlı Devleti hudutları dahilinde bulunan şehirler
arasında (kara ve deniz yolu ile) gönderilen emtia için, gönderildiği yerde alınan
vergidir.
• Refetiye: Osmanlı sınırları dışına çıkarılan emtiadan çıkış esnasında alınan, gümrük vergisi benzeri vergidir.
• Mastariye: Yabancı bir devletten Osmanlı toprakları dahilindeki bir şehir veya iskeleye getirilip satılan maldan alınan gümrük vergisidir.
• Murûriye: Osmanlı Devleti'nin topraklarına, dışarıdan giren fakat içerde tüketilmeyip başka bir ülaaae gönderilen emtiadan (geçiş hakkı için) alınan vergidir.
• Bâc-ı Pazar: Ön Asya ve Anadolu'da kurulan Türk-İslam Devletleri'nden beri uygulana gelmiş gümrük resmi anlamına gelen bir ıstılah olan bac, sancak kanunnamelerinde sancağa hariçten gelen fakat orada satılmayarak transit geçen ticaret aaaaından alınan vergi olarak tanımlanmıştır. Damga ise pazarda satılan ticari mallardan alınan bir vergidir. Örneğin; Harput Sancağı'nda kara damga da denilen bu vergi, şehre getirilip satılan mallardan % 5 oranında alınmaktaydı.
6- Örfi Vergiler
Bu tür vergiler hükümdarın iradesi ile tarh olunan vergilerdir. Osmanlı Devleti'nde örfi vergiler (Bknz. Varcan, 2000:59-62; Öner, 2005:156; Eş, 1989:114):
• Rusûm-ı Örfiye: Devletin idare ve yargı organlarının yürüttüğü hizmetler karşılığında tahsil edilen vergilerdir. Harç benzeri vergiler tevzi defterlerine dahil edilmeyip doğrudan hizmeti yapan kişiler tarafından tahsil edilmiştir.
• Tekalif-i Divaniye (Avarız-ı Divaniye/A varız Vergileri): Bu vergiler merkez hazinesi tarafından tahsil edilmekteydi. İlk avarız vergisi hazinede yeterli düzeyde ödenek olmadığı 1509 yılında ordu ve donanmanın ihtiyacını karşılamak amacıyla II. Beyazıd Dönemi'nde "İmdadiye-i Seferiye" adıyla yürürlüğe konulmuştur (İslam Ansiklopedisi, 1991:108-109).
Osmanlı Devleti daha kuruluş devrinde, normal şer'i hukuk ve örfi resimlerin dışında harp gibi olağanüstü zamanlarla sınırlı olmak üzere, halktan çeşitli adlar altında nakdi, şahsi hizmet ve aynen mal teslimi şeklinde birçok fedakarlıklar talep etmiştir. Avarız akçesi olarak alınan bu maktu ve nakit vergi zaman içerisinde paranın değer kaybına bağlı olarak arttırılmıştır. Önceleri savaş harcamaları için toplanırken, lo.yüzyıhn sonlarına doğru her yıl düzenli olarak toplanan vergi halini almıştır. Tarımdan alınan olağanüstü vergiler şunlardır (Bknz. Güçer,1964: 42-80; Devlet Arşivleri, 2004):
• Nüzul: Askerin iaşesi için hazırlanan erzak anlamına gelen Nüzul; askeri birliklerin gıda ihtiyacı için yörelerden un, arpa vb. ayni olarak alınan bir vergidir.
• Sürsat, Bedel-i Sürsat: Sürsat, reayanın gerektiğinde askerî birliklere yem, yiyecek maddesi ve yakacağı, belirlenen bir fiyat üzerinden sağlamasıdır. Bu maddelerin başlıcaları arpa, saman, un, koyun eti, bal ve odundur. Hukuken sözleşmeye dayanan bir yükümlülük olan sürsat, askeri birliklerin geçtiği yollar veya konakladığı yerlere yakın bölgelerden ayni olarak, uzak bölgelerden ise nakdi olarak alınmıştır.
• İştira Zahiresi: Devlet kamu ambarlarına hububat depolamak,
cepheye giden veya cepheden dönen orduların iaşelerini karşılamak için bazen
nüzul ve sürsat yerine iştiraya başvurmuştur. Yani halk, devletin tespit etmiş ettiği
fiyatlarla, belirli miktarda erzak teslim etmeğe zorunlu kılınmıştır.
7- Maktu Vergiler
Öşür gibi mahsulden ayni olarak alınan vergilere karşın, maktu (kesilmiş/bölünmüş) vergilerin miktarı önceden belirlenmiş ve sabit olup ürünün veya yapılan işin az ve çok olması vergi oranını değiştirmemekteydi. Bu gruba giren vergi ve resimler, ayni olarak tahsili mümkün olmayan hususlar için geçerliydi. Örneğin; genellikle bağ ve bahçelerin ürünleri maktu olarak vergilendirilmiştir. Bunun nedeni meyve ve sebze, hububat gibi dayanıklı mal değildir. Ayrıca koyun, keçi gibi hayvanlar ile değirmen, bezirhane vs. gibi işletmelerden de maktuiyyet üzere yani nakit olarak vergi alınmaktaydı. Resm-i âsiyâb değirmenin yılda kaç ay çalıştığına göre değişmekte genellikle, her ay için 5 akça vergi ödenmekteydi (Ünal, 2002:168).
8- Arızi Vergiler
Miktarı sabit olmayıp, kaynağı belirsiz olan vergi ve resimlere arızi vergiler denilmektedir. Bu resimlerin tasarruf hakkı tımarın statüsüne göre değişmekteydi. Ancak serbest tımar sahipleri bunların tamamını tasarruf edebilmekte, serbest olmayan tımar sahipleri sadece yarısını alabilmekteydi. Diğer yarısını ise subaşı ve sancakbeyleri almaktaydı. Arızi vergiler şunlardır (Ünal, 2002:169):
• Bâd-ı Heva: Evlenen kız ve dul kadınlardan alınan resm-i arûs, cürm-i cinayet, niyabet, resm-i tapı, resm-i zemin, yave, abd-i abık, kenizek, tütün resmi, adet-i deştbâni vs. gibi adlar altında da tahsil edilen vergilerdir. Bugün kullandığımız bedava kelimesi, nereden geldiği belli olmayan anlamındaki bad-ı heva'dan gelmektedir.
