Türkler, tarihin en dinamik, en çok yer değiştiren, kurdukları devletler şaşırtıcı sayılara erişen, bulundukları çevreye ve şartlara adapte olma konusunda en yetenekli kavimlerinden biri, belki birincisidir. Karalar ve denizler olarak dünya coğrafyasında fütuhat, bazen de sahiplik niyeti ve rahatlığı ile ayak basmadık yer bırakmamış, devletler kurmuş, çeşitli kültürlerle içiçe olmuş Türk insanın belli bir kalıpta yorumlanması, standardize edilmesi mümkün değildir.

Tabiat güçlerine, kitabî dinlerden önce de tek tanrıya inanç, semavi dinlerin hemen hepsi ile kaynaşım ve çeşitli dönemlerde bu dinleri resmî devlet dini kabul etme sadece Türklere özgü şaşırtıcı bir davranıştır. Her çeşit coğrafyada ve kültürde yaşamış, çok kere de yönetmek şeklinde her kavimle içiçe olmuş Türk insanı, bu tarih ve kültür macerasının izlerini elbette taşımakta büyük denemelerden sora yerini yavaş yavaş kabullenirken eskiyi de hemen terketmemektedir.

Böyle bir topluluğun siyasî, sosyal ve kültürel tavrı bir çırpıda teorik ve kitabî gayretlerle izah edilemez. Edildiğinde de çok yanıltıcı ve tarif dışı tavırlarla karşılaşılınca hayal kırıklıkları doğmaktadır.

Türkler 751 tarihinde yapılan Talas Savaşıyla müslümanlığı kabul etmişler dine, maneviyete dönüş hareketleri de daha da güçlenmiştir.

- Ben kimim? Nereden geliyorum, nereye gidiyorum, beni kim var etmiştir? Varlığımın sebep ve hikmeti nedir? gibi sorularla aklın tek başına çözemediği bu sırların cevaplarını dinde, maneviyatta aramıştır. İnsan oldukça din de olacaktır.

Bu tabirlerden sonra esas konumuzu ilgilendiren Osmanlılarda Tasavvuf ve tarikat ne denli etkili oldu kısaca bunların üzerinde duralım.

ÖNCE TASAVVUF NEDİR?

Tasavvuf: İslâm'ın, bir hayat sistemi bir dünya görüşü olarak insan tarafından bütün varlığını vererek yaşanması olayıdır. Bu itibarla İslâmîterminolojide tasavvufla ahlâk kelimeleri bir bakıma eş anlamdadır. Tasavvuf gaye olarak insanı olgunlaştırmayı ve yaradanına mânen yaklaştırmayı öngörür. Tasavvufta insan nefsinin mertebeleri vardır. En aşağı nefis "nefs-i emmare" yani kötülükleri çok emreden nefistir. Bu derecedeki insanlar ilahî hakikatleri inkar edenlerdir ki, insan kılığındaki hayvanlar durumundadır. Bundan sonra "nefs-i levvame" derecesi gelir. Bu derecedeki insan hayvanî nefsinin kötülüğünü anlayıp idrak ederek onu çokça kötüleyen kişidir. Bundan sonra sırasıyla; nefs-i mülheme, nefs-î mutmainne nefs-i maradiye, nefs-i marziye ve nefs-i kâmile gelir. Kısaca tasavvufun konusu insandır. Gayesi ise onun iyi bir kul olmasını temin etmektir. Bu terbiye usulü ile kişi insan-ı kâmil noktasına, olgun insan mertebesine yükselir.

Tasavvuf sürekli olarak insana "kendini bul", "nefsini tanı" ikazını yapmıştır. Kendisini değil de sürekli olarak başka şeyleri düşünen kişi böyle bir sistemle karşılaştığı an hakikatle yüzyüze geldiğini anlamakta ve teslim olmaktadır. Dolayısıyla toplumların zihniyetlerini tahlil ederken mutlaka münasebette bulundukları mistik hareketleri hesaba katmak gerekir. Bizim sosyal yapımız kadar psikolojik dünyamız ve bediî zevklerimiz tasavvufî düşünce ile yakından ilgilidir.

