![]() |
![]()
|
![]()
|
||||||
| Önemli Kişilerin Biyografileri Önemli ve Ünlü Kişilerin Hayatları ve Yaşamları |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
ULUĞ BEY
Dünyaca ünlü Türk matematikçisi ve astronomi bilgini olan hükümdardır. 22 Mart 1395 tarihinde Semerkant'ta doğdu. Timurlenk'in torunlarından olup hükümdar Muînüddin Şah Ruh'un oğludur. Asıl adı Mehmet Torgay'dır. 13 yaşında iken Horasan ve Maveraünnehir eyaletlerine hakan naibi oldu. 1446 yılında babasının ölümü üzerine hükümdar oldu. Saltanat yılları sırasında matematik ve astronomi ile yakından ilgilendi. Astronomiye ait tablosu yıllar sonra İngiltere ve Fransa'da basıldı. 1449 yılında kendisine isyan eden oğlu Abdüllatif Mirza tarafından 54 yaşında iken öldürüldü. Uluğ Bey babası Şah Ruh ölünce 1446’da hükümdar oldu. İlk işi olarak devletini güçlendirerek ülkesini parçalanmaktan kurtardı.Uluğ Bey hakan olunca Osmanlı Devleti ile münasebetlerini sıklaştırmaya ve geliştirmeye gayret etti. İki Türk ülkesi arasında elçiler bilim adamları gidip gelmeye başladı. O savaştan çok kendisini bilime adamış bir hükümdardı. Sarayına zamanın bilginlerini topladı ve onları korudu. İnceleme için Çin’e kadar heyetler gönderdi. Uluğ Bey Semerkant’ta bir medrese bir de rasathane yaptırdı. Astronomi ilminin gelişmesine çalıştı. Bu rasathane orta çağdaki astronomi bilgisini en yüksek düzeye ulaştırdı.Uluğ Bey tarihe adını “Asya Fâtihi” diye yazdıran Büyük Cihangir Timurlenk'in öz torunuydu. Ama dedesinin askerlik ve savaşçılık açısından hiçbir huyu onda görülmüyordu. Dedesi çolak eli ve topal bacağına rağmen at üzerinde kılıç sallayıp ülkeler fethetmişti. Fakat Uluğ Bey'in yeryüzünde bir karış toprak bile fethetmek gibi bir ihtirası yoktu. Onun bütün merak ve hevesi yeryüzünde değil gökyüzündeydi. Ülkeler fethetmekten ziyade gökyüzü âleminde araştırmalar yapmayı gök kubbenin sırrını çözmeye çalışmayı tercih ediyordu.Uluğ Bey'in ilim adamı oluşunda yaradılışının büyük rolü olduğu kadar babası şah Ruh'un da büyük payı vardı. Çünkü Şah Ruh güzel sanatlara hayran bir kişiydi. İlme ve bilginlere büyük değer verirdi. Onun Horasan'ın başkenti olan Meşhed'de yaptırdığı cami bir şaheserdi.Uluğ Bey de Herat'ta güzel bir köşk yaptırmış bu köşkün duvarlarını ve tavanlarını birer sanat âbidesi niteliğindeki tablolarla süsletmişti. İktidarı döneminde Başta Semerkant ve Buhara olmak üzere tüm ülke Türk mimarisinin seçkin eserleriyle donatıldı.Fen bilimleri ve astronomiye merakı ileride kendisini dünya tarihinin en büyük astronomlarından biri haline getirdi. İlim adamlığı yanında devlet adamlığı vasfı da yüksek olan Uluğ Bey Semerkant’ta 38 yıl hükümdarlık yaptı. Bir akademi haline getirdiği sarayı devrin meşhur alimlerinin toplanıp bilimsel tartışmalar yaptığı ve eserler hazırladığı bir mekan oldu.Matematikçi astronom tarihçi ve şair olan Uluğ Bey Mesud el-Kâşî Bursalı Kadızade Rûmî Ali bin Muhammed (Ali Kuşçu) gibi bilginleri sarayına topladı. Semerkant medrese ve rasathanesini büyüttü ve yeni aletlerle donattı.Uluğ Bey zamanında yeni astronomi aletleri yapılmış eski aletler geliştirilmişti. IX. ve X. yüzyılda bir usturlab ile ancak 43 işlem yapılırken Uluğ Bey zamanında geliştirilen usturlab 1000’den fazla işlem yapıyordu. Uluğ Bey’in usturlabının çapı 40 metre idi.Uluğ Bey bu arada gökyüzünün bir de haritasını yapmayı başarmıştı. Bu gökyüzü haritası kendisinden sonra gelecek nesillere astronomi çalışmalarında ışık tutacak onlara rehber olacaktı.Uluğ Bey astronomi çalışmalarının temelini teşkil eden trigonometri ilmi üzerinde de geniş çalışmalar yaptı. Kendisinden önceki Doğu ve Batı dünyasının tahmini bilgilerini bir kenara bırakıp bilimsel esasları tespit ederek trigonometride yeni bir araştırma yolu açtı. Dünya onu astronomi alanındaki eseriyle tanıdı. Semerkant’taki rasathanesinde yapılan çalışmalar bugünkü astronomiye hala ışık tutmaktadırZîc-i Ulûgî denilen cetveli diğer ilmî eserleri ve rasatları akademiden farkı olmayan sarayındaki çalışmalarının sonucudur. Zîc-i Ulûgî diğer adı “Gûrgânî Takvimi” olan bu cetvel o devrin ilmî esaslara dayanan yegâne takvimi sayılmaktadır.Bu eser daha önce yazılan ‘zîc’lerin yanlışlarını düzeltiyor ve yıldızların hareketini daha mükemmel