1 den 7´e kadar. Toplam 7 Sayfa bulundu

Konu: Müziğin Tarihi

  1. #1

    Standart Müziğin Tarihi



    Sn Dr. Lütfü Erol'dan Alıntıdır

    Tarih İçerisinde Müzik Sanatı


    İlk Zamanlar
    Seslere birer malzeme olarak bakılırsa, gözlemleyebildiğimiz gibi doğa, gerçek bir sonsuz “sesli malzeme”dir . Gök gürültüsü, yer kayması, yer sarsıntısı, suyun akışı ve çalkantısı, havanın dar boğazlardaki hareketi gibi olaylar, doğadaki sayısız seslerin bir bölümünü oluşturur. İlk-el hayat sürmekte olan, hatta henüz ilk-el yaşama bile geçmemiş insan, seslerle kuşatılmıştı...

    İlk insanlar, sesleri avcılıkta ya da bu tür çalışma sırasında ve haberleşmede vb. kullanmış olmalılar. Sonra gök gürültüsünde doğa üstü güçlerin simgesini, fırtınanın uğultusunda kötü ruhların sesini, denizin sakin görüntüsünde ya da patlamasında tanrıların iyiliğini ya da öfkesini bulmuş olmalılar: veriler buna işaret etmektedir. Onlar için yankı bir çeşit kehanet, vahşi hayvan sesleri bilinmeyenin habercisi olarak algılanmaktaydı. Böylece, doğaldır ki insanlığın başlangıcında çalışma-inanış-din-tapma-korku ve müzik birbirine karışmış olmalıdır.

    Kısıtlı bir sözcük dağarcığı olan ilkel insan, gördüklerini adlandırıyordu. Duygularını, içgüdülerini ve kutsal güçlere inancını anlatmak için hemen o anda kendiliğinden düzenleniveren seslerden yararlanıyordu. Giderek müzik, çalışırken / avcılıkta ve haberleşmede olsun, ninni ya da matem şarkısında olsun ya da büyüyle karışmış bir törende olsun ilkel insanın tüm ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde ve her alanda hayatına pek yoğun girdi.
    Doğanın ses malzemesi insanoğlunun imgelemine, düş gücüne seslenip, yeni yaratılar için ona esin kaynağı olmuştur mutlaka. Ve insanın aklı, hayal gücü, ağzı-dili, iradesi, ciğerleri vardır ve nasıl kendi kendine konuştuysa yine aynı şekilde kendi kendine müziksel anlatılarını da bulmuştur. Ayrıca müziksel anlatı tekniğinin konuşma tekniğinden daha basit ve sade olduğuna bakılırsa, müziğin konuşmadan çok daha önce oluştuğunu düşünenler ve vurgulayanlar haklı olabilir.

    Bir kısım araştırmacıya göre müzik, ilk insanlarda işaret verme görevi gören ünlem ve bağırtılardan ortaya çıkar. Onlara göre insanoğlu, ilk zamanlarda çalışma sırasında harcadığı çabayı hafifletmek amacıyla dans edip şarkı söylemiştir (her türlü düzenli beden hareketleri ritmik bir şekil almaya elverişlidir). Farklı araştırmacılara göre ise, müziğin ilk önce sanıldığı gibi zevk amacıyla değil, “büyüleme aracı” olarak kullanıldığı öne sürülür. İlk insan, kendileri için korkunç diye düşünülen cinlere ve doğa olaylarına karşı başlangıçta hem saldırma, hem de korunma silahı olarak ve bundan başka da insanlar, hayvanlar ve eşya üzerinde etki yapmak için müziği kullanmıştır. Ya da Müzik “dil” den, hayvan ve özellikle kuş seslerini taklitten, insanların birbiriyle kurduğu duygusal ilişkilerden kaynaklanmış, ya da esinlenerek doğmuştur. Değişik araştırmacı ve ilgilinin müziğin kökleri konusunda bu tür yargılar taşıdığını saptıyoruz. Bizler ise şunu görmekteyiz ki müzik, ilk insan için bugün ondan ne anlıyorsak kesinlikle o değildi; o bir yardımcıydı, arkadaştı, araçtı ve hayatını kolaylaştıran bir olanaktı.

    İnsan için bir “ritim duygusu” sahibidir derler. Bunu, bir vuruş, bir gürültü ya da bağırışın tekrarından ve simetrisinden doğan bir güdü ya da simetrik algılama yetkinliği biçiminde tanımlayabiliriz. Önceki sayfalarımızda da aktarmıştık; doğanın da ritmi vardır. Gece ve gündüz, mevsimler, üreme, filizlenme, çiçek açma, solma, yaşam ve ölüm dönüşümü... Bu, doğal olduğu kadar anlaşılmaz uyum içindeki insanoğlu, kendi organizmasının da ritimlerle çevrili olduğunu ve onlarla yönetildiğini görmüş, varlığının dayandığı her şeyde yaşamın ölçüsünün vurduğunu sezmiş olabilir.

