Sayfa 1 Toplam 3 Sayfadan 123 SonuncuSonuncu
1 den 10´e kadar. Toplam 23 Sayfa bulundu

Konu: Emre Kongar'ın Hayatı ve Makaleleri

  1. #1
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart Emre Kongar'ın Hayatı ve Makaleleri




    Prof. Dr. Emre Kongar'ın Kısa Yaşam
    Öyküsü



    Reşit Emre KONGAR, 13 Ekim 1941'de İstanbul'da doğdu. Babası, Şişli Terakki ve Pertevniyal Liseleri felsefe öğretmenlerinden İhsan KONGAR, annesi ise yine Şişli Terakki Lisesinde bir süre felsefe öğretmenliği yapan, Zapyon Kız Lisesi felsefe öğretmeni Mesude KONGAR'dır.

    İlk, orta ve lise eğitimini Şişli Terakki Lisesinde gören Emre KONGAR, 1958-1959 öğretim yılında fen şubesinden pekiyi derece ile mezun oldu.

    1963 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü'nü bitirdi. 1964 yılında Birleşmiş Milletler bursu ile Sosyal Bilimler eğitimi için Birleşik Amerika'ya gitti.

    1966 yılında Michigan Üniversitesi, Sosyal Çalışma Yüksek Okulu'ndan master ünvanı ile mezun oldu. Aynı yıl Türkiye'ye döndü. Hacettepe Üniversitesi'ne öğretim görevlisi olarak girdi. Bu görevi sırasında 2 yıl süre ile Nüfus Etüdleri Enstitüsü'nde de uzmanlık yaptı.

    1968 yılında üniversite bünyesinde Sosyal Çalışma Yüksek Okulu'nu kurdu ve buraya müdür olarak atandı.

    1969 yılında sosyal bilimler alanında "İzmir'de Kentsel Aile" adlı tezi ile doktor oldu.

    1972-1974 yılları arasında askerlik g
    örevini yaptı. 1974 yılında Hacettepe Üniversitesi Ekonomi Bölümü'ne öğretim görevlisi olarak geri döndü.

    1976 yılında "Toplumsal Değişme Kuramları" konusundaki tezi ile üniversite doçenti oldu. Aynı yıl Sosyal Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bölümü'ne eylemli doçent olarak atandı ve Bölüm Başkanlığı'na seçildi. 1978 yılında Bölüm Başkanlığı'ndan ayrıldı.

    1976-1979 yılları arasında, Hacettepe Üniversitesi adına Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Turizm Planlaması Genel Müdürlüğü'nde danışmanlık görevi yaptı.

    İkinci, Üçüncü ve Dördüncü Beş Yıllık Planların hazırlanmasında çeşitli ihtisas komisyonlarında çalıştı.

    1978-1979 yıllarında Kültür Bakanlığında Kültür Yüksek Kurulu üyesi olarak hizmet etti. Aynı yıl Gençlik ve Spor Bakanlığında "Toplumsal Kalkınmada Gençlik" projesini hazırladı ve uygulamada yardımcı oldu. Bu yıllarda Milli Eğitim Bakanı'na da özel danışmanlık yaptı.

    1978-1981 yılları arasında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde tiyatro kürsüsünde "Sanat Sosyolojisi" dersleri verdi.

    1981 yılı Temmuz ayında "Atatürk ve Devrim Kuramları" adlı takdim tezi ile Hacettepe Üniversitesi Senatosunca Profesörlüğe yükseltildi. 1983 yılına kadar Sosyal Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bölümü ile Ekonomi Bölümü'nde öğretim üyeliğini sürdürdü.

    Birleşik Amerika'da yayımlanan American Journal of Political and Military Sociology adlı dergi ile yine aynı ülkede yayımlanan International Journal of Sociology of Family adlı dergilerin yazı kurullarında görev yaptı.

    15 Şubat 1983 tarihinde askeri rejimin üniversite konusundaki uygulamalarını protesto etmek için, üniversiteden istifa etti.

    1 Mayıs 1983-31 Temmuz 1987 tarihleri arasında Hürriyet Gazetesi'nde danışmanlık yaptı.

    28 Eylül 1987 tarihinde KAMAR, Kamuoyu Araştırma Anonim Şirketi'ni kurdu. 1987 seçimlerini en az sapma ile önceden bilen araştırma dahil, seçim öncesi ölçümlerini ve kamuoyu araştırmalarını Hürriyet Gazetesi'nde yayımladı.

    31 Aralık 1991 tarihinde KAMAR'dan ayrıldı.

    15 Ocak 1992 - 15 Mart 1992 tarihleri arası TÜSES'in genel sekreterliği ile birlikte vakıf müdürlüğünü de yürüttü.

    Nisan 1992'de Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı'na atandı.

    Kasım 1995'de Müsteşarlık görevinden ayrıldı.

    15 Ocak 1996'da Federal Almanya Devleti tarafından Üstün Hizmet Madalyası Büyük Liyakat Haçı ile, 1 Şubat 1996'da İtalya Devleti Commandatore Madalyası ile, 15 Şubat 1996'da da Polonya Devleti Commandor nişanı ile ödüllendirildi.

    24 Nisan 1996 tarihinde Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'ne Profesör olarak geri döndü.

    Şubat 1997'de Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyeliğine atandı.

    1997-2000 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde saat başı görevli hocalık yaptı.

    Temmuz 2000'de devletten emekli oldu.

    1 Eylül 2001 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi Yayın Kurulu Danışmanı oldu.

    Halen Yıldız Teknik Üniversitesi'nde saat başı görevli ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde de fahri olarak hocalık yapmaktadır.

    1975 yılından itibaren çeşitli işçi sendikalarında vermekte olduğu "demokrasi eğitimi"ni bugün de sürdürmektedir.

    Türkiye'nin Toplumsal Yapısı adlı kitabı ile 1977 yılında Türk Dil Kurumu Bilim Ödülü'nü, Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği adlı kitabı ile 1979 yılında Sedat Simavi Vakfı Sosyal Bilim Ödülü'nü, 21. Yüzyılda Türkiye adlı kitabı ile 1998 Aydın Doğan Sosyal ve Beşeri Bilimler Ödülü'nü kazandı. 1998 yılında Nokta Dergisi tarafından Sosyal Bilimler alanında "Doruktakiler" ödülüne layık görüldü. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından verilen "Yılın İletişimcisi" ödülünü Sosyal Bilimler alanında kazandı. 2001 yılında Kızlarıma Mektuplar adlı kitabı ile Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin "Zirvedekiler 2001 En Beğenilen Kitap" ödülünü aldı. Yıldız Teknik Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri tarafından Babam, Oğlum, Torunum adlı kitabıyla 2003 yılının en beğenilen yazarı ödüllerine layık görüldü.

