![]() |
![]()
|
![]()
|
||||||
| Osmanlı Tarihi Osmalı Tarihi Hakkında İhtiyacınız Olan Bütün Bilgilere Bu Başlık Altından Ulaşabilirsiniz. |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
Osmanlılar Beyrut'u Nasıl Terk Etti ?
![]() Yıl 1918... Tıpkı geçtiğimizde günlerde İsrail'in Beyrut'a yaptığı bombardıman ve katliam misali İngiliz ve Fransız uçakları Beyrut'u ateşe tutuyor. Taş üstünde taş bırakmıyor. Köprüleri evleri ve mühimmat ambarlarını bombalıyor...Dört asır boyunca Osmanlının elinde bulunan Beyrut İngiliz işgali altına böyle girer. İngilizlerin desteklediği yeni vali Osmanlıların Beyrut'u terk etmesi talimatı verir. Osmanlılar istemeyerek ayrılmak zorunda kalırlar... Olayı haber alan Beyrutlular Türklerin ülkelerini terk etmemesi için aracı olurlar fakat nafile... Türkler kararlarını vermişlerdi bile... Gemi yüzlerce Türkü almak için rıhtıma yanaşır. Osmanlı Türkleri gemiye biner ve onları uğurlamaya gelen binlerce Beyrutlu gözyaşlarına hakim olamaz. Gemidekiler dahil hemen herkes ağlar... Buradan tek ses yükselir hep bir ağızdan: "Allahu yansuru'l İslâm"...23/08/2006 - İşte Osmanlıların Beyrut’u terk edişinin Hüseyin Kâzım Kadri efendinin hatıratından hikayesi; ... Beyrut'un işgaline şahit oldum. Günlerce evlerimizden çıkmaya korktuk. O sırada Hükümet-i Arabiye-i Haşimiye İlan Edildi ve Cemal Paşa'nın işkencesine uğrayan ve uzun müddet hapiste kalan Şükrü Paşa Eyyubî vali sıfatıyla Beyrut'a geldi. Arap sancağı enva-ı aaaahürat ve merasimle hükümet dairesine çekildi ve müheyyiç nutuklar îrad edildi. Cemal Paşa'nın Âliye Divan-ı Harb'i kararıyla idam ettirdiği adamlar için ihtifaller yapılarak asıldıkları 'Burc' meydanına da 'Sahatü'ş-Şüheda' adı verildi. Şükrü Paşa'nın ilk verdiği emir Beyrut'taki Türklerin Salt'a teb'îdleri idi. Yalnız Beyrut eşrafı benimle ailemin ve o sırada nezdimizde bulunan kayınpederim İsmet Paşa'nın istisna edilmekliğimize müsaade almışlardı. Bunu gelip söyledikleri zaman kayınpederim; “hayır biz vatandaşlarımızdan hiçbir suretle ayrılamayız. Mademki valiniz böyle bir emir vermiştir biz de en öne düşer ve menfamıza kadar gideriz” dedi. Bu söz onları düşündürdü ve tekrar valiye müracaatla Beyrut'taki Türklerden şimdiye kadar bir fenalık ve zarar görülmediğini söyleyerek hepimizin yerlerimizde kalabileceğimiz müsaadesini aldılar. Fakat yanlışlıkla bir zabitimizi öldürdüler; bîçarenin kabahati de Sahatü'ş-Şüheda'da bulunduğu otelin penceresinden başını çıkarması idi.Hükümet-i Arabiye İngilizlerin ve Fransızların vaadlerine rağmen ancak bir hafta pâyidar oldu. İtilâf devletlerinin askerleri Beyrut'u işgal ettikten sonra Arap bayrağını indirdiler ve yerine kendi bayraklarını çektiler! Bugünden sonra İstanbul'dan hiçbir haber alamadık. Yalnız Mütareke ilan edildiğini atılan toplardan anladık.