• Cerâim-i Hayvanât: Bu resim herhangi bir şahsın atı veya sığırı başkasının ekinine girip zarar verdiği takdirde hayvan sahibinden alınırdı.
• Resm-i Arûs: Serbest tımarlarda sipahinin nikahlanan genç kız veya dul kadınlardan aldığı resimdir.
• Tapu Resmi: Mülkiyeti devlete ait araziden çiftlik tasarruf eden reayanın, bir defaya mahsus olmak üzere sipahiye resm-i tapu adı altında ödediği resimdir.
• Cürüm ve Cinayet Resmi: Osmanlı ceza hukukuna göre suçlular
işledikleri suçun cezasına ve zenginlik derecesine göre para cezası ödemeye
mahkum edilirlerdi. Kadı'nın hükmünden sonra serbest tımar sahipleri ya da
subaşı ve sancakbeyleri cürüm ve cinayet resmi alırlardı.


CELALİ AYAKLANMALARI NEDENLERİ VE SONUÇLARI


Maliye teorisyenleri ve uygulamacıları hem vergi gelirlerini arttırmak hem de mükelleflerin vergiye karşı tepkilerini azaltmak/engellemek için sürekli arayışlar içinde olmuşlardır. Kimlerin vergi dışı bırakılacağını ve kimlerin ne ölçüde vergi vereceklerini adil bir biçimde belirlemek vergiciliğin en zor alanlarından birisidir. Dolayısıyla vergilemenin adil olup olmadığı üzerindeki karşılıklı tartışmalar insanlık tarihinde devleti idare edenler ile idare edilenler arasında süregelen çekişme konularından birisini oluşturmuş/oluşturmaktadır. Bu durum zaman zaman halk-devlet ilişkilerini olumsuz yönde etkileyerek ülkeleri toplumsal bunalımlara sürüklemiştir. Romalıların, kendilerine her şeyin meşru olduğunu sanan vergi memurlarının kural dışı davranışlarına karşı ayaklanmaları, İmparatorluğun gitgide zayıflamasına yol açmıştır. Montesquieu'nun "Ancak zayıflamakta olan devletlerde daha çok haraca (vergiye) ihtiyaç duyulur ve o suretle ki yükler, onu daha az taşıyacak durumda oldukça artırılmak zorunda kalınır" şeklinde belirttiği gibi, Roma'nın zayıflaması, haksız/yanlış vergi uygulamaları nedeniyle gittikçe artarken, mali sorunlara çözüm bulmak için vergiler daha da ağırlaştırılmış ve Roma, savaşın sonunda Barbarlar tarafından istila edilmiştir (Launfenburger, 1967:285).
Avrupa ülkeleri hem pagan dönemlerinde hem de hıristiyan olduktan sonra vergi ödememek için sürekli direniş göstermişlerdir. Bu direnişin temelinde idare edenlerle idare edilenlerin aynı ırktan olmayışları asıl etkenlerden birisidir. Roma Egemenliği ve Hun ve Cermen istilalarında, Avrupa'nın yerli halkı, yabancıların savaş harcamalarını karşılarken, kendilerine zulmedenlerin güçlerini, emekleri ve gelirleri yoluyla arttırmak zorunda kalmış oldukları için hissen ve düşünce olarak vergi ödemeye karşı durmuşlardır. Avrupa'da oldukça düzenli devletler kurulduktan sonra da bu direniş devam etmiş; derebeylik dönemlerinde senyör ile serf ve tebaa ayrı soydan olduğundan dolayı birbirleriyle çatışmışlardır. Çünkü senyörler için "tebaa adi, aşağılık ve itaatla yükümlü bir yaratıktır". Buna mukabil tebaa için de efendi, gaddar ve zalim bir beladır. Kendisini sömüren ve küçük gören bir yabancıdır. Soya dayanan bu hislere dayanan vergileme Avrupa Devletlerinin en önemli sorunlarından birisi olmuştur. Bu sorunun çözümü için uzun mücadeleler yapılmış, bu süreçte vergileme yetkisine sahip meclisler kurulmasını sağlamıştır. Bu meclisler vergileme tartışmaları sonunda günümüzde parlamentolar gelişmesine neden olmuştur (Tuğcu, 1972:10).
İngiltere'de Yüz Yıl Savaşları'ndan sonra vergilerin arttırılması, rahipler ve asiller sınıfının toplumdaki eğitici ve askerlik görevleri dolayısıyla vergiden muaf tutulmaları burjuva ve köylü sınıfının üzerinde büyük baskılara yol açmıştır. İngiltere'de Büyük Özgürlük Fermanı'ndan (1215) başlayarak, Haklar Bildirgesi
(1688) biçiminde devam eden gelişmeler, kralın bazı vergileme yetkilerinin parlamentoya devredilmesiyle sonuçlanmıştır. İngiltere'de siyasal iktidarın vergilendirme gücünün sınırlandırılması 17. yüzyılda, Kara Avrupası'nda ise 18. ve 19. yüzyıllarda gerçekleştirilebilmiştir. 1789 Fransız Devrimi'nin önemli nedenlerinden birisi aaafi vergiler konulması olmuştur. Devrimden sonra ilan edilen İnsan ve Vatandaş Hakları Demeci'nde vergilemede eşitlik ve genellik ilkeleri ile vergilerin yasallığı ilkesi hükme bağlanmıştır (Öncel vdğ,1992:8). Amerikan ayaklanmasının nedenleri arasında da ağır ve adil olmayan vergiler ilk sırada yer almıştır.

Osmanlı Anadolu'su 16. yüzyıl ve 17. yüzyılda, nüfus yapısını bile önemli ölçüde değiştiren Celali Ayaklanmaları'na sahne olmuştur. Celali Ayaklanmaları, vergilerin yükü altında ezilenler, toprakları ellerinden alınmış eski sipahiler, topraksız köylüler, geçim sıkıntısı çekenler v.b. grupların çıkardıkları Anadolu'daki en büyük isyan hareketlerindendir. 16. ve 17. yüzyıllarda Anadolu halkının tepkisinin genel adı olarak kabul edilen "Celali Ayaklanmaları"nın önemli nedenlerinin başında isyancı liderlerden daha önce devlet tarafından tanınan mali rantların geri alınması ve köylülerin bazı yöneticilerin baskıcı sömürülerine tepkileri gelmektedir. 17. yüzyılda yaşanan mali kriz Osmanlı Devleti'nin mali sistemini derinden etkilemiştir. Mali sistemde oluşan bu mali sorunlara çözüm süreciyle birlikte söz konusu durumdan kendi çıkarları için rant arayışı peşinde koşan bir takım kişiler ve gruplar ortaya çıkmıştır.