gösteriyordu.Zîc-i Ulûgî 1655 yılında İngiltere'de Oxford şehrinde İngilizce 1853’te de Fransızca olarak basıldı. Daha sonra da çeşitli dillere tercüme edildi. Batı bilim dünyası Uluğ Bey’e “XV. yüzyıl Astronomu” unvanını layık görürken Milletrerarası Astronomi Derneği de Ay yüzeyindeki bir kratere onun adını verdi. Beş ülkenin astronomlarından ve özellikle Ay’a uydu gönderen ülkelerin uzmanlarından oluşan bir komisyonun hazırladığı Ay Haritasında üç Türk astronomunun adları da yer alır. Büyük bir kratere Uluğ Bey adı verilmiştir. Ay atlasında adları bulunan diğer iki Türk bilgini Bîrûnî ve Nasireddîn Tûsî’dir.Kozmografya konusunda yazdığı bir kitap da günümüze kadar birçok ilmî araştırmalara kaynak olmuştur. Tarihin en âlim olduğu kadar en âdil bir hükümdarı olarak da tanınan Uluğ Bey aynı zamanda kötü talihli bir hükümdardı. Oğlu Abdüllatif Mirza babasına baş kaldırmış ve gözünü tahta dikerek işi bir iç savaşa kadar ***ürmüştü. Bu savaşta ağırlığını ortaya koyan Uluğ Bey oğlu Abdüllatif Mirza kumandasındaki âsileri yenmeyi başarmıştı. Bu iç savaş sonunda Abdüllatif Mirza da esir düşmüştü. Uluğ Bey dedesi Timurlenk gibi katı yürekli bir insan değildi. Asi evlâdını bağışladı kendisine nasihatte bulundu. Bu konuda bir hükümdar olarak değil de yüreği evlât sevgisiyle dolu hassas bir baba olarak düşünmüş ve ona göre hareket etmişti.Fakat oğlu Abdüllatif Mirza o iyi yürekli âlim ve kâmil babanın oğlu değilmiş gibi Uluğ Bey ile taban tabana zıt karakter taşıyan bir insandı. Babasına baş kaldırıp yenilmesinden sonra onun verdiği manevî dersi alamamıştı. Serbest kalır kalmaz derhal yeni bir darbenin hazırlıklarına koyuldu. Bu kez geçen seferkinden daha kuvvetli bir ordu toplayıp başarı kazanmak için ne gerekirse yaptı. Ve bütün hazırlıklarını tamamladıktan sonra babası Uluğ Bey'e tekrar baş kaldırdı ve onun üzerine tekrar saldırdı.Bu ikinci iç savaşta şans hiç de Uluğ Bey'e gülmedi. Doğrusunu söylemek gerekirse affettiği oğlunun kendisine karşı yeniden bir hücuma girişeceğine ihtimâl vermiyordu âlim baba.Uluğ Bey fena halde gafil avlanmıştı. Emrindeki kuvvetler yenildi. Her şey tamamen tersine gelişti; bu kez 54 yaşındaki baba âsi oğlunun eline esir düştü.Uluğ Bey oğluna göstermiş olduğu anlayış ve merhameti ne yazık ki ondan göremedi. İsyankâr evlât savaşın galibi kumandan olarak babasını 25 Ekim 1449 tarihinde ölüme mahkûm etti.Dünyanın en ünlü matematikçisi ve astronomi bilgini olan Uluğ Bey bir hükümdardan ziyade bir baba için en acı son ile hayatını kaybetti ve dedesi Timur Han’ın yanına defnedildi. |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
FARABİ
Büyük mütefekkir ve ünlü musikî üstadıdır. 870 yılında Türkistan'ın Seyhun ırmağı kenarındaki Farab kasabasında doğdu. Asıl adı Ebu Nasır Muhammed ibn Türkan el Farabî’dir.İlk öğrenimini Farab'da yüksek öğrenimini ise Bağdat'ta yaptı. Farsça Arapça Latince ve Yunanca öğrendi. Mantık felsefe matematik tıp ve musikî üzerinde büyük bilgi sahibi idi. Bu konular üzerinde 100'den fazla eser verdi. Ancak bugün elde sadece 39 eseri kalmıştır. Bu arada Aristo'nun bütün eserlerini de şerh etti. 950 yılında Şam'da vefat etti. Babüssagîr mezarlığında yatmaktadır.Onun İlimler Ansiklopedisi (İhsâu’l-Ulûm) adlı eseri döneminin filoloji mantık matematik fizik kimya ekonomi ve siyaset alanlarındaki bütün bilgileri sayıp döker ve özet olarak mahiyetlerini anlatır.Farabi kanun adı verilen sazı icat etti. Bundan başka birçok besteler yaptı ve şark müziği üzerinde değerli eserler yazdı. et-Ta’limü’s-Sanî ve İhsâu’l-Ulûm doğu dünyasının ilk ansiklopedisi sayılan değerli eserlerindendir.Bu büyük dahinin eserleri Hindistan’da ve Mısır’da basıldı İbranice’ye ve batı dillerine de çevrildi.Büyük bilginlerden İbni Sina ve İbni Rüşt gibi büyük filozoflar ondan ders aldılar ve onun aydınlığında yetiştiler.Farabi’den 300 yıl sonra Hristiyanlığın en büyük doktrineri Thomas d’Aquinas onun fikirlerini hemen hemen aynen tekrarla***** otorite olur. Farabi’nin sosyolojik incelemesi olan el-Medinetü’l-Fâdıla adlı eseri bütün kainatın ve kainat içindeki varlıkların ancak daimi bir mücadele ile var oldukları aaaini işleyerek 5 asır sonra Hobbes ve Darwin’in ortaya atacakları teorilerin öncüsü olmuştur.Aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Farabi logaritmayı da bulmaya çok yaklaşmıştır. Ancak bu araştırması Batı dünyasında duyulmadığından sadece İslam dünyasında etki doğurabildi.Yaşadığı devirde ilim dilinin Arapça olması yüzünden bütün eserlerini Arapça kaleme alan Farabî doğu âleminin ve Türklüğün ilk büyük fikir adamı sayılır. Aynı devirlerde Batı dünyasında ilim dilinin Grekçe ve Latince olması yüzünden bütün batılı bilim adamlarının eserlerini bu dillerle yazdıkları göz önünde tutulursa Farabî'nin Türk olduğu halde Arapça eser yazmasını kınamak doğru olmayacaktır.