    İlk insan, ayakları, elleri, gırtlağı ve beyni ile yarattığı kendi dünyasını giderek çeşitli seslerle doldurmuş; zamanla bir delik öküz boynuzundan, içi oyuk bir kamıştan ya da kemikten uyumlu sesler elde ederek kendisine zengin bir iç hayat örmüştür. Üflemeli çalgılar böyle doğmuş, bu amaca hizmet için farkedilmiş; bununla kalmayıp dev adımlarla ilerlemiş olmalı: Çünkü insanın belki de en doğal yönelimi bulduğu ilk olanla yetinmeyip onu zenginleştirmektir.

    Örneğin kır fülütü bu grubun atası sayılır. Ayrıca avcılıkta kullanılan gerilmiş yaylardan çıkan sesler, yeni bir çalgı ailesinin, telli çalgılar grubunun doğmasına yol açmış olmalı. Yine kemikler, taşlar, tahtalar ya da gerilmiş derilere vurularak bugünün vurmalı çalgılarının ilkleri oluşmuş olabilir. Bizler günümüzden yaklaşık otuz bin yıl öncesinden elimize kalan çeşitli ilkel çalgıların olduğunu bilmekteyiz. Yüzyıllar boyunca bu çalgıların yapısı, malzemesi ve mekanizması gelişmiş, mükemmelleşmiş ve bugüne ulaşmıştır...

    Ancak ilkellerin dünyasında çalgıların o denli çeşitliliği ilginçtir. İlkeller, ellerine geçen her uygun gereci, doğaldır ki ses çıkaran bir araç yapmışlardır. Örneğin; kemikler düdük olmuştur. Türlü kamışlar, yere vurularak ses çıkartan çalgılar, birer üflemeli çalgı aracı ve etkileyici boru olmuştur. Kabuklarından, kabaklardan sallayarak ve vurularak ses veren vurmalı çalgılar yapılmıştır. Midye kabukları, içi boş ya da boşaltılmış ağaç dalları ses veren boru olmuş, ağaç gövdeleri, içinde bir tür dans da edilen dev vurmalı çalgılar haline getirilmiştir. Topraktan kaplar, ağaç kovukları, hayvan derilerinden çeşitli davullar olmuştur.

    Bütün müzik tarihini ilgilendiren eski ve yeni arkeoloji / etnografik bulgular bize şunu gösteriyor ki ilk insanların yaşamında müzik, ilk zamanlarda çalışmalarına, gündelik pratiklerine eşlik için vardı. Daha sonra ise büyü törenlerindeki tapma etkinliklerinde yani uhrevi edimlerinde vb. için kullanıldı: Ama müzik hep vardı. Ancak başlangıçta elbette müzik bugünkü gibi kendisi bir amaç olmamış, o bir yardımcı olmuştur. O, büyük ölçüde araç olarak yani haberleşme, anlaşma, tapınma ve benzerlerine aracı olarak kullanılıyordu. Sonraları fiziksel gelişimi yanında psikolojik yönü de çok gelişen insan, bu uyum ve denge duygusu oluşturan sesleri kullanırken yetkinleşti ve yaptıklarını yetkinleştirdi. Çeşitli yeni çalgılar oluşturdu ve eski çalgıları daha da geliştirerek yeniden yapılandırdı. Bugün biz o ilk sesleri duyan insanların merakları, zevkleri ve akılları sonucu gelişmiş müziklerle baş başayız.


    İlk Uygarlıklar

    İnsanoğlunun ilk yaşam biçimi olan göçebelikten uygarlığa geçişi, tarıma ve hayvancılığa yönelmesiyle başlar. İlk zamanlarda tarım ve hayvancılık için uygun, verimli / sulu bir bölge olan eski Mezopotamya, ilk uygarlıkların beşiği sayılmaktadır. İnsanlar avcılığın yanı sıra kendi hayvanlarını, kendi toprak ürünlerini yetiştirmiş, ektikleri tahılları biçmek, hayvanları kesmek, yemeklerini pişirmek, avlanmak vb. işlerini yapabilmek için çeşitli aletler yapmışlar ve böylelikle teknolojiyi oluşturmuşlardır. Tek bir bölgede yaşayabilmelerini sağlayan tüm bu ürünlere sahip olurken önce köy yaşamını da geliştirmişlerdir. Gün geçtikçe kültürleri serpilmiş ve bu kültürlerine yeni boyutlar kazandırmayı sürdürmüşlerdir.