İngilizler Beyrut'a gelir gelmez muhtekir tüccarın ambarlarını mühürlediler ve önlerine birer nöbetçi diktiler. Zannediyorduk ki bir iki gün sonra bu ambarları açıp ve sahiplerine mal olduğu fiyat üzerinden ahaliye sattırıp halkın son dereceye gelen ihtiyacını temin edecekler. Öyle yapmadılar; bu ambarlar daima kapalı kaldı ve günün birinde pirinç ve un yüklü kocaman bir vapur Şanghay'dan gelip Beyrut rıhtımına yanaştı. Bu vapurun getirip boşalttığı zahire çuvalları adeta bir dağ teşkil edecek cesamette idi. Pirince altı una dört kuru narh koydular ve halk sürü sürü gelip aldılar. Bir gün içinde herkes ihtiyacını maa-ziyadetin temin etmiş oldu. O zaman mühürledikleri ambarları açtılar ve sahiplerini de diledikleri gibi mallarını satmakla serbest bıraktılar.Beyrut'ta bir hayli Türk aileleri vardı. O sırada Şam'daki Hilal-i Ahmer memurlarını İstanbul'a iade için bir vapur göndermişlerdi. Bu vasıtadan istifade eden birtakım aileleri vatanlarına döndüler. Yine o günlerde İstanbul'a giden Valdek Ruso kruvazörüyle elli altmış kimseyi gönderdik. Ondan sonra bir vasıta-ı nakliye bulunamadı ve altı ay müddet Suriye'nin her tarafından gelip Beyrut'ta toplanan yüzlerce aileleri geçindirebilmek zarureti hasıl oldu. Bunlardan bazı zevat bana müracaatla bu işe bakmak üzere bir heyet intihap ettiklerini ve benim de bu heyetin riyasetini deruhte etmemi teklif eylediler; bittabi kabul ettim. Ve ertesi günü belediye reisi Ömer Da'vak Efendi'yle beraber İngiliz ve Fransız kumandanlarını görüp meseleyi anlattım. Aramızda husule gelen itilâfa binaen İngiliz ordusu menzilinden yağ şeker pirinç un patates ve sabun gibi şeylerin her ay benim imzamla alınıp Türk ailelerine tevzii takarrur etti ve komisyonumuzun teşekkülü de resmen tasdik edildi. Yüzlerce ailenin bu tarzda temin-i hayatında muvaffak olduk…Fakat aylar geçiyor ve İstanbul'a avdetimize imkân görülmüyordu. Benimle temas eden İngiliz merkez kumandanı Miralay Tomson diyordu ki: “İngiltere'ye avdet için İskenderiye'de vapur bekleyen birçok zabitlerimiz var. Bunları bile vatanlarına iade edemiyoruz. Nerde kaldı ki sizi gönderelim. Biraz daha sabır ediniz.' O zaman Fransa'dan Beyrut'a gelen Cizvitlerin büyükleri Per Şantor'dan istifade edebileceğimi düşündüm. Harbin devam ettiği müddetçe Beyrut'ta kalan Cizvitlere birçok muavenetlerde bulunmuş ve bir defa da vali Azmi Bey'in teklifiyle Cemal Paşa onları Diyarbakır'a nefye karar vermişken Şam'a kadar gidip ve Cebel hükümetinden de zahire verdirerek uğradıkları müşkilât ve şedâdi tahfife çalışmıştım. Per Şantor'dan başka Fransız Tıbbiye Mektebi müdürü Per Marten ve Yesuiyyenin reisi Per Katen Fransa'dan Beyrut'a geldikleri zaman beni ziyaretle Cizvit Tarikatının bana karşı şükran ve minnetlerini söylemişlerdi. Ben de bir defa olsun onlardan bir yardım istemeye karar verdim ve Per Şantor'u görerek boş Beyrut'a bir vapur göndermesi için Mareşal Allenbi'ye Müracaatta bulunmak hususunda Fransız valisini ikna etmesini rica eyledim. Per Şantor bu işin husulüne son derecede gayret edeceğini vaad ile hemen valiyi görmeye gitti ve muahheren evime gelerek yazdırdığı telgrafın suretini de getirdi.Bir hafta sonra Miralay Tomson'un beni aradığını söylediler. Kendisini gördüğüm zaman 'maksadınız hasıl oldu. Ellenga vapuru sizleri İstanbul'a götürmek için üç gün sonra Beyrut'a gelecek. Siz de hazır olunuz ve aşyanızı rıhtıma nakl ediniz' demişti. Derhal vatandaşları haberdar ettik ve eşyalarımızı taşımaya başladık. Vapur da geldi yanaştı; kocaman bir transatlantik… Bir taraftan da hükümetin istediği defteri tanzim ediyorduk. Her ailenin elinde fotoğraflı ve lazım gelen izahatı hâvi bir vesika vardı ve defterlerimiz muntazam bir halde idi. Fakat rıhtımda toplanan eşyayı vapura