HALİDE EDİP ADIVAR
ROMAN SANATI VE VURUN KAHPEYE ROMANI

Bu çalışmamızda, bir kadın olmanın kendisine sağlamış olduğu büyük avantajla eserlerinde kadın karakter yaratma konusunda çok başarılı olan, yaratmış oluğu bu karakterleri bütün psikolojik incelikleri ve girift yönleriyle canlandırma konusunda büyük güç gösteren, her ne kadar kendisi “Bu kadınlardan hiç birisi ben değilim.” dese de birbirine çok benzeyen bu kadın kahramanların, kendisinden çok şey taşıdığı gün gibi aşikar olan, İzmir’in işgali sonrası Fatih ve Sultan Ahmet gibi meydanlarda söylemiş olduğu nutuklarla Müslüman Türk Milletinin milli ve manevi duyguları galeyana getirip onları vatan müdafaasına yönlendiren büyük bir hatip, İstanbul Üniversitesi’nde Batı Edebiyatı okutan ilk Türk kadın profesör, İstiklal Savaşı yıllarında 93 Harbi’nin Erzurumlu Nene Hatun’unu kıskandıracak derecede büyük bir aşk ve şevkle cepheye koşan, yüreği vatan ve millet sevgisiyle dolu bir asker, cephe gerisinde yaralı Mehmetçikler’i tedavi eden bir sağlık memuru, asker analarına mektuplar yazan bir katip, İstiklal Savaşının kazanılmasından sonra “yuvarlak masalara başkanlık etmek ve konferansları açmak” üzere Amerika’ya davet edilen ilk dünya kadın profesörü, “Türk Laisizmi ve Doğu-Batı ilişkileri” hakkında Amerika ve Hint İslam Üniversitelerinde verdiği konferanslar zamanının ilmi hadiseleri sayılan büyük mütefekkir, eserlerinin büyük çoğunluğunu Cumhuriyet döneminde vermiş olmasına rağmen sonraki yıllarda ağlı olacağı sanat görüşleri, milli edebiyatın devam ettiği yıllarda, bağlı olacağı sanat görüşleri, milli edebiyatın devam ettiği yıllarda, bizzat içinde bulunduğu ve çoğu zaman etkili bir şekilde yönlendirdiği fikir ve sanat hareketleri sayesinde olgunlaştığı için Milli Edebiyat Devri’nin ilk ve en önemli hikaye ve roman sanatkarı Halide Edip ADIVAR’ı ve Milli Mücadele’yi anlattığı romanlarından biri olan “Vurun Kahpeye” adlı eseri ele alacağız.

A) HALİDE EDİP ADIVAR’IN HAYATI (1882, 9 Ocak 1964)
Halide Edip, İstanbul’da doğdu. Babası Ceyb-i Hümayun katiplerinden Mehmet Edip Bey, annesi Berifem Hanım’dır. Çok küçük yaşta annesinin kaybeden Halide babasının birkaç defa evlenmesi yüzünden, zaman zaman, bir Mevlevi olan anneannesinin tam bir Türk hüviyetindeki evinde yaşar. Kalabalık bir aile olan bu evden aldığı geleneksel Osmanlı ailesi intibaları çok zengindir.
Halide Edip, İstanbul’da doğdu. Babası Ceyb-i Hümayun katiplerinden Mehmet Edip Bey, annesi Berifen Hanım’dır. Çok küçük yaşta annesini kaybeden Halide, babasının birkaç defa evlenmesi yüzünden, zaman zaman, bir mevlevi olan anneannesinin tam bir Türk evi hüviyetindeki evinde yaşar. Kalabalık bir aile olan bu evden aldığı geleneksel Osmanlı ailesi intibaları çok zengindir.
Halide Edip, çok küçük yaşta, bir Rumun idare ettiği bir anaokuluna verilir. Bu okuldaki tek Müslüman çocuk kendisidir. 1893’te Amerikan Koleji’ne başlar. Daha önce dedesinden doğudaki Osmanlı-Rus savaşlarının hikayelerini dinleyen, Battal Gazi ve çeşitli halk hikayeleri ile muhayyilesini doyurmuş bulunan Halide Edip, burada da İncil ve İngilizce kitaplar üzerinde dikkatini yoğunlaştırır. Bir süre koleji bırakmak zorunda kaldığında, günlerini babasının evinde Kuran, Arapça, Farsça ve musiki dersleri alarak geçirir. İngilizce’yi bir İngiliz mürebbiyeden, musiki derslerini ise İtalyan sahne sanatçısından alır.
1899’da yeniden Amerikan Koleji’ne devam etmeye başlayan Halide Edip,evdeki özel öğretimini de sürdürür. Türkçe, Edebiyat ve Fransızca derslerine gelen Rıza Tevfik, öğrencisine Doğu’nun mistik felsefesini,sanat ve şiirini anlatır;bir yandan da halk edebiyatına özel bir ilgi duymasını sağlar. Aynı dönemde ünlü matematikçi Salih Zeki’den de matematik dersleri alır. Bütün bu farklı tesirler onda ölçülü bir şahsiyet ve dengeli bir zihni yapı oluşmasına hizmet edecek, Halide Edip karşılaştığı bütün yabancı kültürlerle milli kültürün mukayesesini yapacak yabancı kültür değerlerinin milli kültürdeki karşılığını arayacaktır.
Koleji bitiren Halide Edip,1901 yılında Salih Zeki ile evlenir. Bu evlilikten Ayetullah ve Hasan Hikmetullah Togo adında iki oğlu olur. Bu arada İstanbul Kız Lisesi’nde (Bezmialem Sultanisi) öğretmenliğe başlar. 1908’den itibaren de Hüseyin Cahit’in çıkarmış olduğu Tünin gazetesinde yazılar yazar. 31 Mart Vakası’ndan sonra Mısır’a kaçar oradan da bir İngiliz dostunun davetiyle Londra’ya geçer. 1909 yılında geri dönen Halide Edip, Darülmuallimat’ta (Kız Öğretmen Okulunda) pedagoji öğretmeni olur.
1910 yılında ikinci evlilik yapmak isteyen kocasından ayrılır. 1910-1912 yılları arasında Ziya Gökalp’in bayraktarlığını yaptığı Türkçülük ideolojisi saflarına katılır ve Türk Yurdu Dergisi’nde yazılar yayımlar. Bu sırada kısa bir süre için tekrar İngiltere’ye gider ve 1912’de Balkan Savaşı’nın hemen başlangıcında yurda dönerek Teali-i Nisvan Cemiyetinin askerlere ve göçmenlere hastabakıcılık ve yardım kollarını teşkilatlandırmak için gayret eder. Aynı zamanda Evkaf okullarında müfettişlik de yapan Halide Edip, eğitimle ilgili önemli raporlar hazırlayarak çocuklara milliyet hissinin verilmesini pedagojik bir düstur olarak kabul ettiğini söyler ve “Allah’ı, insanları, tabiatı, refahı, güzelliği, çalışmayı ve sadece vatanı sevmeye sevk edecek şiirleri ayırmalı ve yalnız onları çocuklara öğretmeliyiz” der.

1916 yılında Cemal Paşa’nın daveti üzerine Suriye’ye giden Halide Edip, Lübnan, Beyrut ve Şam gibi şehirlerdeki okullarda incelemelerde bulunur ve yeni yatılı okullar kurar. Bu arada babasına vermiş olduğu vekalet vasıtasıyla Dr. Adnan Adıvar ile evlenir. Bu onun ikinci ve son evliliğidir. 4 Mart 1918’de Suriye’nin boşaltılması üzerine İstanbul’a dönen Halide Edip, İstanbul Üniversitesi’nde profesör olarak Batı Edebiyatı derslerini okutur.

15 Mayıs 1919 tarihinde Yunanlılar’ın İzmir’in işgal etmeleri üzerine Türk Ocakları bu olayları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başlar. İşte bu aşamada Müslüman Türk halkının harekete geçiren ve onlara önderlik eden devrin aydınları, yazarları özellikle de edebiyatçılarıdır. Bu aydın, yazar ve edebiyatçıların başını çeken o devrin kahraman bir hatibi, eşsiz edibi, mütakere yıllarının kederli çehrelerine ümit aşılamış kahraman bir bir Türk kadını, Halide Edip’tir. Gerek Fatih’te gerekse Sultanahmet’te toplanan yüz binleri bulan kalabalığa istiklali, hürriyeti vatan müdafaasının gereğini haykırmış, onların milli ve manevi duygularının bam teline dokunmuş ve Halide Edip gibi nice hatiplerin çabaları sonuç vermiş, Türk milleti bu şevk ve heyecandan doğan gayretin neticesinde elinde kalan son toprak parçası olan Anadolu’dan düşmanı atarak İstiklal Savaşı’nı zaferle süslemiştir.