Üstün bir zekâ ve kabiliyete sahip bulunan Farabî Bağdat'ta yaptığı yüksek öğrenimi sırasında Arapça Farsça Grekçe ve Latince'yi anadili gibi öğrenmiş bu lisan zenginliğini çeşitli dallardaki çalışmalarıyla bir kat daha değerlendirmişti. Bu arada Yunan felsefesini de inceledi. Bu konunun büyük üstadı Aristo'nun eserlerini aslından çok daha anlaşılır şekilde şerh etti. Bu yüzden yalnız doğu aleminde değil Batı alemi de kendisini Aristo'dan sonra gelen Muallim-i Sânî olarak kabul etti. [Aristo muallim-i evveldir Fârâbî muallim-i sânî (İkinci öğretmen)].Farabî eski felsefeyi yeni felsefeye aktarırken gösterdiği büyük ustalıkla da dikkat çekmişti. Bu nedenle Montesqieu ve Spinoza gibi ünlü fikir adamları da onun etkisi altında kaldılar. Felsefeye mantık yolu ile giren Farabî genellikle aaaafizik üzerinde durdu. Din ile felsefeyi birbirinden ayıranlara karşı dururken bu iki kavramın birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğu aaaini savundu. Hayatı boyunca dini felsefenin temel taşı saydı. Bu arada İslam dinine felsefe anlayışını da sokarak İslam felsefesini ortaya çıkardı. Farabî'nin tek ve şaşmaz ilkesi “Varlığın ilk sebebi” idi.Ona göre insan gerçeğe varabilmek için mutlak surette dış âlemle ilgisini keserek manevî âlemini arındırabilirdi. Aşk ise felsefede işte böyle bir ifadenin gerçekleşmesinde yardımcı etkendi. Aşk insan benliğinin geçici bir eylemi değil bütünüyle gerçeğe yani Tanrıya bağlanmaktı. Varlıkların özü Tanrıdan geliyordu. Daima şöyle derdi: “Evrenin tümünü kavramak isteyen bir kişi önce insana bakmalıdır. Çünkü bütünüyle varlık kavramı ruhta belirmiştir. Tanrı varlıkların en büyüğü ve en son kademesidir. Bütün insanlık onun özünde birleşmektedir. Varlığı başka varlıklarla kıyaslanmayacak kadar mükemmeldir. Akıl Tanrının özünden gelir. Ahlâkın temeli ise bilgidir...”“Akıl edindiği bilgilerle iyiyi güzeli kötüyü ayırır. İnsan için en yüksek erdem bilgi olduğuna göre en yüce kattan gelen akıl davranışlarımızda gerekli doğru yargıyı verebilecek güçtedir.”Bu büyük ilim adamı ilimleri iki bölümde inceledi. Bunlardan birincisi teorik ilimlerdir ki içinde aaaafizik mantık ve biyoloji bulunur. Diğeri pratik ilimlerdir. Bu grupta da ahlâk siyaset musiki ve matematik yer alır. Farabî Aristoteles'in ilim dediği hitabet ve şiiri bu sınırın dışında bırakır.941 yılında Halep'e gelen Farabî orada hüküm sürmekte olan Hamdanoğulları'ndan Seyfüddevle Ali adlı bir Türk beyi ile tanıştı. İlminin ününü işitmiş bulunan Türk beyi onun engin şahsiyetine de hayran kaldı. Farabî'yi ağırlamakta kusur etmeyen bey onun Halep'e yerleşmesini sağladı. Fakat kendisine vermek istediği yüksek maaşı kabul ettiremedi. Ömür boyunca son derece mütevazı bir hayat süren Farabî yevmiye olarak ancak dört dirhem gümüş aldı.Halep Beyi'nin büyük hayranlığını kazanması bu büyük kültür merkezi ile civarında bulunan yerlerdeki bilginlerin olanca kıskançlıklarını körükledi ve pek küçümsedikleri bu büyük bilgin ile imtihan olmaya kalkıştılar. Beyin huzurunda yapılan bu çetin imtihanda Farabî bütün konularda büyük üstünlüğünü ortaya koydu. Bunu kendisiyle imtihan olmak isteyen kişilere de kabul ettirdi.O kadar ki imtihana gelen ve kendilerini bilgin zannedenlerin hepsi bu imtihan sonunda öğrencisi olarak Farabî'nin yanında kaldılar.Farabî aynı zamanda musiki alanında da büyük bir üstad idi. Kanun adı verilen müzik aleti onun buluşudur. Ayrıca rübap denilen çalgıyı da geliştiren ve bugünkü şeklini veren yine odur. Farabi ayrıca akort ve intarvaller nazariyesini de geliştirmiştir.Şark musikisinin nazariyelerini Kitabü'l-Musikiyyu'l-Kebîr yani Büyük Musiki Kitabı adlı eserinde gösterdiği gibi bir çok besteler de yapmıştı.Arap ülkelerinde yaşamasına rağmen mütevazı hayatının yanı sıra Türkistan millî kıyafetini de asla terk etmedi. Hep bu kıyafet içinde göründü.Seyfüddevle Ali Bey'in Şam'ı fethetmesi üzerine Farabî de onunla birlikte Şam'a gitti. Ömrünün son günlerini orada geçirdi. 950 yılında 80 yaşında Şam'da vefat etti. Kendisini Babüssagir’e gömdüler. |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