A-1509-1590 Döneminde Yaşanan Celali Ayaklanmaları
Bu dönemdeki ayaklanmaların başlıca nedenleri: "mezhep çatışmaları, merkezi yönetim ile Anadolu'daki Türkmenler arasında yaşanan sorunlar, İran'ın dış politikası, tımar sahiplerinin tımarlarının ellerinden alınması, sürekli artan vergi yükü ve sömürüdür" (Avcıoğlu, 1987:58-65; Akdağ, 1999:119-150; Sümer, 1980:160-175).
Bu dönemdeki ayaklanmaların başlangıcı olarak Şah Kulu Ayaklanması'nı (1509-1510) kabul edebiliriz. Tımarları kendilerinden alınarak haksızca başkalarına verilen ve içlerinde çoğunluğunun Teke İli'nden (Antalya) olanların oluşturduğu sipahiler ve bölgedeki Türkmenler mezhep çatışmalarının etkisiyle Şah Kulu Ayaklanması'nı çıkarmışlardır. Şeyh Celâl Ayaklanması'nda (1517) Şeyh Celal "yoksul insanların, topraksız köylülerin, ağır vergiler altında ezilenlerin hayatını düzeltmek, onlara mutluluk getirmek için" yaklaşık 20 bin kişiyi toplamıştır. Bu ayaklanmaya katılanlara Osmanlı yöneticileri tarafından "Celâli" adı verilmiş ve bu tarihten sonra da Osmanlılar, bu terimi ne türden olursa olsun bütün ayaklanmalar için kullanmışlardır.
Kanuni Sultan Süleyman'ın tahta geçtikten sonra mali bunalıma engel olmak için "arazi tahriri"ni yenilemek suretiyle, hazine gelirini arttırmaya yönelik hareketleri ülke çapında halkın tepkisine neden olmuştur. Bunun nedeni hem tımarlı sipahilerin hem de çiftçilerin (raiyyetin) arazi yazım sonuçlarından etkilenecek olmalarıydı. İl yazıcılarının sipahilerin beratlarında kayıtlı yerlerden "ifrazlar" bularak hazineye geri alacakları tarlaların dönümlerini fazla göstererek de çiftçilerin vergi yükünü ağırlaştıracakları söylentileri halkın hoşnutsuzluğunu
arttırarak aniden geniş isyanların çıkmasına yol açmıştır (1525-1527). Ayaklanma İlyazıcı Kadı Muslihiddin'in arazi vergilerini arttırmasına karşı yapılan itirazlarda, kimi Bozok Türkmen ileri gelenlerine "sakallarını kestirmek" gibi Türkmenler tarafından kendilerine hakaret olarak nitelendirilen cezalar vermesi nedeniyle başlamıştır. Olaylar kısa zamanda Sivas, Yeşilırmak çevresi, Maraş, Adana, Tarsus ve İçel bölgelerine yayılmıştır .

Celali Ayaklanmaları'nı dönemin tarihçisi Peçevi [Yıl 932-(1525-56)] "Dinin koruyucusu saadetli padişah, muzaffer İslam askeri ile bir süre kafir ülkelerini talan ve yakıp yıkma işleriyle uğraşırken Bozok Türkmenleri'nden adları geçen eşkıya ayaklanıp önce o bölgede görevli olan Muslihüddin adındaki kadıyı, bunun katibi Mehmet'i ve Hersekzade Ahmet Paşa'nın oğlu Sancakbeyi Mustafa Bey'i öldürdüler. Sivas Vilayeti'ne saldırarak, reayanın mal ve yiyeceğini yağmaya ve yakıp yıkmaya başladılar" şeklinde açıklarken ayaklanmanın nedenini Ali Efendi ise: "Adı geçen Sülün'ün tasarrufunda olan mezraaya iki yüz akçe vergi yazarlar. Her ne kadar o bu paradan yüz akçesinin bağışlanmasını ve yalnız ve yalnız yüzünün alınmasını rica ederse de dinlemezler. Sülünoğlu ise isteğinde direnir. En sonunda öfkelenen görevliler, Sülünoğlu'nun adamlarından birini saklayıp uzun sakalını keserler ve işkence ederler. Rica ve yakarmaları kabul olunmadığından gayri böyle bir ihanete de uğrarlar. İşte bu yüzden ayaklanıp kendilerine bağlanıp katılmayanları öldürürler ve mallarını yağma ederler" şeklinde anlatmaktadır (Baykal, 1999:122-123).
Ayaklanmalar birbirini takip etmiş; Çukurova Bölgesi'nde Domuzoğlan, Bağçe Bey ve Mustafa oğlu Veli Halife ayrı ayrı isyanlar çıkarmışlarsa da bunlardan en önemlisi Kalender Çelebi'nin İsyanı (1528)'dır. Bu ayaklanmanın diğer ayaklanmalardan daha büyük ve şiddetli olması nedeniyle, ayaklanmayı bastırmak için bizzat Vezir-i Azam İbrahim Paşa tarafından bir ordu harekete geçmiş, fakat Kalender Çelebi tarafından ağır bir bozguna uğratılmıştır. Ancak, ayaklanmanın asıl nedenini araştırarak Kalender Çelebi'nin etrafına toplanan kişilerin çoğunun, dirlikleri kesilmiş sipahilerin olduğunu tespit etmesi üzerine İbrahim Paşa dirlikleri ellerinden alınan beyleri çağırarak dirliklerinin geri verileceğini taahhüt etmiş ve bunun üzerine bu kişiler Kalender Çelebi'nin yanından ayrılmışlar, 300-500 kişi ile kalan Kalender Çelebi de kolayca mağlup edilerek ayaklanma sona erdirilmiştir (Sümer, 1980:172).