1919 yılında Vakit Gazetesi’nde sürekli yazmaya başlayan Halide Edip, aynı zamanda Büyük Mecmua’nın da baş yazarı olur ve yazmış olduğu yazılarla milli heyecanı ve direnci beslemek suretiyle Milli Mücadele’ye destek verir. 16 Mart 1920 günü İstanbul’un işgali üzerine hocası Dr. Adnan ADIVAR ile birlikte Özbekler Tekkesi marifeti ile Anadolu’ya geçer. Milli Mücadele saflarında yer alır. Birinci İnönü Zaferi’ni takip eden günlerde Kızılay adına yaralıları ziyaret etmek için Eskişehir’e gider. Daha sonra da Kızılay’ın Ankara’da yapılan kongresinde başkan seçilir. 1921’de kendi isteği üzerine ona onbaşı rütbesi verilir ve Batı cephesindeki birliklere katılır. 16 Aralık 1922’de ise hocası Dr. Adnan ADIVAR’ın Hariciye Vekaleti İstanbul mümessili olarak görevlendirilmesi üzerine İstanbul’a döner.

Görüldüğü gibi Halide Edip’in hayatı 1924 yılına kadar, özellikle de Mütareke ve Milli Mücadele yıllarında oldukça yoğun ve hareketli geçmiştir. Halide Edip bu yıllarda gah yazılarıyla gah nutuklarıyla gah cephe gerisinde yapmış olduğu hizmetlerle “Türk’ün Ateşle İmtihan” edildiği yıllarda üzerine düşeni fazlasıyla yapmak suretiyle Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında çok büyük bir emeğin sahibi olan Türk kadınının sembolü haline gelmiştir. Ne var ki Halide Edip 1924’te bir takım siyasi kırgınlıklar yüzünden eşi Dr. Adnan ADIVAR ile birlikte yut dışına çıkmak zorunda kalır. İngiltere ve Fransa’da on iki yıl geçirir. Kolombiya Üniversitesi’nde konuk profesör, Delhi Müslüman Üniversitesi’nde profesör olarak bulunur. Kalküta, Benerea, Haydarabat, Aligar, Lahur, Peşaver Üniversiteleri’nde konferanslar verir. Fransa’da bulunduğu yıllarda kaleme aldığı roman, hatıra ve fikri eserlerini yayımlayan Halide Edip, 1932 yılında Kolombiya Üniversitesi tarafından Amerika’ya davet edilmiş, ders ve konferanslarını Yale ve Mişigan Üniversiteleri’nde de sürdürmüştür.

1939 yılında Türkiye’ye dönen Halide Edip, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne İngiliz Edebiyatı Profesörü olarak tayin edilir. 1950 yılında İzmir’den milletvekili seçilinceye kadar bu görevini sürdürür. 5 Ocak 1954 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’nde “Siyasi vedaname” başlıklı bir yazı yayımlayarak milletvekilliğinden ayrılır. 1955 yılında eşi Dr. Adnan ADIVAR’ı kaybeden Halide Edip, yeniden profesörlüğe döner. Son yıllarını sürekli rahatsızlıklar içinde geçiren Halide Edip, 9 Ocak 1964 tarihinde vefat eder.

ESERLERİ

a) HİKAYELERİ

1. Harap Mabetler (1911)
2. Dağa Çıkan Kurt (1922)
3. İzmir’den Bursa’ya (1922)
4. Kubbede Kalan Hoş Sada (1964)

b) ROMANLARI

1. Raik’in Annesi (1909)
2. Seviye Talip (1910)
3. Handan (1912)
4. Yeni Turan (1912)
5. Son Eseri (1912)
6. Mev’ud Hüküm (1918)
7. Ateşten Gömlek (1922)
8. Kalp Ağrısı (1924)
9. Vurun Kahpeye (1926)
10. Zeyno’nun Oğlu (1928)
11. Sinekli Bakkal (1936, bu önce “The Clown and His Daughter” adıyla 1935 yılında Londra’da yayımlanmıştır.)
12. Yolgalas Cinayeti (1938)
13. Tatarcık (1939)
14. Sonsuz Panayır (1964)
15. Döner Ayna (1954)
16. Akile Hanım Sokağı (1958)
17. Sevda Sokağı (1959)
18. Çaresiz (1961)
19. Hayat Parçaları (1963)

c) HATIRALARI

1. Mor Salkımlı Ev (1963, Bu eser önce “Memoirs of Halide Edip” adı ile 1926 yılında Londra’da yayımlanmıştır.)
2. Türk’ün Ateşle İmtihanı (1956, Bu eser “The Turkish Ordeal” adı ile 1928 yılında Londra’da yayımlanmıştır.)

d) TİYATROLARI

1. Kenan Çobanları (1928)
2. Maske ve Ruh (1945)

e) İNCELEME YAZILARI


1. İngiliz Edebiyatı Tarihi I (1940)
2. Üniversite kafası ve Tenkit (1942)
3. Edebiyatta Tercümenin Rolü (1944)
4. İngiliz Edebiyatı Tarihi II (1946)
5. İngiliz Edebiyatı Tarihi III (1949)
6. Hindistan’ın İç Yüzü – İnside İndia (1937)
7. Londra (Henüz Türkçe olarak yayınlanmamıştır.)
8. Türkiye’de Şark, Garb ve Amerikan Tesirleri (1955, Bu eser, Turaaa Faces West, 1930, Yale U.S.A, Conflift of East and West İn Turaaa, 1935 Lahone İndia, adlı daha önce yazılmış iki İngilizce kitabından alınmıştır.)
9. Dr. Abdülhak Adnan Adıvar (1956)

f) Halide Edip’in Arka Sokaktan, Çingene Kız, İstanbul’da Bir Yabancı, Kerim Usta’nın Oğlu, Bu Dönen Kavga Nedir?... gibi gazete ve dergilerde yayımlanmış, ancak kitap haline gelmemiş çeşitli türden başka eserleri de vardır.

B) SANAT ANLAYIŞI

Aristokrat bir çevreye mensup olan ve aristokrat bir çevreye mensup olana yakışır bir eğitim alarak yetişen Halide Edip, daha on iki yaşlarında yazma hevesine kapılmış ve bu yazma ameliyesi zamanla onda önüne geçilmez bir ihtiyaç haline gelmiş, bir ömür boyu yoğun bir tempoda çalışmak suretiyle elde ettiği derin ve zengin bir bilgi ve tefekkür hazinesine sahip olmakla beraber o, Türk edebiyatında ilmi ve fikri faaliyetlerinden ziyade kendisinde öne geçilemez bir ihtiyaç haline gelen yazma ameliyesinin bir sonucu olarak roman sanatındaki başarısıyla tanınmıştır. Halide Edip, kendisinde öne geçilemez bir ihtiyaç haline gelen yazı yazma hususunu şöyle ifade eder;

Yazmayı yazmak için sevdim. Bir insanın nasıl sesi olur da söylerse bende b,ir kuş öter gibi yazdım. Yazmak hayatımın büyük bir hazzıdır. Ve katiyyen şöhret düşünmedim. Çocukluğumdan beri içimden çıkmak isteyen bir sanat arzusu vardı.

Çocukluğunda, herkese nasıp olmayacak derecede müstesna bir eğitim alan Halide Edip, çok küçük yaşta İngilizce öğrenmiş, sahip olduğu bu büyük avantajla da Türk edebiyatın da isim yapmış bir çok büyük sanatkarın hayal bile edemeyeceği kadar erken bir yaşta Batı dünyasının kapılarını aralayıp bu edebiyatı bizzat kaynağından öğrenmiş ve takip etmiştir. İngilizce vasıtasıyla Batıya açılan Halide Edip, Bayron’u çok sevdiğini, İngilizce İncil ve Shakespear’in tesirinde kaldığını, hikayeci olarak Dikens’i beğendiğini, Zola’yı “insan ve hakikat adamı” olarak taktis ettiğini belirtir. Bunun yanında Maupassant ve Daudet’yi de sendiğini de belirten Halide Edip, Türk edebiyatından Abdül Hak Hamid’i tanır ve onu büyük şair olarak kabul eder.”Mert, cesur, fedakar, bir gaye aşıkı, kahraman ruhlu bir devlet adamı” olarak tanımladığı Namık Kemal’i takdir eden Halide Edip, Tevfik Fikret’i ise bütün eserleriyle değil “Sis” başata olmak üzere bazı şiirleriyle beğenir.

Batı edebiyatı ve Türk edebiyatından okuduklarıyla kendisin de önüne geçilmez bir ihtiyaç haline gelen yazı yazma isteği, Halide Edip’in “bir yanda ateşli ve ihtiraslı benliği ile, öte yandan sağlam ve geniş kültürü ile birleşerek süratli bir gelişme göstermiş ve sanatkar, Seviyye Talib, Raik’in Annesi isimli ilk romanlarından sonra yazdığı Handan, Mev’ud Hüküm ve Son Eseri gibi romanlarıyla edebiyatımızda roman vadisinin birinci sınıf sanatkarları arasında oldukça ehemmiyetli bir yer almıştır. Bu haklı şöhret, onun yine hikaye ve roman sahasında ortaya koyduğu daha olgun ve daha sağlam eserleriyle gittikçe daha çok yayılmış ve sanatkarını Türk edebiyatının gerçekten klasik bir romancısı derecesine ulaştırmıştır.”