İBNİ SİNÂ
Büyük Türk bilginidir. Ailesi Belh'ten gelerek Buhara'ya yerleşmişti. İbni Sinâ babası Abdullah maliyeye ait bir görevle Afşan'dayken orada doğdu. Olağanüstü bir zekâ sahibi olduğu için daha 10 yaşındayken Kur‘an-ı Kerim'i ezberledi. 18 yaşında çağının bütün ilimlerini öğrendi. 57 yaşındayken Hemedan'da öldüğü zaman 150'den fazla eser bıraktı. Eserleri Latince’ye ve Almanca’ya çevrilmiş tıp kimya ve felsefe alanında Avrupa’ya ışık vermiştir. Onu Latinler “Avicenna” adıyla anarlar ve eski Yunan bilgi ve felsefesinin aktarıcısı olarak görürler.İbni Sinâ daha çocukluğunda çevresini hayrete düşüren bir zekâ ve hafıza örneği göstermiştir. Küçük yaşta çağının bütün ilimlerini öğrenmişti. Gündüz ve gece okumakla vakit geçirir mum ışığında saatlerce çoğu zaman sabahlara kadar çalışırdı. Pek az uyurdu. Kafası öylesine doluydu ki uyanık iken çözemediği bir takım meseleleri uykusunda çözer ve uyandığı zaman cevaplandırılmış bulurdu.Bir keresinde Aristo aaaafiziğini inceliyordu. Defalarca okuduğu halde bir türlü esasını kavrayamamıştı. Buhara çarşısında gezerken sergide bir kitap gördü. Mezat tellâlı bunu satın almasını bu sayede birçok meseleyi kolayca halledebileceğini söyledi. Bir mezat tellâlının bildiği kitabı bilememek İbni Sînâ'ya çok güç geldi. Onun okuma huyunu herkes öğrendiği için bilhassa kitap satıcıları kendisini tanıyorlardı. İbni Sînâ kendisine tavsiye edilen Fârabî'nin Aristo'ya ait şerhini satın aldı. Bir defa okumakla o çözemediği noktaların büyük bir açıklığa kavuştuğunu gördü: “Şükür sana Yârabbi!” diye secdeye kapandı ve Fârabî'nin yolunda fukaralara sadaka dağıttı. Oysa İbni Sinâ doğduğu zaman Fârabî otuz yaşındaydı ve bu olay geçtiği sırada da hayattaydı.Buhara Emiri Nuh İbni Mansur’u ağır bir hastalıktan kurtardı ve bu yüzden de Samanoğulları sarayının kütüphenisinde çalışma iznini aldı. Bu sayede pek çok eseri elinin altında bulduğu için vaktini kitap okumak ve yazmakla geçirdi. Hükümdar öldüğü zaman o henüz yirmi yaşındaydı ve Buhârâ'dan ayrılarak Harzem'e gitti: EI-Bîrûni gibi büyük bir şöhret ve değerin onun çalışkanlığına bilgisine değer vermesi kendisini yanına kabul etmesi beraber çalışması hakkında kıskançlığa yol açtı. Bu yüzden takibata bile uğradı. Harzem'de barınama***** yeniden yollara düştü. Şehirden şehre dolaşarak nihayet Hemedan'a kadar geldi ve orada kalmaya karar verdi.İbni Sînâ çoğu fizik astronomi ve felsefeyle ilgili olarak 150 civarında eser yazmıştı. Farsça olan birkaçı dışında bunların hepsi Arapça'dır. Çünkü o devirde ilim eserlerini Arap diliyle yazmak âdetti. Arapça'ya bu bakımdan değer verilirdi. Bilhassa tıp ilmine dair araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. Bu yüzden doğu ve batı hekimliğine kelimenin tam anlamıyla 600 yıl hükmetmiştir. Kendisinden sonra yetişen Gazâli Fârabî'yi' ondan öğrenmiştir. Düşünce ve anlayış bakımından İbn-i Sina Farabî ile İmam Gazâlî arasında bir köprü vazifesi görür. Yunan felsefesini İslâm ilmi olan Kelâm ile yâni Tanrı bilgisiyle bağdaştırmaya uğraşmıştır. Eğer o gelmeseydi Farabî'nin kurduğu temel Gazâli'nin yorumuyla gelişemeyecek arada büyük bir boşluk hasıl olacaktı.Eserleri Batı dillerine Latince yoluyla çevrilerek Avicenna diye şöhrete ulaşan İbni Sinâ yanlış olarak bir süre Avrupa'da İranlı hekim ve filozof olarak tanınmıştır. Bunun da sebebi eserlerini Türkçe yazmamış olmasındandır... Bununla beraber batılılar da kendisini Hâkim-i Tıb yani hekimlerin piri ve hükümdarı olarak kabul etmişlerdir. 