Sayfa 1 Toplam 2 Sayfadan 12 SonuncuSonuncu
1 den 10´e kadar. Toplam 11 Sayfa bulundu

Konu: Necip Hablemitoğlu'nun Hayatı ve Makaleleri

  1. #1
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart Necip Hablemitoğlu'nun Hayatı ve Makaleleri



    Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu (1954 - 2002)


    1954 yılında Ankara’da doğan Hablemitoğlu, 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın Yayın Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. 1977 ve 1978 yıllarında "Dilde Fikirde İşde BİRLİK" adlı aylık dergi yayınladı. Uzun yıllar çeşitli kuruluşlarda basın müşaviri olarak çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde master ve doktora yaptı.

    Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapan Hablemitoğlu, Orta Avrupa ve Balkanlar’da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve şehitliklerimiz konusunda alan çalışmaları yürüttü. 1995-1996 yılları arasında Birleşmiş Milletler Örgütü’nün (UNDP) bir projesinde görev alarak Gagauz Türkleri’nin latin alfabesine geçişi ile ilgili olarak danışmanlık hizmeti verdi.

    Türkiye’de ve yurt dışında faaliyet gösteren bölücü terör örgütleri ve Alman vakıfları üzerine yaptığı araştırmalarla dikkat çeken Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002'de uğradığı bir suikast sonucu
    öldürüldü.

  2. #2
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    KEMAL'İN ÖĞRETMENLERİ


    Ukrayna'nın Moldova sınırındaki Bolgrad kasabasının ortodoks mezarlığında bir Türk'ün yattığını hiç biliyor muydunuz?!. Bu bakımsız, unutulmuş, üzerini otlar bürümüş kabirde, bir dönemin bilinmeyen tarihinin, koşulsuz vatanseverliğin gömülü olduğunu yaşlı bir Gagauz'un şu ifadesinden çıkarırsınız: "Burada Kemal'in üüredicisi (öğretmeni) yatıyor!.."

    "Kemal'in Askerleri"nin (Kuvayı Milliyeciler) bu ül---i kurtardığını bilirsiniz. Bilirsiniz de, "Kemal'in Öğretmenleri"nin, Türkiye'den bin küsur kilometre ötede ne aradığını bilemezsiniz. Oysa, başınızı biraz çevirip, bugün Gagauz Bölgesinde K.G.B., C.I.A., K.I.P., B.N.D., M.V.R. görevlilerinin, Rus, A.B.D., Alman, Bulgar, Yunan ve hatta Norveç uyruklu türkolog, gazeteci, "serbest araştırmacı" ve papazların, bahai ve protestan misyonerlerinin ne aradığını araştırırsanız, Atatürk'ün de onu aradığını saptarsınız. Kısaca, Türkiye'nin "ön bahçesi"nde, bir başka ifadeyle terketmek zorunda kaldığımız eski vatan topraklarında ağırlığını artırmaya çalışan Atatürk'ün, bu çabaya diğer ülkelerden en az 60 yıl önce başladığını görür, ileri görüşlülüğüne hayran kalırsınız. Sonra O'nun şu sözlerini hatırlarsınız:

    "... Rusya'dan bize sığınan siyaset adamı soydaşlarımız, kardeşlerimizdir. Dünyanın gittikçe karışan ve gittikçe tehlikeli bir istikbale yönelen tutumu muvacehesinde bizim durumumuza hususi bir önem vermelerini beklemek hakkımızdır. Şunu da takdir etmeleri lâzımdır ki, Türk Milleti Kurtuluş Savaşından beri, hatta bu savaşa atılırken bile, mahkûm milletlerin hürriyet ve istiklâl davaları ile ilgilenmeyi, o dâvalara müzaheret etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve istiklâllerine kayıtsız davranması elbette tecviz edilemez. Fakat milliyet dâvası şuursuz ve ölçüsüz bir dâva şeklinde mütalâa ve müdafaa edilmemelidir. Milliyet dâvası, siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir. Şuurlu ülkü demek, müsbet ilme, ilmi usullere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde propagandalarda müsbet usullere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler ilkin KÜLTÜR meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük dâvasını böyle bir müsbet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz" (1).

    Atatürk'ün Türkiye'nin çıkarlarını herşeyin üstünde tutan, sınırları belli olmayan turancılık gibi ham hayalleri reddeden, akılcı, gerçekçi, bilimsel politikalar üretmesi gerçeğine tipik bir örnek olarak, Gagauzlara (Gökoğuzlara) yaklaşımını gösterebiliriz. Ama önce, Atatürk'ün genel anlamda Dış Türkler için oluşturduğu strateji çerçevesindeki diğer uygulamalarını ana başlıklar halinde ortaya koymak gerekir. Atatürk'e göre, Türkiye dışındaki Türklerin Türkiye'ye topyekûn göçü asla çözüm değildir. Dış Türkler, bulundukları ülkelerde ulusal kimliklerini koruyarak mevcudiyetlerini sürdürmelidirler. Bu temel politikanın en somut örneklerine Lozan Barış Konferansı tutanaklarında rastlamak mümkündür. Bir şekilde yurt dışından gelen Türk asıllı göçmenleri, "kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıraları" kapsamında değerlendiren ve gereken önemi veren Atatürk, diğer taraftan, Antlaşmaya ek "Mübadele Protokolü"nde de görüleceği üzere, İstanbul'daki Rumlara karşılık yaklaşık üç kat daha fazla nüfusa sahip Batı Trakya'daki Türklerin yerlerinde kalmalarını, bir başka ifadeyle mübadele kapsamına alınmamaları için kararlılık göstermiştir (2).

    Atatürk'e göre, Türkiye dışındaki Türklerin kültürel yapılarını koruyup geliştirecek; onları bulundukları ülkelerde eşit ve rahat yaşamalarını olanaklı kılacak politikaların üretilmesi şarttır. Bu açıdan, Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak isteyen özellikle komşu ülkelerin, içlerindeki Türk azınlığa karşı duyarlı ve saygılı olma zorunluluğunu hissetmesi sağlanmalıdır. İşte, Lozan Barış Antlaşması başta olmak üzere, komşu ülkelerle yapılan ikili antlaşmalarda Türk azınlıkların korunmasına ilişkin hükümlerin yer alması, bu politikanın bir tezahürüdür. Hatta Atatürk, bu antlaşmalarda, Türkiye sınırları dışında yaşayan Türklerin temel insan haklarının güvence altına alınmasının yanısıra, bu topraklarda şehit düşmüş askerlerimizin kabirlerini biraraya getirmek suretiyle şehitlikler açılmasını da sağlamıştır (3).

    Atatürk'ün Balkanlarda bıraktığımız -daha doğrusu bırakmak zorunda kaldığımız- Türklerin eğitim ve kültürel sorunlarına ilgisini gösteren pekçok örnek vermek mümkündür. O'nun "Güvenlik Kuşağı" stratejisi bağlamında gerçekleştirdiği "Balkan Antantı", "Sadabad Paktı" gibi uluslararası yapılanmaların ve de ikili antlaşmaların özünde, sadece bölgesel güvenlik değil, mütekabiliyet ilkesi ile birlikte, aynı zamanda taraf ülkelerde yaşayan Türk azınlıkların durumları da yer almıştır. Bir başka ifadeyle, Türkiye ile dost olmanın olmazsa olmaz türünden en önemli koşulunun, bünyelerindeki Türk azınlığa iyi davranmak ve gereken önemi vermek olduğunu dost-düşman bütün bölgesel ülkeler kavramışlardır. Milli Mücadele döneminde Komintern güdümlü komünist örgütlere (Yeşilordu, T.K.P., Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası) karşı ideolojik düzeyde savaşım sürdüren ve bu kapsamda Sovyet Rusya'ya karşı mütekabiliyet ilkesi çerçevesinde politikalar üreten Atatürk, sonuçta bu örgütleri kapatırken; izlediği özgün bir strateji sonucu olarak da -Moskova Barış Antlaşması'nın 8. maddessi ile- bu konuda Sovyet Hükûmeti'nin desteğini almıştır (4). O'nun Buhara Halk Cumhuriyeti (5) ve Azerbaycan Cumhuriyeti (6) ile ilişkileri bile, Türkiye dışındaki Türklere bakışını ortaya koymaya yetmektedir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, Sovyet yanlısı kişi ve örgütlere hayat hakkı tanımayan Atatürk, farklı tarihlerde Rusya'dan Türkiye'ye sığınmış Türk liderlerini ve aydınlarını sımsıcacık ilgiyle kabul etmiş, bu kadrolara son derece önemli görevler tahsis etmiştir. Prof.Dr. Sadri Maksudi Arsal, Prof.Dr. Zeki Velidi Togan, Prof.Dr. Yusuf Akçura, Prof.Dr. Reşit Rahmeti Arat, Prof.Dr. Ahmet Caferoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Cafer Seydahmet Kırımer, Mehmet Emin Resulzade, Mirza Bala ve daha pek çokları Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş kadroları içinde yer alırken, diğer taraftan özel izinle oluşturulan "Milli Merkezler"de dâvalarını da sürdürmüşlerdir (7).

    ATATÜRK VE GAGAUZLAR

    Atatürk'ün Türkiye dışındaki Türk topluluklarına olan ilgisi, siyasal ve dinsel sınırlar tanımamaktaydı. Türklerin sarı ırktan olduğu yolundaki Batının tarihi safsatalarını çürütmek, Türk tarihini, dünya tarihi içinde olması gereken konuma getirmek için Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini kuran; Sümeroloji dahil Anadolu uygarlıkları kapsamında ölü dilleri bile araştıracak bölümler açtıran; Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi bilimsel merkezlerin oluşumunda öncülük yapan Atatürk, müslüman olmayan Türk topluluklarına da -Türk ulusunun ve tarihinin bütünlüğü perspektifinden- özel ilgi duymaktaydı. Örneğin, Türklük bilincine sahip olmayan Anadolu'daki Ortodoks mezhebine mensup Türklerin, kendilerini dinsel aidiyet duygusu ile "Rum" kabul ederek Lozan sonrası "Mübadele Protokolü" çerçevesinde Yunanistan'a göç etmeleri, Atatürk'ü derinden etkilemişti. Karamanlıca -grek alfabesi kullanılarak- yazılmış İncil kullanan bu Türk soylu vatandaşlarımızı Türkiye'de bırakabilmek için, geç de olsa son bir girişimde bulunan Atatürk, Papa Eftim'e İstanbul'da bir Türk Ortodoks Patrikhanesi kurdurtmuştu. Bugün, Türkiye'nin ve Dünya Türklüğünün çıkarlarını, tüm Ortodoks merkezlerine ve de Rusya, Yunanistan, Ermenistan gibi ülkelere karşı en radikal biçimde savunan Türk Ortodoks Patrikhanesi, Atatürk'ün ilerigörüşlülüğünün ve de bilimsel temellere dayalı -duygusal olmayan- Türklük bilincinin bir göstergesi olarak varlığını sürdürmektedir. İşte Gagauzlar, bir başka tarihsel ifadeyle Gökoğuzlar, bu patrikhanenin yönetsel dairesi içinde yer almaktaydı (8).

    Dış Türkler konusunda hem Batılı ülkelerin ve hem de komşularımızın düşmanlığını çekmemek için, uygulama yerine sadece "boşboğazlık" derecesinde "Turancılık" söylemleri yapan ve böylesine görüntü çizen Türkocakları'nı kapatan Atatürk, Türkçülüğün duygusal boyutlardan çıkarılıp eylem boyutuna geçirilmesinin bir örneği olmak üzere de, kapattığı Türkocakları'nın Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver'e yepyeni bir görev vermiştir: Türkiye Cumhuriyeti'nin Romanya Büyükelçiliği!.. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde Türklük bilincinin oluşumunda inkâr edilemez hizmetleri bulunan Türk Ocakları, Cumhuriyet ile birlikte değişime ayak uyduramaması; yöneticilerinin, Türkçülüğü ölçüsüz ve duygusal söylemlerden ibaret bir siyasal rant kaynağı biçiminde kullanmaya kalkışması gibi nedenlerle kapatılmıştır ve kapatılırken de spekülasyonlara neden olmaması için esas resmi gerekçe açıklanmamıştır. Bu kapatma işlemi bağlamında, Atatürk'ün Türkçülüğe karşı olduğunu iddia etmek elbette ki mümkün değildir (9). Nitekim, Atatürk, Türkçülüğü sadece olağanüstü söylevlerinde "terennüm eden" ama uygulamaya geçiremeyen Tanrıöver'i Büyükelçiliğe atarken, sadece kendisini taltif etmekle kalmamış; üstelik tam bir destekle, ülküsünü hayata geçirme şansını vermiştir (10).

    Gagauz Türklerinin latin alfabesine geçmesine ilişkin bir U.N.D.P. Projesinde görev üstlendiğim Moldova'da, edindiğin bilgi ve belgelerin ışığında ifade edebilirim ki, Hamdullah Suphi Tanrıöver, yaklaşık elli yıllık kapkara yasakçı Sovyet döneminin sonrasında hâlâ sevgi ve saygı ile hatırlanıyor. Bu kapsamda O, Besarabya ve Kuzey Bukovina'daki tüm Gagauz kasaba ve köylerini dolaşmıştır. Bükreş'teki Büyükelçiliğimizin kapılarını bu Ortodoks mezhebindeki soydaşlarımız için ardına kadar açmıştır. Sefaret çalışanlarını (yerel personel) Gagauzlardan seçmiş; ardından da bölgelerinde temayüz etmiş yerel liderlerin çocuklarına öncelik vererek ilk etapta yaklaşık 40 kişilik bir öğrenci grubunu öğrenim için Türkiye'ye göndermiştir. Daha sonra bu sayı 200'ü aşmıştır. Bunların bir kısmı tekrar ülkesine dönerek toplumuna Türklük bilinci ile hizmet ederken, Türkiye'de kalanlar da anavatana hizmeti yeğlemiştir. Bu grup arasında, Ege Üniversitesi'nde Rektör Yardımcılığı yapmış emekli öğretim üyesi Prof.Dr. Emin Mutaf (Georgi Mutaf), Prof.Dr. Özdemir Çobanoğlu (Vasili Çoban) gibi çok sayıda Gökoğuz Türkü bulunmaktadır (11). Rahmetli Tanrıöver, bununla da kalmayarak Romanya'daki müslüman Türk azınlığın, Gagauzlara her yönden destek vermesini de sağlamıştır (12). İşte bütün bu faaliyet programı çerçevesinde, Romanya vatandaşı gönüllü Türk öğretmenlerinin yanısıra, Türkiye'den de 80 ilkokul öğretmeni getirtilmiştir. Bu öğretmenlerin öğrencilerinden olup da hayatta olan yaşlı Gagauzların ifadelerine göre, romence ve rusça bilen bu öğretmenler, II. Dünya Savaşı'nın başına kadar bölgede görev yapmışlar. Bunların çoğunluğu savaşla birlikte Türkiye'ye dönerken, bazıları "görevleri henüz bitmediği" gerekçesiyle eğitim hizmetine devam etmişler. Ancak, Sovyet işgali ile bu öğretmenlerin tamamı "Türk Casusu" isnadı ile hep aynı cezaya, 25 yıl ağır hapis cezasına çarptırılarak Sibirya'daki toplama kamplarına gönderilmişler. Sonra, Stalin'in ölümünden sonra Kruşçev tarafından çıkarılan afla Gagauz Yeri'ne sadece biri dönebilmiş: Adı, Ali KANTARELLİ!.. Ölünceye kadar "Kemal"in yani Mustafa Kemal ATATÜRK'ün öğretmeni olmayı sürdürmüş; çevresindekilere Türkçe öğretmiş; Türklük bilinci aşılamış... Üç çocuğuyla dul kalan bir Gagauz kadınıyla evlenmiş; onları her Pazar Kiliseye götürdükten sonra evine dönüp müslümanlığın gereklerini yerine getirmiş. Bir başka ifadeyle, laikliğin ne olduğunu sevgi, saygı ve hoşgörü ile en köktendinci Ortodoks Gagauzlara da göstermiş, tek kelime ile örnek oluşturarak hayranlık uyandırmış... İşte, O'nu sevgi, saygı ve minnetle anan bir öğrencisi, Moldova Yazarlar Birliği Başkanı, Moldova eski Eğitim Bakan Yardımcısı, hayattaki en büyük ve önemli Gagauz eğitimcisi, yazarı ve halk kültürü uzmanı Nikolay BABAOĞLU'nun, ilkokul öğretmeni Ali KANTARELLİ hakkında hatırladıkları!.. Hem de orijinal Gagauz Türkçesi ve yeni kabul edilen latin harfleri ile:

    ANILARIM


    Ben duudum 1928 yılda bir gagauz-türk aylesinde, küyümüzün adıydı Tatar-Kıpçak ama bugün sadece Kıpçak deerlar. Benim soyadım Babaoğlu, adımı Kilisede Nikolay koymuşlar niçin ki annem-babam hristian dinini kullanırmışlar.

    1935-cı yılda açan ben 7 yaşımı doldurmuşum beni köyümüzde ilkokula verdiler. Benim öğretmenim bir çok yalpak romen kadınıydı. Ben küçük olarak baştan romence konuşmayı hiç anlamazdım, neçin ki evde içerimizde biz konuşurduk sadece gagauz Türk dilinda. Ama çocukluk fikirim keskindi gülerüzlü öğretmenimi da annemi gibi çok sevmiştim besbelli bu üzere tez-tez başladım romenceyi annama ama ikinci-üçüncü sınıflarda ben artık çok iyi romence bilirdim, yazmakta okumakta 10 hem 9 derecelerden aşaa kalmazdım. Okulumuzda birinci öğrenci sayılırdım, evde annem-babam çok kanaattılar.

    Ne büyük sevinmelik oldu bizim okulumuzda açan 1937 yılda sölediler ki aftada iki dersimiz olacak türkçe. Kim bizi öğredecek, nasıl olacak hiç bişey taa bilmezdik, ama çok merak ederdik, yinanamazdık ki olur olsun ders bizim ana dilimizde.

    Eylül ayın birinde başlardı eni okul yılı. Bu günde Kıpçak okulun meydanında bizi okul öğrencilerini (bir 100-150 kişi) hepsimizi dizdilar kare. Bu karenin ortasında vardı 4-5 romen öğretmenleri, angılarını biz artık bilirdik tanırdık ama onnarın aralarında vardı bir da eni gene bize yabancı bir adam. Giyimliydi o cat-eni elbiseylen, başında vardı geniş kenarlı Avrupa şapkası, saa elinde asılıydı bastonu. Karede çocukların arasında başladı gezmea laf çünkü bu adam gelmiş Türkiyeden de bizim türkçe öğretmenimiz olacakmış. O romen öğretmenlerin yanında konuşurdu romen dilinde. Ben o zaman düşündüm: Sanki o nasıl bizi türkçe öğredecek, açan o kendisi sadece romence konuşuyor... Ama okul yılın başlangıc yortusu geçti da biz başladık derslerimizi. Sınıfımızın kapusuna derslerin programını asmıştılar. Benim üçüncü sınıfımda salilarda hem cumaalarda yazılıydı birer ders türk dili. Okulumuzda hepsi çocuklar sadece bu eniliyi konuşurdular işittik ki ikinci sınıfta pazaertesi artık türk dili olmuş, eni ögredici söylemiş kendi adını demiş uşaklara, ki onunla olur öle konuşmaa nice evde annelerimizlen konuşuyoruz... Geldi sali günü ikinci dersimiz türkçe, nasıl meraklan beklerdik zil calsin, erleştiydik sıralarımıza beklerdik, ama aramızda vardı bir en huluz ürencimiz Kocabaş Koli o kapu aralıgından bakardı gelecek mi. Bir da o hızla kaçtı erina ge-li-yor!

    Girdi içeri eni öğretmen, biz hepsimiz askerde gibi kalktık ayaa, beklerdik hergünkü alışılmış selamı "Buna ziua", amma işittik eni selamı o dedi Günaydın. Biz bilmezdik nasıl cevap edelim, ama o başladı bizimlen çok annaşılmış evdeki dilimizde konuşmaa:

    Çocuklarım, dedi o, eter ayakca durdunuz, oturunuz, aramızda sevinmelikten mi yoksa şaşmaktan mı bir gülüş koptu. Öğretmen devam etti gülmeyin dedi ben size türkçe selam verdim "Günaydın". Ben de Nikolay Babaoğlu sayılırdım sınıfımızda en açıkgözü hiç utanmadaan sordum:

    * Ama biz bilmeriz nasıl selamınıza cevap verelim:
    * Siz de deyin "Günaydın" da hemen oturun. Hade eniden tekrar edelim bunu. Kalkınız, ben deyecem Günaydın siz de cevap ediniz. Kalktık:
    * Günaydın, çocuklar. Biz de:
    * Günaydın!

    - Bana deyeceniz "Bay öğretmen" bunu o yazdı tebeşirlen taftamıza, biz de yazdık tefterimize. Sonra söyledi ki o bizim türk dili öğretmenimiz, sordu bizim sıraylan isimlerimiz, taa sora taftaya yazdı türk dilin alfabesini o pek az ayırılırdı romen alfabesinden. Ö, ü kelemelerin altını çizdik. Öğretmen dedi ki bir aftadan sonra türkçe kitaplar gelecek de başlayacaaz türkçe okumaa. Ama bu ilk dersimizde sadece konuştuk. Bay öğretmen söyledi ki kitaplarımız türkiye memleketinden demir yoluyca gelecekler, ki bu kitapları bize türkiye prezidenti Kemal paşa Atatürk hediye göndermiş. Taa sora o gösterdi haritada nerede Türkiye bulunuyor, anlattı ki orada insanlar hepsi bizimce türkçe konuşuyorlar. Bize öğretmenimizin her bir sözü çok meraklı gelirdi. Düşünürdük acaba nasıl öle bir bütün memleket sadece türkçe konuşuyor...

    Evde annelerimize-babalarımıza doyamazdık anlatmaa nasıl gözel türkçe derslerimiz oluyor.

    Geçti taa bir-iki afta Taraklı demir yol garından kitaplarımız geldi. Üçüncü sınıfta herkezimize ikişer kitap parasız verildi, birinin adıydı "Mini mini Okumak Kitabı". Onu ben şimdi de artık oldum 65 yaşında ama hep arşivimde anmak için tutuyorum.

    Kitaplarımızı almak günümüz bizim bütün okulumuz için bir büyük bayram günü oldu. Teneffuslarda sadece türkçe kitaplarımızı aktarıp bakardık. Biri birimize gösterirdik, artık taa onnarı sınıfta öğrenmedeen okurduk hem annardık bu çok meraklıydı, bizim evdeki dilimizde kitaplar yazılıydılar.

    Romen öğretmenlerimiz domnu Kojan, domnu Balmuş, domnu Gibulet başladıydılar azbucuk kıskanmaa ne öle olduydu da biz bırakmıştık romence kitapları da sadece türkçeleri aktarıp okurduk.

    Geçti taa biraz vakıt biz hepten alıştıydık bizim bay öğretmenimize, Türkçe dersler o kadar tez geçerdiler ki etiştiremezdik dadına ermee. Biz salileri hem cumaaları bekleerdik nice Paskaliye yortularını. Yazardık, okurduk, ana dilimizde çok şiirlar ezbere öğrenirdik, masallar okurduk.

    Benim babam da eni üüretmenimizlen tanışmıştı babamdan işittiydim ki öğretmenimizin haliz adı Ali Kantarelli'ymiş o yaşardı kiraylan köy başın primarın evinde. Bay öğretmen türk dilini okuturdu bizim okulumuzda hem de köümüzün ikinci okulunda, o ikinci okulda da dört sınıf vardı.

    Bay öğretmen Ali Kantarelli bekardı benim Kıpçak köyümde öğretmenlik etti. 1937-1938-1939 yıllara kadar. Bizim köyde de evlendi.

    Onun hanumun adıydı Talmaç İvanna. Bu insan Kıpçaklıydı. Açan 1940 yıl'da Moldovaya bolşevikleer geldi, başka köylerimizden türk öğretmenleri etiştirip gittileer. Türkiye'ye, ama benim öğretmenim Ali bey kaldı Moldovada bak aylesi vardı Kıpçakta. Da nasıl o zamanlar Sovyetlerde geçeerdi hepsini suçlu yapmak, Ali Kantarelliyi de suç buldular çünkü o Moldovada Türk casusuymuş bu üzere hiçbir de suçsuz adamı Stalin apisee kapadı 25 yıla. Ama 15 yıldan çok yattı anista da Stalin geberdiynen kurtuldu geldi, ama Kıpçakta başka yaşamadı diyşildi bir Borcak adında küyee, oradan da sora gitti yaşamaa Bolgrad şehrine. Oradan da işittim ölmüş 1980 yıllarda. Bolgrade şehrinde de bu günee kadar mezarı. N. Babaoğlu 5. XII.1995" (13).

    Onlar, "Kemal'in Öğretmeni"ydiler!... Gözlerini kırpmadan gösterilen Türk toprağına gitmişler, hayatları pahasına görevlerini sürdürmüşlerdi. Tıpkı şimdilerde Güneydoğu'da PKK'lı teröristlerce şehit edilen genç meslekdaşları gibi!.. Ama Ali Kantarelli öğretmenin dışındakilerin ne adları ne de kabir taşları var!.. Ne giderken sormuşlar, ne de Tanrı cennetine uçmağa varırken!.. İlgi a da hatırlanmayı bekliyorlar mı? Sanmıyorum, çünkü onlar Türklüğe hizmet yolunda ulaşabilecekleri en üst mertebeye ulaşmışlar. Ama yine de siz lütfen gözlerinizi kapatıp buz gibi soğuk bir ülkede başında haç dikili bir kabir hayal edin ve içindeki şehitlerimize Ulu Tanrı'dan sonsuz rahmetler dileyin!.. Bir de gönül pınarınızdan süzülüp, kalp gözünüzden dökülecek sımsıcacık şükran ve sevgi dolu bir damla yaş!.. Hepsi o kadar...

    Evet, bir gün yolunuz Gagauz Yeri'ne düşerse, Çadır, Vulkaneşti, Taraklı gibi şehirlerde ve Kıpçak, Baurçi, Tomay gibi köylerde Gagauz soydaşlarımızın tertemiz Türkçelerini duyup bize olan duygusal yakınlıklarına tanık olduğunuzda artık bilirsiniz ki, bu bölgelerde "Kemal'in Öğretmenleri" görev yapmışlardır. Onların ulaşamadıkları Komrat ve çevresinde ise anadilini konuşamayan, ruslaşmak üzere olan Gagauzları gördüğünüzde ise en büyük Türk Atatürk'ü minnet ve hayranlıkla anarsınız. Ve kendi kendinize sorarsanız, 2000'e bir ay kala, Türkiye Cumhuriyeti, hem de bu kalkınmışlık ve eğitim düzeyinde Gagauzlara rusça ve romence bilen kaç ilkokul öğretmeni gönderebilir? İşte Atatürk farkı!.. O, Türkiye dışında yaşayan Türklerin sorunlarına hiç ama hiç duygusal bakmadı; hele hele hiç "ben Turancıyım" demedi; istismara yeltenmedi; bunun için de dünyanın kin ve nefretini üstümüze çekmedi, çektirmedi. Son derecede akıllıca, sessizce, Türkiye'nin konumunu ve kaynaklarını riske atmaksızın gerçekçi bir strateji oluşturdu ve izledi. Örneğin, Hatay'a görevlendirdiği fedailerin başarılarını izledi ama sonucunu göremeden uçmağa vardı. Ve O, Tanrı cennetine ulaştığında, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya gibi ülkelerdeki Ali Kantarelli gibi nice "Kemal'in Öğretmeni" unutuldu, gitti. Bugün onların ve ailelerinin çektikleri acıyı ve hasreti lütfen yüreklerinizde hissetmeye çalışın ve bu fedakâr akıncı vatan evlâtları için bir fatihayı esirgemeyin!..




    DİPNOTLARI :

    1. Atatürkçülük III-Atatürkçü Düşünce Sistemi
    2. (Haz. Genelkurmay Başkanlığı), (İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayını, 1997), s. 30. Reha Parla, Belgelerle Türkiye Cumhuriyeti'nin Uluslar arası Temelleri: Lozan-Montrö, (Lefkoşa: 1985), s. 72-77 ve 101.
    3. Yalçın Özalp, Yurt Dışındaki Türk Şehidlikleri, (Ankara: A.Ü.T.İ.T.E. yayınlanmamış doktora tezi, 3 C., 1987).
    4. 16 Mart 1921'de imzalanan Moskova Barış Antlaşması'nın 8. Maddesine göre, Türkiye ve Rusya, kendi topraklarında birbirleri aleyhine faaliyet gösteren kişi ve örgütlere hayat hakkı tanımayacaklardır. Buna göre, Mustafa Kemal Paşa, Rusya'daki "Heyet-i İlmiye"ye dahil B.M.M. üyesi milletvekilleri dahil ilgili istihbarat görevlilerimizi geri çekmiş; Sovyet Rusya da, Komintern'e bağlı olarak faaliyet gösteren Yeşilordu, Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası ve Hafi Türkiye Komünist Partisi gibi örgütlerin kapatılmasını onaylamıştır. Antlaşmanın akabinde, Atatürk tarafından muvazaalı olarak kurulmuş olan resmi T.K.P. de kapatılmıştır. Bu partinin kurucularının İsmail Suphi, Mahmut Esad gibi "Türkçü" ve Mustafa Kemal Paşaya bağlılığı ile tanınan kişiler arasından seçilmiş olması manidardır. Bunlardan Burdur mebusu İsmail Suphi Beyi, daha önce Türk Yurdu dergisinde yazdığı Türkbirlikçi yazılarından tanıyoruz. Mahmut Esat Bey de daha sonra "Bozkurt" soyadını alacak ve Türk Devriminin esaslarını yeni nesillere öğretecek programda önemli görevler üstlenecektir. Moskova Barış Antlaşmasının tam metni için bkz. İsmail Soysal, Tarihçeleri ve Açıklamaları ile Birlikte Türkiye'nin Siyasal Andlaşmaları, I. Cilt, (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayını, 1983), s. 27-38.
    5. Buhara Halk Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı Osman Hoca'nın önderliğinde B.M.M. Hükûmeti'ne teslim edilmek üzere Sovyet Hükûmeti'ne verilen 100 milyon altın rublelik para yardımı hakkında, Mustafa Kemal Paşa'nın B.M.M.'nde Buhara Elçilerinin de katıldığı oturumda yaptığı konuşma metni, "Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri"nde mevcuttur. Ayrıca geniş bilgi için bkz. İdari Faaliyetler, (Ankara: Genel Kurmay Başkanlığı ATASE Yayını, 1975), s. 173 vd.; Osman Kocaoğlu, "Rus Yardımının İçyüzü", Yakın Tarihimiz, I, s. 101; Prof.Dr. Ergun Aybars, Türkiye Cumhuriyeti I, (İzmir: Ege Üniversitesi Yayını, 1984), s. 327-29 ve 373-76; Enver Behnan Şapolyo, "Atatürk ve Üç Kılıç", Türk Kültürü, 4, 37: 84-87; Prof.Dr. İbrahim Yarkın, "Buhara Hanlığı'nın Sovyet Rusya Tarafından Ortadan Kaldırılması ve Buhara Halk Cumhuriyeti'nin Kuruluşu", Türk Kültürü, 7, 76: 297-303. Mustafa Kemal Paşa, Buharalı soydaşlarımızın bu çok önemli ve anlamlı jestine karşılık, Buhara'da Büyükelçilik açılmasına karar verdi. Bu göreve Ruşen Eşref (Ünaydın) Beyi, Maslahatgüzarlığa da Rahmi (Apak) Beyi getirdi. Buhara Halk Cumhuriyeti'nin Kızılordu tarafından işgali öğrenilince, sefaret heyetimiz Batum'dan geri döndü.
    6. Mustafa Kemal Atatürk'ün Azerbaycan'daki gelişmelerle ilgili olarak askeri istihbarat raporlarının yanısıra, B.M.M.'nin Bakû'daki Mümessili Memduh Şevket (Esendal) ve diğer görevlilerle birlikte Dr. İbrahim Tali (Öngören), Dr. Rıza Nur, Bekir Sami, Enver Paşa'nın yaverlerinden ve de amcası Halil Paşa'dan da önemli bilgiler içeren raporlar aldığı ve dolayısıyla da bölgedeki tüm gelişmeleri yakından takip ettiği anlaşılıyor. Bu arada Azerbaycan Temsilcilerinden Mehmet Haşim Beyin, İstanbul'da M.M. (Müdafaa-i Milliye) Grubunun yanısıra, B.M.M. İstanbul İstihbarat Şubesine sunduğu raporların asılları, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Arşivinde (39/16670 vd.) bulunmaktadır. Memduh Şevket Beyin Bakû'daki faaliyetleri hakkında geniş bilgi için ayrıca bkz. Bilâl Şimşir, Bizim Diplomatlar, (Ankara: Bilgi yayını, 1996).
    7. "Milli Merkezler", ilk olarak İttihatçılar döneminde "Teşkilât-ı Mahsusa"ya bağlı olarak kurulmuştur. Bu yapılanmayı daha sonra Türkiye Cumhuriyeti döneminde M.A.H. aynen devralmıştır. "Milli Merkezler", günümüzde de azalan bir etkinlik kapsamında varlıklarını sürdürmeye devam etmektedirler. Milli merkezlerin tarihçesi hakkında geniş bilgi için bkz. Necip Hablemitoğlu Arşivi, M.M. Klasörü, D.1-2, B.1-9.
    8. Türk Ortodoks Patrikhanesi'nin Ruhani Lideri olan Başpatrik Dr. Selçuk Erenerol, Türklük ve vatandaşlık bilincinde inanç ayrımı yapmayan Atatürk'ün özlemini duyduğu ideal bir Türktür, Cumhuriyet aydınıdır. Türkiye'nin ve Türklüğün çıkarları doğrultusunda üzerine düşeni en mükemmeliyle yapan müstesna bir din adamıdır. Türkiye'nin diplomatik yollardan Gagauzlar, Çuvaşlar, Yakutlar gibi Türk asıllı Ortodoksların bu Patrikhaneye fiilen bağlanmasını mümkün kılacak girişimlerde bulunması gerekmektedir. 1995 Eylülünde, 20 Gagauz okul müdiresinin T.İ.K.A. kanalıyla Ankara'ya geldikleri; burada Gazi ve Hacettepe Üniversitelerine mensup bazı öğretim elemanları tarafından İslâmiyet propagandası kapsamında aşağılandıkları, hakaret ve tehdit gördükleri; Kişinev ve Çadır Lunga şehirlerinde fethullahçıların yönetiminde iki kolejin faaliyet gösterdikleri dikkate alınacak olursa, bu iki küçük örnekten bile Atatürk Türkiyesi'nin nereden gelip nereye götürülmeye çalışıldığı anlaşılır. Sorunun çözümü için önce tarihsel açıdan Atatürk'ün Dış Türklere yönelik stratejisinin günümüze adaptasyonunun sağlanması, sonra da Türk Ortodoks Patrikhanesinin bu strateji içindeki konumunun güçlendirilmesi ve fonksiyonlarının arttırılması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki, laiklik, Türklük bilincinin kökleşmesinin yegâne teminatıdır. Patrikhane'nin kuruluş çalışmaları hakkında geniş bilgi için bkz. Dr. Esat Arslan, "Kurtuluş Savaşında Yunan-Fener Patrikhanesi Birlikteliğine Karşı Örgütlü Bir Yaklaşım", A.Ü.T.İ.T.E. Atatürk Yolu, 8, 15: Mayıs 1995, s. 407-442.
    9. Türkocakları'nın kapatılması hakkında kısmi bilgi için bkz. Adile Ayda, Sadri Maksudi Arsal, (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayını, 1991), s. 164 vd.
    10. Hayatının sonuna kadar Türklük ülküsüne bağlı kalan ve Mustafa Kemal Atatürk'ün yanından ayrılmayan Hamdullah Suphi Tanrıöver'in hayatı ve faaliyetleri için bkz. Dr. Fethi Tevetoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver, (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayını, 1966); Bilal Şimşir, Bizim Diplomatlar, (Ankara: Bilgi Yayını, 1996), s. 446-457.
    11. Türkiye'de kalmayı yeğleyen Gagauz öğrencileri arasında, İ.T.Ü.'den emekli olan Prof.Dr. Osman İkizli (Kubeli - Anatoli İkizli), Fransızca Öğretmeni Mete Kargalık (Komratlı - Dimitri Kargalık), Öğretmen Selma Sakallık (Kubeli - Ksenya Sakallık), İ.Ü.'nden emekli olan matematikçi Prof.Dr. Selma Öztürk (Vulkaneştili - İrina Bulgar), Op.Dr. Erol Biricik (Komratlı - Mina Vasilioğlu), Öğretmen Deniz Kapsız (Kirsovalı - Lidya Kapsız), İnşaat Müh. Ergin Mutaf (Komratlı - Evgeni Mutaf), Veteriner İskender Akkerman (Satılık Haci Köyünden - Aleksandr Draganof), Ziraat Müh. Dr. Güngör Karel (Kubeyli - Georgi Volontir), Kanada-Edmonton'da Ziraatçı Prof.Dr. Rüstem Aksel (Kubeyli - Leonid Gagauz), Fransızca Öğretmeni Orhan Bucak (Kongazlı - Tulba Meti), Veteriner Aksel Alant (Baurçili - Simeon Terzi), Kanada'da Veteriner Aynur Aksel (Kubeyli - Akkulina Raynova), İşadamı Yusuf Sakallı (Kubeyli - İvan Sakallı) ve daha pek çokları bulunmaktadır. Moldova'daki Gagauzlar, gurur duydukları, kendilerini Türkiye'ye bağlayan köprüler olarak nitelendirdikleri bu vatandaşlarımızın Türkiye'deki yeni ad-soyad ve meslek-adres bilgilerine -hem de komünizmin en baskıcı dönemlerinde- ulaşmayı başarmışlar. Kendileri ile temas kurmayı denediğimde, mevcut listede yer alanların yarısına yakınının vefat ettiğini üzülerek tespit ettim. Aynı şekilde, Moldova'ya dönenlerin hiçbirinin hayattta olmadığını bizzat yerinde müşahade ettim. Bu çalışmalarımda yardımcı olan Sayın İvan Volontir ile Sayın Nikolay Babaoğlu'na şükran borçluyum.
    12. Bükreş Büyükelçimiz Tanrıöver, Kuzey Dobruca'da ağırlıklı olarak yaşamakta olan Türk azınlığı arasındaki küçük sorunları (Tatar-Türk ayırımı gibi) gidermekle işe başlamış. Eski tarihlerde Kırım'dan göç etmiş olanların Kıpçak Türkleri olduğunu, Anadolu'dan gelenlerinse Oğuz Türkleri olduğunu taraflara anlatmış ve ikna etmiş. Daha sonra Romanya'daki Türk azınlığa ait gazete ve dergilerde, Gagauz Türkleri lehine yazı ve haberlere yer verdirerek, gerek ekonomik ve gerekse eğitim açısından çok geri bulunan bu otantik Türk topluluğu için yardım kampanyaları açtırmış. Gerek Kişinev'deki Gagauz Kütüphanesi'nde, gerek Ankara'daki Milli Kütüphane'de ve gerekse kişisel arşivimde mevcut periyodiklerde ("TÜRK BİRLİĞİ", "YILDIRIM" gibi), "Gagauzlar: Arıkan Türkler", "Hristiyan Türkler", "Türk Gagauzlar", "Gagauzların Aslı" gibi dikkat çekici başlıklar altında çok sayıda haber, yazı ya da etnografik ve de tarihsel nitelikli araştırmalara rastladım. Tanrıöver'in Büyükelçiliği döneminde (1931-1944), özellikle 1935-1939 yılları arasında yoğunlaşan Türk Devleti'nin ilgisi, uzun bir aradan sonra, ancak Sovyetler Birliği'nin dağılması ve akabinde Moldova'nın bağımsızlığına kavuşmasından sonra yeniden mümkün olabildi. Buraya göönderilen ilk Başkonsolosumuz Sayın Ender Arat, Gagauz azınlığın, ayrılıkçı Rus (Bender-Tiraspol) hareketine alet olmasını, dolayısıyla Türk kanı akıtılmasını önledi; Gagauzların kültürel ve sınırlı yönetsel özerkliğe sahip olmalarında büyük rol oynadı. Gagauzların özlem ve saygı ile hatırladıkları ve Tanrıöver ile özdeşleştirdikleri bu eski Başkonsolosumuz, halen Viyana'da Büyükelçi olarak mesleki yaşantısını sürdürmektedir.
    13. Nikolay Babaoğlu'nun elyazısı notlarının tıpkıbasımı için bkz. Dr. Necip Hablemitoğlu, "Atatürk ve Dış Türkler (1)", Kırım, 6, 21: Ekim-Aralık 1997, s. 3-13.

  3. #3
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    KEMAL'İN ASKERLERİ VAHDETTİN'İN POLİTİKACILARI



    O, Türklüğün sessiz onurudur, gururudur, cesaretidir. O, Türk Ulusu'nun temsil ettigi tüm değerlerin simgesidir. O, başlıbaşına bir Türkiye'dir. Ve O'nun yazgısı, gerçekte Türkiye'nin yazgısıdır... Ama kaç kişi bilir O'nu ve kaç kişi hatırlar?!. Kaç kişi özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı, hatta aldığımız her nefesi borçlu olduğumuz adsız kahramanlardan biri olarak kendisini yâdeder?!. Cumhurbaşkanı mı, Başbakan mı, TBMM Başkanı mı, Anayasa Mahkemesi Başkanı mı, Yargıtay Başkanı mı ya da bu ül---i yöneten bürokrat ve politikacılar mı?!.

    Eğer bir gün yolunuz Sandıklı-Afyon arasına düşerse, lütfen O'nu ziyaret ediniz. Marmaris, Bodrum, Kuşadası, Antalya, Fethiye gibi hemen çoğunluğumuzun yılda en az bir kez tatil için geçtiği yol üzerindedir O. Her gün onbinlerce aracın geçtiği yolda, herkes bakar da O'nu görmez. Daha doğrusu görmezlikten geliriz o küçücük tabelayı!.. Belli belirsiz şu ibareyi okursunuz: "Albay Reşat Bey-Çiğiltepe Şehitliği 10 km."!..

    10 Kilometrelik yolu ancak yarım saatte alırsınız. Aslında yol bile denemez; taşlar, çukurlar ve tozlar arasında tepeleri tırmanırsınız. Yol ayrımında bir tabela daha görürsünüz; en az Türkiye'yi yönetenler kadar kararmış kalpli avcıların nişangahı haline geldiği için bir tek kelimeyi bile okuyamazsınız. Yolu rastgele sağdan takip etmişseniz, bir süre daha güç bela ilerledikten sonra O'na ve O'nunla birlikte bu vatan için, bugünlerimiz ve yarınlarımız için canını veren kahramanlarımızın yattığı şehitliğe ulaşırsınız... Tek duyduğunuz, bölgenin en yüksek ve stratejik tepesindeki şiddetli rüzgârın uğultusudur. Başka ne bir ses ve ne bir nefes. Eğer bu ül---i seviyorsanız, Cumhuriyetin erdemlerine inanıyorsanız, Türklük bilincine sahipseniz, Albay Reşat Bey ve diğer şehitlerimizi elbetteki duyamaz ama tüm benliğinizde iliklerinize kadar hissedersiniz!.. Onların sizin ziyaretinize de, dualarınıza da ihtiyaçları yoktur; çünkü erişebilecekleri en üst mertebeye zaten ulaşmışlardır. Belki birkaç damla gözyaşı ve kalpten gelen minnet ve teşekkür!.. İsteseniz de başka bir şey veremezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey, Onları hissetmektir. Bir de çevrede duyarsız insanlarımızın bıraktıkları çöpleri toplayabilir; tozlanmış mezar taşlarını, Reşat Beyin büstünü ve kitabeleri sevgiyle silebilirsiniz. Hepsi o kadar!..

    ALBAY REŞAT BEY KIMDIR?

    1879'da İstanbul'da doğan Reşat Bey, 1896'da Harp Okulu'nu bitirdikten sonra, Türk Ordusu'nun farklı komuta kademelerinde görev yapmış; Trablusgarp ve Balkan Savaşları'na katılmıştır. Askeri Mahkeme üyeliği de yapan ve Birinci Dünya Savaşı'nda Çanakkale Cephesi'nde olağanüstü kahramanlığı ile dikkatleri çektikten sonra getirildiği 17. Alay Komutanlığı görevindeyken Muş'un Rus işgalinden kurtarılmasında da önemli rol oynayan Reşat Bey, XVI Kolordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa'nın takdirlerini kazanmıştır. Ünlü Ziya Paşa'nın oğlu olan Reşat Bey, daha sonra 53. Tümen Komutanlığı'na getirilerek Suriye Cephesi'nde görevlendirilmiştir. 1918'de İngilizlere esir düşen Reşat Bey, daha sonra esaretten kurtulur kurtulmaz Aralık 1919'da Milli Mücadele'ye katılmak üzere İnebolu'dan "İstiklal Yolu" üzerinden Ankara'ya geçmiştir. Reşat Bey, Mustafa Kemal Paşa tarafından 11. Kafkas Tümeni (sonradan 21. Tümen) Komutanlığı'na getirilmiştir. Yarbay rütbesi ile İnönü ve Sakarya muharebelerine de iştirak eden ve olağanüstü performans gösteren Reşat Beye, son olarak 57. Alay Komutanlığı görevi verilmiş; bizzat Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından, Büyük Taaruzun ikinci gününde, muharebenin ve de ülkenin-ulusun kaderini etkileyecek en kritik mevkide yeralan -Sincanlı Ovasından Dumlupınar'a kadar tüm yolların önündeki en stratejik engel olan- Çiğiltepe'yi düşmandan temizlemesi emredilmiştir (1). Ne var ki, bu tepenin onemini çok iyi bilen Yunan Başkomutanı Trikopis ise, en zinde kuvvetlerini, üstün ateş gücüyle bu tepeye yığmış; tahkimatı tamamlamıştır.

    İşte, gerisini resmi kayıtlardan izleyelim:

    "... 27 Ağustos 1922 sabahı 57. Alay bu tepeyi kuşatmış, saat 10.30'da Mustafa Kemal telefonda komutana;

    *Reşat Bey, bu önemli tepeyi ne zaman alacaksiniz?

    *Komutanım, yarım saat sonra alacağız.

    *Başarilar diliyorum.

    10.45 Mustafa Kemal: - Düşmanin halen direndigini görüyorum. Gözümüz o tepede, çok önemli.

    *Komutanım tepeye düşman bir tümen yığmış direniyorlar. Ama alacağız komutanım, mutlaka alacağız.

    11.00 Mustafa Kemal: - Reşat Beyi istiyorum.

    *Komutanım Reşat Bey size bir mesaj bırakarak intihar etti. Okuyorum, komutanım.

    *Yarım saat zarfında bu tepeyi almak için söz verdiğim halde sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam komutanım.

    Mustafa Kemal'in gözlerinden yaşlar boşanir: -Allah rahmet eylesin, Reşat Bey büyük bir vatanseverdir.

    11.45 Başkomutanin telefonu çalar: - Çigiltepe alinmiştir komutanim. Yüzlerce ölüsünü birakan düşman Sincanli Ovasina dogru kaçmaktadir, arzederim".

    İlgili resmi kayıt burada biter. Sonrasını Başkomutan Mustafa Kemal Paşa şöyle ifade eder:

    "Türk Askerine,

    Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rastgelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. Burada şehit olan kahraman evlâtlarımızı minnetle anıyorum, ruhları şâd olsun. Başkomutan Mustafa Kemal".



    Şimdi, yukaridaki en büyük Türkün Atatürk'ün yüreginden kopan bu sözler, Albay Reşat Bey Şehitligi'ndeki mermer bir kitabeye nakşedilmiştir. Başinizi biraz çevirirsiniz, sira sira şehitlerimizin kabir taşlarini okursunuz: "Sivas-Hasan oğlu Hüsnü-23 yaşında", "Tunceli-Ahmet oğlu Mevlût- 20 yaşında", "Konya-Ruşen oğlu Haşim 21 yaşında", Mersin-Hasan oğlu Ömer 24 yaşında", "Afyon-Mehmetoğlu Musa 18 yaşında" ve diğerleri (2)... Acısını duyarsınız, hayatlarının baharında, komutanları Reşat Beyin onurlu intiharından sonra gözlerini kırpmadan ölüme doğru koşan gencecik yiğitler!.. Bizler ve bizden sonra gelecekler için en değerli varlıklarından, canlarından vazgeçmiş Türk oğlu Türkler!.. Sonra ana kitabede şu satırları okursunuz ve duyduğunuz acı, sonsuz bir Türk olma onuruna ve gururuna bırakır yerini:

    "Bu vatan toprağın kara bağrında

    Sıradağlar gibi duranlarındır.

    Bir tarih boyunca onun uğrunda,

    Kendini tarihe verenlerindir.



    İleri atılıp sellercesine,

    Göğsünden vurulup tam ercesine,

    Bir gül bahçesine girercesine,

    Şu kara topraga girenlerindir."



    YA ZEUGMA, HASAN---F VE DİĞERLERİ...

    Albay Reşat Bey Çigiltepe Şehitligi'nin bir tek görevlisi bile yok!.. Yolu yok ki, görevlisi olsun!.. Ya Zeugma, Hasan---f ve diğer antik kentler!.. Efes, Didim, Perge, Side, Bergama, Kapadokya, Antakya, Milas, Afrodisias, Troya, Alacahöyük ve daha pekçokları... Elbette uygarlıkların kesiştiği ülkemizde mevcut tüm tarihsel miras, bizim olduğu kadar insanlığın da malı. Korumak, sahip çıkmak hepimizin ulusal görevi!.. Halen binlerce yerli-yabancı arkeolog bu eski uygarlıkların kalıntıları üzerinde çalışmakta. Hatta Türkiye, kıt kaynaklarını bu kalıntıların ortaya çıkarılması, korunması ve sergilenmesi için tahsis ederken bile "yetersiz"likle suçlanmakta; uluslararası platformlarda köşeye sıkıştırılmakta. Örnek mi?!. İşte Zeugma ve de Hasan---f!..