Tarikat ise; Arapçadaki "tarik" (yol) kelimesinin çoğulu olup "yollar" anlamına gelir. Bir tasavvuf terimi olarak bu kavram "Allah'a ulaşma gayesini güdenlerin izledikleri özel tarz, yol, metod, hareket biçimi" demektir. Müslümanlıkta tarikat hareket biçimi demektir. Müslümanlıkta tarikat ve şeriat birbirlerinden ayrı, birbirine zıt anlamda düşünülemez. Dinin zâhirî hükümlerinin tümünü oluşturan şeriat, insanlığa hitap eden ana yol, geniş caddedir. Bunun içinde çeşitli kişilerin, cemaatlerin mizaç, zevk ve tabiatlerine uygun olarak izledikleri daha küçük ve alt yollara da tarikat denir. Bu açıdan bakıldığında şeriatla tarikat arasında bir zıtlık değil bir uyum olduğu anlaşılacaktır. Şeriat esastır, tarikat onun içinde yeni bir boyuttur. Bütün sünni din bilgileri tasavvufun ve tarikatların şeriata aykırı olamıyacağını, böyle oldukları takdirde meşruiyetlerini yitireceklerini belirtmişlerdir. Tarikatlarında manevî kaynağı " Tasavvuftur." İslâm âlimleri de müesseseyi, "İslâm Hukuku (şeriat), tasavvuf yolu (tarikat), doğruluk (hakikat) olarak üç temel üzerine yerleştirmiştir. Bu kısa açıklamalardan sonra tasavvufun ve tarikatlerin Osmanlı devletindeki rolleri üzerinde duralım.

Osmanlı Devleti, Büyük Selçuklu devleti ve Anadolu Selçuklu devletinin mirası üzerinde bina edilmiştir. Büyük Selçuklular dönemi, tasavvufun en değerli eserlerinin verildiği ve büyük tarikat kurucusu pirlerin yetiştiği dönemdir. Anadolu Selçuklu devleti dönemi ise büyük tarikatlerin muhtelif İslâm ülkelerinde ve Anadoluda serpilip boy attığı devirdir. Dolayısıyla bu iki miras üzerindeki Osmanlı, tasavvufun canlı olduğu bir dönemde kuruldu. Büyük Selçuklu Sultanları'ndan itibaren görülmeye başlayan tasavvuf erbabına yakın ilgi ve muhabbet, Anadolu Selçukluları'nda gelişerek devam etti. Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılışı ve beyliklerin ortaya çıkışında Anadolu'yu kasıp kavuran iki büyük afet vardır. Bunlardan biri, batıdan gelen Haçlı istilaları, diğeri de doğudan gelen Moğol istilasıdır. Her iki zulüm de halkı canından bezdirip maneviyatın tesellî iklimine ve tasavvufî ruh atmosferine yöneltti.

Siyasî ve sosyal bakımdan bunalan Anadolu Selçukluları'nı manevî bakımdan rahatlatan iki önemli şahsiyetden İbni Arabî batıda Endülüsten, Mevlana ise doğuda Horasan diyarından Belh şehrinden gelmişlerdi. Bu iki şahsiyetten her biri daha önce doğudan ve batıdan gelen zehre adeta birer panzehir mesabesinde Osmanlı'nın kuruluşunu hazırladılar. Osmanlı tarih araştırmacılarının ortak kanaati haline gelen bu husus Osmanlı Padişahlarının fıtrat ve tabiatlarındaki mistik özellik ve tasavvuf meylidir.

13. asrın sonu ile 14. asrın başlarında Osmanlı Devletinin küçük bir topluluktan bir cihan devletine dönüşmesinde dînî-manevî akımların ve dervişlerle onları programlayan tarikatlerin rolleri çok büyük olmuştur.

Osmanlı Devleti kurulmaya başladığı zaman, bu kadar geniş hudutları içinde kaynaşmakta olan bir âlemin dört bucağında tekevvün eden dînî ve sosyal cereyanları, bulgu ve tecrübeye sahip insanları ve manevî kuvvetleri kendi arkasında bulmuştur.