16 yaşındayken pratik hekimliğe başlayan İbni Sinâ resmî saray doktorluğu da yapmıştır. Ama şöhreti her ne kadar tip ilmiyle ilgiliyse de asıl kişiliği Ortaçağda uzun süre tartışma konusu olan Tanrı varlığının mutlak bir zorunluluk olduğu konusundaki Kelâm meselelerine getirdiği kesin çözüm yolundan ileri gelmektedir.Matematik astronomi geometri alanlarında geniş araştırmaları vardır. İnsan bilgisinin Tanrıyı ve kâinatı mutlak şekilde anlamaya elverişli olmadığını söylerken aklın varlığını kabul eder. İnsandan bağımsız bir ruhun varoluşu İbni Sînâ'ya göre Tanrıdan yansıyan bir delildir. İbni Sînâ tıp araştırmaları yaparken bazı hastalıkların bulaşmasında göze görünmeyen birtakım yaratıkların etkisi olduğunu yani mikropların varlığını sezmiş ve bu bilinmeyen mahluklardan eserlerinde sık sık bahsetmiştir. Mikroskobun henüz bilinmediği bir devirde böyle bir yargıya varmak çok ilginçtir.Şifa adlı eseri bir felsefe ansiklopedisidir. Diğer eserlerine gelince bunlar arasında en tanınmış olanlarından: el-Kanun fi’t-Tıb isimli kitabı tamamen bir tıp ansiklopedisidir. Necât ve İşârât adlı kitapları ve Aristo’nun felsefesini anlatan yirmi ciltlik Kitâbü’l-İnsâf’ı başta gelen eserlerindendir.İbni Sina kimya alanında da çalıştı ve önemli keşiflerde bulundu. Bu hususta Berthelet kimya ilminin bugünkü hale gelmesinde İbni Sina’nın büyük yardımı olduğunu söyler.Bu çalışmaları ve etkileriyle İbni Sina Doğu ve Batı kültürünü geliştiren büyük bilginlerden biri oldu. Bütün bunlardan başka İbni Sina çok güzel şiirler yazdı. Hatta Türkçe olarak yazmış olduğu şiirler de vardır.İbni Sina 1037 tarihinde Hemedan’da mide hastalığından öldü.İbn-i Sina’nın asıl büyüklüğü doktorluğundadır. Şifâ adındaki 18 ciltlik ansiklopedisi ismine rağmen tıptan çok matematik fizik aaaafizik teoloji ekonomi siyaset ve musiki konularını içine alır. Onun tıp şaheseri kısaca Kanûn diye bilinen el-Kanûn Fi’t-Tıb adlı büyük kitabıdır. Eser fizyoloji hıfzıssıhha tedavi ve farmakoloji bahislerine ayrılmıştır. Konular dikkatle incelendiğinde İbn-i Sina’nın bugünkü tıp için bile geçerli olan pek çok ileri görüşleri bulunduğunu; mesela mikroskop olmadığı halde hastalıkların ‘mikrop’ mefhumuna benzer yaratıklarca meydana getirildiğini sezebildiğini görürüz.İbn-i Sina’nın Kanûn adlı eseri XII. yüzyılda Latince’ye çevrildi ve Batı tıp aleminde bir patlama tesiri yaptı. Roma’nın Galen’i de Er Razi’de ilimde eriştikleri tahtlarından indirildiler ve çağın Fransa’sının en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversiteleri’nin temel kitabı Kanûn oldu. Durum XVII. yüzyılın ortalarına kadar böyle devam etti ve İbn-i Sina 700 yıl Avrupa’nın tıp hocası oldu. Altı yüzyıl önce Paris Tıp Fakültesi’nin kütüphanesinde bulunan 9 ana kitabın en başında İbn-i Sina’nın Kanûn’u yer almıştır.Bugün hala Paris Üniversitesi’nin tıp fakültesi öğrencileri St. Germain Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunda toplandıklarında iki Müslüman doktorun duvara asılı büyük boy portresiyle karşılaşırlar. Bu iki portre İbn-i Sina ve er-Razi’ye aittir. |
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
CABİR BİN HAYYAN 721 - 805
Dünya medeniyet tarihine adını altın harflerle yazdıran Cabir bin Hayaan bir Müslüman Türk âlimidir. Bundan 1250 yıl önce yasayan ve o zamanın en büyük ilim yuvası Harran Üniversitesi bas müderrisi (rektörü ) olan Cabir bin Hayyan (721-805) herkesi hayretler içinde bırakan şu İlmî bulusunu açıklamıştı: "Maddenin en küçük parçası olan cüz-ü la cüz-ü la yetecezza (atom) da yoğun enerji vardır. Yunan bilginlerinin iddia ettigi gibi bunun parçalanamayacağı söylenemez. O da parçalanabilir. Parçalanınca da öyle bir güç meydana gelir ki Bağdat'ın altını üstüne getirebilir. Bu Allahü Teala'nın kudretinin bir nişanıdır."Modern kimyanın babası sayılan bu büyük Türk âliminden Razi ve İbn-i Sina gibi büyük bilginler "Üstatlar üstadı" diye söz ediyorlar. Fransız şarkiyat âlimi Catdonne (1720-1783) onu dünyanın 12 büyük dahisinden biri olarak tanımlıyor.Bacon (1214-1291) ondan hayranlıkla bahsederken kimya ilminde açtığı çığırın. Priestley (1733-1804) ve Lavoisier'in (1743-1794) açtıkları çığırın daha önemli olduğu ittifakla kabul edilmiştir.Avrupa üniversitelerine mensup birçok ilim adamı meşhur olabilmek için Cabir bin Hayyan'ın ismini kullanmak zorunda kalmıştır. Berlin Üniversitesi Tabiat Bilimleri Tarihi Profesörü Jıılias Ruska ve yardımcısı Paul Kraus Avrupa'da ünlü birçok ilim adamının Cabir bin Hayyan'ın ismini eserlerine