1 den 8´e kadar. Toplam 8 Sayfa bulundu

Konu: Attila İlhan'ın Hayatı ve Makaleleri

  1. #1
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart Attila İlhan'ın Hayatı ve Makaleleri



    ATTİLA İLHAN (1925 - 2005)



    İlk Gençlik Yılları

    15 Haziran 1925'te Menemen'de doğdu. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı bölgelerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleriyle yakalanmasıyla 1941 Şubat'ında, 16 yaşındayken tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kaldı. İki ay hapiste yattı. Türkiye'nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi'ne yazıldı. Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanı'nda Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü pek çok ünlü şairi geride bırakarak aldı. 1946'ta mezun oldu. İstanbul Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. Üniversite hayatının başarılı geçen yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayınlanmaya başladı. 1948'de ilk şiir kitabı Duvar'ı kendi imkanlarıyla yayınladı.


    Paris Yılları

    1949 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Nazım Hikmet'i kurtarma hareketine katılmak üzere ilk kez Paris'e gitti. Bu harekette aktif rol oynadı. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan bir çok karakter ve olaya temel oluşturmuştur. Türkiye'ye geri dönüşünde sıklıkla başı polisle derde girdi. Sansaryan Han'daki sorgulamalar ölüm, tehlike, gerilim temalarının işlendiği eserlerinde önemli rol oynamıştır. Bir kaç kez gözaltına alındı.

    İstanbul - Paris - İzmir Üçgeni

    1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı kovuşturmaya uğrayınca Paris'e tekrar gitti. Fransa'daki bu dönem Attilâ İlhan'ın Fransızca'yı ve Marksizmi öğrendiği yıllardır. 1950'li yılları İstanbul - İzmir - Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini yavaş yavaş Türkiye çapında duyurmaya başladı. Yurda döndükten sonra, Hukuk Fakültesi'ne devam etti. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953'te Vatan gazetesinde sinema eleştirileri yazmasıyla başlar.

    Sanatta Çok Yönlülük

    1957'de gittiği Erzincan'da askerliğini yaptıktan sonra, tekrar İstanbul'a dönüş yapan Attilâ İlhan sinema çalışmalarına ağırlık verdi. Onbeşe yakın senaryoya Ali Kaptanoğlu adıyla imza attı. Sinemada aradığını bulamayınca, 1960'ta Paris'e geri döndü. Sosyalizmin geldiği aşamaları ve televizyonculuğu incelediği bu dönem, babasının ölmesiyle birlikte yazarın İzmir dönemini başlattı. Sekiz yıl İzmir'de kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler serisinden Bıçağın Ucu yayınlandı. 1968'te evlendi, 15 yıl evli kaldı.

    İstanbul'a Dönüş

    1973'te Bilgi Yayınevi'nin danışmanlığını üstlenerek Ankara'ya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak 'ı Ankara'da yazdı. 81'e kadar Ankara'da kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul'a yerleşti. İstanbul'da gazetecilik serüveni Milliyet ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti. 1996 yılından beri köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesi'nde sürdürmektedir. 1970'lerde Türkiye'de televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da senaryo yazmaya geri dönüş yaptı. Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür halk tarafından beğeniyle izlenilen diziler oldu. [/color] [/b]

    ESERLERİ
    Şiir kitapları: Duvar (1948), Sisler Bulvarı (1954),Yağmur Kaçağı (1955), Ben Sana Mecburum (1960), Bela Çiçeği (1962), Yasak Sevişmek (1968), Tutkunun Günlüğü (1973), Böyle Bir Sevmek (1977), Elde Var Hüzün (1982), Korkunun Krallığı (1987), Ayrılık Sevdaya Dahil (1993).

    Romanları: Sokaktaki Adam (1953), Zenciler Birbirine Benzemez (1957), Kurtlar Sofrası (1963/64), Bıçağın Ucu (1973), Sırtlan Payı (1974), Yaraya Tuz Basmak (1978), Fena Halde Leman (1980), Dersaadet’te Sabah Ezanları (1981), Haco Hanım Vay (1984), O Karanlıkta Biz (1988).

    Gezi notları: Abbas Yolcu (1957).

    Deneme-anı türü: Hangi Sol (1970), Hangi Batı (1972), Faşizmin Ayak Sesleri (1975), Hangi ---- (1976), Hangi Sağ (1980), Gerçekçilik Savaşı (1980), Hangi Atatürk (1981), Batının Deli Gömleği (Gazete yazıları, 1981), İkinci Yeni Savaşı (1983), Sağım Solum Sobe (Gazete yazıları, 1985), Yanlış Erkekler Yanlış Kadınlar (1985), Ulusal Kültür Savaşı (1986), Sosyalizm Asıl Şimdi (1991), Aydınlar Savaşı (1991), Kadınlar Savaşı (1992), Hangi Edebiyat (1993), Hangi Laiklik (1995),Hangi Küreselleşme (1997), Bir Sağ Kırmızı Karanfil
    (gazete yazıları, 1988).

    Senaryosunu yazdığı Sekiz Sütuna Manşet (6 bölüm) 1982’de, Kartallar Yüksek Uçar (12 bölüm) 1984’te, Yarın Artık Bugündür 1986’da, Yıldızlar Gece Büyür (16 bölüm) 1992’de, Tele-Flaş (13 bölüm) 1993’de TV dizisi olarak oynandı. Atilla İlhan’ın Bütün Şiirleri Bilgi Yayınevi tarafından basılıyor (1983).

    Tutuklunun Günlüğü kitabıyla Türk Dil Kurumu 1974 şiir Ödülü’nü, Sırtlan Payı romanıyla da 1974-1975 Yunus Nadi Armağanı’nı kazandı.

  2. #2
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    “...´Görgü Tanığı´ ve Önemli ´Tespiti´...”


    (İnsanın, inanası gelmiyor; üzerimdeki izlenimi, daha dün yaşamış olmak; oysa üzerinden yarım yüzyıl geçmiş!)

    Trotskist dostum Mark (Apter) , o zaman için beni şaşırtan -şaşırtmak da lâf mı, dehşete düşüren- şeyler söylerdi; meselâ bir kış günü dersten çıkmış, Alliance ’ın Kantini’nde, acı kahve içiyoruz; lâf dönmüş dolaşmış, Stalin ’e gelmiş; o, elinde ’zıvanalı’ Rus cigarası, duman duman, diyor ki: ’’... öncje Zinovyef’i, sonra Trotskiy’i tasfiye ederek, iktidârını takviye etmekle kalmadı; hakikatte, takviye ettiği, Kapitalizm’in Avrupa’daki hâkimiyeti idi; çünkü tasfiye ettikleri, onun gibi ’tek ülkede’ değil, ’bütün dünyada’ Sosyalizm için savaşıyorlardı..’’ Dalgın, camlardan, uçuşan kar tozlarını görüyordum; hoparlörde, Yves Montand ’ın ünlü şarkısı: ’’-...j’aime flâner les grands Boulevards...’’