Osmanlı Devleti'nin kurulmakta olduğu zamanda Anadolu'daki uç beylikleri medenî bir hayatın kaynağı olan Türk ve İslâm dünyasının her tarafından gelmiş, her sınıftan ve meslekten ademlerle doludur. İran, Mısır ve Kırım medreselerinden çıkan hocalar, orta ve şarki Anadolu'dan gelmiş Selçuklu ve İlhanlı bürokrasisine mensup şahsiyetler, muhtelif tarikatların mümessilleri dervişler, bunları herbirinin Türk ve İslâm dünyasının her tarafında şubeleri ve teşkilatları olan tarikatlar olduğunu görürüz. Kökleri bu suretle geniş Türk ve İslâm dünyasına yayılmış olan bu gibi teşkilat vasıtası ile her tarafla temas halinde bulunan Osmanlıların ise, Osmanlılaşmış, Rumların yardımına muhtaç olmadan daha evvelki emsali Türk devletleri gibi büyük bir devlet kurmak teşebbüsünde kuvvetlerden istifade etmiş ve kendilerine lazım gelen her türlü unsurları bulmuş olduklarına şüphe yoktur. Osmanoğulları ile beraber birçok şeyhler gelip Anadolu'nun batı taraflarında yerleşmişlerdir. Bu yeni gelen derviş muhacirlerin bir kısmı gazilerle birlikte, memleket açmak ve fütuhat yapmakla meşgul bulundukları gibi; bir kısmı da o civarda köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşmişler ve oralarda müridleriyle beraber ziraatle ve hayvan yetiştirmekle meşgul olmuşlardır. Filhakika, o zamanlar bu şayan-ı dikkat dinî cemaatlere hemen her tarafta tesadüf edilmekte idi. Onların tercihen boş topraklar üzerinde kurdukları zaviyeleri, bu suretle büyük kültür imar ve din merkezleri haline geliyordu. Bu zaviyelerin ordulardan evvel hudut boylarında gelip yerleşmiş olması onların hareketini kolaylaştıran sebeplerden biri oluyordu.

İlk Osmanlı padişahları mevcut zaviye şeyhlerini muhafaza ettikleri gibi, birçoklarının yeniden yerleşip zaviye açmasına da yardım etmişlerdir. Bu dervişlerin geldikleri yerlerde fevkalâde imtiyazlarla karşılaştığını da zannetmek doğru değildir. Bir asker gibi harp edebildiği halde yine bir köylü gibi çalışan bu dervişlerin çoğu bu devirde henüz öşürden bile muaf değillerdi. Filhakika bu devirde gördüğümüz dervişler, henüz bizzat ziraatle meşgul olan ve bağ bahçe yetiştirmekle mahir olan insanlardır. Vakitlerini ayin ve ibadetle geçirdiklerine, başkalarının sırtından yaşadıklarına dair ortada hiçbir delil mevcut değildir.

Tarikat Şeyhlerinin, tekke ve zaviyelerdeki dervişlerin müslüman-hristiyan halkı kaynaştırmak ve toplumu yavaş yava müslümanlaştırmakta gösterdikleri gayretleri dikkat-i şayandır.

Fütühatı başarmak için Osmanlı orduları ve yalnız teşkilatlı ve imanlı muharip temin etmekle kalmayıp bu dervişlerin dînî ve sosyal fikirleri propagandasıyla da halk kitleleri arasında çok faal bir maya gibi faaliyete geçerek o memleketin sosyal bünyesinde ve siyasî kuruluşunda büyük yenilikler yapmak için müsait kaynaşmayı yapmakta, temsil ve fütuhat işlerini kolaylaştırmakta amil oldukları da muhakkaktır. Rum ilinin İslâmlaşmasında bu derviş gruplarının oynadığı rol çok daha evvel manen fethetmiş bulunmaktadır.