    Bir bölümü Birecek Barajı gölü altında kalacak olan Belkıs (Zeugma) Antik Kenti'nde Türk, İngiliz, İtalyan, Fransız, İspanyol, Yeni Zellandalı, Avustralyalı, Almanyalı ve Amerikalı 102 arkeolog çalışmakta. İşçilerin sayısı ise 210. Kentin su altında kalması sözkonusu olmayan bölümündeki çalışmaları ise 8 Türk ile İngiliz, Fransız ve Avustralyalılardan oluşan toplam 30 yabancı arkeolog ve de 90 işçi sürdürmekte. Kazı çalışmaları ile ilgili olarak Kültür Bakanlığı'nın tüm olanaklarının yanısıra, dış yardımlar da kullanılmakta. Örneğin, bu iş için 5 milyar dolar yardım yapan ve bir o kadarını daha verebileceğini taahhüt eden Hewlett Packard'ın patronu, şimdiden "Zeugmanın Babası" ilân edildi bile (2). Esas fedakârlığı yapan, kıt ekonomik kaynaklarını binlerce tarihi eser bakımsızlıktan harap haldeyken Zeugma ve Hasan---f'e tahsis eden Türkiye, acaba dış ülkelerde takdir ediliyor mu?!.

    Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Projesi'ne (GAP) öteden beri karşı olan AB ülkeleri, GAP çerçevesinde yapılacak barajların altında Zeugma ve Hasan---f gibi 1135 antik kentin kalacağını iddia ederek, Türkiye'yi kültürel vandalizm ile suçlamaktalar. Ancak son yıllarda -özellikle de Türkiye'nin AB aday üyeliğinin sözkonusu olmasıyla- bu söylemde daha ileri giden AB üyeleri, Türkiye'nin bu barajlarla, açıkça "Kürdistan"ın ya da en hafifinden "Mezopotamya"nın tarihini yok etmeye çalıştığını iddia etmeye başladılar. Hatta o kadar ki, 50 Kürt (!) köyünün yanısıra, efsanevi (!) Kürt lideri Abdullah Öcalan'ın doğup yetiştiği köyün bile sular altında bırakılarak bir ulusun tarihinin yokedilmeye çalışıldığını; bunu da Türk Hükûmetlerine Türk Silahlı Kuvvetleri'nin empoze ettirdiğini öne sürdüler. Avrupa Basınında, "insan hakları" ile özdeşleştirilen ayrılıkçı kürt terörizmine himaye kapsamında, sözkonusu antik kentlerin malzeme olarak kullanılmasından vazgeçme gibi bir emare görünmemektedir. Örneğin, Kültür Bakanlığı'nın ve Türk arkeologların iyi niyetli çabaları hiçbir şekilde haber konusu olmazken, "uygar Avrupalı arkeologların" çalışmaları ve de buna koşut olarak bölgedeki HADEP'li belediye ve baro başkanlarının Türkiye karşıtı konuşmaları, Zeugma ve Hasan---f haberleri içinde ağırlıklı olarak yeralmaktadır (3). Kısaca, Türkiye'nin bu iki antik kentin kurtarılması doğrultusunda attığı her adım ise, aleyhimize bir propaganda kurşunu olarak geri dönmektedir.

    İNGİLTERE VE ALMANYA'NIN BÖLGEYE ÖZEL AJİTASYON POLİTİKALARI

    Bilindiği gibi, Dicle üzerindeki en kapsamlı hidoelektrik barajı olarak yapımı öngörülen Ilısu Barajı, İsviçre'den Sulzer Hydro, İngiltere'den Balfour Beatty, Türkiye'den Nurol firmalarının başını çektiği uluslararası bir konsorsiyuma "yap-işlet-devret" yöntemi ile Refah Partisi iktidarı tarafından verilmiştir. 2008 Yılında bitirilmesi öngörülen 1200 megavat gücündeki barajın yaklaşık 1.5 milyar dolara maledilmesi sözkonusudur. İnşaatin finansmanını ise ağırlıklı olarak İngiltere ve İsviçre'nin yanısıra, Almanya, ABD, İtalya, İsveç gibi ülkelerin finans kurumlarınca karşılanacaktır. Türkiye'nin enerji politikası içinde son derecede önemli yere sahip olan bu barajın yapımını engellemeyi stratejik çıkarları açısından doğru bulan İngiltere, ilk iş olarak konsorsiyumun ikinci büyük firması olan Balfour Beatty'e ihracat kredi güvencesi vermeyerek konsorsiyumdan çekilmesini sağlamıştır. Bununla da yetinmeyen İngiltere, "Kürt uygarlığının yokedilmesine karşı duyarlılık" maskesi altında, sözkonusu baraj yapımının Türkiye üzerinde demoklesin kılıcı gibi kullanılması doğrultusunda her fırsatı değerlendirmekten de geri durmamıştır. Örneğin, MI5 ile bağlantısı deşifre olmuş milletvekillerinden eski içişleri bakanı Peter Loyd ile İşçi Partisi milletvekili ve İngiliz İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ann Clwyd, Temmuzun 2000'in ortalarında Türkiye'ye ani bir ziyarette bulunmuşlardır. İki kişilik heyetin gezisinin ilk durağı ise -artık adet olduğu veçhile- Diyarbakır'dır. Gerek bu şehirde ve gerekse Batman'da, Hasan---f'de izinsiz olarak İnsan Hakları Derneği başta olmak üzere bölücülüklerini gizlemeye gerek duymayan kuruluşların yöneticileri ile görüşen heyet başkanı Ann Clwyd, amaçlarının baraja kredi verip vermeme konusunda İngiliz Hükûmeti'ni bilgilendirmek olduğunu, Suriye ve Irak gibi barajın yapımından etkilenecek ülkelerin durumlarını da inceleyeceklerini açıklamıştır. Oysa, bu tarihte İngiliz şirketinin konsorsiyumdan çekildiği, kredinin verilmeyeceği çoktan belli olmuştur. İşin en acı ve en üzücü tarafı da, heyete refakat eden kişinin yani Şule Bucak'ın, Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Sekreter Yardımcısı olmasıdır. Bölge halkını açıkça provoke eden bu izinsiz ziyaretçilerin pasaportları, prosedüre uygun olarak Batman'da kaldıkları otelden alınarak Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldüğünde, İngiliz kışkırtıcıların haklarını savunmak da maalesef bu refakatçıya kalmıştır. Acaba diye düşünürsünüz, Kuzey İrlanda'ya bir Türk parlamenter heyeti gitse de - tabii nerede o misilleme cesareti ve nerede o vatanseverlik?- IRA'nın üst düzey yöneticileri, legal kuruluşları ve düz militanları, hatta MI5 kurbanlarının aileleri ile görüşmeler yapması mümkün olabilir miydi?!. Elbette ki, uçakta üzerlerine aeresol sıkılmasına tepki gösteremeyenlerin, örneğin Dublin'de başlarına ne geleceklerini tahmin bile edilemez. Diğer taraftan en az onun kadar acısı da, Batman Valisi İsa Parlak'ın, büyük bir sorumsuzlukla, olmayan suçu polislere "işgüzarlık" ithamıyla atarak İngilizlerden özür dilemesidir.. Bu olay, İngiltere'nin bölgeye yönelik yüzlerce, binlerce provokasyon girişiminden sadece biri, Zeugma'ya ilişkin olanıdır.

    Almanya'ya gelince, bu ülkenin Anadoluya yönelik ağırlıklı istihbarat ve jeofizik araştırmaları yapan iki-üç meslekli (!) arkeologlarının sicilleri, tıpkı İngiliz, Fransız, ABD'li meslekdaşları gibi olumsuz. Aralarında tek-tük bilim adamları var, o da görüntüyü kurtarmak için (4). Alman arkeologların diğer Batılı arkeolog görünümlü istihbarat servisi ajanlarından en önemli farkı, etnik kışkırtıcılığın yapılmasının ve de GAP'ın sekteye uğratılmasının yanısıra, bu topraklarda dedelerinin izlerini aramakta olmalarıdır. Alman kafatasçı-ırkçı sözde bilim adamlarının teorilerine göre, Truva'dan başlıyarak Güneydoğu Anadolu'ya kadar inen hatta, mezar kazılarında elde edilen kafataslarından, Alman ırkının vaktiyle buralarda yaşadığı iddia edilmektedir (5).

    Dünyada belki de en çok casus ve etki ajanının tabiri caizse -at koşturduğu- ülke olan Türkiye'ye gelince, Türk devleti tek kelime ile uyumaktadır. Gündemi istedikleri gibi değiştirme gücüne sahip etki ajanı gazetecilerin, politikacıların, akademisyenlerin ve işadamlarının güdümündeki Türkiye'nin ulusal çıkarlara dayalı politikalar üretmesi ve uygulaması olanaksız hale getirilmiştir. Örneğin, arkeoloji alanında acilen alınması gerekli önlemleri içeren bir devlet politikası bulunmamaktadır. Oysa, hükûmetler değişse de değişmesi sözkonusu olmayacak bir arkeoloji politikasının hayata geçirilmesinin zamanı çoktan gelmiştir, hatta geçmektedir (6). Yarın, Birecik Barajının yanısıra diyelim ki Ilısu Barajı da tüm engellemelere karşın bitirildi. Bu taktirde bu yerli-yabancı ajan arkeologlar, ekip halinde örneğin Fırtına Vadisi'ne gideceklerdir. Burada pontus sömürüsü ve kışkırtıcılığı yapılırken, arkası kesilmeyecek ve akabinde Yortanlı, Kargamış, Çine, Munzur, Çoruh ve diğer baraj projelerinde boy göstermeye devam edeceklerdir. Kısaca, tarihsel miras adına, İkinci Dünya Savaşı'nda Hiroşima, Nagazaki, Varşova, Volvograd gibi yüzlerce şehirdeki tüm tarihsel eserleri, hem de üzerinde yaşayanlarla birlikte yokeden bu ülkeler, bir taraftan Türkiye'ye arkeoloji ve uygarlık dersi verirken; diğer taraftan da ülkemizin enerji gereksinimi için hayati önem taşıyan bu projeleri engellemenin de ötesinde, baraj havzalarında etnik ve dinsel bölücülüğü kışkırtmaktan, Türkiye'yi bu bahanelerle köşeye sıkıştırmaktan geri durmayacaklardır. Buna karşılık, özellikle Türk basınındaki etki ajanları, bu provokasyonlara alkış ve de çanak tutarken, sözkonusu ülkelerin -ki hepsi de topyekûn imha silahlarının üreticisi konumundadırlar- şirketlerinin Türkiye'de nükleer enerji santrallerinin yapılmasına ilişkin baskı girişimlerine sessiz kalmaya devam edeceklerdir. Keza, hiç kimse ve hiçbir akademik kuruluş, 20. Yüzyılda cereyan eden tüm savaşlarda, silah üreticisi ülkelerin ürünleri ile dünyada yokedilen -canlılardan vazgeçtik- tüm tarihsel mirasın envanterini çıkarma gibi bir duyarlılık ve de sorumluluk gösterememektedir. Bu duyarlılık (!) ve sorumluluk (!) sadece Türkiye için mi sözkonusu edilmektedir?!. Tipik bir örnek olmak üzere, topyekûn imha silahlarının yanında en masumu sayılan ve Alman Krauss-Maffei Wegman firmasınca üretilen Leopard 2A5 tanklarının menzil mesafesinde canlı cansız tüm varlıkları yokettiği gerçeği, Türkiye'deki etki ajanlarını hiç mi hiç ilgilendirmemektedir. İnsanlık ve uygarlik havarisi bu ülkelerin ürettikleri silahlar, acaba tarihsel mirasın çevresine çiçek dikmeye mi yaramaktadır?!.

    DÖNÜŞ YOLUNDA...

    Evet, dönüş yolunda, Zeugma'ya ve diger antik merkezlere harcadigimiz para, zaman ve de gösterdigimiz ilgi ile aldigimiz sonuçlarin ister istemez muhasebesini yaparsiniz. Toz bulutu içinde bir yandan önünüzü görmeye çalişirken, Albay Reşat Beyin bu ülkenin kurtuluşu ugrunda caniyla gösterdigi duyarliligi takdirle hatirlarsiniz; Çigiltepe'de çadirinda telsizin yanibaşindaki masada şakagindan kanlar sizan hayali gelir gözlerinizin önüne. Sonra, O'na ve O'nunla birlikte bizler için, gelecek nesiller için can veren gencecik şehitlerimizi düşünürsünüz geride toz bulutu içinde göremediginiz şehitlikte kalan. Lanet edersiniz, birakin hatirlamayi, Onlara bir yolu bile çok gören gelmiş geçmiş ilgili yöneticilere!..

    Otomobilinizin amortisörü kırıldığında ya da lastiğiniz patladığında anlarsınız ki, Büyük Atatürk'ten sonra Türk Ulusu kendini yönetme iradesini kaybetmiş; tıpkı Osmanlı İmparatorluğu'nda olduğu gibi kaybettirilmiş!.. Türkiye'yi Türk olmayan ya da Türklük bilincinden yoksun, etnik ve dinsel özürlü, son dönem Osmanlı mantığına sahip politikacılar yönetmekte!.. Irkçılığın insanlık suçu olması gereken yeni bir binyılda, en az kendilerini yöneten Batılı devletlerin ırkçıları ölçüsünde Türkiye'ye ve Türk Ulusuna düşman, Türk vatandaşı etnik ırkçıların varlığını hissedersiniz, bunca ihmal edilmişliğin arkasında. Türkiye'yi yönetmeye talip FP'de, MHP'de, DSP'de, CHP'de, DYP'de, ANAP'da ve hiç ayırımsız diğerlerinde ve de en önemli makamlarda, basının köşebaşlarında Vahdettinlerin, Ali Kemallerin, Damat Feritlerin, Dürrizade Abdullahların, Kambur İzzetlerin, Mustafa Paşaların, Suphi Paşaların yaşamakta olan ruhlarını hissedersiniz. Anlarsınız ki etnik bellek kaybolmamıştır. Onlar, bu ülkede sadece Türkler yok diye, neredeyse Türküm demeyi yasaklayarak "Türkiye halkları", "Türkiye müslümanları" gibi yapay etnik kimlik yapıştırmaya kalkışırlar bizlere. Ve hiç kimse de çıkıp söylemez ki, Türk Ulusuna karşı bu yapılanlar, manevi bir soykırımdır, etnik ırkçılık suçudur diye.

    Yarım saatlik bu zorlu yolculukta, hızla düşünecek çok zamanınız vardır. Sorarsınız kendi kendinize, Atatürk'ün, Reşat Bey gibi şehitlerimizin manevi mirasçıları, gerçek Türkler nerede? Osmanlı'dan hiç ders ve ibret almadan, neden bunca hakarete, aşağılanmaya, sömürülmeye ve zillete karşı ses çıkarmamaktadırlar? Oysa biliriz ki, Türkler ağırlıklı olarak Asker Ocağı'nda, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde yaşamakta. Türkleri, vergisini kuruşuna kadar ödeyen mükellefler arasında, PKK kurşunlarına aldırış etmeksizin Güneydoğu'da ve de yurdun ücra köşelerinde mahrumiyet içinde ders veren öğretmenler arasında; kolunu, bacağını, gözünü kaybetmiş gaziler arasında; Türk Bayrağına sarılı tabutlar içinde baba ocağına dönenler arasında; fabrikalarda, tarlalarda, devlet dairelerinde sefalete mahkûm bir gelir düzeyinde yaşamak zorunda bırakılan emekçiler arasında; Türkiye'yi yurt içinde ve yurtdışında yücelten bilim adamları, sporcular arasında; Türkiye Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmezliğine inanan Cumhuriyet aydınları arasında; kısaca yönetenler, sömürenler değil de, yönetilenler, sömürülenler arasında görebilirsiniz...

    Yolun sonunda, geride kalan, belki de kimbilir ne zaman bir kere daha ziyaret edeceğiniz bu Şehitliği hatırlamaya çalışırken, ister istemez birileri gözlerinizin önünden adeta resmi geçit yapar: Şevki Yılmaz, Cüneyt Ülsever, Hasan Mezarcı, Gülay Göktürk, Necmeddin Erbakan, Süleyman Demirel ve de aile fotoğrafındakiler, Fethullah Gülen ve hâmisi Bülent Ecevit, Abdullah Öcalan, Etyen Mahçupyan, Taner Akçam, Halil Berktay, Mehmet Ali Birand, Altan kardeşler, Mesut Yılmaz, Halil Bezmen, Nazlı Ilıcak, Haşim Kılıç, Mehmet Eymür ve Yeşil, Abdullah Çatlı, Doğu Ergil, Fehmi Koru, Yılmaz Karakoyunlu, Oya Akgönenç, Merve Kavakçı, Abdurrahman Dilipak, Taha Akyol, Mehmet Ali Ağca, İhsan Doğramacı, Akın Birdal, Mehmet Barlas, Erkan Mumcu, Ali Kalkancı, Sami Selçuk, Müslüm Gündüz, Hüsamettin Özkan, Saidi Nursi, Tansu Çiller, Hüseyin Velioğlu ve daha onbinlerce Türk vatandaşı... Kendinizi tutarsınız, çünkü o toprakların her karışı şehitlerimizin kanları ile sulanmıştır... Asfalta, Ankara'ya doğru çıktığınızda anlarsınız ki, yol daha yeni başlamaktadır... Her türlü etnik ırkçılığa, sahte demokratlığa, sömürüye ve gericiliğe karşı Türk olmanın, Cumhuriyet aydını olmanın inanç ve gururu ile... Türk Ulusu'nun layık olanlarca yönetilmesi, yönetimi ele alması kararlılığı ile...




    DİPNOTLAR:


    1-Aziz naaşi Sandikli'da defnedilmiş olan Albay Reşat Bey, askeri yaşaminda üstün cesaret ve sevk yetenegiyle çok sayida madalya (mecidi nişanlari, gümüş muharebe, liyakat, tahlisiye, Alman ve Avusturya-Macaristan savaş madalyalari) sahibi olmuştur. Şehadetinin sonrasinda T.B.M.M. kendisi adina ailesine Istiklal Madalyasi takdim etmiştir. Ailesi, soyadi kanununu müteakip "Çigiltepe" soyadini almiştir. Bu mütevazi ama sinirsiz onurlu kahramanin, kendisi gibi mütevazi ve onurlu ailesinin nerede oldugu bilinmemektedir. Oysa ki, Türk Ulusu, bu şehidin geride biraktiklarina şükran ve saygi duygularini bir şekilde ifade etmek zorundadir.

    2-Çiğiltepe'de 15 dakika gecikme ile kazanılan zaferi ve Türk askerinin inancını, o tarihi anı yaşayarak yaşatan Cenab Ozankan şöyle ifade etmektedir:

    ÇİĞİL TEPE

    İnatla dayandı düşman

    Yerden bitercesine çoğala, çoğala,

    Mermiyle vur,

    Dipçikle vur,

    Tükenmez gâvur oğlu gâvur.

    N'edersin alamadık Çiğiltepe'yi,

    Şehit verdik

    Yiğit Reşat Beyi,

    Tövbe ettik yaşamaya...

    Daha gidecek can varmış helâlinden,

    Kader bu ya...

    Gün ışığında karardı benzimiz

    Vıcık vıcık gömleğimiz

    Kan akar her damardan.

    Sonunda

    Söktük hepsini topraktan

    Yalın ellerimizle,

    Göz yaşimizda parladi Çigiltepe,

    Bir nur...

    İnanmıştık: Şehitler ile

    Mustafa Kemal Paşa

    Bizi korur...

    3-Avrupa Basınında yer alan ve Güneydoğu bölgesinden açıkça "Kürdistan" olarak bahsedilen haberlerin temel kaynağı, maalesef sadece HADEP'li yerel politikacılar ya da yerel yöneticiler değil. Tıpkı İstanbul Barosu Başkanı ve yönetimi örneği gibi, farklı partilere mensup yerel yöneticiler de bu tür açıklamalarla yakından ilgili. İşte, hem de Türk Basınında yayınlanmış bir haber ve Türk Devletinin vurdumduymazlığı, ilgili kişiyi hala görevde tutan sorumluların sorumsuzluğu: "ILISU BARAJINI İSTEMEYEN BELEDİYE BAŞKANINA SANSÜR: İngiltere İşçi Partisi Milletvekili Ann Clwyd ile İçişleri eski Bakanı Peter Loyd'un Hasan---f Belediyesi'ni ziyaretinde ilginç bir olay yaşandı. İngiliz milletvekilleri, yapılacak olan Ilısu Barajı hakkında görüşmek için DYP'li Hasan---f Belediye Başkanı Abdulvahap Kusen'i makamında ziyaret etti. Barajın yapılmasına Hasan---f antik kentini sular altına bırakacağı gerekçesiyle karşı çıkan Kusen, düşüncelerini İngiliz milletvekillerine anlatamadı. Çünkü görüşmeye davetli olmadıkları halde ilçe kaymakamı Ahmet Erdoğdu ile ilçe jandarma komutanı da girdi. Belediye Başkanı Kusen bu görüşmede İngiliz milletvekillerinin soruları karşısında sadece yüzeysel bilgiler verdi. İngiliz milletvekilleri görüşme sonunda, belediye başkanının konuya hâkim olmadığını ve kendilerine yeterli bilgi veremediğini söylediler. Ancak, heyet Hasan---f'den ayrılıp, Batman'a döndüğünde, Belediye Başkanı Kusen heyeti telefonla arayarak, kendisinin "Kaymakam ve jandarma komutanının yanında düşüncelerini açıklayamadığını" belirterek, barajın yapımına belediye başkanı olarak karşı olduğunu, yöre halkının da bu işi istemediğini belirtti (Hürriyet, 16.7.2000)".

    4-Alman jeolog, jeomorfolog ve jeofizikçilerinin ve de istihbaratçılarının arkeolog kimliğinde Osmanlı İmparatorluğu'na ilk geliş tarihi 1889'dur. Bu tarihte İstanbul'a gelen ve daha sonra 1898'de ikinci kez İstanbul'un yanısıra Hayfa, Kudüs, Şam ve Beyrut'u da ziyaret eden Alman İmparatoru II. Wilhelm'in maiyetinde gelen sahte arkeologların faaliyetleri, II. Abdülhamit'in İstihbarat Servisi tarafından da saptanmış; ancak ikili ilişkilerin zedelenmemesi açısından herhangi bir yaptırım uygulanmamıştır. Daha sonra, ajan arkeologlar, Alman Doğu (Orient) Enstitülerinin yanısıra son dönemde de İstanbul'daki Alman Arkeoloji Enstitüsü kadrolarında faaliyet göstermeye başlamışlardır. Almanlardan daha çok etkin olan İngiliz ajan arkeologlarının şüphesiz en ünlüsü, T. Edward Lawrence'dir. Lawrence'in Araplarla dikkat çekmeden ilişki kurmasında, arapçasını ilerletmesinde ve bölgeyi tanımasında arkeolog kimliğinin rolü büyük olmuştur. Bugüne kadar Türk topraklarında faaliyet gösteren binlerce ajan arkeolog arasında, özellikle Michael Buch, D. Hogarth, Delbrueck Herzfeld, Gertrude Bell, Manfred Korfmann ve F. Hans Günther başı çekmektedir. Maalesef, bu ajan arkeologların bir teki hakkında bile ne Osmanlı döneminde ve ne de Türkiye Cumhuriyeti döneminde tutuklama, soruşturma ya da sınırdışı işlemi yapılmamıştır. Bu dokunulmazlık, ancak, her iki dönemde de devlete egemen etki ajanlarının gücü ile açıklanabilir.

    5-Türkiye'nin değişmez bir arkeoloji politikası oluşturulurken, öncelikle ve acilen alınması gerekli önlemler de hayata geçirilmelidir. İşte birkaç öneri: A) Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma ve MİT bünyesinde birbirleriyle koordineli çalışan "Arkeoloji Şubesi" ihdas edilmelidir. Bu şubeye, mutlaka arkeoloji, antropoloji ve sosyal antropoloji dallarından mezun, yabancı dil bilen uzmanlar istihdam edilmelidir. Arkeoloji Polisi'nin yeralmadığı hiçbir kazıya izin verilmemelidir. Arkeoloji Polisi istemeyen yabancı kazı gruplarına önceden verilmiş izinleri behemahal iptal edilmelidir. Silah taşıma ve kullanma yetkisi olan Arkeoloji Polislerinin sayısı, kazı alanının yer ve büyüklüğünün yanısıra, bölgedeki terör riski ve yerli işbirlikçilerin yaratabileceği tehdit potansiyeli de dikkate alınarak belirlenmelidir. Ajan arkeologların saptanmasından, buluntuların kazı alanı dışına izinsiz çıkarılmasının önlenmesi, hatta kazı makinaları, inşaat kepçeleri kullanarak buluntulara zarar veren yerli-yabancı arkeologların en Dünyanın en sapık faşist söylemcileri arasında yer alan Alman ırkbilimcileri, üstün ve saf Alman ırkının, tarihi Aryenlere dayandığını iddia etmektedirler. Onlara göre, dolikisefal kafatasına sahip Aryenlerin, yani Almanların büyük büyük atalarının (!) varlığı, Anadolu'nun bir Alman vatanı olduğunu ispatlamaktadır. Bu sapık söyleme -ki teori bile denemez- göre, Hititler de Aryenlerden gelmektedir. "Aryen Nesi"ler Ankara'nın, "Aryen Pala"lar Çorum-Afyon arasının, "Aryen Selukid"ler de Zeugma'nın asıl sahipleridir. İşin ilginç tarafı, Kürtler ve Urartuların devamı (!) Ermenilerin de Aryenlere dayandığını iddia eden Prof.Dr. Jörg Wagner, F. Hans Günther gibi Alman arkeologlar (!), kendilerinin daha farklı olarak Aryenlerin en saf ve asil boyundan geldiklerine inanmaktadırlar. Böylece, Türkiye'deki "47 ayrı etnik halk"ın mevcudiyetini ispatlama gayreti içine giren Almanya, PKK'ya verdiği desteğin meşruluğunu ırk akrabalığı ile sağlama almaktadır. Ne var ki, küçük mü küçük bir ayrıntı, dikkatlerden kaçmaktadır: Teoriye göre, Aryen ırkı, uzun kafalı, uzun boylu, mavi gözlü ve sarışın bir tipolojiye sahiptir. Simsiyah saçlı, kara gözlü Ermenilerle, benzer tipolojiye sahip Kürtler arasındaki birliktelik, ideal Aryen tipolojisine hiç mi hiç uymamaktadır. Bu tuhaf Alman söylemcilerine göre, Osmanlı Devleti'nin kurucularından Orhan Gazi de Aryen ırkına sahiptir (mavi gözlü, sarışın, uzun kafalı ve uzun boylu) ama ne hikmetse dedesi, babası, kardeşleri ve de çocukları brakisefal kafatasına sahip Türklerdir. Bu söylemciler arasında yer alan Manfred Korfmann, bizzat geliştirdiği tezi (!) ile Yunan faşisti arkeologları bile çileden çıkaracak varsayımlarda bulunmaktadır. Ona göre, Truva uygarlığının Helen uygarlığı ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Çünkü Troya uygarlığı, özgün bir Aryen uygarlığıdır ve buna göre Anadolu, Avrupa'nın ayrılık kabul etmez bir etnik uzantısıdır (tabii ki işgalci (!) Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir parçasıdır). Bu iddialar sonucu, Alman nazilerinin gözünde, Türkiye "arka bahçe" olmaktan çıkmış, büyük Alman evinin bir "zimmer"i olmuştur...

    6-gellenmesi, Polis Arkeologların asli görevleri arasında yeralmalıdır. Kazı izinlerinin verilmesinde, yurda girişi yasaklanacak arkeologların saptanmasında, istihbarat kuruluşlarının Arkeoloji Şubeleri'nin onayı mutlaka aranmalıdır. B) İstanbul'daki Fransız İstihbarat Örgütü DGSE ile bağlantılı faaliyet sürdüren Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü ile Alman Dış İbtihbarat Örgütü BND ile bağlantılı faaliyet sürdüren merkezi Beyrut'taki "Morgenlaendische Gesellschaft'a bağlı Orient Enstitüsünün İstanbul Şubesi öncelikle kapatılmalıdır. Fransa'da ya da Almanya'da MEB'na bağlı ilkokullara bile izin vermeyen bu iki devletin itirazları, "Mütekabiliyet (Karşılılık) İlkesi" çerçevesinde bertaraf edilmelidir. Aynı şekilde, Alman Vakıflarının tümünün Türkiye Temsilcilikleri başta Türk solunu ve şeriatçı kesimini kontrol altında tutmakla yükümlü Konrad Adenauer Vakfı olmak üzere acilen kapatılmalıdır. Keza, Türk Devletinin en gizli olması gereken makamlarına ve hatta sosyal-dinsel-etnik istihbarat sağlama çerçevesinde köylere kadar inen, Türk NGO'larını yönlendirmeye çalışan Frederich Ebert Vakfı, yerel yönetimlerde işbirlikçi sağlamayı amaçlayan Frederich Naumann Vakfı, etki ajanı konumundaki Türk kuruluşlarını organize edip yönlendiren Heinrich Böll Vakfı, siyasal kürtçülere lojistik destek sağlayan "Alman Bilim ve Politika Vakfı", temsilciliği olmamasına rağmen Almanya sempatizanı etki ajanlarını bulmak ve yetiştirmekle yükümlendirilmiş Robert Bosch Vakfı, Türkiye'deki her türlü etkinliklerine kesinlikle izin verilmemesi (yasaklanması) gerekli olan Alman kuruluşlarının içine dahil edilmelidir. Mutlaka ve mutlaka sınırdışı edilmesi ve bir daha asla Türkiye'ye giriş yapmalarına izin verilmemesi gereken Alman ajan arkeologları, gazetecileri, sözde vakıf uzmanları ve temsilcileri ile misyonerleri arasına şu isimler dahil edilmelidir: Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü'nün Müdürü Prof.Dr. Paul Dumont ve Enstitü kadrosundaki tüm uzmanlar, başta Dr. Wulf Schönbohm olmak üzere tüm Alman vakıf temsilci ve uzmanları, askeri istihbarat uzmanı general Jörg Schönbohm, Türkiye karşıtı tüm araştırmaların finansmanını sağlayan -ki bu kapsamda CNN muhabiri Kemal Can, Samanyolu TV'den Etyen Mahçupyan, Birikim Dergisi Tanıl Bora, Tansu Çiller'in eski danışmanı Şükrü Karaca, gibi kişilere telif adı altında teşvik bedelleri ödendiği bilinmektedir- ve Alman arkeologlarının Türkiye'deki tüm koordinasyonunu gerçekleştiren Orient Enstitüsü İstanbul Şubesi Müdürü Dr. Günter Seufert, yardımcısı Christopher Kubaseck, Alman Denizaşırı Enstitüsü içinde faaliyet gösteren Alman Doğu Enstitüsü'nün Başkanı Udo Steinbach, Alevi ve Kürt uzmanı Heidi Wedel, gazeteci Horst Bacia, Rainer Hermann, Prof.Dr. Jörg Wagner, Prof.Dr. Manfred Korfmann ve daha yüzlerce Türk düşmanı- ırkçı Alman BND ajanı... Hiç şüphesiz bunların sınırdışı edilip bir daha ül---e sokulmaması, Türkiye'ye olumsuz müdahale sürecini durdurmaz, sadece geciktirir. Bu itibarla, Alman istihbaratçıların ve ajan arkeologların geçici olarak gözden kayboldukları Alanya'daki yüzlerce BND "safe-house"unun saptanması ve bağlantılı Alman görevlilerinin de deşifre edilmesi gerekir (halen önemli bir kısmı Alanya'da olmak üzere Akdeniz ve Ege kıyılarında 100.000'e yakın Alman vatandaşı sürekli ikamet etmektedir). C) İtalyan arkeologlarının koordinasyonunu üstlenen "Centro di Conservazione Archaeological" grubu ile ABD'li arkeologları temsil eden "Oxford Archaeological Unit" ve de İngiliz arkeologları temsil eden doğrudan MI6, görüntü olarak da "British Council" ile bağlantılı grupların Zeugma, Hasan---f başta olmak üzere, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki, Karadeniz ve hatta Orta Anadolu'daki kazı izinleri tümüyle iptal edilmelidir. Kazı izinlerinin sadece etnik ve mezhepsel açıdan risk taşımayan bölgelere kaydırılması şarttır. Burada da, Türkçenin yanısıra, kürtçe, lazca, gürcüce gibi yerel dilleri bildiği anlaşılan ve de halkla sıkı ilişkiler içine giren yabancı arkeologların çalışma izinlerinin derhal iptali ile sınırdışı edilmeleri cihetine gidilmelidir. D) BND'nin arkeologlarını yetiştirdiği Tübingen Üniversitesi ile Türk Üniversitelerinin Arkeoloji Bölümleri arasında mevcut her türlü ilişki kesinlikle sonlandırılmalıdır. E) Zeugma, Hasan---f, Fırtına Vadisi, Kargamış, Munzur gibi hedef bölgelere giden ajan arkeologlar, gerek mülki yöneticileri ve gerekse kolluk kuvvetleri tarafından derhal tecrit edilerek gereği yapılmalı; tarifeli uçak listelerinin yanısıra, bölgeye sefer yapan ve yabancılar tarafından kiralanan uçak ve helikopterlerin bildirimleri de günlük kontrolden geçirilmelidir. Diyarbakır, Batman, Gaziantep, Trabzon gibi şehirlerimizdeki otel kayıtları da sürekli kontrol altında tutulmalıdır. Tüm bu önlemler, yasakçı bir devletin yaptırımları olarak değil; özgür ve bağımsız kalmak isteyen, parçalanmak istemeyen bir ulus-devletin kendini savunma mekanizması içinde ve kontr-espiyonaj faaliyetleri kapsamında değerlendirilmelidir. Ölçüt, isteyen Türk arkeologlarının Almanya'da, ABD'nde, İngiltere'de, Fransa'da, İtalya'da kazı yapmak istemeleri durumunda önlerine çıkarılacak yasaklar, sınırlamalar ve formalitelerdir. Türkiye, her önüne gelen servis ajanının dilediği yerde, dilediği ekip ve ekipmanla kontrolsüz kazı yapacağı, arada ajitasyon ve espiyonaj faaliyeti yürüteceği bir "yol geçen hanı" konumunda olmamalıdır. Gerçek bilim adamı olan yabancı arkeologlar, hiç şüphesiz bu kapsam dışındadırlar ve de saygıya lâyıktırlar. Önerdiklerimiz, bu bağlamda demokratik ülkelerde yürürlükteki prosedüre uygundur ve hatta eksiktir...

  4. #4
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Türk Ulusçuluğu ve Altı Ok


    Türkiye'deki sağ kesim, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunun 700. Yıldönümünü, Cumhuriyete alternatif bir model içeriği içinde kutlamakla, Türklük bilincinden ne ölçüde yoksun olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Osmanlı Devleti, 622 yıllık bir geçmişiyle, olumlu ve olumsuz yönleriyle elbette ki biz Türklerin devletidir. Ancak nasıl bir Türk sağıdır ki, Türk ulusçuluğu yerine "Osmanlı ulusçuluğunu", Türk dili yerine "Osmanlıcayı", "Türk Edebiyatı" yerine "Divan Edebiyatını", Türk Kültürü yerine "Osmanlı Kültürünü" alternatif olarak ortaya çıkaran ve geliştiren; yönetici sınıfının yetiştirildiği "Enderun"a Türkleri kabul etmeyen; "etrak-ı biidrak" (algılamasız Türkler) biçimindeki hakaretamiz söylemlere tepki göstermeyen; bir başka ifadeyle, üst kültür kimliği olarak Türklüğü reddeden bir imparatorluğu model olarak, hem de 21. Yüzyıla girmekte olduğumuz şu sıralarda -gıpta ve özlemle- önerebilirler? Kaldı ki, geriye dönüşün asla mümkün olmadığı, değişimin kendisinden gayri herşeyin değiştiği bir dönemde, bu kesimin, muhafazakârlığın yanısıra Türk ulusçuluğuna sahip çıkmaları ise apayrı bir çelişkidir.
    Tarihe damgasını vurmuş olan İngiltere Fransa, Rusya gibi devletlere bakıldığında, "ulus-devlet" yapılanmasının tüm karakteristikleri görülür. Örneğin, İngiltere için, yalnızca "İngiliz dili, İngiliz edebiyatı, İngiliz kültürü, üzerinde güneş batmayan İngiliz devleti ideali" esas kabul edilirken; İngiliz ulusçuluğunun temelleri de işte bu esaslara dayanmıştır. Türk ulusçuluğunun -toplumsal, kültürel ve siyasal alanlarrda- ortaya çıkışının sözkonusu devletlere oranla çok geç tarihlere rastlaması, Osmanlı Devleti'nin üst kültür kimliği olarak "Türklük" yerine yapay bir kavram olan "Osmanlılık"ı kabul etmesi yüzündendir. Avrupa'daki imparatorlukların yanısıra, 1789 Fransız İhtilâlinden hemen sonra tüm Avrupa'yı ve de Osmanlı İmparatorluğu'ndaki azınlıkları içine alan ulusçuluk hareketinden Türklerin de etkilenmesi, XIX. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren sözkonusu olmuştur. Harbiye kökenli Süleyman Paşa (Şıpka Kahramanı) ve Bursalı Tahir Beyin yanısıra, tarih ve edebiyat alanında Türklük bilincini işleyen eserler veren aydınlarımız arasında Veled Çelebi, Şinasi, Ahmet Vefik Paşa, Mustafa Celâleddin Paşa, Ahmet Cevdet Paşa, Ali Suavi, Şemsettin Sami, Ahmet Mithat Efendi, Necip Asım, Ömer Seyfettin, Ali Canip, Ziya Gökalp, Necip Türkçü, Fuad Köse Raif, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Mehmet Emin Yurdakul vd. yer almıştır. Batıdaki ve de Osmanlı İmparatorluğu'ndaki azınlıkların aşırı milliyetçiliklerine tepki olsa gerek, yukarıda adları yazılı aydınlarımızın bazıları Arnavut, Polonyalı, Kürt, Çerkez kökenli olsalar bile, olması gereken siyasal bilinçle alt kültür kimlikleri yerine üst kültür kimliği olan Türklüğün gelişimi için tüm mesailerini sarfetmişlerdir. Ayrıca, başta Gaspıralı İsmail Bey olmak üzere, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Dr. Hüseyinzade Ali Bey, Fatih Kerimi gibi Rusya kökenli Türkçüler de Türklük bilincinin verilmesinde önemli rol oynamışlardır.
    Türk ulusçuluğunun siyasal bir hareket olarak ortaya çıkması, İttihat ve Terakki döneminde sözkonusu olmuştur. Türk toplumunun ümmet aşamasından ulus aşamasına geçiş sürecini hızlandırmak için özel yasalar çıkaran ve peşpeşe çağdaş nitelikte bazı devrimler (kadınlara eğitim ve çalışma hakkı, takvim, ölçü vb. alanlarda batı standartlarını esas alma, alfabeyi basitleştirme gibi) gerçekleştiren İttihatçılar, nerede durmaları gerektiğini kestiremediklerinden, turancılık gibi sonu belirsiz bir ham hayalin peşinden koşma konumuna gelmişlerdir. Türk toplumu, o dönemin mazur görülebilecek koşullarında bile ulusçuluğun siyasallaştırılmasının tehlikesi ile ilk defa İttihat ve Terakki döneminde tanışmıştır.
    Mondros Mütarekesi'nden sonra "Misak-ı Milli" ile ifadesini bulan ve matematiksel gerçekçiliği ön plana çıkaran Türk ulusçuluğunun Ulusal Kurtuluş Savaşı dönemindeki yansımaları, "kuvayı milliye" hareketi ile eyleme dönüşüp, "tam bağımsızlık", "ulusal egemenlik" gibi amaçlara yönelik olarak gelişmiştir. Mudanya Mütarekesi'nden sonra başlayan ilk siyasal devrimler sonucunda saltanat, hilâfet gibi Türk Toplumunun sırtındaki safraların atılması; Cumhuriyetin ilânı; laik hukuk sisteminin en önemli adımı olarak Tevhid-i Tedrisat yasasının kabulü ile eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ve arkasından gelen diğer devrimler, Türk ulusculuğunun genel çerçevesini belirlemiştir. Böylece, Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı, o dönemde tüm Avrupa'da varlığını hissettiren saldırgan (irredantist) ve şoven tipi ulusçuluk anlayışlarının tamamiyle dışında evrensel-hümanist boyutları yakalayan, Türkiye ve dünya gerçeklerine uygun bir il---e dönüşmüştür.


    ATATÜRK'E GÖRE TÜRK ULUSÇULUĞU
    Atatürkçülüğün altı ilkesinden, bir başka ifadeyle Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi'nin Programını oluşturan Altı Ok'tan biri olan ulusçuluk:
    Türkiye sınırları içinde yaşayan Türkiye halkını TÜRK ULUSU olarak kabul eder. Ulus-Devlet yapılanması içinde "Türkiye Halkları" kavramına asla yer vermez. Devletin resmi dili Türkçedir, dini yoktur, bir tek Başkent vardır, Cumhuriyetle yönetilir. Anayasada ifadesini bulmuş bu temel yapının değiştirilmesi bile önerilemez. Laik hukuk sistemi içinde dini, mezhebi, inancı, etnik kökeni ne olursa olsun, ülkede yaşayan herkes Türktür. Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı içinde ifade edilen "Ne mutlu Türküm diyene!" sloganı, ulusu oluşturan bireylerin ille Türk soyu ve kökeninden gelmesi gerektiğini değil, genellikle Türk soyu ve kökeninden geldiklerine işaret eder. Devletin, eşit vatandaşlık hukuku çerçevesinde ülkede yaşayan tüm vatandaşları Türklük üst kültür kimliği içinde bütünleştirmesi, Atatürk'ün ulusçuluk anlayışının özünü oluşturur. Devletin bu bütüncül yaklaşımına rağmen, alt kültür ulusçuluğu güderek kendisini Türk kabul etmeyenlerin sorunu ise kendilerini ve bir de yasaları ilgilendirir. Türkiye'nin "yumuşak karın" bölgesi olarak nitelendirilen etnik ve mezhepsel farklılıklar, yaklaşık 200 yıldır "Şark Meselesi" adı altında Batılı emperyalist devletler ve Rusya tarafından sürekli gündemde tutulduğu ve sık sık kaşındığı için, Atatürk, Lozan Barış Antlaşması'nda kabul ettirdiği hükümlerle bu konuda duyarlılığını gösterir ve asla ödün vermez. Türk Devleti, Türklük bilincini esas alır; etnik ve dinsel ayrımcılığa dayalı çifte standartlı politikaları reddeder. Faşizm ya da ırkçılık boyutunda ulusçuluğu reddederken de, kendini Türk kabul etmeyenlerin; Türkçe dışında başka resmi dil kabul ettirmeye çalışanların; ülke toprakları içinde başka bir devlet tesis ederek başka başkent yaratmaya çalışanların; tüm bu ayrılıkçı-bölücü amaçlar doğrultusunda kamu düzenine karşı ayaklananların kısaca PKK örneğinde görüldüğü gibi Kürt faşizmini ve şovenizmini savunanların, Türk Devleti'ni parçalamada, Anayasal düzenini ortadan kaldırmada asla haklı ve özgür olamayacaklarını hukuk kuralları içinde öngörür.
    Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı, LAİKLİK, CUMHURİYETÇİLİK, DEVLETÇİLİK, DEVRİMCİLİK ve HALKÇILIK ilkeleri ile özdeştir, bir bütündür. Bu ilkelerin biri ya da birkaçı yok sayılarak Atatürk ulusçuluğu tanımlanamaz, savunulamaz. Örneğin, laiklik ilkesinin geçerli olmadığı bir düzende ulusçuluk kesinlikle olanaksızdır. Türk Toplumu için siyasal islâmcılığa hayat hakkı veren bir anlayışla ulusçuluk anlayışının birlikte telâffuzu düşünülemezken, "milliyetçi-muhafazakârlık" gibi ucube bir terminolojinin siyasal hayatımızda ve hem de en yaygın bir biçimde kullanılması garip bir çelişkidir. Ümmetten ulus aşamasına geçiş, sadece siyasal değil sosyolojik bir gereklilik ve gerçekliktir. Yeniden ümmet aşamasına dönmeyi istemek; siyasal otorite önünde birey olmaktan vazgeçerek kulluğu kabullenmek irticaın, gericiliğin ta kendisidir.. Dinin toplum için gerekliliği ayrı bir olgu ve tartışma konusudur. Ulusal birliğin, ulus-devlet olmanın en önemli koşullarından biri, hukukta birliğin sağlanmasıdır. Azınlıklara ilişkin hukukun yanısıra her mezhep için ayrı hukuk uygulamanın faturasını Türk Toplumu Osmanlı döneminde en ağır biçimde ödemiştir. Bu açıdan Atatürk, sadece sosyolojik gerekçeyle değil, hukuksal ve siyasal gerekçelerle de Türk ulusçuluğunu ön plana çıkarmıştır. Bunu yaparken de, Araplar arasında ortaya çıkmış ancak günümüzde anlam ve önemini yitirmiş ihtilâflara dayalı mezhep ayrılıklarını hiç ama hiç dikkate almamıştır. Kur'an-ı Kerim'i geri plana atarak İslamiyeti sahtekâr muhadislerin kaleme aldıkları sahte hadislere, Ortaçağın Arap gelenek ve göreneklerine, birtakım cahil ve yetersiz ilâhiyatçıların -belki o dönemin koşullarında değerlendirilebilecek- fetvalarına, içtihatlarına dayandıran; dini ekonomik ya da siyasal kendi çıkarlarına hizmet için kullanan din tüccarlarına kesinlikle ödün vermemiştir. Bir yandan sünni şeriatçılığın devlet mekanizmasından bütünüyle sökülüp atılması için devrimler gerçekleştiren Atatürk, diğer yandan bin küsur yıl önce bazı Arapların yine bazı Arapları vahşice öldürmesinin kinini ve hatta kan davasını sürdürmesinin Türklere düşmediğinin bilinci içinde aleviliğe yaklaşmıştır. Mezhepsel farklılıkların siyasallaştırılmasının Türk ulusculuğu önünde en önemli engellerden biri olarak kabul eden Atatürk, tıpkı etnik farklılıklar gibi mezhepsel farklılıkları da, üst kültür kimliği olan Türklük bilinci içinde kaynaştırmayı hedeflemiştir.
    Aynı şekilde, DEVLETÇİLİK ilkesinin dikkate alınmadığı bir Türk ulusçuluğundan söz etmek, emperyalizme teslim olmakla, tam bağımsızlıktan vazgeçmekle eşanlamlıdır. Siyasal, toplumsal ve ekonomik açıdan katılımcı demokrasiyi, hakça bölüşümü, nimet ve fırsat eşitliğini öngören, sınıf kavgasını reddeden HALKÇILIK ilkesini içermeyen bir ulusçuluğu düşünülemez. Bir yandan ulusçuluğa karşı bir proleterya diktatörlüğünü savunup diğer yandan Atatürk ulusçuluğunu savunur görünmek nasıl bir ideolojik çelişki ya da popüler deyimle "takiyye" ise, CUMHURİYETİ savunur görünüp bir İslâm Cumhuriyeti önermek de bir başka çelişkidir. En yüzeysel tanımıyla Türk ulusçuluğu, "Türk ulusunu daha ileriye götürmekse", bu ancak DEVRİMCİ olmakla olanaklıdır. Her şeyin değişim halinde olduğunu kabullenmemek, bu değişime ayak uyduramamak, emperyalizme yem olmakla, bağımsızlıktan vazgeçmekle eşanlamlıdır. Statükoculuğu, hatta daha da gerideki değerlerin günümüzde de aynen yaşatılmasını öngören muhafazakârlığın Türk ulusçuluğu ile birlikte anılması eşyanın tabiatına aykırıdır. Devrimci olmayan bir ulusçuluğun Türk Toplumunu ileriye götürmeyeceği açık bir gerçektir.
    Atatürk'e göre Türk ulusçuluğu, etnik kökene ya da dinsel inançlara dayandırılamaz. Bu açıdan O, Gobineau, Hitler ve Mussolini'nin ulusçuluk anlayışlarını kökten reddetmiştir. Üstün ırk teorisine bir paçavra kadar bile değer vermemiştir. Ancak, Türk ırkçılığını reddederken de, Türk üst kimliğini reddederek ülke topraklarının bir bölümü üzerinde ayrı bir devlet kurma girişiminde bulunan ayrılıkçı ırkçılara da hoşgörü göstermemiştir. Milli Mücadele döneminde ve sonrasında çıkan bölücü ayaklanmalara karşı izlediği politika, O'nun bu alandaki kararlılığının ölçütüdür. Ulusçuluğun siyasallaştırılmasının en az dinin siyasallaştırılması kadar tehlikeli olacağını bildiği içindir ki, bir örnek oluşturmak üzere 1931 yılında Türk Ocakları'nı kapatmıştır. Ulusçuluk üzerine politika yapan, ekonomik ya da siyasal rant elde eden; turancılık söylemleriyle, bir başka ifadeyle boşboğazlık yaparak Türkiye'nin dışpolitikasını zora sokan bu kuruluş yerine, halk eğitimini tüm boyutları ile üstlenen; okuma-yazma ve beceri kursları açan; tarama dergilerine malzeme toplayan; etnografik anlamda çalışmalar yapan; halk müziği derleme çalışmalarını teşvik eden Halkevleri'ni kurdurmuştur. Türk ulusçuluğunun doğuş ve gelişimi aşamasında çok önemli tarihsel işlevi olan Türk Ocakları'nın bugün fethullahçıların güdümünde bulunması, Atatürk'ün ilerigörüşlülüğünün önemli bir tezahürü olsa gerekir.