    Mark’ ın (Apter) , o tarihte (1949) altını çizdiğini ancak Erzincan askerliğimde (1957/58), Anadolu İhtilâli üzerinde kafa yorarken anlayacağım: o iki ihtilâl, (1917 ve 1919) , aslında yeryüzü mazlumları’nın, yeryüzü zalimleri’ne (Emperyalizm) ilk baş kaldırışıydı; asıl önemlisi, ilk başarılı oluşu! Bunu onların, yanına bırakırlar mı, asla! Rusya’ da Stalin ’in kendine özgü Leninizm yorumuyla, Batı Avrupa için zararsızlaştırdığı inkılâbı, Türkiye ’de kim yapmış olabilir? Gâzi ’nin halkçı, devletçi, laik ve demokratik -kesinlikle ’ulusal’ - inkılâbını, kendine göre yorumlayarak, İsmet Paşa yapmış olmasın? Mustafa Kemal ’i inceledikçe görülüyor ki, 40’lı yıllardan itibaren Kemalizm , artık bir ’İnönü Atatürkçülüğü’ ne dönüşmüştür, ki ’Çağdaşlaşmak’ (Muasırlaşmak), Batılılaşma (Yunan/Latin) rayına oturtulduğu için, artık o da, ’zararsızlaştırılmış’ sayılmalıdır.

    Bunları, Neuilly-sur-Seine ’den, Varlık dergisine yazarken; açık açık, bir ’İnönü Atatürkçülüğü’ nden söz ediyordum (Bkz. ’Hangi Atatürk’, 3. basım. s 42/54) İyi de, bugün niye aklıma geliyor?

    Aklın yolu bir!..

    Anadolu ’dan beliren ’ulusallaşma’ , gittikçe daha büyük bir ’dip dalgası’ halinde yükseldikçe, ’Beyaz Türkleri’ dehşete düşürmektedir. En ilginç yanı bu dalgayı -aşırı sağdan aşırı sola- ülkesini seven her gencin, aynı safta - Avrasya platformunda- bir araya gelerek oluşturması. Bu açıdan, Türkçülerin ’fikriyâtını’ yansıtan ’Yarım Dergisi’ , son derece câlib-i dikkat; sık sık göz atıyorum, bu arada ne görsem iyi; gelişmeleri, - Yusuf Akçura ’yı aratmaz,- gerçekçi bir metotla irdeleyen, o yazar; bakınız hangi sonuçlara varmış:

    ’’...Stalin, Galiyef ve Trotskiy üzerinden, Batı’ya, ’problem olmayacağı’ mesajını vermiştir. Devrim Doğu’da, Mazlum Halkları kurban etmek; Batı’da, Batı içi devrim’e oynamaktan vazgeçmekle; Kapitalist Dünya Sistemi’ne, (sadece) muhâlif görünen bir tonla katılacağını göstermiştir...’’

    ’’...Stalin’in Rusya’da Batı adına yaptığı görev, Türkiye’de İnönü’ye düşmüştür; sanki arada gizli bir anlaşma varmış gibi, Stalin Türkiye’yi tehdit etmiş; İnönü bu gerekçeyle, Türkiye’nin kapılarını Dünya Sistemi’ne ve Sistem’in patronu ABD’ye sonuna kadar açmıştır; Avrasya’daki bir (aslında iki değil mi?) devrim de, tarihine, geleneğine ve milletine ’yabancılaşarak’ Batı’nın ileri karakolu ve kanat ülkesi olarak, Batı Sistemi’ne eklenmiştir. Devrimi saptırmak için Stalin, Lenin’i; İnönü, Mustafa Kemal’i çarpıtmıştır...’’ (Yarın dergisi, Eylül 2003, ’Rusya ve Türkiye: Avrasya’ , Burhan Metin)

    Ne kadar ilginç değil mi? Tevekkeli, eskiler ’aklın yolu bir’ dememiş?

    Celâl Bayar’ın kızı, ne diyor?...

    Tesadüf, postadan çıkan bir mektup, bu görüşe bir kanıt olarak ekleniyor. O gücü var, çünkü kaleme alan sıradan biri değil; fakat önce, neden söz ettiğine bakmalısınız:

    ’’...’Cumhuriyet gazetesindeki: ’Batılılaşma’nın Asıl Anlamı’? başlıklı makalenizi, her zamanki yazılarınız gibi ilgiyle okudum...’’

    ’’Gâzi’nin yazılmasında katkıda bulunduğu, ilk Cumhuriyet nesillerinin okuduğu tarih kitaplarının tedrisattan kaldırılması da, bu manidâr tarihe rastlar: 1941...’’ sözlerinizin özü, benim de üzerinde durduğum bir konu. Bununla ilgili olarak, Kemalist Atılım Derneği’nin tertiplediği panelde yer alan konuşmamın metnini ekli olarak yolluyorum. Konuşma, düzensiz ve eksik olarak tertiplenmiş olsa da, fikir açık: Şemsettin Günaltay, Türk Tarih Kurumu’na başkan olduğu 1939’da, Atatürk’ün hazırlattığı Tarih kitaplarının 1. Cildini, kendisi kaleme alıyor; okullarda okutulması kararı, Talim Terbiye’ye aldırılıyor. Buna, Atatürk’le birlikte Türklüğün göz ardı edilmeye başlandığı ve Türk/İslam sentezinin başlangıç tarihi de diyebiliriz...’’ (10 Aralık 2003 tarihli mektup)

    Nasıl, iyi mi? Bu ’Tespit’ in üzerinde, o ’konuşmayı’ ele alarak, duracağız; zira mektubu yazan Dr. Nilüfer Gürsoy , önemli bir ’görgü tanığı’ ; bilindiği gibi o, Gâzi Mustafa Kemal Paşa ’nın son Başvekili, Celâl Bayar ’ın kızıdır; geçiş dönemini, A’dan Z’ye yaşadı..



    Cumhuriyet, 02.01.2004

  3. #3
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    “...Hem Öfke, Hem Kahır, Hem Utanç!..”