verdiklerini ve bu yolla meşhur olduklarını bildiriyor.Cabir bin Hayyan'a göre "Kimyevi hadiseler tabiatta Cenab-ı Hak'kın takdiriyle uzun sürede meydana gelmekledir. Kimyager tabiatla uzun sürede meydana gelen şeyi kısa zamanda yapan kişidir. Âlim keşfedilmiş bir buluştan yola çıkarak başka buluşlar ortaya çıkarabilen insandır."Ona göre altının gümüştenrenk ve ağırlıktan başka bir farkı yoktur. Bu iki özelliğin ise ortadan kaldırılması mümkündür. Bunun yolunun da her iki cismi teşkil eden atomların kontrol altında parçalanıp değerlerinin değişmesiyle olacağını belirtmektedir ki günümüz modem kimya ilmi de bu hakikati kabul etmektedir.İlk laboratuar En önemli vasfı deneycilik olan Cabir bin Hayyan kimya ilminin hem teorik hem ele tatbikî alanda büyük mesafe katetmesine vesile oldu. Dünyada ilk kimya laboratuarını kuran âlim olarak tarihe geçti. Kendi kurduğu laboratuarda ilk sunî hücreyi yaptı. Ölümünden iki asır sonra Kûfe'de bir caddenin yeni baştan açılması sırasında kullandığı laboratuar ortaya çıktı.Medeniyete hizmetleri Cabir bin Hayyan'ın başta kimya olmak üzere tıp fizik astronomi felsefe alanında yaklaşık 200 eser kaleme aldığını biliyoruz. Cabir'in en meşhur buluşu şüphesiz atomla ilgili ortaya koyduğu faraziyedir. Bu keşfi John Dalton (1766-1844) Otto Hahn (1779-1868) Enrico Fermi (1901-1954) ve Albeıt Einstein (1879-1955) gibi meşhur Avrupalı bilginlerden tam 1000 yıl önce yapması bu büyük Türk bilgininin nasıl bir dahi olduğunu ortaya koyuyor.Cabir bin Hayyan'ın bu faraziyesi dünya medeniyetine Müslümanların lıâkim olduğu devirlerde tahakkuk ederek atom parçalansaydi; vahşi Batı'nın acımasızca Müslümanlar'ın üzerine çullanması zayıf ve sahipsiz ülkeleri istilâ ederek zulüm etmesi mümkün olmayacaktı.Redüksiyon prensibi Aynca Cabir bin Hayyan kimyanın iki temel prensibini bilimsel şekilde ortaya ko***** kolsinasyon ve redüksiyon prensiplerini dile getirdi.Buharlaşma süblimasyon eritme ve kristal-eştirme için kullanılan metodları geliştirmiştir. Ham sülfirik asit ve nitrik asitlerin nasıl yapılacağını kesin olarak ortaya koydu. Madenlerin o zamana kadar bilinen basit eritilme metotları yerine bizzat ürettiği nitrik asit sülfirik asit ve altın eritme suyunun yardımıyla eritme metotlarını geliştirdi. Bu sayede Cabir ve ondan sonra gelen bilim adamları sayısız terkipleri (senaaa) bu arada civa oksit zincifre arsenik amonyak gümüş nitrat şap. göztaşı kireçli potas südkostîk mahsûlü yakıcı potasyum île çok değerli maddeleri elde edîp üretebildiler.Max Meyerhof (1884-1951) Cabir Bin Hayyan'ın kimya ilmine buharlaştırma (evaporation) süzme (filtmtion) tasvi-ye etme (.sııblimalion) eritme (melting) damıtma (distallation) ve billurlaştırma (cristallization) metotlarını keşfederek uygulamaya soktuğunu bildiriyor. Ayrıca bir çok kimyevi cevherin meselâ zincifre (cinnabarci ve süfidi). arsenik oksidi (arsenious oxide) ve başka birçok terkibin nasıl hazırlanacağını açıkladığını ifade ediyor.Saf kibrit tuzları (vitrîol) sap alkali nişaclır tuzu (salammo-niac amonyum klorhidrat) ve güherçilenin (saltpedre) elde edilmesi kükürt ve alkaliyi ısıtarak kükürt sütü yapması kurşun asetat tamamen saf civa oksit ve süblime etmesi ham sülfrik ve nitrik asitler ve bunların karışımının hazırlanması tuz ruhu ve kezzap suyunu karıstırarak altın eritmede kullanılacak ''aguaregia" denilen özel mayi yapması onun çalışmalarından bazı örneklerdir. Bunlardan 21. yüzyıl dünyasında kullanılan bir çok temel ihtiyaç maddelerin oluşumunda istifade edilmektedir.Optik kanunların keşfi ve mercekler teorisi Cabir'e dayandırılıyor. O iç büaaa aynalar vasıtasıyla güneş ışınlarını bir yere toplayıp uzak mesafelerden ağaçları tutuşturdu ve bir kaptaki suyu kaynatmayı başardı. Ayrıca güneş enerjisinden istifade etme yöntemini de dünya medeniyetine Cabir bin Hayam kazandırdı.Eğitim Sistemi Sevgili peygamberimizin ilim öğrenmeyi teşvik eden hadisi şeriflerinin yanı sıra öğretmeyi tavsiye buyuran mübarek sözleri bütün İslam alimleri gibi Cabir bin Hayyam'ı da etkiledi.bildiklerini yeni nesillere aktarılmasını sağladı. Bu idealle rektörü bulunduğu üniversitede randımanı arttırıcı her türlü tedbiri aldı.Cabir'e göre öğrenme ve öğretme olayının gerçekleşebilmesi