    ATATÜRK VE YAPAY ULUSÇULUK
    Atatürk, ulusçuluk ilkesinin tanımını ve çerçevesini net bir biçimde ve defalarca, hem de yoruma meydan bırakmayacak ölçüde ortaya koymuştur. Ancak, etnik, dinsel ya da ideolojik sorunları olan kimi aydınlar, işlerine geldiğince adeta cımbızla seçtikleri bir ya da iki cümle ile Atatürkçülüğü saptırma gayretlerini bugüne kadar sürdürmüşlerdir. Örneğin, Atatürk'e izafe edilen "Türk Milleti daha fazla dindar olmaya mecburdur" cümlesi, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı olan şeriatçı çevrelerin en çok kullandıkları "takiyye" cümlesi olarak seçilmiştir. Türkiye'deki başta ayrılıkçı Kürt hareketi olmak üzere, her türlü terörist örgüt eylemine, etnik-sosyalist faşizme karşı net bir tepki ortaya koymayan, kınayamayan bazı aydınlarımız da, Atatürk ulusçuluğunun "TÜRK" olan adını yok saymakta, Türkiye'yi etnik bir mozaike benzeterek yapay bir alternatif "Türkiye ulusçuluğu", yapay bir alternatif "Ne Mutlu Türkiyeliyim Diyene" sloganı oluşturma çabalarını kesintisiz devam ettirmişlerdir. Bir başka ifadeyle, Osmanlı'nın etnik kimlik konusundaki yanlışlarını -sırf kendi etnik, dinsel-mezhepsel ve ideolojik sorunları nedeniyle- sürdürmeye çalışan bu aydınlar, şeriatçı, marksist ve bölücü yelpazede kendilerine yer bulmuşlardır. Yedi ayrı etnik grubun yaşadığı Fransa'da, üç ayrı etnik grubun yaşadığı İngiltere'de, yüzün üzerinde etnik grubun yaşadığı Rusya'da, hem de yüzyıllardan bugüne Fransız, İngiliz, Rus ulusçuluğu yaşatılırken; bin yılı aşkın bir süredir, çeşitli kavimlerin geçiş yolu olmuş ama sonuçta bin yılı aşkın süredir Türklere vatan olan, Türk devletlerine sahne olan Türkiye topraklarında hem de çoğunluk halinde yaşayan Türklere ulusçuluk yapma hakkını, ulus adını kullanma hakkını çok görmek ne ölçüde tarihsel gerçeklerle bağdaşır ki?!. İşte bu çelişkiye daha 1920'lerde dikkat çekmeye başlayan Atatürk, dünya tarihinde hiçbir devlet kurucusunun yapmadığı ölçüde, kurduğu devletin sahiplerinin adını, dolayısıyla ulusun adını -hem de olağanüstü tanımlarla- ortaya koymuştur. İşte, bilinen bu tanımlara ayrıca açıklık getiren bazı sözleri:
    Bu memleket tarihte Türk'tü, bugün Türk'tür ve sonsuza kadar Türk olarak yaşayacaktır.
    Benim hayatta yegâne onur kaynağım, servetim, Türklük'ten başka bir şey değildir.
    Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.
    Türk milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir uyum içinde yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterini ve başlıbaşına bağımsız kimliğini korumaktır.
    Türklük esastır. Bu varlığı, tarih içinde araştırmak, birbirine bağlı bir tarih içinde tespit edilecek Türk medeniyeti ile öğünmek, yerinde olur. Fakat, bu öğünmeye lâyık olmak için, bugün çalışmak lâzımdır. Her alanda, özellikle medeniyet dünyasına eser vermek için çalışkan olmayı hedef tutmak lâzımdır.
    Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir eşsiz varlığın yüksek görüntüsüne, yüksek sahne oldu. Bu sahne en aşağı 7000 senelik bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurları ile yıkandı; o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından önce korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı; onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.
    Anasının ve babasının asilliği ile iftihar eden Teodoz, İtalya yarımadasına inmek isteyen Türk Atilla'ya barış müzakeresinden önce sormuş: "Siz hangi asil ailedensiniz?" Atilla da ona cevap vermiş: "Ben asil bir milletin evlâdıyım". İşte benim cevabım da size budur.
    Bu dünyadan göçerek Türk milletine veda edeceklerin çocuklarına, kendinden sonra yaşayacaklara, son sözü şu olmalıdır: "Benim Türk milletine, Türk Cumhuriyetine, Türklüğün geleceğine ait görevlerim bitmemiştir, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz". Bu sözler, bir kişinin değil, Türk ulusunun duygusunun ifadesidir. Bunu her Türk bir parola gibi kendinden sonrakilere devamlı tekrar etmekle son nefesini verecektir. Her Türk ferdinin son nefesi, Türk ulusunun nefesinin sönmeyeceğini, onun sonsuz olduğunu göstermelidir. Yüksek Türk, senin için yüksekliğin sınırı yoktur. İşte parola budur.
    Biz milliyet fikirlerini uygulamada çok gecikmiº ve çok ihmal etmiº bir milletiz. Bunun zararlarını daha fazla faaliyetle telâfiye çalışmalıyız. Bilirsiniz ki, milliyet teorisinin, milliyet idealinin yok olmasına çalışan teorinin dünya üzerinde uygulanma imkânı bulunamamıştır. Çünkü, tarih, olaylar ve gözlemler, insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin egemen olduğunu göstermiştir. Ve milliyet prensibi, aleyhindeki büyük çapta gerçek tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin öldürülemediği, kuvvetle yaşadığı görülmektedir.
    Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, önce bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı hissen, fikren, fiilen bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avıdır.
    Bugünkü Türk milleti siyasi ve sosyal topluluğu içinde kendilerine kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lazlık fikri veya boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat geçmişin bu ---fi idare devirlerinin sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, düşmana alet olmuş birkaç gerici, beyinsizden başka, hiçbir millet ferdi üzerinde kederlenmekten başka bir etki meydana getirmemiştir.. Çünkü bu milletin fertleri de, genel Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar... Bugün içimizde bulunan hristiyan, musevi vatandaşlar, kader ve talihlerini Türk milletine vicdani arzularıyla bağlandıktan sonra kendilerine yan gözle, yabancı gözü ile bakmak; medeni Türk Milletinin asil ahlâkından beklenebilir mi?
    Diyarbakırlı, Van'lı, Erzurum'lu, Trabzon'lu, İstanbul'lu, Trakya'lı ve Makedonya'lı, hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.
    Siyasi varlığımızın dışında, başka ülkelerde, başka siyasi gruplarla isteyerek veya istemeyerek kader birliği etmiş, bizimle dil, ırk, kök birliğine sahip ve hatta yakın, uzak tarih ve ahlâk yakınlığı görülen Türk toplulukları vardır. Tarihin bin bir olayının sonucu olan bu durum, Türk milletinin tarihen ve ilmen oluşmasındaki asaleti, dayanışmayı asla bozamaz.
    Türk milleti Kurtuluş Savaşından beri, hattâ bu savaşa atılırken bile, mahkûm milletlerin hürriyet ve bağımsızlık dâvalariyle ilgilenmeyi, o davalara yardım etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve bağımsızlıklarına ilgisiz davranması elbette uygun görülemez. Fakat milliyet dâvası şuursuz ve ölçüsüz bir dâva şeklinde düşünülmemeli ve savunulmamalıdır. Milliyet dâvası siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ideal meselesidir. Şuurlu ideal demek pozitif bilimlere, bilimsel yöntemlere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde, propagandalarda denenmiş yöntemlere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân sınırları ve öncelikleri mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, önce kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük dâvasını böyle bir uygun ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.
    Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir.... Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti, milli birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müsbet ilimdir.... Büyük Türk milleti, onbeş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde başarı vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin, hiçbirinde milletimin, hakkımdaki güvenini sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı inanç ve kesinlikle söylüyorum ki, milli ideale tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni dünya, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni niteliği ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile, geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır. Türk milleti, sonsuza akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..


    ATATÜRK SONRASI "ALTI OK" VE ULUSÇULUK
    Atatürk'ten sonra, O'nun Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkeleri olarak miras bıraktığı "Altı Ok"tan önce ulusçuluğun kırıldığını görüyoruz. A.B.D.'li strateji uzmanlarınca, 1946'da Sovyetler Birliği'nin sıcak denizlere inmesini önlemek için ortaya atılan "yeşil kuşak" teorisinin bir sonucu olarak, ılımlı islâmcılık ve de ulusçuluk, Demokrat Parti ve daha sonra gelen sağ partilerce benimsenmiştir. Laikliğin önemli ölçüde tahrip edildiği Demokrat Parti dönemi, ekonomik açıdan getirileri tartışılmakla beraber, laikliği öngören devrim yasalarının çiğnendiği, şeriatın hortlatıldığı kara bir dönem olarak tarihteki yerini almıştır. Ümmetçilikle ulusçuluğun birbirini net bir biçimde yadsıyan kavramlar olmasına rağmen, özellikle nurcular, popülist ve ikiyüzlü bir yaklaşımla ulusçuluğa da sahip çıkmışlardır. Bu dönemle birlikte, "müslümanlık", "ulusçuluk" ve "antikomünistlik" kavramları, politik bir çıkar-sömürü söylemleri olarak sağ kesimin tekelinde kalmıştır.
    Atatürk'ün mirası olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin altı oku, A.B.D. destekli sağ partilere tepki bağlamında oluşturulan -tutarsız ve dayanaksız- alternatif günlük politikalar nedeniyle giderek aşınmaya başlamıştır. Sonuçta, son genel seçimlerde T.B.M.M. dışında kalan C.H.P.'nin, neden bu hale düşüldüğü, Atatürk'ün bu saygın mirasının nasıl harcandığı konusunda bir özeleştiriye bile gitmediği görülmüştür. Kendi içinde, özellikle Genel Kurulları'nda, hezimetin nedenleri ve sonuçları üzerinde demokratik tartışma zemini oluşturulacağı yerde, kamuoyuna anlamsız hizip kavgalarının yaşandığı, sandalyelerin havada uçuştuğu bir görüntü verilmiştir. İşte resmen ifade edilmese de özde yaşanan sıkıntılar:
    C.H.P., bırakın Türk halkının, Türk solunun bile partisi olmaktan çıkmıştır. Bu partide etkili bir politika yapabilmeniz için ağırlıklı olarak ya "Kürt" ya "Alevi" ya da "Karadenizli" gruplardan birine dahil olmanız gerekmektedir. Sünni kesim içindeki şeriatçılardan nefret eden, Türklük bilincine sahip, alt kültür kimliğini faşist çerçevede savunmayan, bölgecilik gibi ilkellikleri reddeden C.H.P.'lilerin fazla bir şansı yoktur. II. Cumhuriyetçilerle, C.H.P. yöneticilerinin Türklük bilincine yaklaşımları arasında hiçbir fark kalmamıştır. Kürtçü bölücülüğe tepki göstermeyen, hatta Türkiye'deki "halkların" kendi dillerinde eğitim hakkını savunarak Atatürk'ün kurduğu ulus-devletin temeline dinamit koyan bu partinin kimi yöneticilerine göre, Türk ulusçuluğu, kabul edilemez bir faşistliktir. Bunun için "Türk" adının yeralmadığı yapay bir ulusçuluğu savunur görünmeyi yeğlemektedirler.
    Atatürk'ün sınırlarını çizdiği, akıla, mantığa, Türkiye'nin gerçeklerine uygun; evrensel değerleri içeren Türk ulusçuluğunu reddederek altı okun birini kıran C.H.P., aynı zamanda devlete sahiplenme olgu ve zorunluluğunu da redddetmiştir. Siyasal iktidar ve devlete karşı ebedi muhalefet görüntüsünü ve fonksiyonunu kabul etmiş görünen C.H.P., kabul edilmesi olanaksız bir aşağılık kompleksi ile, tıpkı Türk ulusçuluğunu ümmetçi sağa kaptırdığı gibi, devlet yerine, devlete karşı olan unsurlara sahip çıkmayı yeğlemiştir. Tipik bir örnek olarak, "insan hakları", "işkenceye karşı çıkmak" gibi evrensel değerlere sahip çıkılırken çifte standart izlenmiştir. Örneğin, Türkiye'de bunca yıldır süren terörün kurbanı olan sade vatandaşlarımıza, güvenlik kuvvetlerimize ve ailelerine en küçük ilgi esirgenirken, TİKKO, DHKP-C ve benzeri örgütlerin militanlarına "insan hakları", "işkence" vb. gerekçesiyle sahip çıkılmıştır. Yapılanlar hiç şüphesiz yanlış olmamakla birlikte eksiktir. C.H.P. Türk halkını, Türk Devletini kucaklamakta, bütünleşmekte ciddi uyum sıkıntısı içindedir. Bu "kafa"nın değişmesi, ulusal içerikli yeni politikaların üretilmesi, yeni yaklaşımların belirlenmesi gereklidir...
    C.H.P.'nin kırılan altı okundan bir diğeri, laikliktir. C.H.P., şeriatçı yapılanmalara karşı gerekli mücadeleyi lâyıkınca yapamamıştır. Özellikle fethullahçı kadrolaşmaya karşı, söylemlerin ötesinde hiçbir önlem alamayan C.H.P.'nin kimi yöneticileri, bu yapılanmanın şeyhi ile görüşme yapacak ölçüde gaflet sergilemiştir. Son kaset olayından sonra tüm sağ partilerin ve de D.S.P.'nin fethullahçılara destek vermesine karşılık, T.B.M.M. dışında da olsa C.H.P. yönetiminin resmi bir protestosu sözkonusu olmamıştır. Yakın geçmişe bakıldığında, Y.Ö.K., İçişleri Bakanlığı, M.E.B. ve benzeri kurum ve kuruluşlardaki şeriatçı kadrolaşmaya karşı koalisyon dönemlerinde bile ciddi bir önlem ve tavır alınamamıştır. Kıyımlara sadece seyirci kalınmıştır. Bu yetersizlik, oy deposu olarak görülen alevi vatandaşlarımıza karşı da sözkonusu olmuştur. Araplaşmamış bir inanç yapısı içinde, binlerce yıllık Türk-Türkmen kültür öğelerini saklayıp günümüze kadar getirebilmiş bir kesimin mensuplarına da hak ettikleri değer ve önem verilmemiştir. Gerek, T.B.M.M. çatısı altından yapılan hakaretlere, gerek Sivas'daki dindışı, insanlıkdışı vahşete ve gerekse Diyanet İşleri Başkanlığı'nda yapılması gerekli eşitlik ve adalete yönelik düzenlemelere yeterli tepki ve ilgi göstermeyen bir C.H.P., bu kesimdeki Türkleri maalesef sömürmeye devam etmektedir. Aynı sömürü, Atatürk'ün kurduğu devlete ve Cumhuriyet rejimine düşman aşırı sol nitelikli bazı terör örgütlerince de yapılmaktadır. Güvenlik kuvvetleri ile çarpışırken ölen militanların -Türk Bayrağı değil- örgüt flamaları ile Cemevleri'nden kaldırılması, sömürünün bir başka boyutudur. Laikliğin güvencesi olan Alevi Türkleri, bu sömürüden, en az camileri kullanan şeriatçılardan rahatsız olan Sünni Türkleri kadar rahatsız olsa gerekir. Görüldüğü gibi, Türk sözcüğünün başına Alevi-Sünni gibi eklerin getirilmesi yakışmamaktadır, sakil durmaktadır, rahatsız etmektedir. Türklerin kendilerini tanımlamaları için bu tür ayırıcı-bölücü sıfatlara gereksinimi olmadığı apaçık bir gerçektir, gerekliliktir.
    C.H.P., "Uluslararası Tahkim", "A.T.", "özelleştirme" gibi konularda, altı okun biri olan "devletçiliğe" ve devletçiliğin olmazsa olmaz türünden "tam bağımsızlık" prensibine gereğince önem vermemiştir, vermemektedir. Başta Prof.Dr. Yakup Kepenek, Prof.Dr. Korkut Boratav gibi çok sayıda değerli ekonomisti içinde barındıran C.H.P.'nin, ekonomik sorunlara ve emperyalizme karşı duyarsızlığını anlamak kesinlikle olanaksızdır. Altı okun bir diğeri olan "devrimcilik", Türk toplumunu daima daha ileriye götürecek politikaların üretilmesini öngörmektedir; yoksa, adı devrimci olan ama gerçekte bir yüzyıl öncesinin dogmalarını savunan illegal örgütleri değil. C.H..P.'nin mutlaka bu oku da onarması gerekmektedir. Aynı şekilde, siyasal katılımdaki eşitliği, tam demokrasiyi, sınıf çatışmasını değil toplumsal uzlaşmayı, ulusal gelirin hakça paylaşımını, güçsüz kesimlerin korunmasını öngören "halkçılık" oku da hatırlanmalı ve bu ilkenin yeniden yaşama geçirilmesini sağlayacak politikaların üretilmesi sağlanmalıdır.


    SONUÇ:
    Görüldüğü gibi, C.H.P.'nin dayandığı "Altı Ok"un altısı da kırıktır. C.H..P., Atatürk'ün kurduğu, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk ve en köklü partisi olma vasfından uzaklaşmıştır. C.H.P., içinde bulunduğu ideolojik kimlik bunalımından çıkmak zorundadır. "Altı Ok"un hepsi de evrensel anlamda ve boyutlarda değerini korumaktadır, koruyacaktır da. Bunlardan birini ya da birkaçını yok saymak olanaksızdır. Atatürk'ün altı ilkesi, birbirini tamamlamaktadır, asla ayrı düşünmek, ele almak sözkonusu değildir. Hiçbir hizbin, bu ilkeleri kendi kafalarına göre, kendi ideolojilerinin perspektifinden değiştirme, yorumlama hakkı da bulunmamaktadır. C.H.P.'yi var eden "Altı Ok"u beğenmeyenlerin, geri bulanların gidebilecekleri daha radikal siyasal partiler mevcuttur. Aynı şekilde, Türkiye'de ulus-devlet gerçeğini yadsıyarak bölücülük yapanların da gideceği bir siyasal parti hâlâ vardır. Türk ulusu, tarihi boyunca din ve mezhep kavgalarından çok sıkıntılar çekmiştir. Yeni bir yüzyıla girerken, C.H.P. ve Türkiye, mezhepçilik, bölgecilik gibi ilkel, dışarıdan kullanılmaya ve sömürüye açık hizipçiliği reddetmek, bünyesinden söküp atmak zorundadır. Kavga, lider adaylarının kavgası değildir. Çağdaş, ileri ve aydınlık bir Türkiye'nin yarınlarının kavgasıdır.
    Şimdi, yıpranmamış yeni bir liderin yönetimindeki C.H.P., ya aslına dönerek "Altı Ok"u yeniden benimseyecek ya da altı ayda bir yapılan olağanüstü genel kurullarla kendi içindeki koltuk kavgalarını sürdürecektir. Bu seçim, sadece partinin değil, Türkiye'nin de geleceğini belirleyecektir. Son Fethullah Gülen olayında da görülmüştür ki, Türk siyasal hayatında C.H.P.'siz olmamaktadır...

  5. #5
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Necip Hablemitoğlu şehit edildiğinde marketten alışveriş yapmış evine gidiyordu, elinde 2 tane poşet çocuklarının rızkını götürüyordu. Evi ise normal bir ailenin evi nasıl oluyorsa onun evide öyleydi. Sıradan bir halk adamı nasıl yaşıyorsa oda öyle yaşıyordu.

    Ne birileri gibi Ab fonlarından besleniyordu nede vatanının yabancılara peşkeş çekilmesine alkış tutup destek veriyordu. Ülke menfaatleri neyi gerektiriyorsa o şekilde yazıp çiziyordu.

    Gerçekten helal olsun bu adama fincan yüklü katırları iyi ürkütmüştü. Nur içinde yatsın. Hablemitoğlunun eserlerini her Türk genci okumalıdır, hemde bir kaç defa.



    Dr.NECIP HABLEMITOGLU

    ESERLERİ

    Kitap:



    Dr.Necip Hablemitoğlu, 1974. Türksüz Kırım: Yüzbinlerin Sürgünü. Boğaziçi Yayınları, 272 sayfa, İstanbul.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1997. Çarlık Rusyası'nda Türk Kongreleri (1905-1917). Kırım Dergisi Tarih Araştırmaları Serisi No: 1, Ankara Üniversitesi Basımevi, 315 sayfa, Ankara.

    Doç.Dr. Şengül Hablemitoğlu - Dr. Necip Hablemitoğlu: 1998. Şefika Gaspıralı ve Rusya'da Türk Kadın Hareketi (1893-1920). (682 s.) Kırım Dergisi Yayınları, Ajans-Türk Matbaası, Ankara

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 2001. ALMAN VAKIFLARI VE BERGAMA DOSYASI (304s) - Otopsi Yayınevi İstanbul

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 2002. KIRIM'da TÜRK SOYKIRIMI- IQ Kültür Sanat yayınları (432s)- yeni çıktı

    Makaleler:

    Necip Hablemitoğlu, 1969. "Atatürk ve Milliyetçilik", Atayolu, Kasım(79): 17-18.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1996. "Rusya Türkleri'nin Milli Şurası". Kırım Dergisi, Temmuz-Ağustos-Eylül : 4-16.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1996. "Tercüman'ın Doğuş ve Kapanış Evreleri". Kırım Dergisi, Ekim-Kasım-Araalık : 5-17.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1997. "Gaspıralı İsmail Bey ve Çarlık Rusyası Hükümetleri". Kırım Dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran: 5-19.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1997. "Tatar Partisi Programı". Kırım Dergisi, Temmuz-Ağustos-Eylül: 5-20.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1998. "Kırım Halk Cumhuriyeti Önergesi (Bir Hatıra-Bir Belge)". Kırım Dergisi, Ocak-Mart: 3-9.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1998. "Kırımlı Aydınların Sorunları Üzerine Bir Özeleştiri_Kırım'da Aydın Kırımı". Kırım Dergisi, Nisan-Haziran: 3-13.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1998. "Fethullahçı İhaneti (1)", Kırım Dergisi, 6 (24): 3-8.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1998. "Gaspıralı'ya Saldırı", Kırım Dergisi, 7 (25): 3-19.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1998. "Eleştirilere Cevaplar", Kırım Dergisi, 7 (25): 32-34.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999. "Kırım'da Açlık Yılları (1)", Kırım Dergisi, 7 (26): 12-22.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999. "Eleştirilere Cevaplar (2)", Kırım Dergisi, 7 (26): 61-63.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999. "Kırım'da Açlık Yılları (2)", Kırım Dergisi, 7 (27): 3-7.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999. "Kırım Tekâlif-i Milliyesi: Her Evden Bir Ruble!", Kırım Dergisi, 7 (28): 3-8.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999. "28 Şubat Kararları Sürecine Bir Katkı: Organize Suçlar ve Fethullahçılar", Yeni Hayat, 5 (52): 3-9.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999. "Nurcuların Mahkûmiyet Belgesi", Yeni Hayat, 5 (53): 3-12.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999. "Bundesnachrichtendienst ve Kosova Sorunu", Yeni Hayat, 5 (55): 3-9.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999. "Alman İstihbaratı ve Kaplancılar", Yeni Hayat, 5 (56): 3-7.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999. "Hükûmet-Çin-Doğu Türkistan", Yeni Hayat, 5 (57): 5-6.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999. "Türk Ulusçuluğu ve Altı Ok", Yeni Hayat, 5 (58): 11-16.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999. "Deprem Felâketi ve Şeriatçılar", Yeni Hayat, 5 (59): 6-14.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999. "Fethullahçılar Dış Tehdit Odağı", Teori, Şubat/109: 62-65.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999. "Azerbaycan: Fethullah'ın Orta Asya'daki Sıçrama Tahtası", Aydınlık, Ağustos/630: 19.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999. "Hasım Ülke Almanya: Kosova ve Alman İstihbaratı", Yeni Hayat, 55: 3-9.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999. "Kırım Türkleri ve Siyasal Katılıma Çağrı Belgeleri". Kırım Dergisi, 8(29): 3-6.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999. "Fethullah Gülen Yapılanmasının Tehdit Potansiyeli ve Varisleri". Yeni Hayat, 60: 20-29.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 2000. "Yeni Dünya Düzeninde Şekil Değiştiren Bir Soğuk Savaş Örneği: Türkiye(M.İ.T.) ve Almanya(B.N.D/BfV) Arasındaki Yüzyıllık Güç Kavgası". Yeni Hayat, 66: 24-30.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 2000. "Kırım Cumhuriyeti'ne Giden Yolda İlk Hitapname: Sosyalizm-Türkçülük". Kırım Dergisi, 8(30): 3-6.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 2000. "Bir Adsız Kahramanın Ardından: Safiye İmre". Yeni Hayat, 69: 3-6.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 2000. "Etki Ajanları-Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar Raporu". Yeni Hayat, 13-29.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 2000. "Ebediyetinin 61. Yıldönümünde Mustafa Kemal Atatürk". Müdafaa-i Hukuk, 25: 13-18.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 2000. "Türkiye'deki Etki Ajanı Borsası: Fethullahçılar". Gazete Müdafaa-i Hukuk, 1(14-15-16-17): 7-15.



    Konferans ve Sempozyumlar (1998-2000):

    Dr. Necip Hablemitoğlu, (Konferans) Ekim 1998, "Atatürk ve Aydınlanma", 29 Ekim.1998, Polatlı.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, Aralık 1998, "Atatürk ve Kadın Hakları", Kadının Siyasal Yaşama Katılımı Paneli, 4 Aralık 1998, Kırıkkale.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 1999, "Türk Ulusçuluğu", Altı Ok Kurultayı, 12-13 Haziran

    1999, Ankara.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, (Konferans) 1999, "Şeriatçılar ve Kadın", 28 Mayıs 1999, Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Ankara.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, (Konferans) 1999, "Şeriatçı Örgütler ve Türk Dünyası", 9-14 Temmuz 1999, Bakû ve Şemahı (Azerbaycan). Dr. Necip Hablemitoğlu, (Konferans) 1999, "Atatürk ve İnsan Hakları", Niğde Üniversitesi Şereflikoçhisar M.Y.O., Ankara.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, (Konferans) 2000, "Küreselleşme Sürecinde Ulus-Devlet ve Atatürkçülük", 7 Ocak 2000, Çağdaş Eğitim Vakfı-Yıldız Üniversitesi, İstanbul.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, (Konferans) 2000, "Atatürk ve Rumeli Türkleri", 29.1.2000, Balkan Vakfı (Bilsav), Ankara.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 2000. "Yurt Dışı Destekli Şeriatçı Yapılanmalar ve Hukuk Devleti", Hukuk Devletinin Çağdaş Yorumu Işığında Laik ve Demokratik Cumhuriyet Paneli, 10.4.2000, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği-İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 2000. "Laik Türkiye Cumhuriyetini Tehdit Eden Şeriatçı Yapılanmalar", Laik Cumhuriyete Bakış Toplantısı, 12.4.2000, Atatürkçü Düşünce Derneği ve Sivil Toplum Kuruluşları Birliği, Ankara.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 2000. "Çağdaş Toplum ve Şeriatçı Tehditler", Laik Cumhuriyet ve Çağdaş Toplum Paneli, 12.5.2000, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Antalya Şubesi, Antalya.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 2000. "Cumhuriyetçi Gençlik ve Şeriatçı Yapılanmalar", Gençlik Şöleni Etkinlikleri- Söyleşiler, 13.5.2000, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Ataşehir, Kadıköy, Kartal, Ümraniye ve Üsküdar Şubeleri, İstanbul.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 2000. "2000 Yılında Laik Türkiye'ye Bakış", Atatürk ve Türkiye Konferansı, 19.5.2000, Atatürkçü Düşünce Derneği Samsun Şubesi, Samsun.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 2000. "Laiklik İlkesi", (Konferans), 3.6.2000 , Atatürkçü Düşünce Derneği Bursa Şubesi-Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Bursa.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 2000. "Türk Aydınlanmasının Öncüleri: Atatürk-Gaspıralı-Akçura", (Konferans), 10.6.2000, Polatlı Belediyesi, Polatlı-Ankara.

    Dr. Necip Hablemitoğlu, 2000. "Türkiye'yi Tehdit Eden Ulusal ve Uluslar arası Şeriatçı Akımlar", Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Merkezi Şube Başkanları Toplantısı- Semineri, 8-9.7.2000, İstanbul.


    --------------------------------------------------------------------------------



    Doç. Dr. SENGUL HABLEMITOGLU

    ESERLERİ



    YAYIN LİSTESİ

    Yurtiçi-yurtdışı hakemli dergilerdeki yayınlar



    HABLEMİTOĞLU, Ş. ve GÖNEN, E., 1991. Elderly Women in Tur---: An Economic Viewpoint. International Journal of Sociology of the Family, 21(1): 85-96.
    “HABLEMİTOĞLU, Ş. ve GÖNEN, E., 1991. Elderly Women in Tur---: An Economic Viewpoint. In Roles of Women in Muslim Countries (Ed.by: Man Singh Das). M.D. Pub. Ltd., New Delhi, Pp: 85-96.

    HABLEMİTOĞLU, Ş., 1998. İş ve Aile Sisteminin Dengelenmesinde Kadınların Part-Time Çalışma Olanakları. Verimlilik Dergisi, 27(4): 127-144.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 2000. Gıda Güvenliği Konusunda Tüketici Hakları. Standard, 39(459): 41-47.
    Bilimsel dergilerdeki yayınlar



    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1989. The Socio-Economic Status of Women in Tur---. Turkish Review, 3(16): 143-150.
    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş. , 1989. Teknolojik Gelişme Süreci İçinde Kırsal Yöre Kadını. Çiftçi ve Köy Dünyası, 5(54): 11-14.
    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1989. Ev Araç-Gereçleri Piyasasında Yeni Bir Ürün: Mikrodalgalı Fırınlar. Standard, 28(326): 11-14.
    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1990. Yaşlı Tüketiciler. Ekonomide Ankara, 34: 33-34.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 1990. Elektrikli Ev Araçlarının Satın Alınması ve Verimli Kullanılması. Standard, 29(339): 28-31.
    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1990. Yaşlıların Tüketim Harcamaları. Standard, 29(340): 40-44.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 1990. Mikrodalgalı Fırınlar. Cumhuriyet Bilim Teknik, 9 Haziran, 169: 7.
    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1990. Yaşlılık ve Boş Zaman. Cumhuriyet Bilim Teknik, 27 Ekim, 189: 3.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 1990. Buharlı Pişirme İle Doğal Beslenme. Cumhuriyet Bilim Teknik, 17 Kasım, 192: 9.
    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1991. Yaşlı Kadınların Tüketim Davranışları Üzerinde Bir Araştırma. Standard, 30(356): 12-15.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 1991. Kadının Kooperatifçilik Hareketlerine Katılımı. Çiftçi ve Köy Dünyası, 7(79): 8-12.
    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1994. Çamaşır Yıkama Prosesinde Deterjan Seçiminin Önemi. Standard, 33(387): 20-23.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 1995. Konutlarda Yaşamı Tehdit Eden Bir Çevre Sorunu: Radon Riski. Standard, 34(406): 88-89
    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1995. Tüketicilerin Mikrodalgalı Fırın Kullanımına İlişkin Tutum ve Davranışları. Standard, 34(397): 24-29.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 1996. Süpermarketlerde Alışveriş. Standard, 35(417): 62-65.
    GÖNEN, E., HABLEMİTOĞLU, Ş., 1996. Yaşlı Bakımı ve Etik. Actual Medicine, 4(12): 32-47.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 1997. Sürdürülebilir Kalkınma İçin Çevre Bilinci ve Eğitimi. Çevre ve İnsan Dergisi, 34(Haziran): 22-27.
    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1997. Kırsal Alanda Kadın Üreticilere Yönelik Yayım Eğitiminin Geliştirilmesi. Çiftçi ve Köy Dünyası, 13(150): 21-25.
    HABLEMİTOĞLU, Ş. ve ÖZMETE, E., 1997. Çocuk ve Para Yönetimi.
    Yaşadıkça Eğitim, Mayıs/Haziran: 5-7.

    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1998. Teknoloji ve Etik. Standard, 37(439): 78-83.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 1998. Kırsal Alanda Kadınlar ve İşgücü Değeri. Cumhuriyet Bilim Teknik, 21 Şubat, 570: 16.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 1998. Kırsal Alanda Kadınlar ve Sürdürülebilir Gıda Güvenliği. Tarım ve Köy, Eylül-Ekim(123): 32-35.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 1998. Çarlık Rusyası'nda Türk Kadın Hareketi. Kadınlar Olmadan Asla (Der: Z. Göğüş), s: 83-97, Sabah Kitapları: 86, Türkiye'den Dizisi: 9, Mısırlı Mat., İstanbul.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 1999. Türk Dünyası Kadınlar Kurultayı ve Büyük Buluşmanın Ardından. Yeni Hayat, 58: 17-20.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 1999. Kırsal Alanda Kadınlara Yönelik Yayım Çalışmaları İçin "Toplumsal Cinsiyet Analizi"nin Önemi. Çiftçi ve Köy Dünyası, 15(179): 26-32.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 1999. Part-Time Çalışma Kadınların İstihdamı İçin Neden Uygundur? Çalışma Ortamı, 47: 8-11.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 2000. Yeni Bin Yıla Hazırlık: Gönüllü Kadın Kuruluşları. Kadınlar Dünyası, 4: 36-37.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 2000. Sürdürülebilir Kalkınma İçin Gönüllü Kadın Kuruluşlarının Eğitim Etkinlikleri. Çiftçi ve Köy Dünyası, 16(183): 28-32.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 2000. Kadın Bakış Açısından Sürdürülebilir Kalkınma. Çalışma Ortamı Dergisi, Mart/Nisan(49): 14-17.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 2000. Ekolojiyi Keşfeden Kadın: Ellen Swallow Richards (1854-1917). Kadınlar Dünyası, Nisan(7): 38-39.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 2000. Küresel Ekonominin Dili (Uluslararası Terimler). Çiftçi ve Köy Dünyası, 16(184) 6-7.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 2000. Dünya Ticaret Örgütü (WTO-World Trade Organization) ‘nün Tarım Ticareti Anlaşması (AoA-Agreement on Agriculture). Çiftçi ve Köy Dünyası, 16(186): 23-26.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 2000. Disney İçin Çalışmak Bir Peri Masalı Değil. Çalışma Ortamı, Eylül/Ekim(52): 16.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 2000. Küresel Ekonominin En Güçlü Aktörü Dünya Ticaret Örgütü Kadın İş Gücünü Tehdit Ediyor. Çalışma Ortamı, Kasım/Aralık(53): 14-16.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 2000. Kırsal Aile Sisteminde Sürdürülebilir Gıda Yönetimi. Çiftçi ve Köy Dünyası, 16(190): 27-31.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 2001. Genital Mutilasyon Ya Da Bilinen Adıyla Kadınların Sünneti: Kadına En Acımasız Saldırı. Kadınlar Dünyası, Ocak(16): 32-34.
    HABLEMİTOĞLU, Ş. ve ÖZMETE, E., 2001. Su Tüketimi. Çiftçi ve Köy Dünyası, 16(193): 26-30.
    Uluslararası kongrelere sunulan ve yayınlanan bildiriler

    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1992. Tüketici ve Çevre Bilinci. III. Milletlerarası Tüketicinin Korunması ve Tüketici Hakları Sempozyumu, 14 Mart, İstanbul.
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 2000. Türkçü Akım ve Kadın Hareketi. Medeni Kanun’un 74. Yılında “Yeni Dünya Düzeni-Kadın ve İrtica” Uluslararası Konferansı, 18-20 Şubat, Cumhuriyet Kadınları Derneği Yayını, s: 135-140, Ankara.
    Ulusal kongreye sunulan ve yayınlanan bildiriler

    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1993. Orman Köylerinde Aile-Çevre Etkileşimi. 1. Ormancılık Şurası, 1-5 Kasım, Tebliğler ve Ön Çalışma Grubu Raporları. ( Cilt 3 ), T.C. Orman Bakanlığı, Seri No: 13, Yayın No: 006, ( s: 620-628 ), Ankara.
    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1995. Yaşlılık, Toplumsal Yaşam ve Yaşam Dinamiği. Sosyal Devlet Yaklaşımında 2000’li Yıllara Doğru Olgun Gençlik Sempozyumu, 20 Mart, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Ev Ekonomisi Yüksekokulu ve Yaşlıları Koruma Derneği, (s: 5-11), Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara.
    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1996. Yaşlılık ve Performans. Yaşlılık ve Yaşam Kalitesi Sempozyumu, 20 Mart, Yaşlıları Koruma Derneği, (s: 1-7) Ankara.
    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1997.Yaşlılık ve Kentsel Yaşam Gerçeği. Yaşlılık ve Kentsel Yaşam Sempozyumu, Yaşlıları Koruma Derneği Genel Merkezi ve İzmir Konak Belediyesi, 19 Mart, (s: 1-8), İzmir.
    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1998. Sürdürülebilir Kalkınma İçin Gönüllü Kadın Kuruluşlarının Kadının Güçlendirilmesine Yönelik Yaklaşımları. 4. Kadın Çalışmaları Toplantısı, 7-9 Eylül, Ege Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi ve Ege Kadın Araştırmaları Derneği Yayını, (s: 115-120), Bornova Can Ofset, İzmir.
    GÖNEN, E., HABLEMİTOĞLU, Ş. ve ÖZMETE, E., 1998. Kadının İş Rolleri ve Stres. 6. Ergonomi Kongresi “Ergonomi ve Yaşam Kalitesi”, 27-29 Mayıs, Ankara, Milli Prodüktivite Merkezi Yayınları No: 622, (s: 277-286).
    HABLEMİTOĞLU, Ş., 2000. 21. Yüzyılda Küresel Dinamikler ve Türkiye’nin Kadın Gündemi. Türkiye Sorunlarına Çözüm Konferansı-III: 21. Yüzyılda Türkiye, s: 383-391, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara.
    Kitap

    HABLEMİTOĞLU, Ş. ve HABLEMİTOĞLU, N., 1998. Şefika Gaspıralı ve Rusya'da Türk Kadın Hareketi (1893-1920). Kırım Dergisi Yayını, Ajans Türk Mat., Ankara (672 sayfa).(ISBN: 975-94903-3-1)
    Basılmış Araştırmalar

    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1990. Yaşlı Kadınların Ekonomik Durumları Üzerinde Bir Araştırma. A.Ü. Ziraat Fakültesi Yayınları: 1197, Bilimsel Araştırmalar ve İncelemeler: 656, (62 sayfa), Ankara.
    GÖNEN, E., BAYRAKTAR, M. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1993. Mikrodalgalı ve Klasik Elektrikli Fırınların Kullanımı Üzerinde Bir Araştırma. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Ev Ekonomisi Yüksek Okulu, Ev İdaresi ve Aile Ekonomisi Anabilim Dalı, (46 sayfa), Ankara.
    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1993. Yaşlı Kadınların Boş Zaman Tercihlerine İlişkin Davranışları. A.Ü. Ziraat Fakültesi Ev Ekonomisi Yüksek Okulu 1992-93 Çalışmalarından Bir Kesit. A.Ü. Ziraat Fakültesi Baskı Ofset Ünitesi, ( s: 14-21), Ankara.
    GÖNEN, E., HABLEMİTOĞLU, Ş ve ÖZMETE, E., 2000. Ankara’da Su Tüketimine İlişkin Tutum ve Davranışlar. DSİ Teknoloji Dairesi Başkanlığı, Basım ve Foto-Film Şube Müdürlüğü, (61 sayfa), Ankara.
    GÖNEN, E., HABLEMİTOĞLU, Ş ve ÖZMETE, E., 2001. İş ve Aile Sisteminin Dengelenmesi: Akademisyen Kadınlar Üzerinde Bir Araştırma. Ankara Üniversitesi Basımevi, (60 sayfa) (Baskıda).
    Derlemeler

    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1993. Toplumsal Değişme Sürecinde Aile: Yapı, Etkileşim ve İşlevleri. A.Ü. Ziraat Fakültesi Yayınları: 1284, Derlemeler: 55, A.Ü. Ziraat Fakültesi Baskı Ofset Ünitesi, ( 45 sayfa ), Ankara.
    GÖNEN, E. ve HABLEMİTOĞLU, Ş., 1993. Aile Ekosisteminde Değişim ve Stabilite. A.Ü. Ziraat Fakültesi Yayınları: 54, A.Ü. Ziraat Fakültesi Baskı Ofset Ünitesi, (42 sayfa ), Ankara.

  6. #6
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    CUMHURİYETE AYDIN İHANETİNİN BELGESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ:


    SİYASAL GEREKÇELERİ VE ABD ÖRNEĞİ ÇERÇEVESİNDE "ULUSAL ANDIÇ" RAPORU




    Rüşvetin belgesi olur da Türkiye Cumhuriyeti'ne ihanet belgesi olmaz mı? Elbette olur. İşte böyle tipik bir belgeden rastgele seçilmiş alıntılar:
    -Araştırmanız sırasında insan haklarının bozulması konusunda bilgi toplarken, askeri veya polis birliğinin hangi bölümünün bu işle ilgisi olduğunu sorunuz. Biz suçlu, suçun mahiyeti, hangi tarihte işlendiği, suçun nerede işlendiği ve kurbanın adı hakkında bilgi toplamağa çalışıyoruz.
    -Eğer doğrudan bir birliği tespit edemezseniz, birliğe işaret edebilecek başka bilgiler toplamağa çalışınız. Örneğin: Ne tip silahlar kullanıldı? Askeri birlik operasyonunu hangi şehirden yürüttü? Üssü neredeydi? Askerler hangi yoldan ilerlediler? Üniformaları nasıldı? Onların üniformalarının üzerindeki rütbeler ve araçlarının üzerindeki işaretler nelerdi?
    -Bilgilerinizi şu adrese gönderiniz: Officer for Tur---, Department of Democracy, Human Rights and Labor, United States Department of State, Washington, DC 20520.




    Bu belgede, Türk vatandaşlarından Türk Silahlı Kuvvetler ve Polis Teşkilâtı mensupları hakkında -muhbirlik değil- resmen casusluk yapmaları istenilmektedir. Kim tarafından? Sözde dost ve müttefik ABD tarafından. Türk insanını ülkesi ve devleti aleyhine casusluğa azmettiren bu Türkçe belge, gizli yöntemlerle mi dağıtılmaktadır? Hayır!.. Tam aksine halka açık mekânlarda, izinli toplantılarda, tarikat ve cemaat mekânlarında, kamu kurum ve kuruluşlarında, legal dernek ve siyasal partilerde, kısaca hemen her yerde. Sorumluları hakkında MİT, Emniyet ya da Cumhuriyet Savcılıklarınca başlatılmış yada hâlâ sürdürülmekte olan -bilinen- resmi bir takibat sözkonusu mudur? Kesinlikle hayır!..

    Bu belge, şu gerçeği ortaya koymuştur: Türkiye, çok acıdır ama bir casus cennetidir. ABD, Almanya, İngiltere, İran ve benzeri ülkelerin casusları, Türkiye sözkonusu olduğunda, almış oldukları eğitimlerindeki "gizlilik" gibi teknik düzeydeki temel hususları bir kenara bırakarak, pervasızca "icra-i faaliyet" gösterebilmektedirler. Anlaşılan, casus-etki ajanı bulmak için klasik yöntemlere, örneğin, Fulbright, Konrad Adenauer, Heinrich Böll, Georgetown, Hoover, Tubingen gibi vakıf, enstitü, üniversitelerde özel seçime ve eğitime gerek kalmamıştır. Çünkü, ülke yönetiminde mevcut yerli işbirlikçilerinin sağladıkları "dokunulmazlık" sayesinde casusluk mesleği, tekniğe ihtiyaç duyulmayacak yöntemlerle adeta arabeskleştirilerek dejenere edilmiştir, tabiri caizse ayağa düşürülmüştür. Nasıl mı? Gönüllü casus aday adaylarının irtibat kurabilecekleri adres ve telefonlar verilerek!..İşte, Washington'da telefonla ulaşabileceğiniz iyi derecede Türkçe bilen resmi görevlinin adı Mauerau Greenwood. Kendisiyle görüşmek, pardon Türk Silahlı Kuvvetlerini ve Türk Polisini şikâyet etmek için önce 600 Pennsylvannia Avenue. SE, 5. Washington DC 20003 adresindeki "Amnesty International USA" binasına giderek 5. kattaki odasında yüzyüze konuşabilirsiniz. İsterseniz, (202) 544.02.00 nolu telefondan dahili 222 numaralı telefonu isteyerek bizzat bir öngörüşme ile randevu da alabilirsiniz. Diyelim ki, Türkiye'desiniz. Ve yol paranız yok, ABD sefaretinden vize alabilmek için deklare edebileceğiniz bir mal beyanına da sahip değilsiniz. İşte bu durumda, çaresiz olduğunuzu hiç düşünmeyin, çünkü Greenwood ile öngörüşmeyi yaptıktan itibaren CIA'nın "müşfik kanatları" tarafından şefkatle (!) sarıldığınızı ve tüm kapıların -Delta ve TWA'ya ait uçak kapıları dahil- size açıldığını görürsünüz.

    Gerçeği tam ifade etmek gerekirse, Greenwood amatör muhbirlerle-casus aday adayları ile ilgilenmektedir. PKK ve benzeri kürtcü örgüt militanlarının aynı prosedüre tabi olarak bu kapılardan geçebilmesi için Henri Bar---'den (1); Fethullahçıların ve diğer şeriatçı mürit militanların da Graham ----er'den randevu ve onay alması gerekmektedir. Bu CIA görevlilerinden en çok meşgul edileni, hiç şüphesiz ki Graham ----er'dir. Özellikle fethullahçılar, hocaefendilerini ziyaret etmek ve de mümkünse hocaefendilerinin soluk aldığı havayı soluklamak ve çevresinde küçük bir koloni oluşturabilmek için Graham ----er'i öylesine yoğun biçimde aramışlardır ki, fazla mesaiden bunalan bu CIA görevlisi, geçtiğimiz ay içinde Pennsylvania'daki FBI mülkü çiftlikte ağırlanan hocaefendiyi (!) ziyaret etmiş ve giderek büyüyen başvuru sorununun çözümüne somut katkılarda ya da önerilerde bulunmasını istemiştir (2).

    Her neyse, biz yine sözkonusu belgemize dönelim. Diyelim ki, ABD'ne gitmek için şartlarınız uygun değil. Üstelik ille de Türkiye Cumhuriyeti'ne ihanet etmek ya da en azından devletinizi gammazlamak istiyorsunuz. Belge, size bu olanağı da hazır altın tepsi içinde sunuyor. Hem de ingilizce bilmenize bile gerek yok. Türkçe ihbar mektubunuzun formu bile hazır:




    MEKTUP ÖRNEĞİ

    (BURAYA TARİH KOYUN)



    Sayın Madeleine Albright

    Dışişleri Bakanı

    Amerika Birleşik Devletleri Dış İşleri Bakanlığı

    Vaşington, DC 20520

    Sayın Bakan Albright,

    Dış Operasyonlara Ödenek Ayrılması hakkındaki kanunun 570 ci maddesi olan Leahy Kanunu ile ilgili olarak bir güvenlik birliği tarafından insan haklarına aykırı hareket edildiği dikkatimizi çekmiş bulunuyor. Bu kanıt konusunda size bilgi vermek istiyor ve burada adı geçen birliğe Leahy Kanununun uygulanıp uygulanmaması gerektiğine karar vermek amacıyla bir tahkikat başlatılmasına gereğini arz ediyoruz.

    (BELİRLİ GÜVENLİK BİRLİĞİNİN İNSAN HAKLARINA AYKIRI DAVRANMASI HAKKINDA DETAYLI BİLGİYİ YAZIN)



    Bu konuyu gözden geçireceğiniz için çok teşekkür ediyoruz.

    (İMZALAYIN).



    I. TÜRKİYE'DE İHANET KAVRAMININ KURUMSALLAŞMASI

    Dört sayfalık bu ihanete azmettirici belgenin alenen dağıtıldığı ilk yer, İstanbul Barosu'nca düzenlenen uluslararası bir toplantı. Toplantının davetlilerine bakıldığında, hiçbirinin bu belgenin içeriğine ters düşmeyecek isimlerden oluştuğu görülüyor: Anne Burley (Amnesty International USA Avrupa ----iyonu Başkanı), Yücel Sayman (yorumsuz), Akın Birdal (yorumsuz), Yılmaz Ensaroğlu (yorumsuz), P. Dankert (Avrupa Parlamentosu Türkiye Delegasyonu Başkanı), Derek Evans (A.I.-USA Avrupa ----iyonu Sekreteri), Şanar Yurdatapan (yorumsuz), Helsinki Yurttaşlar Derneği, HADEP, İHD, Mazlum-Der gibi kuruluşların Güneydoğu şube yöneticileri, Almanya Dış İstihbarat Servisi BND'nin kontrolünde Türkiye'de etnik ve dinsel bölücülükle doğrudan ilgili espiyonaj ve provokasyon faaliyetlerini sürdüren, Türkiye'nin Güney Doğusunda "Kürdistan"ı ve de başkenti olarak da Diyarbakır'ı "de facto" pozisyonunda kabul ve ilân eden Konrad Adenauer Vakfı ile Heinrich Böll Vakfı temsilcileri-uzmanları ve daha pekçokları.

    Yücel Sayman'ı Türk kamuoyu İstanbul Barosu Başkanı olarak tanır. Daha ötesi pek bilinmez. Örneğin, Türk Anayasası'nın ve Türk Cumhuriyeti'nin ruhunu oluşturan "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Ulusundur" hükmünü erozyona uğratacak uluslararası toplantılar (3) düzenlediği; buralarda Hasip Kaplan'dan (yorumsuz) Lars Peter Schmidt gibi artık deşifre olmuş Alman istihbaratçılarına kadar pekçok ünlüyü (!) konuşturduğu -tabii ki bu toplantılara hasbelkader ççağrılan Prof.Dr. Mümtaz Soysal gibi Cumhuriyet aydınlarını tenzih ederiz-; F tipi cezaevleri konusunda hemen her kanalda konuşmalar yaparken, koğuş tipi cezaevlerinde örgütiçi infaz kapsamında -üstelik sorgulama ve infaz aşamaları kaydedilen- işkence ile öldürülen mahkûmların yaşama haklarına hiç ama hiç değinmediği; keza, bölücü ve şeriatçı teröristlerce şehit edilen güvenlik görevlilerinin ve geride bırakmış oldukları ailelerinin temel insan hakları ile hiç mi hiç ilgilenmediği; ulusal gurur ve onur, bağımsızlık, laik hukuk sistemi gibi kavramları yok ve gereksiz saydığı; örneğin, türbana destek verirken, türbana karşı hukuksal mücadele verdiği için vahşice öldürülen meslekdaşı Gümüşhane Barosu Başkanı'nı gözardı ettiği; keza Sivas Katliamına karşı suskun kaldığı ve bu yüzden şeriatçı basının ve de Baro içindeki yandaşlarının tam desteğini (4) aldığı gibi hususları bilenlerin sayısı oldukça azdır.

    Yücel Sayman'ın tüm bu faaliyetlerine rağmen İstanbul Barosu'na ikinci kez seçilmesi, Türkiye'de gerçek insan haklarının, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliğinin de üstünde olduğu gerçeğini, istismar-ihmal ve suistimal boyutuyla ortaya koyan en tipik örneklerden biridir. Türkiye, bu haliyle -pardon vurdumduymazlığıyla- dünyanın özgürlükleri en sınırsız ülkesidir. Türkiye, Cumhuriyeti özgürlükler adına yıkmaya çalışanların, savunmaya çalışanlardan daha özgür ve güçlü olduğu garip bir ülkedir. Dünyanın hiçbir demokratik ülkesi, ABD ve AB ülkeleri dahil, kamu güvenliği gerekçesiyle kayıtlara geçmiş, sürekli izlemede tutulan bireylerine sınırsız özgürlük tanımazlar. IRA taraftarı olduğundan kuşku duyulan birinin sözde özgür ve özerk BBC'den konuşma yapması mümkün değildir, hatta dolaylı haber olarak bile verilmesi olanaksızdır. ABD'nde "sol" damgası vurulan aydınların maruz kaldıkları baskılar (taciz ölçüsünde izleme, kamu görevi ve askerlik yaptırmamak, pasaport sınırlamaları vd.) artık hiç kimsenin meçhulü değildir. Keza, kamu düzeninin korunması, Almanya'da Anayasa dokunulmazlığı ölçüsündedir; rejim karşıtlarının tipik ve bilinen bir örnek olarak Bader Meinhoff çetesi üyelerinde olduğu gibi yaşama hakları bile sözkonusu edilemez ve kimse de Alman Devleti'ni imaen bile olsa suçlayamaz.