    İlk uygarlıkların yapılanması gibi tüm diğer gelişimleri de verimli topraklar üzerinde gerçekleşmiştir. Örneğin M.Ö 10.000 - 15.000 arasında Anadolu’da ve Mezopotamya’da ilk kez tarım yapılabilmiş, sözü geçen bu bölgelerin doğası ve iklimi sayesinde ziraat giderek gelişmiş ve buralarda her tür gelişim ve üretimleri ile Sümer, Babil, Akat, Asur, Luvi, Hatti, Hitit uygarlıkları doğmuş, bunlar belirli kültürel düzeylere ulaşmış, daha sonra bir tür yeni tarih başlatmışlardır. Bu ilk insanların uygarlıklarının kültürel yaşamlarını besleyen ve onunla paralel giden müzikleri olmuştur. İlk uygarlıklarda da Müziğin toplumsal yaşamdaki ilk görevinin dinsel / mistik törenlere eşlik etmek olduğu görülmektedir. İlk uygarlıkların tapınaklarındaki şiirli ayinlerin, birer dinsel şarkılara dönüştüğü varsayılır. Çok eski duaların, rahiplerin ve koroların karşılıklı söylediği ve iki koronun değişimli olarak söylediği biçimleriyle yapıldığı bilinmektedir. Örneğin, bu uygarlıklar içinden belki de en çok bilinen Sümerlilere ait çalgıların yan ve düz çalınan flütler, küçük davul ve timpaninin ilkeli olan ikili davullar, tef, kavisli arp ve lirler olduğunu saptarız. Ur kentindeki kral mezarları kazılarından müzisyenlere verilen ayrı isimler hakkında bulgulara rastlanmıştır, ancak, buralardaki çalgıların kendilerine ait sesleri, akort ediliş biçimleri ve müzik işaretleri hakkında günümüze kalmış çok gelişmiş bilgi yoktur. Geç Sümer ve Sümerlerden yaklaşık 2000 yıl sonra doğan Babil uygarlığında ilk-el telli çalgılar kullanılmıştır. Babil tapınaklarında müziğe ilişkin ilginç bir örneğe rastlanır: 5 ile 24 bölüm arasında değişen seslendirmelerden oluşan ve genelde çalgı müziği ile başlayan ilahiler. Bu duaların sözleri Sümerler’de karşılaşılanlarla aynıdır. M.Ö. 2500-600 yılları arasında egemen olan Asur uygarlığında ise kol üzerinde tutulan ilkel arp örneğine de rastlanmıştır.

    M.Ö. 1270-606 arasında yani Geç Asurlular dönemi olarak adlandırılan dönemde, dindışı ve yaşamın diğer alanlarına ait müzik de vardı. Bu müziğin şenliklerde ve kral eğlencelerinde kullanıldığı sanılmaktadır. Daha sonra ortaya çıkan Kaldeliler döneminde bir bando kurulduğu bilinir. Bu bandoda, bugünkü klasik müzik orkestrasında yeri olan kornonun ilkeli olan bir boru, kamıştan düdükler, lir ya da kucakta çalınan bir ilginç arp çeşidi vardır.

    Mezopotamya’da oluşmuş, gelişmiş ve sürecini tamamlamış tüm uygarlıkların tarihi de diğer coğrafyalardaki eski tarihlerde karşımıza çıkan manzaraya benzer şekilde; iç içedir. Hepsi birbirinden etkilenmiş, birbirini değiştirmiş, aynı çalgıları ya da bunlardan geliştirdikleri örnekleri kullanmışlardır.

    Günümüzde yine bu bölge civarında yaşamış olan Fenike ve İbrani uygarlıkları, bazı çalgıların ilk kullanıcılarıdırlar. Fenikeliler “çift aulos” olarak adlandırılan ve Antik Ege ve sonraki Roma uygarlıklarında da karşımıza sıkça çıkan iki boruya sahip bir tür obuayı bulmuşlardır. Bu uygarlıklar bilinçli olarak ilk çalgı topluluğunu bir araya getiren ilk uygarlıklar arasında sayılabilir. Telli, üflemeli ve vurmalı çalgılardan oluşan ilk çalgı topluluğu bir tür eski orkestra ile bu ilk uygarlıklarda karşılaşmış oluyoruz. Böyle baktığımızda İbranilerin, çalgı gelişimine önemli katkılar sağladığı bilinmektedir.

    Mezopotamya uygarlıklarını takip eden Mısır uygarlığının egemenliği, M.Ö. 3000-500 yılları arasındadır. Mısırlılar, çalpara ve benzeri sallamalı - vurmalı çalgıları, 6-8 telli ve öncekilerden daha büyük boyutlara sahip arp’ı, el davulunu, çifte klarneti, lut’un gelişmiş bir biçimini ve çifte aulos’u , el-arpı denen küçük arp çeşidini ve en gözde çalgıları olan ve “ben” adını verdikleri arpı bularak kullanmışlardır. Mısırlıların saray müzikleri ve tapınak müzikleri birbiriyle bağlantılıdır. Çünkü Firavunlar aynı zamanda rahip olarak kabul ediliyordu. Yeni krallık döneminde tapınaklara kadın müzikçilerin de girmesiyle birlikte müzik ve dansın temposu canlanmış, sonradan katılan Asya kökenli çalgılarla oryantal etki belirginleşmiştir.

    Uygarlık evrelerinden bir diğer özel olanı ise Hint uygarlığıdır. M.Ö. 3000 yıllarında Kuzeybatı Hindistan’da ilk Hint kültürü yeşerir. Bundan 1500 yıl sonra Hint kültürünün ikinci dönemini oluşturan Veda dönemini görürüz. Bu kültüre ait müzik bilgileri dört önemli kitapta toplanmıştır. Birinde ilahiler, birinde teorik bilgiler (kast sisteminin en üst tabakasına ait müziği ele alır) vardır. Diğer iki kitap hakkında kaynak bilgisi yoktur.

    İkinci evre Hint kültürünün açıklığa kavuşması, M.Ö. 2000 yılında Bharata tarafından yazılan beşinci Veda kitabı Natyaveda ile gerçekleşmiştir. Bu kitap, kast sistemindeki tüm tabakaların müziğini kapsar.