taşımak bir mesele idi; hamal bulmak ve sonra birçok para vermek lazımdı. Tomson da vapurun o akşam hareket edeceğini ileri sürerek eşyanın hemen vapura naklini istiyordu. Şaşırıp kalmıştık. Bir an için düşünüp çare buldum ve “ben bu eşyayı iki saat içinde vapura nakl ettiririm fakat siz hiçbir itiraz etmeyecek ve uzaktan seyirci kalacaksınız” dedim. Tomson güldü ve “Muhammed’in yeni bir mucizesini mi göstereceksiniz?” cevabıyla mukabele etti. “Evet! Çok iyi keşfettiniz! Ben de Muhammed’in bir mucizesini size göstermek istiyorum” cevabını verdim. “Pek iyi hiçbir itiraz etmem” dedi.İngiliz ordusunun ahmâl ve eskalini taşımak için yüzlerce Mısırlı hamal vardı. Bunların çavuşları olan eli kamçılı bir Arap orada bulunuyordu. Yanına giderek ve bizim Müslüman ve muhacir olduğumuzu bildirdikten sonra eşyamızın vapura nakli için maiyetindeki hamallara emir vermesini rica ettim. Adamcağız derhal avazı çıktığı kadar bağırarak; “bakınız evlatlar! Amucamız(!) bize ne teklif ediyor. Bu eşyalar şimdi vapura taşınacak; biz de Müslüman kardeşlerimize dinen mecbur ve mükellef olduğumuz yardımı yapacağız!” sözlerini söylemişti ki yüzlerce Mısırlı hamallar bir anda tehacüm ederek eşyamızı iki saata varmadan vapurun ambarına indirdiler. Tomson hayret ve hiddetle bakıyordu. “İşte Muhammed’in mucizesi!” dedim. Hiçbir cevap vermedi ve oradan çekilip gitti. Elanga vupuru da tayin edilen saatta hareket etti. Beyrut’ta kaldığım uzun seneler zarfında her sınıf halk ile hüsn-i muaşerette bulunmuştum. Başta müftü olduğu halde memleketin uleması ve ekser eşrafı bizi teşyi için geldiler… Kucaklaştık ağlaştık… Ve bu tarzda Suriye’den (Beyrut o zaman Suriye’ye bağlıydı) ebediyen ayrıldık…İngilizlerden aldığım erzaktan bir hayli tasarruf etmiş ve bunları sattırmıştım; bu sayede bir hayli para toplanmıştı. Gider ayak Fransız karargâhından da beş yüz mısır lirası aldım. Bizim Zamanımızda belediyece bir iâne toplanmış ve bundan beş yüz lira kalmıştı. Bu parayı da isteyip aldım ve hepsini yolda vatandaşlara tevzi ettim. Bizi teşyi’e gelenlerle veda ettikten sonra ben de vapura geçtim. Çok yorgun idim. Vapurun Seylanlı kamarotlarına bin müşkilât ile bir banyo hazırlamalarını anlatabildim. Banyoya girdiğim sırada vapur da hareket etmeye başladı. O aralık kapıya bazı zevat (gelip) hemen dışarı çıkmamı istiyorlardı. “Ne oluyor?” sualime de “çıkınız çıkınız neler göreceksiniz?” diyorlardı. Şöyle böyle giyinip güverteye çıktığım vakit eşyamızı vapura taşıyan Mısırlı hamallarla Beyrutlu binlerce adamların rıhtım üzerinde saflar teşkil edip ve bir bayrak açıp “Allahu yansuru’l İslâm” (Allah İslâm’ı muzaffer edecek) diye bağırdıklarını ve bizimkilerin de vapurdan mukabele ettiklerini gördüğüm zaman bilâ-ihtiyar gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı. Orada hazır bulunan İngiliz ve Fransız zabitleri put gibi hareketsiz durmakta ve bu heyecanı ve aaaahüratı hayretlerle görmekte idiler. Miralay Tomson “Muhammed’in yeni bir mucizesini” daha görmüştü. Bu hal din-i Muhammedî’nin vücut vermiş ve asırlardan beri idameye muvaffak olmuş olduğu “uhuvvet-i diniye”ye ait bir aaaahür ve galeyan idi. Bu rabıtayı kırmak ve “cihet-i câmia-yı İslâmiye”yi ortadan kaldırmak isteyen kâfirlere lanet etsin!Bu makale “Hüseyin Kâzım Kadri” efendinin “Dergâh Yayınları”ndan çıkan “Meşrutiyetten Cumhuriyete Hatıralarım” adlı hatıratından “Dünya Bülteni” tarafından alıntılanmıştır. Hüseyin Kâzım Kadri Efendi kimdir? Siyâset adamı yazar. 