B-1593 Sonrasında Yaşanan Celali Ayaklanmaları
Bu dönemdeki ayaklanmalar, 1593'te başlayan Avusturya seferinin uzaması sonucu olan büyük Celâli Ayaklanmaları'dır. Bu ayaklanmaların başında çoğu kapıkulu ordusunun atlı birliklerinde vazife gören veya beylerbeyi ve sancak beylerinin emrinde bölükbaşılık, çavuşluk, subaşılık gibi hizmetlerde bulunan küçük rütbeli Anadolu Türkleri'dir (Sümer, 1980:186).
1598 yılında Karayazıcı Abdülhalim Bey (1598); sekbanlık, bölükbaşılık, kale muhafızlığı yapan ve hatta Celali eşkıyalarıyla mücadele eden birliklerin başında kumandanlık yapan bir kişi olup, kendisine bu hizmetlerinden dolayı sancakbeyliği verilmiştir. Ancak kaymakamlığa bir başka bey atanınca isyan etmiştir. Gerek Karayazıcı'nın kendi kişiliğinde ve gerekse köylü olsun, asker
olsun, ayaklamaya katılanların ortak yönü, dirliklerinin kesilmesini önlemek ve vergi yükü artışına tepki göstermektir (Yetkin, 1984:134-145).
Kalenderoğlu (1607), Muslu Çavuş (1607), Yusuf Paşa (1607), Cennetoğlu (1625), İlyas Paşa (1627) ve Karahaydaroğlu (1647) yıllarında dirliklerinin ellerinden alınması veya yerel idarecilerin halka karşı yaptıkları zulümlerden dolayı ayaklanan diğer celaliler olmuşlardır (Uluçay, 1944: 22-40). C-Sipahilerin Ayaklanmalara Katılma Nedenleri Celali Ayaklanmaları'nın katılımcılarına bakıldığında, yeni mali düzenlemelerden ve özellikle de Anadolu'da meydana gelen bir çok sosyal ve doğal olaydan etkilenen önemli bir sipahi (tımarlı) kesimin varlığı görülmektedir. Bu kesimin ayaklanma nedenleri ise şöyle sıralayabilir:

i. Sipahilerin Savaşlardan Kaçması ve Tımarlarının Merkezi Yönetim Tarafından Ellerinden Alınması: III. Mehmed'in saltanatının en büyük savaşı olarak gördüğü, zaferle sonuçlanan Haçova Savaşı'nın (1596) sonunda Cağalazede Sinan Paşa, ordudaki disiplini korumak amacıyla, savaştan kaçanları tespit etmek için bir yoklama yaptırmıştır. Bu yoklamada bulunmayanlar "firari" sayılmış, tüm mal ve mülklerine devlet tarafından el konulmuştur. Bu karar yalnız Haçova'da savaş alanından kaçanları değil, orduya hiç katılmayan sipahileri de etkilemiştir. Firari Defteri'nde yalnızca 2000-4000 akçe ile 20,000-50,000 akçe getiren dirlik sahiplerinin adı da yer almış ve 30.000 sipahinin tımarları ellerinden alınmıştır. Askeri sınıftan binlerce kişinin isyan etmesinde bu eylem etkili olmuştur (Griswold, 2000: 16).
ii. Vergilerin İltizam Yöntemiyle Toplanması ve Yöntemin Yaygınlaşması: Savaş teknolojisindeki değişiklikler nedeniyle, merkezde daha büyük ve daimi ordular oluşturma gereği ortaya çıkınca, tımar düzeni hem askeri hem de mali önemini yitirmeye başlamıştır. Böylece devletin tarımsal artığın daha büyük bir bölümünü merkezde toplaması yönündeki baskılar da artmıştır. 16. yüzyılın sonlarına doğru devlet, tımar düzenini terk ederek iltizama geçmeye başlamıştır. Mukataa adı verilen birimlerden belirli süreler için vergi toplama imtiyazı müzayede yoluyla satılmaya başlanmıştır. Tımar düzeninde sipahilerin vergi olarak toplanan ürünlerin nakde çevrilmesi görevini, mülaaaimler veya onların yerel temsilcileri üstleniyordu. İltizam sistemine geçilmesiyle birlikte sipahi tarafından nakit olarak toplanan çift resmi gibi vergilerin de terk edilmesi, sipahilerin geçimlerini sağlamalarını zorlaştırmıştır (Pamuk, 2000: 94).
iii. Sipahi Gelirlerinin Enflasyon Nedeniyle Reel Olarak Azalması: Celali Ayaklanmaları sırasında yaşanan enflasyon ve köylülerin büyük göçü (kaçgunu), sipahilerin gelirini düşürmüştür. (Faroqhi, 2003:301). 16. yüzyılda fiyatlar artmaya başlayınca, para olarak toplanan vergilerin gerçek değeri erozyona uğramıştır11. Bu durumda merkezi devlet, söz konusu vergilerin bir bölümünün miktarlarını sık sık arttırmaya çalışmıştır. Ancak Avrupa'da olduğu gibi Osmanlı Devleti'nde de bu çabalar enflasyon karşısında yetersiz kalmıştır. 1585 yılındaki büyük tağşiş sonrasında, devlet bu tür vergilerin miktarlarını yeniden saptamaya yönelmemiştir. Böylece özellikle tımar düzeni çerçevesinde toplanan sabit miktarlı vergilerin önemi azalmıştır. Fiyat Devrimi'nin etkisiyle sipahilerin tarımsal üreticilerden nakit olarak topladıkları çift resmi gibi vergiler erozyona uğramış, sipahiler güç duruma düşmüşlerdir. Giderek yoksullaşmaya, savaş sırasında orduya katılmamaya ya da asker göndermemeye ve yüzyılın sonlarına doğru da kimi sipahiler tımarlarını terk etmeye başlamışlardır. Enflasyon karşısında, akçe üzerinden toplanan bu vergilerin düzeyinin yükseltilmesi gerekiyordu. Oysa merkezi devlet, sipahilerin topladığı vergilerden vazgeçerek, onların yerine kırsal nüfustan avarız-ı divaniye ve tekalif-i örfiye diye anılan olağanüstü vergileri toplamaya başlamıştır. Bu tercih, sipahileri ve onların öncülük ettiği taşra ordusunu büyük bir şekilde etkilemiştir (Pamuk, 2000: 140). 17. yüzyılın ortalarında, florinin 40 akçe ettiği bir dönemde tespit edilen olağan vergiler, florin 120 akçeye yükseldiğinde de aynı kalmıştır. Böylece rantının aşağı yukarı % 50 kadarını nakdi olarak alan sipahi, bir de topraklarının daralması sonucu, gelirinde önemli bir azalmayla karşılaşmıştır (Yavi, 2002:70).1
iv. Yerel Yöneticileri Merkezi Yönetimin Ataması: Merkezde vezirler v.b. üst yöneticilerle kapıkullarının ve yine taşrada ümeranın etkinliğinin artması, bunların gelirlerini artırmak için vergilendirme düzeninde iltizam usulünün yaygınlaştırılması, gelişmelerin önemli bir boyutunu oluşturmuştur. Sultanların taşrayı etkili bir şekilde kontrol edebilmek için merkezden tayin edilen beylerbeylerine dayanmaları sonucunda, 16. yüzyıl sonlarına doğru taşra yönetiminde giderek artan bir biçimde, merkezde yetişmiş kişiler taşra kökenlilere göre etkinlik kazanmıştır (Öz, 1997:42). Fakat eyaletlerdeki memurların terfilerinin önünün kapanması ayaklanmaları teşvik etmiş, ardından da merkezin kontrolü kaybetmesine yol açmıştır. Böylece, Osmanlı merkezi bürokrasisi Celali Ayaklanmaları'nın ciddi teşvikçilerinden birisi gibi davranmıştır. Ayrıca atama düzeyindeki merkezileşme, mali durumda söz konusu olan ademi merkezileşmeyle dengelenmiştir. Gittikçe artan nakit para talebi merkezi yönetimin, eyalet valilerinin gelirlerini yavaş yavaş azaltmasına neden olmuş, artık eyalet valilerinin gerekli fonları kendi inisiyatifleri dahilinde toplamaları bir siyasal manevra alanı sağlamıştır (Faroqhi, 2002:98).