    Hindistan, çağlar boyunca diğer kültürlerin (Grek ve İskit) ve ayrıca Budizm’in etkisi altında kalmıştır. Kandahar ve Keşmir bölgesindeki Greko-Budist heykeller, telli, üflemeli ve vurmalı zengin çalgı çeşitlerini somutlaştırır. Bu çalgıların çoğu, günümüz Hindistan’ında da kullanılmaktadır. Üçüncü Hint evresi sıfırdan sonraki yıllara rastlar ve dolayısıyla ilk uygarlıklar kapsamına girmez.

    Çin kültürü ise, tarihin yazdığı en eski yüksek kültürlerden biridir (M.Ö. 3000-M.S. 250). Yenisey ırmağı çevresinde tarımın gelişmesiyle M.Ö. 3000 yıllarında yerleşik düzene geçildi. Çin efsanesine göre aynı yıllarda İmparator Huang-Ti, çağın müzik kuramcısı Ling-Lun’u Batı ülkelerindeki ormanlara göndererek bir bambu kestirmiş ve Çin’e getirilen bu bambu kamış ile ülkede ton sistemi üzerinde araştırmalar başlamıştır.

    Çin müziğinin esası, pentatonik diye adlandırılan özel bir etkiye sahip bir düzene dayanır. Bu düzen temel olarak kullanılan beş ses üzerine kurulur ve müzik bu temel içinde yani beş ile gerçekleşir.

    Çin’de müzikteki ileri gelişmeler, Şang Hanedanı dönemindedir (M.Ö. 1500-1000). Bu dönemde yukarıda belirtilen pentatonik düzenin yanı sıra, neolitik ve bronz çağlarının izlerini taşıyan çalgılara da rastlanır. Bunlar; çing adlı taş gong, hsüyan adlı küre biçiminde flüt, tijin adlı kanuna benzer çalgı, panflüt ve davul çeşitleridir.

    Çu Hanedanı (M.Ö. 1000-256) döneminde kullanılan ve süreç içinde geleneksel çalgı niteliği kazanan çalgılar ise şunlardır: King (çıngıraklar dizisi), kin (bir çeşit ilkel kanun), çang-ku (dümbelek), Pai-Siao (pan flüt), şeng (ağız orgu), ü adlı yan flüt.

    Bu çalgıların yanı sıra Çin’de ipek telli, uzun-kısa saplı başka çalgılar da vardı. Örneğin günümüzde yedi telli olan ve Doğu denilince akla hemen geliveren Sitar (ch’in), Konfiçyüs dönemine kadar uzanır. Bu çalgı salt bir müzik aleti olmayı aşar, derin bir bilimsel ve felsefi alt yapıyı da içerir.

    Ayrıca Çin’de :-):-):-):-)l sazların (zil-gong-çan), ipek telli sitarların, taş çalgıların, ağız orgunun yanı sıra lavta (p’i-p’a) türü sazlar, bambu sazlar, hemen hemen tümü vurmalı olan tahta ve deri sazlar, çamurdan elde edilen sazlar ile su kabağından yapılan birtakım sazlar da vardı ve bunların çoğu günümüzdeki ortalama 150 müzisyenden oluşan dev orkestralarda da hâlâ kullanılmaktadır. Oldukça zengin çeşitlilik gösteren Çin çalgıları; hem saray, hem de tapınaklardaki müziklerde kullanılırdı. O döneme ait kayıtlarda 120 ch’in sitar, 120 diğer farklı türlerden sitar, 200 şeng (ağız orgu), 20 shawm (obuaya benzer eski bir nefesli çalgı) ve tüm bunları tamamlayan yeterli sayıda vurmalı saz, ziller ve taş çanlar olduğu belirtilmektedir. Bu sazların çoğuna sahip olan bir orkestranın yanında büyük bir olasılıkla bir koronun bulunduğu da kayıtlarda belirtilir.

    Çin’in yer aldığı Uzak Doğu bölgesinde ilk uygarlıklar arasında Japon, Kore, Vietnam, Moğol gibi başka kültürler de vardır ve bu bölgedeki sanatsal nitelikli müzikler, varlıklarını ve gelişimlerini Çin İmparatorluğu müzik teorisyenlerinin gerçekleştirdikleri ortak kuramsal araştırma ve bulgulara borçludur. Tüm bu kültürlerin müzik geleneklerinde kökten bir farklılık görülmez, ritimsel ve ezgisel formülleri ile çalgıları, benzerlikler gösterir. Japon çalgıları, tamamıyla Çin’de kullanılan çalgıların olduğu gibi alınmış halidir ve müzik anlayışı olarak Çinlilerinki benimsenmiştir.

    ...Ve Anadolu

    Bugün yazılı Dünya Müzik Tarihi içinde pek yer verilmediğini gözlemlediğimiz, ancak dünya müzik sanatının evriminde çok önemli bir yeri olduğu belirlenen ülkemiz coğrafyasının müzik tarihine ait değerleri ise binlerce yıl öncesinden gelir. Bu yüzden bütün bu aktırılanların yanında müziğin tarihi için Anadolu’ya dikkatli bakılması gerekmektedir.

    Ön tarih olarak adlandırabileceğimiz yazı öncesi tarihsel kesitte, Anadolu’nun Neolitik Devrim olarak nitelenen döneminin kaya yontuları ve bu döneme ait bazı materyalleri bize bu çağlarda Anadolu müziği hakkında özel ve anlamlı bilgileri ulaştırmıştır.