    (Bakın, söylemedi demeyin, bu söyleşi -daha kolay, daha açık anlaşılmak için- ’hileli’ tasarlandı, öyle başlıyor; maksad hâsıl olunca, eminim mâzûr görülecektir.)

    ’Kemalist’ Cumhuriyet, nerede?

    Genç bir aydın, ’dünyanın kaç köşe olduğunu’ , artık iyi kötü öğrendiği için; ülkemizin edebiyat ve sanat -genellikle ’kültür’ - düzeyinde, hiç de iyi gitmediğini düşünüyordu; o gece, izlenimlerini yazmak istedi: neler dedi, öğrenmek istemez misiniz?

    ’’...Kültürümüz (Batı’dan gelen) yeni etkiler altında kaldığı zaman, kendinin asâlet ve şahsiyetini hakkıyla koruyamadı. Aydınların kültüründe, en önemli yeri tutan mimarlık ve edebiyat, Avrupa modellerini tutsakçasına taklide kapıldı. Mimarlık, I. Süleyman ve IV. Murat döneminin, soylu örneklerini unuttu; Fransız ’empire’, İtalyan ’rönesans’ ve klasik Yunan tarzının kötü taklitlerini yaptı; bazen de bunlara bir Doğu çeşnisi karıştırmak arzusuyla, daha kötü sentezler meydana getirdi. Osmanlı padişahlarının oturdukları Topkapı Sarayı’na, yüzyılların verdiği görüntünün kıymeti bilinmeyerek, o bütünün ahengini bozan Mecidiye Kasrı gibi, zevksiz binalar yapıldı...’’

    ’’...Edebiyat’a gelince, her kavmin edebiyat hazinesi olan halk eserlerine, öteden beri kıymet vermeyi bilmeyen edebiyatımız, Acem taklitçiliğinden Avrupa taklitçiliğine geçti; gerçi bu biçim değiştirmede, Türk Edebiyatının dili bir derece sadeleştirilmişse de, yapaylıktan bir türlü kurtulamamıştır. Katışık bir Doğu Müziği olan müziğimiz, Batı’dan görece daha az etkilenmiştir, fakat onun yanında İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde, gece kulüpleri ve pavyonlar vasıtasıyla, Batı’nın, özellikle Fransa ve İtalya’nın hafif ve adi müziği de bir yer almaya başladı. Genellikle Batı’nın sanat eserleri, köklerinin araştırılması yoluyla, ciddi bir şekilde incelenmediğinden, ülkemizde yaratılanlar, çoğunlukla mevcut örneklerin basit bir taklidinden ibaret kalıyordu...’’

    Ne buyurdunuz? Doğru söylüyor değil mi? Öyleyse hileyi açıklayalım: bu ’tesbit’, günümüzün genç bir aydınının, çağdaş sanatımız hakkındaki değerlendirmesi değildir; bu Kemalizm ’in, Tanzimat sonrası Osmanlı sanatı ve edebiyatı hakkındaki değerlendirmesidir; ve Gâzi ’nin, Liseler için hazırlattığı Tarih kitaplarının, üçüncüsünde yer almıştır. (s. 250/251); yâni değerlendirme, adeta günümüzdeki durumu anlattığından; demek ki ’Kemalist’ Cumhuriyet; son elli sene içinde dönmüş dolaşmış; yeniden, Tanzimat Osmanlı ’sının bulunduğu, kötü mevkie düşürülmüştür.

    Vah bize!

    ...çünkü tarih affetmez!..

    Gâzi, bilindiği gibi, ’çağdaş’ bir terkip ( synthese ) istiyordu; çağdaş ama, ’ulusal’ bir bileşim! Tarih kitabı geçmişi değerlendirirken, soruna bu açıdan bakıyor; Tanzimatçılar’ın baktığı, ’onlara nasıl benzeriz’ açısından değil; nasıl mı, bakın nasıl:

    ’’...yabancı memleketlerin fabrika mamûllerinden olan malları daha çok revaç bularak, millet servetinin daha fazla dışarıya çıkmasına sebeb oldu; mesken inşâ ve döşemesinde, giyinmekte, yemekte ve özellikle içmekte ’alafrangalık’, yabancı malzemesinin, yabancı mobilyaların, yabancı kumaşlarının, yabancı şarap ve şampanyalarının bütünüyle ithâline; ’alafranga’ zevk ve sefa ise, Frenkler tarafından Beyoğlu ve Galata gibi Hıristiyan ve yabancıların çok bulunduğu semtlerde; lokanta, otel, baloz, kafeşantan benzeri eğlence yerlerinin açılmasına ve buralarda para isrâfına yol açtı. Saray ve konakların zevk ve sefâsında, ’alafranga’ çeşni arttı; bu da zaten müsrif olan Osmanlı padişah, paşa ve beylerinin, daha fazla isrâfına sebeb oldu. Eğlence yerlerinin sâhip ve oyuncuları da, çoğunlukla yabancılar olduğundan, millî servetin dışarıya akmasına bir yol daha açılmış oldu...’’

    ’’...Abdülmecit Devri’nde sarayın isrâf ve sefâhati son dereceyi bulmuştu. Yabancılardan kolaylıkla alınan borçların bir kısmı, devletin ciddi ihtiyaçlarına değil, padişahın saraylar ve köşkler inşâsına, düğün ve eğlenceler yapmasına sarfediliyordu. Bu borçların fâizlerini ödemek gerektiğinden, devletin malî durumu gittikçe sıkışıyordu. Osmanlı toplumunda yüksek tabakanın israfları, büyük memurların yalnız maaşlarıyla geçinmelerini imkânsız kılıyordu; bu açıdan, hat ve fermanlarda şiddetle yasaklanması emredilen rüşvet ve yiyicilik, giderilmek şöyle dursun, azaltılamıyordu bile; idârede, adliyede yiyicilik, rüşvet ve başka sûistimâller, Tanzimat’ın bütün vaatlerine rağmen, eskisi gibi devam edip gidiyordu...’’ (a.g.e.s. 250/251)

    ...vebâli, elbette büyük!

    Okurken, neler hissettiniz? Hem öfke, hem kahır, hem utanç! ’Kemalist’ Cumhuriyet ’in, zamanında şiddetle eleştirerek yerdiği, Tanzimat ’ın ’taklitçi’ ve müsrif, komprador ’alafrangalığı’, günümüzde yaşadığımız ’Batıcılık’ tan, santim farketmiyor; başka bir deyişle, Gâzi sonrasında, devleti kim yönetirse yönetsin, Anadolu İhtilâl ve İnkılâbı ’nın ideallerine aykırı davranmış; Tanzimat ’la Osmanlı ’nın içine düştüğü ’taklit alafrangalık’ tuzağına düşerek, ül---i yeniden aynı ’çıkmaza’ sokmuştur.