    A.B.D. Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, A.B.D. çıkarları açısından risk ifade eden ülkelere ve de kişilere, bu yılın başında son derecede net bir gönderme yapmıştır: "ABD'nin belleği sonsuzdur!". Yüzde yüz doğrudur ve haklıdır. Büyük devletlerin belleğinin dostu ve düşmanları için sonsuz olması gerekmektedir. Ya Türkiye'nin?!. Türk Devletinin bir süredir yönetildiği çapsız yöneticiler ve etki ajanları sayesinde belleği güdükleştirilmiştir, hatta sıfırlandırılmıştır. Daha dün Yaşar Kemal'in Türkiye'ye, Türk Devletine, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne hakaretler yağdıran söylemlerini, bugün unuttuk, unutturulduk. Yarın da Şevki Yılmaz'ı, Yaşar Kaya'yı, Mehmet Sabri Erbakan'ı, Metin Kaplan'ı, Hasan Mezarcı'yı, Taner Akçam'ı, Halil Berktay'ı, Cengiz Çandar'ı, Nazlı Ilıcak'ı, Mehmet Eymür'ü, Merve Kavakçı'yı, belki de Abdullah Öcalan'ı ve de onbinlerce şehidimizin acısını unutacağız, unutturulacağız. Türkiye, işte bu olgu nedeniyle uyanamamakta, derlenip toparlanma fırsatı bulamamaktadır. Politika, Basın ve daha pekçok alanda Türk Devletinin belleğini yokeden etki ajanları bizi yönetmeye, ülkenin gündemini belirlemeye, kamuoyu oluşturmaya devam etmektedirler. Bunca Devlet, Türklük ve Cumhuriyet düşmanı şeriatçı ve ayrılıkçı-etnik ırkçının yanısıra, bu statükonun devamından yana olan dış ülkelerin de lojistik desteği eklendiğinde, bu kara yazgının biz örgütsüz-dağınık Cumhuriyet aydınları tarafından değiştirilmesi hayli zor görünmektedir.

    Ya Atatürk?!. Atatürk döneminde Türk Devleti'nin belleği sonsuzdur. Adı farklı olsa da ihanet sahiplerinin adlarından oluşan ilk andıcı hazırlama ve gereğini yerine getirme onuru Atatürk'e aittir (5). O'nun "150'likler Listesi" olarak anılan bu ilk memosunda isimleri yazılı 150 vatan haini, Türk vatandaşlığından çıkarılarak sınırdışı edilmiştir. Atatürk, bu bellekle uyumlu "misilleme politikaları" üreterek uygulamaya sokmuştur: Etabli sorunu, Musul sorunu, sefaretlerin Ankara'ya nakli sorunu, Osmanlı dış borçlarının ödenmesi sorunu, yabancılara ait okullarda tarih ve Türkçe derslerinin Türk öğretmenleri tarafından Türkçe okutulmaları sorunu, Pozantı-Nusaybin demiryolu hattının devletleştirilmesi sorunu, Uluslararası Boğazlar Komisyonu sorunu, Türkiye dışında yaşayan Türklerin insan hakları sorunları, Hatay sorunu ve daha pekçok sorunda, Atatürk Türkiye'si, İngiltere, Fransa, Yunanistan gibi devletlere istediğini yaptıracak, sorunların çözümünü dikte ettiği biçimde sonuçlandırılacak misilleme politikalarını hayata geçirmiştir. Bu dönemin çok iyi bilinmesi, günümüz yöneticilerinin güdük ve kısır ve de teslimiyetçi politikalarının daha iyi teşhirine imkân verecektir.

    Türkiye'de çok ayrıntıya ve örneklendirmeye gitmeye gerek yok, tüm dış odakların akredite ettikleri, hatta Türkiye Cumhuriyeti'nin kurumlarından bile üstün tuttukları ve güvenilir buldukları, sözde insan hakları savunucularının toplandıkları dernekler ikiye ayrılır: Azınlık ırkçısı sosyalistlerin derneği, azınlık ırkçısı şeriatçıların derneği. Peki sorarsınız, hiç mi Cumhuriyet aydınlarının, gerçek insan hakları savunucusu entellektüellerin kurdukları kuruluş yok?!. İsterseniz kurmayı deneyin, tabii Valilikten ve dış faaliyet izni için Bakanlar Kurulu'ndan onay alabilirseniz. Kurdunuz diyelim, dış basını bıraktık, önce Türk Basındaki etki ajanlarının barikatını aşıp da sesinizi duyurma şansınız var mı? Kesinlikle yok!.. Sözde insan hakları savunucu örgüt temsilcileri, konuk devlet adamları, diplomatları Türkiye'ye geldiklerinde İHD, Mazlum-Der ve Fener Patrikhanesi'nden sonra sizi de ziyaret ederek dinlerler mi? Asla!.. Yurtdışındaki insan hakları ihlallerini saptamak ve müdahalede bulunmak için maddi güç bulabilir misiniz? Tabii ki hayır!.. Yanıtları belli bu soruları arttırmak mümkün. Neden hesap sorma, devletin kendi kendini savunma mekanizmasını harekete geçiremiyoruz?!. Ve hangi nedenle ve ne süreyle, gerçek çapını ve kapasitesini bildiğimiz malûm politikacılara, gazetecilere, sözde sanatçılara, şeriatçı ve bölücü medya kuruluşlara, vakıflara, derneklere, tekke ve zaviyelere, örgütlere, espiyonaj ve provokasyon amaçlı dış vakıf temsilciliklerine, casus diplomatlara ve sahtekâr-ikiyüzlü insan hakları sömürücülerine -sözde demokrasi adına- tahammül etmek zorundayız? Daha hangi süreyle altımızın oyulduğunu, bağımsızlık ve özgürlüğümüzün altımızdan kayıp gidişini sessiz-sonuçsuz çığlıklar atan seyirciler gibi izlemek durumunda kalacağız?!.



    II. A.B.D. DERİN DEVLET YAPILANMASI VE ANDIÇ TRAFİĞİ

    ABD, sonsuz belleğe, derin devlet kavramı ile bütünleşen ve birbirleri ile uyumlu çalışan kurumları sayesinde sahip bulunuyor. ABD'nin iç ve dış tehdit odaklarının -tabiri caizse- çetelesini tutan, izleyen, raporlaştıran ve sonra da gereklerini yerine getiren kurumlar ağının zirvesinde Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) yeralıyor. ABD Başkanı, bu Konseyin de Başkanlığını yürütüyor. Altında ise Başkan Yardımcısı, Dışişleri Bakanı ve Savunma Bakanı bulunuyor. İstihbarat konularında CIA Başkanı, askeri konularda da Genel Kurmay Başkanı, bu Konseyin "dışarıdan" ancak "sürekli-değişmez" danışmanı statüsünde görev yapıyor (6). Ayrıca, derin devletin zirvesinde, NSC gibi yürütme yetkisi olmayan, ancak NSC'nin yol haritasını saptayan, bir başka ifadeyle A.B.D. ulusal güvenliğinin ilkelerini ve stratejisini belirleyen Amerikan Ulusal Güvenlik Komisyonu da son iki yıldır ülkenin geleceğinde önemli rol oynuyor (7). Pentagon, CIA, FBI, DIA, NSA, SDDS, CFR gibi doğrudan iç ve dış güvenlikten sorumlu kurumlar da, belirlenmiş sınırlar içinde ve rekabet etmeksizin yasal fonksiyonlarını yerine getiriyorlar (8). Tüm bu kurumlar, derin devletin gücünü temsil ediyorlar.

    Ya işin mutfak kısmı?!. Dış Temsilciliklerden gelen raporlar, Amnesty International USA ve benzeri sözde NGO'lara gelen ihbar metinleri, her türlü istihbari bilgiler, bölgelere ve konularına göre tasnif edildikten sonra, ilgili alt kurumlara değerlendirme için gönderiliyor. Örneğin, Türkiye sözkonusu olduğunda, özellikle Amerikan Üniversitesi ve Georgetown Universitesinin yanısıra, yarı müstakil olarak da Birleşik Devletler Barış Enstitüsü (USIP) -ki burada Andıç kurbanı (!) diye takdim edilen Cengiz Çandar'ın yanısıra Mark Grossman, Morton Abramowitz gibi Türkiye'de bilinen isimlerin görev yaptığı önesürülüyor- ile Edgar Hoover Enstitüsü, Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (CSIS), Küresel Barış Merkezi, Kürt Enstitüsü gibi alt kurumlar devreye sokuluyor. Bu alt kurumların toplantılarında ise Türklerden özellikle fethullahçı-nurcu kesim adına Dr. Hakan Yavuz, Prof.Dr. Şerif Mardin, kürtlerle ilgili Prof.Dr. Doğu Ergil, nakşilerle ilgili Merve Kavakçı, Elisabeth Özdalga, joker olarak da Cengiz Çandar, en sık rağbet ile davet edilen edilen isimler olarak dikkat çekiyor. Bu alt kurumlarda etkili olan ABD'li istihbaratçılar arasında ise Dr. Chomsky, Henri Bar---, Paul Henze, Graham ----er, Dr. Michael Gunter, Richard W. Murphy, Francis J. Ricciardone gibi isimler başı çekiyor. Değerlendirilen tüm kişiler ve kurumlar, ülke (ABD) çıkarları açısından dost-düşman sınıflanmasına sokulduktan sonra, önerilerle birlikte bir rapor halinde bir üst makama gönderiliyor. Bir başka ifadeyle, Türkiye'de kullanılacak etki ajanlarının belirlenmesi, lojistik destek sağlanması, bu memorandumların gereğini yerine getirmekle yükümlü sözkonusu alt kurumlar tarafından gerçekleştiriliyor. Özetle söylemek gerekirse, her gün yüzlerce bilgilendirme-değerlendirme raporunun ve de memorandumun (andı&#231 döndüğü bir trafik sözkonusu (9). Ve A.B.D. tarihinde hiç kimse çıkıp da, birinci derecede gizliliğe sahip bu andıçları deşifre etmiyor, hele hele hazırlayan kurumları ve yetkililerini mahkemeye verecek bir sapkınlığa tevessül etmiyor. En basitinden, çok sıkı bir istihbarat araştırmasından sonra akredite edilmiş yabancı basın mensuplarının, doğal olarak en çok ilişkide bulunacakları Dışişleri Bakanlığı binasının ilk iki katından yukarıya çıkmalarına izin verilmediğini kimse sorgulayamıyor. Ya bizde?!. Nedense, ikiyüzmilyonu aşkın ABD vatandaşı arasından, Nazlı Ilıcak, Cengiz Çandar, Gülay Göktürk, Recai Kutan, Deniz Baykal, Mehmet Barlas, Mesut Yılmaz, Fehmi Koru ve benzerleri gibi bir tek bile demokrat (!) çıkmıyor. Tabii bu nasıl demokratlıksa!..



    III. ETKİ AJANI BORSASINDA SERBEST PİYASA EKONOMİSİ KOŞULLARI VE PAZARLAMA YÖNTEMLERİ

    Türkiye'de devlete ihanet etmenin dayanılmaz hafifliği içinde, en küçük çıkar karşılığı kendisini -tüm birikimleri ve deneyimleri ile- isteyene kiralamaya hazır nice aydın bulunmakta. Bunlardan yurtdışında bulunan Mehmet Eymür gibi kimileri, kurduğu internet sitesinde, eskiden çalıştığı kurumun ve de devletin gizli bilgi ve belgelerini fabrikasyon mamule dönüştürerek pazarlama yapmakta ve de Henri Bar--- sayesinde amacına ulaşmakta. Kimileri, ABD'nden yazı yazdığı gazete sorumlusunu tehdit edebilecek pervasızlık göstermekte. Sözde insan hakları kuruluşlarında görev alarak kendini CIA, BND, MI6'ya pazarlama çalışanların haddi hesabı ise belli değil. Ülkemizde resmen bir etki ajanı-casus borsası oluşmuş durumda. Eskiden, Yunanistan'a ve de Almanya'ya kaçan aşırı sol örgütlerin militanları kendilerini bu devletlerin servislerine pazarlarlardı. Sonra onları, Almanya'ya kaçan ülkücülerden bir grup (bu grup daha sonra menzilci oldu) ile hemen hemen tüm şeriatçı yapılanmalar izledi. Şimdi ise, moda, milliyetçi-muhafazakâr kesimle ikinci cumhuriyetçilerin bu borsada yeralması. Yurtdışındaki Türkiye ve Türk düşmanlığına, etnik ve dinsel bölücülüğe, ekonomik sömürüye, her alandaki çifte standarda, hatta ve hatta tipik bir örnek olmak üzere Alman ırkçıları tarafından Solingen'de diri diri yakılan vatandaşlarımıza ses çıkarmayanlar, şimdilerde daha da pervasızlaşarak gerçek içyüzlerini hem de kıvırmaksızın teşhire başladılar.

    Türkiye'deki etki ajanı borsasının en iddialı pazarlamacıları, siyasal islâmcılar; en iddialı cemaati ise, hiç şüphesiz fethullahçılar (10). Fethullah Gülen, Türkiye'den kaçmadan -pardon şeker, tansiyon, anjin, mantar ve de prostata yakalanmadan- önce, Lynne Emily Webb adında bir A.B.D.'li kadın yazarın ABD ile ilişkisini sorgulayan sorusuna şu cevabı veriyordu: "... Asya'daki bazı okullarda, Amerikalı öğretmenlerin çalışması buna delil olabilir mi? Amerikalı, Alman, İngiliz, kısaca her milletten öğretmen veya başka tür görevli dünyanın her tarafında, Türkiye'deki çeşitli okullarda, hattâ bazı hassas Türk resmi dairelerinde çalışmıyor mu? Meselâ, istihbarat teşkilâtımız olan MİT'in CIA ve MOSSAD'la şu veya bu şekilde münasebeti olduğu ve bazı konularda işbirliği yaptıkları bir vakıa değil mi? Aynı şekilde, Türk ordusu NATO içinde Amerika ordusu ile yakın işbirliği içinde değil mi?" (11). Görüldüğü gibi, dış odaklarla ilişkiye girmek, kendisine kıtmir (köpek) diyecek kadar mütevazi (!) bir ilkokul mezununda, MİT ve Türk Silahlı Kuvvetleri ile bir ve eş düzeyde tutacak, kıyaslayacak megolomaniyi yaratabiliyor. Müritlerinin kimi çıkarlarından, kimi düşük IQ'sundan, kimi küçük yaştan itibaren risalei nur eğitimiyle akıl ve mantık yürütme yetisi güdük bırakıldığından ve de tüm inançları-fikirleri bir tek şeyh üzerine bina edildiğinden, tartışılması mümkün olmayan kavramları bile değişen durumlara kolayca ve de ahlaksızca adapte ettirebiliyorlar. Örneğin: Vatan kavramı gibi...

    Daha düne kadar ABD ve Avrupa'dan bahsederken, "Şeytan Amerika", "Gavur-Şer Cephesi", "Batı Kulübü", "Zalim ve Kefere Avrupa", "Tek Dişi Kalmış Canavar" tanımlamalarını kullanan şeriatçılar, şimdilerde, ABD'ne ve AB ülkelerine övgüler düzüyorlar, merhametlerine sığınıyorlar, mahkemelerine gidiyorlar; bir yandan öz vatanlarını pazarlarken, diğer yandan öz devletlerini acımasızca şikâyet ile ihbar ediyorlar, tazminat davaları açıyorlar. Düne kadar "ittihadı islâm"dan başka hiçbir amaç teleffuz etmeyenler, bugünlerde AB'ye girilmesi doğrultusunda yoğun propaganda sürdürüyorlar. Ne değişti?!. Fikirlerin değişebileceğini varsayalım. Ya vatan, bayrak, bağımsızlık, özgürlük gibi kavramlar?!. Bunların değişmesi mümkün mü?!. Cumhuriyet aydınları için asla ama Cumhuriyet düşmanları-etki ajanları için binlerce kez evet!..


    Zaman gazetesinden hiç yorumsuz bir alıntı:



    "Bu ülke her geçen gün daha fazla yaşanmaz hale geliyor. Bu sınırlardan çıkıp bir yerlere gitmek isteyenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Bu ül---i yaşanmaz kılanlar ise zaten bunu arzu ediyor olmalılar ki 'yanlışlıklar komedyası' sürdürülüyor, devam ediyor.

    'PKK ile mücadele'de yapılan yanlışlar nasıl Kürtlerin önemli bölümünü PKK'ya doğru itti ise 'irtica ile mücadele'de yapılan kasıtlı yanlışlar halkın önemli bölümünün 'vatan-millet-Sakarya' kavramlarında önemli ölçüde aşınmaya, değişikliğe yol açıyor....

    Çevreme bakıyorum da ne kadar çok insan Yeşil Kart başvurusunu sabırsızlıkla bekliyor. ABD bu yıl 1011 Türk'e kura ile yeşil kart verecek. Her yıl Türkiye'den Yeşil Kart başvurularına katılım çığ gibi büyüyor. (Bu arada Yeşil Kart kurasına katılmak isteyenler için başvurular 3 Ekim-1 Kasım tarihleri arasında yapılıyor. Geniş bilgi için http://www.state.gov adresine bakılabilir).

    ... Psikolojik savaşı liseli-üniversiteli kızların başörtüleri üzerinden yapıyorlar. Çocukların karşısına eli silahlı polisleri çıkarıyorlar, çatılara keskin nişancılar yerleştirerek topluma korku veriyorlar. Böyle muameleye tabi tutulan, İslâmın emri ile derin devletin kanunsuz emirleri arasında tercihe zorlanan insanların ne yapmaları beklenir, vatan-millet-devlet hakkında ne düşünürler ki?... Bunların yaşanmaya başladığı bir toplumda yaşamak istememek, vatanı terk etmek normal olmalı.

    Vatan sevgisi mi dediniz?

    Almanya'ya göç bize 'Doğduğun yer mi yoksa doyduğun yer mi vatandır?' sorusunu doğru cevaplandırmamızı sağlamıştı. AMERİKA İSE VATANI, 'DAYAK YEMEDİĞİN YERDİR' DİYE TANIMLAMAMIZA YARIYOR! Galiba bu tanım daha fazla efradını cami, ağyarını mani!..

    Evet evet, galiba ben de böyle düşünmeye başladım. 'Beni Türkiye'de bilmem kim sömüreceğine Brüksel sömürsün. Hiç değilse Brüksel dövmüyor, sadece sömürüyor!" (12).


    Görüldüğü gibi, nakşibendilerin ve şafiilerin öndegelenlerinden kimileri çıkıp, "zekât ve fitrelerinizle A.B.D.'ne talebe gönderin, okutun, dinini-diyanetini orada öğrensin" kampanyaları açarken, esas maşa fethullahçıların bu ihanet yarışında geride kalmayacakları zaten beklenmekteydi. Ama bu kadar da değil, fethullahçıların bunca yıldır sızdıkları, üst yönetimini adeta ele geçirdikleri, mitinglerde şeriatçılara hoşgörüyle yaklaşıp memurlara ya da öğrencilere kıyasıya copla girişen kimi polislerden şikâyet etmeleri bir başka çelişkiyi demogoji biçiminde ortaya koymuyor mu? Farklı din renk ve ırktan oldukları için ölesiye dövülenler, gözü iyi görmeyen tek tanık ifadesiyle idam edilenler, keza klu-klux-klan örgütünce ateşe verilen zenciler, dikenlitellerle çevrili toplama merkezlerinde yaşamak zorunda bırakılan kızılderililer, hukukdışı bir yargılama sürecinden sonra hapiste işlemediği bir suçtan dolayı sırf Türk olduğu için yatmak zorunda bırakılan Fügen Gülertekin gibileri nerede yaşamakta? Uzayda mı, yoksa ABD'de mi?!. "Beni Türkiye'de bilmem kim sömüreceğine Brüksel sömürsün" diyebilmek hangi ulusal gururun, hangi milliyetçi-mukaddesatçılığın, hangi sağcılığın, hangi istiklâl duygusunun tezahürü?!. Bu gibilerin boyunlarına şu yafta asılmış sanki, yeni vatanlarının diliyle; "for rent or for sale"...

    Türkiye Cumhuriyeti düşmanlarının kendilerini yabancı servislere pazarlama faaliyetleri, doğrudan-aracısız yöntemlerle ve alenen gerçekleştiriliyor. Görüyorsunuz, izliyorsunuz ama hiçbir şey yapamıyorsunuz... Çünkü devleti maalesef sizler yönetmiyorsunuz...




    IV. İŞBİRLİKÇİLERİN KESİNTİSİZ ETKİNLİKLERİ

    Eğer duyarlı ve tepkili bir Cumhuriyet aydını iseniz ve de bildiklerinizi konferanslar yolu ile halkınıza duyurmak istiyorsanız, önce devlete ve rejime bağlı olması gereken Türk polisinin engellemelerini aşmak zorundasınız. Kimi sizden nüfus kâğıdı fotokopisi, kimi ikâmetgah ilmuhaberi, kimi de kamu görevlisi olduğunuzu bilse de sabıkasızlık belgesi ister. Bir başka ifadeyle, pavyon sanatçılarına uygulanan prosedürü aynen size de uygulamaya çalışırlar, sırf izni yokuşa sürmek ve sizi aşağılamak için. Sonra konuşmanızı kaydederler ve yeri geldikçe de tacizden kaçınmazlar. Ya bunca bölücü-şeriatçı toplantı-konferans-panel-sempozyum için?!. Duymazsınız bile. Ya Atatürk'ün Cumhuriyet Savcıları ?(13). Ya devletin valisi mi, cemaatin valisi mi belli olmayanlar?!. Bunlar bizim değişmez yazgımız mı diye sorar, bizi yöneten etki ajanlarına sadece lânetler yağdırırsınız, hepsi o kadar. Elinizden başka şey gelmez, gelemez, getirtmezler...

    İşte bu ay içinde yani Kasım 2000 içinde yapılacak işbirlikçi etkinliklerinden sadece biri: "Düşünce Özgürlüğü İçin 2. İstanbul Buluşması". Şahsıma e-posta yoluyla gönderilen davetiyenin, aynı zamanda Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Alternatif Toplum Merkezi, Disk, Greenpeace, İnsan Hakları Derneği, Mazlum-Der, ÖDP, KESK, İstanbul Barosu, KOMKAR, Düşünce Suçuna Karşı Girişim, MÜSİAD, İnsan Yerleşimleri Derneği, Sivil Anayasa Girişimi, Liberal Demokrat Partisi gibi tüzel kişiliğe sahip dernek, sendika ve siyasal partilerin yanısıra, Avrupa İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilâtı'nın Genel Başkanı ve Necmeddin Erbakan'ın yeğeni Mehmet Sabri Erbakan'a (14), Korkut Özal'a, Hasan Celal Güzel'e, Mehmet Doğan'a ve daha pekçoklarına gönderildiğini görebilirsiniz. Programı hiç yorumsuz bilgilerinize sunuyorum:




    "DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN 2. İSTANBUL BULUŞMASI PROGRAM TASLAĞI:

    Düşünce Suçuna Karşı Girişim, İnsan Hakları Derneği, MAZLUM-DER.

    20 Kasım Pazartesi 10:00-13:00 ve 15:00-18:00 D.Ö. ve Uluslararası İnsan Hakları Konsepti.

    Şu ana kadar kesinleşen konuşmacılar:

    Şanar Yurdatapan (Düşünce Suçu'na Karşı Girişim Sözcüs&#252,

    Hüsnü Ündül (İHD Gen. Bşk.),

    Yılmaz Ensaroğlu (MAZLUM-DER Gen. Bşk.),

    Prof. Gencay Gürsoy (İHV Yön.Kur. Üyesi),

    Prof. Hüseyin Hatemi (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi),

    Hasan Celal Güzel (M. Eğitim ve Devlet eski Bakanı, YDP kurucusu),

    Murat Bozlak (HADEP eski Genel Başkanı).

    21 Kasım Salı İstanbul: 10:00-13:00: Düşünce Özgürlüğü, Kültür, Sanat, Edebiyat ve Medya.

    Şu ana kadar kesinleşen konuşmacılar:

    Cengiz Bektaş (Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı),

    Dr. Nazif Öztürk (Yazarlar Birliği Başkanı),

    Ahmet Hakan (Kanal-7 Haber Md.),

    Varlık Özmenek (Gazeteci, Yeni Gündem yazarı),

    Lale Mansur (Oyuncu).

    15:00-18:00: D.Ö. ve Uluslar arası Hukuk Normları.

    Şu ana kadar kesinleşen konuşmacılar:

    Yücel Sayman (İstanbul Barosu Başkanı),

    Av. Osman Ergin (İstanbul Barosu Başkan Yrd.),

    Prof. Mustafa Erdoğan (Anayasa Hukuku Profesör&#252,

    Av. Ergin Cinmen (Yurttaş Girişimi).

    Önemli: Bugün Voltaire'in 306 Doğum Gününü kutlayacak ve onuruna 306 mumlu bir pasta üfleyeceğiz.

    21 Kasım Salı Ankara: İnsan Hakları kuruluşları temsilcileri konuklardan oluşan bir heyet Ankara ve Çankırı'ya giderek, hapisanedeki tanınmış düşünce suçlularıyla kapatılma tehdidi altındaki partilerin genel merkezlerine ve hapse girmek tehdidi altındaki parti liderlerine dayanışma ziyaretlerinde bulunacak.

    Katılımı kesinleşmiş yabancı konuklar:

    Jean Daniel Kahn: Uluslar arası Af Örgütü Türkiye Raportörü,

    Jonathan Sugden: İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) Avrupa Koordinatörü,

    Hugh Poulton: 19. Madde (Article 19) Türkiye Raportörü,

    Eugene Schoulgin: PEN Hapisteki Yazarlar Komitesi (PEN WIPC) Başkanı,

    Claudia Roth: Alman Parlamentosu İnsan Hakları Komisyonu Başkanı,

    Angelika Graf: Alman Parlamentosu İnsan Hakları Komisyonu üyesi,

    Monica Brudlewski: Alman Parlamentosu İnsan Hakları Komitesi üyesi,

    Baroness Udin: Birleşik Krallık Parlamentosu Lordlar Kamarası üyesi,

    Lord Paten: Birleşik Krallık Parlamentosu Lordlar Kamarası üyesi,

    Tilman Zülch: Baskı Altındaki Halklar Uluslararası Cemiyeti (GfbV) Genel Başkanı,

    Wolfgang Jungheim: Uluslararası Katolik Barış Hareketi (Pax Christi) temsilcisi,

    Erkin Alptekin: BM'de Temsil Edilmeyen Milletler Cemiyeti (UNPO) Gen.Sekr.,

    Prof. Fadila Memişoviç: BM Kadınlara Yönelik Şiddet Komisyonu Üyesi ve GfbV Bosna Sek. Başkanı,

    Lucina Kathmann: Meksika (Sen Miguel) PEN Temsilcisi,

    Georgios Nakratzas: Azınlık Hakları Savunucusu, Yazar, Yayıncı,

    Mehmet Doğan: IGMG Menschenrechtsbeauftragter.

    Konuşmalar simultane olarak Türkçe ve ingilizceye çevrilecek, bu iki dilde kulaklıklarla izlenebilecektir. Yaklaşık 10 dakikalık ilk konuşmalar sırasında, eğer konuşmacı kabul ederse kendisine -yazılı olarak- soru da yöneltilebilecektir. Buluşma toplantıları boyunca komisyon çalışmaları ve bir sonuç bildirisi hazırlanması sözkonusu değildir. Tüm konuşmalar sonradan basılacak ve yayınlanacaktır.

    Yer: ERESİN OTELİ, Millet Cad. Topkapı-İSTANBUL".


    Davetiyedeki bilgiler bu kadar. Katılımcılar ve konuşmacılar hakkında yorum yapmaya hiç gerek yok. Kimlerin kimlerle "dans ettiği" ortada. Katılımcıların ağırlanacağı ve toplantının yapılacağı Topkapı Eresin Oteli, beş yıldızlı bir otel. Türkiye'de Mazlum-Der'in normalde kolay kolay altından kalkamayacağı bir fatura sözkonusu. Sponsoru davetiyede belirtilmemişse de Alman katılımcıların çoğunlukta oldukları dikkate alındığında -geçmiş deneyimlere dayanarak- "Konrad Adenauer Vakfı" ya da "Heinrich Böll Vakfı" olma olasılığı son derecede büyük. Ancak katılımcılar arasında yokluğu dikkat çeken isimler de var. Örneğin, Bayan Mitterand, Yaşar Kaya, Murat Karayılan, Kızıl Danny, Estella Schmid, Andrew Penney, Metin Kaplan, Eric Lubbock, Kendal Nezan, Fethullah Gülen, Van der Meer, Lasse Budtz, Andonis Naksakis, Mehmet Eymür, Ramon Montavani, Jirinovski, Milosoviç, Saddam, Hamaney ve daha pekçokları da davet edilmiş olsa, toplantının tam amacına ulaşması daha bir sözkonusu. Daha önceden yani toplantı öncesinde yurtdışı delegasyonların vahiy gelmişçesine hazır bir sonuç bildirisi ile gelmeleri tepkiye neden olduğundan bu defa bir sonuç bildirisine gerek duyulmayarak lütfedilmiş. Daha geniş bilgi, pardon talimat almak isteyenler için de bir internet adresi verilmiş: http://www.ffox.org Bu toplantının bir başka acı tarafı, Dışişleri Bakanlığı tarafından Türkiye'ye girmesi yasaklanan sicilli Türk düşmanları arasında yer alan -bu arada yabancı katılımcıların hangissi Türk düşmanı değil ki?- Jonathan Sugden'in davet edilmesi ve onun da kabul etmesi ile listeye dahil edilmesi. Nerede Türk Devleti'nin iradesi ve yaptırım gücü, nerede Türk Devletinin kararlarına saygı, diyorsunuz ister istemez. Yabancı katılımcılar arasında yer alan Erkin Alptekin, CIA bağlantılı bir kuruluşta çalışan deneyimli (!) bir Doğu Türkistan kökenli uzman. Mehmet Doğan ise, Federal Alman Anayasası'nı Koruma Örgütü (BfV) korumasında, Alman Devletinin tam destek ve güdümünde "Alman İslâmı" modelinin yaratılmasına hizmet eden, Türk ve Türkiye düşmanı, bu ülkedeki en büyük ve tehlikeli şeriatçı örgüt olan, aynı zamanda F.P. uzantısı kabul edilen "İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilâtı"nın insan hakları uzman-temsilcisi (15).



    V. T.S.K. "ANDIÇ"LARI VE TEPKİLERİN ÇERÇEVESİ

    Toplumsal belleği dumura uğratılmış Türkiye'de, bir tek T.S.K. kendini korumaya çalışarak, mensuplarına ulusalcı duyarlılıkla bazı bilgi ve değerlendirme notlarının servisini yapabiliyor. Tıpkı, tüm büyük devletlerin yetkili kurumları gibi. T.S.K.'nin "Andıç"ları, gerçekte tekemmül ettirilmemiş bir karargâh çalışmasının metin haline dönüştürülmüş şeklidir; değerlendirme sonunda kabul edilir veya reddedilir. Uygulamadan çok, bilgilendirmeye dönüktür. Öneriler, ileride saptanacak bir stratejinin öncül fikir jimnastiği çerçevesinde ele alınır. Hepsi bu kadar. Eleştirilmesi gereken asıl nokta, "Andıç"ların sadece Türk Silahlı Kuvvetleri personeline dönük olmasıdır, tüm kamu görevlilerine değil. Tabii bunu gerçekleştirmek, yürütmenin görevidir ve eleştirilmeyi asıl hak eden de kendi personelini iç ve dış tehditlere karşı güncel bilgi sunamayan Başbakan ve Bakanlar Kurulu'dur.

    Türkiye'nin yönetiminde mevcut etki ajanlarının aidiyet duydukları-kullanıldıkları yabancı ülke, güçleri ve kapasiteleri hakkında kaç kişi tam bir bilgi sahibidir? Kimler, yukarıda verilen bilgi ve belgelere ulaşma şansına ve de olanağına sahiptir? İşte, birbirinden ayrı bazı sorular: Örneğin, Cengiz Çandar'ın geçmişi kadar mevcut girift ilişkileri hakkında kim ne bilmektedir? Sabah ve Doğan Gruplarının kendi medya kuruluşlarında etki ajanı konumundaki gazetecilere köşe vermelerinin sebebi nedir? Altan Kardeşler, Gülay Göktürk, Cüneyt Ülsever, Fehmi Koru, Mehmet Barlas, Mehmet Ali Birant, Nazlı Ilıcak, Abdurrahman Dilipak, Tamer Akçam, Nuh Gönültaş, Etyen Mahçupyan, Kürşat Bumin gibi yazarların stratejik buluşma ve kesişme noktaları nelerdir? İnsan Hakları Derneği ile Mazlum-Der'in ideolojik ayrılığa karşın biraraya gelmelerine neden olan çıkar birlikteliği nelerden ibarettir? Türkiye'de konu devlet ve rejim düşmanlığı olduğunda en aşırı sağla en aşırı sol nasıl biraraya gelmektedirler? Kürtçüsü, Çerkezcisi, Pontusçusu, kısaca tüm bölücülerle şeriatçıları ittifaka yönlendiren dış odaklar hangileridir? Türkiye'de espiyonaj faaliyeti yürüten ve de provokasyon yapan dış ülkelere ait vakıf ve benzeri temsilciliklerin sayısı, yürüttükleri projeler, operasyonel olanakları ve tesir gücüne ilişkin veriler toplanmış mıdır, bunları hangi kurum izlemekte ve gereğini yerine getirmektedir?!. Keza, Başbakan ya da kimi Bakanlar, politikacılar, bürokratlar, Fethullah Gülen'e niye ve hangi nedenle pervasızca destek vermektedirler? Hizbullah'a niçin bunca yıldır önlem alınmamıştır? Sayıca binlerle ifade olunan şeriatçı vakıflara, derneklere; yine binlerle ifade olunan eğitim kuruluşlarına, öğrenci yurtlarına, gizli Kur'an Kurslarına, devlet arazisine hem de kaçak olarak içinde onbini aşkın müridi barındıracak külliye inşa edenlere, alenen tabela asmış yüzlerce tekke ve zaviyeye, yasaları hiçe sayan yeşil sermayeye, yeşil medyaya, her türlü bölücü örgüte ve yayınlarına gözyumanlar kimlerdir? Milli Eğitim Bakanlığı görevine ve de Müsteşarlık görevine, TRT Genel Müdürlük görevine, Diyanet Başkanlığı görevine, Kültür Bakanlığı görevine, İçişleri Bakanlığı görevine, Emniyet Genel Müdürlüğü görevine, Dışişleri Bakanlığı görevine ve daha nice stratejik-kritik nokta görevlerine neden Atatürk ilke ve devrimlerine ödün vermeyecek, korkutulamayacak, satın alınamayacak ödünsüz Cumhuriyet aydınları getirilmez?!. Aynı şekilde, Türkiye'yi yurtdışına jurnalleyen, iftira atan, her türlü dış odaklı tertiplerin içinde yer alan, ABD'nin, İngiltere'nin, Almanya'nın ve diğer hedef ülkelerin istihbarat servislerince hazırlanan memorandumlara malzeme sağlayan Türk vatandaşları (milletvekilleri, eski milletvekilleri, gazeteciler, sanatçılar, yerel yöneticiler, yerel politikacılar, bilim adamları, hukukçular, sivil toplum örgütleri, terör örgütleri, tarikat ve cemaatler ile mensupları) izlenmekte midir? Genç ve demokrat imajı ile önplana çıkarılan Turizm Bakanı Erkan Mumcu'nun siyasal islamcı bir dergide yazı yazı yazdığını ve yazı kurulunda yer aldığını kaç kişi bilmektedir, bilenler hangi cesaretle ve hesapla kendisini önce milletvekili ardından da Bakan yapmışlardır? Haklarında ne gibi işlem yürütülmektedir? Siyasetçi-Mafya-Tarikat-Dış İstihbarat Servisleri dörtgeninde yer alıp da yargıya sevkedilenlerin oranı, sevkedilmeyenlere göre kaçta kaçtır? Yurtdışında devlet düşmanlığı yapanlardan suçu kanıtlananlara dış temsilciliklerimizde hâlâ pasaport temdit hizmeti verilmekte midir? Türkiye'ye giriş yapan bu gibilerin kaçta kaçı gözaltına alınıp hakkında yasal ve idari işlem yapılmıştır? Dahası, ABD ve AB ülkelerinin yasal mevzuatında, devlet aleyhine çalıştığı saptanan vatandaşlarına uygulanan yaptırımlar ve de bunlara karşı alınan önlemler -ileride kullanılmak üzere- tek tek saptanmış mıdır; meselâ, İngiltere IRA, İspanya ETA militanları ya da sempatizanları için hangi prosedürü uygulamaktadır? Bu soruların ve daha bunlar gibi binlercesinin cevabını bulmak her Türk vatandaşının temel hakkı ise, bu bilgilendirme hizmetini vatandaşına sunmak da Türk Devletinin temel görevidir; aynı zamanda Devletin zararlı unsurlara karşı kendini savunma mekanizmasını çalışır durumda tutmasının da vazgeçilmez gereğidir. Ama nerede?!.

    İşte bu soruların cevaplarını bilmek için, devletin vatandaşlarını, ama öncelikle kamu görevlilerini bilgilendirmesi kaçınılmazdır. Sefalet derecesinde gelire mahkûm edilmiş kamu görevlilerinin tüm basın ve yayın organlarını, interneti takip etmeleri sözkonusu olmadığına göre, konuyla ilgili en güncel gelişmeleri (haber-alıntı-belge ve bilgi) derli-toplu verecek bir "Andıç"ın haftalık ya da aylık olarak yayını ile bu periyodiğin resmi kanallardan servisi acil bir gerekliliktir (16). Türk Silahlı Kuvvetleri'nin "Andıç"ları, sınırlı da olsa, bu yükümlülüğü -kendi personeli ile sınırlı olarak- yerine getirmeyi amaçlamaktadır. Dikkat edilecek olursa, "Andıç" konusunu TBMM ve de kamuoyunun gündemine taşıyanlar, asla rastgele insanlar değillerdir: Ya ikinci cumhuriyetçiler ve eski komünistler, ya kürtçüler ve de şeriatçılardır. Salt demokratik gerekçelerle "Andıç"lara karşı çıkanların sayısı, devleti ülkesi ve milletiyle parçalamaya azmetmiş olanların yanında yok denecek kadar azdır (17).

    ABD'nin devlet memorandumları (andıçları), sadece kamu görevlilerini değil, sade vatandaşlarını bilgilendirmeye de yönelik olduğu için bu ülke dünya jandarmalığına soyunmuştur. Örneğin, kendi vatandaşlarına turist olarak çok zorunlu olmadıkça gitmelerinin sakıncalı olduğu ülkeler listesini yayınlamakta ve bu listeyi dünyanın tüm haber ajanslarına geçmektedir (son bir aydır bu listeye Türkiye de dahil edilmiştir). Türkiye'de kamu görevlilerine yönelik bir "Andıç" yayınlanmadığı için, konuyla ilgili tipik bir örnek olmak üzere, dünyanın en büyük kitle imha silahlarının üreticisi ve satıcısı konumunda bulunan ABD, kendi Devlet Başkanı'nı bile yargılarken, Türkiye'de Necmeddin Erbakan ya da Tayyip Erdoğan, Akın Birdal, Leyla Zana gibi malûm isimlere "seçilmişlere dokunamazsınız" gerekçesiyle müdahale hakkını-ukalalığını düzeysiz bir çifte standartla hem de konsolos seviyesinde gösterebilmektedir. Keza, ABD'nin İnsan Haklarından sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Harold Hangju Koh, Diyarbakır'da diplomatik teamülleri altüst eden bir gösteri ile Türk Devleti'nden hesap sorarken, bir süre sonra Birleşmiş Milletler'in Cenevre'deki İşkence Komisyonu'nda, kendi ülkesinde işkencenin varlığını ve de insan hakları ihlalleri olduğunu itiraf edebilmektedir. İşte, ABD'nin Türkiye'ye yönelik en son çifte standardı-saygısızlığı, doğrudan T.S.K. "Andıç"ları ile ilgilidir. ABD Hükûmeti'nin yarı-resmi sözcüsü konumunda yayın yapan Los Angeles Times, kendi devletinin andıçlarını yok sayarak, 6.11.2000 tarihli nüshasında konuyla ilgili bir haber yayınlamıştır. Haberde, "Genel Kurmay Başkanlığı'nda Türkiye'de üst düzey bir generalin, politikacı, gazeteci ve insan hakları savunucularına karşı yıpratma kampanyası yürütülmesi talimatı verdiğinin ortaya çıkması, Türk Sillâhlı Kuvvetleri'nin rolüyle ilgili tartışmayı artırırken, ülkenin sallantıda olan demokrasisini de daha da zedeledi" denilirken, Nazlı Illıcak ile yapılan bir telefon ropörtajına da yer verilmiştir (18). L.A. Times'daki bu haber, fethullahçıların, "andıçları Amerikan dostu-laikçi düşmanı bir subay sızdırdı" ya da "MGK 6. kattan ABD Büyükelçiliği'ne güvenilir bir cemaat muhibbi tarafından sızdırıldı" yolundaki haberlerini dikkate aldırmaktadır.

    Kısaca, siyasal belleksiz ve de doğal olarak ulusal onurdan yoksun kimi yöneticiler, bunun gibi binlerce mütecavizlik örneğinin üstüne -tabiri caizse- soğuk su içmektedirler. Aynı zamanda, ulusal düzeyde bir Andıç yayınının yokluğu nedeniyle toplumsal belleğin kasden yokedilmiş olması, kamuoyunun hükûmet üzerindeki olası baskı ve tepkilerini de önlemektedir, bu da etki ajanı konumundaki politikacıların işlerine gelmektedir. Ve mevcut statüko çerçevesinde bu kişiliksiz ve onursuz teslimiyetçi politikadan cesaret alan ABD ve AB'nin, ulusal bütünlüğümüze ve onurumuza yönelik tacizleri, giderek artan ölçülerde sözkonusu olmaya devam etmektedir, edecektir de.


    ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

    Önce, devletin değişen dünyanın değişen koşullara göre yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Konumuz kapsamında, İngiltere'nin MI5, ABD'nin FBI, Almanya'nın BfV'si gibi Türkiye'de de anayasal-kamu düzenini tehdit eden örgütsel ve de bireysel suçlarla mücadele edip, kontr-espiyonaj ve ajitasyon faaliyetleri konusunda işlev kazandırılan, MİT ve Emniyet arasında bir istihbarat kurumunun kurulması kaçınılmaz hale gelmiştir. "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nı Koruma Örgütü" gibi isim, örneğin Almanya için hiçbir devleti rahatsız etmiyorsa, Türkiye için de etmemesi gerekir. "Etki Ajanları-Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar Raporu" başlıklı makalede (bkz. dipnot 1) sıralanan somut çözüm önerilerinin yanısıra, konuyla ilgili diğer önerileri saptamak ve uygulanabilirliği oranında hayata geçirmek, Türkiye için eski bir deyimle "hayat-memat meselesi" olmuştur:
    Önce, etki ajanı statüsünde yer alan politikacıların, mutlaka ve mutlaka politika sahnesinden silinmeleri gerekmektedir. Bu kategorideki politikacıların yasadışı iç ve dış bağlantıları belgelendirilmeli ve kamuoyunda kuralına göre teşhir edilerek politik yaşamları sıfırlanmalıdır. Hiçbir demokratik Batı ülkesinde, ülke bütünlüğü ve devlet aleyhine çalışan ve dış bağlantıları nedeniyle "etki ajanı" konumundaki politikacılara hayat hakkı tanınmamaktadır. Türk Devletinin de bu iradeyi ortaya koyacak gücü hala vardır ve olmalıdır da.
    Aynı işlem, medya kuruluşları için de sözkonusu edilmelidir. Örneğin, yayınlarında Türkiye'nin güneydoğusunu yok gösteren CNN'in yan kuruluşu CNN-Türk kanalı -tüm çalışanları ile- öncelikle büyüteç altına alınmalıdır. Türkiye'nin üniter devlet yapısına, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne, laik hukuk sistemine, Atatürk ilke ve devrimlerine yönelik sürekli saldırılarla düşünce özgürlüğü sınırlarını kat ve kat aşan; mezhepçilik ve etnik bölücülük yapan; halkın dini inanç ve duygularını istismar ederek toplumsal bütünlüğümüze zarar veren gazeteci ve köşe yazarlarının önce Atatürk'ün yaptığı "150'likler Listesi" gibi bir listesi oluşturulmalıdır. Ve hiçbir surette bu kişilerin, sisteme ters düşmeyen büyük medya kuruluşlarında çalışmalarına, çok yönlü deşifre ile izin verilmemelidir. Türk Devleti'nin ekonomik desteğine muhtaç, laik hukuk sistemine akredite olmuş medya kuruluşlarının böyle bir ulusal gerekçeli makul bildirime itirazları elbette ki sözkonusu olamaz. Önemli olan, bu kategoride yer alan gazeteci ve köşe yazarlarının kamuoyunu oluşturma ve yönlendirme fonksiyonlarının sonlandırılmasıdır. Aynı duyarlılık, yerlerine görevlendirilecek adayların saptanmasında da sözkonusu olmalıdır. Benzer bir temizliği, Cumhuriyet gazetesi de kendi içinde sağlamalıdır. Etki ajanı konumundaki kişilerin gidebilecekleri adres olarak, Zaman, Yeni Şafak, Özgür Gündem, Halkın Kurtuluşu, Milli Gazete, Akit gibi gazetelerle, Aksiyon ve Cuma gibi dergiler her zaman için "açık kapı" konumundadır (19). Önemli olan, sureti hakdan görünerek devlet aleyhine kışkırtıcılık yapan bu tür kişilerin marjinal kabul edilen yayın organlarında marjinalleştirmek; bir başka ifadeyle onları demokratik biçimde etkisizleştirmektir.
    Türk Devleti, TSK, MİT, Emniyet, TRT gibi stratejik kurum ve kuruluşların elemanları başta olmak üzere tüm kamu görevlilerine "ULUSAL ANDIÇ" başlıklı bir gazete ya da dergi yayınlamak zorundadır. Her Türk vatandaşının ama özellikle devletten maaş alan kamu görevlilerinin, normalde ulaşamayacakları gerçekleri güvenilir bir kaynaktan öğrenmek hakkı bulunmaktadır. Siyasal polemiklere yolaçmamak için bu periyodik, ülke çıkarı ve güvenliği açısından tehdit oluşturan yazı ve haberleri yorumsuz olarak birarada sunmalıdır. Haftalık ya da aylık yayınlanacak bu periyodikte: A) Etki ajanı konumundaki politikacıların, mutlaka teşhir edilmesi gereken (şeriatçı ya da bölücü ya da kışkırtıcı ya da dış ülkelerin çıkarları doğrultusunda gerçekleştirdikleri her türlü ihbar, şikâyet, siyasal-ekonomik inisiyatif ve de taahhüt vd.) söylemleri. B) Etki ajanı konumundaki gazeteci ve yazarların kamuoyunu kasıtlı yönlendirme amaçlı her türlü makale ve haberleri. C) Sözde sivil toplum örgütü olarak ortaya çıkan, Türk Devletine, güvenlik kuvvetlerine, laik hukuk sistemine, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğine her fırsatta saldıran, dış odaklar tarafından kullanılıp yönlendirilen tüm legal örgütlerin vatana ihanet içerikli tüm etkinlik (konferans, panel vb.) haberleri ve çeşitli dillerde yayınladıkları bildiriler ve periyodiklerin özetleri. D) Ulusal ve yerel medya kuruluşlarında sözkonusu kapsam dahilinde yayınlanan haberler ve programlar. E) Etki ajanı konumundaki kişilerin yönetiminde bölücü, şeriatçı ve benzeri doğrultuda yayın yapan televizyon kanalları ile radyo istasyonlarının saptanmış suç örnekleri. F) İnternette Türkiye aleyhtarı yayın yapan web sitelerinin ve tartışma listelerinin isim ve içerikleri ve de hack edilenlerin raporu. G) Fethullah Gülen, Mehmet Eymür, Murat Karayılan, Metin Kaplan gibi dış ülke desteği altında faaliyetlerini sürdürenlerin eylemleri, adresleri hakkında güncel bilgiler, "ULUSAL ANDIÇ"TA DERLİ-TOPLU AMA KESİNLİKLE -gereksiz polemiklere yolaçmamak için- YORUMSUZ YAYINLANMALIDIR.
    "ULUSAL ANDIÇ", TRT, BASIN-YAYIN GENEL MÜDÜRLÜĞÜ ya da ANADOLU AJANSI üzerinden yayınlanmalıdır. Ama, önce bu stratejik önemi ve değeri büyük olan, kamuoyunu bilgilendirme ve yönlendirmede başarısız olan kuruluşların, -başta TRT olmak üzere- işbaşındaki "renksiz-ruhsuz-kişiliksiz" görüntü veren yönetimleri değiştirilmelidir. Yerlerine şeriatçı ve bölücü odaklara karşı Cumhuriyet aydını sorumluluğu içinde hareket eden, Atatürk ilke ve devrimlerinden ödün vermeyen bürokratlar getirilmelidir. "ULUSAL ANDIÇ" yayınlamak için Devletin hiçbir engeli bulunmamaktadır, yeter ki siyasal irade ve kararlılık olsun. Şayet hükûmetin çekinceleri varsa, başlangıç için bu periyodiği yayınlama, öteden beri aynı işlevi zaten çok dar ve de kıt olanaklarla ama ödün vermeden yerine getirmeye çalışan "YENİ HAYAT" ya da "Gazete MÜDAFAA-İ HUKUK" desteklenerek de yapılabilir.
    Türk Devleti, yurt içinde ve yurt dışında Türkiye'nin yanlış imajla tanıtımına katkı sağlayan tüm dış odak bağlantılı örgütleri kapatmalıdır. Dernekler Yasası'na uymayan en az onlarca neden, eksiklik ve yasadışı faaliyet gerekçesiyle "İnsan Hakları Derneği", "MAZLUM-DER" gibi dernek ve vakıfların ve de misyoner kuruluşlarının "büyüteç altına alınması"nın zamanı gelmiştir, hatta geçmektedir. Yerlerine, Cumhuriyet aydınlarının girişimiyle açılacak benzer kuruluşların geçirilmesi gerekmektedir. Türkiye'yi "sömürge valisi" edasıyla denetlemeye, ayıplamaya ve hatta azarlamaya kalkışan ABD ve AB ülkelerinin temsilcilerine (parlamenterler, dernek üyeleri ve hatta sıradan muhabirler) hak ettikleri cevabı verecek bir kadro sürekli hazır tutulmalıdır. Bunun için ABD ve AB ülkelerinde kamu düzenini tehdit eden siyasal ve dinsel yapılanmalarla ilgili tüm hukuksal mevzuatın -örneğin Almanya'da ırkçı yapılanmalarla, ABD'de Komünist Partisi, İngiltere'de terörle ilgili- çevirisi; eksik ve fazlalıklarının saptanması; bu ülkelerdeki insan hakları ihlallerinin günü gününe kaydedilmesi; Dışişleri Bakanımızın yurtdışı gezi programlarına, mutlaka hedef ülkelerin yönetiminden hoşnut olmayan ve hatta silahlı mücadele veren örgütlerin uzantısı legal yapılanmaların yöneticileri ile görüşmelerin dahil edilmesi; Türk parlamenterlerinin de dış ülke ziyaretlerinde aynı şekilde rejim ve hükümet karşıtlarını ziyaret etmeleri; hapisane koşullarını yerinde incelemeleri; Türk vatandaşı mahkûmları birebir ziyaret etmeleri ve sorunlarını saptayarak ilgili hükûmet temsilcilerine hesap sormaları; tüm bunlar için, sözkonusu ülke temsilcilerinin yaptıkları gibi önceden izin yerine emrivaki yolunu tercih etmeleri kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu ziyaretlerin yeri, süresi, randevuların alınması, rezervasyon işlemleri, heyet güvenliğinin sağlanması ve benzeri hususlar, TBMM ya da Cumhurbaşkanlığı bünyesinde, partilerin siyasal etkilerinden arındırılmış bir merkezden yürütülmelidir. Bu kapsamdaki faaliyetleri engelleyen ya da sınırlandıran ülkeler için de "mukabele-i bilmisil" doğrultusunda yaptırım stratejilerinin belirlenmesi ve yaşama geçirilmesi de kaçınılmazdır. Yaşadığımız olumsuz örnekler çerçevesinde, Dışişleri Bakanlığı bu stratejilerin belirlenmesinde asla "karar verici" pozisyonunda yer almamalı, sadece uygulayıcı olmalıdır.
    Türkiye'yi Ermenilere, Kürtlere, şimdilerde Süryanilere, Pontus Rumlarına karşı soykırım yapmakla suçlayan ve de sonsuza kadar suçlayacak olan ülkelerle ilgili bilimsel projeler üretilerek yaşama geçirilmelidir: Örneğin, ABD için, Mai Lai Anma Komitesi (20), Leonard Peltier Dayanışma Komitesi (21), Hiroşima ve Nagazaki Kurbanlarını Anma-Nükleer Karşıtları Komitesi, Irk Ayrımcılığı ile Savaş Komitesi (Zenciler, Hispanikler, Kızılderililer vd.), Ulusların Egemenlik Haklarına Saygı Komitesi (ABD'nin ülke dışı askeri operasyonları ve darbe girişimleri) kurulabilir. Keza, Kuzey İrlanda Katolik Yurtseverlerle Dayanışma Komitesi, Bask Ulusal Kahramanları ile Dayanışma Komitesi, Korsika Özgürlük Hareketi ile Dayanışma Komitesi, Cezayir Soykırımını Anma Komitesi, Nazi Kurbanlarını Anma Komitesi, Solingen Komitesi, Girit Yurtsever Bağımsızlık Hareketi ile Dayanışma Komitesi, Yunanistan'daki Türk ve Makedon Soyluların Hak ve Hukukunu Savunma Komitesi vs. vs. NGO statüsünde tüzel kişilik verilerek faaliyete geçirilmelidir. Bu komitelerin ya da derneklerin raporları, farklı dillere çevrilerek basılıp dağıtılmalı; internette sürekli kalmaları sağlanmalıdır. Aynı şekilde, Milli Mücadele döneminde İstanbul'un resmen işgal edildiği 16 Mart 1920'de Şehzadebaşı Karakolu'nda İngiliz askerlerince uykuda öldürülen Türk askerleri için bir anıt yapılmalı; her yıl anma törenleri ile İngiliz vahşeti iç ve dış kamuoyuna duyurulmalıdır. Fransızların aynı dönemde Adana-Urfa arasındaki işgal bölgesinde gerçekleştirdikleri kitlesel cinayetlerle ilgili mekânlarda anıtlar açılmalı; yayınlar yapılmalı ve anma törenleri düzenlenmelidir. Yunanistan'ın başta Urla, Menemen olmak üzere işgal ettiği bölgelerde öldürdüğü onbinlerce sivilin anılarını yaşatacak anıtlar yine orijinal mekânlarında yapılmalıdır. Aynı anıtlar ve de etkinlikler, Pontus Rum çetecileri ile Taşnak ve Hınçak çetecilerinin soykırım gerçekleştirdikleri tüm mekânlar için de gerçekleştirilmelidir. Artık bundan böyle "İstanbul'un Düşman İşgalinden Kurtarılışının (...) Yıldönümü Törenleri" demek yerine, "İstanbul'un İngiliz, Fransız ve İtalyan İşgalinden Kurtarılışının (...) Yıldönümü Törenleri" demek daha net ve gerçekçi olacaktır. TBMM, tüm bu kitlesel cinayetlerle ilgili olarak, hedef ülkeleri protesto eden ve soykırımı tanıyan yasa tasarılarını kabul etmek, dış platformlara taşımak, hatta bu kitlesel cinayetlere maruz olanların torunlarının sözkonusu ülkelerden tazminat davası talebinde bulunmalarını -bilgi, belge ve hukuksal destek (yargı giderleri, avukat vb.) sağlayarak- teşvik etmek yükümlülüğündedir, mecburiyetindedir. Belli ki, Türkiye, düşmanlarını bilerek ama uluslararası ilişkilerde sürekli olan tek gerçeğin dostluk ya da düşmanlık değil, ulusal çıkarlar olduğunun bilinci içinde yaşamak zorundadır. Belleksiz, kişiliksiz, ulusal onurdan ve Türklük bilincinden, tarih bilgisinden yoksun, pasif ve korkak yöneticilerin elinde Türkiye, Hz. İsa örneğinde olduğu gibi her tokata diğer yanağını uzatmak konumunda bulunmaktadır. Bu kara yazgının değişmesi, değiştirilmesi gerekmektedir. Cumhuriyet'in gerçek vatanseverleri, en az hedef ülkeler kadar saldırgan, sorgulayan ve sürekli talep halinde olan bir ulusal dış politika özlemini yaşama geçirmek için, önce yönetici ve yönlendirici konumundaki etki ajanlarının etkisizleştirilmesi gereğini kamuoyuna duyurmalıdırlar.
    Türkiye, bünyesinde izin verdiği yabancı kolejler ve üniversitelerin sayısı nispetinde sözkonusu ülkelerde de karşılığını istemek zorundadır. Karşılığını almadan hiçbir şeyin verilmediği bir dünyada, Atatürk'ün uygulamalarına ters bir uygulama ile teslimiyetçi bir imaja sahip olunmuştur. Sadece eğitim kurumları için mi? Elbette ki hayır!.. Türkiye'de faaliyet gösteren ABD, Almanya, İngiltere ve Fransa vakıfları için de mütekabiliyet önlemleri alınmalıdır. Bu kuruluşların kapatılmaları sözkonusu değilse, çok sıkı kontrol altında tutulmaları ve de caydırıcı ölçütlerde izlenmeleri şarttır. En önemlisi de, Türkiye'de espiyonaj, ajitasyon faaliyetleri dahil her türlü etnik ve mezhepsel kışkırtıcılık içinde yer alan yabancı vakıf temsilciliklerinin karşılıkları mutlaka bu ülkelerde açılmalıdır. Örneğin, Almanya'da, Türk Devleti'nin himayesinde bir "Türkiye Araştırmaları Merkezi", Türkiye'de de bir "Almanya Araştırmaları Merkezi" süratle açılmalıdır. Adı her ne olursa olsun, "merkez", "enstitü", "vakıf temsilciliği" gibi akademik oluşumlar, Fransa, İngiltere ve özellikle de ABD'nde harekete geçirilmelidir. Bu görevler için Türkiye'ye bağlılığını fazlasıyla kanıtlamış Atilla Ongun, Tamer Bacınoğlu, Dr. Yağmur ve Dr. Buğra Atsız, Tuğrul Keskingören gibi konularının uzmanı Cumhuriyet aydınları mevcuttur. ABD'ndeki "Türk Araştırma Merkezi", CIA ve Fethullahçıların yönlendirdikleri akademisyenlerin yanısıra, yanlış seçim ve hatalı yönetim nedeniyle sadece para yutan, hantal, işlevsiz bir kuruma dönüşmüştür.
    Türkiye'de etki ajanlarına karşı halkını uyaran, bilinçlendirmeye çalışan Cumhuriyet'in gerçek vatanseverleri yok mu? Elbette var. Bir avuç ama yine de var. Bu az sayıdaki sorumlu Cumhuriyet aydınının bir kısmı artık yaşamıyor. Devlet sahip çıkmadığı için, bir zamanlar "sakıncalı piyade" olarak anılan Cumhuriyet'in ve Atatürk'ün en sadık sivil-askeri, kuvayı milliyecisi bir Uğur Mumcu, bir Ahmet Taner Kışlalı, bir Muammer Aksoy ve niceleri öldürüldüklerinden ötürü yok artık aramızda. Diğer taraftan, seriatci-bölücü kesimin ve de ünlü aile fotoğrafındaki banka hortumcularının boy hedefi haline gelen Vural Savaş, Nuh Mete Yüksel, Turgut Okyay gibi Cumhuriyet aydını hukukçuların korumalarına ait otomobilleri çekmeyi planlayan malûm makamlardaki kişiler, nedense Semra Özal, Abdülkadir Aksu, Mehmet Ağar, Necmeddin Erbakan, hatta ve hatta Murat Demirel gibi isimlere 5'er-6'şar otomobil ve onlarca resmi koruma tahsis ederken tasarruf endişesi taşımamaktadır. Başta Uğur Mumcu olmak üzere canına kastedilen Cumhuriyet aydınlarının canları, Türkiye'de etnik bölücülük sürecini hızlandıranların dul eşinden, nurcu bir Bakandan, Susurluk sanığından, TCK 312 mahkûmundan ya da Bakan eşlerinden daha mı az önemlidir? Türkiye'de mevcut sistem, halk deyimi ile devlet müsamahası altında "itlerin salınıp taşların bağlanması" özdeyişinde, Cumhuriyeti savunanların cezalandırıldığı bir konuma getirilmiştir. Örneğin, "Emniyet Teşkilâtında sadece 1 (bir) tane fethullahçı var, o da yargı kararıyla göreve döndü" diyecek kadar gerçekleri saptıran biri hâlâ Emniyet Genel Müdürlüğü makamında tutuluyorsa (22), "yargıda şeriatçı kadrolaşma yok" diyen biri tüm skandallarına rağmen hâlâ Adalet Bakanlığı görevindeyse, üniversitelerde bini aşkın akademisyenin atılmasında ve yerlerine şeriatçı kadrolaşmanın ikâmesinde önemli rol oynayan biri hâlâ Devlet protokolünde yer alıyorsa, faziletli belediyeler sırf tarikatçı olmadığı için binlerce çalışanını işten atabiliyorsa, 28 Şubat sonrasında Milli Eğitim Bakanlığı'ndaki fethullahçı kadrolaşma akılalmaz yöntemlerle bir kanser gibi Türkiye'nin geleceğine musallat olabiliyorsa, aydın kıyımı tüm kamu kurum ve kuruluşlarında hâlâ sürüyorsa ve Devlet tüm bu gelişmelere karşı seyirci kalmakta devam ediyorsa, bu sistemin sorgulanması ve yapılandırılması gerekmektedir. Örneğin, Prof.Dr. Nur Serter, Attila İlhan, Av. Hanifi Altaş, Prof.Dr. Alpaslan Işıklı, Prof.Dr. Çetin Yetkin, Gülseven Yaşer, Av.Emin Değer, Kemal Özden, Coşkun Kırca, Prof.Dr. Mümtaz Soysal, Prof.Dr. Erol Manisalı gibi Cumhuriyeti canları pahasına savunma konumundaki aydınlara henüz sağken resmi koruma tahsisi kaçınılmazdır. Aynı şekilde, görevden ayrılmaları durumunda bile rejim düşmanlarının tehdit ve saldırılarına maruz kalması kaçınılmaz görülen Prof.Dr. Kemal Alemdaroğlu, Prof.Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Prof.Dr. Eralp Özgen, Prof.Dr. Türkan Saylan gibi aydınlara da korumanın devam ettirilmesi, Devletin olması gerekli sorumluluğu kapsamında değerlendirilmelidir. Cumhuriyeti savunanlara yaşam hakkı çok görülmemelidir. O tetikleri çektirenlerin de Devlet kadrolarından mutlaka tasfiyesi sağlanmalıdır. Kısaca, Türk Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği konusunda ödün vermeyen Türk Silâhlı Kuvvetleri mensupları, Güneydoğu'da sıcak çatışma bölgelerinde yaşamsal risk altındayken, Cumhuriyet aydınları da şehirlerde yaşamsal risk altındadır. Kışlada-karargâhta verilen mücadele ile üniversitelerde, basında, halk arasında verilen mücadele arasında belirgin koşul farklılıkları bulunmaktadır. MGK'nun bu farklılıkları dikkate almasının zamanı gelmiştir, hatta geçmektedir.
    Türkiye'deki şeriatçı ve bölücü yapılanmalardan Hizbullah, PKK, TİKKO gibi örgütler, amaçları doğrultusunda silahlı eylem yaparlarken, fethullahçılar ise devleti içte ele geçirmenin gereğini silâhsız yollardan yerine getirmektedirler. Bu açıdan takiyye denilen sahtekârlığın her türlüsüne başvuran fethullahçılarda, "hak", "etik", "kişilik hakları" gibi kavramların geçerli bir hükmü bulunmamaktadır. Şeriat devleti kurma yolunda her vasıtaya başvurmayı mübah gören bu yapılanmanın müritleri, her türlü ajitasyon ve provokasyon faaliyetinden geri durmamaktadırlar. Türkiye'nin en büyük sivil istihbarat örgütü oluşturma çabalarının sonucu olarak, hedef kişi ve şirketlere ait özel nitelikli bilgi ve belgeleri toplayan bu örgütün beyin takımını, Polis Akademisi'nden mezun istihbaratçıların oluşturduğu, uzunca bir süredir kaydedilmektedir. Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesindeki fethullahçı unsurların bir tekine bile henüz dokunulamamıştır. Emniyet olanakları ile rakiplerini bertaraf etme amacı doğrultusunda fethullahçılar, fabrikasyon haberler üretmekten de geri durmamaktadırlar. Cemaatin medyasında bu tür haberlere sıkça rastlanılırken, arşivlerinde mevcut bilgi ve belgeler ışığında belirli politikacı ve gazetecilere -en azından cemaati eleştirmeme koşulu ile- şantaj yaptıkları kaydedilmektedir. Bugüne kadar cemaatin tehdit kabul ettiği siyasilere, gazetecilere, yazarlara, akademisyenlere, sivil toplum örgütlerinin yöneticilerine karşı büyük iftira kampanyaları yürüttükleri bilinmektedir. Ancak bu kampanya ilk defa, TSK içinde üst düzey bir korgeneralin önünü kesmek amacıyla başlatılmıştır. Ödün vermez bir Atatürkçü olarak tanınan ve cemaat tarafından katı laikçi-müslüman düşmanı olarak nitelendirilen bu Korgeneral ile birlikte, yine cemaat için potansiyel tehlike olarak nitelendirilen diğer iki General hakkında Nazlı Ilıcak üzerinden andıç konusu bahane edilerek suçduyurusunda bulunulmuştur. Devletin ilgili organlarının, gerek asker ve gerekse sivil kesim için devam edecek iftira kampanyalarını duyarlılıkla durdurması ve sorumlularını saptayarak gereğini yapması ve ilk adım olarak da, andıçları ABD Büyükelçiliğine sızdırdığı iddia edilen MGK'daki "6. kat köstebeği" haberinin tahkikinin sonuçlandırılması kaçınılmaz olmuştur.

    VE SONUÇ:



    Büyük Atatürk, 19 Mayıs 1919 gününü anlatırken, sanki bugünü yıllar öncesinden görmüş gibidir. Dün manda isteyenler, bugün de egemenliği Brüksel'e devretmek isteyenler. Adeta mahkûm edildiğimiz bu kısır döngü ne zaman kırılacak diye sorarsınız, Atatürk'ün "seçkin ihaneti"ni ve de vatanseverliğin gereklerini vurgulayan aşağıdaki değerlendirmesini okurken:



    "... Kurtuluş yolu ararken, İngiltere, Fransa ve İtalya gibi devletleri gücendirmemek, temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti'nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken hepsini birden yenen, yerlere seren İtilâf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.

    Bu anlayışta olan yalnız halk değildi. Özellikle seçkin denilen insanlar bile böyle düşünüyorlardı.

    (...)

    Birincisi: İngiltere'nin koruyuculuğunu istemek.

    İkincisi: Amerika'nın güdümünü istemek.

    Bu iki türlü karara varmış olanlar, Osmanlı Devleti'nin bir bütün olarak kalmasını düşünenlerdir. Osmanlı ülkesinin çeşitli devletler arasında paylaşılmasından ise, bu ül---i bütün olarak bir devletin kanadı altında bulundurmayı yeğleyenlerdir.

    Üçüncü karar, bölgesel kurtuluş yolları ile ilgilidir.

    Meselâ: Bazı bölgeler, kendilerinin Osmanlı Devleti'nden koparılacağı görüşünde, ondan ayrılmamak yollarına başvuruluyor. Bazı bölgeler de Osmanlı Devleti'nin ortadan kaldırılacağına, Osmanlı ülkesinin paylaşılacağına olup bitti gözüyle bakarak kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar.

    (...)

    Bu kararların dayandığı bütün kanıtlar ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte, içinde bulunduğumuz o günlerde, Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı ülkesi bütün bütüne parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son olarak bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmaktaydı. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, Padişah, Halife, hükûmet bunların hepsi kavramı kalmamış birtakım anlamsız sözlerdi.

    Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ve ne gibi yardım istemek düşünülüyordu?

    O halde sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi?

    Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da ulus egemenliğine dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak.

    İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.

    Bu kararın dayandığı en sağlam düşünüş ve mantık şu idi: Temel ilke, Türk Ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve müreffeh olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan kendini kurtaramaz.

    Yabancı bir devletin koruyuculuğunu istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez.

    Oysa, Türk'ün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.

    Öyleyse, YA İSTİKLÂL YA ÖLÜM"



    DİPNOTLAR :
    1. ABD Dışişleri Bakanlığı Politik Planlama Merkezi'nin Türkiye sorumlusu olan Henri Bar---, Türkiye'ye karşı uygulanan "Kontrol Edilebilir İstikrarsızlık Politikalarının" mimarlarından belki de en tehlikeli olanıdır. Başta ABD yanlısı ayrılıkçı Kürt örgüt ve temsilcileri olmak üzere, Süryani, Ermeni, Pontus ve benzeri etnik ayrılıkçıları koordine ile yönlendiren Bar---'in, Türkiye'nin Washington Büyükelçisi Baki İlgin ile yakınlığı, bu ülkede yaşayan Cumhuriyet aydını Türklerin haklı eleştirilerine neden olmaktadır. Bilgi için bkz. Dr. Necip Hablemitoğlu, "Etki Ajanları-Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar Raporu", Yeni Hayat, 70, Ağustos 2000, s. 23 ve 29; On Line erişim: http://www.kamalistler.cjb.net; http://www.fethullah.has.it; http://www.yenihayat.org

    2. FBI tarafından yaklaşık 10 yıl önce cemaate ait "Altın Nesil Vakfı"na tahsis edilen Pittsburg'daki çiftlikte, resmi korumaların yanısıra kalabalık bir hizmetli kadrosu ile birlikte yaşayan Fethullah Gülen, güvenlik gerekçesiyle, DGM'de görülen davasına sahte adres belirtmiştir. C/O2 JACOB DRIVE PERRINEVILLE, NEW JERSEY 03835 USA adresinde ikâmet eden kişi, cemaatin Amerika Kıta-Ülke İmamı görevini deruhte etmekte olan İsmail Yediler kod adlı İsmail Büyükçelebi'dir. Evin fotoğrafı için bkz. http://www.kamalistler.cjb.net Cemaatin koordinasyon merkezi olarak bilinen bu adreste, cemaatin tüm halkla ilişkiler ve propaganda faaliyetleri yürütülmektedir. Aynı zamanda posta dağıtım merkezi işlevi de gören bu adreste, Kemal Özgür kod adlı bir fethullahçı yönetiminde bir internet servisinin de (Türkforumu) yakınlarda faaliyete geçirildiği bilinmektedir. Mahkemeye sahte adres vermek Fethullah Gülen'in ilk vukuatı değildir, daha önce de -kendisi ABD'de bulunduğu halde- ikâmet adresi olarak İzmir Kemeraltı'nda bir yer göstererek şahsım hakkında 5 ve 10 milyarlık iki tazminat davası açmıştır. Sözkonusu ikâmet (!) adresinde, cemaate ait Nil A.Ş.'ne ait bir kitabevi (871. Sokak, No.47, Konak) bulunduğu saptanmıştır. Fethullah Gülen'in Henri Bar---, Graham ----er, Paul Henze gibi isimlerle, ABD'deki resmi ikâmetgahı olan Pittsburg'daki izci kampları arasında yer alan göl kıyısındaki tahsisli çiftliğinde kabul ettiği; ayrıca, Türkiye'den gelen ziyaretçilerini de bu çiftlikte ağırladığı; buna karşılık sık sık New York, New Jersey, Washington gibi yakın merkezlere seyahat ettiği; mesafenin uzak olması nedeniyle Haziran 1999'de Seattle'da gerçekleştirilen -genişletilmiş- bölge toplantısına gidemediği, ancak kendisini temsilen İsmail Büyükçelebi'yi gönderdiği kaydedilmektedir.

    3. Tipik iki örnek: "Kopenhag Kriterleri: Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği'nin Ortak Paydası mı?" (Heinrich Böll Vakfı-İstanbul Barosu, 24-25 Haziran 2000, Dorint Park Plaza Oteli, Taksim-İstanbul) ve "Türkiye ve AB Ulusal Egemenlik Haklarının Devri" (Konrad Adenauer Vakfı-İstanbul Barosu, 28 Ekim 2000, Armada Otel, Sultanahmet-İstanbul).

    4. İstanbul Barosu'nun 1998 yılı seçim sonuçlarını Akit gazetesi, "Baroda Laikçiler Hezimete Uğradı: İstanbul Barosu Başkanlığını Yücel Sayman tekrar kazanırken, azılı başörtüsü düşmanı Genç Çağdaşlar Grubu, yaygaralarına rağmen varlık gösteremedi" başlığı altında uzun bir haberle duyurmuştur. Aynı gazetenin 27.10.1998 tarihli nüshasında A. İhsan Karahasanoğlu'nun yazısının başlığı "Baro Seçimleri ve 'Emanet Oy'un Düşündürdükleri"dir. Şeriatçı basın, Sayman'a emanet oyların gitmesini sağlamak için 'türbanla yemin edilebilir' sözünü kendi yandaşlarına güvence olarak yayınlamışlardır. Keza, Alman vakıfları lehine tavır sergilediği bilinen ANAP İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı bile, 8.6.1999 tarihli Milliyet gazetesine demeç vererek şu cümlelerle İstanbul Barosu yönetimini kamuoyuna şikâyet etmiştir: "Avrupadan alınan parayla İstanbul'da düzenlenen toplantıya, Türkiye'yi sürekli olarak dışarıda işkenceci olarak gösterme çabasında olan yabancılar, Türkiye'den ise bölücülük konusunda neredeyse özel yetiştirilmiş kişiler katıldı. Toplantıdan haberim olunca kendilerine yazdım. 'Bu toplantı düzmece bir toplantı, yalnızca Türkiye'yi itham için düzenlenmiş bir toplantı' dedim. Çağırdıkları kişiler, daha toplantı yapılmadan İngilizce hazırlanmış nihai sonuç bildirgesiyle geliyorlar. Türkiye'yi Avrupa'nın parasıyla teşhir ettiler. Sayman, yaratılan canavarın büyüklüğünü görünce, sonuç bildirgesinin yayınlanmasına kendisi de karşı çıkmak zorunda kaldı".

    5. Lozan Barış Müzakereleri sırasında, İngiltere, Fransa, İtalya gibi devletler, mütareke dönemindeki işbirlikçilerinin cezalandırılmasını önlemek için "genel af" isteminde bulunmuşlardır. Mustafa Kemal ATATÜRK, kendi çıkarları için düşmanla işbirliği yapan dönemin etki ajanlarını ve işbirlikçilerini (Refik Halit Karay, Refi Cevat Ulunay, Ahmet Anzavur, Çerkez Ethem ve ağabeyleri Tevfik ve Reşit Beyler, Damat Ferit Paşa vd.) dış baskıyla affetmek yerine, onlara ilk ulusal andıçta yer vererek, 150'sinin de Türk vatandaşlığından çıkarılmasını ve sınırdışı edilmelerini -ki önemli bir bölümü önceden yurtdışına kaçmıştır- sağlamıştır.

    6. 1947'de Ulusal Güvenlik Yasası ile kurulan NSC'nin ulusal güvenlik danışmanları bile, çoğu zaman Dışişleri Bakanlarını bazen de Başkanları bile gölgede bırakacak etkinliğe, karizmaya sahip olabilmektedirler. Henry Kissinger, Zbigniew Brzezinski, Sandy Berger gibi iz bırakan ulusal güvenlik danışmanlarının yanısıra, Oliver North, Amiral John Poindexter, Bud McFarlane gibi teröristlerle işbirliği yapmaktan hüküm giyenlere de rastlanmaktadır. Bu Konseyin daha alt düzey danışmanlarının bile yurtdışı operasyonları yapacak yetki ve pervasızlığa sahip oldukları, ambargo kapsamındaki İran'a gizli silah satılması; elde edilen paralarla Nikaragua'da yasal yönetime karşı savaşan Kontra gerillalarına yasadışı destek sağlanması gibi örneklerden anlaşılabilir. Buna rağmen, ABD yönetimi, kabul edilemez bir çifte standartla Türkiye'de yetki sınırları Anayasa'da belirlenmiş MGK'nu demokrasiyle bağdaştıramamakta ve örtülü biçimde yetkilerinin törpülenmesini, asker sayısının azaltılıp, sivil sayısının arttırılmasını isteyebilmektedir.

    7. 1998'de oluşturulan bu Komisyonun (yaygın olarak eşbaşkanlarının adıyla anılan Hart-Rudman Komisyonu) asli görevi, ABD'nin yeni yüzyılda milli güvenlik stratejisini belirlemek; gerekli raporları hazırlamak ve Başkan'a sunmaktır. Milli Güvenlik Komisyonunu üyeleri arasında uzmanlık konularına göre, akademisyenler (CSIS uzmanı Anne Armstrong, Newton Gingrich), eski askerler (Harry D. Train, John Galvin), deneyimli istihbaratçılar (James Schlesinger), bürokratlar ve eski parlamenterler (Lionel H. Olmer, Andrew Young, Leslie Gelb), gazeteciler (John Dancy) ve de profesyonel yöneticiler (Norm R. Augustine, Donald B. Rice) gibi alanlarında sivrilmiş isimler dikkat çekmektedir. Komisyonun Mayıs 2000 tarihli son raporu, ABD yönetimi açısından "yol haritası" konumundadır. İşte bu ül---i daha da büyük yapmayı amaçlayan temel hedefler-talimatlar: "Amerika'yı savunun; bu ülkenin yeni çağdaki tehlikelere karşı güvenli olmasını temin edin; bu ülkenin sosyal dayanışmasını, ekonomik rekabet gücünü, teknolojik dehasını ve askeri gücünü sürdürün; değişme çağıyla gelen bölücü-parçalayıcı odakların uluslararası merkezler tarafından uysallaştırılmalarına yardımcı olun; özellikle Çin, Rusya Federasyonu ve Hindistan gibi büyük kilit güçlerin doğmakta olan yeni uluslararası sisteme entegrasyonuna yardımcı olun; diğer güçlerle birlikte yeni global ekonominin dinamizmini gözetin; uluslararası kurumların ve uluslararası hukukun etkinliğini artırın, geliştirin; ABD'nin ittifaklarını ve diğer bölgesel mekanizmaları, bu ülke ortaklarının daha çok otonomi ve sorumluluklar üstlenecekleri şekilde değiştirin!.." Görüldüğü gibi, Türkiye için böyle bir "yol haritası" çıkaracak, MGK altında yeralan benzeri bir Milli Güvenlik Komisyonu bulunmamaktadır. Türkiye, devlet yapılanmasında benzeri kurumlara mutlaka yer verirken; kendi yol haritasını çıkarırken, ABD için belirtilmiş hedef öngörülerinin tam tersine hedef öngörüleri belirlemek zorundadır. Zira, ulusçuluk, emperyalizmin her türlüsüne, özellikle ABD emperyalizmi gibi en tehlikelisine karşı olmayı, önlem almayı gerektirmektedir.

    8. Türkiye'de ise, PKK terörünün onbinlerce can aldığı sırada bile Türk istihbarat örgütleri arasında anlamsız bir çekişme, engellemeye yönelik bir rekabet sözkonusuydu. Bugün bile MİT, Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma ve diğer birimler arasında uyumlu, planlı, koordineli bir çalışmadan söz etmek mümkün değildir. Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesini bir kanser gibi kuşatmış fethullahçı kadroların tasfiyesi, MİT içinde hala var olan fethullahçı kalıntıların da temizlenmesinden sonra "gizlilik" ve "güvenlik" kavramları ancak anlam kazanacaktır. Sözkonusu koordinasyonu sağlayacak bir "Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasasını Koruma Örgütü"nün kurulma zamanı çoktan gelmiştir. Tüm büyük ülkelerin, iç istihbarat ve güvenlik birimleri ile dış istihbarat birimleri arasında yönlendirici, politika belirleyici bir ara örgütü (BfV, MI6 gibi) mutlaka bulunmaktadır.

    9. Almanya'da da memorandumlar, kamu güvenliğinden birinci derecede sorumlu "Federal Anayasa'yı Koruma Teşkilâtı"nın onayından sonra yayınlanmaktadır. Alman Federal İstihbarat Servisi (Bundesnachrichtendienst), dünyanın her tarafından gelen raporları, GÜNDE 2 KEZ, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, BfV, İçişleri ve diğer ilgili departmanlara iletmektedir. Bu bilgi akışı içinde ulusal güvenlik ve çıkarlar kapsamında kamu görevlilerinin bilmeleri gerekenler ayrı, üniversitelere verilmesi gerekenler ayrı, kamuoyuna duyurulması için Basına verilenler ayrı, yurtdışındaki Alman vatandaşlarına iletilecekler de ayrı memorandumlar halinde ilgili birimlerce yayınlanmakta ve servise konmaktadır. Almanya'da da bu memorandumların eleştiri konusu yapılması hiçbir dönemde ve hiçbir şekilde sözkonusu olmamıştır. Devlet bilincine sahip vatandaşların çokluğu, bir ülkenin güçlü olması ile doğru orantılıdır. Geniş bilgi için bkz. Dr. Necip Hablemitoğlu, "Yeni Dünya Düzeninde Şekil Değiştiren Bir Soğuk Savaş Örneği: Türkiye (MİT) ve Almanya (BND/BfV) Arasında Yüzyıllık Güç Kavgası", Yeni Hayat, 66, Nisan 2000, s. 24-30.

    10. İslamcı Basından ABD'nin önem ve gerekliliğine ilişkin bazı makale ve haber başlıkları:

    İsmet Özel, "ABD Adam Seçerken Nelere Dikkat Etmelidir", Yeni Şafak, 10.11.2000.

    Yaşar Kaplan, "Fazilet'in de Bir Amerikası Olmalı", Akit, 1.11.1999.

    Ali Halit Aslan, "Erbakan Olayı ve ABD'nin Destek Kıstasları", Zaman, 10.7.2000.

    Nuh Gönültaş, "Clinton: Ya Bir Yol Bulunacak, Ya Bir Yol Açılacak", Zaman, 17.11.2000; "Clinton'un İnce Ayarı", Zaman, 16.11.1999.

    "Akit'e Baskılar Clinton'un Gündeminde", Akit, 20.11.1999.

    "Clinton Ders Verdi", Zaman, 16.11.1999.

    "ABD'den Birdal Tepkisi", Zaman, 30.3.2000.

    "Din Özgürlüğünüz Var mı?", Zaman, 16.12.2000.

    "ABD'liler MHP'li Yahnici'nin Evinde", Akit, 31.3.2000.

    "ABD'lilerden Doğu Turu", Zaman, 4.5.2000.

    11. Lynne Emily Webb, İftiranın Değişmeyen Mantığı, (İstanbul: Feza Yayıncılık, 1999), s. 134.

    12. Zaman gazetesinde, AB'ye destek kapsamında Kürtçe TV dahil, KOB hükümlerine sınırsız ve de eleştirisiz destek veren yazılar yayınlanmaktadır. Daha düne kadar milliyetçi-muhafazakâr çizgide yayın yapan bu gazete, şimdilerde maskesini indirmiş, takiyyeyi geçici bir süre için bir kenara bırakmış görünmektedir. Sözde demokratlık uğruna, düne kadar "komünist", "Apo uşağı" olarak nitelendirdikleri isimlere artık "müttefik" anlayışı içinde sahip çıkılmaktadır. Yine Zaman gazetesinin yazarı Nuh Gönültaş, yoruma gerek bırakmayan şu satırları yazabilmektedir: "Meselâ, Osmanlı Sultanı Vahdettin gibi, Nazım Hikmet gibi ve Ahmet Kaya gibi... Aslında rejim muhalifi olan ve bu tavırları sebebiyle egemenler tarafından 'vatan haini' olarak vasıflandırılan o kadar çok değerli insanımız var ki bu topraklar dışında ölen..." Nuh Gönültaş, "Türkiye'de En Kolay Şeydir Vatan Haini Olmak!", Zaman, 21.11.2000. Aynı şekilde, 28 Şubat sürecinden sonra "teferruatla uğraşmak abestir" gerekçesiyle tüm tarikat ve diğer şeriatçı yapılanmaların kinini çekmek pahasına okullarında türbana izin vermeyen fethullahçılar, şimdilerde en katı türban savunucusu kesilmişlerdir.

    13. Büyük Atatürk, 9 Ekim 1925'de, sanki bugünü görerek Cumhuriyet Savcılarına şöyle sesleniyordu: "Her uygar ve çağdaş devlette olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti Adliyesi'nde de, Cumhuriyet Savcılarını yüksek ve son derece önemli bir görev ve makamın temsilcileri olmak üzere tanırım. Devrim savcılarının, kendilerine verilen bu büyük görevin önemine uygun olarak gayretli ve çalışkan olmaları konusunu, adliyemizin başarı ve üstünlüğünün en önemli etkenlerinden sayarım. Laik Türk Devrimi, çağımızın uluslara yaşama ve yükselme yeteneği veren en son ve en uygar ilkelerin bir ifadesi ve Türk Ulusu'nun büyük fedakârlıklarıyla sürdürülen ve kazanılan büyük mücadelenin eseridir. Devrimlerin gerçekleşmesi, kararları ve kanunlarıyla, ulusal irade ve ulusal egemenliğin bir görünümü; bütünü itibarıyla da Türk Ulusu'nun bütün haklarıdır. Devrimlerin her biri, ulusun emeği ve hakkı ile gerçekleşmiştir. Cumhuriyet Savcılarımızın, DEVRİM GEREKLERİ ETRAFINDA, EN KISKANÇ VE UZAKLARI GÖREN HASSAS NÖBETÇİLER OLMALARINI, ASIL GÖREVLERİNDEN SAYARIM.... YÜKSEK AMACA YÖNELİK HERHANGİ BİR SUİKAST FAİLİNİN DURMAKSIZIN KOVUŞTURULMASI VE KOVUŞTURMANIN, ULUSUN BÜTÜN HAKLARI TATMİN VE TAZMİN EDİLİNCEYE KADAR, HAKİM ÖNÜNDE DE KAYGI VE ISRARLA SÜRDÜRÜLMESİNİ VE SONUÇLANDIRILMASINI İSTERİM.... YAKIN TARİHİMİZDE VE ESKİ ZAMANLARDA, DİNLERİN; ZORBA HÜKÜMDARLARIN, RAHİPLER VE ÇIKAR SAĞLIYANLARIN ELİNDE BİR BASKI ARACI OLMASI GİBİ, ÇAĞIMIZDA KESİNLİKLE İZİN VERİLEMEZ VE HOŞ GÖRÜLEMEZ. DEVRİME KARŞI KOYAN MUHALEFETİN ÖZGÜRLÜKTEN VE YASADAN YARARLANMAYA HAKKI YOKTUR. BİREYİN DEĞİL, BİREYLERİN TAMAMINI İFADE EDEN TOPLUMUN VE DEVLETİN YARARI, HER DÜŞÜNCE VE KAYGIDAN ÖNCE GELMELİDİR. SINIRSIZ BİREYSEL ÖZGÜRLÜK VE KİŞİSEL ÇIKAR PEŞİNDE OLANLAR, KENDİ EMELLERİNİ, ÇIKARLARINI ULUSUN YÜKSEK ÇIKARLARI VE ÖZGÜRLÜĞÜNDEN ÜSTÜN TUTANLARDIR. SINIRSIZ KİŞİSEL ÖZGÜRLÜKLER, KİŞİSEL ÇIKARLAR, UYGAR VE DÜZENLİ TOPLUMLARI, DEVLETLERİ YIKARAK ANARŞİYİ VE ÇOĞUNLUKLA DA ZORBALIĞI YARATIR..." İnsanın aklına ister istemez gelir, Atatürk'ün Cumhuriyet Savcısı olma özelliğine, cesaretine, iradesine, kararlılığına, aydınlığına sahip kaç hukukçu var, ülkemizde?!. İşte bunun için Fethullah Gülen, müritlerine hedef gösteriyor: "Mülkiyede ve Adliyede kadrolaşın!.." Cumhuriyet Savcıları'nın büyüteç altına alınması; sadece müritlerin değil, görevini yapmayarak sessiz kalanların, Cumhuriyete ihanete sırtını dönenlerin de ayıklanmasını gerekli ve öncelikli kılmaktadır. Laik hukuk devletinin tüm kurumlarıyla işlemesi, "Temiz Türkiye" idealinin gerçekleşmesi, Atatürk'ün yukarıdaki direktifleri, böyle bir ayıklamayı kaçınılmaz hale getirmiştir. Tabii bu yasal ölçülerdeki ayıklamanın önce fethullahçılara kol-kanat geren, genel af tartışmalarını durup dururken gündeme getiren ve AB girişimleri, tahkim dahil, daha pekçok olumsuz işlemin sorumlusu Başbakan ve bu Adalet Bakanından başlaması şarttır.

    14. Almanya'da Federal Anayasayı Koruma Teşkilâtı'nın en sadık işbirlikçilerinden biri ve de malûm Necmeddin Erbakan'ın yeğeni olan Mehmet Sabri Erbakan, Başkanı olduğu İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilâtı'nda yaptığı şu konuşma ile "hit" olmuştur: "Yetmişbeş yıldır bize zorla Türk kimliğini dayattılar. Biz bunu reddediyoruz. Üç milyarlık müslüman dünyasının kimliğini istiyoruz". İhanet ve uşaklık, daha veciz (!) biçimde nasıl ifade edilebilir ki?!. Erbakan'a çok yönlü destek sağlayan BfV ve BND'nin yan kuruluşu olan Doğu Enstitüsü'nün araştırmacılarından Gunther Seufort, hiç olmazsa Alman olmanın rahatlığı ve dokunulmazlığı içinde işbirliği ve de birlikteliği ortaya koyan şu yorumu yapmıştır: "Bir Türk ulusu yoktur. Varolan, tepeden inmeci (jakoben) merkezi devlet terörü ile bir arada tutulmaya çalışılan değişik kültürel gruplardır: Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Aleviler, Hristiyanlar.... Adına Türk ulusu denilen uyduruk konsept, bizzat Mustafa Kemal tarafından Türk kökenli sünni müslümanların ulusu olarak tasarlanmıştır".

    15. 21 Kasım 2000 tarihli Akit gazetesinde yayınlanan habere göre, hakkında Türkiye'ye girme yasağı bulunan İnsan Hakları İzleme Örgütü Avrupa Koordinatörü Jonathan Sugden, -nasıl olduysa- Türkiye'ye girmiş ve toplantıya katılmıştır. Üstelik, toplantıda yaptığı çok anlamlı (!) konuşmada: "İnanç özgürlüğü ve kılık kıyafetle ilgili ihlâllerin bu belgede yeralmasını çok yadırgadım. Bu ihlâlleri ve kısıtlamaları Türkiye'ye yakıştıramadım" demiştir. Sugden'in Türkiye'ye girişinde rol oynayan kamu görevlileri hakkında bir soruşturma başlatıldığına ilişkin maalesef bir bilgi edinilememiştir. Aynı şekilde, Pakistanlı Bakkal Lord Ahmed'in yakın arkadaşı Lordlar Kamarası Üyesi Lord Patel of Blackburn ise, yaptığı konuşmada bu anlamlı (!) konuya şu katkıda bulunmuştur: "İnsanların düşüncelerini ifade özgürlüğünün olmadığı yerde demokrasi de yoktur. Başörtüsü taktıkları için öğrencilerin okuldan atıldıklarını, eğitim haklarının ellerinden alındığını duyunca şok oldum". Toplantıdan sonra Heyet üyeleri, Çankırı Cezaevine ziyaret izni alamamışlarsa da en az Eşber Yağmurdereli ayarında ve değerinde bir başka "fikir ve düşünce adamı" olan ve de "AB'nin yolunun Diyarbakır'dan geçtiğini", "şeriatın tehdit oluşturmadığını" söyleyen Mesut Yılmaz'ı ziyaret etmişlerdir. Gerek Türkiye'de ve gerekse dönüşünde Almanya'da gerçekleştirdiği Basın Toplantısında Türk Devletini suçlayan, sorgulayan ve de yine Kürtlere azınlık statüsü talep eden Claudia Roth, sadece ve sadece Mesut Yılmaz'a iltifat ederek gerekli yerlere mesajını vermiştir. Heyet üyeleri, Ankara'da en az Mesut Yılmaz kadar "değerli" Necmeddin Erbakan ile Hasan Celal Güzel'i de ziyaret ederek anlamlı etkinliklerini -uzak olmayan bir tarihe kadar- sonlandırmışlardır.

    16. İngiltere'den binlerce mil uzaktaki Falkland adaları için İngiltere'nin savaşı göze almasını ve de savaşmasını hala hatırlayan kaç kişi var, ülkemizde? İşte belleksizlerden birinin "Ulusal Andıç"ta yayınlanabilecek örnek bir makalesi: Yazarı Mehmet Ali Birant ve makale başlığı "Kıbrıs'ın Üzerine Oturamayız". Yoruma hiç gerek yok. Herkes Posta gazetesi alıp okuyamayacağına göre, bu makalenin "Ulusal Andıç"ta yeralması, Türkiye'deki etki ajanlığının boyutları hakkında kamu görevlilerinin bilgi edinme hakkını karşılayabilecektir. İşte sadece bir paragraf: "Kamuoyuna doğru bilgiler verelim. Hepimizin bilmesi gereken bazı gerçekler var. Başta ABD olmak üzere, batı dünyası Kıbrıs konusunda bir karara, bir uzlaşıya vardı. Bu da, Kıbrıs konusunda çözüm bulunmasıdır. Bulunacak çözümün tamamen Rumları tatmin etmesi sözkonusu değil. Ne Türkiye, ne Rumlar istediklerini elde edebileceklerdir. Konfederasyon ile federasyon arası bir orta yolda buluşulacak. Bir nokta var ki uluslar arası güçler kabul etmeyeceklerdir. Bu da Türkiye'nin Kıbrıs'ın üstüne oturması ve bugünkü statükoyu olduğu gibi sürdürmesine imkân vermeyeceklerdir.... Oysa değirmenin suyu bitmiştir. Direnilmesi imkânsız bir sürecin içine girilmiştir" (Posta, 17.11.2000).

    Çok değil, 1 Ağustos 1919 tarihinde, benzer bir yazı, İstanbul Basınında yayınlanıyordu. Örnek farklı, yazarı farklı, zaman ve koşullar farklı ama teslimiyetçi, ver-kurtulcu, etki ajanı zihniyet aynı: "Amerikalıları çok iyi tanıyan ve önceki gün Amerikan Sefarethanesi'ndeki toplantıda hazır bulunan, yalnız adının verilmesini istemeyen bir Türk, dün Akşam gazetesinin bir muhabirine, Amerikan Tahkik Komisyonu'nun, daha ilk hamlede 'Ermeni meselesi'ni sormasının gayet tabii görülmesi gerektiğini söylemiş, sonra şunları eklemiştir: ... Ermenilere bir parça fedakârlık etmeli ve bu şekilde hüsnüniyetimizi göstermeliyiz. (..) Biz bunu yapmazsak, belki de zorla yaptırırlar. Ermenilere arazi ve istiklâl verilmesini esasen kabul etmişlerdir (Attila İlhan, "Hak Hukuk Bahane, Sorun Kıbrıs ve Petrol!", Cumhuriyet, 5.1.1999). Sadece bu kadar mı? Elbette ki hayır!.. İşte birkaç örnek daha: "Bizim için tutulacak tek kurtuluş yolu, İngiltere ile beraber yürümektir.... Mustafa Kemal'in muzaffer olduğunu görmektense, memleketin Yunanlılar tarafından alınmasını tercih ederim" (Refik Halit Karay). "Yunan Ordusunun muzafferiyeti için dua ediniz (Adliye Nazırı Ali Rüşt&#252. "Kim milliyetçilerle birlikte Yunan'a karşı giderse şer'an kâfirdir.... Yunan ordusu Halife'nin ordusu sayılır" (İskilipli Atıf Hocanın başında bulunduğu Teali-i İslâm Cemiyeti'nin bildirisi). "Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asya'nın hangi kavmi başardı ki biz başarabilelim" (Ali Kemal). "Limanda yetmiş tane yabancı gemi varken, Kuvayı Milliye ayaklanmasından korkulmaz" (Damat Ferit Paşa). "Tek çare galiplerle uyuşmak ve anlaşmaktır" (Refi Cevat Ulunay). "Medeniyeti temsil eden İngiltere gibi bir devlete itiraz etmek küstahlıktır" (Rıza Tevfik). "Umumun arzusu, İngiltere tarafından idare edilmekliğimizdir" (Hariciye Nazırı Mustafa Şerif Paşa). Geniş bilgi için bkz. Mümtaz Soysal, "Ecnebi Kurtarıcılarımız", Hürriyet, 24.10.2000.

    Kısaca, ABD'nin ve Batı'nın malûm anlaşması, Sevr Barış Antlaşması'nda ifadesini bulmuştur. Birant açıkça ifade etmese de, onun gibilere göre Atatürk bu süreci sadece geciktirmiştir. Gecikmeli de olsa, aynı taleplere koşulsuz uyum göstermekten başka hiçbir çaremiz kalmamıştır, değirmenin suyu bitmiştir. Bugün Kıbrıs, yarın kıta sahanlığı, öbür gün Kürdistan, Pontus, Ermenistan tazminat ve toprak talepleri, sözde Türk olmayan 47 ayrı etnik halka kendi dillerinde eğitim ve yayın hakkı vs. vs. Ali Kemal bile bu kadarını yazamamıştır, Birant, mütareke döneminin bu işbirlikçi gazetecisini fersah fersah geride bırakmıştır. Ama sorun Birant'ın kendisi değildir, şüphesiz. Ona gazetesinde köşe yazarlığı ve de medya yöneticiliği vererek soruna çanak tutan, CNN'in Güneydoğusu olmayan Türkiye haritasına tepki vermeyerek CNN-Türk'ü adeta etki ajanlarının sesi haline getiren, Radikal'in yazı kadrosu ile anti-ulusalcılığa lojistik destek sağlayan işverenin de deşifre edilmesi büyük önem taşımaktadır. Tabii ki bu da yetmez. Bu grubun kirli çamaşırlarının ortaya çıkarılarak tasfiyesi de -diğer medya kuruluşunda olduğu gibi- kaçınılmaz hale gelmiştir. Herkes ama özellikle de medya işverenleri ve politikacılar, bu ülke için yaptıklarının bedelini ödemek zorunda bırakılmalıdır ki Türkiye bir hukuk devleti olarak varlığını sürdürebilsin. Bu ükede, TSK ve kuvayı milliyeci siviller, kalıcı ve son sözü söyleyicidir; işbirlikçiler değil...

    17. Andıç konusuyla ilgili olarak Cengiz Çandar'ın, Gülay Göktürk'ün, Etyen Mahçupyan'ın, Mehmet Barlas'ın, Nazlı Ilıcak'ın, Fehmi Koru'nun aleyhteki yazıları, "Ulusal Andıç"ta mutlaka yeralması gereken örnek makaleler arasında özel önem taşımaktadırlar. Dayanışmanın uluslararası boyutu da sözkonusudur, Türk Askerine ağız dolusu hakaret edip, PKK'lı teröristlere "kahraman gerillalar" sıfatını yakıştıran, ormanların ateşe verilmesi ve de turistik bölgelerde sabotaj emirlerini yayınlayan gazete ve dergilere hiç tepki vermeyen Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI), andıç sözkonusu olduğunda Cengiz Çandar lehine tepki gösterebilmektedir. Keza, MAZLUM-DER Genel Başkanı Yılmaz Ensaroğlu ise görülmemiş bir pişkinlik ve arsızlıkla, Genelkurmay Başkanlığı hakkında suçduyurusunda bulunmuştur. Çandar'a destek verenler arasında Ufuk Uras, Ahmet Taşgetiren, Mehmet Altan, Hüsnü Öndül, Nuh Gönültaş, Can Dündar, Hüseyin Gülerce, Deniz Türkali, Ercan Karakaş, Oral Çalışlar, Orhan Pamuk, Yılmaz Karakoyunlu gibi isimler de dikkat çekmiştir.

    18. "Andıç Belgesi Dünya Basınının Gündeminde", Akit, 10.11.2000.