v. Yöneticilerin Çiftlik Kurma Eğilimi: 17. yüzyılda Batı'da hububat ihtiyacının artışı ve fiyat hareketleri, Osmanlı üretim maddelerinin ticari niteliğinin artmasına neden olmuştur. Bu gelişim, bir yandan buğday çiftliklerinin bir yandan da hayvan yetiştirme çiftliklerinin gelişimine yol açmıştır. Bunlardan buğday çiftlikleri genellikle devletin geleneksel buğday yetiştiren ve daha çok Balkanlar'da yer alan ovalarında, hayvan üretme çiftlikleri ise daha ziyade İç Anadolu'da ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devleti'ndeki çiftlikleşme eğilimi küçük çiftliklerin birleştirilmesi yoluyla oluşturuluyordu. Dolayısıyla çiftçiler mülklerini çeşitli şekillerde kaybederken, sipahileri de dirliklerini yitiriyorlardı (Taner, 1996:46-47).

vi. Çift-Hane Sistemi'nin Çökmesi (Çift Resminin
Kalkması): Çiftliğin boyutları verimliliğine göre altmış ile yüz elli
dönüm arasında değişiyordu.Tımarlar, tahrir defterlerinde kayıtlı
oldukları halleriyle bölünemez ve değiştirilemez birimler oldukları
için, tımarlardan elde edilen gelirin sabitliğini korumak amacıyla,
çift-hane birimleri de bölünemez ve değiştirilemez olarak
korunuyordu. 17. yüzyıldaki değişimlere uyum sağlamaya çalışan
devlet, çift-hane birimlerinin bütünlüğünü korumaya çalışıyor,
köylü ise bu değişimlere ayak uydurabilmek için esneklik imkanları
arıyordu. Merkezi yönetimin çifthane birimlerinin parçalanmasını
istememesine rağmen, birimlerin gittikçe daha küçük parçalara
bölünmüştür. Bu nedenle, alışıldık yekpare birimler yerine, "yarım
çiftlik (nim-çift)", yarım çiftlikten az olan "bennâk" denen çok
küçük topraklara sahip kişilere giderek daha sık rastlanılmıştır. Bu
eğilim, çift-hane birimlerinin, nüfus baskısının ya da ekonomik
sıkıntıların etkisiyle giderek daha fazla parçalandığını
göstermektedir. Bu, sadece köylülerin durumunun kötüye gittiğini
değil, aynı zamanda çift-hane birimini terk etme seçeneğini
benimsemeye başlayan kırsal toplumun dokusunun değişmekte
olduğunu da göstermektedir (Baraaa, 1999:112-113).
İktisadi, mali ve sosyal olaylardan etkilenen halk, bir çözüm arayışı
olarak Celali Ayaklanmaları'na katılmıştır. Ancak bu ayaklanmaların liderlerinin
ayaklanma nedenleri incelendiğinde amaçlarının, vergi toplama rantınınkendilerinden alınmasını engelleme girişimleri olduğu görülmektedir. Örneğin;
İran Savaşları'mn çıkmasıyla savaşa gitmesi emredilen Kalenderoğlu Mehmet
Paşa, savaşa katılmayı ret ettiği için, dirliklerinin kendisinden alınmıştır. Bu olay
üzerine Paşa isyan etmiştir. Yine savaşta yenilginin sorumlusu olarak görülen
Haleb Valisi Canbuladoğlu Hüseyin Paşa idam edilmiş, dirliklerinin alınması
üzerine Hüseyin Paşa'nın kardeşleri isyan etmiştir (Uluçay, 1944:11-13). Celâli
Ayaklanmaları'nın yaşandığı dönemlerde, Celaliler'in ortak özelliklerinin devlet
memuru olması, amaçlarının sadece vergi toplamanın [rantının] merkezi hükümettarafından geri alınmasına tepki olarak oluştuğunu ortaya koymaktadır (Akdağ,1999:45). Ayrıca ayaklanmaların sona erdirilme yönteminde de bu hipoaaain doğruluğunu test edebiliyoruz. Çünkü Osmanlı Devleti yöneticileri, bu ayaklanmaların çoğunu, isyancı liderlere eski görevlerini geri vererek sona erdirebilmişlerdir (Karen, 1999:233).