    Bunun vebâli ve sorumluluğu, elbette büyük; ama halk uyanmıştır, biliyor ki, ’Kemalist’ Cumhuriyet, bunun hesabını ergeç soracaktır, çünkü Tarih affetmez!


    Cumhuriyet, 07.01.2004

  4. #4
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    “...Gündemdeki ´Totaliterlik´!..”


    ... Nerede kalmıştık? Sanırım ülkemizde, ’Soğuk Savaş’ tan kalma iki ’mücbir sebep’ in; Media ’yı -dolayısıyla halkı ve intelligentsia ’yı-, ülke için geçerliği kalmamış bir tartışma zemininde oyalayıp durduğunda! Sözü bağlarken de galiba, bu iki mücbir sebebin, sonuçları iyi midir kötü mü; ülkemizde bunun, doğru dürüst tartışılmamış olduğunu söylemiştik...

    Asıl gerekli ve zorunlu olan, aslında buydu; zira on yıldan beri, her ’iki mücbir sebep’ de ortadan kalkmış bulunmaktadır; yani ne dünya savaşı tehlikesi kaldı, ne Sovyetler Birliği tehdidi; dahası, geçen zaman zarfında, Türkiye hayli değişti, epeyce büyüdü ve güçlendi; bildiğiniz gibi günümüzde, dünyanın ilk yirmi ekonomisi arasında yer alıyor; Silahlı Kuvvetleri ise ilk on içindedir; jeo/politik açıdan, bölgesindeki ikinci büyük devlettir; coğrafyası dolayısıyla, hem Balkanlar, hem Kafkaslar, hem Ortadoğu, hem de Orta Asya’da etkili bir güç olabilir; zaten gelecek hesaplarını da, buna göre yapmalıdır. En önemlisi, en sona kaldı: Türkiye ve çevresi, o muazzam petrol havzasının handiyse üzerinde oturmaktadır; bu da ona, kuvveti yadsınamaz kozlar kazandırıyor.

    Koşullar eski ’gündemi’ geçersizleştiriyor...

    Peki, son yıllarda meydana çıkan bu yeni durum; tartışılması gereken gündem için, farklı ve yeni bir platform oluşturmuyor mu? Elbette, oluşturuyor; zaten Türkiye ’nin ’Savunma Stratejisi’ bu yönde bazı gelişmeler göstermiş, ’Sistem’ le ülkenin çıkarları aynı olmadığı için, bölgede ciddi uzlaşmazlıklar meydana çıkmıştır; bu da tabiatıyla eski gündemi zorlayıp, tartışmayı başka bir ’zemine’ doğru kaydırıyor: o ’zeminde’ başka konular var; bunların başında, hemen kestireceğiniz gibi, Türkiye ’nin etrafındaki ülkelerle ilişkileri...

    A/ Türkiye, ’Sistem’ le yakın ilişkisi yüzünden, çevresindeki ülkelerle, neredeyse ’düşman’ sayılır bir haldedir, yani ona, ekonomik gelişmede ve savunmada birinci derecede ortak (partner) olabilecek İran, Irak, Suriye, Rusya, Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, vs; ABD ile aşırı içli dışlı olmamız yüzünden; gerektiği gibi, yaklaşamıyorlar; yeterince, inanamıyorlar da! ABD, kimsenin inanmadığı gerekçelerle, geldi Irak ’ın üzerine çöktü; bu yetmezmiş gibi, Irak ’ı bölmek, bu arada Kürdistan kartını oynamak istiyor. Bunların Türkiye ’nin açıkça aleyhine olduğu kanıtlanmıştır; Ankara, Irak ’tan başlayarak çevredeki ülkelerle, siyasi ve ekonomik ilişkilerine öncelik tanımak zorundadır; zira Avrupa Birliği teşebbüsü, vakit kaybından ibaret; ancak, ’aleyhimize’ olursa gerçekleşir; örnek, Gümrük Birliği , düpedüz ekonomiyi yıkıyor.

    B/ Türkiye ’nin, bölgedeki ikinci büyük güç olması, Kafkaslar’da, Balkanlar’da, Ortadoğu ve Orta Asya’da, çok daha etkili bir faaliyet gösterip, çok daha ’ulusal’ bir çıkar politikası gütmesini gerektiriyor; bu elbette, hem askeri hem iktisadi güçlülüğe bağlı; askeri güçlülük, hemen hepsi nükleer olan ya da olmak üzere bulunan, bu ülkelerin seviyesini tutmaktan; ekonomik güç ise, bağımsız bir ekonomi politikası uygulamaktan geçiyor; Türkiye bu bakımdan Ulusal Savunma Stratejisi ’ni buna göre yönlendirmek zorundadır. Bu da, NATO ve Avrupa Birliği üzerine kurulmuş gündemin, ufak ufak bir AVRASYA gündemine dönüşmesi anlamına gelir mi gelmez mi? Gelmiştir, evet!: Türkiye, kimse açık açık söylemese de, hem Karadeniz Birliği Anlaşması’nı imzaladı, hem de Avrasya Uluslararası Konseyi üzerinde dikkatle duruyor.

    ’Saydamlık’ görünüştedir...

    C/ Elbette bu, savunma teknolojisinin hem ulusallaştırılması, hem de çokyönlülüğe dönüştürülmesini gündeme getirmektedir, gündemde asıl bunlar vardır, sözgelişi roket sistemleri için ulusal teknoloji çalışmaları ilerlemektedir, oysa ABD, ulusal roket sistemi üzerinde çalışan ülkeleri mesela Irak ’ı ve Kuzey Kore ’yi ’haydut’ ilan etmiştir; Savunma Bakanı bize bir ara, bunları mahkûm ettirmek için geliyor, kesinlikle yüz bulamıyor; sıradan karşılama!.. NATO toplantısına Genelkurmay Başkanı gitmiyor, Çin ’e Pakistan ’a yakınız; Pakistan ’ın Başkanı Gnl. Müşerref, Ankara ’ya geliyor: Ulusal savunmanın pekiştirilmesi için, belki nükleer, belki roket teknolojisi üzerinde işbirliği imkânları aranıyor.