    19. Devlet ve rejim düşmanlığını "demokratlık", "ilericilik" ve de "radikallik" olarak sunmaya çalışan malûm gazetelerden "Yeni Binyıl", nedenini açıklamaksızın, üç köşe yazarının (Kürşat Bumin, Alev Er ve Hrant Dink) görevine Ağustos 2000 içinde son vermiştir. Aynı zamanda Bilgi Üniversitesinde öğretim elemanı olarak da çalışan Kürşat Bumin, ikinci iş gelirini kaybedince, geldiği yere yani "Yeni Şafak" gazetesine geri dönerek yazarlığını sürdürmeye devam etmiştir. Bu arada gerek Bilgi Üniversitesi ve gerekse Yeni Şafak gazetesi, çizgisi itibariyle kesişme noktaları bir hayli fazla iki kurum olarak kamuoyunca iyi bilinmektedir.

    20. Vietnam Savaşı döneminde bir ABD teğmeni olan Willam Calley, Mai Lai köyünde 500 sivili yaş ve cinsiyet ayrımı yapmaksızın kurşunlayarak öldürmüştür. En son Abu Cemal adında bir zenciyi, gözleri iyi seçmeyen tek tanık ifadesiyle idam eden ABD, 500 kişinin katiline sadece müebbet hapis cezası ile yetinmiştir. 2001 Yılında bu katliamın 31. Yıldönümü etkinlikleri düzenlenmeli, hatta geleneksel hale getirilmelidir.

    21. Türkiye'de insan hakları doğrultusunda faaliyet gösterecek sivil toplum örgütlerinin, ABD ile ilgili programa dahil edecekleri etkinlikler arasına, Kızılderililere geçmişte uygulanan soykırım ile hala uygulanmakta olan baskılar da dahil edilmelidir. Bugün toplama kamplarında yaşamak zorunda bırakılan, önemli bir bölümü alkolik ve çalışamaz durumda bulunan Kızılderiler, her yılın 1-7 Kasım tarihlerini maruz kaldıkları baskıları protesto haftası olarak ilân etmişlerdir. ABD Anayasası'nda mevcut temel hak ve özgürlüklerle vatandaşların eşitliği prensibini kendileri için de talep eden Kızılderili liderlerden pekçoğu faili meçhule kurban gitmiştir. Efsanevi lider Leonard Peltier ise, hak talebi dışında hiçbir adi ya da siyasal suç işlememesine karşın, 1977'den bu yana hapiste bulunmaktadır. ABD Kamuoyu Abdullah Öcalan'ı ve Ermeni soykırım masallarını ne kadar biliyorsa, Türk kamuoyunun da Leonard Peltier'i ve halkını, bu ülkedeki ırk ayrımını o ölçüde bilme ve tanıma hakkı sözkonusudur.

    22. Polis Akademisi'nin yirmi yılı aşkın bir süredir fethullah cemaatinin etki alanında olduğunu Türkiye'de bilmeyen kalmamıştır, sadece halihazırdaki Emniyet Genel Müdürü dışında. Oysa, uzun yıllardır akademide öğretim elemanı olarak çalışan şahsın, cemaatle herhangi bir gönül bağı yoksa, elindeki bilgi ve belgeler çerçevesinde bu inkâra gitmemesi gerekirdi. Gerek Ankara eski Emniyet Müdürü Cevdet Saral döneminde hazırlanan fethullahçılar raporu ile ilgili değerlendirmeler ve işlemler ve gerekse kurum içinde fethullahçı kadroya hiç dokunulmayışı, kamuoyunda birtakım kuşkuların doğmasına neden olmaktadır. Şahsın talebi halinde, kurum içindeki şeriatçı ve fethullahçı faaliyetlerle ilgili resmi belgeleri kendisine ibraz edebilirim. Türkiye'nin en önemli ve stratejik kurumlarından biri olan Emniyet Genel Müdürlüğü'nün sadece cinlikle yönetilemeyeceği anlaşılmalıdır.

  7. #7
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    HASIM ÜLKE: ALMANYA
    BUNDESNACHRICHTENDIENST VE KOSOVA SORUNU



    Türk Toplumunda, İngiltere, Fransa, Yunanistan, Rusya, Ermenistan, A.B.D., İtalya gibi çeşitli ülkelerle ilgili olarak, kaynağını tarihin derinliklerinden alan ve günümüzü de kapsayan önyargılı - olumsuz değerlendirmeler hep süregelmiştir. Aynı durum, son yüzyıl içinde Türkleri “düşman” olarak gören Suriye, Irak, İran gibi İslâm ülkeleri için de sözkonusudur. Ancak, bir ülke vardır ki, hâlâ “müttefik” kabul edilir; kamuoyunda gereğince tartışılmaz, değerlendirilmez Almanya!.. Toplumumuzun önemli bir kesimi için Almanya, I. Dünya Savaşı’nda yanyana savaştığımız, üstelik milyonlarca vatandaşımızın halen yaşamakta olduğu ve belki bir o kadarının da kaçak bileolsa çalışmak için can attığı ekonomik açıdan bir cazibe merkezidir, bir dost ülkedir.

    Almanya ile ilgili toplumumuzdaki bu imaj, Alman ırkçılarının arada sırada Türk ailelerini “yakma” eylemlerine, Alman Devletinin sağ-sol ve bölücü örgüt militanlarına geniş kapsamlı lojistik destek sağlamasına rağmen bir türlü değişmez. Son Abdullah Öcalan olayında olduğu gibi İtalya’ya gösterilen organize tepki, çok daha fazlasını hak eden Almanya için asla gösterilmez. Oysa, Alman toplumundaki Türkiye ve Türklük imajı, son derecede olumsuz olup, bu ülkenin Türkiye’ye yönelik pan-germenist dışpolitikasının temel belirleyicisidir. İşte bu çelişki, Türk kamuoyunda bugüne kadar tartışmaya hiç açılmamıştır. Türk Devletine düşman olan sağ-sol ve bölücü unsurlar, ideolojik ve dinsel gerekçelerle başta A.B.D. olmak üzere pekçok ül---i karşıt hedef gösterirken, Almanya’ya hiç “dokunmamaya” çıkarları açısından özel önem vermişlerdir. Nitekim, Türkiye’de gündemi oluşturmada hayli etkili olan şeriatçıların, aşırı sol dinazorların ve de ayrılıkçı kürt faşistlerinin yeraldıkları sivil toplum kuruluşlarının (bir başka ifadeyle demokratik kitle örgütlerinin) kendi gündemlerine Almanya’yı hiç almamış olmaları, bu açıdan bir rastlantı sayılmaz, sayılmamalıdır da...

    TÜRK-ALMAN İLİŞKİLERİNDEKİ TEK YANLI ALMAN İHANETİNİN TARİHSEL KÖKENİ VE NEDENLERİ

    XIX.Yüzyılın ikinci yarısında Bismark ile kurumsallaşan, XX. Yüzyılın hemen başlarında II. Wilhelm döneminde emperyalizm ve devlet kavramlarıyla özdeşleşen Alman faşizmi -kabul edilebilir milliyetçilik anlayışının da ötesinde- iki temel hedefin gerçekleştirilmesini öngörmekteydi: Ekonomik açıdan yeni “hayat alanları”na yani ürettiklerini pazarlayabilecekleri sömürgelere sahip olurken, siyasal açıdan da “arka bahçe”de yani Avusturya-Macaristan, Romanya, Çarlık Rusyası gibi ülkelerde yaşayan Alman ırkını bir bayrak altında toplamak yani pan-germenizm!..

    1. Birinci Dünya Savaşı Dönemi (Öncesi ve Sonrası)

    Fas başta olmak üzere sömürge arayışlarından somut bir sonuç elde edemeyen II. Wilhelm Almanya’sı için, Osmanlı İmparatorluğu, stratejik açıdan hayati bir önem taşımaktaydı. Örneğin, Bağdat Demiryolu Projesi, ekonomik getirilerinin yanısıra, İngiltere’nin Hindistan yolunu tehdit etmesi açısından da planlanmıştı. Ancak, Kayzer Wilhelm’in iki kez Osmanlı ülkesine gelmesi ile gelişen ikili ilişkiler, Kerkük-Musul bölgesinde arkeolojik çalışma yapma izini ile gelen sözde arkeologların jeolojik çalışma yaptıklarının anlaşılması ile ortaya çıkan kuşkuları giderememişti. Sözkonusu bölgede zengin petrol yataklarının bulunması, Osmanlı İmparatorluğu üzerinde emperyalist paylaşım kavgasında İngiltere, Çarlık Rusyası ve Fransa’yı da harekete geçirmişti. Bu nedenle ortaya çıkan Trablusgarp ve Balkan Savaşları’nda, Almanya, tüm bu olumsuz gelişmelere sadece seyirci kalarak ikiyüzlülüğünü, bir başka ifadeyle güvenilmezliğini ortaya koymuştu. Almanya’nın emperyalist politikasının bir yansıması olan vefasızlığın bedelini, Trablusgarp’ı, 12 Adayı ve Rumeli’deki topraklarımızın önemli bir kısmını kaybederek ödeyen Osmanlı yöneticileri, özellikle de İttihatçılar, 1911’den itibaren İngiltere ve Fransa’ya ittifak önerisinde bulunmuşlardı. Hatta, I. Dünya Savaşına girilmezden kısa bir süre önce, Mayıs 1914’de, Sadrazam Talât Paşa bizzat Kırım’a giderek Rus Çarı II. Nikola’ya ittifak teklif etmişti. Bu üç emperyalist ülkenin yanısıra, Yunanistan ve Bulgaristan gibi küçük ülkeler bile Osmanlı Devletinin ittifak önerisini reddettikten sonradır ki, Almanya, yeniden -bu defa alternatifsiz olarak- gündeme gelmişti. İttihatçıların kendilerine güvenmediğini bu ittifak arayışları nedeniyle anlayan Alman Hükûmeti, savaşa birlikte girme karşılığı resmen iki temel konuda “açık çek” talep etmişti: Birincisi, İngiltere’yi sömürgelerinde meşgul etmek ve hammadde kaynaklarını zaafa uğratmak için Padişah-Halifenin tüm müslümanlara yönelik olarak “Cihad-ı Ekber” (kutsal savaş) çağrısında bulunması. İkincisi, Osmanlı Ordusunun en az % 25’sinin Alman Genel Kurmayı emrine verilmesi. Almanya’nın istekleri tartışılmaksızın yerine getirilmişti.

    Osmanlı Devleti, 2 Ağustos 1914 tarihli Osmanlı-Alman İttifak Anlaşmasının tüm yükümlülüklerini yerine getirirken, Almanya’nın ikiyüzlü ihaneti yeniden sahneye çıkmıştı. Şöyle ki:
    Almanya, taahhüt ettiği silâh ve malzemeyi, özellikle de Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının savunması için elzem olan uzun menzilli topların teslimini geciktirmişti. Bu gecikmenin bedeli Çanakkale muharebelerinde Türk askerinin kanıyla ödenmişti.
    Alman Genelkurmayı, Galiçya’da ve Kanal Harekâtında, Osmanlı Devletini doğrudan ilgilendirmediği halde Türk Ordusunu kullanırken; kendi çıkarları için en seçkin birliklerimizin ağır kayıplar vermesine neden olmuştu. Türk askerini canlı kalkan olarak kullanma oyunu, hristiyan İtilâf askerlerini de kollamak (imhasını önlemek) amacına yönelik olarak Çanakkale’de sahnelenmişti. İtilaf birliklerini en az 6 ay Çanakkale’de oyalamayı hesaplayan Alman Genel Kurmayı, bu doğrultuda General Liman Von Sanders vasıtasıyla planını uygularken, Türk tarafının ikiyüzbini aşkın asker kaybının başlıca sorumlusu olmuştu. Ta ki, Yarbay Mustafa Kemal’in ünlü müdahalesine kadar...
    Almanya’nın samimiyetsizliği daha I. Dünya Savaşı’nın hemen başlarında belli olmuştu. Osmanlı Hükûmeti’nin İtilâf emperyalistlerine karşı tepki olarak, 1 Ekim 1914’den itibaren geçerli olmak üzere Kapitülâsyonları kaldırdığını açıklayan (9 Eylülde İstanbul’daki Büyükelçilere tebliğ edilen, 17 Eylülde de resmen yayınlanan) kararına öncelikle ve en sert karşı çıkan ülkeler, Almanya ile diğer savaş müttefiğimiz Avusturya-Macaristan İmparatorluğu olmuştu. İttihat ve Terakki Partisi liderlerinin sert eleştirileri sonrasında bu iki ülke kapitülasyonlarla doğan haklarını her ne kadar daha sonra reddetseler de, kendileri ile ilgili kuşku ve güvensizliğin bu vesileyle bir kez daha pekişmesine engel olamamışlardı.
    Almanya’nın güvenilmezliği ve hatta hainliği, Kafkas Cephesinde açık biçimde ortaya çıkmıştı. Hazar petrolleri ile ilgili olarak Kafkasya ve Azerbaycan’ın Osmanlı kontrolü altına girmesini istemeyen Almanya, Galiçya ve Ukrayna’da savaştığı can düşmanı Ruslarla işbirliğine gitmiş ve bu gelişme Teşkilât-ı Mahsusa tarafından belgelenmişti. Keza, stratejik açıdan önemi büyük olan Kudüs, düşman İngiliz birlikleri tarafından işgal edildiğinde, Alman Kiliselerinde şükran ayinleri düzenlenmişti.

    Aynı şekilde, Savaş sona erdikten sonra Almanya, kendisine sığınan Talât Paşa başta olmak üzere önde gelen İttihatçı liderlerin Ermeni teröristler tarafından vahşice öldürülmelerine seyirci kalmıştı. Hatta, Talât Paşa’nın katili, Türk Milleti ve de Hukukun temel kuralları ile alay edilircesine Alman yargısı tarafından beraat ettirilmişti. İşte, Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, tüm bu deneyimleri unutmayarak Almanya ile mesafeli durmaya gayret etmiş; bu arada Hitler’in yükselişini kuşku ve endişe ile izlemişti. Atatürk, Almanya’nın dostu olunamayacağını; dostluk ya da düşmanlık kavramlarını ancak bu ülkenin çıkarlarının ve de üstün ırk nazariyesinin belirlediğini çok iyi bilmekteydi.

    2. II. Dünya Savaşı Dönemi (Öncesi ve Sonrası)

    Alman toplumunda zaten var olan şoven ve saldırgan (irredantist) milliyetçilik duyguları, Versay Barış Antlaşması’nın Almanya’ya yüklediği 56 Milyar Dolar savaş tamirat borcunun neden olduğu ekonomik çöküntü ortamında daha da gelişerek yükseliş trendine girmişti. İtilaf Devletlerinin daha sonra ödenmesi mümkün olmadığı anlaşılan bu borcu 33 Milyar Dolara çekmesi, sonucu değiştirmemiş; yalnızca Hitler’i iktidara getirmeye yetmişti. Hitler’le birlikte, pan-germenizm bir devlet politikasına dönüşerek hayata geçirilmiş; hatta daha da ileri gidilerek “ari ırkın dünya egemenliği” söylemleri açıkça ifade edilmişti. Hitler Almanyası’nın ilk hedefi, Alman dilinin konuşulduğu Alsas-Loren bölgesinden başlayarak İdil (Volga) nehrinin boylarında yaşayan küçük Alman kolonilerini kapsayacak bir “germen vatanı” oluşturmaktı. Bu vatan kapsamına, Türk bölgelerinden Kırım, Gence şehrindeki birkaç yüz kişilik küçük bir Alman kolonisinin varlığı nedeniyle bu şehre kadar tüm Kuzey ve Güney Kafkasya ile iç Rusya’nın önemli bir bölümü girmekteydi. İşte, İkinci Dünya Savaşı’nda Alman Ordularını Stalingrad (Volvograd) önlerine kadar getiren neden buydu. Eğer Almanlar savaştan zaferle çıkmış olsalardı, sıra tüm dünyanın Alman “hayat alanı”na dönüşmesine gelecekti.

    3. Soğuk Savaş Döneminde Alman Milliyetçiliği

    Dünya Savaşı’nın Almanya’da yarattığı ekonomik, toplumsal ve siyasal tahribat, savaşta kazanılan tüm toprakların yanısıra Doğu Almanya’nın da kaybedilmesi ve ülkenin müttefik devletler tarafından işgal edilmesiyle daha da büyük boyutlara ulaşmıştı. Ancak, bu olağanüstü zor koşullarda Alman milliyetçiliğinin gelişimini önlemek asla mümkün olmadı. İşte bu noktada Almanya yöneticileri, milliyetçiliklerini gizleyerek hatta ırkçı parti kurulmasını kâğıt üzerinde yasaklayarak dış dünya önünde farklı bir imaj yaratmaya yöneldiler. Bir yandan A.B.D.’nin baskılarına boyun eğerek Münih’de C.I.A. tarafından finanse edilen “Sovyetler Birliği’ni Araştırma Enstitüsü”, “Hürriyet Radyosu”, “Hür Avrupa Radyosu” na izin verirken; diğer taraftan Macaristan, Romanya, Sovyetler Birliği ile gizli pazarlıklar sürdürürerek soydaşlarını kişi başına ortalama 35.000 Marktan başlayan ve eğitim durumuna göre yükselen bedel karşılığı “satın almaya” başladılar. Alman Hükûmetinin bu girişimi elbetteki salt milliyetçilik duygularıyla izah edilmezdi; konunun insani boyutu da kuşkusuz mevcuttu: II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte, Stalin, Alman Ordusu ile işbirliği yaptıkları gerekçesiyle, Türkiye sınırında yaşayan “güvenilmez halklar” kapsamında Kırım, Karaçay, Balkar ve Mesket (Ahıska) Türklerini, Çeçenleri, İnguşları ve de Volga boyunda yaşayan Almanları, -bebeğinden yaşlısına kadar cinsiyet ayırımı yapmaksızın tümünü- Urallar, Sibirya, Özbekistan, Kazakistan ve benzeri sürgün bölgelerine göndererek cezalandırmıştı. Örneğin, sadece Kırım Türklerinin hayvan vagonlarında, en ilkel koşullarda ve yaklaşık iki ay süren yolculuklarında toplam nüfusunun % 46’sını kaybettiği gözönüne alındığında, Alman asıllı sürgünlerin kayıpları hakkında bir kıyaslama yapmak mümkün olabilir. İşte Alman Devleti, sürgündeki soydaşlarının yanısıra, Macaristan ve Romanya gibi komünist rejimin esareti altındaki soydaşlarına sahip çıkmak, onların mağduriyetini gidermek yolunda bu ülkelere büyük meblağlar akıtmıştı... Ya Türkiye?!.

    ALMAN “DERİN DEVLET”İ

    Alman İstihbaratı Bundesnachrichtendienst (B.N.D), II. Dünya Savaşı sonrasında en az C.I.A. ve Mossad kadar özgün bir yapılanmayla ortaya çıkmıştır. Örneğin, “askeri istihbarat”, “sanayi-teknoloji istihbaratı”, “karşı istihbarat” gibi klasik uğraş alanlarının yanısıra, Doğu Almanya ile bütünleşme dahil her alandaki stratejilerinin oluşturulmasında ve hayata geçirilmesinde; doğu blokundan -yukarıda bahsedildiği gibi- göçmen getirtilmesinde önemli görevler üstlenmiştir. Bölgedeki güç dengeleri arasında ikili oynamak konusundaki ilk başarı da, 1972’de Münih Olimpiyatları sırasında Sovyet Hükûmeti’nin tahrik edilmesi ve sonucunda oluşan tepkinin “Sovyetler Birliği’ni Öğrenme Enstitüsü”nün kapatılma gerekçesi olarak kullanılması ile sağlanmıştır. Böylece, A.B.D.’nin onayı da alınarak doğu bloku ile ilişkiler yoluna konulmuştur. Daha sonra ekonomik ve siyasal açıdan ağırlığını iyice hissettiren Almanya; A.B.D. ve İngiltere gibi ülkelerden bağımsız stratejiler geliştirmiştir. Örneğin, batılı müttefiklerine rağmen İran’la askeri-ticari ilişkilerin geliştirilmesi; Birleşmiş Milletler ambargosu öncesi Libya ve Irak’la askeri-ticari ilişkilerin sürdürülmesi; özellikle Irak’daki muhalif kürt gruplarına ülkesinde kucak açıp destek sağlarken, Irak yönetimine Halepçe Katliamında kullanılan Hardal Gazı başta olmak üzere her türlü kimyasal ve konvansiyonel silâh ve askeri amaçlı elektronik araç ve gereçleri satması gibi.

    Alman İstihbaratı BND, “arka bahçe” olarak nitelendirilen ve ekonomik açıdan “hayat alanı” kabul edilen Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya, Arnavutluk, Makedonya, Moldova, Ukrayna, Beyaz Rusya, Estonya, Letonya, Litvanya, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Afganistan, İran, Türkiye ve Irak gibi ülkelerin yeraldığı geniş bir coğrafyada, Alman Devleti’nin çıkarlarını koruyup kollama görevini fonksiyonel biçimde yerine getirmektedir. Klasik istihbaratçıların yanısıra, ilgili tüm ülkeler hakkında “----man’s” niteliğinde özel olarak hemen her alanda, örneğin filolog, tarihçi, araştırmacı-gazeteci, antropolog, sosyal antropolog, arkeolog, sosyolog, mühendis, çevreci, insan hakları uzmanı, sanatçı, sanat tarihçisi, ruhban, asker, demografi uzmanı, tıpçı, ziraatçı, siyaset bilimcisi, halkbilimci, jeolog gibi farklı meslek dallarına mensup elemanlar da istihdam edilmektedir. A.B.D.’nde Jamestown Vakfı, Hoover Enstitüsü gibi akademik nitelikli kuruluşların örneklerine, Almanya’da Humboldt Vakfı ve Üniversitesi, Osteurope Enstitüsü, Gettysburg Koleji, Bamberg Üniversitesi gibi çok sayıda “ilişkili” akademik kuruluşlarda rastlamak mümkündür. İstihbarat servisi veren masum görünüşlü vakıfların yanısıra, tıpkı A.B.D. ve İngiltere’de olduğu gibi sözkonusu servisler tarafından kurdurulan ve yönetilen-yönlendirilen sivil toplum örgütleri, Almanya için de aynen ve de fazlasıyla sözkonusudur. Başta İnsan Hakları olmak üzere, azınlıklar, göçmen ve mültecilik konularında bu servisler ve bağlantılı vakıflar, enstitüler ve sivil toplum örgütleri birbirleriyle sürekli paslaşmakta; enformasyon alışverişinin yanısıra birbirlerini de sürekli yakın takip altında tutmaktadırlar.

    Alman Servisi BND’nin, A.B.D. ve İngiliz Servislerinin nitelikli profesyonel kadrosuna oranla daha fazla “gönüllü” elemana sahip olmasının temelinde, bu toplumun adeta genlerine işlemiş milliyetçilik duygularının ve de bilincinin yattığını kabul etmek gerekir. Aynı duruma İsrail’de de rastlamak mümkündür. İsrail’de de tüm Yahudilerin -ister A.B.D., ister Rusya Federasyonu ve isterse de dünyanın herhangi bir yerinde yaşasın- birer doğal Mossad elemanı olduğu kabul edilir. Nasıl Yahudiler için Mossad’a çalışmak ve görev verildiğinde sorumluluk üstlenmek ve yerine getirmek bir ulusal onur-dinsel vecibe olarak kabul ediliyorsa, aynı durum Almanya için de daha yumuşatılmış olarak böyledir. Ancak, Almanya, profesyonel istihbaratçıların yanısıra, yukarıda da belirtildiği gibi akademisyenlerden, gazetecilerden ve de avukatlardan fazlasıyla yararlanmaktadır. Alman Servisi, adeta küçük bir avukat ordusuna sahip bulunmaktadır. “Hayat Alanı” ya da “Arka Bahçe” olarak nitelendirilen hedef ülkelerdeki azınlıkların her türlü legal-illegal ve hatta terörist örgütlerinin temsilcilerine, militanlarına kendi ülkesinde yaşama hakkı tanımaktadır. Bu iş için Kiliselerden Mason localarına kadar pekçok kuruluşu ve özel olarak oluşturulan yardım (!) amaçlı sivil toplum örgütünü (NGO) kamuflaj olarak kullanan Alman Servisi, buralarda “ajan” olarak kullanabilecekleri işbirlikçileri saptama ve yetiştirme fonksiyonunu yerine getirebilmektedir. Keza, hedef ülkelerdeki yetenekli, gelecek vaad eden ve Almanya’ya karşı önyargısı bulunmadığı anlaşılan politikacıların, özellikle de etnik ve dinsel sorunu mevcut olan politikacıların yanısıra, genç akademisyenlere de akademik nitelikli burs dağıtan vakıflar yolu ile deyim yerinde ise “çengel” atılmaktadır. Aynı şekilde, hedef ülkelerin üniversitelerinde paraya zaafı olan yetenekli akademisyenlere, o ülkenin “aile yapısı”, “toplumsal sorunları”, “dinsel farklılıkları”, “azınlıkların kültürel özellikleri”, “bölgelerarası ekonomik farklılıklar”, “insan hakları” gibi doğrudan dikkat çekmeyecek ama sosyal-siyasal ve kültürel istihbaratta kullanılanılan verilerin elde edilmesini sağlayacak bilimsel projelere destek sağlanmaktadır. Saptanmış eleman adaylarına belli bir yönlendirme sürecinin sonunda gereksinim duydukları alanda her türlü destek sağlanmaktadır (tıpkı A.B.D. ve İngiltere’de sözkonusu olduğu gibi). Almanya’da yaşayan yabancılardan sözkonusu standarda sahip olan, bir başka deyişle nitelikli gençlere aynı yolla “çengel” atılırken, kontrolünde güçlük çekilen ama işe yarayan militan-teröristler de avukatlar aracılığıyla sevk ve idare edilmektedir. Örneğin, kabul edilebilir eylem sınırlarını aşan, Alman Devletine ters düşen ya da dıştaki imaj açısından tutuklanması gerekenler, gözaltına alınmakta; sonra da bağlantılı avukatlar devreye sokulmaktadır. Gözetim süresinde pazarlık ve yönlendirme yapıldıktan sonra, tutuklananlar kontrollü olarak ama Alman Servisinin denetiminde serbest bırakılmaktadır. Hiç bir ülke Servisinde bulunmayan bu kadar çok avukat, Alman “Derin Devleti”nin karakteristiğini oluşturmaktadır.



    C. KONTROL EDİLEBİLİR İSTİKRARSIZLIK STRATEJİSİ

    Günümüz koşullarında hedef düşman ül---i mahvetmek istiyorsanız, Irak, Libya ve Yugoslavya örneklerinde olduğu gibi -A.B.D.’nin desteğini almak kaydıyla- Biirleşmiş Milletler gibi uluslararası mekanizmayı kullanabilirsiniz. Ancak, güç kullanarak yapacağınız tahribatı kontrol edebilmeniz kesinlikle olanaksızdır. Aynı şekilde, hedef ülkede ekonomik kriz çıkarabilirsiniz, ancak bunun sonucunu da kontrol etmeniz sözkonusu değildir. Keza, yakın gelecekte hedef ülkenin iletişim-elektronik ağının çökertilmesi de mümkün olabilir, ancak tüm bu “güç kullanma” yöntemlerinin sonuçlarını önceden kestiremezsiniz, önlem alamazsınız. Bu tür güç kullanımları, sözkonusu ülkelerde olduğu gibi ulusal birliği daha da pekiştirmeye, liderlerinin sürekli iktidarda kalmalarına yol açabilir ya da yapay olarak çıkartılan ekonomik krizin dalgalar halinde -Uzak Doğu ve Rusya’da olduğu gibi- Batıyı etkilemesi de olasılıklar dahilindedir. Bu durumlarda harekâttan umulan çıkarların -en azından kısa ve orta vadede- elde edilmesi de sözkonusu olamaz, üstelik çok yüksek meblağlara ulaşan masrafları da cabası.

    İşte, hedef ül---i elde tutmanın ya da güçsüz düşürmenin en kolay, en güvenli ve ekonomik yolu, “kontrol edilebilir istikrarsızlık” stratejisini uygulamak, bu yolda sürekli politikalar üretmektir. Bu stratejiyi dışpolitikasında en sık kullanan ülkelerin başında A.B.D. ve A.B. ülkeleri gelmektedir. Bu stratejinin en etkili yolu, önce hedef ülkedeki zaaf noktalarının bir başka ifadeyle “yumuşak karın bölgeleri”nin saptanmasından geçmektedir. Bu bağlamda hedef ülkede mevcut etnik-dinsel azınlıkların tüm boyutları ile profilinin çıkarılması ve potansiyelinin çok yönlü belirlenmesi; ayrılıkçılığın tahrik ve teşvik edilmesi; tarihsel husumetin körüklenmesi; terörün elaltından desteklenmesi ile ekonomik-siyasal-toplumsal kaos ortamının yaratılması; ulusal birliğin zaafa uğratılması; zayıf ve kişiliksiz yöneticilerin desteklenmesiyle hedef ülkenin dış müdahalelere sürekli açık hale getirilmesi vb. Bu stratejide ikili oynamanın her türlüsü var, ancak doğrudan düşmanlık yok, müttefik görünmek ise ön koşul. Ne sizin yıkılmanızı istiyorlar, ne de bölgedeki emperyalizmin belirlediği güç dengelerini bozacak biçimde kalkınarak güçlenmenizi. Bu stratejinin tüm aşamalarını Türkiye dün yaşadı, bugün de yaşamakta; kendisini yöneten çapsız alaturka politikacılarlar iş başında kaldığı sürece de yaşayacak. Önce, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yaşanan “Doğu Sorunu” çerçevesinde yapılan dış müdahaleler ve ayrılıkçı terör; Cumhuriyet döneminde ise şeriatçı ve kürtçü ayaklanmalar; sonra sırayla Ermeni sorunu ve terörü; arkasından sağ-sol çatışması;daha sonra kürtçü PKK terörü; sırada şeriatçı örgütlenme (Hizbullahçılar, Fethullahçılar, Kaplancılar, Milli Görüşçüler vb.), Ege ve Kıbrıs sorunları; yeni yeni Pontus-Rum sorunu belki yine Ermeni sorunu ve terörü, mezhep kavgası ve daha nice ihtimaller... Kısaca, bu stratejiyi oluşturup izleyenler var olduğu ve de devletimiz gerçek devlet adamları tarafından yönetilmediği sürece, içte ve dışta yapay sorunlarla sürekli meşgul edilen-tokatlanan Türkiye bölgesinde güçlenemeyecek, ağırlığını hissettiremeyecek, düşmanlarına karşı tehdit oluşturmayacak!..

    ALMAN “DERİN DEVLET”İ VE KOSOVA SORUNU

    Alman Servisinin güç ve yetenekleri konusunda fikir veren en tipik örnek Yugoslavya’dır. Bu ülkenin parçalanmasında en önemli rol işte bu BND’ye aittir. Önce Yugoslavya’nın Alman Servisi tarafından uzun yıllar önce büyüteç altına alındığı anlaşılıyor. Bu ülkedeki etnik ve dinsel grupların çok iyi analiz edildiği; Yugoslav bütünlüğünün simgesi olarak kabul edilen Tito’nun ölümünden sonra da, Alman Servisinin katolik Hırvatlar ve Slovenler üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırdığı; Yugoslav Askeri Haberalma Örgütü K.O.S.’un buna engel olamadığı biliniyor. Nitekim, Hırvatistan ve Slovenya’yı ilk tanıyan ülkenin Almanya olduğu, Hırvat ve Sloven ayrılıkçılarına tüm lojistik desteğin Almanya’dan geldiği de bilinen bir gerçek. Almanya’nın bu desteğini, ezilen azınlıklara ve insan haklarına karşı duyarlılığın tezahürü biçiminde algılamak da mümkün değil. Ortodoks olmayan ama Yugoslavya’nın en zengin ve refah içindeki bu iki bağlı cumhuriyetini koparmanın arkasında somut çıkar nedenlerini bilmek gerekir. Keza, Almanya’nın, hem Sırplar ve hem de Hırvatlar arasında sıkıştırılıp katledilen yüzbinlerce Boşnak’ın dramına -sırf Hırvatlara taraf oldukları için- seyirci kaldığı da biliniyor. Hırvatlara yaptırım gücü olduğu halde bunu kullanmayarak sorunun çözümünü uzatan, üstelik müslüman Boşnaklara yönelik etnik temizlik amacı ile kullanılmak üzere silâh sağlayan “insan hakları savunucusu” Almanya’nın, “insan hakları” konusundaki çifte standardını tüm boyutları ile ortaya koymak gerekmektedir.

    Yaklaşık 15 yıllık iktidarı boyunca Alman faşizmini devletine egemen kılan Kohl döneminde, müslüman olarak Kürt ayrılıkçılara örtülü ama tam destek sağlanırken, Arnavutlar da ihmal edilmemişti. Ortodoks Arnavutların Yunanistan’ın güdümünde olduğunu; üstelik de sayısal açıdan müslüman Arnavutlardan daha az olduğunu gözlemleyen ve de bu ülkedeki kaos ortamını dikkate alan Alman Servisi, Enver Hoca’nın ölümü ve Arnavutluk İstihbarat Örgütü SİGURİKİ’nin dağılmasını fırsat sayarak, -1988’den itibaren- illegal iktidar gücüünü elinde bulunduran Arnavut mafyası üzerinden müslüman Arnavutlar’a oynamaya başlamıştır. 1990’lardan itibaren, Doğu Almanya’dan intikal eden ve NATO standartlarına uymayan Rus yapımı silâh ve malzemeyi Arnavutluğa hibe eden Almanya, bu kapsamda önemli miktarda silâh ve mühimmatın da Kosova Kurtuluş Ordusu U.Ç.K.’nın eline geçmesini sağlamıştır. Keza, sürgündeki Kosova Hükûmeti’nin tanınmayan Başbakanı Bujar Bukoshi’yi Bonn’a götürerek tüm ihtiyaçlarını karşılayan ve Almanya’yı iletişim-enformasyon üssü olarak kullanmasına izin veren Almanya, Kosova sorununda da doğal olarak müslüman Arnavutların yanında yer almıştır. Hiç şüphesiz bu ilgide, Kohl sonrası Sosyal-Demokrat yönetiminin A.B.D.-İngiltere yakınlaşmasından rahatsız olmasının rolü de büyük olsa gerekir. İki Almanya’nın bütünleşmesinden sonra, Orta Avrupa, Orta Doğu, Uzak Doğu, Orta Asya ve CIS ülkeleri ile Rusya Federasyonu’nda bağımsız politika yürüten bu ülkenin giderek tehlikeli bir “dev”e dönüşmesi karşısında, tedirginliği artan İngiltere’nin, Avrupa Birliğinin örgütsel disiplininden kopma pahasına A.B.D.’ne yanaştığı biliniyor. İşte Almanya’nın Yugoslavya’ya yönelik askeri harekâta destek vermesinin temelinde, bu ikili kombinasyona karşı şimdilik yalnız kalma riskini göze alamamasının bulunduğu da ayrıca değerlendiriliyor. Şunu da kaydetmek gerekir ki, Almanya’nın Arnavutluk ve Kosova’daki istihbarat-ajitasyon ve benzeri faaliyetlerinin önünün, gerek M.İ.T. ve gerekse Makedonya’da Üsküp üzerinden bölgeye yönelik olarak çalışan C.I.A. istasyonu tarafından kesildiğine, etkisizleştirildiğine ilişkin olumlu duyumlar alınıyor. Ancak bilinen gerçek şu ki, Bosna’daki müslüman Boşnakların katillerinin en büyük destekçisi olarak müslüman Arnavutlar arasında prestij ve imaj kaybına uğrayan BND, silâh akışını sürdürdüğü ve tüm dünyadaki Arnavutların nakdi yardımlarını Almanya üzerinden transfer ettiği ve de sırtını yalnızca U.Ç.K.’ya dayadığı için bölgedeki varlığını sınırlı da olsa hissettiriyor.

    Burada esas olan, Kosova olayları dolayısıyla şimdilik bir insanlık sorunu ama ileride A.B.D., Almanya, İngiltere gibi ülkelerin Servisleri marifetiyle yükselen bir Arnavut milliyetçiliğine doğru gitmesi kaçınılmaz olan Kosova sorununun Türkiye’deki yansıması. Türk Devletinin tüm gelişmeleri izledikten, olasılıkları değerlendirdikten sonra alternatifli senaryolar üretmesi, değişen durumlara karşı değişen görevler üstlenmesi ve önlemleri alması gerekmektedir. Çünkü, önünde sonunda Arnavut milliyetçiliği, en azından Arnavutçanın eğitim dili olarak kabulü istemiyle, Türkiye’de yaşayan ve -abartılı da olsa- 5 milyon civarındaki Arnavut kökenli vatandaşlarımıza da bulaştırılmaya çalışılacaktır. Türk Devleti’nin bugüne kadar dikkate almadığı bir başka sorun da Kosova Türkleridir. Müslüman Arnavut mültecilerle Kosovalı Türk mülteciler arasında insani yardım açısından bir ayrım yapmak mümkün değilse de, Türkiye, kaybedilmiş ülkelerimizin millli hatırası olan Türklere daha fazla ve özellikle sahip çıkmak durumundadır. Onlara Türk olmanın gururunu ve ayrıcalığını tattırmak zorundadır. Bu sahip çıkış, Türk olmanın, Türklük bilincini dış politikaya egemen kılmanın, tarihine saygının, köklü ulusal devlet olmanın kaçınılmaz gereğidir.. .

    Kosova’da Türk Olmak ya da Arnavutlaşmak

    Balkan Savaşından sonra Kosova’yı terkederken, daha doğrusu Kosova ulusal sınırlarımız dışında kalırken, geride tam 524 yıllık egemenliğin hâtırası olarak küçümsenemeyecek bir Türk topluluğu ile nice sanat eserleri bırakmıştık. Bu eserlerin en anlamlısı da hiç şüphesiz Meşhet mevkiindeki Sultan I. Murat’ın türbesiydi. Sırpların, Bulgarların ve Yunanlıların, gerek Balkan Savaşı sırasında ve gerekse savaşın hemen sonrasında sivil Türklere karşı sürdürdükleri etnik temizlik sırasında yüzbinlerce masum soydaşımız hayatını kaybederken, bir o kadarı da geri çekilen Türk askerleri ile birlikte İstanbul’a doğru kitlesel göçe başlamıştı. Türk Tarihinin en dramatik geri çekilişiydi bu. İstanbul’a ulaşabilenler, gerçi her ne kadar canlarını kurtarabilmiş iseler de, uzun süre açlık dahil her türlü sıkıntıyı çekmişlerdi. Ya geride kalanlar, farklı nedenlerle doğup büyüdükleri topraklardan ayrılamayanlar, ayrılmak istemeyenler?! İşte geride bıraktığımız Kosova Türkleri, tam 524 yıllık Türk egemenliğinin bedelini, kanları ve malları ile Sırplara ödemeye başlamışlardı, hâlâ da ödemekteler. Sadece Sırplara mı? Elbetteki hayır!.. Türklerden boşalan evlere, müslüman Arnavutlar iskân edildiğinde yeni bir tehdidin başlayacağını hiç kimse tahmin bile etmiyordu. Hazır camilerin, bakımlı evlerin ve verimli toprakların sahipsiz kaldığını duyan fakir Arnavutların göçü öylesine ani olmuştu ki, Türkler kısa sürede azınlık konumuna düşmüşlerdi. Kaldı ki, Sultan I. Murat’ın kanının akıtıldığı toprakları ortodoks-slav mantığı ile kutsal toprak olarak kabul eden ve Sırp milliyetçiliği ile özdeşleştiren Sırpların iskânı da hep bu kısa süre içinde gerçekleşmişti.

    Sırp-Hırvat-Sloven Krallığının devlet terörü yaratarak Türk azınlığını sindirmeye yönelik çabaları sonucunda, 1930’lu yılların başında onbinlerce Türk aile Kosova’yı terketmek zorunda kalmıştı. Bunların şanslı olanları karayolundan ve yaya olarak Türkiye’ye ulaşabilirken, bir kısmı da yollarda yitip gitmişti. İşte, Mustafa Kemal Atatürk, uluslararası nitelikteki nedenlerin ve gereklerin yanısıra, Yugoslavya ile Türk azınlığın sorunlarını “düşman” olarak değil de “dost” bir müttefik olarak çözebilmek; göç dalgasını durdurabilmek; Türk azınlığın yaşadıkları yerlerde varlığını sürdürmesini sağlamak amacıyla 27 Kasım 1933’de bir Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması imzalanmasına önayak olmuştu. Her ne kadar bu antlaşmada Türk azınlıkla ilgili bir hüküm yeralmamışsa da göçlerin arkası önemli ölçüde kesilmişti. Kısa bir süre sonra da (9 Şubat 1934) Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında bölgesel güvenlik kuşağı oluşturmayı amaçlayan Balkan Antantı yürürlüğe sokulmuştu. İkinci Dünya Savaşı, neden olduğu tüm yokluk ve tahribata rağmen, başta Kosova olmak üzere Yugoslavya’da yaşayan Türk azınlığının en mutlu olduğu dönem olarak hatırlanıyor. Zira, bu savaşa kadar Türk azınlığa baskı uygulayanların kendileri, savaş süresince Alman baskısı altına girmişlerdi.

    Kosova Türkleri, ilk kez 1951’de Türkçe okulların açılmasıyla asimile edilme korkusunu üzerlerinden atmışlardı. Ancak bu defa tepki, milliyetçi Arnavutlardan gelmişti. Bu tarihe kadar sadece Prizren’de yaklaşık 50.000 Türkün şu veya bu şekilde Arnavutlaştırıldığını, milli kimliğini kaybettiği bilindiği için, bu defa Arnavut baskılarına karşı bir direniş başlatılmıştı. Bu arada Stalin yanlısı Rankoviç’in iktidardaki yükselişinin sürmesi üzerine iki ateş arasında kalan Kosova Türkleri, 1956-57 Yılları arasında Türkiye’ye yönelik bir göç dalgasına kendilerini kaptırmışlardı. Son olaylar öncesinde, Prizren’de toplam Türk nüfusu sadece 10.000 civarında. Geriye kalanlar da Priştine ve diğer kasaba ve köylerde yaşamaktalar. Bugün, Kosova Türkleri, Arnavutlardan ayırdedilmeksizin Sırp katilleri tarafından kitlesel biçimde imha ediliyor. Canlarını kurtarabilenler, başta Arnavutluk, Makedonya, Türkiye, Almanya, Karadağ gibi ülkelerde kurulan mülteci kamplarında yaşama savaşı veriyor. Ölüm ve açlık-hastalık arasında yaşama mücadelesi veren Kosovalılara etnik ya da dinsel açıdan ayrım yaparak yaklaşmak elbette ki insanlığa sığmaz. Ancak, Kosova Türkleri, tüm kamplar taranarak Türkiye’ye getirtilmeli. Parçalanmış aileler Türkiye marifetiyle birleştirilmeli, yaraları sarılmalı. Arnavut mültecilere her türlü insani yardım yapılırken, Türk asıllılara çok daha fazlası yapılmalı. Türk oldukları için 1913’den bu yana büyük acılar ve ıstıraplar çeken Kosovalı soydaşlarımıza, Türk olmanın gururu hissettirilmeli, bunca yıllık ihmalin, unutulmuşluğun tahribatı giderilmeli. Kosova sorunu sona erdikten sonra Arnavutlar memleketlerine gönderilirken, zaten sayıları çok az olan soydaşlarımızın Türk vatandaşlığına alınmasıyla çifte vatandaşlık hakkının sağlanmasına çalışılmalı. İsteyenlerin Kosova’ya dönmesine de -sırf o topraklarda tarihsel kimliğimizin muhafazası için- zorlama olmadan teşvik getirilmeli.



    2. Dost Değil, Hasım Bir Ülke Olarak Almanya

    Tarih şu gerçeği ortaya koymaktadır: Şovenizme, saldırganlığa, ırkçılığa dayalı milliyetçilikler, asla refah ortamında değil, aksine büyük acıların ve sıkıntıların yaşandığı dönemlerde gelişmektedir. Son olaylarla Arnavut milliyetçiliğinin ivme kazandığı da herkes tarafından bilinmektedir. Kısa vadede Türkiye’yi ya da Kosova Türklerini ilgilendiren bir sorun henüz yok görünüyor. Ancak ya orta ve uzun vadede?!. Özellikle de arkasında Almanya gibi müttefikler (!) varsa...

    Bu makale, bilimsel endişelerden uzak bir biçimde, dost görünen, Türk kamuoyunda hâlâ olumlu bir imaja sahip Almanya’nın gerçekte “hasım”, “düşman” bir ülke olduğu gerçeğine dikkat çekmek için yazılmıştır. Almanya’nın pek bilinmeyen profilinin ortaya konulmasına yöneliktir. Bu alanda yazılan uyarı niteliğindeki ilk makale olma gibi bir dezavantaja da sahiptir. Bir bilim adamı titizliğiyle saptanan hususların her biri ile ilgili araştırmaların ve yayınların yapılması, Türk halkının bilinçlendirilmesi ve yöneticilerin bilgilendirilmeleri açısından kaçınılmazdır.

    23 Nisan 1999 İtibariyle Almanya’daki mülteci kamplarındaki Arnavutların sayısı, Türkiye’dekinin yaklaşık ikibuçuk katıdır (yaklaşık 9.900 kişi). Alman İstihbarat Servisi BND, bugüne kadar kullandıklarının yanısıra, bunların ve daha geleceklerin içinden “çengel” atacağı Arnavutları hiç şüphe yok ki yetiştirecektir. Bu bir kehanet ya da tahmin olmanın ötesinde gerçektir. 1960’lı yıllarda, Türkiye’den Almanya’ya giden işçilerimiz arasında, “Kürt”, “Çerkez”, “Pomak”, “Boşnak”, “Arnavut”, “Laz” vb. kökenli vatandaşlarımızla, Marksist-Siyasal İslamcı-Ümmetçi-Tarikatçı ve de Mezhepçi vatandaşlarımız arasında “çengel” atılanların sayısı hiç de az değildir. Kamuoyumuz tarafından hiç bilinmeyen bir örnek vermek gerekirse, BND ilişkili bir akademisyen olan Dr. Wolfgang Feurstein, 1960’lı yılların başından itibaren Lazların ayrı bir ulus olduğu gerekçesiyle BND bünyesinde bir birim oluşturmuştur. Bu birim, önce masum bir biçimde, Karadenizli işçilerimiz arasından “Kaşkar Kültür Halkası” teorisine taraftar bulmaya çalışmıştır. Sıra, lazca alfabenin hazırlanmasına, sonra da bu alfabe ile yazılmış ders kitaplarının basımına ve dağıtımına gelmiştir. Lazcanın bağımsız ve yeterli bir dil haline dönüştürülmesi için akademik nitelikli çalışmalar yapılmış ve tüm yayınlar, folklorik nitelikteki periyodikler dahil, başlangıçta gazeteci, akademisyen ve turist kimlikli BND elemanlarının bavullarındaTürkiye’ye sokularak hedef bölgeye ulaştırılmıştır. Ancak, Feurstein’in yaklaşık 20 yıl öncesinde Türk makamları tarafından şüpheyle yakalanarak sorgulanması ve bir süre gözaltında tutulmasından sonra, bu iş Almanya’da laz bilinciyle yetiştirilen ikinci jenerasyon işçi çocuklarına havale edilmiştir. BND, sırf güvenlik gerekçesiyle ve Türkiye’yi uyandırmamak amacıyla, uzun yıllar bu tür yayınları posta yerine güvenilir kuryelerle bölgeye göndermeyi yeğlemektedir. BND’nin finanse edilmesi ile Türkiye’de 1994’ün ilk aylarında çıkarılan Türkçe-Lazca OGNİ adlı gazetenin mahkeme kararı ile kapatılması ve editörünün gözaltına alınması olayı ile 1992’de İstanbul Üniversitesi’nde aşırı sol örgütlere mensup öğrencilerin bir boykot eyleminde lazca yazılmış afiş asılması olayı, Alman medyasında Türkiye aleyhine defalarca kullanılmıştır. Bugün Alman üniversitelerinde laz kürsüleri mevcuttur. Nitekim, Yunanistan’da da laz kimliğini kabul eden yaklaşık 300 Türk vatandaşının burslu olarak üniversite eğitimi aldığına ilişkin duyumlar gelmektedir.

    Almanya’nın Türkiye düşmanı ayrılıkçı Kürtçü örgütlere, tüm şeriatçı tarikat ve radikal gruplara, Dev-Yol, TİKKO gibi terörist marksist örgütlere sağladığı akılalmaz boyutlardaki destek, hiç şüphe yok ki güvenlik birimlerimizin ve Dışişlerimizin bilgileri dahilindedir. Sağı-solu ve bölcüsüyle Almanya’nın kucak açarak destek verdiği, her ay mülteci-sosyal yardımı adı altında yüzmilyonlarca Mark ödediği bu vatan hainlerinden BND’nin beklediği ve talep ettiği tek hizmet, belli günlerde Türkiye Büyükelçiliği, Konsoloslukları, T.H.Y. ve Turizm Büroları önünde Türkiye aleyhine slogan attırmak; bu görüntüleri medyada kullanarak Türkiye aleyhine kamuoyu oluşturmaktır. Bir de olası bir gelişmeye karşı bu sürüyü “tetikçi” olarak kullanmaktır. Nedendir bilinmez, sokaktaki sade Türk insanı, Almanya’nın bu yönlerini hiç bilmez... Sadece Almanya mı?!. Elbette ki hayır!.. Abdullah Öcalan örneğinde görüldüğü gibi İtalya’nın, İskandinav ülkelerinin, İsviçre’nin, İngiltere’nin, Romanya’nın ve daha neredeyse bütün Avrupa ülkelerinin aynı senaryoyu sahnelediklerini bizim insanımız bilmez, çünkü devletimiz tarafından bilgilendirilmez...



    SOMUT ÖNERİLER:
    1. Türkiye’de geçmişi Teşkilât-ı Mahsusa’ya dayanan Milli Merkez yapılanması yeniden canlandırılarak “Kosova Milli Merkezi” kurulmalıdır. Aynı şekilde, Kosova sorununu yurt içinde ve dışında savunacak sivil toplum örgütleri (dernek ve vakıf) yeterli sayıda oluşturulmalıdır. Gerek Kosova Milli Merkezi ve gerekse ilgili sivil toplum örgütlerinin yönetimi, A.B.D., Almanya, İngiltere, İsrail modellerine uygun biçimde profesyonellere bırakılmalıdır (amatörlere değil). Sorunun başından itibaren içinde yeralan Almanya’nın bu alanda NGO sıkıntısı bulunmamaktadır. A.B.D. ise, NGO oluşturulmasındaki sorununu yakın bir geçmişte çözümlemiştir (AFP Ajansının 31 Mart 1999 tarihli haber bülteninde, Başkan Bill Clinton’ın Beyazsaray’da “National Albanian-American Council” Başkanı Avni Mustafaj ile 15 dakika süren bir toplantı yaptığı ve bu toplantıyı Beyazsaray Sözcüsü David Leavy’nin de deklare ettiği belirtilmektedir).