için öğrencide yumuşak başlılık şarttır.”yumuşak başlı öğrenci öğretmenin bilgi hazinesinden onu dinlemekle istifade edebilir. Talebe günlük derslerini takip etme başarısında kesinlikle öğretmenine itaat etmelidir.KAYNAK II Ortaçağ kimyasının en büyük ismi olan Cabir Bin Hayyan bir Türk bilginidir. Atom bombası fikrinin ilk mucidi ve modern kimyanın babası olarak tarihe geçmiştir. Tarih boyunca bir çok bilgin meşhur olabilmek için kitaplarında hep ona atıfta bulunmuşlardır. Cabir Horasan’ın başkenti olan Tus’da doğdu. Küçük yaşta iken ailesiyle beraber Kufe şehrine yerleşti. Emevi veliahtı Halit Bin Yezid ve Cafer–i Sadık’tan dersler aldı. Tıp dahil bütün müsbet ilimleri öğrendi. Kısa zamanda büyük başarılar gösterince Abbasi Halifesi Harun Reşit onu Harran üniversitesinin Fizik–Kimya profesörlüğüne atadı. Çok kısa bir süre sonunda da üniversitenin rektörlüğüne getirildi.Cabir Bin Hayyan’ın irili ufaklı yaklaşık 2000 tane eseri olduğu rivayet edilmektedir. Kendisinden yaklaşık bin sene sonra gelecek Enrico Fermi ve Einstein gibi bir çok ünlü Avrupalı bilim adamlarının üzerinde yıllarca kafa yordukları atom ve yapısı hakkında daha o zamandan uğraşmış ve atomun parçalanabileceğini kitaplarında uzun uzun anlatmıştır. Bu konuda Hayyan şunları söylemiştir;“Maddenin en küçük parçası olan atomda yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin iddia ettiği gibi bunun parçalanamayacağı söylenemez. O da parçalanabilir. Parçalanınca da öylesine bir güç (enerji) meydana gelir ki Bağdat’ın altını üstüne getirebilir”.NOT: Cebir'i bulan Cabir Bin Eflah ile karıştırmayın batılıların verdiği isimle Geber Endülüslü bir Müslümandır ölümü 1150 yılına yakın bir yıla rastlamaktadır(kesin tarih bilinmiyor 1140-1150 arası) |
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
ALİ KUŞÇU ? - 1474
Türk-İslam dünyasının büyük astronomi ve kelam alimi olan Ali Kuşçu XV. yüzyıl başlarında Semerkant’ta doğdu. Babası Muhammed ünlü Türk Sultanı ve astronomu Uluğ Bey’in kuşçusu olduğu için ailesi ‘Kuşçu’ lakabıyla meşhur oldu. Küçük yaştan itibaren matematik ve astronomiye ilgi duyan Ali Kuşçu devrin en büyük alimleri olan Bursalı Kadızâde Rumî Gıyâseddin Cemşîd ve Muînuddîn Kâşî’den matematik ve astronomi dersi aldı.Bir vesileyle Tebriz'e yerleeşn Ali Kuşçu Uzun Hasan'dan büyük itibar gördü. Osamnlıyla ralarında sorunlar olan Uzun Hasan kendisnden elçi olmasını istedi. Bunun üzerine Ali Kuşçu kendisine bunca itibar eden Uzun Hasan'ın dileğini kırma***** yol hazırlıklarını tamamladı. Semerkant'ta Kızıl Elma olarak bilinen eski Bizantium'a ulaştı. Haberciler; onun geleceğini daha önceden saraya uçurmuşlardı. Huzura kabul edildiği zaman Osmanlı hükümdarından beklemediği kadar iltifat gördü. Çünkü kendisinden önce eserleri İstanbul'ca biliniyordu. Uluğ Bey Rasathanesi'ndeki çalışmalarından Semerkant'a aylarca uzak bulunan İstanbul'daki hükümdarın haberi vardı.Osmanlı tahtında oturan II. Mehmet (Fatih) gayet dikkatli bilgili uyanık bir padişahtı. Âdet olan merasimle Uzun Hasan'ın elçisini kabul etmiş dileklerini dinlemiş ama hemen geri dönmesine izin vermemişti. Ondan gelip artık batıya kaymış olan ilim merkezlerini aydınlatmasını bilgisiyle İstanbul medreselerinde ilim heveslisi gençleri yetiştirmesini rica etti.Bu teklif Ali Kuşçu için beklenmedik bir iltifattı. “Hünkârım izin verirlerse önce Tebriz'e döneyim. Çünkü burada bulunuşumun gerçek sebebi Akkoyunlu Hükümdarı'nın elçisi olmaktır. Elçiye zeval yoktur. Gerektir ki hünkârımın lütûfkâr davetini kabul etmeden önce vazifemi iyi bir sonuca ulaştırdığımı beni gönderen bana güvenmiş olan insana bildireyim...”Değerli matematik ve astronomi bilgini Ali Kuşçu sözünü tuttu. İki yıl sonra ailesini de alarak Tebriz'den hareket etti. Osmanlı İmparatorluğunun sınırlarından karşılanarak ihtişam içinde İstanbul'a getirildi. Ölümüne kadar da gençleri yetiştirmekle uğraştı. Kuşçu’nun ders vermeye başlamasıyla İstanbul medreselerinde astronomi ve matematik alanında büyük gelişme oldu.Ali Kuşçu’nun İstanbul’a gelişi önemlidir; çünkü o zamana kadar İstanbul’da astronomi ile uğraşan güçlü bir bilgin yoktu. Ali Kuşçu Osmanlılar arasında astronomi bilimini yaydı.Ali Kuşçu'nun hepsi de birbirinden değerli pek çok eseri vardır: Bunların başında Risâle fi'l-Hey'e (Astronomi Risalesi) gelir. Bu nefis bir astronomi kitabıdır. Ali Kuşçu bu eseri Farsça yazmış sonra bazı eklemelerle Arapça'ya çevirmiştir. Fatih Sultan Mehmet'e Arapça olan nüshayı sunmuştur. Uluğ Bey'in yıldız hareketlerini inceleyen Zîç adlı eserini de yorumlamış ve genişletmiştir. Ayrıca Risâle fi’l-Fethiye (Fetih Risalesi) Risâle fi’l-Hesâb (Matematik Risalesi) bilinen eserlerindendir.Ali Kuşçu 1474’te İstanbul’da vefat etmiştir. |