    O zaman ’gündem’ bahsinde, -bilerek, ya da bilmeyerek- çok ciddi bir yanlışlık yaşadığımız, doğrudur. Liberal, yani görünüşte kayıt kuyut tanımayan, tamamen hür ve serbest, yazılı ve görsel Medialar , gerçekte Türkiye ’nin hakiki gündemini, o gündemin içerdiği sorunları, bu sorunların gösterdiği gelişmeleri işlemiyor, üzerinde durmuyorlar; buna mukabil, sahte, ülkenin çıkarlarıyla çakışmayan; belki de, o Media kuruluşlarının bağlı oldukları ekonomik birimlerin çıkarlarını okşayan haberleri öne almayı; okuru onlarla oyalamayı; ya da daha kötüsü, işi büsbütün magazine döküp, halkı dedikoduyla boğarak, onu bütünüyle ’ulusal’ politikadan uzaklaştırmayı yeğliyorlar.

    Bunu yapabilirler, önleyici yasa maddesi yoktur, zira liberallik, saydamlık ilkesi gerisinde, görünmez bir totaliterlik anlamına gelir, gündemdeki totaliterlik de, işte budur.



    Cumhuriyet, 02.02.2004

  5. #5
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    “...´Orada´ Öyle de, ´Burada´ Neden Böyle?..”


    (M’ba henüz stajyer, doktordan sayılmıyor; Fildişi Sahili ’nden, o şaşırtıcı zenci güzeli; yoğun gece karanlığında, yalnız bembeyaz dişlerini ve gözlerinin akını görebildiğim, ’ulusalcı’ komünist; beni azarlar gibi diyordu ki:

    ’’-... ’beyazlar’, - gelişme ve kalkınma ’numarasıyla’ - ’ecnebi’ sermayesinin, ’Üçüncü Dünya’ya yayılışının propagandasını yapıyorlardı; biz bilmeyerek, ’Batı’lı, Beyaz ve Hıristiyan’la; ’Üçüncü Dünya’lının, -yani siyah ya da sarı, Müslüman ya da Budist’in- aynı düzeyde olmadıklarını, ’beyazların’ üstünlüğünü kabul ediyorduk...’’

    Calvados kadehinden, bir yudum almış; içini çekerek ilave etmişti:

    ’’-... Onlar, ’açık kapı siyaseti’ diye tutturmuşlardı; oysa bizi ancak, ’kapalı kapı’ siyaseti kurtarabilirdi. Sizin Kemal, bunu anlamıştı!..’’)

    ’Kapıyı’ bir ’açtınız’ mı?..

    M’ba, daha o zaman (1960 ’lar) bu söylediğinde haksız mıydı? ’Sistem’, XIX. yy ’daki ’o iyi günlerine’ dönebilmek için bunda ısrarlıdır; bu ’ısrar’ ı son on yıldır ’Özelleştirme’ ve ’küreselleşme’ parolasıyla yürütüyor; gerek romanların ve filmlerin, gerekse Batı ’lı ’çıplak’ propagandanın telkini odur ki, insanlar ancak ekonomide ’açık kapı siyaseti’ yle zengin ve mutlu olabilirler; zaten uygulama da bu yöndedir, nasıl mı, bakın nasıl:

    a/ Sosyalist ya da devletçi ülkeler, ’özelleştiriliyor’; bunun üst anlamı, iktisadın özel teşebbüse devredilmesi; alt anlamıysa, gizli ve farklı: o ülkelerde klasik özel sektör oluşmamış, bürokrasi yardakçısı -yâni ’devlet paraziti’ - bir özel sektör var; ’özelleştirme’ gerçekleştirilince, kamu işletmeleri, çeşitli torpil ve rüşvetlerle, bu uyduruk özel sektöre devrediliyor; oysa o, ’ecnebi sermaye’ nin (yâni çeşitli konsorsiyom ve ÇUŞ’ların), denetimindedir; neticede ’özelleştirme’, ’küreselleşme’ ye dönüştürülmüş oluyor ki, aslında bu, evvelce KİT’lerin -yani ulusal iktidarın ve halkın- denetimindeki ’ulusal ekonomi’ nin, uluslararası holdinglerin eline geçmesi anlamına geliyor.

    Sonuç: kapıyı açtınız mı, kontrolsüz giren ’ecnebi sermaye’ ulusal ekonomiyi sömürerek, senin zenginliğini kendi ülkesine taşıyor.

    b/ Kanıtı ne midir? Türkiye bir ’kamu ekonomisi’ idi, ’açık kapı’ talebi ’Soğuk Savaş’ la resmileşti; Menderes/Özal arası bütün yönetimler, -kayd-ı ihtirazilerle de olsa- buna hayır diyemediler; finans kapitalizmi aldı başını gidiyor, öyle ki holding şirketler grubu, borsa, piyasa, enflasyon marjı, damping ve benzeri terminolojiyi pek de iyi bilmeyen Türk tüccar ve sanayicisi, bunu öğrenmekle kalmadı; gazetelerde -spordan sonra- en çok sayfa, onlara ayrılmaya başladı; ’işadamları’ -ve tabii gözdeleri hanımlar- ülkenin ’yıldızları’ arasında sayılır oldu.

    İyi de bu, Türk ekonomisini zirveye mi çıkardı, üretim hızla mı arttı, ihracat bütün rekorları mı kırıyor, dünyanın -ve tabii bölgemizin- en güçlü sanayi toplumları arasına mı girdik? Hayır efendim, Türkiye önceliği ’özelleştirme’ye ve ’küreselleşme’ye vereli, sürekli sıkıntı içindedir: Büyüme kararsız, gerileme sık, uluslararası ekonomi kuruluşlarıyla sorunlu, IMF ve Dünya Bankası’nın ’tutsağı’; üstelik ’özelleştirme’den avantajlı çıkan eski devlet asalağı tüccar ve sanayici kesimi; gerçek işadamı olmak yerine, finans spekülasyonlarından ve yolsuzluklardan (hortumculuk) zengin olmayı yeğliyor; kamu servetini yağmalıyorlar.

    Türkiye ’nin, -yalnız Türkiye ’nin mi, Rusya ’nın da mesela- ’açık kapı’ sonucunda yaşadığı tablo budur: Batılı kapitalist manada işadamı üretemiyor, kurduğu holdingler ’sistem’ holdinglerinin ’aracısı’; ecnebi sermaye gittikçe iç pazara el koyuyor; ’işadamı’ tipi de, uluslararası finans cambazının teki; daha çok spekülasyonda başarılı, ulusal ekonomiye zararlı.

    Neden ’böyle’ oluyor?

    Neden böyle oldu? Batı ’lı ekonomi, dünya egemenliğine, liberal ekonomi uygulamasıyla ulaşmıştı, onu bu mertebeye getiren de, ’ulusal’ burjuvazisidir; bu gerçeği kim inkâr edebilir ki?