Halide Edip, onu Türk edebiyatında seçkin bir konuma getiren kendi roman sanatı hakkında ki fikirlerini şu şekilde beyan ediyor:

Büyük mevzular aklıma kolaylıkla gelir. Ve hep şimdiye kadar da öyle gelmiştir. Ben iki türlü yazıcıyım: Bir romancı, bir de küçük hikaye, küçük mensur şiir muharriri. Romancılıkta mutlak, zihnimde mevzuunun planını yaparım. Bütün vakayı takarrur eder. Mesela hakim vasıflar nasıl olacak? Ötekiler etrafında nasıl yaşayacaklar! Bazen bab, fasıl tertibatını bile zihnimde yaparım. Ondan sonra, kolayca yazarım. Yalnız kitabın orta yerine gelince karakterler bana hakim olur. Ben onlara değil... Mesela ilk satırda o sahifeye kadar hükmünün altında yürüttüğüm, idare ettiğim şahsın bana karşı isyan ettiği zamandan sonraki gidişini, yaşayışını bazen beğenmem. Fakat o hareketler o kadar öyle olmalıdır ki, artık şahıslar istediklerini yaparlar.

Kendi roman sanatı hakkında bu şekilde görüş bildiren Halide Edip’i Türk edebiyatında kendisi gibi şöhret sahibi olmuş roman şiir veya hikaye sanatı vadilerin de rüşdünü ispat etmiş diğer sanatkarlardan önemli ölçüde ayıran bir yönü vardır: Hiçbir edebi akına mensup olamamak “Aklına koyduğunu elde etmek, şartları zorlamak ve hakim olmak” gibi kelimelerle ifade edebilecek bir takım irsi özelliklere sahip olan ve sahip olduğu bu özellikleri eserlerinde yarattığı kadın kahramanlara da aktaran Halide Edip, mizacının bir gereği olarak her hangi bir edebi akıma bağlı kalarak eser vermemiş ve dolayısıyla da edebi akımların sanatkarı sınırlayan kurallarına boyun eğmez bir tavır sergilemiştir. Bu konudaki düşüncelerini de şöyle açıklamıştır:

Bir sanatkar ve romancı olarak şunu söyleyebilirim ki, sabit bir fikre ve yalnız kendi hislerine kapılmış sanatkar, romanı olamaz. Olsa olsa şair olabilir. Roman hayatın bir çok safhalarını anlatır. Sanatkar, hadiseleri subjektif olarak görmesi, içinde bulunduğu tesirlerden sıyrılması lazımdır. Kendine ait bir şeyler anlatmış olsa bile onlardan uzaklaşmak yabancı olmak gerektir. Sabit bir fikri anlatmak, ideolojik bir eser ortaya koymaktır.

Türk edebiyatın da ilmi ve fikri çalışmalarından ziyade roman sanatındaki başarısı ilk adından çokça söz ettiren Halide Edip, dönemin Tanin, Şehbal, Mehasim, Resimli Kitap, Büyük Mecmua, Hakimiyet-i Milliye, gibi gazete ve dergilerde de yazılar neşreder. Ayrıca onun roman, hikaye gibi türlerin yanında menzur tiyatro, inceleme, makale, nutuk ve tercüme eserleri de bulunmaktadır.

Halide Edip’in meşgul olduğu edebi türler arasında en başarılı olduğu vadi olan roman sanatı hakkında kısaca bilgi verip sanatkarın kendi görüşlerini de kaydettikten sonra yazmış olduğu romanları, genel olarak roman sanatının unsurları açısından kısaca bir değerlendirmeye tabi tutmanın faydalı olacağı kanaatindeyiz. Bu değerlendirme bize Halide Edip’in romanları hakkında genel bir bilgi birikimi de sağlayacaktır.

Halide Edip’in aşk ve tutku romancılığından toplum ve türe romanına doğru gelişen romanlarını da kendi içinde gruba ayırmak mümkündür.

Birinci grup romanlar, Handan çerçevesinde toplanması mümkün olan Seviye Talip, Kalp Ağrısı, Zeyno’nun Oğlu, Son Eseri ve Mev’ud Hüküm gibi eserleridir ki bunlar, konuları bir aşk ve ihtiras etrafında kurulan gençlik romanlarıdır. Bu eserlerin özünü, değişen sosyal hayatın akışı içinde sanatkarın yarattığı idealize edilmiş kadın tipi ile alışılmış yaşama biçimi arasındaki mücadele teşkil eder. Duygunun düşünceye, kişinin topluma üstün tutulduğu bu romanlarda çok kuvvetli bir kadın kahramanın ışığına pervane olmuş kişilerin aşk maceraları ve mücadeleleri ele alınır.

İkinci grup romanlar, Vurun Kahpeye etrafında toplanması uygun olan Ateşten Gömlek ve Yeni Turan adlı eserleri ihtiva eder. Bir düşüncenin, bir ülkünün ısrarlı telkini için yazılmış olan bu romanlarda da sanatkar yine yaşadığı sosyal çevreye göre idealize edilmiş bir kadın kahramanın etrafında sevda, hayranlık ve öç alma tutkuları işlenir. Bu romanlar, bir ülkü telkin etmeleri ve bir aaai savunmaları dolayısıyla birinci grup romanlarından ayrılırlar. Yeni Turan’da Türkçülük ideali, Vurun Kahpeye ve Ateşten Gömlek’te İstiklal savaşı, Türk milletini haysiyet ve şeref mücadelesi ve Yunan zulümleri anlatılır.

Üçüncü grup romanları, Sinekli Bakkal etrafında toplayabileceğimiz, Tatarcık, Sonsuz Panayır, Akile Hanım Sokağı, Döner Ayna gibi eserleri ihtiva eden töre romanlarıdır. Bu romanlarda da kadın kahramanlar ön plana çıkmıştır. Bu gruba dahil olan romanlarda olayın icat edilmesi esmasında gözlem ve tecrübelerden faydalanılmıştır. Halide Edip, yazmış olduğu bu töre romanlarını kendisi de beğenir. 1933 yılında Ruşen Eşref’e düşüncelerinde ilk romanını eleştirir.

Bir humma içinde yazılan romanlarda iyi parçalar olabilir, fakat bunlar parmakla sayılan istisnalardır. Umumiyetle acele yazılıp bir daha bakmadan neşredilen romanlar, genç ve acemi romancının karıdır. Gerçi genç de, büyük istidadı ve kabiliyeti varsa, meşhur olan bir roman yazabilir. Fakat romancı, ancak uzun bir tecrübenin, müşahedenin, duygunun, kabiliyetin hayatı kavrayabildiği ve bu kavrayışı ölçülü bir terkip halinde verebildiği zaman romancı sayılır.

Halide Edip’in romanlarını konuları bakımından genel bir sınıflandırmaya tabii tuttuktan sonra şimdi de olaylar, şahıslar, zaman, mekan, üslup gibi unsurlar açısından değerlendirmeye almak yerinde olacaktır.

1) OLAYLAR

Halide Edip’in ilk romanlarında sanat anlayışını açıklarken de üzerinde durduğumuz gibi zihinde en ince ayrıntısına kadar tasarlanmış olaylar üzerinde durur. Son romanlarına doğru özellikle töre romanlarında gözlem ve tecrübe unsurlarının ağır batığı olaylar çoğunluktadır. Kendiside romandaki olaylar hakkında “bazıları işitilen bazıları da göz önünde geçen dayanabilir.” demektedir. Halide Edip’in ilk romanlarından son romanına doğru gidildikçe aşk ekseni etrafında dönen olaylardan toplumu ilgilendiren yerli olaylara doğru bir geçiş görülür. Şahıslarla olaylar arasındaki sıkı bağlantıya her zaman dikkat eder ve olay ayrıntılar arasında eritmez. Yazara göre olayların hayatta geçmesi de şart değildir. Böyle olunca belki daha gerçek olurlar:

Hangi romanda olursa olsun, vakalar, tipler, hayattakilere benzemezler. Belki hayattakilerden daha gerçektirler. Ona diyeceği yok. Benzemelerine lüzum yok. Bir zamanlar iyi Batı başına yazarlardı: “Bu romandaki vakalar ve karakterler muhayyeldir.