    Yukarıda belirtilen ilk uyagrlıklara ait süreçlerden önce, Anadolu müziği ile ilgili somut örnekler olarak, arkeolojik kazılar sonunda ülkemizin coğrafyası içinde ele geçen ve bir koyun kemiğinden yapılmış iki çalgıdan söz edebiliriz. Bunlardan birinde, koyunun omuz kemiği üzerine açılan çentiklere, sert bir parça ile sürtülerek ses elde edildiğini belirlemiş bulunmaktayız. Günümüzde modern biçimleri de olan ve “balık sırtı” olarak adlandırılan bu çalgı, dönemin insanları tarafından ibadet sırasında kullanılmaktaydı. Bir diğer çalgıda üflemeli çalgı özellikleri belirlenmiş ve dönemin insanları tarafından bir tür alarm ya da uyarı anlamında kullanıldığı sonucuna varılmıştır.

    Sözü edilen tarihsel kesitten sonra Anadolu’da :-):-):-):-)lin kullanılmaya ve işlenilmeye başlanmış olması söz konusudur. Bu tarihlere ait olarak bakırın soğuk olarak biçimlendirilmesiyle ilgili şimdiye kadar bulunan ilk belge ile karşılaşılmıştır. Bu kalıntılar Güneydoğu Anadolu bölgemizde bir yerleşim yeri olan Çayönü Tepesi’nde (M.Ö. 7250-6780) ortaya çıkarılmıştır. Burada bulunan ve oldukça saf bakırdan yapılmış küçük objelerden anladığımız şudur: Çayönü sakinleri, belli ki daha o dönemlerde bakırın soğuk olarak dövüldüğünde sertleşip kırılganlaştığını, ısıtıldığında ise daha iyi biçimlendirildiğini bilmekteydiler. Bu, uygarlık olgusu için hayati bir yerde durur.

    Neolitik döneme ait yerleşim bölgelerimizde, gündelik kullanılan araç gereçlerin dışında, kolye gibi :-):-):-):-)lden yapılmış çeşitli süs eşyaları da arkeologlarımızca yakın zamanlarda gün ışığına çıkarılmıştır.

    Anadolu’daki zengin tunç yatakları, madenciliğin gelişmesine katkıda bulunmuştur. 6. Yüzyılın ortalarından beri (kalkolitik dönem M.Ö. 5500-3000) :-):-):-):-)lin kullanılmaya başlanması giderek taşın yerine hammadde olarak kullanılmasını sağlamıştır. Kalkolitik dönem :-):-):-):-)l parçalarının analizleri, bunların ağırlıklı olarak bakır, çok az miktarda da diğer :-):-):-):-)llerin karışımıyla yapıldıklarını ortaya çıkarmaktadır.

    M.Ö. 3. Binin sonunda ve 2. binin ilk çeyreğinde Hititlerin Anadolu’ya göçleri sırasında, Asurlu askerlerin bu dönemde Mezopotamya tipi büyük ticaret kolonileri oluşturmaları Hatti resim tasvirlerinde yer almaktadır. Sonuçta böylesine bir uygarlık birikimi oluşturmuş Anadolu kültüründe, kazılarla ortaya çıkarılan bir örnekte (ki bu M.Ö. 1920-1740 yıllarına tarihlendirilen ve taş üzerine yontulmuş bir Lir’dir), bu çalgının Anadolu’daki ilk örneklerinden biri olup, bu çalgıyı çalan kadın figürü toprak döküm için kalıp olarak kullanılmıştır.

    Eski Anadolu krallıkları ve Hititler (M.Ö. 1740-1200) dönemine ait bulgular bazı çalgıların değişik ve dünya müzik kültürü için çok ilginç örneklerinin dünyada ilk kez ülkemiz coğrafyasında kullanılmış olduğunu göstermekte. Örneğin M.Ö. 1600’lü yıllara ait bir tarihi vazodaki resimli freskler bu dönemlerde lirin özel bir türünü yansıtmaktadır. M.Ö. 2. Bin yıla ait mühürler ve mühür baskılarında da dik açılı bir arpı ve değişik türlerdeki lirleri görürüz.

    (M.Ö. 1400 civarına ait bir başka vazo üzerinde, ilginçliği nedeniyle anlaşılması zor hokkabaz sahnesi ile birlikte yer alan saz çalgıcıları ile başka akrobatlar müzik kültürü birikimimiz içinde müziğin kült fonksiyonlarından birini yani tanrıları eğlendirmeyi özel bir biçimde tasvir etmektedir. Uzun belli, ses gövdesinin her iki tarafında yer alan beş ses boşluğu (deliği) ve uzun, ters sapıyla Alacahöyük sazı, eski çağda Yakın Doğu’nun seçkin ve alanının tek örneği gibi görünmektedir.

    Son yıllarda elimizde birikmiş olan – yukarıda aktarılan ve burada aktarılmayan başka bulgular ile – belgelerden anlaşılmaktadır ki, Anadolu müzik kültürüne ait tarihi veriler açığa çıktıkça dünya müzik tarihi gelişiminin bazı karanlık parçaları da daha iyi aydınlanmış olacaktır.