    Zenginlik kıstasını, ’Toprak’ olmaktan çıkarıp, ’Para’ ya dönüştüren, odur; bununla yetinmeyip, toprak sahiplerine, yani feodallara -kontlara, düklere, baronlara- karşı ’baldırıçıplaklar’ la (sans culottes) ayaklanıp; önce, ’hukuk sistemi’ni, toprak mülkiyetine göre değil, liberal kapitalist düzene uygun değiştiren; sonra ’insanlar hür ve eşit doğar’ sloganıyla, klasik ’demokrasi’yi gerçekleştiren de odur; hele bir hatırlayın, bizim bütün çocukluğumuz ve ilk gençliğimiz, okuduğumuz romanlar, seyrettiğimiz filmler neyi anlatırlardı: bu görkemli değişmenin, toplumsal ve ekonomik olduğu kadar, beşeri birikim ve sıçramalarını, değil mi?

    Zihninizde kıvrılan soru işaretini, önceden kestirebilmek mümkün: Dünyanın son iki yüzyılında, Osmanlı’nın ’Düvel-i Muazzama’ dediği, ’Batılı’ büyük güçler o aşamaya bu yoldan, -yani ’açık kapı’ siyaseti, ’liberal ekonomi’ yani ’serbest teşebbüs’ yoluyla- ulaşıyor da; biz niye ulaşamıyor, böyle ’tekleyip’ duruyoruz?

    İşin orasına ’rüfâiler’ mi karışır?. Yok canım, şimdi sıra geldi, onu konuşmaya!


    Cumhuriyet, 04.02.2004

  6. #6
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    “...Tut Kelin Perçeminden!..”


    O akşamüstü, bulutlar Boğaziçi ’ne sarkmış; her taraf, külrengi bir pus; İzmir ’den bir telefon: ’’- ... Filân gazetedeki ilanı gördün mü? Öyleyse gör, hem de mutlaka’’ . Aradım buldum, aslında bir iş ilanıydı; bankanın birisi, galiba müfettiş muavini alacak (onlar ’uzman yardımcısı’ diyor); âdet üzere, namzette aradığı vasıfları sıralamış, diyor ki:

    ’’... Üçyıldız Bankası’nın, İstanbul’da ve diğer illerde bulunan birimlerinde görevlendirilmek üzere; bankacılıkta kariyer yapmayı hedefleyen, insan ilişkilerinde başarılı, takım çalışmasına yatkın, yeniliklere açık, araştırıcı, yaratıcı ve dinamik kişiliğe sahip ’uzman yardımcıları’ alınacaktır...’’

    Haklısınız, evet: Abartmışlar, Türkiye bu ’evsafta’ şahıs bulsa, başına taç yapacak ya, neyse! Arkasından, namzetlerin hangi fakülteleri bitirmiş olması gerektiği zikrediliyor; cümbüş de orada başlıyor; zira o fakülte ve bölümlerden mezun olmasa da, işe talip olanın, hangi özelliklere sahip olması gerektiğini sıralamışlar; diyorlar ki:

    ’’... Diğer bölümlerden mezun olmakla birlikte, eğitim yapılan ülkede kullanılan resmi dil ile okulun eğitim dilinin İngilizce olması koşuluyla, yurtdışında ya da filan falan, feşmekân vs. üniversitelerinde, yukarda belirtilen konularda lisansüstü eğitim yapmış olmak...’’

    Elbette anladınız; falan filan diye geçiştirdiğim yerlerde Türkiye ’de ecnebi dilde öğretim yapan birkaç üniversite adı var; onların yanı sıra açık bir şekilde yurtdışında, -hem de, İngilizce olarak!- yüksek lisans yapmış olanlar, tercih ediliyor. Bu kadarla kalsa iyi, namzetlerin İngilizce seviyelerinin (’yeterlik puanı’) ne olması gerektiği açıklanmış, bazı ’istisnaları’ var; bakar mısınız, neymiş onlar:

    ’’... Lise eğitimlerini, filan falan, feşmekân liselerin birinde; ya da, lisans, lisansüstü eğitimlerini filan falan, feşmekân üniversitelerde tamamlamış; ya da, orta öğretimini, lisans, ya da lisansüstü eğitimini, yurtdışındaki resmi dili İngilizce olan bir ülkede tamamlamış olanlar, İngilizce yeterlik puanı aranmadan, namzet olabilecekler...’’ (Hürriyet, 4 Ocak 2004)

    Evet Türkiye ’de, ’Milli’ olması anayasa ile zorunlu kılınmış; (Yoksa niye bakanlığın adı, ’Milli’ Eğitim Bakanlığı olsundu?) öğretim ve eğitimin, günümüzde geldiği yer burasıdır.

    Bunda ne mi var?

    Daha ne olsun?..

    Daha ne olsun? Bir kere, filan bankada ’uzman yardımcısı’ adayı olabilmek için; ülkesinde, devletin ’resmi okullarında ve fakültelerinde’, TC yurttaşı olarak, Türkçe öğretim ve eğitim görmüş Türk çocuklarına, kapılar kapalı; ya ’ecnebi’de -üstelik mutlaka İngilizce- okumuş olacaksınız; ya da Türkiye’de ama, ’ecnebi dil’de eğitim ve öğretim yapan, ’misyoner’ okullarında, ya da onların kötü kopyası yerli kolejlerin birinde! Kısacası, yetişme tarzı ve dünyaya bakışı Türk olan, ’Anadolu’ çocuklarını; adı Türk, kendi Türk, tebaası Türk, Sermayesi Türk bankalar, işe almak istemiyor.

    Belki eskiler hatırlayacaktır, Tanzimat-ı Hayriye sonrasında, Osmanlı ’da Bankacılık, bir ’ecnebi’ , ’tatlısu frengi’ ya da Musevi mesleği sayılırdı. Dönüp dolaşıp aynı yere mi geldik? Baksanıza, ilanın çıktığı gazetede, bir hafta kadar sonra, ’tam sayfa öyle bir manşet’ ki; sevinçten, etekleri zil çalıyor; verdiği, şöyle özetlenebilecek bir haber dolayısıyla:

    ’’... İstanbul’da İngilizce öğretim veren Amerikan kökenli feşmekân lisenin bazı öğrencilerinin; -mezuniyetleri henüz kesinleşmemiş olduğu halde-, ABD’nin en ünlü üniversiteleri tarafından ’önkabul müracaatları’ kabul edilmiş; bunlardan üçü, Harvard Üniversitesi’ne alınıyor; ayrıca yirmi başka öğrenci, aynı önkabul başvuruları üzerine, ABD’nin dünyaca tanınmış Yale, Princeton, Stanford, Georgetown üniversitelerinde öğrenim görecekler!..’’ (Hürriyet, 12 Ocak 2004)

    Türkçede o lafın, galiba tam sırası: ’Tut kelin perçeminden!..’’