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
Harezmi ( 770 - 840 ) Tam adı Muhammed Bin Musa el - Harezmi olan büyük bilim adamı Horasan’da (Özbekistan’ın Karizmi kentinde) doğmuştur. Hayatının büyük bir bölümü Bağdat’da (Beytü’l Hikme’de) matematik astronomi ve coğrafya konularında çalışarak geçmiştir.Cebirin kurucusu olan Harezmi’nin iki önemli matematik kitabı vardır; "Cebir" ve "Hint Hesabı".Harezm'de temel eğitimimini alan Harezmi gençlinin ilk yıllarında Bağdat'taki ileri bilim atmosferinin varlığını öğrenir.İlmi konulara doyumsuz denilebilecek seviyedeki bir aşkla bağlı olan Harezmi ilmi konularda çalışma idealini gerçekleştirmek için Bağdat'a gelir ve yerleşir. Devrinde bilginleri himayesi ile meşhur olan abbasi halifesi Mem'un Harezmideki ilm kabliyetten haberdar olunca onu kendisi tarafından Eski Mısır Mezopotamya Grek ve Eski hint medeniyetlerine ait eserlerle zenginleştirilmiş Bağdat Saray Kütüphanesinin idaresinde görevlendirilir. Daha sonra da Bağdat Saray Kütüphanesindeki yabancı eserlerin tercümesini yapmak amacıyla kurulan bir tercüme akademisi olan Beyt'ül Hikme 'de görevlendirilir. Böylece Harezmi Bağdat'ta inceleme ve araştırma yapabilmek için gerekli bütün maddi ve manevi imkanlara kavuşur. Burada hayata ait bütün endişelerden uzak olarak matematik ve astronomi ile ilgili araştırmalarına başlar.Bağdat bilim atmosferi içerisinde kısa zamanda üne kavuşan Harezmi Şam'da bulunan Kasiyun Rasathanesin'de çalışan bilim heyetinde ve yerkürenin bir derecelik meridyen yayı uzunluğunu ölçmek için Sincar Ovasına giden bilim heyetinde bulunduğu gibi Hint matematiğini incelemek için Afganistan üzerinden Hindistana giden bilim heyetine başkanlık da etmiştir. Harezmi 'nin latinceye çevrilen eserlerinden olan El-Kitab 'ul Muhtasar fi 'l Hesab 'il cebri ve 'l Mukabele adlı eserinde ikinci dereceden bir bilinmeyenli ve iki bilinmeyenli denklem sistemlerinin çözümlerini inceler. El Harizmi matematiğin yanısıra astronomi ve coğrafya ilimlerinde de eserler vermiştir. Astronomik cetvellerle ilgili kitaplar yazmış ve bu eserler 12. y.y. da Latince' ye çevrilmiştir. Bunu yanısıra Ptolemy'nin coğrafya kitabını düzeltmelerle yeniden yazmış 70 tane bilim adamıyla birlikte çalışarak 830 yılında bir dünya haritası çizmiştir. Dünyanın çevresini ve hacmini hesaplama çalışmalarında yer almıştır. Güneş saatleri usturlaplar ve saatler üzerine yazılmış eserleri de vardır.Cebire Yaptığı Katkılar Lütfi Göker’in 'Matematik Tarihi ve Türk İslam Matematikçilerinin Yeri' adlı eserinde de denildiği gibi Harezmi cebiri müstakil bir bilim dalı haline getiren bilgindir. Yalnız cebiri müstakil bir bilim dalı haline getirmekle kalmamış zamanın en kapsamlı ve en sistemli cebir kitabını yazarak da kendinden sonraki nesillere cebiri öğreten referans kaynağı olma vasfı kazanmıştır. Harezmi’nin cebirle ilgili konuları kapsayan kitabı onun aynı zamanda latinceye çevrilen 3 önemli eserinden biri belkide en önemlisi olan 'El-Kitabü’l Muhtasar fi Hesabi’l Cebr ve’l Mukabele' dir. Bu eserde Harezmi yeni teoremler ve problemlere sunduğu yeni çözüm yöntemleri ile Avrupa matematiğine de ışık tutmuştur.(Her ne kadar eser 300 yıl sonra Latinceye çevrilmiş ve Avrupa; cebiri doğudan 300 yıl geride takip edebilmişse de..)Cebr ve’l Mukabele’nin İçeriği Eser bir önsöz beş asıl ve bir ek bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm altı ayrı tiptekibirinci ve ikinci derece denklemin geometrik çözümünü ve ikinci derece tam olmayan üç farklı tipteki denklemin özgün çözümünü içermektedir. İkinci bölümde Harezmi ikinci derece 3 denklem tipinin çözümünü sunmuştur. Harezmi burada bilinmeyen için şey (bugünkü x) a ve b katsayıları için dirhem ve x ile katsay |