    ORTAÇAĞ

    Ortaçağ, milattan başlayarak 15. yüzyıl başlarına dek süren geniş bir dönemi kapsar. Bu dönemin karanlık çağ olarak da anılması, kilisenin egemenliğinde, dünyasal zevklerden yoksun bırakılmış, araştırma, keşfetme, kendini ve çevresini tanıma özgürlüğü elinden alınmış insanın, yalnız ölümden sonrasına hazırlık yapması gereken kutsal bir ortama güdümlenmiş olmasıdır. Ortaçağ, bin yıldan fazla bir süre içinde Antik Çağ ile Rönesans’ın arasına girmiş ve müziğin sürekliliği ve gelişimi üzerinde ciddi biçimde etkileyici olmuştur.
    Hıristiyan katolik kilisesinin ilk papazları, kilise içine çalgısal müziğin girmesini yasaklar. İlkçağa ait müzik, ( onlar için) putperestliği ve dünyasal zevkleri çağrıştırmaktadır. Çalgılar, danslara eşlik amacıyla kullanılmıştır. Oysa kilisede en kutsal çalgı insanın kendi sesi olmalıdır. Müzik, tek sesli, kutsal, Tanrı’ya adanmış, duaları kolay ezberletmeye yarayan, ayinlere tılsımlı bir ortam katan araçtır. Böylece kendilerinden önceki müziği yasaklayıp, var olan nota benzeri belgeleri de yok eden Ortaçağ papazları, yüzyıllar boyunca müzik sanatını kilise koroları ve tek sesli ilahilerle kendi denetimleri altında tutmuşlardır.
    Belgelere göre Antik Çağ ile Erken Ortaçağ (Hristiyanlık öncesi ve Hristiyanlığın ilk yüzyılları) arasındaki müziğin benzer özellikleri, her ikisinin de yalnız melodi çizgisinden oluşan, tek sesli yapıda olmasıdır. Her ikisi de belli bir metne dayalıdır (Antik çağda şiir ya da tiyatroya; Ortaçağda ise İncile). Bu müzik, büyük ölçüde doğaçlama yoluyla çalınıp söylenirdi. Antik Çağ’dan Ortaçağ’a aktarılan bir başka karakteristik de müzik sanatının doğa dizgelerine ilişkin özellikleriyle insan düşünce ve davranışlarındaki etkinliğidir.
    Hristiyanlar ilk zamanlar doğal olarak İbrani ayinleri geleneğini kiliselerine aktarmışlardır. Anadolu’dan, Sümerler’den ve Asurlular’dan kaynaklanan ilahi okuma şekli Bizans ve en eski ilahi belgesi 3. Yüzyıldan kalma Mısır’da bulunmuş bir papirüstür. Bu nota benzeri belgede söz, eski Yunanca olduğu halde melodinin, Doğu kökenli olduğu sanılmaktadır.
    Doğu’daki Hristiyan kiliselerinde mutlak bir yönetim birliği kurulamadığından, herbiri kendine göre ayrı tören biçimleri geliştirmiştir. Bizans İmparatorluğu M.S. 324’de Konstantin tarafından kurulmuş, 330 yılında Birleşik Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan edilmiş ve 395 yılındaki bölünmeden sonra Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti olarak Türkler’in 1453’de İstanbul’u fethine kadar 1000 yıl egemenliğini sürdürmüştür. Bizans ayinleri Birinci Jüstinyen’in 527’de taç giymesiyle yerleşik bir geleneğe dönüşür. Bizans ezgileri tek sesli, makamsal ve bağımsız ritmlerle donanmıştır. Bu ezgiler, Ortadoks, Yunan, Rus ve Doğu Ortadoks kiliselerindeki müziğin temelidir. Nota simgeleri yerine ses düzeyini gösteren işaretler kullanılmıştır. Önceleri kiliseye yalnız org girmesine izin çıkmışken, sonradan yalnız Noel gecelerinde kilisede üflemeli ve vurmalı çalgıların da yer aldığı belgelenmiştir.
    Bugün eldeki belgeler, 12. ve 13. yüzyıllardan kalma el yazmaları, Bizans müziğinin “klasik” geleneğini örneklemektedir. Ancak 13. yüzyıldan başlayarak bu gelenek çok notalı ve süslü geçitlerin kilise melodilerine katılmasıyla yavaş yavaş çözülmeye başlamış, 18. yüzyılda Türk ve Arap müziğinin etkisi altına girmiştir. Bugün İstanbul’da Rum Ortodoks kiliselerinde kullanılan müzik, Bizans müziği geleneğinin bu etkiler altında çözülmüş ya da başlangıçtakinden ayrı bir geleneğe dönüşmüş durumunu örnekler.
    Kilise, dinsel kaygılarla tören müziğini düzenlemeyi gerekli görmüş, böylece aslında bireysel yaratışa bir ortam hazırlamıştır. Ne var ki, aynı kaygılar, dinsel inanç kavramıyla bağdaşması çok güç olan bireysel anlatım özgürlüğünü ise engellemiş, evrimini geciktirmiştir. Hıristiyanlığın ilk on yılının, yerinde olarak “Karanlık Çağlar” diye adlandırılması, özellikle müziğin, bu ilk on yüzyıldaki evriminin özgür işleyen hızını da nitelendiren bir addır.