    ’Cemaziyelevvelini’ bilmez mi sanırsınız?

    Bu toprağın çocuklarını, dillerinden, kültürlerinden, tarihlerinden -dolayısıyla, ’ulusal’ devletlerinden- soğutmayı marifet beller olduk? Yoksa bu türden haberler, bu türden ilanlar yayımlayarak; son iki ders yılıdır, başvurusu hissedilir derecede azalan, ’ecnebi’ ya da ’özel’ lise ve üniversitelere, ’müşteri’ çekmeye mi çalışıyoruz? Beyhude gayret: bu halk kim olduğunu, kimin ona dost, kimin düşman olduğunu gayet iyi bilir. O ABD üniversitelerinin ’kapıştığı’ öğrencileri yetiştiren kolejin, cemaziyelevvelini bilmez mi sanırsınız?

    ’’... Christopher Rhinelander Robert, ABD’li ’misyoner’ ve ’eğitimci Dr. Cyrus Hamlin’le 1855 yılında, İstanbul’da tanıştı; ikisi, bu şehirde bir Amerikan koleji kurmaya karar verdiler. İşe, Christopher R. Robert’in koyduğu, 2.000 Sterling ile başlandı; Dr. Hamlin ise koleji -geçici olarak- Amerikan Misyonerler Hey’eti’inin, 1798’de Bebek’te yapılmış, İlâhiyat Okulu binasında; 16 Eylül 1863’te, altı öğretmen ve dört öğrenciyle açtı...’’ (Prof. Dr. Zafer Toprak , Toplumsal Tarih Dergisi, sayı 120, 18.12.2003)

    Ne idüğü belirsiz dört öğrenciden, Amerika ’nın gözü kapalı bağrına basacağı 23 öğrenciye ulaşabilmek, az marifet mi?



    Cumhuriyet, 09.02.2004

  7. #7
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Mustafa Kemal


    dağ başını efkâr almış
    gümüş dere durmaz ağlar
    gözyaşından kana kesmiş gözlerim
    ben ağlarım çayır ağlar çimen ağlar
    ağlar ağlar cihan ağlar
    mızıkalar iniler ırlam ırlam dövülür
    altmış üç ilimiz altmış üç yetim
    yıllar gelir geçer kuşlar gelir geçer
    her geçen seni bizden parça parça götürür
    mustafa'm mustafa kemal'im

    diz dövdüm
    gözlerim şavkı aktı sakarya'nın suyuna
    sakarya'nın suları nâmın söyleşir
    hemşehrim sakarya öksüz sakarya
    ankara'dan uçan kuşlar
    kemal'im der günler günü çağrışır
    kahrolur bulutlara karışır
    gök bulut yaşmak bulut
    uca dağlar dev boyunlu morca dağlar
    divan durmuş bekleşir
    mustafa'm mustafa kemal'im

    nasıl böyle varıp geldin hoşgeldin
    çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin
    şol yüzünde güneş südü sıcaklık
    ellerinden öperim mustafa kemal
    senin dalın yaprağın biz senin fidanların
    biz bunları yapmadık
    sen elbette bilirsin bilirsin mustafa kemal
    elsiz ayaksız bir yeşil yılan
    yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal
    hani bir vakitler kubilay'ı kestiler
    çün buyurdun kesenleri astılar
    sen uyudun asılanlar dirildi
    mustafa'm mustafa kemal'im


    karalar kuşanmış karadeniz akmam diyor
    dokunmayın ağlamaktan bıkmam diyor
    bu gece kıyamet gecesi bu vapur bandırma vapuru
    yattığı yer nur olsun mustafa kemal
    ben ölümden korkmam diyor
    korkmam diyen dilleri toz oldu toprak oldu
    değirmen döndü dolandı yıllar oldu
    bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir
    o bize öğretmedi kazan kaldırmasını
    günahı vebali öğretenin boynuna
    erdirip oldurana ana avrat sövmesini
    yüreğim kırıldı kanım kurudu
    var git karadeniz var git başımdan
    mızıka çalındı düğün mü sandın
    bir yol koyup gideni gelir mi sandın
    mustafa'm mustafa kemal'im

    ankara'nın taşına bak
    tut ki baktım uzar gider efkârım
    çayır ağlar çimen ağlar ben ağlarım
    gözlerimin yaşına bak
    ankara kalesi'nde rasattepe'de
    bir akça şahan gezer dolanır
    yaşın yaşın mezarını aranır
    şu dünyanın işine bak
    mustafa'm mustafa kemal'im


    Attila İlhan

  8. #8
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    “...Hey Gidi, Habibe Kadın!..”


    (...affedersiniz ama, peki siz o şiiri hatırlıyor musunuz? Ya Kemâlettin Kâmi Bey ’i (Kamu) ? Ben hiç unutmadım; bazıları, Necmettin Halil Bey ’e benzetip, şiirine burun kıvırabilirler; beni hiç ’ırgalamaz’; dokuz on yaşlarımda nasıl ’Kıraat Kitabı’ mızdaki şiirini, heyecanla nasıl ezbere okuyabiliyorduysam; bugün, ’----enine merdiven dayamış’ bir ’yurttaş’ olarak, yine ezbere okuyabilirim:

    ’...İzmir kapılarında...’

    ’’...belki şimdi sana son / sözlerimi yazmadan / gözlerim kapanacak / belki var daha beş on / dakikalık bir zaman / anne için yanacak / mektubum okunurken / beliren bir emeli / çok görme bana sakın / ben Tanrı’ya en yakın / bir yola sapıyorum / milletimin uğrunda / türbemi yapıyorum...’’