    Milliyet Gazetesi'nin Abdi İpekçi Barış ve dostluk Ödülü ve Haldun Taner Öykü ödülü jürilerinde görev yaptı. Halen Gazeteciler Cemiyeti'nin Sedat Simavi Sosyal Bilimler Ödülü jüri üyeliği sürmektedir.

    Sosyal bilimler ve kültür alanında otuzdan fazla kitabı, bilimsel ve deneme türü yüzü aşkın makalesi vardır. Bilimsel çalışmalarının ve deneme kitaplarının yanında, 1990 yılının en çok satan kitapları arasına giren "Hocaefendi'nin Sandukası" adlı bir de roman yazmıştır. Müsteşarlık dönemi anılarını da "Ben Müsteşarken" adı ile kitaplaştırmıştır. "21.Yüzyılda Türkiye" adlı incelemesi ve "Kızlarıma Mektuplar" adlı eseri en çok satan kitaplar arasında yer almıştır.

    Halen Cumhuriyet Gazetesi'nde "Aydınlanma" köşesinde siyaset, "Medya Notu" köşesinde kitle iletişim araçları konularında haftalık makaleler yazmaktadır.

    Evli ve üç çocukludur.


    NOT: Aşağıdaki yazılar Emre Kongar'ın resmi sitesi kongar.org'dan alınmıştır

  2. #2
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    ATATÜRK'Ü VE ATATÜRKÇÜLÜĞÜ KİM YOZLAŞTIRDI


    29 Ekim ve 10 Kasım dolayısıyla, gazetelerde, televizyonlarda, bilen de bilmeyen de, nesnel olmaya çalışan da bilinçli saptırma yapmak isteyen de, Cumhuriyet, Atatürk ve Atatürkçülük konularında yazı yazdı, konuşma yaptı.

    Ne yazık ki, Cumhuriyet'in 81'inci kuruluş ve Atatürk'ün 66'ıncı ölüm yıldönümünde yine olaylar saptırıldı, yine kavramlar ters yüz ve gerçekler alt üst edildi.

    Neden böyle oluyor?

    Kim ya da kimlerdir bu bilinçli ya da bilinçsiz saptırmaların sorumlusu?

    Tabii ilk akla gelen yanıt "Atatürk ve Cumhuriyet karşıtları"dır.

    Ne yazık ki bu yanıt doğru değil.

    Tabii Atatürk ve Cumhuriyet karşıtları, Cumhuriyet'i ve Atatürkçülüğü saptırmak için ellerinden geleni yapmışlardır ve halen de yapmaktadırlar.

    Ama onların çabaları tek başına ne gerçekleri alt üst etmeye, ne de kavramları saptırmaya yeterdi.

    Bence asıl sorumlular "Atatürkçülük maskesi altında" Atatürk'ü ve Atatürkçülüğü saptıranlardır.

    Cumhuriyet tarihimizde iki dönem, iktidarda bulunanlar, Atatürkçülük maskesi altında Atatürkçülüğü saptırmışlardır.

    Birinci dönem, 1950 Demokrat Parti iktidarı yılları, ikinci dönem 1980 askeri darbesi yıllarıdır.

    Atatürkçülüğe ilk darbe 1950'de iktidara gelen Demokrat Parti iktidarı tarafından, "Halka mal olmuş Atatürk Devrimleri, Halka Mal olmamış Atatürk Devrimleri" tartışması açılarak başlatılmıştır.

    Demokrat Parti, iktidarının ilk günlerinde 18 yıldır Türkçe okunan ezanı yeniden Arapça'ya çevirerek başlattığı eylemleri, okullardaki eğitim dilinin terimlerini Türkçe'den Arapça'ya çevirerek tırmandırdı ve bütün iktidar dönemi süresince de sürdürdü.

    Bu arada "Büyük Atatürkçü!" Celal Bayar'ın önerisiyle "Atatürk'ü Koruma Kanunu" çıkarıldı.

    Böylece Atatürk Devrimleri'nden geri dönüş süreci sırasında, Atatürk'ün heykellerine saldırmak ve manevi kişiliğine hakaret etmek suç sayıldı: "Gardırop Atatürkçülüğü" dönemi başlamıştı.

    Dönem, Atatürkçülüğün akılcı, çağdaş, laik ve demokratik içeriğinin içinin boşaltılması, ama heykellerinin ve imajının yasa ile korunması dönemiydi.

    Bu anlayış 1980 darbesi ile çok daha ağır bir biçimde geri döndü:

    Kenan Evren ve arkadaşları, "Atatürkçü Düşünce Sistemini uyguluyoruz" iddiası ile Matematik kitaplarında bile örneklerin Atatürk'ten verilmesi ilkesi gibi abartılı "biçimsel" önlemler alırken, (ve böylece öğrencileri Atatürk'ten soğuturken) devletin zorunlu din dersleri okutmasını Anayasa hükmü haline getiriyor ve böylece Atatürkçülüğün özünden ciddi bir sapma gösteriyorlardı.

    12 Eylülcüler, sadece öğrencileri Atatürk'ten soğutacak önlemlerle yetinmediler:

    Hapishanelerdeki uygulamalarda Atatürk'ün Nutku'nun okunmasını ve İstiklal Marşı söylenmesini, ceza olarak kullanma yoluyla bütün sanık ve mahkumların bunlardan nefret etmesine yol açtılar.

    Döneme damgasını vuran işkence ve hukuk dışı şiddet uygulamaları iddiaları da, yöneticiler bunları "Atatürkçülük adına yaptıklarını" öne sürdüklerinden, toplumsal faturanın Atatürkçülüğe kesilmesine yol açtı.

    12 Eylül yönetimi, ayrıca, İmam-Hatip mezunlarının doğrudan üniversiteye girmelerine yol vererek bugün bile altından kalkılamayan sorunları üretti.

    Böylece çok Atatürkçü olduklarını iddia eden 12 Eylül yöneticileri, bir yandan dini siyasette kullanarak, öte yandan baskıcı yöntemlerini Atatürk adına uygulayarak, İslamcılarla 12 Eylül muhalifi guruplar arasında oluşturulan, tarihte görülmemiş bir Atatürk karşıtı ittifak yarattılar.

    İşte bugün Atatürkçülük konusundaki kargaşanın temelinde, 1950 ve 1980 yıllarındaki "Atatürkçü! İktidarların" uygulamaları ve bu uygulamaların yarattığı büyük ittifak yatmaktadır.