2) ŞAHISLAR

Halide Edip, bütün romanlarında genellikle idealize edilmiş, kendi ruhunun akislerini taşıyan canlı ve sürükleyici karakterler yaratmıştır. Bu karakterler içerisinde Batının kültür ve terbiye sürecinden geçmiş, duygu ile zekayı, his iradeyi birleştirmiş, en koyu ihtiraslarının bile yenen, zayıflık nedir bilmeyen, hiçbir baskıyı tanımayan, toplumun kendileri hakkındaki hükümlerine aldırmayan, çok güzel olmadıkları halde bir yanları ile etkileyici, çarpıcı ve alımlı olan, yeryüzünde değil ama belki hayallerde ve birde Halide Edip’in romanlarında rastlanılması mümkün olan seçkin ve eşsiz kadınlar ön plana çıkar. Bunun yanında kadının her arzusunu yerine getirebilecek ölçüde güçlü, fikren münevver olduğu halde yaradılıştan uysal kahramanlar da dikkati çeker. Şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki Halide Edip, idealize edilmiş kadın kahramanlar yaratmada ve bunların ruh tahlillerini en ince ayrıntılarına kadar ortaya koymada son derece başarılıdır. Bu nokta da Halide Edip’in de bir kadı olmasını kendisine sağlamış olduğu büyük kolaylığı da göz ardı etmemek gerekir. Halide Edip sadece kadın karakterleri değil erkek karakterleri de başarıyla tasvir ve tahlil etmesini bilmiştir. İlk romanlarında birkaç kişiden ibaret olan şahıs kadrosu Sinekli Bakkal ve Döner Ayna gib eserlerinde kalabalıklaşmıştır.




3) MEKAN

Halide Edip’in romanlarında olaylar Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpeye bir yana bırakılırsa daha çok İstanbul’da geçer. İlk romanlarda biraz hayali, oldukça lüks semtlerde dolaşan olaylar, Sinekli Bakkal’dan sonra kenar mahalleyi, arka sokağı da içine alarak bütün İstanbul’a yayılır. Saray, konak, köşk, otel, ahşap ev, kulübe tam bir denklik içinde romana katılır. İlk romanlarında Avrupa’dan bazı şehirlerinde çevre olarak yer aldıkları görülür.

Vurun Kahpeye romanında olaylar Batı Anadolu’da bir kasabada geçerken, Ateşten Gömlek’in mekanı İzmir’dir.

4) ZAMAN

Halide Edip, bütün romanlarında kendi yaşadığı zamanı ele alır. Sinekli Bakkal adlı eserinde biraz tarih havası karışmış olsa da bu romanın vaka zamanı da sanatkarın çocukluk yıllarına tesadüf eder.

5) ÜSLUP

Halide Edip’in ilk yazılarından son yazılarına kadar tutuk, aykırı, bazen çapraz, hatta bozuk bir ifade görülür. Türkçe’sinde akıcılık yoktur. Alışılmışın dışında bir cümle yapısı denemiş ve bunun sonucu olarak da çok yerde cümle düşüklükleri yapmıştır. Ancak o, üslü, alımlı, rahat bir üslup kullanmak yerine söylediği şeylerin sağlam olmasına dikkat etmiştir. Prof. Dr. Kenan Akyüz’ün Halide Edip’in üslubu ile ilgili değerlendirmeleri bu konuyu açık bir şekilde izah etmektedir.

Son devir Türk romanlarında üslupçuluğun genellikle ikince plana düşmüş olduğunu gösterebilecek en açık delillerden biri de hiç şüphesiz Halide Edip’in üslubudur. Tamamıyla itinasız olan, zaman zaman basit sentaks kurallarını bile dikkate almayan ve hayal sanatlarına pek az yer veren bu üslubun - daha ilk romanlarından başlayarak – Arapça ve Farsça tamlamalardan kaçındığını ve konuşma diline bağlı kalmağa çalıştığını da söylemek lazımdır. Fakat romanlarından önce yazdıkları için olacak, ilk hikayelerinde, henüz Server-i Fünun nesrinin dil ve üslubundan kurtulamadığı ve ancak daha sonraki hikayelerinde normal konuşma dilinin ve üslubunun vokabülerine anlatışına yönelebildiği görülür.

Ömer Seyfettin ile açılan sade dil akımına hemen bağlanan Halide Edip’in şivesindeki aykırılık daha ilk yazılarında dikkatleri üstüne çekmiş ve Fazıl Ahmet Aykaç’ın şu nüktesi ile hükme bağlanmıştır.

Halide Edip Hanım’ın romanları, lezzetli, nefis ama kılçığı bol sardalyaya benziyor. Yiyebilmek için çok sabır ve emek lazımdır.

C) VURUN KAHPEYE

Halide Edip’in dokuzuncu romanı olan “Vurun Kahpeye”, ilk olarak 1923 yılında Akşam Gazetesinde tefrika edilmiş, 1926 yılında ise kitap olarak eski harflerle basılmıştır. Günümüz harfleriyle ilk baskısı 1943 yılında yapılan, günümüze dek üç defa filme çekilen ve defalarca sadeleştirilerek basılan, Halide Edip’in bu güzel romanının konusu Milli Mücadele günlerinde Batı Anadolu’da incir bahçelerinin bol olduğu bir kasabada geçmektedir. Eser, o günlerin atmosferini değişik bir cepheden yansıtmaktadır. Romanda, vatanını düşman işgal ettiği Anadolu insanın Milli Mücadele’yi algılayışı hikaye edilir. Eserde düşman işgaline tavır konması noktasında iki farklı durum ve bu durumların ortaya çıkışında etkili olan iki farklı grup vardır: bu gruplardan birincisi Kurtuluş Savaşı Esnasında düzenli ordu kuruluncaya kadar düşmana tek başına karşı koyma cesaretini gösteren ve göstermiş olduğu bu cesaret örneği ile Milli Mücadele’nin simgesi haline gelen Kuvayı Milliye güçleri, ikincisi ise geçmişin dini taasubunu devam ettiren sözde bir din adamı ve onun taraftarlarıdır. Romanın asli kişisi Aliye, Öğretmen Okulu’nda kendilerine Anadolu’ya gitmelerini ve oradaki eğitime muhtaç çocuklara ilim irfan götürmelerini örgütleyen genç öğretmenin söylediklerini aklının bir köşesine yazan ve okulunu bitirince herkesin bir yolunu bulup da gitmeme konusunda son derece büyük gayret sarf ettiği Anadolu’ya tayinini isteyen idealist bir öğretmendir. Olaylar, Asiye’nin kasabaya gelişinden itibaren, onun etrafında meydana gelir. Halide Edip, eserinde kendi görüşlerini, Aliye’nin dilinden söyler.

Yazar, “Vurun Kahpeye”de Milli Mücadele’den bir sahneyi yansıtmakla beraber, asıl olarak din karşısındaki tavrını ortaya koyar. O. İslam dinine hümanist yanından yaklaşır. Halide Edip’e göre din, insanların korktuğu, bu sebeple iki yüzlülükle ile olsa yücelttiği bir emirler silsilesi değildir. Bu düşüncesinin bir sonucu olarak İslam’ı şöyle tanımlar: “Din, nurlar içinde nihayetsiz bir rahmetin, şefaatsiz tecellisiydi. Kundakta ümmeti için şefaat talep eden Peygamber Efendimiz’in, asi ümmetine melce olan Büyük Muhammet (s.a.v.)’in dini idi.” Dikkat edilecek olursa çok rahatlıkla görülecektir ki Halide Edip dine değil, dinin taassubuna, karanlık ve korkutucu olarak gösterilen yüzüne karşıdır.
İçeriğine kısaca değindiğimiz, Halide Edip’in “Türk’ün ateşle imtihan” edildiği yıllardan sahneler sunduğu bu romanının 1926 yılında eski harflerle yapılan askısı üzerinde bizzat kendisi tarafından bir takım düzeltme, ekleme ve çıkarmalar yapılmıştır.
Aliye Kasabaya Geliyor, Aliye Mektepte, Hacı Fettah Efendi ile Tosun Bey, Aliye’nin Nişanlısı, Hacı Fettah Efendi ile Yaman Karargâhında, Mevlit ve Ferdası, Yunanlıların Mutemedi, Şeytanın Kızı, Kurban-ı Aşk Issız Bir Beyabandan Geçer, Fırtınadan Evvel, Cephanenin Atıldığı Akşam, Vurun Kahpeye ve Tosunun Avdeti isimleri altında on üç bölüme ayrılmak suretiyle kaleme alınan bu roman 176 sayfalık bir hacme sahiptir. Şekil açısından bu genel bilgileri verdikten sonra eseri, romanı meydana getiren unsurlar açısından ele alalım:

1) OLAY ÖRGÜSÜ

Aliye, Darülmuallimatta okuyan İstanbullu genç bir kızdır. Okulunu bitirip şahadetnamesini alınca asabi ve ateşli bir kadın olan hocasının telkinlerine uyarak Anadolu’da öğretmenlik yapmak ister ve onu Batı Anadolu kasabalarından birisine gönderirler. Gönderildiği kasabanın eşrafında Hacı Fettah Efendi, yüzünü peçe ile örtmediği için, Kantarcı Hüseyin Efendinin oğlu Uzun Hüseyin ise okulda bir arkadaşını döven oğlunu hareketlerini düzeltinceye kadar okula gelmemek kaydıyla evine gönderdiği ve daha sonra yapmış olduğu evlilik teklifini kabul etmediği için bu genç kıza karşı tavır alırlar.