1870 yılında İstabul’da doğdu. Soğukçeşme Askerî Rüştiyesinde ilköğrenimini Mülkiye Mektebini İzmir İngiliz Ticâret Mektebini bitirdi. Kendi kendini yetiştirdi. Arapça Farsça İngilizce Fransızca Lâtince ile Grekçe yâni Rumca'yı öğrendi. Zirâat tahsili için Almanya’ya gitti. Dönüşünde Aydın vilâyeti Muhâsebe Kaleminde İstanbul Mâliye Nezâreti Mektûbî Kaleminde ve Hâriciye Nezâretinde memurluklarda bulundu. Dârüşşafaka Lisesinde astronomi öğretmenliği yaptı. Bir sene Manisa’daki çiftliklerine çekilerek çiftçilikle uğraştı. 1908'de Meşrûtiyet'ten sonra Tevfik Fikret ve Hüseyin Câhid ile Tanin Gazetesi’ni çıkardı. Samsun Selânik mutasarrıflıklarında Halep vâliliğinde İstanbul Şehreminliğinde vâli vekilliğinde Selânik vâliliğinde çalıştı. 1912’de Meclis-i Mebusân’a Manisa mebûsu olarak girdi. İttihatçılar tarafından tekrar Selânik vâliliğine gönderildi (1912). Rumeli Balkan Harbi ile kaybedilince İttihatçılarla arası açıldı ve Beyrut’a gitti (1914). Büyük Türk Lügati’ni hazırlamaya başladı. Sûriye’nin Osmanlı İmparatorluğundan ayrılması üzerine yerliler tarafından Beyrut vâliliği teklif edildi. Fakat kabul etmedi. İstanbul’a gelerek yeniden siyâsî mücâdeleye başladı. Mütârekede Meclis-i Mebûsan’a Aydın mebûsu olarak girdi ve ikinci başkan oldu.İşgâl kuvvetlerince meclisin dağıtılması üzerine aynı sene Tevfik Paşa kabinesinde Ticâret Zirâat ve Evkaf nâzırlıklarında bulundu. Ankara hükümeti ile olan anlaşmazlığı çözmek için Müşir Ahmet İzzet Paşa başkanlığındaki heyette bulundu. Bilecik mülâkâtında uzlaşmanın imkânsız olduğunu görerek istifâ etti.Ticâretle uğraşmaya başladı. Son yıllarını Beylerbeyi’ndeki yalısında geçirdi. Hava değişimi için gittiği Tarsus’ta öldü. Nâşı İstanbul’a getirilerek Küplüce Mezarlığına gömüldü (1934). Ölümünden iki yıl önce değerli kütüphânesini Üsküdar’da bulunan Selim Ağa Kütüphânesine bağışladı. Dînî eserlerinde Şeyh Muhsin-i Fânî takma adını kullandı. Altmışa yakın eseri vardır. Hak ve Hakikat Felâha Doğru İstikbâle Doğru İslâm’ın Avrupa’ya Son Sözü Yirminci Asırda İslâmiyet Arnavutlar Ne Yaptı? Çar Nikola’ya Açık Mektup 10 Temmuz İnkılâbı ve Netâyici Nüzûl Beyân Târih Hâtıraları Büyük Türk Lügati İnsan Hakları Beyannâmesinin İslâm Hukûkuna Göre Îzâhı eserlerinin belli başlılarıdır.II. Meşrutiyet devrinin önemli siyaset ve fikir adamlarından Hüseyin Kazım Kadri (1870-1934) bir Osmanlı bürokrat ailesinde yetişti. Dostları arasında Mehmet Akif Tevfik Fikret Abdullah Cevdet Hüseyin Cahit Ziya Gökalp Fatin Gökmen gibi dönemin değişik fikir akımlarına mensup kişiler vardı.Dini meselelerde modernist siyaset ve müesseseler konusunda muhafazakar bir tavır sergileyen Hüseyin Kazım'ın hatıraları II. Abdülhamit II. Meşrutiyet Milli Mücadele ve Cumhuriyet'in kuruluş yıllarının siyasi ve fikri tartışmaları mücadeleleri için yeni bilgiler ve farklı yorumlar ihtiva eden önemli bir kaynak.Siyasi ve idari hayatının İstanbul Trabzon Selanik Halep Beyrut gibi Osmanlı coğrafyasının değişik merkezlerinde geçmiş olması hatıralarının değerini daha da artırıyor.Kaynak: dünya bülteni |
|
|
|