  3. #3
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    ATATÜRK HEYKELİNE BALTAYLA SALDIRMAK



    22 Şubat 2005 tarihli gazetelerde gözünüze çarpmıştır:

    Bir vatandaşımız, elindeki baltayla, Kadıköy'deki Atatürk heykeline saldırmış.

    Hangi toplumsal yapı, hangi eğitim, hangi kültür böyle bir davranış biçimi üretebilir?

    Hadi diyelim ki bağnaz dincilik, akla ve bilime aykırıdır. Hem demokrasiye düşmandır, hem bağımsızlığı önemsemez, hem de cahil softalar üretir.

    Elinde balta ile bağımsızlığın ve özgürlüğün simgesi olan bir heykele saldırmak, dinciliğin hem kara cehaletini hem de gözü kara softalığını temsil eder.

    Hadi kabul edelim ki bu davranış biçimi, Cumhuriyet'in kuruluşundan beri Atatürk'e ve demokratik-laik Türkiye'ye karşı tarikatlarda sistematik olarak sürdürülen, aklı ve bilimi yadsıyan bağnaz dincilerin kin ve nefret kampanyasının bir sonucu.

    Peki ya Orhan Pamuk'un kitaplarının yakılmasına, ya da Ahmet Altan'ın İstanbul Üniversitesi'nde yumurta yağmuruna tutulmasına ne diyorsunuz?

    Bu yazarlar tarihsel ve toplumsal gerçekleri saptırmış olabilirler.

    Düşünceleri tartışmalı ve hatta yanlış da olabilir.

    Bunların karşılığı kitap yakmak ve yumurta fırlatmak mı olmalıdır?

    * * *

    Önce "düşmanlarımızdan" nefret ediyoruz, onlara karşı kin ve garez besliyoruz.

    Sonra sıra "karşıtlarımıza" geliyor:

    "Din karşıtları", "Müslümanlık karşıtları", "Cumhuriyet karşıtları", "Demokrasi karşıtları", "Laiklik karşıtları", "Milliyetçilik karşıtları", "Amerikan karşıtları", "Bağımsızlık karşıtları", "Türban karşıtları" derken bir de bakıyoruz ki, kendi kendimizden nefret etmeye başlamışız.

    Hepimiz yavaş yavaş "Atatürk heykeline balta ile saldıran adama" mı dönüşüyoruz?

    * * *

    Bu ülkenin insanlarını birbirlerine bağlayan en önemli öge, din, mezhep, ırk, milliyet, dil, lehçe, hemşerilik, particilik gibi kavramların ötesinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır.

    Türkiye Cumhuriyeti'nin yazgısı, aramızdaki kültürel, siyasal ve duygusal farklılıklar ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan insanların ortak yazgısıdır.

    Biz bölündükçe, birbirimizden ve dolayısıyla kendimizden nefret ettikçe, bu ortak yazgının belirlediği ortak refah ve mutluluk hedefi gittikçe bizden uzaklaşıyor.

    Ülkenin karar alma mekanizmaları yurt dışına kayıyor.

    Kendi yazgısına egemen olamayan, bağımsızlığını yitiren toplumların sonu ise daima hüsran olmuştur.

    Bu ilke, küreselleşmenin egemen olduğu, bağımsızlık yerine karşılıklı bağımlılığın öne çıktığı günümüzde de ne yazık ki hâlâ geçerlidir.

    Bir an önce aklımızı başımıza toplamamız, toplumdaki kin, nefret ve garez duygularını, sevgi, saygı, hoşgörü ve dayanışma duygularına dönüştürmemiz gerekmektedir.

    Tabii kültürel ve siyasal farklılıklarımız olacak.

    Tabii değişik olaylar ve sorunlar karşısında, birbirimizinkinden farklı çözümler önereceğiz.

    Laiklik ve Demokrasi ilkeleri üzerine kurulu Cumhuriyetimiz, bu farklılıklar içinde gelişmemizi hedefleyen bir devlet değil mi?

    Dincilik ve etnik milliyetçilik üzerine kurulu politikaların tarih boyunca kanlı çatışmaların ve sonu gelmeyen katliamların nedeni olduğunu, hiçbir sorunu çözemediğini, tam tersine yeni sorunlar ürettiğini bilmiyor muyuz?

    Bu gafletten ne zaman uyanacağız; Atatürk heykellerine baltayla saldırma kültüründen ne zaman kurtulacağız?

  4. #4
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    MİLLİLİK, MİLLİYETÇİLİK, BİLİM VE YARGI



    Türkiye kendi bacağına ateş etmekten zevk alıyor galiba:

    Boğaziçi ve Sabancı Üniversiteleri'nin düzenlediği ünlü "Ermeni Konferansı"nın yargı kararıyla ertelenme çabasından söz ediyorum.

    Bir zamanlar "Polis üniversiteye girer mi, giremez mi?" diye saçma sapan bir tartışma yaşamıştık.

    Tartışma "saçma sapandı" ama o zamanın siyasal ortamında, "Üniversite özerkliği" kavramı üzerine oturtulmak istendiği ve gündemde önemli bir yer tutan öğrenci eylemleri çerçevesinde öne sürüldüğü için, uzun süre devam etmişti.

    Şimdi aynı saçmalıkta bir "Ermeni Konferansı" tartışması yaşıyoruz.

    "Ermeni tezlerine yakınlık taşıyan görüşlerin egemen olduğu bir Konferans üniversite çatısı altında yapılsın mı yapılmasın mı" tartışması bu.

    "Yapılsın" diyenler konuyu "Üniversitenin bilim özgürlüğü" bağlamında ele alıyorlar; "Yapılmasın" diyenler de olaya "Tek taraflı görüşlerin sunulduğu bir bilimsel konferans olmaz" diyerek tepki gösteriyorlar.

    Neyse sonunda konferans yapıldı da bu yapay sorun aşıldı.


    Tabii konferansın yapılması tartışmaları bitirmeyecek, tam tersine daha sert bir biçimde bir başka düzeye taşıyacak, çünkü kamuoyu daha "Katliam" ile "Soykırım" arasındaki farkın bilincinde bile değil.

    Örneğin bu bağlamda Orhan Pamuk'un söylediği "Biz bir milyon Ermeni'yi ve otuz bin Kürt'ü öldürdük" sözü bile anlamlı değil, çünkü sayılar saptırılmış ve öldürülen Türkler dikkate alınmamış bile olsa, esas sorun kaç kişinin kim tarafından öldürüldüğü değil, Osmanlı döneminde ölen ve öldürülen Ermenilerin bir 'soykırım' bağlamında öldürülüp öldürülmedikleri.