Hacı Fettah Efendi, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesinden sonra Milli Mücadelenin, bu mücadeleyi yürütenlerin ve bu mücadeleye taraf olanların karşısında yer alır; karşısında olduğu bu insanlar aleyhinde vaazlar verir. Yine bir vaaz esnasında kasabaya gelen Kuva-yı Milliye’ci Tosun Bey, etraflıca bir araştırma yaptıktan sonra kasabanın zenginlerinden bir defaya mahsus olmak üzere belli bir miktar para talep eder. Kendi payına düşen parayı vermek istemeyen Hacı Fettah Efendiyi’de tutuklar. Kasabaya gelişi sırasında meydanda gördüğü Aliye’ye de gölünü kaptırır.

Başta Hacı Fettah Efendi’nin ihtiyar karısı ve ortakları olmak üzere kasaba kadınları Aliye’ye Tosun Bey’den Hacı Fettah Efendiyi serbest bırakmasını rica etmesi için yalvarırlar. Tosun Bey Aliye’yi kırmaz ve Hacı’yı affeder. Bu arada Tosun Bey ile Aliye nişanlanırlar. Tosun bey gerek bu nişanlanma olayını gerekse düşman hakkındaki planlarını kasaba halkına söyleyerek on beş gün sonra tekrar dönmek üzere oradan ayrılır.

Tosun Bey’in kasabadan ayrılmasının hemen ardından Hacı Fettah Efendi ile Uzun Hüseyin Efendi düşman karargâhına giderek Tosun Bey’i ihbar ederler ve kasaba hakkında düşmana yarayacak bilgiler verirler. Bunun üzerine Yunan kumandanı Damyanos, kuvvetleriyle kasabayı basar. Aslında Damyanos’un buraya gelmesinin en büyük sebebi, daha önce methini duyduğu Aliye’nin güzelliğidir.

Düşman kuvvetleri kasabaya geldiği zaman, Aliye’nin baba olarak gördüğü ve yanlarına sığındığı Ömer Efendi, Kuva-yı Milliye sempatizanı olarak ihbar edildiği için tutuklanır. Aliye, Ömer Efendinin serbest bırakılması için Damayanos’a ricaya gider. Aliye’yi şimdi daha çok beğenen Damyanos, ona evlenme teklif eder ancak bu evlenme teklifi Aliye tarafından reddedilir.

Tosun Bey, bir gece, düşman cephesini uçurmak için gizlice kasabaya gelir. Duygularına hakim olamayan Tosun Bey, kasabaya gelmişken Aliye’yi de görmek ister. Aliye’nin evine gelen Tosun Bey’i Hacı Fettah ve Kantarcı Hüseyin ihbar eder. Böylece Tosun Bey’in bulunduğu ev kuşatma altına alınır. Aliye, kuşatmanın kaldırılması ve Hacı Fettah ile Kantarcı Hüseyin’in tutuklanması şartı ile Damyanos’un evlenme teklifini kabul ettiğini açıklar. Şartlar yerine getirilir.

Aliye, bundan birkaç saat sonra Tosun’un uçurduğu cephaneliğin doğurduğu panik ortamından faydalanarak karargâhtan kaçar. Gülsüm Hala ile birlikte saklanırlar. Bu arada Türk ordusunun yaklaştığını gören düşman askerleri, ayrılmadan önce kasabayı ateşe verirler.

Düşmanın gidişinden sonra hapisten çıkarılan Hacı Fettah ile Kantarcı Hüseyin Aliye’yi kahpelikle suçlar, halkı galeyana getirirler. Aliye halk tarafından linç edilir. O anda Türk ordusu kasabaya girer.

Bir ay sonra İstiklal Mahkemesi’nde Hacı Fettah ve Kantarcı Hüseyin idamla cezalandırılır. Cephede bacaklarını kaybeden Tosun Bey ise kendisini cehalet ve taassupla savaşa adar.

2) ŞAHIS KADROSU

Halide Edip’in roman sanatı hakkındaki görüşleri ortaya koyarken şahıslar konusunda ifade ettiğimiz fikirlerin büyük çoğunluğunun Vurun Kahpeye adlı eserinde örneklerle tescillendiğini görürüz. İlk romanlarında üç beş kişiden meydan gelen şahıs kadrosu sonraki romanlarında daha geniş bir yapıya doğru yönelirken Vurun Kahpeye adlı eserine bizzat isimleri zikredilen yahut isimleri zikredilmemesine rağmen görevleri veya unvanları vasıtasıyla tespit edebildiğimiz şahısların sayısı kırk dokuzdur. Tek tek tespit etme imkanı bulduğumuz bu kırk dokuz şahsın yanı sıra romanda şahıs kadrosuna dahil etmemiz gereken guruplarda mevcuttur. Bu gurupları; yalın ayak, yamalı şalvarlı, burunları akan, elleri simsiyah esnaf çocukları; ekseri cılız, fena bakılmış, sümüklü, kirli fakat mütehakkim ve ahlaksız, imtiyazlı eşraf çocukları; kibarlık göstermek hevesinde olan memur çocukları, kasabanın yerli kadınları, memur hanımları ve Yunan Karargâhının bulunduğu kasabanın ahalisi olarak sıralayabiliriz.

Tek tek tespit etme imkanı bulduğumuz kahramanları ise roman içindeki fonksiyonlarına göre şu şekilde sınıflandırmak mümkündür.

1. Derece Kahramanlar : Aliye, Tosun Bey, Damyanos, Kantarcıların Uzun Hüseyin, Ömer Efendi, Hacı Fettah Efendi, Kantarcı Hüseyin.

2. Derece Kahramanlar : Maarif Müdürü, ikinci muallime Hatice Hanım, Durmuş, Durmuş’un annesi, Gülsüm Hala, Gariplerin Mustafa Ağa, eşraftan Mehmet Ağa, Hacı Ziya Ağa, Ahmet Ağa, Latif Ağa, Tercüman, Yaver, Selim Kaptan, Haydar Kaptan, Ali Bey.

3. Derece Kahramanlar : Serhademe Güllü Kadın, asabi ve ateşli genç muallime, fakir ve ters ihtiyar hala, bir gözü kör başı beyaz bir paçavra ile sarılmış ihtiyar hademe, muhasebeci, esnaf çocukları, memur çocukları, eşraf çocukları, Kantarcı Hüseyin’in oğlu Sabri, köylü bekçi, maarif müdürünün hanımı, kasabanın yerli kadınları, memur hanımları, Hidayet, İstanbullu Mevlevi Dedesi, Hacı Fettah’ın ihtiyar karısı, Hacı Fettah’ın daha genç olan diğer iki karısı, Nazif, Yunan karargâhının bulunduğu diğer kasabanın ahalisi, Yunan nöbetçileri, Yunan askerleri, Yunan karargâhında bulunan iki Türk kadın, Eleni, Bakkal Sami’nin dul karısı, müezzin İbrahim, Mehmet, İstanbul’un Rum kokotlarından getirilen iki kadın ve Uzun Hüseyin’in karısı.

a) ALİYE

Yemen’den Kafkaslar’a, Kafkaslar’dan Suriye’ye kadar Osmanlı’nın I. Dünya Savaşında mücadele ettiği bir çok cephede mermi yakan ve bir daha evine dönmeyen bir babanın ve veremli bir annenin evladı olan Aliye, Darülmuallimat’ı bitirince ateşli ve asabi muallimesinin tavsiyesi üzerine herkesin İstanbul’da kalmak için binbir dolap çevirdiği bir dönemde Anadolu’da görev yapmak ister ve onu Batı Anadolu’nun incir bahçeleriyle süslü şirin bir kasabasına verirler. Başta kasabanın maarif müdürü olmak üzere eşrafın büyük bir çoğunluğu o güne kadar kasabaya öğretmenlik yapmak üzere gelen bütün genç kızları kimsesizliklerinden yararlanarak avuçlarının içine almışlar ve kötü emellerine alet etmişlerdir.

Aliye bilgili, kültürlü aynı zamanda alımlı ve hoş bir kızdır. Maarif müdürü diğer muallimelere oynadığı oyunu Aliye’ye de oynamak ister ancak Aliye onun bu niyetini sezince ona bu fırsatı vermez. Ömer Efendi’nin evinde kalan Aliye bir gün Gülsüm Hala’ya “Toprağınız toprağım, eviniz evim, burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi!” diyerek ne kadar büyük bir idealin peşinde olduğunu ortaya koyar. Bu yolda onu, ne oğlunu okuldan kovduğu için okuldan kovan Kantarcı Uzun Hüseyin nede yüzünde peçe olmadığı için kanının helal olduğunu söyleyen Hacı Fettah Efendi engelleyebilir. Aliye doğru bildiği yolda yürümeye devam eder ve kimseye boyun eğmez. Kendisiyle evlenmek isteyen kasabanın gençlerinin tekliflerini reddeder. Kuva-yı Milliyeci Tosun Bey’i görünceye kadar gönül sarayının kapılarını kimseye açmaz. Tosun Bey onu Ömer Efendi’den ister ve nişanlanırlar.