    2. 12 Eylül öncesinde “halklara özgürlük” sloganı kapsamında yeralan “Türkiye’deki Arnavutlara kendi dillerinde eğitim ve mahkemelerde savunma hakkı” söylemlerinin biraz farklısı, Kosovalı Arnavutların ılımlı lideri İbrahim Rugova tarafından Hürriyet Gazetesi yazarı Sayın Ferai Tınç’a ifade edilmiştir. Kosova olaylarından çok önce Rugova, Tınç’a Türkiye’de beş milyondan fazla Arnavut’un bulunduğunu söyleyerek “Arnavutça eğitim talebinde bulunuruz. Bu demokratik bir hak” demiştir. Türkiye’nin ileride Batı destekli bu tür taleplere karşı hazırlıklı olması ve kaynağa anında müdahalede bulunması zorunludur.

    3. Türkiye ayrılıkçı nitelikte bir Arnavut milliyetçiliği hareketine karşı güvenlik önlemlerini şimdiden belirlemelidir. Türkiye’de yaşayan Arnavut kökenli vatandaşlarımız bugüne kadar Türkiye Devletine bağlı kalmışlardır. Ancak, Osmanlı İmparatorluğunda da bu bağlılıklarını sürdürürlerken, özellikle Balkan Savaşı’nda Kumanova’da Sırbistan Ordusuna karşı savaşan Türk Birliklerinin, tüm Arnavutlar arasında küçük bir oran olan ayrılıkçılar tarafından nasıl arkadan vuruldukları da, keza bu ihanetin tüm Balkan savaşının seyrini nasıl değiştirdiği de bir anekdot olarak hatırlardan çıkarılmamalıdır. Her zaman yeni yeni Esat Toptanilerin var olabileceği dikkate alınmalıdır.

    4. Kosova Türkleri Türk Devletinin salt himayesine alınmalıdır. Bunun için projeler üretilmeli; sonuçları yakından takip edilmelidir. Türkiye, Yugoslavya ile bundan sonraki ilişkilerinde, Niş başta olmak üzere Yugoslavya’nın doğusunda yaşayan Türk azınlığını da dikkate almalıdır.

    5. Almanya’nın salt bir hasım devlet olduğu gerçeğinden hareketle, güncel gelişmelere kolaylıkla adapte ettirilebilen esnek misilleme stratejileri belirlenmelidir. Almanya, Balkanlarda karşımızdadır. İran’a her açıdan destek vermektedir. Bu ülkedeki nüfusun yaklaşık yarısını oluşturan ve temel insan haklarından mahrum edilen Azeri Türklerinin, Türkmenlerin, Karapapakların ve benzeri Türk azınlıklarının karşısındadır. Aynı şekilde, Doğu Türkistan Türklerine karşı Çin’e destek vermektedir. Keza, Orta Asya’da müttefik olarak kendisini Türk kabul etmeyen, Yunanistan’la Askeri Savunma Antlaşması imzalayan Özbekistan Cumhurbaşkanı İslâm Kerimov’u seçmiştir. Kısaca, Türkiye’nin çıkarları ile Almanya’nın çıkarları her yerde çatışma durumundadır. Almanya, diğer taraftan Türkiye’nin kendisine işçi vatandaşlarını kullanarak olası misilleme yapmasına karşı önlemini çoktan almıştır. Yıllar önce, “Türk işçileri tasarruflarını Alman bankalarından aynı gün çeksinler” yolundaki çağrıları değerlendiren Almanya, Türk işçileri arasındaki ideolojik-etnik ve dinsel ayrılıkları mükemmel biçimde derinleştirmiş; işçi kuruluşlarını provoke ederek birbirine düşürmüştür. BND’in bu yoldaki en büyük başarısı, Ermeni ve Kürt sorunu ile ilgili olarak Türkiye’nin yanında yer alan en etkili örgüt olarak bilinen Avrupa Türk Dernekleri Federasyonu’nu pasifize etmek olmuştur. Bugün bu örgütün yöneticileri olan eski ülkücüler, siyasal islamcılığın şemsiyesi altına girip, Milli Görüşçülerle, Kaplancılarla, Hizbulllahçılarla omuz omuza “Ya Allah Bismillah” sloganı atarak BND’ye hizmet sunmaktadırlar.

    6. Türkiye, tıpkı Almanya’da ve diğer Batılı müttefiklerimizin biçtiği modele uygun olarak “İnsan Hakları Dernekleri”ni kurmak ve etkinliğini arttırmak zorundadır. Ülkemizdeki mevcut dernek, insan hakkı kavramını P.K.K.’lı teröristlerin hakkı olarak algılamakta; mevcut yasalara göre izin almadan uluslararası kuruluşlarla ve Türkiye aleyhine işbirliği yapmaktadır. Bu derneğin tasfiyesi, hukuka göre gereklidir, kapatılmaması ise Cumhuriyet Savcılarının ihmalidir. İnsan haklarına en fazla önem veren -başta Almanya olmak üzere- ülkelerin insan haklarına yönelik sivil toplum örgütlerinin yapılanması esas alınmalıdır. Bu cümleden, Türkiye’de devlet eliyle resmen oluşturulan ancak birkaçı dışında üyelerinin devlet bilincine ve sorumluluğuna sahip olup olmadığı tartışılan “İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu”nun gereği de kalmamaktadır. Zaten, Avrupa’da devlet eliyle resmen kurulan oluşumlara önem verilmemektedir. “Derin Devlet” olgusunun var olduğu Batılı ülkelerde, insan haklarını savunan sivil toplum örgütleri, kendi devletinin uygulamaları dışında sadece hedef hasım ülkelerin uygulamalarını eleştirmektedir. Özetle, A.B.D., İngiltere, Almanya gibi ülkelere kendi silâhları ile karşılık vermenin zamanı çoktan gelmiştir, geçmektedir...

    7. Türkiye, dıştan gelen baskı ve müdahalelere karşı hazırlıklı olmak üzere, üniversitelerin, Ticaret ve Sanayi Odaları ve Borsaları Birliği’nin, T.S.K.’nin ve ilgili kurum ve kuruluşların en üst düzeyde temsilcilerinin yeralacağı “Kriz Koordinasyon Merkezleri” oluşturmalıdır. Akademik toplantılardan, resmen ilân edilmeyen ticari ambargolara, imza kampanyalarına, kontrollü nümayişlere kadar her türlü önlem bu merkezlerde karara bağlanıp uygulanmalıdır. En basitinden, İtalya örneğinde görüldüğü gibi, Türkiye ile iş yapan firmalar, çıkarları uğruna Türkiye adına lobicilik yapabilmekte, hükûmetlerini sallayabilmektedir.

    8. Türk Devleti, önüne her an çıkarılan ve sırada bekleyen etnik ve mezhepsel sorunlarla ilgili olarak farklı dillerde konferans verebilecek; kitaplar yazabilecek ve hatta hasım ülkelerin etnik ve dinsel sorunlarını takip, özellikle insan hakları ihlalleri konusunda sorgulayacak düzeyde iyi yetiştirilmiş akademisyen kadrosuna sahip olmak mecburiyetindedir. A.B.D., Almanya ve İngiltere’nin gücü buradan gelmektedir. Türkiye her türlü dış baskı ve müdahaleye karşı hazırda beklemek; sonra da karşılığını vermek durumundadır.

    Atatürk Türkiye’si, 2000 Yılına girerken, çıkarlarına ve onuruna sahip çıkmak; “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..” özdeyişini hayata geçirmek zorundadır...

  8. #8
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    ALMAN İSTİHBARATI VE KAPLANCILAR



    Alman İç İstihbarat Servisi'nin kontrol ve güdümünde Türkiye karşıtı eylemlerini sürdüren PKK, Dev-Sol, TİKKO, Milli Görüş Teşkilâtı gibi terör örgütü ve radikal grupların arasında "Kaplancı"ların mümtaz (!) bir yeri vardır. Kendi Anayasasında Komünist Partisi'nin kurulmasına olanak tanımayan Alman Devleti, Türkiye'den kaçan tüm komünist terör örgütlerinin militanlarına -sığınmacı statüsü ile maaşa bağlayarak- destek vermekte; yine Anayasasına göre laikliği temel kural kabul eden bu devlet, Türkiye'deki tarikatların ve mezhepsel yapılanmaların kendi ülkesindeki uzantılarına da adeta kol-kanat germektedir. Bırakınız uzak geçmişi, Hitler döneminin en yüzkızartıcı insan hakları ihlâllerinin hâtıraları ve müzeye dönüştürülen toplama kampları gibi somut izleri dururken; Türkiye ile ilgili olarak, "Ermeni", "Pontus", "Kürtçülük" gibi çarpıtılmış etnik sorunları bahane ederek insan hakları sorgulamasında bulunabilmektedir.

    Kesin olan gerçek şu ki, Alman Devleti, sadece Alman kökenli vatandaşları için bir "Hukuk Devleti"dir. AB ülkeleri dışında kalan "arka bahçe" ya da bir başka ifadeyle "hayat alanı" içindeki ülkeler içinse bir "Faşist Devlet"tir. Bu çifte standart, Alman ırkçılığı ile özdeşleşen devlet politikasının tipik göstergesidir. Sadece Türkiye'den şu veya bu şekilde gidip de Alman İç İstihbarat Servisi'nin kontrol ve güdümünde eylem koyan komünist, bölücü, mezhepçi-şeriatçı militanlar için tanınan hak ve özgürlükler, Alman Devletinin hasım yüzünü ortaya koymaktadır:

    1. Türkiye'de terör olaylarına karışıp da hakkında "kırmızı bülten" çıkarılmış onbinlerce terörist, suç dosyalarındaki cinayet ya da benzeri suç fiillerine bakılmaksızın, iade edilmek bir yana, "sığınmacı" statüsünde kabul görüp, sosyal yardımlarla bizzat Alman Devleti tarafından beslenmektedir. En son yaklaşık 30.000 Türk vatandaşının ölümünden sorumlu Abdullah Öcalan'ın yargılanması ile ilgili olarak bu ülkenin takındığı tutum, bir hukuk devleti olmanın ötesinde, oportünist bir faşist devletin tüm belirtilerini ortaya koymaktadır.

    2. Almanya'daki ve de AB ülkelerindeki uyuşturucu trafiğinin önemli bir bölümünü, "sığınmacı" statüsünde kabul edilmiş militanlar gerçekleştirmektedir. Keza, boyutları büyük meblağlara ulaşan haraç, kalpazanlık, beyaz kadın, kaçak göçmen ve illegal silah ticareti, siyasal cinayet, kamu malına zarar, hırsızlık, çevre kirliliği, yasadışı gösteri gibi suçların önemli bir bölümü, sözkonusu sığınmacı statüsü tanınmış militanlar marifetiyle işlenmektedir. İşlenen bu suçlarla, yakalanıp da cezaya çarptırılanların oranına bakıldığında, Almanya, "fail-i meçhuller" açısından dünyanın en ileri (!) ülkesidir.

    3. Eylemleriyle Türkiye'ye ait sefaret binalarına, THY ve Turizm Bürolarına zarar vermenin de ötesinde ileri gidenler, yani sınırları önceden belirlenmiş suç işleme hakkını (!) suistimal ederek Almanya'nın imajını zedeleyenler, özel mülke zarar verenler ya da kamu mallarını tahrip edenler, -bazı hallerde- gözaltına alınabilmektedir. Ancak, yargılama süreci başlamadan Alman İç İstihbarat Servisi'nin militan gözlemcisi konumundaki avukatları devreye girmekte; servisin kontrol ve güdümünü ve de tetikçiliğini üstlenenler salıverilmektedir. Böylece, onbinlerce militan, Alman "derin devleti"nin mutlak gözetiminde tasmalanmaktadır. Sınırdışı ya da Türkiye'ye iade işlemi, militanlar yerine, basit ve önemsiz disiplin suçları işlemiş Türk işçi çocukları için uygulanmaktadır.

    I. BND VE ALMANYA'DAKİ TÜRK ŞERİATÇILARI

    1970'lerin başlarına kadar, Türkiye'nin etnik ve dinsel sorunları ile ilgili sosyal istihbarat çalışmaları yürüten ve bu çalışmalar için bağlantılı akademisyenleri (filolog, tarihçi, sosyal antropolog vb.) kullanan Alman İç İstihbarat Servisi, bu yıllardan itibaren ajitasyon faaliyetlerine hız vermiştir. Nedenine gelince, Kıbrıs sorunu, Ermeni sorunu gibi konularda bütün Avrupa ülkeleri gibi Almanya'nın da Türkiye'ye husumet göstermesi üzerine, Türk Basınında bazı kalemler bir kampanya çağrısında bulunmuşlardı: "Türk işçileri, Alman bankalarındaki tasarruf mevduatlarınızı hemen çekin ve Türkiye'deki bankalara yatırın!". İşte bu kampanyanın Alman ekonomisini zora soktuğunu; Alman Devletinin imaj ve otoritesine zarar verdiğini saptayan Alman İç İstihbarat Servisi, Türk sağı ile doğrudan ilgilenmeye başlamıştır. İlk hedef, liderliğini M. Serdar Çelebi'nin yaptığı Avrupa Türk Dernekleri Federasyonu olmuştur. Türkiye aleyhine Avrupa'da yürütülen her türlü kampanyaya karşı dev kitlesel protesto eylemleri ile karşılık veren bu örgütü pasifize etmek, mümkünse de parçalamak için, yöneticileri büyüteç altına alınmıştır. Gerek, "Papa Suikastı" olayına adı karışan Serdar Çelebi ve gerekse uyuşturucu trafiği ile ilişkili bazı üst düzey yöneticiler ve aktif üyeler, Alman İç İstihbarat Servisi marifetiyle gözaltına alınarak sorgulanmış ve bağlantılı avukatlar kanalıyla "serbestiyet ve siyasal dokunulmazlık" karşılığı bu kişiler ülkücülüğü terk ile "siyasal islamcılığa" kanalize edilmişlerdir. Avrupa'daki Türklerin en etkili sivil toplum örgütü olan Federasyon, bu suretle önce amacını ve etkinliğini yitirirken ardından ikiye bölünerek pasifize edilmiştir. Alman İç İstihbarat Servisi, ayrıca, Türklük bilincine karşı mezhep bilincini egemen kılmaya yönelik stratejisinin gereği, Türkiye dahil Avrupa'daki en güçlü Alevi örgütlenmesine -kendi ülkesinde- olanak vermiştir.

    Alman İç İstihbarat Servisi'nin destek verdiği ve maşa olarak kullandığı en önemli şeriatçı yapılanma, tüm Almanya'da ve pek çok Avrupa ülkesinde ve Türkiye'de örgütleşme sürecini tamamlamış olan "Milli Görüş Teşkilâtı"dır. 1970'lerin başından itibaren Almanya'daki Türk işçileri arasında örgütlenme çalışmalarını sürdüren bu örgüt, Türklük bilinci yerine dinsel bilinci; milliyetçilik yerine ümmetçiliği öngördüğü için Alman İç İstihbarat Servisi'nin şemsiyesi altına alınmakta gecikmemiştir. Türkiye'de Anayasa Mahkemesi kararları ile kapatılan Milli Nizam Partisi, Milli Selâmet Partisi ve Refah Partisi'nin Avrupa'daki uzantısı olarak ortaya çıkan -yeni adıyla- "İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilâtı", kısa bir sürede "Hamas", "Hizbullah" gibi terörist örgütlerin yanısıra, başta Libya, Suudi Arabistan, İran, Afganistan, Malezya, Kuveyt, Pakistan gibi ülkelerin yönetimleriyle de doğrudan ilişki kuracak; Çeçenistan ve Bosna'da silahlı çatışmalarda yeralacak ölçüde güç ve itibar kazanmıştır. Alman İç İstihbarat Servisi, "İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilâtı" aracılığıyla, başta Türkiye olmak üzere, tüm İslam Dünyasındaki şeriatçı yapılanmalara nüfuz edebilmektedir. Bu teşkilâtın özellikle de A.B.D. karşıtı "Hamas", "Hizbulllah" gibi örgütlerle organik ilişki içinde bulunması, bölgede A.B.D. ile çıkar çatışması halini sürdüren Almanya için stratejik bir avantajın elde tutulması anlamına gelmektedir. Alman İç İstihbarat Servisi'nin "İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilâtı"na sağladığı siyasal ve lojistik desteği şöyle özetlemek mümkündür:

    1. Alman Devleti, Milli Görüş Teşkilâtının Türk işçileri arasında nüfuz ve itibarını arttırarak daha da güçlenmesini sağlamak için Köln'de "Şeyhülislâmlık" kurmalarına izin verdiği gibi resmi makam olarak da tanımıştır. Ancak, Almanya'daki Türk Konsolosluklarının verebileceği resmi evrakın bir bölümünü (özel hukuka ilişkin olanları yani evlenme akdi, çocuk belgesi, özel beyan onayı vb.) bu "Şeyhülislâmlık" makamının (!) verebilmesini mümkün ve geçerli kılmıştır. Teşkilâtın tarihsel ve ideolojik özlemini gösteren bu makamın (!) varlığı, Almanya ile aramızdaki ikili antlaşmaların yeniden gözden geçirilmesi gereğini gündeme getirmiştir. Ancak nedense, Türkiye bu oldu-bitti durumunu sineye çekmenin ötesinde misilleme kararlılığını gösterememiştir, gösterememektedir de.

    2. Alman İç İstihbarat Servisi, bu teşkilâta, gerek Almanya içinde ve gerekse delegasyon olarak gittikleri ülkelerde "koruma", "rezervasyon", "para transferi" ve "protokol" hizmetleri sunmaktadır. Ayrıca, her yıl yapılan Hac organizasyonunun yanısıra, Türkiye'deki genel seçimler için onbinlerce üyesinin uçaklarla taşınmasının yarattığı tüm sorunlar, Alman İç İstihbarat Servisi kanalıyla çözümlenmektedir. Suudi Hükûmeti, Türk Hükûmeti'ne koyduğu hac kotasını Milli Görüşçülere uygulamayarak itibar ve güç desteği verirken; diğer taraftan da Almanya ile yazılı olmayan bir dayanışma sergilemektedir. Almanya ise, bu teşkilâtın üyelerinin genel seçimlerde Türkiye'ye taşınmasına aracılık etmekle, Türk siyasal yaşamına dolaylı da olsa müdahale gücünü elde etmektedir. Bu karmaşık ve çok taraflı çıkar ilişkisinin tek mağduru vardır, o da yüzbinlerce saf vatandaşının kendisine düşman edilmesine seyirci kalan Türk Devletidir.

    3. Alman İç İstihbarat Servisi, son beş yıldır Milli Görüşçülerin imaj mühendisliğini de üstlenmiştir. Köln'de düzenlenen kongreler, stadyumlarda en az 30.000 ile 50.000 kişinin katılımıyla gerçekleştirilen "Barış ve Kardeşlik Şenliği" gibi adlar taşıyan etkinliklerle tabana maledilmeye çalışılmaktadır. M. Sabri Erbakan'ın Genel Başkanlığını üstlendiği bu teşkilât, hatipleri itibariyle kapatılan Refah Partisinin Avrupa'daki sesi olma havasını da sürekli olarak pompalamaktadır. Alman İç İstihbarat Servisi, bu teşkilâtın hatiplerine ve üst düzey yöneticilerine ikâmet iznini hiç ama hiç sorun çıkarmaksızın sağlamaktadır. Hasan Mezarcı, Şevki Yılmaz gibi isimlerin Almanya'da bu kadar uzun süreyle nasıl kalabildiğinin başka bir açıklaması bulunmamaktadır. Türk Devleti bu hain odağın üst düzey maşalarına karşı ne gibi önlem almaktadır? Acıdır, önlem almadığı gibi Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde milletvekili olarak dokunulmazlık zırhına bürünmelerini; daha fazla kitlelere ulaşıp zehirleme fırsatına sahip olmalarını karşı Türk Basını, haklı bir biçimde Merve Kavakçı, Oya Akgönenç gibi A.B.D. vatandaşlarının üzerine giderken, Alman İç İstihbarat Servisi'nin maşalığını yapan bu teşkilâtın üst düzey yöneticilerinden T.B.M.M.'nde milletvekili olanları ise atlamaktadır. "İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilâtı"nın bırakın laik Türkiye aleyhtarı söylemlerle dolu yerel toplantılarını, stadyum toplantılarında sarfedilen sözlerden dolayı teşkilât yöneticilerinin D.G.M.'de yargılanmaları işten bile değildir. Yeter ki Cumhuriyet Savcıları görevlerini ihmal etmesinler.


    II. BND VE KAPLANCILAR

    Alman İstihbarat Servisi, Milli Görüşçüleri, uzun vadede, daha ziyade legal görünüşlü faaliyetlerde kullanmaktadır. Bir başka ifadeyle, tetikçilik yaptırarak yıpratmayı düşünmemektedir. Bu itibarla, şeriatçı militanlık alanındaki boşluğun doldurulması, "Kaplancı"lara bırakılmıştır.

    Almanya'daki en radikal islâmi grup olarak bilinen "Kaplancı"ları tanımak için önce müteveffa lideri Cemalettin Kaplan'ın, nam-ı diğer "Kara Ses"in bilinmesi gerekir:

    1926'da Erzurum'un İspir ilçesinin Dangis köyünde doğan Cemalettin Kaplan'ın etnik kökeni ile muhtelif rivayetler bulunmaktadır. Türklükten nefreti sabit olan bu meczup, cahil mollaların köy evlerinde (sözde medreselerde) dini eğitim (!) aldıktan sonra nurcularla münasebet tesis etmiştir. Erzurum'da, Kırkıncı Hoca, fethullahçıların lideri Hocaefendi (!) gibi "nurdaş"ları ile aynı eğitimi (!) paylaşan Kaplan, yurdun pek çok yerinde imamlık, vaazlık yaptıktan sonra, Türk Devletinin kendini savunma mekanizmasının işlemeyişinden de yararlanarak oldukça önemli görevlere gelmiştir. Sırayla ilkokul, ortaokul ve liseyi dışarıdan bitiren ve yaklaşık 40 yaşında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nden de mezun olan meczup, oğlu tarafından kaleme alınan biyografisine bakıldığında, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde "Müfettiş", "Personel Dairesi Başkanı", "Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı", "Adana Müftülüğü" gibi nitelik isteyen işlevsel görevlerde bulunmuştur. 12 Eylül döneminde, Adana'da açmış olduğu illegal medresenin Sıkıyönetim Komutanlığınca farkedilmesinden sonra, re'sen emekliye sevkedilen Cemalettin Kaplan, medresesindeki eğitimi (!) noksan kalan 400'ü aşkın özel seçilmiş İmam-Hatip Lisesi öğrencisinin eğitimini tamamlamak amacıyla Almanya'ya gitmiştir. Başlangıçta, Kaplan'daki cevheri (!) keşfedemeyen Alman İç İstihbarat Servisi, turist olarak ya da kaçak yollardan Almanya'ya girmeye çalışan öğrencilerinin bir kısmını sınırdışı etmiştir.

    Cemalettin Kaplan'ın Almanya'da ilk sığındığı teşkilât, "Milli Görüş Teşkilâtı" olmuştur. Başlangıçta, bu teşkilâtın "Fetva Komisyonu Reisliği"ni yapan Kaplan, ihanet yolundaki yarışta, derin ilmine (!) duyduğu özgüven, megalomani ve de liderlik hırsı ile bu teşkilâttan koparak "Avrupa İslami Cemiyet ve Cemaatler Birliği"nin kurucu başkanlığını üstlenmiştir. 1983'den itibaren Köln'de Ulu Cami adını verdikleri sözde dinsel mekânda -gerçekte örgüt merkezi- kurduğu medresede "Kaplancı" yetiştirmeye başlayan Cemalettin Kaplan, bir süre sonra Alman İç İstihbarat Servisi'nin dikkatini çekmeyi başarmıştır. Türkiye'den Almanya'ya kaçak yollardan giren ya da turist vizesiyle gelip de geri dönmek istemeyenleri ağına düşüren Cemalettin Kaplan, bu suretle mürit sayısını 3.000'li rakamlara ulaştırmıştır. Alman İç İstihbarat Servisi, sözkonusu müritleri "sığınmacı" statüsünde kabul etmiş, ancak çalışma izni vermeyerek tüm mesailerini Kaplan'ın emrine hasretmelerini sağlamıştır. Müritlerini "mücahit" ve "mücahide" olarak tanımlayan Kaplan, bunların askeri disiplin içinde eğitimi (özellikle bomba eğitimi) konusunda mesafe katettikten sonra "Milli Görüş Teşkilâtı" ile tüm organik ilişkisine son vererek, yine Köln'de "Federe İslam Devleti Reisliği"ni ilân etmiştir. Hemen akabinde de "Emir'ül-Mü'minin ve Hilâfet'ül-Müslimin"liğini yani Hilâfet Devleti Reisliğini ve Halifeliğini açıklamıştır. Video ve ses bantları ile tüm Avrupa'ya ve Türkiye'ye ulaşarak mürit sayısını arttırmaya çalışan Cemalettin Kaplan, bir yandan da Türk Devletine karşı savaş ilânını öngören cihat fetvalarını peşpeşe yayınlamıştır. Nurcuların ve fethullahçıların "bölge imamları" esasına kurulu teşkilât yapısını biraz değiştirerek "bölge emirleri" tayin eden meczup, Milli Görüşçülerin "Şeyhülislamlığı"nın üstünde kendini "Halife" ilân ederek Türkiye Cumhuriyeti'nin üzerine miras (!) kavgasına girişmiştir. Gerek bu iki şeriatçı yapılanma arasındaki giderek çatışmaya dönüşen rekabeti sonlandırmak ve gerekse hilafet törenini (!) televizyonlardan izleyen Türk kamuoyunun ve Dışişleri Bakanlığı'nın tepkilerini absorbe edebilmek için Alman İç İstihbarat Servisi bir kez devreye girerek göstermelik önlem almıştır: O da, Alman polisi Köln'deki külliyeyi (cami, yatakhane, medrese, aşhane vb.) bir kez basmış; müritleri dışarı çıkardıktan sonra suç delilleri aramıştır. Tabii ki bulamayarak çekilmiştir.

    Cemalettin Kaplan'ın ölümünden sonra, Türk Devletinin şeriatçı yapılanmalara karşı nasıl hazırlıksız olduğu cenaze töreni sırasında anlaşılmıştı. Bu Türklük ve Türk Devleti düşmanı meczubun cenazesi, müritlerinin eşliğinde Türkiye'ye getirilmiş ve ailesinin-müritlerinin talebi üzerine resmi bayram günü toprağa verilmiştir. Niçin resmi bayramdan önce ya da sonra değil, sorusuna hiçbir resmi makam cevap verememiştir.

    Cemalettin Kaplan'ın ölümünden sonra bu şer yuvasında taht-post kavgası başlamıştır. Babasının makamının (!) doğal miras hakkı olduğunu savunan "küçük kaplan" Mehmet Metin Müftüoğlu'na rakipler çıkmıştır. Örneğin, küçük kaplanı hırsızlık, yolsuzluk ve ehliyetsizlikle suçlayan Dr. Halil İbrahim Sofu, Cemalettin Kaplan'ın en önemli yardımcısının kendisi olduğunu söyleyerek isyan bayrağı açmıştır. Örgütün dağılma tehlikesi karşısında, küçük kaplan inisiyatifi ele alarak bu iktidar kavgasını en radikal biçimde sonlandırmıştır. Nasıl mı? Önce, 15 Mayıs 1996'da Ayhan Ayan adında bir işadamı, ardından bir ay sonra 19 Haziran 1996'da örgütün bir başka etkili ismi Hasan Basri Gökbulut'un eşi Zübeyde Gökbulut ve son olarak da en etkili muhalif aday Halil İbrahim Sofu 7 Mayıs 1997'de hayli dramatik biçimde öldürülmüştür. Failler mi?!. Alman polisi ve dolayısıyla Alman İstihbarat İç Servisi, bu cinayet dosyalarını "fail-i meçhul" dosyalar arasına katmıştır. Ve sonra bir daha örgüt içinden hiç kimse, yeni halife (!) Metin Müftüoğlu'na karşı sesini bile yükseltememiştir.

    Alman İç İstihbarat Servisi, "Kaplancı"lar adıyla bilinen bu cahil sürüye, Alman Devletinin kulu ve tetikçisi olmaları bağlamında altyapı desteği vermektedir:

    1. Örgüte gayrıresmi yoldan büyük meblağlar akıtılmaktadır. Müritlere ücretsiz televizyon ve video temin edilmektedir. Keza, eğitim (!) kasetleri ücretsiz olarak Avrupa ve Türkiye'ye dağıtılmaktadır.

    2. Almanya'da yakalanan şeriatçı söylemli ve kılıklı kaçak Türklere, "sığınmacı" statüsüne geçebilme şartı olarak kaplancıların adresi gösterilmektedir. Böylece, örgütün mürit kaynağı Alman İç İstihbarat Servisi marifetiyle kurumamaktadır.

    3. Alman İç İstihbarat Servisi, "kaplancı"lara internet üzerinde bir türlü çökertilemeyen ve sürekli yenilenen bir web sitesi tahsis etmiştir (http://www.hilafet.org). Sitedeki bilgiler, Türkçe, Arapça, Kürtçe, İngilizce, Fransızca, Holllandaca, Farsça dillerinde verilmektedir. Ayrıca, periyodiklerin yanısıra, geniş kitlelere ulaşılmasına olanak sağlamak üzere bir de Televizyon kurulmuştur. Hakk TV, Fransız "Telecom 2 D" uydusundan kiralanan kanal üzerinden (11.598 - 1848 MHz) deneme yayınlarını sürdürmektedir. Şimdilik sadece Pazar günleri müteveffa Cemalettin Kaplan'ın eski video bantları ile "küçük karases" Metin Müftüoğlu'nun Köln Camiindeki vaazları banttan ya da canlı olarak yayınlanmaktadır. Türk Devleti'nin yetkili resmi kurumları, sevindirici bir duyarlılıkla, tıpkı Med-TV'de olduğu gibi, Hakk TV için de diplomatik ve teknik müdahaleye Şubat 1999'un başı itibariyle başlamıştır.

    SONUÇ :

    Karasesçiler ya da nam-ı diğer kaplancılar konusunda Alman İç İstihbarat Servisi, ektiğini biçmeye başlamıştır. Türkiye müdahalede çok geç kalmıştır. Ancak zararın neresinden dönülürse de kârdır. Başta Sakarya olmak üzere, özellikle Doğu Anadolu'da ve de özellikle etnik sorunu olan vatandaşlarımız arasında hızla örgütlenmeye başlayan ve son operasyonlarla önemli darbeler yiyen "Hizbullah"ın alternatifi gözüyle bakılan kaplancılar, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi ve Malatya İnönü Üniversitesi başta olmak üzere pekçok üniversitede seslerini duyuracak konuma gelmişlerdir. Türban konusuna destek vermeyen tek radikal şeriatçı örgüt olarak, kadınlar için İslami giyim olarak sadece ve sadece kara çarşafı öngörmektedirler. Sivas yakınlarında zaman ayarlı bombanın otobüs hareket halindeyken patlamasıyla önplana çıkan çarşaflı mücahideleri (!), Anıtkabir'e 10 Kasım 1998'de uçakla gerçekleştirilecek intihar saldırısı ve de Fatih Camiinde yapılacak provakasyon girişimi izlemiştir. Kaplancı tehlike, sadece Almanya'daki işçilerimiz için sözkonusu olmaktan çıkmış, hiç şüphesiz kapımıza kadar gelmiştir.

    Türk Dışişlerinin kaplancılar hakkında Alman Devleti nezdindeki girişimleri, her zamanki gibi "beklemeye" alınmıştır. Nasıl mı? Karlsruhe Federal Başsavcısının talebiyle Alman polisi, Köln'deki örgüt merkezine sözde habersiz bir baskın yapmıştır. İçeride bulunan evraklara elkonulurken, Mehmet Metin Müftüoğlu önce gözaltına alınmış, arkasından tutuklanmıştır. Örgütün (pardon Alman İç İstihbarat Servisi'nin) parasını zimmetine geçirerek yolsuzluk yapmakla ve bir de Türkiye'nin talebine uygun olarak "terör örgütü" kurmakla suçlanan "küçük karases"in sorgulaması nedense hala sürmektedir. Anlaşılan Alman İç İstihbarat Servisi'nin avukatları yönlendirme ve güdülendirme pazarlığını henüz bitirememişlerdir. Bu gecikmede, sorgulamada sürekli sinir krizleri geçiren Metin Müftüoğlu'nun psikolojik bozukluklarının payı da olsa gerektir.

    Türkiye, PKK başta olmak üzere TİKKO, Dev-Yol gibi terörist-komünist örgütlere ve de şeriatçı yapılanmalara büyük destek veren Alman İç İstihbarat Servisini yakın takibe almak zorundadır. Misilleme kaçınılmaz olmuştur:

    1. Doğu Anadolu'da ve Karadeniz Bölgesinde faaliyet gösteren Alman İç İstihbarat Servisi elemanlarına (bilim adamı, gazeteci gibi hangi kimliğe sahip olurlarsa olsun) olası bir pazarlığa konu teşkil etmek üzere sınırdışı edilmenin ötesinde ve Türk konukseverliğine uygun bir tarzda kalıcı ve de caydırıcı biçimde ağırlanmaları sağlanmalıdır.

    2. Başta kaplancılar olmak üzere, milli görüşçülerin ve diğer yasadışı terör örgütlerinin tüm aktif kadrosunun elemanları yakın takibe alınmalı; konsolosluklarda pasaport temditleri yapılmamalı; Türkiye'ye girenler de sınır kapılarında saptanarak derhal tutuklanıp mahkemeye sevkedilmelidir. Bu gibi sağ-sol-bölücü militanlara yargı kararıyla yurtdışına çıkış yasağı getirilmelidir.

    3. Tıpkı Arnavutluk'da olduğu gibi, Alman İç İstihbarat Servisi'nin faaliyetlerinden rahatsız olan uygun ülkelerle bilgi alışverişine dayalı işbirliğine gidilmelidir.

    4. Mehmet Metin Müftüoğlu'nun ısrarlı bir biçimde iadesi istenilmelidir. Kaplancı iktidar savaşımı sırasında öldürülen üç Türk vatandaşının dosyaları sık sık gündeme getirilip bilgi istenmelidir. Bu konuda kamuoyunun desteği için Basına sürekli bilgilendirme hizmeti sunulmalıdır.

    5. Alman İç İstihbarat Servisi bağlantılı Alman Üniversiteleri ve de vakıfları adına Türkiye'nin sosyal yapısı ile ilgili proje yürüten Türk bilim adamları ve fakülte bölümleri saptanmalı; sosyal istihbarata yönelik bilgi akışı durdurulmalıdır. Aynı şekilde, Dışişleri, İçişleri gibi stratejik önemi büyük olan bakanlıklarda ya da ilgili kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan personelin güvenlik soruşturmalarında Alman İç İstihbarat Servisi bağlantılı vakıflardan burs alıp almadıkları değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.

    6. Almanya'daki Türkiye yanlısı Türk kuruluşları ile koordineli çalışma sürdürülürken, Alman İç İstihbarat Servisi mağduru, derin devlet olgusundan rahatsızlık duyan Alman demokratları yöntemine uygun tarzda örgütlenmeli ve her yönden desteklenmelidir.

    7. Almanya'nın neden olduğu sorunların izalesi için, ilgili devlet kuruluşlarının üst düzey yetkililerinin katılacağı -sürekli sekretaryaya sahip- bir kriz merkezi kurulmalıdır. Bu merkezin hareket yeteneğini arttırmak için normal bütçe ödenekleri yerine örtülü ödenek devreye sokulmalıdır. Konu acildir, çünkü Almanya, bugün sadece kendi ülkesindeki Türk işçilerini parçalayıp bölmekle, Türkiye aleyhine kullanmakla kalmıyor; Türkiye'nin ideolojik, etnik ve mezhepsel sorunlarını da kaşıyor, iç işlerimize alenen müdahale ediyor. Balkanlarda, Orta Asya'da, İslam Dünyasında ve hatta sınır komşularımızda hep karşımıza çıkıyor, çıkarlarımızı tehdit ediyor, hasım devletleri örgütlüyor...

  9. #9
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    ERMENİLER VE SOYKIRIM İDDİALARI


    Ermenilerin ve Batılıların "soykırım" iddialarının tarihsel gerçeklere dayanıp dayanmadığı konusunda görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

    Bu iddiaların asılsızlığını önce en iyi bilenler, iddia sahipleridir. Ekonomik açıdan sefalet sınırının altında yaşayan Ermenistan, dünyanın dört bir köşesinde yaşayan ırkdaşlarının ekonomik desteğini sürekli kılabilmek, dolayısıyla Türkiye ile düşman ülkeleri yanına çekebilmek ve de kredibilitesini artırabilmek için "soykırım" iddialarını sürekli gündemde tutmak zorundadır. Ermeni milliyetçiliği, kabul edilebilir sınırlar içinde değil, resmen faşist, şoven, saldırgan (irredandist) bir milliyetçilik kimliği ile ifade edilmektedir. Hem Ermenistan'da ve hem de yaşadıkları ülkelerde asimile olmama mücadelesi veren diasporadaki Ermeniler arasında. Bir başka ifadeyle, Ermeni milliyetçiliği, Türk düşmanlığı ile resmen özdeştir.



    Batılı ülkeler bu paranoyanın farkında değiller mi?

    Elbette ki farkındalar. Bugün Birleşmiş Milletler Örgütü'nün bağlayıcı kararlarına rağmen, Ermenistan, Dağlık Karabağ'ı, dolayısıyla Azerbaycan'ın dörtte birinden fazlasını işgali altında tutmaya devam etmektedir. Ermenistan, sırf Türk oldukları için bebeklerden ihtiyarlara, kadınlara hiçbir ayırım yapmaksızın önlerine gelen Azeri Türklerini öldürdükleri, yani resmen soykırıma tabi tuttukları içindir ki, 1 milyonu aşkın mülteci Azeri Türk, Azerbaycan'a sığınmışlardır. Tüm dünyanın gözleri önünde cereyan eden bu soykırımın sonrasında bu mülteciler, Azeri deyimi ile kaçkınlar, çadırlarda, derme-çatma barakalarda açlığa ve soğuğa, salgın hastalıklara karşı yaşam mücadelesi vermeye devam etmektedirler. Siz Batılı ülkeler olarak devam etmekte olan bu dramı görmeyeceksiniz, yok sayacaksınız, Ermenistan'a hiçbir yaptırım uygulamayacaksınız, sonra da kalkıp 85 yıl önce gerçekleştirilen bir toplu nakil işlemini soykırım olarak nitelendirerek bir de bunu parlamentolarınızdan geçireceksiniz, Türkiye'yi mahkûm edeceksiniz. Bunun adı resmen çifte standarttır, hem de en aşağılık ve adi olanından.



    Kökü tarihin derinliğinde bir Türk-Ermeni düşmanlığından sözedilebilir mi?

    Hayır. Gregoryen Ermeniler, özellikle Roma İmparatorluğu döneminde inançlarından dolayı büyük acılar çekmişler. Ancak, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde, koşulsuz bir dinsel özgürlüğe sahip olmuşlar. Kendi kilise yönetimine kavuşmuşlar. Askerlik yapmadıkları için de giderek kuyumculuk, doktorluk, yapı ustalığı gibi belli mesleklerde adeta tekel konumuna gelmişler. Yüzyıllar boyunca bir Ermeni ihaneti ya da düşmanlığına hiç rastlanılmadığından, Osmanlı Devleti kendilerine "teb'a-i sadıka" yani sadık vatandaş ünvanını yakıştırmış. Kaldı ki, Ermeni sözcüğü yerine yüzyıllar boyu bizzat bu halk tarafından "Hayk" sözcüğü kullanılmış. Batılı ülkelerle Çarlık Rusyası'nın Osmanlı Devletini etnik parçalara ayırma politikasını ifade eden "Doğu Sorunu" kapsamında, Rumlardan, Sırplardan, Bulgarlardan sonra Ermenilere de kanca atılmış. İsviçre'de kurulan sosyalist Hınçaksityun örgütüne Batılı ülkeler desteklerken, Rusya da Kafkasya'da kurulan aşırı sağcı Taşnaksityun örgütüne omuz vermiş. İşte bu iki toplum arasında düşmanlık, dış baskı ve yönlendirmelerle yapay olarak bu dönemde ortaya çıkarılmış. İlk Ermeni ayaklanmasının çıkış tarihi 1888. Ardından pek çok şehrimizde Ermeni ayaklanmaları yaşanmış. Hatta İstanbul'da Hükûmet Binasına (Babıali) ve Osmanlı Bankası'na silahlı baskın düzenlenmiş; Padişah II. Abdülhamit'in saltanat arabasına bomba ile suikast düzenlenecek kadar da ileri gidilmiş. Osmanlı Devleti, bu ayaklanmaları bastırmak için sırf Batılıların müdahalesi yüzünden asker kullanamamış ve bir süre Hamidiye Alayları gibi geçici çözümlerle idare etmiş. Bu ayaklanmalarda yüzbinlerce Türk, sırf Doğu Anadolu'da bir Ermeni Devletinin kurulması uğruna canından edilmiş. Batılılar ve Ermeni tarihçiler, işin bu yönünü yok saymaktalar.



    Ermenilerin I. Dünya Savaşı'nda Halep ve civarına sürgün edilmeleri nasıl gerçekleştirilmiştir?

    Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı'na girdiğinde, Çarlık Rusyası'nın ordularında yaklaşık 250 bin Ermeninin bulunduğu bilinmektedir. Bu yetmezmiş gibi, Şubat 1915'de, Ermeni militanları, Zeytun Kasabasını elegeçirerek tüm Türkleri katlettiler ve ardından 20 Nisan 1915'de Van'ı işgal ederek, şehri içindeki halkı ile yaktılar. Özellikle Doğu Cephesi'nde savaşmakta olan Türk Birliklerine yiyecek ve mühimmat taşıyan konvoylar, bu militanların saldırısına uğradı ve kayıplarımız ciddi boyutlara ulaştı. Stratejik köprüler, demiryolları bu militanlar tarafından sabote edildi. Sadece Sivas'ta Rus Ordusuna katılan Ermeni militan sayısının 15.000, keza çevrede eylem yapan militan sayısının da bir o kadar olduğu resmi yazışmalardan anlaşılmaktaydı. Aynı anda beş ayrı cephede savaşan Osmanlı Devleti'nin bu bedeli ağır ihanete sessiz kalması beklenemezdi. Nitekim, 27 Mayıs 1915 tarihinde kabul edilen "Muvakkat Kanun"la, Osmanlı Devleti'ne karşı silahlı ayaklanmaya katılan Osmanlı vatandaşlarının güvenli bölgelere nakledilmeleri sağlandı. Göç, sadece ayaklanma çıkan bölgelerle sınırlı tutuldu. Askerin tayını azaltıldı, askeri doktorlar cephe gerisine çekildi, aynı şekilde, askerlerin bir bölümü jandarma olarak göç kafilelerinin güvenliklerinden sorumlu tutuldu. Ayrıca, Uluslararası Kızılhaç Örgütü ile İstanbul'daki Ermeni Başpatriği Zaven Efendi'den göç işlemine nezaret edecek gözlemciler istendi. Tüm bu önlem ve fedakârlıklarla, Ermenilerin Halep ve çevresine göç işleminin tamamlanması, yaklaşık iki yıl sürdü. İşte, soykırım iddiası bu zorunlu göç işleminden ibarettir.



    Ermenilerin toplam kayıpları hakkında bir bilgi mevcut mu?

    Genel bir rakam vermek mümkünse de, net rakam vermek, dönemin olağanüstü koşulları çerçevesinde mümkün değil. Ancak Türklerin kaybı aşağı yukarı bilinmekte. Örneğin, savaş döneminde Erzurum'da öldürülen sivil Türk sayısı 10.000 civarında. Doğu Anadolu'da ise yaklaşık 600.000 kişilik sivil insanımız Ermeni militanları tarafından katledilmiş. İki milyondan fazla Türk, bu katliamdan canlarını kurtarabilmek için Batı vilayetlerine kaçmak zorunda kalmış. Tüm I. Dünya Savaşı dikkate alındığında Türk Ordusunun toplam kaybı 2.300.000 civarında. Çok ağır bir bedel ödemişiz. Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan toplam Ermeni sayısı 1.300.000 civarında. İtilaf kaynakları ise bu rakamı ortalama 1.500.000 olarak kabul etmekte. Sürgüne kadar ayaklanmalar sırasında hayatını kaybeden Ermeni militan sayısı, Osmanlı kaynaklarına göre 13.432, İngiliz kaynaklarına göre ise 42.000. Ermeni kaynakları ise 100.000-300.000 arasında bir kayıptan sözediyorlar. Sürgün dönemindeki Ermeni kaybı ise 300.000 olarak iddia edilmekte. Kaldı ki, eceliyle ölenler, salgın hastalıklardan ölenler de bu rakama dahildir. Soygun ya da intikam amacıyla Ermeni kafilelerine saldıran Türklerden 1397 kişi, Divanı Harpte yargılanarak idam dahil çeşitli cezalara çarptırılmıştır. İşte bu tür saldırılarda hayatını kaybeden Ermeniler de bu rakam içinde ifade edilmektedir. Propaganda amacıyla şişirilen rakamlara bakıldığında sadece sürgün işlemi esnasında öldürülen Ermeni sayısı 3 milyon. Toplam Ermeni nüfusunu bilen ciddi bilim adamlarının hiçbiri böyle rakamlara itibar etmiyor. Kaldı ki, İstanbul'u resmen işgal eden İngilizler, Mütareke dönemi içinde soykırım iddialarını doğrulayacak hiçbir bilgi ve belgeye rastlayamamışlardır.



    Ermeni soykırım iddialarını tarihçiler çürütebilir mi?

    Ermenilerin tezi, artık iddia olmaktan çıktı, resmen ve alenen iftiraya dönüştü. Sadece İngilizlerin değil, bu dönemde Anadolu'ya gönderilen General Harbord başkanlığındaki 40 kişilik ABD Heyeti'nin de bu iftiraları çürüten raporları mevcut. Arşivlerimiz açık. Siz istediğiniz kadar doğruları belgeleriyle yazın, yayınlayın, önemli değil. Çünkü, önyargılı bir Türk Düşmanlığı, sadece Ermenilerde değil, pekçok Batı ülkesinde de mevcut. Kendilerinin yaptıkları onca soykırım örneklerine rağmen, hiç utanmadan Türkiye'yi sanık sandalyesinde teşhir etmek, sıkıştırmak, hesap sormak, işlerine geliyor, egolarını tatmin ediyorlar. Bir başka ifadeyle, kontrol edilebilir istikrarsızlık stratejisi gereği, PKK, Pontus, Süryani, siyasal islamcılar dahil, tüm Türkiye karşıtı unsurları bir baskı aracı olarak kullanıyorlar. Kısaca ortaya gerçekleri koymak yeterli değil, bu hasım ülkelerin yöntemlerini kullanarak en aktif biçimde karşılık vermek gerekir. Nasıl mı? ABD için her yıl, hapisteki Kızılderili lideri Leonard Peltier'in şahsında hâlâ toplama kamplarında yaşamak zorunda bırakılan Kızılderililerin hakları, bir haftalık etkinlik içinde dile getirilebilir, sırf lider konumunda olduğu için 28 yıldır suçsuz yere hapiste tutulan Peltier'e özgürlük istenebilir. Keza, Vietnam'da Mai Lai katliamı başta olmak üzere, bu ülkenin dış operasyonlardaki insanlıkdışı eylemleri, Hiroşima ve Nagazaki, belirli dönemlerde periyodik olarak gündeme getirilerek sorgulanabilir. Milli Mücadele döneminde İngilizlerin Fransızların ve de Yunanlıların Türklere yönelik katliamları anıtlar dikilerek çeşitli etkinliklerle anılabilir. Fransa'nın Cezayir ve diğer sömürgelerinde gerçekleştirdikleri soykırım örnekleri, lejyoner cinayetleri; İngilizlerin İrlanda, Kuzey İrlanda, Hindistan ve diğer sömürgelerindeki katliam ve insan hakları ihlalleri; Rusların II. Dünya Savaşında tüm Kırım Türklerini, sırf Türk oldukları için Sibirya'ya ve Orta Asya'ya sürmelerini; İtalya'nın Trablusgarp ve Habeşistan'daki vahşet örneklerini her yıl gündeme getirecek insan hakları kuruluşları (NGO) oluşturulabilir. Tabii, kendi ülkesi ve devletini yabancı ülkelere şikâyet etmekten ve de terörist haklarını savunmadan öte insan hakları kavramına sahip çıkmayan İHD ve Mazlum-Der gibi kuruluşlardan böyle bir duyarlılık ve de yurtseverlik beklemek olanaksız olacaktır.



    Türkiye nasıl bir aktif politika izlemelidir ki, Ermeni iddiaları anlamını ve etkinliğini yitirsin?

    Önce, Ermeni ayaklanmaları çıkan bölgelerimizde soykırım müzeleri açmak ve uluslararası düzeyde sempozyumlar, paneller düzenlemek, yayın yapmak gerekmektedir. Bu da yeterli değildir. Başta diplomatlarımız olmak üzere yurtdışına gönderilecek kamu görevlileri ve öğrenciler, bu konuda hizmetiçi kurslardan geçirilmelidir. Sadece, Ermeni konusu değil, Pontus, Süryani vb. konularda da bilgilendirilmelidirler. TBMM, misilleme politikası çerçevesinde, soykırım iddialarını tanıyan ülkelerin işlemiş oldukları insan hakları ihlalleri ve de benzeri soykırım örnekleri ile ilgili benzer konularda, misliyle karşılık içerecek kararları hem de anında almalıdır. Bu da yetmez. Yurtdışına gidecek milletvekilleri heyetleri, hedef ülkelerdeki rejim karşıtları ve mağdurları ile görüşmeler yapmalı; hapisanelerini teftiş etmeli; Türk mahkûmların sıkıntılarının hesabını sormalıdır. Örneğin, ETA, IRA, Korsika Yurtsever Hareketi gibi örgütlerin legal uzantıları ile temas kurulmalı; PKK ve benzeri örgütlerin temsilciliklerine ve faaliyetlerine izin veren gözyuman ülkelerdeki karşıt unsurların Ankara'da temsilcilik açmalarına müsaade edilmelidir. Eğer milletvekillerimize herhangi bir engel çıkaran ülke olursa, en aktif biçimde protesto edilmeli ve onların da parlamenterlerine benzeri engeller çıkarılmalıdır. Böylece, "sömürge valisi" edasıyla Türkiye'yi sorgulayan, aşağılayan, ulusal onurumuzla ve ülke bütünlüğü ile oynayan denetçilerin gerekçeli olarak önleri kesilmiş olacaktır. Bu arada Türkiye, Karabağ sorununu ısıtıp ısıtıp Ermenilerin ve Batılı ülkelerin önüne çıkarmalı; uluslararası gündemden düşmemesi için çaba sarfetmelidir. Ülkemizin onurlu bir dışpolitikaya gereksinimi her geçen gün artmaktadır. Ama bu hükûmetle mi? Asla!.. Türkiye'nin egemenlik haklarını, halka gitmeksizin Brüksel'e devretmeye kalkışanların, Atatürk ilke ve devrimlerine ihanet ederek, Anayasa'nın değiştirilemez maddelerini yok sayarak, sırf AB'nin istemleri doğrultusunda ulus-devlet yapılanmasını yıkmayı gözönüne alarak bu ihaneti sürdürenlerin, onurlu bir dışpolitika izlemeleri, uluslararası arenadaki Ermeni provokasyonları ile başa çıkmaları kesinlikle olanaksız görünmektedir. Türkiye'nin önceliği, bu safraları atmaktır; böylece sorunlar çok daha kolay çözümlenebilecektir..