    Neyse, benim bugün asıl üzerinde durmak istediği nokta, "bilimsel tartışmalarda" millilik ve milliyetçilik yaklaşımıyla, yargının milli ya da milliyetçi olması.

    "Milli" öz Türkçe'de, "ulusal" sözcüğü ile ifade edilir, "bir millete ait" demektir; "milliyetçilik" de "bir millete ait olandan yana tavır koymak" anlamına gelir ve öz Türkçe'de "ulusalcılık" terimi ile ifade edilir.

    Bilimin millisi, ya da milliyetçisi olmaz.

    Çünkü bilim evrenseldir.

    Siz "Milli bir Fizik" düşünebiliyor musunuz?

    Örneğin, yer çekimi yasasının yalnız Türkiye'de farklı işlediğini öne sürebilir misiniz?

    Aynı şey Toplumbilim, yani Sosyoloji için de geçerlidir.

    Sadece Türkler için geçerli olan, yalnızca Türkiye'ye özgü olan Toplumbilim kuralları olamaz; bütün insanlık için geçerli olan kurallar, Türkiye'nin ya da Türklerin toplumsal davranışlarını açıklamakta da kullanılır.

    Burada, "bilimsel sonuçların" yani Fizik ya da Toplumbilim yasalarının, ulusal çıkarlar için kullanılmaları yani "uygulama" ile bu yasaların bulunması anlamına gelen "bilimsel üretim" birbirine karıştırılmaktadır.

    Bilim evrenseldir, millisi, ya da milliyetçisi olmaz, ama vardığı sonuçlar, milli ya da milliyetçi amaçlarla kullanılabilir.

    Buna karşılık yargı sürecinin de bir parçasını oluşturduğu bir hukuk sisteminin millisi de olabilir milliyetçisi de.

    Bu tamamen o sistemin hangi felsefe, hangi temel ilkeler üzerine kurulduğu ile ilgili bir durumdur.

    Bizim hukuk sistemimiz bugün, AB ile olan ilişkiler çerçevesinde "milliyetçi kokular da taşıyan milli hukuktan uluslararası hukuğa doğru" bir evrim geçirmektedir.

    Ermeni soykırımı konusundaki tartışmalar ise tüm dünyada ne yazık ki bilimsel değil, siyasal bir yaklaşımla ele alınıyor ve hukuk platformuna oturtularak karşı görüşleri yasaklayan yasalarla yönlendirilmek isteniyor, üstelik de bu iş "uluslararası hukuk sistemleri" içinde yapılıyor.

    Çeşitli parlamentoların "Ermeni soykırımı vardır" diye karar alması ve aksi görüşün savunulmasını yasaklaması o ülkeler adına bir yüz karasıdır.

    Türkiye'nin tarihe, bilimin ışığında bakmaktan korkmadığını herkese göstermek, bu konuda yanlış yapanlara verilecek en iyi yanıt, izlenecek en iyi stratejidir diye düşünüyorum.

  5. #5
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    MİLLİYETÇİLİK VE YURTSEVERLİK


    Son günlerde Türk milliyetçiliği dalgasının yeniden yükselmesinin biri iç biri dış iki nedeni var:

    İç neden, Kürt milliyetçiliğinin, PKK tarafından ayrımcı bir ideoloji olarak, bölücü işlevle kullanılmasından ve teröre gerekçe yapılmasından kaynaklanıyor.

    Kürt milliyetçiliği, ayrımcı ve bölücü olarak kullanılınca ve terörün gerekçesi yapılınca, Türk milliyetçiliği de bundan etkileniyor ve ne yazık ki iki milliyetçilik akımı da, "faşizan" bir çizgide birbirini destekleyen bir sarmal içinde yükseliyor.

    Oysa her milliyetçilik ideolojisinin, kan bağına yani ırkçılığa dayalı bir biçimde, kendi ırkından olmayanları reddeden "faşizan" çizgilerde gelişmesi bir zorunluluk değil.

    Her milliyetçilik akımı, kendi kimliği içinde, öteki kimliklere de saygılı ve kendi ırkından, milletinden olmayanlarla uyum içinde yaşayabilir.

    Biz buna "demokratik milliyetçilik" diyoruz.

    Bu gerçek hem Türk hem de Kürt milliyetçiliği için geçerli.

    Kendilerine Türk diyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyla, kendilerine Kürt diyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bu topraklarda birbirlerini gırtlaklamadan, uyum içinde yaşaya
    bilirler; nitekim tarihsel olarak birlikte barış içinde yaşanan dönemler, birbirlerine saldırdıkları dönemlerden çok daha uzundur.

    Günümüzde Türk milliyetçiliği akımın yükselmesinin bir başka nedeni de dıştan gelen etkilerdir.

    Bunları da dörde ayırmak gerekir:

    İlk olarak, Ermeni milliyetçiliğinden kaynaklanan ve esas olarak "diaspora" tarafından beslenen, "Ermeni soykırımını tanı" baskısının Türkiye'ye dayatılması, Türk milliyetçiliğini körüklüyor.

    İkinci olarak Yunan ya da Rum milliyetçiliğinden kaynaklanan Kıbrıs sorunu konusundaki dayatmalar ve bu dayatmaların AB tarafından da desteklenmesi Türk milliyetçiliğini tahrik ediyor.

    Üçüncü olarak, Irak'ı işgal ederek komşumuz olan ABD'nin, askerlerimizin başına çuval geçirmesi gibi, askeri harekatın temelinde yatan Amerikan milliyetçiliğinin dışa vurumları ve Kuzey Irak'ta konuşlanmış olan PKK'yı denetlememesi Türk milliyetçiliğini yükseltiyor.

    Dördüncü olarak, AB, doğrudan ya da dolaylı biçimde Ermeni, Rum ve Kürt milliyetçiliklerine verdiği destekle ve ayrıca üye olmak için kapısında bekleyen Türkiye'yi itip kakarak adeta kendi başına bir "AB milliyetçiliği" etkisi yaratıyor, Türk milliyetçiliğini tahrik ediyor.

    Çok kısa olarak ifade etmek gerekirse, Türk milliyetçiliği, Kürt, Ermeni, Rum, Amerikan ve Avrupa milliyetçiliklerinin saldırısı karşısında, bu saldırılardan beslenerek, güçleniyor.

    Peki bu "faşizan milliyetçilik" saldırıları karşısından Türk milliyetçiliği aynı "faşizan milliyetçilik" tuzağına düşmemek için ne yapmalı?

    Sanıyorum burada devreye sokmamız gereken kavram, "yurtseverlik".