    * *

    *

    Müzik dili bu çağ boyunca çok yavaş ama kurallaşarak ilerlemiş, insanlar söyledikleri şarkıları kağıt üzerine geçirme isteğini duyana kadar yüzyıllar geçmiş, istek bir kere duyulduktan sonra da uygulama yöntemlerinin gelişmesi de belli bir hıza ulaşmıştır.
    Seslere ad vermeyi ilk düşünen Romalı filozof Boethius (M.S. 480-524) olmuştur. Dizideki seslerin herbirini bir harf ile adlandırmayı ilk o öne sürmüştür. Bugün bile notaların la, si, do, v.d. yerine A.B.C. v.d. diye adlandırılmaları Boethius’tan kalmadır. Notaların Do, Re, Mi, v.d. bugünkü şekliyle adlandırılmasını ilk öneren, 10. yüzyılda yaşamış bir Milanolu keşiş olan Guido d’Arezzo olmuştur. Bu adları da, bir ilahinin her bir satırının ilk hecesinden almıştır.
    Toskana’da Arezzo katedralinde rahip olan Guido, 1030 yılında koro çocuklarına duaları ezberletmek için bir yöntem bulur. Her yeni sesin bir öncekinden daha yüksek başladığı bir halk ezgisi öğretir. Sonra bunu Latince ve dinsel içerikli bir metne çevirir. Elinin parmaklarındaki girinti ve çıkıntılara metnin ilk hecelerini yazar. Böylece bir gam dizisinin sekiz notasını birden sergilemiş olur. Utqueunt Laxis (Ut sonradan do notasına dönüşecektir), Resonare fibris, Mira gestorum, Famuli tourum, Sol ve polluti, Labi reatum, Sancto lonnes (Sonradan Si olacaktır). Bu yöntem müzik tarihinde “Guido d’Arezzo’nun eli” olarak anılır. Ayrıca seslerin birbirine orantısal incelik ve kalınlıklarını göstermek için herbiri ayrı renkte (dizek) porte çizgileri kullanmıştır. Önceki: nota benzeri simgeleri, neumaları derleyip belli bir dizgeye yerleştiren, böylece nota ve porte kavramını müzik tarihine getiren kişi Guido d’Arezzo’dur.
    Demek ki, beşinci yüzyılda notaların alfabe ile adlandırılması öne sürülüyor ve kilise bu yola bir yüzyıl sonra giriyor “Neuma” (ilk nota) işaretleri Batı dünyasında ancak yedinci yüzyılda beliriyor, tek çizgili porte için dokuzuncu yüzyıla, dört çizgilinin yaygınlıkla kullanılması 12. yüzyıla, beş çizgili portenin ve ölçü çizgisinin tanınması için 16. Yüzyıla kadar beklemek gerekiyordu. Notalara ait değişik ayrıntıların kağıt üzerinde kaydına geçilmesi 15. yüzyılda öne sürülür ama bu ancak 17. yüzyılda uygulanmaya başlanmıştır. Bugün bir ilgilinin, sıkıntı çekmeden anlayabileceği notalama sistemi ancak 19. Yüzyılda yerleşiyor. Bu gelişimin süreci, ilerlemenin hızı açısından oldukça iyi bir örnek oluşturmaktadır.