Kasabaya Yunanlılar tarafından baskın yapıldıktan sonrada Aliye için Yunan ordusunun kumandanı Damyanos yanar tutuşur. Ancak Aliye onunda evlenme teklifini geri çevirir. Ne zaman Tosun Bey Yunan cephanesini havaya uçurmak için kasabaya geldi, Aliye ile görüştü, o zaman Aliye bütün benliğini adadığı bu adamın vatan ve milletini, kendisinden daha çok sevdiğini anlar. Kuşatma altında olan evin etrafındaki kuşatmayı kaldırması ve bunun yanında birkaç şartını daha yerine getirmesi durumunda kendisi ile evleneceğini söyler. Böyle bir teklife dünden razı olan Damyanos, şartları yerine getirir. Aliye böylelikle Tosun Bey’in kaçmasına yardımcı olmuş ve Türk ordusunun büyük ve kesin bir zafer kazanmasına zemin hazırlamıştır.

Tosun Bey’in cephaneyi uçurması esnasındaki kargaşadan faydalanarak karargâhtan kaçmayı başaran Aliye ise Türk ordusunun kasabaya girdiği anlarda Hacı Fettah Efendi ve Kantarcı Uzun Hüseyin’in kışkırtmaları neticesinde kahpe damgası yemiş ve linç edilmiştir.

Aslında, Vurun Kahpeye romanının asıl kahramanı olan Aliye, Halide Edip’in hemen hemen bütün romanlarında görülen idealize edilmiş kadın karakterlerin bu romandaki versiyonundan başka bir şey değildir. Çünkü Aliye de bilgili, kültürlü, çok güzel olamasa bile çevresindeki erkekleri kendisine pervane edecek bir alımlılığa sahip, geleneksel yapıyla çatışan bir hayat tarzı olan, çevresinin kendisi ile ilgili düşünce ve yargılarına pek de aldırış etmeyen bir tiptir. Ayrıca Halide Edip kahramanını romanda biçmiş olduğu rolle yükseltmekle yetinmemiş, ismini de “Yüce” anlamına gelen “Aliye” olarak belirlemiştir.



b) TOSUN BEY

Tosun Bey, Yunanlıların İzmir’i işgal ettiği gün hemşehrilerinden bir çete oluşturup dağa çıkan, Karadeniz sahillerinin yetiştirdiği Bülent, haşin, kartal yüzlü, mütehakkim ve güzel bakışlı bir genç yüzbaşıdır. Yunanlılar en çok onun çetesinden çekinirler çünkü kati bir imanı, müthiş ve kin ve isyanı vardı. Türkler arasında Rumlar ile münasebeti olanları çok şiddetli bir şekilde cezalandırır.

Onun namını duyan kasaba ve köylerde ki ağalar da birbirinden intikam almak için kızdıkları yada hasım olarak gördüklerini onun vasıtasıyla cezalandırma yoluna giderler. Tosun Bey çok geçmeden bu durumun farkına varır ve çoğu zaman yapılan ihbarlara ve gelen şikayetlere detaylı bir araştırmadan sonra itibar eder.

İşte böyle üstün vasıflara sahip olan Tosun Bey, bir gün Aliye’nin öğretmenlik yaptığı kasabaya gelir. O sırada öğrencileri ile meydandan geçen Aliye’yi görür ve gönlünü ona kaptırır. Bir müddet misafir olarak kaldığı kasabanın varlıklı isimlerinden bir miktar para talep eder. Kendi hissesine düşen parayı vermeye yanaşmayan Hacı Fettah Efendiyi cezalandırmaya hazırlanırken Aliye’nin ricası üzerine vazgeçer. Aliye’yi kasaba halkından ister ve nişanlanırlar. Yunanlılara karşı yapacak oldukları saldırılarla ilgili planlarını kasabalıya söyler ve on beş gün sonra geriye dönmek üzere oradan ayrılırlar. Kantarcı Hüseyin ile Hacı Fettah Efendi’nin Yunan Kumandanına Tosun Bey’in planlarını bildirmeleri üzerine Yunanlılar kasabayı basar ve Tosun Bey ancak birkaç defaya mahsus olmak üzere gizlice kasabaya gelerek Aliye’yi görebilir. Son gelişinde Aliye’nin yardımıyla güçlükle kasabadan çıkan Tosun Bey, Yunan cephaneliğini uçurduğu sırada ayaklarını kaybeder. Türk ordusunun kasabaya girmesinden ancak bir müddet sonra kasabaya gelebilen ve Aliye’nin akıbetini Durmuştan öğrenen Tosun Bey, kendini Taassup ve cehaletle savaşmaya adar. Halide Edip ona da güç ve mücadeleyi temsil etmesi bakımından Tosun adını vermeyi uygun görmüştür.

c) ÖMER EFENDİ

Abani sarıklı, temiz yüzlü, kır sakallı, taşranı bazen insanın canını gören, görmüş geçirmiş, mahzun siyah gözleriyle insana bakan bir siması olan Meclis-i İdare âzâsından yerli Ömer Efendi kasabada doğruluk ve dürüstlüğü ile tanınan bir insandır. Bu suretle doğruluk ve dürüstlük tarağında bezi olmayanların her zaman bir numaralı düşmanı konumundadır. Aliye kasabaya gelince hanımı Gülsüm Hala ile birlikte ona evlerinin kapılarını açmak suretiyle onu himaye etmişler, yine Kuva-yı Milliyeci Tosun Bey kasabaya gelince onu da evlerine misafir etmişler, milletini ve vatanını seven bir insanın gözüyle bakıldığında fevkalade isabetli ve doğru olan bu tavır ve davranışlar, Yunanlıların kasabayı işgal etmesinden sonra düşmanları tarafından Yunan Kumandanı Damyanos’a Kuva-yı Milliye taraftarı olarak ihbar edilmesine neden olacak, ilk seferde Aliye’nin ricası ile kurtulduğu tutuklanmadan ikinci seferde kurtulamayacak ve Yunanistan’a sürülecektir.

d) KANTARCILARIN UZUN HÜSEYİN

Kasabanın en zengini Kantarcı Hüseyin’in oğlu Uzun Hüseyin, İstanbul’da senelerce hukuk fakültesine devam etmesinin sonucu olarak nisbeten düzgün konuştuğu İstanbul ağzı ile, izin bile isteme lüzumu hissetmeden daldığı ders salonunda Aliye’ye Sabri’yi okuldan kovmasını hesabını sormaya kalkmış, Aliye’nin beklenmedik ve sert tavırları karşısında nibeten düzgün konuşabildiği İstanbul Türkçesi’ni bir kenara bırakarak kasaba ağzıyla, en ağza alınmayacak küfürleri Aliyenin yüzüne karşı söyleme alçaklığını göstermiş sarı yüzlü, yosunlu dişli, çarpık burunlu birisidir. Daha sonra kasabanın bütün gençleri gibi oda Aliye’ye evlenme teklif etmiş tabi doğal olarak teklifi kabul edilmemiş, Aliye Tosun Bey ile nişanlanıp kasabanın sokaklarında el ele dolaşırken hasedinden çatlamış, sırf Aliye’ye sahip olabilmek için Tosun Bey’in planlarını Yunan Kumandanı Damyanos’a anlatmış, dolayısıyla Yunanlıların kasabayı işgaline sebep olmuş, Yunanlıların kasabada ki bütün yeme, içme ve eğlence masraflarını karşılamış, Aliye’yi Damyanos’tan alamayacağını anlayınca hemen kasaba da Yunanlılara karşı kamu oyu oluşturma yolunu tutmuş, aklınca taarruza geçen Türk ordusu kasabaya girince daha önce Kuva-yı Milliye aleyhine yaptığı çalışmaların ortaya çıkmaması için gayret sarfetmiştir.