Osmanlı padişahları Osman Gazi'den başlayarak son padişaha kadar tasavvuf ricaline saygı duymuşlar ve ilgi göstermişlerdir. Osman Gazi Şeyh Edebali'nin kızıyla evlenecek tasavvufla olan ilgisi daha da artmış Orhan Gazi, ahi şeyhleri kadar Geyikli Baba, Abdal Murad, Abdal Kumral gibi babai erenlerine ilgi ve saygı duymuşlardır. Murat Hüdavendigar ise ahi şeyhliğine yük-selecek kadar tasavvufî hayatın içindeydi. Yıldırım Bayezıd kızını Horasan diyarından gelen Emir sultan ile evlendirecek kadar bu muhitin içinde idi. Çelebi Mehmet ve II. Murat, Hacı Bayram Veli ve çağdaşı bir kısım tasavvuf büyüklerinin hayranı idiler. Fatih Sultan Mehmed'in Akşemseddin ile alakası bu konunun en bariz ve canlı örneğidir. Veli, lakabiyle anılan II. Bayezid'in Halvetî şeyhleriyle olan münasebeti konunun göze çarpan diğer örnekleri arasındadır. Yavuz ve Kanuni'nin Sünbül ve Merkez Efendilerle münasebeti aynı minval üzere devam eden çizgidir.

Osmanlı Devleti zamanında tarikatler yasal müesseseler olarak bütün müslümanların yakın alâkasını çekmiştir. Sultan II. Abdülhamid'in Şazeli (Dardavi) Şeyhi Muhammed Zâfi el-Medeni'ye intisabı olduğunu Sultan Reşad'ın ise Mevlevi olup Kemahlı Şeyh İsmail Hakk'iye bağlı olduğu muhakkaktır.

Osmanlı Devletinin başındaki insanların tekke ve tarikat ricaline gösterdiği tavır halkın onlara olan ilgisini daha da artırmıştır. Osmanlı padişahlarının tasavvuf ricaline olan ilgisi manevî yönelişlerinin bir uzantısı olduğu kadar devletin siyasî dengesini korumaya ve halkla bütünleşme arzusundan kaynaklanmaktadır.

Osmanlı devlet yapısı içinde faaliyet gösteren sünnî olmayan yegane tarikat Bektaşîliktir. Onun da etkili olduğu alan daha çok yeniçeri ocağı çevresidir. Ancak bu ilginin Safev-î akın ve propagandalarını önlemede akıllı bir tercih olduğu tarihçilerin ittifak ettiği bir husustur. Ordunun manevî eğitiminde ocağın 1826 yılında kaldırılışına kadar çok önemli hizmetler ifa etmiştir.

Aslında Osmanlı'yı "Osmanlı" yapan değer kaynak itibariyle dinîdir. Tasavvuf Osmanlı kurumlarını saltanatı, ordusu, ilmîyesi, sosyal ve iktisadî hayatı, sanat ve edebiyatı ile şekillendiren ve damgasını vuran bir kuruluştur.

Bu bakımdan cihan devleti olan Osmanlı, bu büyük hülyayı gerçekleştirirken mihenk taşı olarak dini aldı. İlmi de dinden besledi, siyaseti de. Bize düşen Osmanlı'yı cihan devleti yapan değerleri çok iyi yorumak ve bu değerlerin ışığıyla, sağlam zikirler ve berrak yürekler inşa etmek olacaktır.

Batı uygarlığı niceliğe (kemiyete), ölçülebilene, maddeye yöneliktir. Halbuki insanın asıl meseleleri nitelik (keyfiyet) sahasındadır. Keyfiyet boyutunu yitiren bugünkü uygarlık, keşifler ve icatlara rağmen kriz ve problemlerin de devleştiği bir çıkmaz yoldadır.

Bu yüzdendir ki gelecek kuşaklar kurtuluş, barış ve mutluluğu bundan bir asır öncekiler gibi, pozitif ilimlerde, madde medeniyetinde değil belki de din ve maneviyat da arayacaklardır. Bu rönesans dalgaları batı ülkelerinde bile hissedilmekte ve onbinlerce seçkin kamuoyunun şaşkın bakışları önünde, dünya görüşü ve inanç sistemi olarak İslâmı seçtiklerini ilan etmektedirler.



Kaynaklar

1-Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi

2-Türkiye Tarihi, Y. Öztuna3-Kolonizatör Türk Dervişleri. Prof. Dr. Ömer Lütfi Berkan

4-Osmanlı Devletinin kuruluş ve yayılışında Tarikatlerin, tekke ve zaviyelerle dervişlerin rolleri, (Prof. Fuat Köprülü5-Altınoluk Dergisi