  10. #10
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    GASPIRALI İSMAİL BEY: DİLDE BİRLİK VE TÜRKLÜK ŞUURU




    19. Yüzyılın sonlarına doğru Türk Dünyası, medeni Avrupa ülkeleri ile kıyaslandığında, hemen her alanda oldukça geri durumdaydı. Bu geriliğin nedenleri ve çözümü üzerine kafa yoran Türk aydınları, “ceditçi” yani yenilikçi, aydınlanmacı bir platformda yeralmışlardı. Karşılarında ise, mevcut durumu muhafazadan, yani statükonun devamından yana çıkarı olan “kadimci”ler bulunmaktaydı. Türk Dünyası’nın tek hür ve göreceli müstakil devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nda, sözkonusu geriliğin giderilmesi ve gelişmiş medeni ülkelerle aradaki farkın kapatılması için fikir üreten Namık Kemal, Ziya Paşa, Mithat Paşa, Ziya Gökalp, Mehmet Emin (Yurdakul), Ömer Seyfettin, Halide Edip (Adıvar) gibi aydınlar, teşkilatlı olmayan bir hareketin önde gelen isimleri arasındaydı. Yaklaşık 30 milyonluk bir Türk azınlığa sahip olan Çarlık Rusyası’nda ise, Gaspıralı İsmail Bey, Abdül-Kayyum Nasırî, Şihâbeddin Mercâni, Musa Carullah Bigi, Fatih Kerimi, Hasan Bey Zerdabî, Mirza Feth-Ali Ahundzâde, Dr. Hüseyinzâde Ali Bey, Ahmet Aga(yev), Ali Merdan Topçubaşı, Mirza Elekber Sâbir gibi aydınlar, mevcut geriliğin tahlili, sebep ve neticeleri üzerine çalışmalar yaparak, mücadele vermişlerdi.

    Gaspıralı İsmail Beyi, dönemin diğer Türk reformcularından ayıran özelliği, görüşlerini ve meselenin çözümüne ilişkin tekliflerini sistematik bir programa dayandırmasıydı: Gaspıralı, özetle, milli okulların geliştirilmesini ve eğitimde reform yapılmasını; milli eğitim kurumlarının ve fakir öğrencilerin, açların, felâketzedelerin maddeten desteklenmesi ve bu istikamette içtimai tesanüdü sağlamak için ‘cemiyet-i hayriye’ler kurulmasını; bütün Türklere ortak dilde hitâb edecek milli basının faaliyete geçmesini; din tesiri altındaki hayat tarzının modernleştirilmesini; Türk kadınının hususi ve kamusal sahada tam bir hürriyete ve erkeklerle tam bir müsavata kavuşturulmasını; cinsiyet ayrımı yapılmaksızın milli nitelikli bir aydınlar zümresinin yetiştirilmesini talep ediyordu. Bu programın asıl maksadı, önce Çarlık Rusyası’nda yaşayan Türk topluluklarına, sonra da tüm Türk Dünyası’ndaki Türk topluluklarına milli hüviyet kazandırırken, Türklük şuurunu da aşılamaktı. Bir başka ifadeyle, milli hüviyetinden habersiz, kendini dini hüviyetle “ümmet” olarak niteleyen ve ayrıca Rusya’da “inorodetsi” statüsünde yeralan Türklerin, millet olma merhalesine ulaşmalarını sağlamaktı. Zira, medeni ülkelerin içinde millet merhalesine ulaşamamış bir tek ülke mevcut değilken, geri ve sömürge konumundaki ülkelerin bir tekinde bile millet merhalesine ulaşılamadığı apaçık bir hakikattı. Millet merhalesine ulaşılmadan, milliyet şuuruna sahip olunmadan, mevcut gerilikten ve çok taraflı esaretten kurtulmak mümkün değildi. Gaspıralı İsmail Bey, bu amacı şu veciz ifadeyle sloganlaştırmıştı: “Dilde, Fikirde, İşde Birlik!..”

    1. DİLDE BİRLİK VE TÜRKLÜK ŞUURUNA KARŞI GELENLER

    Osmanlı İmparatorluğu’nda suni Osmanlı milliyetçiliği ya da ümmetçilik geçerliliğini korurken, Çarlık Rusyası’nda da mahalli şivelerden ve hatta ağızlardan ayrı bir edebi dil, Türk boylarının her birinden de ayrı bir millet yaratma çabaları, Rus devletinin asli politikalarının icabı idi. Bu dönemde, Bulgar kökenli İdil-Ural Türkleri, Kıpçak kökenli Kırım Türkleri, Oğuz kökenli Kafkasya Türkleri için ortak “Tatar” sıfatı kullanılmaktaydı. Bu kavram karmaşası içinde Türkistan Türkleri, İdil-Ural Türkleri için “Nogay” tesmiyesinde bulunurlarken, Türkistanlılar için de yaygın biçimde “Sart” tâbiri kullanılmaktaydı. Ki bunların hiçbiri bilimsel gerçeği yansıtmamaktaydı. Başta İlminski olmak üzere bazı Rus devlet adamları, akademisyenler ve misyonerler, panslavizmin karşısında tehdit oluşturan Türk soylu toplulukların birliğine yolaçabilecek ortak paydaları silme, yok gösterme gayretindeydiler (1). Bunun için de önce “Türk” adının unutturulması; yerine “Tatar”, “Kazak”, “Kırgız” gibi boy-kabile isimlerinin ikâme edilmesi; her lehçe ve şivenin apayrı bir dile dönüştürülmesi; boy milliyetçiliğine göz yumularak Türk toplulukları arasında suni düşmanlıkların ve ayrılıkların yaratılması gibi ince taktiklere başvurmuşlardı. Boy milliyetçiliği, Rus devletini korkutmuyordu, aksine, Türk toplulukları arasında ayrılıklara, düşmanlıklara yol açacağından işlerine geliyordu. Kaldı ki, boy milliyetçiliğinin Rus düşmanlığına yol açması da önemli değildi; zira, birliğini, tesanütünü kaybetmiş büyük bir kitle içinde küçük bir parçanın ne kadar zararı olabilirdi ki?.. Önemli olan asıl tehdit kaynağını, büyük Türk kitlesini -henüz milliyet şuuru oluşmadan- parçalayarak tesirsiz hale getirmek idi. Böylece, “Tatarcılık”, “Kazakçılık”, “Kırgızcılık” gibi boy milliyetçiliklerinin yolu açılmış oldu...

    Bilerek ya da bilmeyerek “boy milliyetçiliği” yapan, dolayısıyla “Türk hüviyeti”ni reddedenler, başlıca üç farklı grupta kümelenmişti: Rus propagandasının etkisi altında kalan cahil ve yarı-cahil kesim, samimi olarak, meselâ “Tatar” olmakla, “Tatar milletine mensup olmakla” gurur duyuyorlardı. Dinî bağnazlığın farklı bir türevi, bu suni milliyetçilik için de söz konusuydu. Okumaya, araştırmaya ve gelişmeye nispeten kapalı olduklarından, bu kesime doğruyu anlatmak hayli zordu. Genelde milliyet hüviyeti yerine “dinsel hüviyet” kullanan eskilik yanlısı kadimciler de bu grubun içinde sayılırlardı.

    Türklük bilincine sahip olup da, sosyalist örgütlere sırf azınlığın sorunlarının radikal biçimde savunuculuğunu yaptıkları için destek veren aydınlarla (A. Hadi Maksudi, Hasan Sabri Ayvaz v.d.), gerçekten sosyalist fikirlere inanan, Sosyal Demokratlar, Sosyal İhtilâlciler (Es-Er’ler) gibi sol örgütlere mensup olan radikal görüşe sahip Türk gençleri ikinci grupta yer almaktaydı. Özellikle bu gençler sosyalist terminolojiden etkilendiklerinden “halklara özgürlük” gibi temel slogan ve söylemlerde, genel nitelikte milliyetçilik, -burjuva milliyetçiliği- anlamında kabul edilerek reddedilmekte; ancak ezilen halkların milliyetçiliği teşvik edilmekteydi. Hiç şüphesiz bu gruptakilerin neredeyse tümü, halkının en temel hak ve özgürlüklerini tanımayan ve sadece sömüren Çarlık rejimine karşı aktif mücadele için hayatlarını tehli---e atan vatanseverlerdi. Nitekim, Sovyet rejimi döneminde bunların büyük bir bölümü öldürülerek tasfiye edilmişlerdi (Sultan Galiyev, Veli İbrahim v.d.). Bir bölümü ise daha önce Türklük bilincine sahip olarak eski ideolojilerinden vazgeçmişlerdi (Ayaz İshaki, Nasip Yusufbeyli v.d.). Halkına ihanet ederek yeni rejimle sonuna kadar işbirliği yapanların oranı ise son derece düşüktü...

    Bazı entelektüellerin oluşturduğu bir diğer grubun içinde Rus okullarından mezun olup, tamamiyle Rus kültürünü benimseyen Türk gençleri olduğu gibi; bu okullardan birer müfrit Rus düşmanı olarak yetişen gençler de vardı. Rus kültürünü benimseyenler, “boy”ların ayrı birer millet olduğunu tartışmasız kabul ederken; diğerleri, bu ivme kazanmış bölünme sürecinin durdurulamayacağını, “Türk hüviyeti”nin geçerli olması için önce “ortak bir edebiyat dili” olması gerektiğini ve bunun da olmadığını öne sürerek “boy hüviyeti”ni ön plana çıkarıyorlardı. Bunların görüşüne göre, “ortak bir edebiyat dili” yoksa, herkes başının çaresine bakmalı ve kendi “edebiyat dili”ni yaratmalıydı. Bu yol, hem daha zahmetsiz, hem daha kestirmeydi; hem halkçı ve hem de milliyetçi özellikleri taşımaktaydı. “Türk hüviyeti”ni savunmanın, “ortak bir edebiyat dili” oluşturmanın halktan ve de Rus yöneticilerinden göreceği tepkiler dikkate alındığında, büyük riskleri söz konusuydu. Oysa, kendi lehçesinde (dilinde) eser verildiğinde, öncü olarak tarihe geçmek son derece cazip ve kesinlikle de risksizdi. Bunların dışında, sırf yerel edebiyatı geliştirmek, halkını uyandırmak uğruna kendi lehçelerinde anıt eserler meydana getirmiş yazar ve şairlerin sayısı ise hiç de az değildi (Tukay, Abay, Çolpan, Çobanzâde v.d.).

    1.1. EDEBİ DİLDE BİRLİK

    Gaspıralı İsmail Bey, “Tercüman”da yazdığı belki yüzlerce yazıda, farklı gerekçelerle de olsa “Türk hüviyeti”ni kabul etmeyenleri, her halükârda Rus menfaatlerine hizmet ettikleri gerekçesiyle uyarmaktaydı. “Rusya Müslümanları III. Kongresi”nde, Rusya’nın hemen her yerinden gelen delegelere hitaben, “Bizler umumen Türkler, aslımız birdir, neslimiz birdir. Zamanlar, mekânlar ihtilâfıyle şivemizde, âdâtımızda (adetlerimizde) ihtilâf peyda oldu; gittikçe tefavüt (farklılık) artdı. Birimiz diğerimizin lisanını anlamamak derecesine geldik.... Mekteb-Medrese Komisyonu hazır etmiş dukladda (rapor) ibtidai mekteb derslerine dört sene tayin olunmuşdur. Üç senesi sade mahalli lisan ile olsa, dördüncü sene de umumi bir lisanla yazılmış kitab tedris olunsa, tedricen lisan birleşür idi” (2) diyen Gaspıralı, azınlığın kurtuluşunun önce “ortak bir edebi dil” etrafında birleşmekten geçtiğini vurguluyordu. Kongreden bu doğrultuda karar çıkaran Gaspıralı İsmail Bey, öngördüğü dilde birliğin, sade İstanbul Türkçesinde sağlanacağını da gizlemiyordu. Ancak, bunun için Türkçeye Arapça, Farsça ve diğer yabancı dillerden girmiş kelime, deyim ve kuralların çıkarılmasını; buna ek olarak da farklı lehçelerdeki uygun yerel kelimelerin kullanılmasını şart koşmaktaydı (3). Gaspıralı, Osmanlı Türkçesinin aynen kullanılmasına da şiddetle karşıydı (4); Osmanlı Türkçesi denilen suni dilde, ağırlıklı olarak yer alan Arapça ve Farsça kökenli gramer kaidelerinin yanısıra, kelimelerin de Türkçe karşılıklarının bulunup kullanılmasını istiyordu ki, bunun adı tek kelime ile Türkçülüktü. O’nun bu rüyasını -Türkiye sınırları içinde- daha sonra gerçekleştirecek kişi ise Atatürk’tü.

    Gazetesindeki “Tercüman” başlık yazısının altında kullandığı “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” sloganına uygun olarak Gaspıralı, ancak bu üç alanda birliğin sağlanmasından sonradır ki Türk Dünyasının özgürlük ve çağdaşlığa kavuşacağına inanıyordu. İstanbul’un en büyük gazetelerinden “İkdam”da (27 Haziran 1914, No. 6245) yayınlanan söyleşisinde, Rusya Türklerinde Türklük bilincinin oluşmasının siyasal sınır tanımazlığını şu cümlelerle ifade ediyordu: “Eğer Türkler (Osmanlı Türkleri) lisanlarını biraz daha sadeleştirmiş, kıraet ve imlâyı (okuma ve yazmayı) teshil edecek (kolaylaştıracak) surette huruf-u savtiyeyi (sesli harfleri) istimal etmeğe (kullanmaya) başlamış olsalardı, beş altı seneye kadar Rusya müslümanlarile lisanları suret-i kat’iyede birleşmiş olurdu. Bundan husule gelecek faydaları izaha hacet yoktur sanırım”.

    Gaspıralı, “Tercüman”ın 1906 yılına ait nüshalarında, ortak edebi dil konusundaki yazılarına sıklıkla yer veriyordu. İşte, 108 No.lu nüshada, bu konudaki hassasiyetini, okuyuculara hitap başlığı altında şu gerekçelere dayandırıyordu:

    “İnsanları rapteden (bağlayan) en ibtida (evvela) ‘LİSÂN’dır. Maarif ve edebiyat, din ve millet umurlarının (işlerinin) terakkisi için ibtida ve en zaruri olan vasıta ve sebep, lisân-ı millî, lisân-ı umumi ve edebidir. Umumi lisâna mâlik olmayan tayfalar (kavimler) perakende yak yak kalıp ‘MİLLET’ pâyesiyle pâyidar (devamlı) olamazlar. Kılıç ve zaman ve mesafe ile ayrılmış tayfaları birleştiren ‘KALEM İLE LİSÂNDIR’. Zamanlara ve mesafelere galebe çalan yine kalem ile lisândır. Her kavmin iki büyük sermayesi olur: Biri dindir, diğeri lisân-ı edebisidir. Kardeşler, lisân birliğine çalışacak zaman geldi. Vakit fevti (kaybı) ve gaflet caiz değildir. Geliniz bu işe çalışalım. Nişleyelim deseniz, meclislerde ve her türlü mükâleme (konuşma) ve münazara (ilmi tartışma) mahallerinde ve gazetelerde bu meseleden bahisler etmeliyiz. Bu fikri kuvvetleyip beyn-en-nâs (halk arasında) münteşir kılmalıyız (yaymalıyız). Edebiyatta ve mekteplerde umumi lisâna yol açmaya çalışmalıyız ki, bundan yirmibeş otuz sene sonra efrâd-ı milletin dili birleşsin. Bu ise FİKİR VE İŞ BİRLİĞİNİ mucip olur”.

    Gaspıralı İsmail Bey, 16.10.1907 tarihli “Tercüman”da (No.67), ortak edebi dil yolunda alınan mesafeye katkısını şöyle ifade etmekteydi:

    “Bugün Kazan şivesinde yazılan bir cümleyi Kafkaz anlamadığı ve Kafkaz’da kullanılan Azerbaycan lisânını Kazan anlamadığı malûm olduğu halde, ‘TERCÜMAN’ Kafkasya’da da, Kazan’da da, Türkistan’da da, Mısır’da da, Türkiye’de de anlaşılmaktadır. Efkâr (fikirler) ve iş birliği, lisân birliği sayesinde olduğunu takdir eden ‘Tercüman’, yirmibeş seneden beri buna, yani lisân-ı umumi tesisine çalıştı”.



    1907’de Hükûmetin azınlık okullarında “ana dili” yeniden yorumlayarak “mahalli şive”nin esas alınmasını öngören ünlü kararnamesine, Gaspıralı İsmail Beyin tepkisi şöyle olmuştu:

    “Maarif Nezareti’nin tefsiri yanlış tefsirdir. Doğma dil (radnoy yazık) demek, kavmin, milletin lisân-ı edebiyyesidir. Rusların doğma dili Vologodskiy, Yaroslavskiy, Kurskiy, Saratovskiy şiveleri değildir, Rusların lisân-ı edebiyyesidir. Bizim de doğma dilimiz TÜRK dilidir, lisân-ı edebiyyemizdir” (5).



    “Tercüman”ın 25. Yıl Jübilesi’nin hazırlıklarının yapıldığı günlerde ise şu önemli mesajı vermekteydi:

    “Elli milyonluk Türk kavminin vilâyet vilâyet şiveleri (nareçiya) telaffuzda (pronons) tefavütleri (ayrılıkları) car ise de hâsıl lisanları birdir, binaenaleyh bu kavm-i necibenin umumi lisân-ı edebiyyeye hakkı olduğundan maada, dünyada yaşamak istiyor ise herşeyden ziyade ve herşeyden evvel ittihad-ı lisâna (dil birliğine) çalışmalıdır.... Arslan gibi milletimizin başına gelen felâketler ... her su boyunda bir Han ya Emire tâbi bulunduğu değildir. Her su boyunda bir şive kullanıp, şimdiye kadar umumi lisân-ı hitâbet, lisân-ı edeb vücuda getirmekte ettiği gaflettir. Bundan 25 sene mukaddem ‘Tercüman’ın gayet sade ve mutavassıt şive ile yazıyla başladığı yukarıda söylediğimiz şeylerin neticesidir” (6).



    Gaspıralı İsmail Beye göre, Dostoyevski, Turgenyev, Puşkin gibi yazarlar, kendi mahalli lehçelerinde değil de Rus edebi dilinde yazdıkları için büyüktüler. Rus edebi dili de bu yazarlarla giderek zenginleşiyor; Rus halkında da Rusluk şuuru gelişiyor, kökleşiyordu. Şayet Türkler ortak bir edebi dilde birleşebilirlerse, millet merhalesine geçebileceklerdi. Yoksa, paramparça olmaya devam ederken, gerilik ve esaret halleri de sürüp gidecekti.

    1.2. TÜRKÇE-TATARCA ÇEKİŞMESİ ÜZERİNE

    Rusya Türklerinde “Türk hüviyeti”nin ön plana çıkması, dolayısıyla Türklük şuurunun teşekkülü doğrultusunda yazdığı yazıların birinde (“Yine Lisan Bahsi”, Tercüman, 21 Kasım 1905, No. 95), Gaspıralı, boy milliyetçiliği güdenlere -günümüz için de aynen geçerli- şu bilgileri vermekteydi:

    “Hürmetli ‘NUR’ gazetesinin 11. Nüshasında (A.A.) imzası ile neşrolunmuş ‘TATAR TİLİ’ makalesini okuduk. Cenab-ı muharrir (sayın yazar) diyor:

    ‘Biz Tatarmız, Arab ya ki Türk tügülmüz (değiliz). Şulayuk (şöyle oldukta) tilimiz özümüzge ayrım (başka) bir tildir (dildir)”.

    Makalenin bu beş satırlarını gördükten sonra ilerisini okumaya hacet yoktur. Demek oluyor ki, Hankirmanlı bir Türk olan Ataullah Efendi özünü bir Tatar zannediyor. Öyle mi? Bu çok büyük bir hatadır. Eğer olmuş geçmiş zaman olsaydı, bu itikad-ı batılayı (batıl inanış) yazan, ya ki yazdıran ‘cebir efendi’dir zannederdik. Herşeyin doğrusunu, tamamını yazmaya müsaade edilmiş bir zamanda efkâr-ı umumiyeyi (kamuoyunu) böyle karıştırmak ve edebiyat-ı milliye meydanına böyle tefrika (ayrılıkçılık) düşürmek yalnız ‘Nur’ refikimizin (arkadaşımızın) malûmatsızlığına yüklemek lâzım geliyor.

    Rica ediyoruz ki ayıp buyurmasınlar. Cemaat ve millet işlerinde hatır, gönül, dostluk bakılmaz. İşin doğrusu söylenir.

    Mukaddemce (evvelce) Tiflis’de çıkmış refikimiz ‘Şark-i Rus’, elifba tebdili (alfabe değişikliği) meselesini ortaya atmış idi. Hazırda ‘Nur’ til meselesi çıkardı. Fikir ve til ve amel (iş) birliğine yumruk uruldu. Lâkin ziyansızdır. Her halde ‘tevhid’ (birleştirme) gibi vücud-u aziz mükerremin (aziz ve muhterem varlığın) müdafaasına çalışmak borcumuzdur. Çalışırız.

    BİZ ARAB DEĞİLİZ, AMMA TATAR DA DEĞİLİZ EFENDİM. ÇÜNKİ ‘TATAR MİLLETİ’ BİZLERDEN BAMBAŞKA BİR MİLLETDİR. Tatarlar Kıtay’a (Çin) tâbi ve Moğolistan’ın bir köşesinde dolanan bedevi (göçebe) ve mecusi, putperest bir kavimdir. Tilleri bizim tile hiç oşamaz (benzemez). Rusya’da bunlardan bir nefer bulunmaz. Elinizde tarih kitapları olsa gerektir. ‘Babürname’, ‘Şibân-ı Name’, ‘Şecere-i Türki’ hatta merhum Mercani’nin ‘Tarih-i Bulgar’ı gibi, atalar eserlerine müracaat buyrun. Eğer bunlar elde yoksa, Rus tilinde yazılmış ‘İstorya’ ve ‘Etnoğrafya’ kitapları Petersburg’da yüzlep (yüzlerce) bulunurlar. Bunlara müracaat buyrun. Her ilim ve fenden icmalen (özetleyerek) haber veren ----en cilt Brockhaus lûgat-ı umumisine müracaat edelim. Bu lûgat-ı ilmiyenin 47. cildinin, 189. ve 344. betlerine (sayfalarına) bakın ne demiş:

    Türk tilini şiveleri ile tekellüm eden (konuşan) halklar, taifeler (boylar) Asya’nın bir çok yerlerinde, Avrupa’nın şimal (kuzey) ve cenub-i şarkisinde (güneydoğu) ve kısmen Afrika’nın şimal-i şarkında ikâmet ederler. Bahr-i Muhit-i Müncemitten (Buz Denizi) ta İran ortalarına kadar, ta Rusya ortalarından Kıtay’ın Göbenlon dağlarına cayramış (yayılmış) bir millettir ki Rusya’da Hankirmanlılar, Makedonya’da Osmanlılar bu millete mensupturlar.

    Til lisan itibariyle Sibirya’nın Yakutları, Sibirya Türkleri, Baraba, Kazak, Kırgız, Karakalpak, Başkırt, Nogay, Kazanlı, Kırımlı, Kumuk, Uygur, Özbek, Tarançe, Sart, Azerbaycan ve Osmanlı namları ile maruf taifeler, orumlar hep TÜRK TİLİ İLE SÖYLEŞİRLER. HEP TÜRKLERDİR.

    BİZ TATARMIZ DEGEN KİŞİLER RÜCU KILMALI (sözünü geri almalı), BU FİKİRDEN KAYTMALI (geri dönmeli).

    Gelelim ‘TATAR TİLİNE’, yazdığınız Tatarca ise, gazetenizin yine şu 11’nci nüshasında, Perm vilâyeti Osa üyezdi (şehri), Biçom Karyesinin (köy&#252 imamı Abdurrahman Efendinin, Uralsk beldesinden Zarif Elhari Efendinin, Orenburg vilâyeti Bozuluk şehri imamı Ali Asgar Efendi cenapları tarafından gelmiş ve derc edilmiş (yayınlanmış) mektupların tili nasıl tildir? Ata, ana tili yani Türkçe değil midir? Sizin kullandığınız til hiç ‘tatarca’ değil, lâkin uram ve izvoşcik arabacı şivesidir.

    Şehabettin-i Mercani’den Kayyum Nasıri’den başlap, 25, 30 seneden beri elenmiş ve bir derece hallolunmuş milli ve umumi lisan-ı edebiden niçün oluyor da haberiniz yoktur? Bu gaflet hiç caiz görülemez. Hiç olmazsa aldığınız özünüzden menkul. Dokuzyüz mektuptan yediyüzellisi lisan-ı edep ile yazılmış olduklarından ibret ve meslek almak gerek”.



    “Mühim Zaman Bu Zaman” başlıklı makalesinde (“Tercüman”, 15 Mart 1905, No. 20) ise Gaspıralı, “Rusya Müslümanları” tâbirinden ne anlaşılması gerektiğini şöyle açıklıyordu: “Rusya Müslümanları... diyoruz. Bunlar kimlerdir? Nereden ‘kaydan’ gelmişler? Hâzırda çokluk ve köplük (fazlalık) itibariyle Rusya Devleti’nin birinci ahalisi Rus preslevni halk olduğu halde, ikinci halk ehl-i İslâmdır. Rusya’nın Avrupa ve Asya vilayetlerinde onsekiz milyon müslüman mevcuttur. Bunların onaltı milyonu cins, süyek (kemik), dil, tekellüm (konuşma), âdet ve tarih itibariyle EVLAD-I TÜRKTÜR. Ve onaltı milyon halk, Kırgız, Tatar, Türkmen, Azerbaycan, Kırımlı, Şirvanlı, Kazanlı vesair namlar ile maruf (tanınmış) ise de, cümlesinin aslı Deşt-i Kıpçaklıdır (Kıpçak Bozkırındandır)”.

    Gaspıralı İsmail Bey, Devlet Duması’ndaki Maarif Komisyonu’nun Müslüman okullarındaki eğitim dilini “Tatar dili” olarak belirten bir kararını net bir biçimde eleştiriyordu:

    “Demek oluyor ki millî lisânımız ‘Tatarca’ ve tahsil-i ibtidaiyemiz de bu Tatarca ile edilmek lâzım gelecek. Vay politika, politika, mekteblere girmez isen ne güzel olurdu. Tatar kavmi mevcut değil, Tatar dili malûm değil. Lisânımıza her ne isim verilirse verilsin, hakikat-i hâlde TÜRK DİLİNDEN başka bir şey olmayacaktır.... Rus ve Osmanlı tarihleri Rusya Müslümanlarına garaibden olarak ‘Tatar’ ismi vermişler, fakat bizi Tatar edemezler. Hattâ kendimiz bile Tatarız diye ikrar etsek yine hakikati çürütmek mümkün olmaz” (7).

    Bu gerçekleri hiç şüphesiz Rus makamları da çok iyi bilmekteydi. Nitekim, Başbakan Stolıpin tarafından Yüksek Din Şûrası Başkanı Lukyanov’a gönderilen 1910 tarihli bir genelgede, şu uyarıda bulunuluyordu:

    “Hristiyan milletinin Müslüman Dünyası ile olan çatışması dini olmayıp siyasi, kültürel ve devlet niteliğinde bir savaştır. Panislâmizmin son zamanlarda sağladığı başarı bu yüzdendir. Bu başarı bizim Rusya’da büyük önemi haizdir. Bir takım milletleri kapsayan Rusya müslümanlığının, önemsiz bazı istisnalarla, çeşitli lehçelerle olsa da, genellikle bir dilde konuşan TÜRK IRKINA mensup olduğu hususu göz önünden uzak tutulmamalıdır” (8).



    Görüldüğü üzere, resmi istatistiklerinde ve ilişkilerinde “Türk” tâbirini kullanmaktan ısrarla kaçınan Rus yöneticileri, gerçeği bu denli açık ve net ifade edebiliyorlardı. Bir kere daha anlaşılmıştı ki, “Türk hüviyeti”ni reddedip “boy hüviyeti”ni kabullenenler, Rus hükûmetinin “böl-yönet” taktiğine bilerek ya da bilmeyerek alet olmaktaydılar.

    Gaspıralı İsmail Bey, cahilinden mürtecisine, sosyalistinden Rus hükûmetine uzanan garip bir işbirliğine rağmen, Rusya Türklerine Türklük şuuru vermekte ne kadar başarılı oldu? Bu soruya net bir cevap vermek mümkün değilse de, bildiğimiz, Gaspıralı İsmail Beyin son nefesini verdiği ana kadar Türklüğün propagandasını yapmaktan bir an bile geri durmadığıdır. İşte birkaç örnek daha:

    “Milletimiz büyük millettir. Zaman ve mekân ve mesafe tesirleri ile fırka fırka ayrılıp birbirini bilmez ve anlamaz dereceye geldiği ve ‘Türk’ yüksek ismini unutup kimi Tatar, kimi Karapapak, kimi Kazak, kimi Tarançı namları ile dağılıp ufaldıkları malûmdur (9).

    “Milletin ne fikirde olduğu ve olacağı ileride görülür. Bana gelince, nazar ve itikad-ı siyasiyemin nigzi (temeli) TÜRK OĞLU TÜRK OLDUĞUMDUR. İbtida, Türk olmayınca ne aristokrat olurum, ne avamiyun olurum, ne iştirakiyyundan. ‘Eğer bana halin berbattır, Türklük, yani kavmiyet, milliyet fikrini taşla da (bırak da) saadete nail ol’ deseler, bu yüzden gelecek saadete, bedbahtlığı tercih ederim. Ben, ben olmamak ne aklıma gelişir, ne vicdanıma yatar. Yüz Türkten zannederim doksandokuzu bu fikirdedir. MİLLİYET HER ŞEYDEN MUKADDEM VE HER ŞEYDEN MUKADDES TUTULUYOR. Bunu belki eskiliktir ‘perejitok’ zanneden gençlerimiz bulunur. Hayır, itikadım eskilik değildir” (10).

    1.3. DİLDE BİRLİK VE TÜRKLÜK ŞUURUNA DESTEK VERENLER

    Gaspıralı İsmail Beyin başını çektiği umumi edebi dil hareketine, Rusya’nın hemen her yerinde olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nde, Mısır’da, Balkanlar’da bulunan Türk aydınlarından büyük alâka ve destek gelmişti. Fatih Kerimi, Musa Carullah Bigi, Ahmet Aga(yev), Ali Merdan Topçubaşı, Dr. Hüseyinzâde Ali, Münevver Kari gibi yüzlerce aydın, Gaspıralı ile kader birliği yapmışlardı. Rusya’nın hemen her tarafından umumi edebi dil ile yayınlanan gazete ve dergilerin sayısında ciddi artışlar kaydedilmişti. Rusya Türklerinin Türklük şuuruna sahip olmaları, bir başka ifadeyle millet merhalesine geçmeleri yolunda gayret sarfedenlerden biri olan Rızaeddin Fahreddin(of), 17 Kasım 1905’de “Bizler Tatar mı Değil mi?” başlıklı mükemmel ve mükemmel olduğu kadar da devrin şartlarında radikal sayılabilecek bir makale kaleme almıştı. Tarihi gerçekleri halkın da anlayabileceği sadelikte ifade eden Fahreddin(of), makalesinde kısmında şu tespitlerde bulunmaktaydı:

    “İlk asırlarda Türkler: Hun, Avar, Uygur, Hazar ve Bulgar, Peçenek ve son zamanlarda da Selçuk, Kırgız, Başkırt, Türkmen, Osmanlı, Azerbaycan, Bulgar gibi birkaç fırkalara ayrılmış ise de, böyle ayrılık bazen siyasi ve bazen de yalnız oturdukları orun (yer) cihetince olmuştu. Bir ata ve bir ana balaları olan Türkler, Astırahan etrafında olduklarında, Hazer Denizi münasebetiyle ‘HAZER’, İdil ve Ural boylarında oturdukları vakit ‘BULGAR’ diye atalnup (adlandırılarak) yürürler idi. Yoksa bunların örf ve âdetleri maişet ve tilleri (dilleri) cihetinden bir farkları da yok idi. Şöyle ki, Ufa Vilâyeti’nde olan bir Başkırt, Anadolu’nun istediği yerine varsın, kendi tilini ve kendi örf ve âdetini görür ve söyleşir, Azerbaycanlı bir Türk, Kaşgar’a vardığında yine işbu hale tesadüf eyler....

    Türkî olan bir kavmin, Türkî olan ikinci kavim üzerine ihtilat etmesinden üçüncü bir kavim zuhur etmesi lazım gelmez. Öyle ise Finler üstüne gelen Hunlar, Avarlar, Hazer ve Bulgarlar, Tükyular ve gayriler ne kadar köp (çok) olsalar olsunlar, hemişe (daima) TÜRK OLARAK KALIRLAR....

    Tatarlar bu yerlere geldiklerinde, bizim babalarımız olan Türklerin, kürşileri (komşuları) olan kavimlerin arzu edecek revişde (tarzda) medeniyetleri var idi.... Deşt-i Kıpçak’ta, Moğol ve Tatar Hükûmeti munkariz (tükenmiş) olduğu günde, babalarımız olan BULGAR VE HAZER TÜRKLERİ, milyonlar ile hesab edildikleri halde vatanımızda yaşarlar idi. Öyle ise bizler TATAR DEĞİL, HALİS TÜRKLERİZ” (11).

    Kazan’da yayınlanan “Yulduz” (Yıldız) gazetesinde yer alan aşağıdaki değerlendirme yazısı, “Tercüman”ın 27 Eylül 1907 tarih ve 50 No.lu nüshasında da iktibas edilmişti:

    “Bu gazete yirmibeş seneden beri devam etti. Halkın okuvdan hiç lezzet almadığı bir zamanda, türlü zahmetler çektiği halde sebat gösterdi. İmdi halkın gözü açıldı, matbuattan lezzet alabaşladıkları zamanda ‘Tercüman’ elbette devam edecektir. Yirmibeş sene içinde sevip, okuyup istifade eden kişilerin hiç birisi ‘Tercüman’ı taşlamazlar (bırakmazlar), hem taşlamamaya gerektir. Çünkü ‘Tercüman’ onların her birinin manevi üstadıdır.

    Eğer yeni gazeteciler eskiden beri ‘Tercüman’ okuyup, istifade kılıp gelen bolmasa (olmasa) idiler, hiç birinin muratları anlaşılacak derecede yazamazlardı. Tanları atsa da kuyaşları çıkmazdı (şafakları sözse de güneşleri doğmazdı). Davuşları (sadaları) çıksa da kulaklara işitilmezdi. Kazan şivesinde yazılan gazeteler ile kanaatlenip ‘Tercüman’ okumayı taşlamak hiç makul değildir. Lisân-ı edebiden haberdar olup, matbuat-ı osmaniyeyi mütalaaya iktidar kesbetmek arzusunda olan adamların cümlesi ‘Tercüman’ okumalıdırlar. Yaş (gen&#231 mollalar da, muallimler de, başkalar da ‘Tercüman’ okuyup, fikir ve lisan cihetinden istifade etmeli. Yoksa lisân-ı umumiden ırakta kalırlar”.

    Yukarıdaki iktibasın sonunda, “Tercüman” idaresinin bir notuna yer verilmiştir: “Tercüman hiçbir tarafa meyletmeyip, kangarmayıp (eğrilmeyip) LİSAN birliğinden FİKİR birliği, fikir birliğinden İŞ VE İSTİKBAL birliği doğacağını gözleyip çalıştığı cümle okuyanlara malûm olduğu gibi, bazı sebeplere binaen okumayanlara hem malûmdur. Biz için bu kâfidir, bakisine gelince: Cemaate rahmet”.

    “Tercüman”daki bir başka iktibas da “Füyuzât”a aittir. Gaspıralı İsmail Bey, 13 Şubat tarih ve 16 No.lu “Tercüman”da yeralan bu iktibas yazısının girişine, duygu ve düşüncelerini de katmıştır: “Yirmibeş sene oluyor ki, Tercüman’ı baştan sonuna kadar veya üçte ikisini aciz kalemimden çıkarmakta idim. Bir nüsha Tercüman yoktur ki, yarısı kalemimden geçmiş olmasın. Bugün aldığım milli gazete ve dergilerimizde o kadar güzel yazılar ve fikirler gördüm ki, ciddi sevincimi göstermek için bunların kısmen naklini acele ederek, gazetemi arkadaşlarımın eserleri ile süslemeğe karar verdim. Tabii bu nüshamıza beş on satır havadis ve telgraf girdi ise de bunlara bakılmayıp yoldaşlarımın şerefine, yoldaşlarımın eserleriyle dolu kabul edilsin. Yazılmış ve nakledilmiş yazıların altında benim de aciz imzam vardır ki, yalnızlık ile canı yanmış eski bir yazıcının sevinç imzalarıdır”.



    Turanî imzası ve “Türk Dilinin Vazife-i Medeniyesi” başlığı ile iktibas edilen makalenin girişinde şu bilgilere yer verilmektedir:

    “Bir Türk edibi diyor ki, Arab’ın dili din ve mezheb dili oldu. Türk dili ise medeniyet-i cedide (yeni uygarlık) dili oluyor... Bu sözü biraz ıslah edelim: Arab dili din ve mezheb dili oldu. Fars dili şiir ve edep dili oldu. Türk dili ise devr-i cedid için terakki ve medeniyet dili oluyor. Bu hem zamanın hem mekânın ihtiyacındandır. Zamanca İslâm medeniyetinin üçüncü devri, yani son devri başlıca Türk tarihinden ibaret olduğu gibi, mekânca dahi dünya yuvarlağı üzerinde Türk dilinden daha yayılmış bir dil yoktur. Uzunlamasına, Mançurya’dan ve Sibirya’nın Uzak Doğu kuzeyinde akan LENA nehri sahilinden başlayıp, Altay, Karakurum, Pamir, Hindikuş, Kafkas, Kırım dağlarından geçerek Balkan dağlarının batısının sonuna kadar; genişlemesine, Ural dağlarının kuzey son noktasından, Afrika’nın Büyük Sahrası’na kadar olan yerlerde oturan ahalinin büyük kısmı Türk Dili ile konuşurlar.

    Türk’ün eyler dili Çinseddine dek hükmünü icra,

    Bir ucudur Altay, bu yerin bir ucu sahra.

    İşte böyle geniş bir ülkede dağınık bulunan kabile ve aşiretlerin çoğu henüz bir yarı vahşette bulunuyorlar. Bunları medeniyet yoluna çıkaracak vasıta ne Arab, ne Fars, ne Rus ve ne de Frenk dilidir. Bu vasıta, ancak ve ancak TÜRK DİLİDİR. Bize Avrupalıların umumi dil diye icat ettikleri ve ne ‘volapak’ ve ne de ‘esperanto’ lâzımdır. Bir öz, muhtelif şive ve lehçelerimizi ıslah ve birleştirme ile, kendimize mahsus medeni ve edebi bir umumi Türk dili vücuda getirebiliriz”.



    Tüm bu bilgi örneklerinin çerçevesinde şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Yüzlerce yıllık Rus tahakkümü, bu ülkedeki Türklerin, Türklük şuurunu tümüyle yok etmeye yeterli olmamıştı. Gaspıralı İsmail Beyin öngördüğü Türklük şuuru, kısa vadede politik bir temele ve söyleme dayanmıyordu. Meselâ, bütün Dünya Türklerini bir bayrak altında toplanmaya çağıran bir Turancılık ülküsü ile hiçbir alâkası yoktu. Her şeyden önce, Rusya Türkleri ile Osmanlı Türkleri arasında tarihten gelen bazı köklü ayrılıklar vardı. Bir başka ifadeyle tarihî geçmişleri, mahalli kültürleri ve de siyasî pozisyonları farklıydı. Osmanlı Türkleri hür, kendileri ise esirdi. Önemli olan, sonu meçhul büyük hayallere girişmeden, Rus kanunları çerçevesinde temel hak ve hürriyetleri kazanım mücadelesi vermekti. Bunun için de azınlığın milli-medeni uyanışını, kadın-erkek eşitliğini sağlamak gerekiyordu. Ancak bunlar sağlandıktan sonra, sıra bu defa Rusya vatandaşları arasında anayasal eşitliğin sağlanmasına gelecekti. İstiklâl ve hürriyet daha sonraki bir merhaleydi ve bu merhaleye geçilmeden “boşboğazlık” yapmanın alemi de yoktu. Gaspıralı İsmail Bey, sürekli düşündüğü ama açıkça söylemediği bu ilerki merhalelere ilişkin idealini sadece Türk Ocaklarının Reisi Hamdullah Suphi Beye (Tanrıöver) açıklamıştı: “Bazı düşünceler vardır ki, o bize yasaktır. Onları bizden sonra gelecek nesillere bırakalım, biz manevi birliği yapalım, dilleri birleştirelim. Siyasi birliği başkaları düşünsün” (11). O’na göre, Türklük şuuru demek, Rus hükûmeti tarafından teşvik edilen kısır ve dar boy milliyetçiliğini aşmak; kültürel ve insani amaçlı olarak Türk Dünyası’nda dayanışmayı ve yardımlaşmayı sağlamaktı... Türk Tarihinin en büyük Türkçüsü Gaspıralı, 11 Eylül 1914’de sadece fâni bedeniyle aramızdan ayrılırken, geriye fikirlerini, ideallerini ve programını bırakmıştı. Ve bizzat kendi ifadesiyle O, artık “bahtiyar İsmail”di...



    2. DOĞUMUNUN 150. YILDÖNÜMÜNDE TÜRK DÜNYASI


    Gaspıralı İsmail Beyin aramızdan ayrılmasından sonra geçen 87 yıl içinde Rusya Türkleri büyük acılar yaşadı ve yaşamakta. I. Dünya Savaşı’nın tahribatı üstüne Rusya’da Çarlık rejimi devrildi. Yeni rejimde sömürenler dahil herşey değişti; değişmeyen sadece sömürülen Türk toplulukları ile, bunlara yönelik asimilasyon politikalarıydı. Beyaz Çarların yerine gelen kızıl Komünist Partisi yöneticileri, Türk hüviyetinin telaffuzunu bile yasakladı. Rusya Türkleri, “burjuva milliyetçiliğini tasfiye” kampanyalarında milyonlarca aydınını yitirdi. Tatarcılığın da modası geçti; İdil-Ural’da Mişerler, Tipterler, Başkırtlar ve daha pekçok alt kültür bölünmeleri birbirini izledi. Gaspıralı İsmail Beyin yurdu Kırım’daki Türkler, suni açlıklarda ve siyasi tasfiyelerde verdikleri kayıplar yetmiyormuş gibi, II. Dünya Savaşı sonrası 18 Mayıs 1944’de vatanlarından Orta Asya, Urallar ve Sibirya’ya sürüldüler; toplam nüfusun % 46’sını iki ay süren insanlık dışı sürgün yolculuğunda kaybettiler. Ve hâlâ anavatanları Kırım’a tamamen dönebilmiş değiller. Dönenler de sefalet sınırının altında yaşamaktalar. Gaspıralı’nın tahrip edilen kabri dönenler tarafından yeniden yaptırıldı ancak Gaspıralı’nın ev ve gazete idarehanesinin yer aldığı binada Rus aileler halen ikâmet etmekte. Kırım’da da artık Tatarcılığın modası geçti; bir avuç Kırım Türkü, Tatlar, Nogaylar, Gotlar olarak bölünmekte, birbirlerine düşman edilmekte. Kırım Türkleri gibi Orta Asya’ya sürülen Ahıska (Mesket) Türklerine en büyük zulüm ve baskıyı, Türklük şuurundan yoksun Özbek, Kazak, Kırgız milliyetçileri gerçekleştirmekte. Sovyetler Birliği ve Komünist Partisi tarihe karıştı; ancak Türk toplulukları arasında birlik ve beraberlik ruhu, Türklük şuuru yok. Karabağ kaçkınlarına, Uygurlara, Kerkük, Batı Trakya ve Kosova Türklerine hiçbir Türk Devleti yardım etmiyor, haklı davalarına sahip çıkmıyor, keza Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımıyor. Merhum Ebülfeyz Elçibey dışında hiçbir Türk Cumhuriyeti’nin lideri, sahip oldukları istiklâl ve hürriyet kavramlarının farkında ve mesuliyetinde değil. Birleşik Devletler Topluluğu’na girmek ve topraklarında Rus birliklerine üs vermekte sakınca görmüyorlar.



    Özetle, Sovyet despotizmi, Türklük şuuru ile Gaspıralı İsmail Beyin fikir ve ideallerini unutturduğu için yaşanıyor tüm bu sıkıntılar. Ancak, O’nu unutmayan, fikir ve ideallerine sahip çıkan Türk entellektüelleri, şimdilerde O’nun 150. Doğum Yıldönümünü anmaktalar; ABD’de, Almanya’da, Türkiye’de, Kırım’da ve Tataristan’da. Ama hâlâ Gaspıralı İsmail Beyi tüm yönleri ile (eğitimci, gazeteci, politikacı, halkçı, milliyetçi vb.) ortaya koyan bir biyografik eser henüz hazırlanmış değil. Biz Türkler, Gaspıralı’yı tanımadan, tanıtmadan, anlamadan, fikir ve ideallerini tüm insanlarımıza maletmeden, Türklük şuurundan mahrum vaziyette yaşadığımız problemleri tekrar tekrar yaşamak zorunda kalacağız. Keşke, Türkiye’nin Türkçü şairlerinden Mehmet Emin Yurdakul’un Gaspıralı’nın vefatının hemen sonrasında yazdığı şiirde dediği gibi olabilsek:



    Sen kabrinde rahat uyu! Yakında

    Bu sonuncu felâket de bitecek;

    Yarın senin hür bakışlı ırkın da

    Altın devri terennümler edecek.

    Zira senin bıraktığın izlerde

    Kadın, erkek bir genç neslin yürüyor.

    İman ile aşk sunduğun her yerde

    İnkılâbın fikri hüküm sürüyor.

    Bizden senin pak ruhuna fatihalar, rahmetler

    Unutulmaz hâtırana, kalp dolusu hürmetler!..



    DİPNOTLAR :


    Geniş bilgi için bkz. Dr. Necip Hablemitoğlu, Çarlık Rusyası’nda Türk Kongreleri (1905-1917). (Ankara: Kırım Dergisi Yayını, 1997), s. 6 vd.; “İlk Defa Yayınlanan Belgeler Işığında: Gaspıralı İsmail Bey ve Çarlık Rusyası Hükûmetleri”, Kırım Dergisi, 5: 19, Nisan-Haziran 1997, s. 3-27.
    1906 Sene 16-21 Avgust’da İçtima İtmiş Rusya Müslümanları’nın Nedvesi. (Kazan: Kerimiye Matbaası, 1906), s. 77.
    “Bekir Çobanzade, Türk-Tatar Lisâniyatına Methal. s.191”den Kırımlı Cafer Seydahmet, Gaspıralı İsmail Bey. (İstanbul: 1934), s. 74.
    Gaspıralı’ya göre, gereksiz Arap ve Fars kelimelerini aynen kullananların yazdıkları, ortak edebi dili halk tabakaları için anlaşılmaz kılmaktaydı. Bkz. Ahmet Caferoğlu, İsmail Gaspıralı. Ölümünün 50. Yıldönümü Münasebetiyle Bir Etüd. (İstanbul: 1964), s.13.
    “Can Ya ki Dil Meselesi”, Tercüman, 25 Ocak 1908.
    “Can Ya ki Dil Meselesi”, Tercüman, 22 Ocak 1908.
    “Can ve Hayat Meselesi”, Tercüman, 11 Aralık 1909.
    Süleyman Tekiner, “Azerbaycan Türkleri”, Dergi, 60: 1970, s. 8-9.
    “Lisan Meselesi”, Tercüman, 4 Kasım 1905.
    “Tercüman, 17 May 1906”dan Sabri Arıkan, “İsmail Bey Gaspıralı ve Ceditçilere Yapılan Suçlamalara Cevap”, Kırım Dergisi, 7: 26, Ocak-Mart 1999, s. 30.
    Kırımlı Cafer Seydahmet, a.g.e., s. 54-55.



    NOT: Bu tebliğ, 29-30 Mayıs 2001’de Tataristan’ın Başkenti Kazan’da, Tataristan Bilimler Akademisi’nce gerçekleştirilen “Doğumunun 150. Yıldönümünde Gaspıralı İsmail Bey” konulu Uluslararası Sempozyumda sunulmuştur.

Benzer Konular

  1. Emre Kongar'ın Hayatı ve Makaleleri
    By ABYSS in forum Önemli Kişilerin Biyografileri
    Cevaplar: 22
    Bölüm Listesi: 03-13-2010, 01:16 PM
  2. Peygamberlerimizin Hayatı...(28 Peygamber ve hayatı)
    By ABYSS in forum Önemli Kişilerin Biyografileri
    Cevaplar: 34
    Bölüm Listesi: 06-27-2008, 08:48 PM
  3. Uğur Mumcu'nun Hayatı ve Makaleleri
    By ABYSS in forum Önemli Kişilerin Biyografileri
    Cevaplar: 24
    Bölüm Listesi: 01-07-2007, 06:37 PM
  4. Oktay Sinanoğlu'nun Hayatı ve Makaleleri
    By ABYSS in forum Önemli Kişilerin Biyografileri
    Cevaplar: 17
    Bölüm Listesi: 01-07-2007, 05:44 PM
  5. Necip Fazıl Kısakürek şiirleri
    By ABYSS in forum Şiirler
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 01-03-2007, 08:33 PM

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]