Osmanlı tımar sistemi, 17. yüzyılın başlarında, çiftlik sisteminin ve sipahinin ortadan kalkmasıyla sona erdi. Anadolu köylülüğü, yani üretici tabaka, 1596-1650 arasında kurulu düzeni büyük ölçüde sarsan, fakat toprakta devlet mülkiyetini etkilemeyen bir dizi isyanla yerlerinden edildi. İsyanlar, çiftlik sistemine son vererek, 15. yüzyılın başlarında kurulmuş olan denetim sistemlerini zayıflattı. İsyanlara katılan köylüler homojen bir grup olarak faaliyette bulunmamışlar ve sınıf dayanışması sergilememişlerdir. İsyanlar, genellikle toprak ya da kendileri için yeni bir statü arayışında olmayan, fakat toprak üzerindeki devlet denetimi hala sağlamken var olan göreli istikrar, nizam ve güvenliğin geri gelmesini isteyen yerel yöneticiler ve dini önderler tarafından yönlendirildi. Devlet, sipahinin almakta olduğu payı kaldırarak ve devletin büyüyen merkezi ordu ve bürokrasiyi finanse etmesini sağlayarak merkeze doğru olan gelir akışını kolaylaştıracak yeni çalışma yöntemleri arayışında olduğundan statükoyu yeniden oluşturmakla ilgilenmemiştir (Karpat, 2001: 90).
Padişah IV. Mehmed döneminde (1648-1687) artan mali sıkıntıları gidermek için tımar gelirlerinin % 50'si müsadere edilmiş ve Kanuni Döneminde sayıları 200 bini bulan tımarlı sipahi ve cebeliler, 1768'de 20 bin kişiye düşmüştür. Tımar sisteminin bozulmasına paralel olarak, devlet otoritesi de gittikçe zayıflamış ve yoğunlaşan siyasi ve ekonomik anarşi içinde sipahiler dirlik topraklarını kendi mülkleri gibi tasarruf etmeye başlamış; topraktaki köylüleri ise kiracı ve yarıcı gibi çalıştırmaya başlamışlardır. Bu şekilde Osmanlı tımar sistemi bir nevi derebeylik haline gelmiştir (Cin, 1985:65). Sipahilerin rantları ise Tımar sisteminin, Tanzimat Fermanı (1830) ile tüm ülkede uygulamadan tamamen kalkmasıyla sona ermiştir.
D-Yöneticilerin Mali Sömürüsüne Karşı Halkın Tepkisi: Ya İsyan Ya Göç
Celali Ayaklanmaları'nın yaşandığı dönemlerde Osmanlı Devleti'nde önemli bir nüfus artışı yaşanmıştır. Kanuni Sultan Süleyman'ın tahta geçişini takip eden ilk on yıl (1520-1530) içinde bütün Osmanlı memleketlerini kapsayan tahrirlere göre, Osmanlı Devleti nüfusunun 11 milyon 357 bin12, yüzyıl sonuna doğru ise 30 milyon civarına ulaştığı tahmin edilmektedir (Barkan, 1953: 11). 16. yüzyılda Anadolu ve İstanbul bölgesinin nüfusunun 16. yüzyıl boyunca hızlı sayılabilecek bir artıştan sonra 5-6 milyondan 8-9 milyona kadar yükseldiği tahmin edilmektedir. Bu nüfus artışı, Anadolu'da topraksız ve işsiz bir kalabalığın oluşmasına neden olmuştur. Toprakların yetmemesi sonucu çift-bozan13 olan bu gruplar için yöneticilerin yanlarında (kolluk kuvveti, hizmetkar veya yöneticilere ait toprakları işleyen çiftçi olarak) "kapı halkı14" olmak tek çıkar yoldu. Bunların bazıları sınır kalelerine, azeb (askeri ordu)*, yeniçeri, donanmada; levent ve gönüllü de olabiliyorlardı. İş bulamayıp boşta kalanlar ise "garip-yiğit" adları altında çoğunluğu teşkil ediyordu. Bunların bir kısmı medreselere giriyor, ancak çoğu istihdam edilmedikleri için imarethanelerin etrafında başı boş gruplar oluşturuyorlardı (Arslan, 2001:108). Bu gruplar uzun süre iş bulamadıkları zamanlarda ise eşkıyalığa başvuruyorlardı.
Ayaklanmalarda halkın yaşamını etkileyen diğer önemli olgulardan birisi de, bu dönemlerde yaşanan kıtlıklardır. Sahillerden Avrupa'ya hububat kaçırılması, bu dönemde yaşanan büyük göç nedeniyle, köylülerin çiftliklerini terk etmesi, çekirge/fare istilası, depremler ve kuraklıkların neden olduğu kıtlıklar, halkı yoksullaştırıyor ve sosyal sorunlara neden oluyordu 15. Bireylerin gelirlerinin sürekli düşmesinin yanında, bu olumsuzluğa bir de siyasal ve iktisadi en önemli kriz olarak yöneticilerin mali sömürüsü ve ağır vergi yükleri eklenince halk ya eşkıyalara katılıyor ya da bulunduğu yerden göç ediyordu (Griswold, 2000: 11).
Diğer yandan savaşlarda önemi azalan tımarlıların yerine, Cermen piyadesiyle başa çıkabilmek için Osmanlı ordusunda tüfek vb. ateşli silahları kullanmayı bilen asker sayısının artması gerekiyordu. Çünkü tımarlı sipahilerin savaşlarda eskisi kadar etkili olmadığı görülmüştü. 16. yüzyılın sonlarında hükümet, Anadolulu keskin nişancıları yüzer kişilik sekban* ve sancak birlikleri halinde teşkilâtlandırarak savaşlarda kullanmağa başladı ve bu süreçte tımarlı sipahilerin ihmal edilmesi hız kazandı. Gerek askeri düzendeki değişiklikler, gerekse yeni veya ağırlaştırılmış vergiler reayayı zor durumda bıraktığı gibi, yeterli ücret alamayan veya savaş sonrasında terhis edilen sekban ve sancak birliklerinin eşkıyalığa başvurmaları da Anadolu'nun toplum yaşantısını olumsuz etkilemiştir. 16. yüzyıl sonlarıyla 17. yüzyıl başlarında özellikle Anadolu'yu kasıp kavuran ve pek çok köyün terkedilmesine yol açan Celali Ayaklanmalarında bu sekban-sarıca* topluluklarının etkin rol oynadıkları bilinmektedir. Yine bu süreçteki değişiklikler sonucu yoksullaşan tımarlı sipahiler de Celali kadroları arasında yer almışlardır (Öz, 1997:47).