    Vatan ve millet sevgisini, kan ve ırk ilişkisine bağlamadan, başka ırkları, milletleri aşağılamadan ve kendisininkini yüceltmeden, üzerinde yaşanan toprakları sevmenin, korumanın ve yüceltmenin adı "yurtseverlik".

    Türkiye, kendisine yönelik "faşizan milliyetçi" saldırılara karşı en güzel ve en etkin yanıtı, bütün öteki millet, ırk ve devletlerle ilişkilerinde, eşitlik ve adalet esasına dayalı bir yurtseverce davranış içinde verebilir.

    Yurtseverlik, kan ve ırk bağını değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin çıkarlarını ön plana alır.

    Yurtseverlik, insanlarımızı Türk, Kürt, Rum, Ermeni olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak görür ve aralarında ayrım yapmaz.

    Yurtseverlik, Amerika'ya ve AB'ye, Türk düşmanı ya da dostu olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin çıkarları bağlamında, eşitlik ve adalet ilkeleri çerçevesinde bakar.

    Sanıyorum, Mustafa Kemal Atatürk'ün, kurduğu Cumhuriyet'in temeline koyduğu ünlü ilkesi "Yurtta sulh cihanda sulh", tam bu bunalım dönemi için söylenmiş bir özdeyiştir.

  6. #6
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    ATATÜRKÇÜLÜK, YURTSEVERLİK VE AVRUPA BİRLİĞİ



    İktidardaki politikacılarımızın, medyamızın ve onlarla aynı yöntemi kullanan bazı marjinal grupların değerli(!) katkılarıyla, Türkiye'de artık hemen hemen her türlü tartışma gibi Avrupa Birliği ile Türkiye ilişkilerinin tartışılması da olanaksız hale geldi:

    Birisi AB-Türkiye ilişkilerinde 3 Ekim 2005'te imzalanan Müzakere Çerçeve Belgesi'ni eleştirmeye görsün, derhal saldırı hazır:

    "Üçüncü Dünyacı, statükocu, izolasyoncu, faşist milliyetçi!"

    Ya da birileri Müzakere Çerçeve Belgesi'ndeki tuzakları da işaret ederek, bunlara karşın, Avrupa Birliği ile birleşmenin çağdaş ve uygar Türkiye'nin uluslar arası arenadaki nihai hedeflerinden biri olduğunu söylesin, derhal suçlama geliyor:

    "Emperyalist uşağı, AB'ci, Türkiye düşmanı."

    Türkiye Cumhuriyeti'nin, insanlığın Tarım ve Endüstri Devrimlerinden sonraki üçüncü büyük devrimi olan Bilişim Devrimi aşamasında, bütün dünya ile birlikte, büyük bir dönüşüm sürecine girmekte olduğu bir gerçek.

    Ama bu dönüşümün ekonomik, siyasal, toplumsal boyutlarını tartışan yok.

    Bu dönüşüm karşısında Türkiye'nin ne yapması gerektiğini soğukkanlı bir biçimde irdeleyen yok.

    Varsa yoksa "ihanet" ana temalı bir mahalle kavgası:

    "Sen hainsin!"

    "Hayır, sen hainsin!"

    Yaratılan kavga ortamında ve üretilen kavram kargaşası bağlamında Atatürkçülük veya Kemalizm de saptırılıyor, her iki grup da, Kemalizm'i ya da Atatürkçülüğü kendi anladığı gibi yorumlayıp, kendi görüşlerinin temeli yapmaya çalışıyor.

    Şimdi saplarla samanı birbirinden ayırıp, soğukkanlı bir biçimde kavramları ve tartışmayı yerli yerine oturtmaya çalışalım:

    Atatürkçülük Türkiye için, çağdaşlık, bilim ve uygarlık yoludur; bunun günümüzdeki ifadesi Anayasa'da yer alan "Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti"dir.

    Avrupa Birliği, gerek kendi içinde gerekse Türkiye'de bu hedefi gerçekleştirmeye yönelik bir Birlik olarak kaldığı sürece, Türkiye'nin Birliğe katılması tabii ki Atatürkçülüğe uygundur.

    Sorun üç olgudan kaynaklanmaktadır:

    Birinci olarak, AB, kendi içindeki dinci, ırkçı ve milliyetçi ögelerden dolayı zaman zaman, örneğin AB Anayasası'na Hıristiyan değerlerinin eklemlenmesi çabaları sırasında olduğu gibi, bu somut hedeften kayma eğilimleri göstermektedir.

    İkinci olarak, AB, içine almaya hazırlandığı Türkiye ile imzaladığı "Müzakere Çerçeve Belgesi" bağlamında olduğu gibi, Türkiye'ye, öteki üyelerle eşit muamele yapmamaktadır.

    Üçüncü olarak, Ermeniler gibi, Rumlar gibi, Kürt kardeşlerimiz gibi grupların aşırı ögeleri, tarihsel sorunlardan kaynaklanan ve Türkiye aleyhine olan taleplerini AB çerçevesinde dayatmaya kalkışmakta ve kimi zaman Avrupa Parlamentosu'nun aldığı "Ermeni Soykırımını Tanı" kararı gibi, bu çabalarında başarıya da ulaşmaktadır.

    Özetlersek, AB ile bütünleşme, ideal bir hedef olara hiç kuşkusuz Atatürkçülükle, yurtseverlikle çatışmaz, tam tersine onlara uygundur, ama...

    İşte burada koskocaman bir "Ama" var:

    "Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti" idealini, çağdaş bir uygarlık projesi olan AB içinde gerçekleştirmek isteyen Türkiye Cumhuriyeti, kendisini bu hedeften saptıracak olan şu üç alanda Atatürkçülükle de, yurtseverlikle de ters düşme durumu ile karşı karşıyadır:

    1. AB içindeki dinci, ırkçı, milliyetçi (yani ayrımcı) ögelerin baskılarına boyun eğemez.

    2. Kendisine eşitliğe aykırı davranılmasını, ikinci sınıf üyeliğe ilişkin koşullar dayatılmasını kabul edemez.

    3. AB ile ilgisi olmayan, tarihten gelen ulusal sorunları bağlamında karşı gruplara haksız ödünler vermeyi kabul edemez.

    Yani Atatürkçülük ve yurtseverlik adına, hedef tamam, ama uygulama önerisi Türkiye için kabul edilemeyecek dayatmalar içeriyor.

  7. #7
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    YİNE "F KLAVYE" SORUNU




    Değerli okurlarım, ben asıl mesleği öğretmenlik olan (ve biliminsanı olmaya çalışan) bir yazarım, dolayısıyla çözülmemiş sorunlara ilişkin olan konulara geri dönmekten bıkmam.