Aliye’nin, Tosun Bey’in kaçabilmesi için Damyanos’un evlenme teklifini kabul etme oyununun şartlarının birinin gereği olarak Yunanlılar tarafından Hacı Fettah ile birlikte hapse atılmış, Yunanlıların kasabayı terk etmesinden sonra kasaba halkı tarfından hapisten kurtarılmış, hapisten çıkar çıkmaz da Aliye’ye kahpe damgasını vurarak halkı galeyana getirmiş ve Aliye’nin linç edilmesine sebep olmuştur. Ancak Türk ordusunun kasabaya girişi sırasındaki riyakar karşılama seramonileri kâr ermemiş, bir ay sonra kasabaya gelen İstiklâl Mahkemeleri tarafından idama mahkum edilmiştir.

e) HACI FETTAH EFENDİ

Kuva-yı Milliye’nin düşmana karşı direnişe geçmesinden sonra Cuma namazının ardından :

“Ey ahali! Bıyıksızları, gavurlar gibi yakalık takanları, din düşmanı olanları istemeyiniz! Onlar ki ellerinden kuvvet geçer geçmez mukaddesatı çiğner, kadınlarımızın örtülerini kaldırır, sünnet ve farzı inkar ederler. Onları istemeyiniz! Onların kanı kâfirlerin kanı gibi helâldir. Hatta derim ki, her hangi bir kuvvet ve hükümet, nereden gelir ve kim olursa olsun, camilerimizi, dinimizi sıyanet ederse ona biat ediniz!” diyen, kasabanın meydanın da çocuklara marş söyleten Aliye’nin arkasından :

“Görüyor musunuz? Erkeklerin içinde yüzü gözü açık namahremler Müslümanların kalbini fesada vermek için şarkı söyleyerek dolaşıyorlar. Bunlar, bunlar mel’undur, çocuklarımızı bunlara teslim etmeyin, eğer bir gün içimize Yunan girdiğini değil, başımıza taş yağdığını görmek istemiyorsanız, bu karıların üstleri başlarıyla beraber kendilerini de parçalayınız, yoksa Cenab-ı Hakkın bütün gazapları üstümüzden eksik olmayacaktır.” diye bağıran Hacı Fettah Efendi, Tosun Bey kasabanın zenginlerinden bir defaya mahsus para toplayacağını söylediği zaman utanmadan arlanmadan hiç parası olmadığını, akşama içecek çorbayı zor bulduğunu söylemiş, Kuva-yı Milliye’nin korumasına ihtiyaç duymadıklarını, Kuva-yı Milliyeciler’in kasabayı Allah’a emanet etmelerinin yeterli olacağını anlatmış ve bu sözlerinin neticesinde ölümden, bin bir türlü hareketi reva gördüğü Aliye’nin ricasıyla kurtulmuştur. Kendisine yapılan böyle büyük bir iyiliğin sahibini de Yunan Kumandanı Damyanos’a ihbar etmek suretiyle kasabanın Yunanlılar tarafından işgal edilmesine sebep olur.

İşgâlden sonra sözde halkın canını bağışlaması için Damyanos’a ricacı olarak gider. Ancak aslında bağına göz diktiği Ömer Efendi’yi tevkif ettirip onun arazisine konma planları yapmaktadır. Onun bir diğer planı da Tosun Bey’den rica etmek suretiyle canını kurtaran Aliye’yi ortadan kaldırmaktır. Ancak planlarlı pek de istediği doğrultuda gitmemiştir. Ömer Efendi’nin bağını zaptetmeye muvaffak olmuş fakat Aliye’ye kalbi alaka duyan Damyanos’un, Aliye’nin Tosun’u kasabadan çıkarabilmek için kendisine oynadığı evlilik teklifini kabul etme oyununun şartlarından birisinin sonucu olarak hapse atılmaktan kurtulamamıştır. Kasabadan Yunanlıların ayrılmasının ardından halk tarafından hapisten çıkarılan Hacı Fettah, ilk iş olarak kahpelikle suçladığı kadınları tabi ilk başta Aliye olmak üzere halka linç ettirmiştir. Türk ordusu kasabaya gelince daha önceden Kuva-yı Milliye aleyhtarı olduğu ve Yunanlılarla birlik olup çevirdiği dolaplar anlaşılmasın diye karşılama heyetinin en önünde yer alır. Ancak hiç kimsenin yaptığı yanına kâr kalmaz ve o da tıpkı Kantarcıların Uzun Hüseyin gibi yapmış olduğu kötülüklerin bedelini İstiklâl Mahkemeleri’nden çıkan idam kararı neticesinde canıyla öder.

Hacı Fettah Efendi’nin şahsında Halide Edip, din adına hareket ettiğini söyleyip de sözlerinde ve hareketlerinde en küçük bir dini yön bulunmayan cehalet ve taassup girdabında çırpınan kimseleri konu edinmiştir.

f) DAMYANOS

Yunan milliyetçiliği ideolojisini yayma bahanesiyle servetine servet katan, en büyük marifeti Yunan olmayan milletlerin özellikle Türkler’in kanını emip daha sonra da servetlerine konmak olan Damyanos, Anadolu’daki en cani Yunan kumandanı olma gibi bir vasfında sahibiydi. Girdikleri bütün yerleşim yerlerinde önce kendi zengin kesimin servetine el koyuyor, yeteri kadar servet biriktirdiğini düşündüğü zaman ise maiyetinde ki askerlere müsaade ediyor, bu sefer onlar halkı ikinci bir soyguna tabi tutuyorlardı.

Akşamları geç vakte kadar içen, gündüz öğleye kadar yatan bu şişman ve bir gözü cam Yunan kumandanı, ömür boyu Paris’te çalışmadan yaşayabileceği bir servete sahip olmuştu. Ayrıca sık sık attığı Yunan milliyetçiliği nutukları onu ülkesinde bir kahraman konumuna yükseltiyordu.

Damyanos, böyle bir servet ve itibarın sahibi ve o güne kadar canının istediği her şeyi elde etmiş kırk beş yaşında bir kumandan iken Hacı Fettah ile Kantarcıların Uzun Hüseyin Kuva-yı Milliye’ci Tosun Bey’in planlarını ona verirler ayrıca kasabada çok güzel bir İstanbullu öğretmenin olduğundan bahsederler. Kasabaya geldikleri zaman da her türlü kolaylığı sağlayacaklarını söylerler.

Damyanos kuvvetleriyle kasabaya gelince daha önceden methini duyduğu Aliye öğretmenin evinin etrafına nöbetçiler yerleştirir. Aliye’yi görebilmek için Ömer Efendi’yi tutuklar. Ancak Aliye’nin ricası üzerine salıverir. Kırk beş yaşına gelinceye kadar her türlü arzusuna kavuşan Damyanos Aliye’yi görünce çarpılır. Onun Tosun Beyin nişanlısı olduğunu bilir. Yine de duygularına gem vuramaz ve Aliye’ye evlenme teklif eder. Hatta bu teklifi kabul etmesi halinde bütün servetini ayaklarının altına sereceğini isterse onu Pariste yaşatacağını hatta Yunan ordusundaki görevinden hemen istifa edebileceğini dile getirir. Ancak Aliye’nin kaya gibi sağlam iradesine nüfuz edemez. Damyanos Aliye’yi sadece bedeniyle istese kolayca elde edebilecektir. Fakat o Aliye’yi bedeniyle ve ruhuyla istemektedir. Bunun içinde Aliye’nin rızasının olması gerekmektedir. Aliye’yi kararından döndüremeyen Damyanos onu ikna edebilmek için Ömer Efendi’yi ikinci kez tutuklar. Aliye’nin ricasına rağmen onu Atina’ya sürer.

Aradan bir müddet geçtikten sonra Tosun kasabadaki Yunan cephaneliğini uçurmaya gelir. Dayanamaz Aliye’yi ziyaret eder. O gece ev Yunanlılar tarafından çok sıkı bir şekilde muhasara edilir. Aliye de Tosun’u kurtarabilmek ve Türk ordusunun işini kolaylaştırabilmek için Damyanos’a evin etrafındaki muhasarayı kaldırması, Uzun Hüseyin ve Hacı Fettah’ı hapsetmesi ve de evleninceye kadar kendisine Türk gelenekleri şartlarına göre davranması şartlarını yerine getirirse evlenme teklifini kabul edeceğini söyler. Damyanos derhâl şartları yerine getirir. Tosun’un cephaneliği havaya uçurması sırasında yaşanan kargaşada Aliye kaçar. Türk askerleri kasabaya iyice yaklaştıkları sırada Damyanos, kaçmak için hazırladığı arabasıyla Aliye’yi aramaya koyulur. Bulamayınca da kasabayı terk etmek zorunda kalır.

3) MEKAN

Halide Edip’in bütün romanlarında İstanbul merkezli bir mekan unsuru hakimdir. Ancak iki romanı vardır ki bunlarda olaylar İstanbul sınırları dışına taşar ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinde meydana gelir. Bu iki roman Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpeye’dir.

Vurun Kahpeye romanının, Aliye’nin Darülmuallimat’taki günlerinden bahseden bölümlerinde genel olarak İstanbul, özel olarak ise Darülmuallimat, ihtiyar halanın evi, Maarifin koridorları, Haydarpaşa; Aliye’nin babasından ve veremli annesinden bahsedilen bölümlerinde ise İstanbul’un Fatih semti, Yemen’den Kafkaslar’a, Kafkaslar’dan Suriye’ye kadar olan geniş bir coğrafya mekan olarak göze çarpar.