Celali Ayaklanmaları'na halkın katılmasının diğer nedenleri ise şunlardır: i-Aşırı Vergi Yükü: 16. yüzyılda Osmanlı Devleti'nde vergi mükellefleri, «çiftçi» (raiyyet) ve «şehirli» olmak üzere, iki sınıfa ayrılmaktaydı. Çiftçi sınıfından alınan başlıca vergiler toplam gelirlerin % 12,5-% 50'si düzeylerindeydi. Buna karşılık, "şehirli" vergi mükelleflerde, en çok %'10'dan başlayıp, vergi ödememe durumu da söz konusu olabiliyordu. Kiralık ev, dükkân, han, hamam gibi akarlar için ödenen vergi yok denecek kadar az ve nakit parası tamamen vergilendirme dışıydı (Akdağ, 1999:201). Fakat 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyılın başlarında köylülerin tarım gelirlerinin düşmesi % 100 ve hatta % 300 oranlarında artırılan vergiler, Celaliler'in göç etmelerinin veya isyan etmelerinin temel nedeni olmuştur. Söz konusu durum aynı zamanda tımar sisteminin etkinliğinin azalmasının en önemli nedenlerinden birisidir (Sevinç, 1991: 361).
İlk olarak 1590 ve 1608'de doruğa ulaşan, ama aralıklı olarak bütün 17. yüzyıl boyunca devam eden Anadolu'daki askeri ayaklanmaların yaşandığı dönemlerde halk tarafından yöneticilere verilen dilekçelerde, aşırı vergiler ile taşra yöneticilerinin baskılarından yoğun bir şekilde şikayet edilmektedir (Faroqhi, 2003:309).

ii-Yöneticilerin Kanundışı Topladıkları Paraların Halk Üzerindeki Olumsuz Etkisi: Beylere ve paşalara ayrılan resmi gelirler bunlara kişisel gelirler olarak değil, aynı zamanda kapı düzenlemeleri (yönetim işlerinde kullandığı yardımcı elemanların maaş ve giderleri) için de verilmekteydi. Yani devlet; beyler, üst düzey subaylar gibi devlet yönetiminde etkili olan grupların (ümeranın) gelir seviyesinin ve dolayısıyla adamlarının çok olması, seferlerde ordunun gücünü arttırdığı gibi, ümeranın çeşitli görevlerini yerine getirebilmesi için de gerekli görülmekteydi. 16. yüzyıl ortalarına kadar ümera gelirleri yeterliyken, bu yüzyıl sonlarına doğru ümeranın mali gücünün zayıflaması kapıların küçülmesine neden olmuştur. Devletin yardımlarının yeterli gelmediği, ümeranın çeşitli kanundışı yeni uygulamalar (bidatlar) ve salmalarla reayadan para ve mal toplamasının sürdüğü, bu konuda çıkarılan ve tekrarlanan adaletname hükümlerinden de anlaşılmaktadır16 (Kunt, 1978:105). Diğer yandan Kanuni'nin son zamanlarında, taşradaki idarecilerin çoğunun görevlerini belirli bir bedel ödeyerek satın almaları ve bu satın alma bedelini kısa bir süre için tayin edildikleri görev bölgelerinde mal ve vergi toplayarak çıkarmaya çalışmaları da halkın tepkisine neden olmuştur.
1626-1627 yıllarına ait 90. nolu Mühimme Defteri'nde vatandaşlardan gelen dilekçeler ve bunlara karşı verilen cevaplar (buyruldular) incelendiğinde, halkın yöneticilerce mali sömürüye tutulduklarını görmekteyiz. Bu dilekçe ve buyruldulardan birkaç örnek aşağıda verilmiştir (Turhan, 1993:16, 35):
"Balya kadısının İstanbul'a mektup gönderip, Akhisar hassının dağınık reayasından adı geçen kazaya bağlı Ma'den ve diğer köylerde yaşayan bir takım kimselerin kendisine başvurarak ödemeleri lazım gelen bennak ve mücerred vergileriyle, adet-i ağnamı (koyun vergisi) kanun ve defter gereğince görevlilere ödemeğe razı oldukları halde, bu vergileri toplayanların bu miktarları almakla yetinmeyip, kanun ve defterlerdeki miktarlardan fazla adam başına bennak resmi olarak otuzar akça, ganem resmi olarak ise bir buçuk akçalarını aldıklarını, bununla da yetinmeyerek köylerin topraklarından elde ettikleri tahılın onda birini harman üzerinde ayni olarak almayıp daha sonra gelerek geçerli olan narhtan fazla onar akçalarını aldıklarını, ayrıca kanunla suç sayılacak bir davranışta bulundukları sabit olmadan ikişer üçer bin akçalarını alıp, at ve sığırlarını sürdüklerini ve buna benzer daha bir çok
haksızlık ve yolsuzluklar yaptıklarını bildirip, bütün bunların önlenmesi için buyruk dilediklerini arz etmişlerdir ".
Bir başka dilekçe ve verilen buyruldu ise şöyledir: Ber-vech-i arpalık Teke Sancağı'na mutasarrıf olan Vezir Osman Paşa'ya ve kadısına hüküm ki (Hicri: 1056): "Elmalı kazası kadısı Ali'nin vekiliyle (naibiyle) birlikte devre çıkıp köy köy gezerek hukuka aykırı şekilde her köyden "binamaz akçası", "izin akçası" ve "tımar akçası" adı altında yirmişer otuzar guruş alıp, adı geçen kaza ahalisinin İstanbul'a adam gönderip durumu bildirmeleri ve haksız yere alınan akçaların geri alınması konusunda buyruk dilemeleri üzerine yazılmıştır. Teke Sancağı'na arpalık olarak elinde bulunduran Vezir Osman Paşa'ya ve kadısına gönderilen bir hüküm de, verilen emir doğrultusunda harekete geçip Kadı Ali'nin haksız olarak aldığı akçaların sahiplerine geri verilmesi buyrulmaktadır ".