    Öğretmenlik mesleği de böyle değil midir?

    Bir sınıfı okutur, onlara bir şeyler öğretirsiniz, sonra onlar bir üst sınıfa geçer, siz yeni gelenlere yine aynı şeyleri öğretmeye devam edersiniz:

    "F klavye" sorunu sürdüğü sürece bu konuya geri dönmekten bıkmayacağım.

    Ayrıca hemen belirtmeliyim ki, siz değerli okurlarım da çözülmemiş sorunları gündeme getirmekte aynı derecede bilinçli, kararlı ve yılmaz yurttaşlarsınız.

    İşte yine değerli bir okurumdan, Halit Çelebi'den "F klavye" konusunda gelen bir mektup:

    "Sayın Emre Kongar,

    Ablam gençliğinde 10 parmak daktilo öğrenmişti.

    Şimdi ilk öğretimde sınıf öğretmeni. Evinde çok yoğun İnternet kullanıcısı.

    İlk öğretimdeki oğluyla anlaşamıyor, çünkü o eve F klavye almak istiyor ama biraz piyasa şartlarından dolayı ama asıl oğlunun dayatmasıyla evde Q klavye kullanılıyor.

    Sistem kendi yetiştirdiğine ihanet içinde yürüyor.

    Yabancı şirketteyim, alıştık Q klavyeye maalesef.

    Fransa'dayım geçen hafta, İnternet kafelerde hep A klavye var, bir tane Q klavye bulsam ben de buna sevineceğim.

    Çelişkiye bakınız.

    Bu basit konuya eğildiğiniz halde acaba neden -düzetilemiyor?

    Burada da mı kuşatmışlık altındayız?

    Sevgi ve saygılarımla.

    Halit Çelebi, bir okuyucunuz."

    Halit Çelebi'nin mektubundaki önemli ögeleri tek tek sıralarsak, durumun ne denli ciddi olduğu bir kez daha ortaya çıkar:

    1. Türkiye'de birkaç kuşak, ülkenin ulusal klavyesi olan "F klavye" ile on parmak yazacak biçimde eğitilmiştir.

    2. Piyasayı, ulusal standardımızı dikkate almayan uluslar arası üreticilerin "Q klavyesi" işgal etmiştir.

    3. Türkiye kendi ulusal klavyesini, yasal önlemlere karşın koruyamazken, örneğin Fransa, kendi ulusal klavyesi olan "A klavyeyi" korumayı başarabilmiştir.

    4. Böyle bir ulusal sorunun, son derece basit önlemlerle çözülebilme olanağına karşın hâlâ devam etmesi, ülkemizin karşı karşıya olduğu bir kuşatılmışlığın sonucudur.

    Bu sütunda pek çok defa, Türk Standartları Enstitüsü'nü, Gümrük Müsteşarlığı'nı, Milli Eğitim Bakanlığı'nı göreve çağırdım.

    Sonuç, "sıfıra sıfır, elde var sıfır".

    "Muhafazakar demokrat" olduğunu ilan ettiği için, ulusal kültürümüze en fazla sahip çıkması beklenen AKP iktidarı, herhalde sistemi dinci çizgilerde etkilemeye çalışmakla o denli meşgul ki bu soruna eğilemiyor.

    Aynı konuda yazılar yazmış olan Doğan Hızlan, Yurtsan Atakan ve Emre Aköz, bıkmış usanmış olduklarından dolayı yazılarını sürdürmeseler de, yazdıklarım etkili olmasa da, sorun sürdüğü sürece bu konuda yazmaya devam edeceğim.

    Siz değerli okurlarımın da bu çabamı (çabam ne denli umutsuz olursa olsun) doğru olduğu için desteklediklerini biliyorum.

  8. #8
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    SALTANATIN KALDIRILMASI



    .... Bu gelişmelerin ışığı altında Mustafa Kemal, artık saltanatın kaldırılması zamanının geldiğine karar verdi. Yeni Türkiye Devleti'nin, Osmanlı İmparatorluğu'nun yerine geçtiğini ve Anayasa'nın, egemenlik hakkını ulusa verdiğini belirten bir karar hazırlanarak Meclis'e sunuldu.
    Sorun önce, "Müdafa-i Hukuk" Meclis grubunda tartışıldı. Sonra Meclis'te konuşuldu. Sonunda, incelenmek üzere, kurulan ortak bir encümene yollandı. Sorun, Saltanat ile Halifeliğin ayrılıp ayrılmayacağı üzerinde odaklanmıştı. Ortak encümen, Anayasa encümeni, Adalet encümeni ve Şer'iye encümeni üyelerinden oluşmuştu. Bu nedenle, hem ilerici hem tutucu ve gerici kişileri kapsıyordu. Encümendeki kimi din adamları, Saltanatın, hilafetten ayrılmayacağı fikrini savunarak, Padişahlığı kurtarmaya çalışıyorlardı.
    Ortak encümen çalışmalarını izleyen Mustafa Kemal, sonunda dayanamadı ve söz alarak şunları söyledi:
    "Efendim, hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye, müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed olmuşlardı; bu tasallûtlarını altı asırdan beri idâme eylemişlerdi. Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emivakidir. Mevzuubahs olan; millete saltanatını, hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele, zaten emrivakî olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal, olacaktır. Burada içtima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi taktirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir" ( Atatürk, tarihsiz : 690 - 691 ). Bu sözlerden sonra, ayrıca uzun bir "bilimsel" açıklama da yapmıştı. Bu çok "aydınlatıcı" konuşmadan sonra, encümenin en şiddetli karşıt üyeleri bile, artık saltanatın kaldırılması gerektiğine inanmışlardı. Encümen, kararını verdi ve 1 Kasım 1922 tarihinde, Meclis de saltanatı kaldıran yasayı kabul etti.
    5 Kasım'da Mustafa Kemal'in en yakın arkadaşlarından İsmet Paşa başkanlığındaki bir grup, sürekli bir barışın koşullarını görüşmek üzere Lozan'a doğru yola çıktı. 17 Kasım'da da, kendisine yalnızca hilafet işlevi kalmış olan son Osmanlı Padişahı Vahdettin, İngilizler'e sığındı. Bir İngiliz savaş gemisi ile, ülkeden kaçtı. Vahdettin'in kaçışından sonra, Meclis, Osmanlı ailesinden bir başka kişiyi, Abdülmecid Efendi'yi ( 1868 - 1944 ), Halife olarak atadı. Aslında, Mustafa Kemal, Halifeliği de kaldırmaya kararlı olduğundan Abdülmecid Efendi'nin görev süresi uzun olmayacatı.