    Kim bilir, belki de çocukluğumu o ortamda geçirdiğim için, sözgelişi ninemin, yeşil gözlerinde garip bir ışıltıyla; ’’- ...duyduk ki, bizim asker Manisa’yı istirdat etmiş; sıra bize geliyor, diye bayram etmiştik: Menemen’deki bütün evlerde, genç kızlar, dikiş makinalarına oturup, bayrağımızı dikmeye başladılar!’’ dediğini, unutamadığım için; ya da annemin, ’’- ...bizim asker, kan ter ve toz toprak içinde, nihayet şehre girmişti; genç kızlar, ellerinde gülâpdânlar, onlara gülsuyu serpiyorlardı...’’ diye anlatırken; her defasında gözlerinden, iki sıra yaş indiğini hatırladığımdan, son mısraları okurken, büsbütün heyecanlanırdım:
    ’’...mağdem ki gün gelecek / herkes aynı meleğin / önünde eğilecek / niçin o güne değin / çan sesleri duyayım / bugün de bir yarın da / bırakın uyuyayım / İzmir kapılarında...’’)

    ’İstiklâl Madalyası’na lâyık görülen kadınlar...’

    O ’kadınlar, bizim kadınlarımız’, o yıllarda ’esâreti’ de, ’istirdatı’ da, aynı yurttaşlık duygusu ve sorumluluğuyla, yaşamışlardı; yoksa, yoksa meselâ, içlerinden ’İnönü muhârebelerine bilfiil iştirâk etmiş bazıları, Cihet-i Askeriye’ce, İstiklâl Madalyası’na lâyık görülürler’ miydi? Kim miydi onlar? Besim Hâdi ruhlarını şâd edelim:
    ’’...Ali kızı Halime, Kara Osman kızı Fatma, Besim kızı Şükriye, Musa kızı Fatma, Veli Onbaşı kızı Ayşe, Molla İbrahim kızı Fatma, Ali kızı Ayşe, Molla Hasan kızı Fatma... vd.’’

    Elimizdeki bilgiler, niye eksik? Niye meselâ, onların arasında, ’Domaniç’li Habibe Kadın’ da var mıydı, yok muydu; bunu bilemiyoruz? ’Habibe Kadın’ deyip geçmeyin, bilindiği kadarıyla bile, yaşadığı müthiş çıkmaz; onun, çıkmaza bulduğu, çözüm yolu; romanı yazılacak, filmi yapılacak, bir insanlık dramını içeriyor. Bakar mısınız, Anadolu kadınındaki yüksek yurttaşlık bilincine, taşıdığı şeref ve haysiyet duygularının yoğunluğuna!

    ’’...Domaniç’li Habibe Kadın’ın öz oğlu, İnegöl’de yaşarmış; besbelli günün birinde, Şeytan’ın iğvasına uyuyor; İnegöl’e giren Yunan İşgal Kuvvetleri’ne, yol gösteriyor; kılavuzluk ediyor! Habibe Kadın’ın, duyduğu an, beyninden vurulmuşa döndüğü, olay budur; bu olaydır ki, bir süre sonra sessiz sedasız yola düşüp, Domaniç’ten İnegöl’e inerek; beline sakladığı ’lüver’iyle (tabancası), rastladığı ilk yerde, oğlunu tek kurşunla alnından vurup, yere sermesine neden olmuştur; ve yurttaşlık namusunu ve haysiyetini böyle temizleyerek; yine sessiz sedasız, yâni ardına bile bakmaksızın, geldiği dağlara, geri dönmüştür...’’

    ’’...o kadınlar bizim kadınlarımız...’’

    Gâzi’nin üzerinde durduğu...

    Gâzi Mustafa Kemal Paşa, daha o zaman, şu sözleri boşuna mı söylemiştir sanırsınız? Eskilerin kullanmayı sevdiği deyimle, ifâde ettikleri ’aynıyle hakikattı’:
    ’’...dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde; Anadolu köylü kadınının üstünde, kadın çalışmasını zikretmeye imkân yoktur; ve dünyada hiçbir milletin kadını, ’ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım; milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar himmet gösterdim’ diyemez...’’

    ’’...belki erkeklerimiz, memleketi istilâ eden düşmana karşı süngüleriyle, düşmanın süngülerine göğüs germekle, düşman karşısında bulundular; fakat erkeklerin teşkil ettiği orduların zayıf kaynaklarını, kadınlarımız işletmiştir. Memleketimizin, var olması imkânını sağlayan, kadınlarımız olmuştur ve olmaktadır. Kimse inkâr edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde, milletin hayat kaabiliyetini ayakta tutan, hep kadınlarımızdır...’’

    ’’...onun içindir ki hepimiz, büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükrân ve minnetle ebediyyen tâziz ve takdis edelim...’’ (Vakit gazetesi, 30 Mart 1923)

    Farkında mısınız? Gâzi, kadnılarımızın hangi ’husûsiyeti’ üzerine, dikkati çekmiş? Onların, ’memleketin hayat kaabiliyetini ayakta tutmak, ülkenin var olmasını sağlamak’ özelliğini öne çıkarıyor; yâni ’emeği’, ve bu ’emeğin’ dayandığı ’bilinç’ üzerine; bu da, daha o zamandan, Türkiye’nin gücünü ve geleceğini, nasıl üretim ve eğitim üzerinde kurduğunu göstermiyor mu? O ’kadınların’ torunları, bugünkü kızlarımız, ülke çatır çatır dağılmaya doğru götürülürken, başını örtmek ya da göbeğini açmak için, aralarında kapışarak mı; annelerine ve ninelerine lâyık birer evlat olacaklar; yoksa, tıpkı onlar gibi, yurttaş sorumluluklarına sahip çıkarak mı?

    Benden sorması!..



    Cumhuriyet, 23.02.2004

Benzer Konular

  1. Emre Kongar'ın Hayatı ve Makaleleri
    By ABYSS in forum Önemli Kişilerin Biyografileri
    Cevaplar: 22
    Bölüm Listesi: 03-13-2010, 01:16 PM
  2. Ahmet Taner Kışlalı'nın Hayatı ve Makaleleri
    By ABYSS in forum Önemli Kişilerin Biyografileri
    Cevaplar: 72
    Bölüm Listesi: 01-07-2007, 08:38 PM
  3. Necip Hablemitoğlu'nun Hayatı ve Makaleleri
    By ABYSS in forum Önemli Kişilerin Biyografileri
    Cevaplar: 10
    Bölüm Listesi: 01-07-2007, 07:10 PM
  4. Uğur Mumcu'nun Hayatı ve Makaleleri
    By ABYSS in forum Önemli Kişilerin Biyografileri
    Cevaplar: 24
    Bölüm Listesi: 01-07-2007, 06:37 PM
  5. Oktay Sinanoğlu'nun Hayatı ve Makaleleri
    By ABYSS in forum Önemli Kişilerin Biyografileri
    Cevaplar: 17
    Bölüm Listesi: 01-07-2007, 05:44 PM

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]