iii-Angarya: Reaya yılda bir gün, öşürü sipahinin gösterdiği yere taşımakla yükümlüydü. Ayrıca, sipahinin evinin değil ama ahırının yapımını da reaya üstlenirdi. Eğer sipahi örneğin komşu bir köyde oturuyorsa, köyü ziyarete geldiğinde üç güne kadar ağırlamak zorunluydu (Pamuk, 1999:54). Sipahilerin ve voyvodaların (Eflâk ve Buğdan beyleri) halkı kendi hizmetlerinde kullandıkları ya da onlardan kanunlarda yer almayan ek hizmetler istediklerine ilişkin olarak 90 nolu mühimme defterinde halkın şikayet dilekçeleri yer almaktadır. Bu dilekçelerden birisinde şöyle denilmektedir (Turhan, 1993:392):
"Veziriazam Salip Paşa'nın hassına bağlı köylerden (...)
ve (...) adlı köylerin ahalisinin yazı ile baş vurup, voyvodalarının
kendilerini, elde ettikleri tahılın öşrünü oldukça uzak Selanik'e
götürmeğe zorladığını, bu yetmezmiş gibi inat edip almamak
suretiyle üzerinde bırakarak daha sonra geçerli resmi fiyattan
fazla akça istediğini, ayrıca da "kaftan-baha", "bıçak akçası"
adı altında çok miktarda paralarını bildirmeleri ve önlenmesi
yolunda buyruk dilemeleri üzerine yazılmıştır. Eğribuca kadısına
gönderilen hükümde, şer'i şerife aykırı olan ve kanuna uygun
olmayan bu tür davranışlarla halkın incitilmemesi buyrulmuştu".
Celali Ayaklanmaları Anadolu'da telafisinin giderilmesi mümkün
olmayan derin sorunlara neden olmuştur. Köylüler özellikle artan vergi yüklerini
en azından geçici olarak hafifletmenin yolunu ise göç ederek bulmuşlardır.
(Faroqhi, 2003:302; İnalcık, 2000:69). Yağma ve tahriplerden etkilenen köylülerve kasabalılar yerlerini terk ederek, çiftliklerden, köylerden surlarla çevrilikentlerin, ya da insanların kolayca ulaşamadığı dağ başlarında güvenli ortamlaradoğru bir büyük göç etmişlerdir (Griswold, 2000: 39). Bu göç Anadolu'nun tümalanlarında sarsıcı bir tesir göstermekle beraber, en fazla tahribat Sivas'tan Kütahya ve Afyon'a kadar geniş Orta Anadolu Bölgesi ve Çukurova'da olmuştur (Sümer, 1980:190).

16. ve 17. yüzyıl boyunca süren Celali İsyanları, uzun süren ve ağır
kayıplar verilen savaşlar gibi nedenlerle özellikle genç nüfus azalmış, dolayısıyla nüfus boşlukları durağanlığı ortaya çıkmıştır. Bu durum tarım arazilerinin ekiminin düşmesine neden olurken, tarımdan alınan vergi gelirlerinin azalmasına ve tımar sisteminin etkinsizleşmesine yol açmıştır. Diğer yandan ayaklanmaların yaşandığı dönemlerde özellikle İstanbul nüfusunda önemli artışlar olmuştur. İstanbul'da yaşayan vatandaşların daha az ya ya da tamamen vergileme dışında tutulması vergi kayıplarına neden olmuştur (Aktepe, 1958:1; Faroqhi, 2000:327).

16. yüzyıl sonlarından itibaren başlayan ve 17. ve 18. yüzyıllarda da devam eden ayaklanmalar halkın yerlerini terk etmesi bir çok ekili alan kullanılmaz duruma gelmesine yol açmış ve zirai ürünlerin azalmasına neden olmuştur (Hallaçoğlu, 1997: 41). Bu durum, zirai ürünlerin elde edilmesine bağlı olan vergi sistemi üzerinde olumsuz etkilere neden olurken, tımar sisteminin etkinliğini yetirmesine neden olmuştur.



16. ve 17. yüzyıllarda Anadolu halkının tepkisinin genel adı olarak kabul edilen "Celali Ayaklanmaları"nın önemli nedenlerinin başında isyancı liderlerden daha önce devlet tarafından tanınan mali rantların geri alınması ve köylülerin bazı yöneticilerin baskıcı sömürülerine tepkileri gelmektedir.
Celali Ayaklanmalarını vergiye karşı bir başkaldırı hareketi olarak nitelendirmek güçtür. Çünkü ayaklanmacıların liderlerinin başkaldırı nedenleri, kaybettikleri rantlarını geri almaktı. Rantlarını tekrar geri elde ettiklerinde ise ayaklanmayı bir anda sona erdirmişlerdir. Ayaklanmalara katılan büyük halk grupları ise liderlerinin kendilerini terk etmesi nedeniyle, ayaklanmayı kendiliğinden sona erdiriyorlardı.
Celali Ayaklanmaları Osmanlı Devleti üzerinde pek çok mali, ekonomik ve sosyal sonuca neden olmuştur. Diğer yandan halkın ayaklanmalara katılmasında en önemli faktör olan, olan mali sömürü sona ermemiştir. Ancak ayaklanmalar sonucunda, Osmanlı Mali Sisteminin temelini oluşturan Tımar
sisteminde çözülmelere neden olmuştur. Özellikle sipahilerinde ordu içerisinde öneminin azalması, vergi toplamada iltizam ve malikane sistemlerini yaygınlaşmıştır. Bu durum ise, 150-200 yıl boyunca iltizamları satın alarak servet sahibi olan ve bir rantiyer grubu olarak nitelendirebileceğimiz ayanların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
İltizamları ve malikane gelirlerini toplama görevini üstlenen mülaaaimler ve ayanlar halkı sömürmeyi sürdürmüşlerdir. Halk ise bu sömürüye çeşitli şekillerde zaman zaman tepki göstermiştir. Örneğin, 1727-1728'de İzmir, 1730 Patrona Halil, 1764, Kıbrıs, Mısır, Akka, Mora, 1829 Atçalı Kel Mehmed, 1908 Erzurum Ayaklanmaları vb...
Rant kollamanın sosyal maliyeti tarihin her döneminde devletin meşruiyetinin zayıflaması, israf, hırsızlık ve yağmacılık şeklinde ortaya çıkmıştır/çıkmaya da devam etmektedir.



Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza GÖKBUNAR
Celal Bayar Üniversitesi, Uygulamalı Bilimler Yüksek Okulu