Romanın konusunu oluşturan asıl olaylar ise Batı Anadolu’nun incir bahçeleriyle süslü şirin bir kasabasında geçer. Bu kasabada da olayların meydana geldiği mekanlar mevcuttur : Maarif Müdürlüğü, Ömer Efendi’nin evi, mektep, kasaba camisi, kasabanın meydanı, hapishane, Durmuş’un tek gözlü basık damlı kulübesi, Kantarcı Hüseyin’in selamlığı, Kantarcıların kasabanın eteğindeki bağ evi, Yunanlıların karargâhı, kasabanın karanlık sokakları, incir bahçeleri, ıssız ve kurak tarlalar kasabada meydana gelen olayların adresi olan mekanlardır. Bütün bu mekanların yanında Yunanlıların işgal etmesi sebebiyle adı geçen İzmir’i ve Yunanlıların kasabayı işgal etmeden önce Hacı Fettah Efendi ve Kantarcı Uzun Hüseyin’in Tosun Bey’i ihbar etmek üzere gittikleri Yunan karargâhının bulunduğu (...) kasabasını da mekan olarak alabiliriz.

4) ZAMAN

“Türk’ün Ateşle İmtihan” edildiği yılların romanı olan Vurun Kahpeye, İstiklal Savaşı yıllarında Batı Anadolu’nun küçük bir kasabasında geçen yılları anlatır. Roman içerisinde olayların zamanını ifade eden cümleler mevcuttur. Mesela Tosun Bey’in kasaba ahalisinden Aliye’yi isteyip onunla nişanlandıktan sonra kasabadan ayrılırken “On Beş gün sonra kendi ellerinizle yaptığınız düğünle zevcemi sizden alacağım” demesi.

İkinci bir örnek olarak Damyanos’un sürekli kendisinden Aliye’yi isteyen Uzun Hüseyin’e “Biz buraya geleli iki ay oldu hâlâ Tosun Bey’i yakalayamadın. Tosun Bey yakalanmadan kızı unut” demesi.

Üçüncü örnek olarak ise Aliye’nin Ömer Efendiyi tutuklanmaktan kurtarmak için Kantarcıların Uzun Hüseyin ve Hacı Fettah Efendi’den yardım istemesi neticesinde uğradığı hakaretten ve Uzun Hüseyin’in onun bu çaresiz durumundan istifade etmek istemesinden dolayı kendini tutamayıp “Bir seneden beri çektiğim acılar hayatımdan bezdirdi. Keşke bu kasabaya hiç gelmemiş olsaydım” demesi.

Bu örnekler içinde, bize, romanda geçen olayların ne kadar bir zamanı kapsadığını belirlemek için en fazla yardımcı olabilecek olanı üçüncüsüdür. Çünkü Aliye bu cümleleri söylediği zaman kasabaya geleli bir yıl olmuştur. Aliye’ye bu cümleleri sarf ettiren olay ise Ömer efendiyi tutuklanmaktan kurtarmak için yardım talep ettiği Uzun Hüseyin ile Hacı Fettah’ın hakaretleri ve aşağılamaları olduğuna göre bu sırada henüz Türk ordusu taarruza geçmemiş ve daha Tosun Bey’den haber alınamamıştır. Aliye’nin içinde bulunduğu bu müşkül durumdan birkaç ay sonra Türk ordusu taarruza geçecek ve Yunanlılar kasabadan çekileceklerdir.

Bu tespitlerimizden sonra diyebiliriz ki Vurun Kahpeye romanında olaylar, bir yılı biraz aşan, bir buçuk yıla yaklaşan bir zaman diliminde gerçekleşmiştir. Ayrıca geriye dönüş tekniği ile Durmuş’un okula başlamadan önce iki yıl annesine bakabilmek için amcasının yanında çalıştığı da anlatılmıştır. Bunlara ek olarak yine geriye dönüş tekniği ile Aliye’nin çocukluk günlerine de değinilmiştir.

5) BAKIŞ AÇISI VE ANLATICI

Halide Edip, hakim bakış açısı ve yazar anlatıcı tekniği kullandığı bu romanında ayrıca kahramanlarını da karşılıklı konuşturmuştur :

“Müdür Bey’in tebessümü, kör hademenin sırıtışı onda bir tehlike hissi, için olduğunu bilmeden siper alan manevi bir ruhiyet yapmıştı. Müdür ona mektepte yatıp kalkmayı teklif ettiği zaman, Ömer Efendi oldukça endişeli :

- Eksük etek, nasıl oluu? Yanunda Gantarcılar’ın Hüseyin’in evi de…

Müdür tehevvüre atıldı :

- Sizinki taşra zihniyeti. Bu İstanbullu medeni hanımlar yalnız evde de yatar, ne zannediyorsunuz? Bu yaşta yapayalnız taşraya çıktıktan sonra…”

Özellikle kadın kahramanlarının ruhi tahlillerinde büyük bir başarı gösteren Halide Edip, aynı zamanda çok başarılı tasvirlerde yapmıştır :

“Çocukluğunda Süleymaniye de Beyazıt Kubbeleri altındaki Ramazan gecelerinin cami avlularında, mahyalar altında ki mahalle çocuklarıyla konuşup oynadığı dakikaların, verem annesinin, haber gelmeyen babasının hasretiyle loş ve çıplak odalarında, gece kandillerin gölgesinde yanaklarından dökülen göz yalarındaki garip esrarın havası, bu akşam hafızasında uyandı, söndü.”

“El kadar küçük bir çocuk yüzü, açık mavi gözleri, çukur çenesi, yanaklarıyla asma yapraklarını arasından orada olmanın ehemmiyeti ile mest olmuş bir çocuk…”

Ta en başından beri eserlerinin dili kusurlu olan Halide Edip, Vurun Kahpeye’de de bundan kurtulmayı başarabilmiş değildir. Ayrıca bu eser için söylememiz gereken üslup özelliklerinden birisi de kahramanların yetiştikleri çevrenin ağzıyla konuşturulmuş olmalarıdır:

“- Sen kim oluyon garı? Diye haykırdı. Sen muallime değil misin? Sen bu kasabanın muallimesi değil misin? Ne haddine bir eşraf çocuğunu koğuyon, ne haddine benim suratıma haykırıyon? İstanbul’un hayasız garılarına, erkeklerin suratına haykıran, yol iz bilmeyen garılarına burada lüzum yok. Ne okutmanı nede seni isteyoz.”

Vurun Kahpeye romanının 1926 yılında eski harflerle yapılmış ilk baskısına bizzat Halide edip tarafından düzeltme, ekleme ve çıkartmalar yapılmıştır. Bu değiştirmelere birkaç örnek vermek yerinde olacaktır :

1926 baskısında :

“… harabiyet sahaları, bu kadar evladının gölgesi altında öldüğü güzel bayrak”

Halide Edip’in düzelmesiyle :

“… harabiyet sahaları, gölgesi altında bu kadar vatan evladı ölen güzel bayrak”

1926 baskısında :

“… birden bire hasıl olan burûdeti”

Halide Edip’in düzelmesiyle :

“… birden bire hasıl olan soğukluk”






Bu çalışmayı yapabilmem için gerekli olan kaynakları temin etmemde bana yardımcı olan Beyza POÇAN, Elçin BOZOĞLU, ve Mehmet Ali DEMİR’e, yine bu çalışmayı yapabilmem için koskoca bir gününü benim için feda eden Rabia YILMAZ’a konunun ele alınışı bakımından, yapmış olduğu “Halit Ziya UŞAKLIGİL, Roman Sanatı ve Aşık-ı Memnû Romanı” adlı çalışmasıyla bizim çalışmamıza örnek teşkil eden Şadiye ÖZÇELİK’e sonsuz teşekkürlerimi sunarım.












































KAYNAKLAR

1. Halide Edip ADIVAR, Vurun Kahpeye, Özgür Yayınları, İst. 1998
2. Rûşen Eşref, Diyorlar ki, İst. 1918
3. Nihad Sami BANARLI, “Halide Edip (Adıvar)”, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, C:2, İst. 1971, s. 1225-1231
4. Hilmi YÜCEBAŞ, a.g.e, s.97
5. Neriman MALKOÇ, Yeni İstanbul Gazetesi, 01.11.1954
6. Prof. Dr. Kenan AKYÜZ, “Halide Edip Adıvar”, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri I, 4. Baskı, s.176-178
7. Ahmet KABAKLI, “Halide Edip Adıvar”, Türk Edebiyatı, C:3, İst. 1990
8. Prof. Dr. Şerif AKTAŞ, “Halide Edip Adıvar”, Büyük Türk Klasikleri, C:11, İst. 1992, s. 60-101
9. Dr. Osman GÜNDÜZ, “Halide Edip Adıvar” Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı, 1. Basım, Ankara, 2004, s. 378-382.