  9. #9
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    MUSTAFA KEMAL'İN TEMEL EREĞİ: TÜM SİYASAL DÜZEN



    Her devrimci önder gibi, onun da temel amacı İmparatorluğun siyasal düzenini değiştirmekti. Mustafa Kemal'in bu amacı ile, Padişahın siyasal gücüne dayalı düzen değişmedikçe, toplumun yeniden biçimlendirilmesinin olanaksızlığı konusundaki tarihsel gerçek, tam anlamıyla çakışmıştı. Osmanlıların anlamlı sonuçlar doğurmayan iki Meşrutiyet deneyi bu tarihsel gerçeğin en kesin kanıtlarıydı. Batılılışma çabalarının ürünleri olan meşrutiyetler, siyasal düzenin temeli olan Padişah egemenliğini değiştirmedikleri için başarısız kalmışlardı. ( Bu, pek çok başarısızlık nedeninin yalnızca biriydi aslında. )

    Mustafa Kemal'in askerî yaşamı, bir anlamda, yükleneceği tarihsel göreve bir hazırlıktı. Akademide, çete savaşları ( gerilla ) yöntemini öğrenmişti. Birinci Dünya Savaşı'nda, Anafartalar komutanı olmadan önce, Gelibolu Yarımadası'nın savunmasını uzun uzun inceleme olanağı bulmuştu. Ulusal Bağımsızlık Savaşı'na başladığı zaman, Birinci Dünya Savaşı'nın başarılı bir komutanıydı. Büyük Savaş sırasında, hemen hemen bütün cephelerde dövüşmüştü. Kısacası, Ulusal Bağımsızlık Savaşı'nı yönetmek üzere askerî hazırlıkları tamdı.

    Mustafa Kemal'in siyasal etkinlikleri de çok düzenli ve tutarlıdır. Bağımsızlık Savaşı sırasında atılacak her adımı ince ince hazırlamıştır. Her adım, uzun irdelemelerden sonra ve büyük bir ana planın bir parçası olarak uygulamaya konulmuştur. Askerî okula girdiğinden beri İmparatorluğun genel durumu hakkında düşünmek için yeterli zamanı olmuştu. Aynı zamanda Batı uygarlığını da görmüş ve bir süre orada yaşamak olanağını bulmuştu. Toplumu siyasal ve kültürel olarak biçimlendirirken kullandığı ilkeler, büyük bir olasılıkla, Batıda yaşadığı sıralarda yaptığı gözlemlere dayanıyordu.





    MUSTAFA KEMAL'İN ŞANSI

    Düşmanın Anadolu'ya çıkması, Mustafa Kemal'in, siyasal iktidarı eline geçirmek için yaptığı planlara çok büyük ölçüde yardım etti. Birinci Dünya Savaşı, Mustafa Kemal'in en güçlü karşıtını, "İttihat ve Terakki Partisi"ni ortadan kaldırmıştı. Beceriksiz Padişah, yenilgi karşısında, düşmana sessizce boyun eğerek kendi kuyusunu kendi kazdı. Düşmanın acımasızlığı, özellikle Yunanlıların Ege'de ve Ermenilerin doğuda yaptıkları, onlarla işbirliğine girmiş görünen Padişaha karşı tüm ulusun örgütlenmesinde çok yardımcı oldu. Böylece Ulusal Bağımsızlık Savaşı, Mustafa Kemal'in elinde, yeni bir toplum yaratmak için gerekli olan ulusal bilincin biçimlendirilmesine etkin bir araç niteliği kazandı.

  10. #10
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    KEMALİZM VE SOSYAL DEMOKRASİ



    Sosyal Demokrat kesim, yirmibirinci yüzyıla giderken, Türkiye'deki ideoloji ve somut program tartışmalarını yoğunlaştırıyor.

    Her ideoloji gibi "Sosyal Demokrat" ideolojinin de Türkiye'deki temelleri, bir yandan evrensel kaynaklardan, öte yandan ülkenin tarihsel düşünce kökenlerinden gelir.

    Hiç kuşkusuz, Türkiye'deki güncel ideolojileri etkileyen kaynakların başında Mustafa Kemal Atatürk ve O'nun ideolojisi vardır.

    Geleneksel olarak "Atatürkçülük" ya da "Kemalizm" terimleriyle adlandırılan, Mustafa Kemal Atatürk'ün ideolojisi, O'nun söyledikleriyle olduğu kadar, yaptıkları ile de biçimlenen bir düşünce sistemi, hatt>â bir uygulama programıdır.

    12 Eylül'ün Tahribatı.

    Günümüzde, Mustafa Kemal Atatürk'ün ideolojisini belirtmek için kullanılan isimlerden, "Kemalizm", eskiden daha sık olarak kullanılan "Atatürkçülük" terimine tercih edilir olmuştur.

    Bunun en önemli nedeni, 12 Eylül yöneticilerinin, kendilerini "Atatürkçü" olarak nitelemesi ve Atatürk'ün kişisel vasiyeti dahil, pek çok Atatürkçü ilkeyi, Atatürk'ün adını kullanarak bozmuş, zedelemiş hatt>â ortadan kaldırmış olmalarıdır.

    l2 Eylül yönetiminin bu uygulamaları o denli geniş kapsamlı ve Atatürkçülğü zedeleyici olmuştur ki, Nadir Nadi gibi, kimliğini "Atatürkçü" olarak tanımlayan bir yazar bile, bu uygulamalar karşısındaki protestosunu belirtmek için, "Ben Atatürkçü Değilim" adıyla kitap yayımlamak gereğini hissetmiştir.

    Atatürkçü düşünceyi ve ideolojiyi incelemek isteyen bazı bilimadamları, sırf 12 Eylül yönetimi ile özdeşleşmemek için, "Marksizm" ve "Marksoloji" ayrımını anımsatan bir biçimde, çalışmalarını, "Atatürkçülük" adı altında değil, "Atatürkoloji" ismi ile yapmak ve yayımlamak gereğini duymuşlardır.

    İşte bütün bu nedenlerle, toplum, ve özellikle Atatürk'ü düşünce ve eylemlerinin odak noktası yapmak isteyen yazar, düşünür ve politikacılar, artık, "Atatürkçülük" yerine "Kemalizm" adını kullanmaya başlamıştır.

    Oysa, bu ayrımdan önce, özellikle 1960'lı yıllarda, başka bir ayrım göze çarpıyordu: Mustafa Kemal Atatürk eyleminin ya da devriminin, Kurtuluş Savaşı bölümünü benimseyen ve destekleyen, fakat ondan sonra gelen batılılaşma atılımlarını reddedenler, daha çok "Mustafa Kemal" ismini kullanıyor, buna karşılık, anti-emperyalist harekete pek de sempati ile bakmayan, ama, batı ile bütünleşmeye önem verenler, Atatürk adını tercih ediyorlardı. Bir anlamda, bizce bölünmez bir bütünlük taşıyan "Türk Devrimi", Mustafa Kemal Atatürk ismi bile ikiye bölünerek, "Mustafa Kemal'in yaptıkları" ve "Atatürk'ün gerçekleştirdikleri" olarak ikiye ayrılmıştı.

    Bugün, zaten tarihsel, toplumsal ve siyasal gerçeklere uygun olmayan bu ayrım artık güncel önemini yitirmiş ve ortadan kalkmıştır.

    Bu ayrımın yerini, kendilerini, Atatürk'ün adını kullanarak O'nun kişisel vasiyetini hiçe sayıp Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarını kapayanlardan, Anayasa'ya zorunlu din dersi koyup, İmam Hatip okullarını pıtrak gibi çoğaltarak laik eğitim ve laik devlet ilkesini zedeleyenlerden, ayırmak isteyenlerin "Kemalizm" terimini tercih etmesi almıştır.

    Bu nedenle biz de bu genel eğilime katılarak, tartışmaları, "Kemalizm" adı altında sürdüreceğiz.

    Kemalizmi Tartışmak


    Bugün Türkiye'de Sosyal Demokrat ideolojinin bir bunalım yaşadığı açık bir gerçek.

    En azından siyasal platforma yansıdığı biçimi ile, 1970'li yıllarda yüzde 40'ları aşan bir oy potansiyeli, bugün sol yelpazede görülen iki partinin oy toplamı olarak yüzde 20'lere düşmüş durumda.

    Bir başka deyişle, siyasal tablo, bize "Sosyal Demokrat" kesimde bir buhran yaşandığını gösteriyor.

    Bu çerçevede bir yandan, politikacılar, uygulamaları, programları ve demeçleriyle öte yandan, yazar ve düşünürler, yazı ve tartışmalarıyla, Sosyal Demokrasiyi haklı olarak, derinliğine ve genişliğine irdeliyor.

    Bütün ideolojiler gibi, Sosyal Demokrat ideolojinin evrensel kökleri tartışılırken, ulusal kökenleri de sorgulanıyor.

    Bu süreç içinde, kaçınılmaz olarak Kemalizm de gündeme geliyor.

    Sosyal Demokrat Değişim hareketi olarak biz de bu tartışmaları yararlı hatt>â gerekli görüyoruz.

    Kemalizm'in de bu bağlamda tartışılması, bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor.

    İşte Dergimiz, bu sayıda böyle bir tartışmayı en yetkili kişilerin ağzından yayımlayarak, hem Kemalizmin, hem de Sosyal Demokrasi'nin netleşmelerine ve Türkiye'yi yirmibirinci yüzyıla taşımalarına yardımcı olacağını düşünüyor.

    Kemalizm ve Sosyal Demokrasi

    Kemalizm ile Sosyal Demokrasi ilişkilerine bakıldığında ortada üç egemen görüş açısı bulunduğu anlaşılmaktadır.

    Birinci görüş, kendilerine "İkinci Cumhuriyetçiler" adını veren bazı yazarların ve politikacıların da aralarında bulunduğu bir grubun Kemalizmi reddeden yaklaşımdır.

    Bu görüşe göre Kemalizm, tek parti baskısını simgeleyen bir uygulama altı ok ile ifade edilen ilkeleri ise eskimiş bir ideolojidir. Bu nedenle de, günümüzdeki Sosyal Demokrat ideoloji'nin Kemalizm ile "hesaplaşması" ve onu "aşması" gerekmektedir.

    İkinci görüş, Kemalizmin, günümüzde de olanca geçerliliğini koruduğunu savunan ve onu, Türkiye'yi yirmibirinci yüzyıla taşıyacak bir ideoloji olarak gören yaklaşımdır.

    Bu görüşe göre, günümüzdeki Sosyal Demokrat ideoloji, Kemalizm'e eşittir. Hatta, Sosyal Demmokrasinin güncel zaafları, ancak Kemalizm yolu ile aşılabilir.

    Üçüncü görüş, Kemalizm'i, bugünkü Sosyal Demokrat ideolojinin kökenlerinden biri sayan yaklaşımdır.

    Bu görüşe göre, Kemalizm, bugünküdemokrasinin ve Sosyal Demokrasinin ulusal kökleri arasındadır. İki ideoloji arasında bugün de yoğun bir etkileşim vardır. Pek doğal olarak değişen dünya ve toplum koşulları her iki ideoloji açısından da bazı yeni açılımlar ve yorumlar gerektirebilir.

    Sosyal Demokrat Değişim Hareketi ve Kemalizm-Sosyal

    Demokrasi Tartışmaları


    Biz, Sosyal Demokrat Değişim Hareketi olarak, günümüzdeki Sosyal Demokrasi ile Kemalizm arasındaki ilişkilerin tartışılmasını yararlı buluyoruz.

    Bu çerçevede Ankara'da ikisi "konuşmacı", ikisi "yorumcu" olarak dört değerli bilimadamının katıldığı bir tartışmayı okuycularımıza aktarmayı görev saydık.

    Eski Kültür Bakanlarından, değerli bilimadamı ve yazar Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı'nın Kemalizme ilişkin açıklamalarını okuyucularımızın ilgiyle karşılayacağını ve çok yararlanacağını umuyoruz.

    Aynı biçimde değerli bilimadamı, saygın poliltikacı ve bürokrat Doç. Dr. Korel Göymen'in irdelemeleri de Sosyal Demokratlara yeni ufuklar açacak düşüncelerle dolu.

    Bu her iki değerli konuşmacının ardından yorum yapan Prof. Dr. Emre Kongar ile Prof. Dr. Sencer Ayata, konuşmacıların düşüncelerine yeni açılamlar getirecek katkılar ortaya koyuyor.

    Sosyal Demokrat Değişim Hareketi, bu tartışmaları tam metin halinde okuyucularına aktarmakla, günümüzdeki Sosyal Demokrat ve Kemalist ideolojiye önemli bir hizmet verdiği kanısındadır.

Benzer Konular

  1. Peygamberlerimizin Hayatı...(28 Peygamber ve hayatı)
    By ABYSS in forum Önemli Kişilerin Biyografileri
    Cevaplar: 34
    Bölüm Listesi: 06-27-2008, 08:48 PM

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]