    * *

    *

    İlk Hıristiyanlar, çoğunlukla İbraniler, azınlıkla Yunanlı ve Romalılar’dı. Kutsal yazılardan alınmış sözlerle birleştirip söyledikleri ilahilerin yalın melodileri, Ortadoğu uygarlıklarının, Yunan ve Roma’nın tek sesli ve günün geçerlikte olan halk havalarıydı. Hristiyanlığın ilk 300 yılında Batı’ya aktarılan ezgiler, tümüyle Doğu müziği özellikleri ile bezelidir. M.S. 325’de Constantine, Hristiyanlığı Roma’nın resmi dini olarak tanıdı. İmparatorluğun merkezi İstanbul oldu. Bizans’ın dinsel töreni İstanbul’da ve kilise egemenliğinin öbür önemli şehirleri olan Roma, Antalya, İskenderiye ve Kudüs’te gelişti, kalıplandı, belli bir form ve şekil kazandı. Dinsel tören müziğinin biçimlenmesi yolundaki çabalara, bilimsel bir tutumdan çok, sofuluğun dar görüşü açısından girişiliyordu. Bu ara, halk müziğinin kiliseye daha çok sızmasına karşı girişilen savaş ve çalgıların dinsel tören müziğinde kullanılmasının önlenmesi bu tutumun başlıca belirtileriydi. Törenlerde melodiler, kadın seslerinin asla katılmadığı bir koroyla söyleniyordu. Doğu makamları ise ezgilerin temeliydi. 4. Yüzyıla dek ezgilerin hiç bir gelişme göstermediği, saflığını koruduğu bilinmektedir. M.S. 325’de Konstantin Hristiyanlığı Roma’nın resmi dini olarak tanıyınca dinsel törenlerin, ayinlerin dili de Yunanca’dan Latince’ye dönmüştür.
    IV. yüzyılda Milano Piskoposu Aziz Ambrosius (340-397) Bizans’tan Milano’ya gitmiş ve İbrani ezgilerinin etkisindeki antifon yöntemiyle, bilinen halk ezgilerini, dinsel içerikli sözlerle birleştirmiştir. Halk ezgilerinin ritmik yapısındaki bu derlemeler “Ambrosius Ezgileri” olarak anılır ve bugün bile Milano kiliselerinin törenlerinde yer almaktadır.
    Altıncı yüzyılda, halk müziği olsun, çalgılar olsun, puta tapıcılığın simgesi sayılıyordu. Ancak hiç istenmemesine karşın halk havalarının kiliseden içeri girmesi karşısında, halk ve kilise müziğinin hoş görülmeyen birleşmesi, Papa Gregor’u (M.S. 540-604) çok kaygılandırdı. Bu kaygı Gregor’u bütün Hıristiyan dünyasının kiliselerinde yapılacak törenleri birleştirme işine girişmeye götürdü. Kilisenin tek sesli tören melodileri o günden bugüne, Roma Papa’sının adını taşır ve Gregor melodileri, ya da saf şarkı (Chant Gregorien, Cantus Planus) diye tanınır. Gregor, Hıristiyan dünyasının dört bucağına, tören müziğini birleştirme işini görsünler diye, şarkıcılar ve öğreticiler gönderdi. “Schola Contorum” adıyla erkeklerin ve erkek çocukların eğitildiği bir müzik okulu kurdu, notalamada “neuma”lardan faydalanılmasını sağladı.
    Papa Gregor’un birleştirme ve sınıflandırma çabaları, kilise müziğinde bilimsel çalışmaları sağlamış ve oluşan bu ezgiler, 16. yüzyıla dek tüm Batı müziğinin temel esin kaynağı olmuştur. Ortaçağ’a özgü vokal müzik biçimleri, bu yalın ezgilerin çatısında kurulmuştur. Gregorius Ezgileri’nin başlıca teknik özellikleri, tek sesli bir melodi çizgisinde, Latince sözlere dayalı, eşliksiz erkek korosu için, belli bir ritmik düzeni olmayan, bugünkü majör-minör gam dizisinden farklı, makamsal bir yapıda oluşlarıdır. Bu ezgiler, ölümden sonrasını düşünen, nesnel bir tavırla ve metnin içerisindeki kutsallığı yansıtan bir ağırbaşlılıkla okunmalıdır. Sesin özelliğinde dinginlik ve güven duygusu yatmalıdır. İçten, derin duygular taşıyan ve huzurlu bir ortam getirmelidir. El yazması olarak korunmuş en eski Gregorius ezgileri dokuzuncu yüzyıldan kalmadır. Önceden kuşaktan kuşağa, kulaktan kulağa taşınan ezgiler, giderek neumaların harften simgeye dönüşmesiyle kalıcı belgelere geçirilmiştir.
    Gregor melodilerinin söylenmesine, yedinci yüzyıldan sonra org eşliği için izin verilmiş, yasak etkili olmamış ve çalgılar yavaş yavaş kilise kapısından girmeye başlamışlardır. Org, yedinci yüzyılda kilise yöneticilerinin de hoş görmeye başlamasıyla, dinsel törenlerde koronun sesini desteklemek amacıyla kullanılmaya başlanmıştır.
    Zaman ilerledikçe yavaş yavaş kutsallığın sınırları aşıldı ve din dışı şiirler de Gregor ezgilerine sızdı. Onuncu yüzyıldan sonra müzik artık, kilise duvarları içinde gelişen, fakat evrimini dinsel kaygılardan değil, dinle ilintisiz kişisel davranışların yönelttiği bir sanat dalı olmuştur.

    * *

    *

    Ortaçağda müzik yapma, müzikle ilgilenme olayı tümüyle kiliseye bağlıdır demiştik. Ancak yukarıda sözünü ettiğimiz Gregorius ezgileri giderek popüler hale gelmiş, çocuklar okulda ve oyunda bile bu ezgileri söyler olmuştur. Kutsal müzik artık gündelik yaşamın bir parçasıdır. Öte yandan kilisenin dışında, dünyasal konulara bağlı müzik de halk arasında gizliden gizliye yayılmaktadır. Notaya alınmış en eski müzik örnekleri dinsel olduğundan dindışı müziğin ilk belgelerine 11. yüzyıldan önce rastlanmaz. Konusu dinsel olmayan ilk dindışı ezgiler ise yine kilise kalıplarının ve aynı havanın içinde bestelenmiştir. Müziğin yapısı değilse de konusu değişebilmiştir. Bu ezgilerin yanında dindışı monodilerde dünyasal konular, kendi çalgısıyla kendine eşlik eden şarkıcılar tarafından söylenmektedir. Çalgı da insan sesi de aynı notaları teksesli (monophonic) yapıda söyler. Bu yöntem sonradan birden çok sese (heterephony) dönüşür ve çoksesliliğe (polyphony) bir adım olarak kabul edilir.
    11. yüzyıl ile 13. yüzyıl arasında ayrıca Avrupa derebeylerinin şatolarında, kalelerinde şarkı söyleyip şiir okuyan gezgin ozanlar (minstrels) yavaş yavaş, kilise baskısından kurtularak dünyasal konulu ve yaşama sevinci ile yüklü ezgiler ortaya çıkartmışlardır. Bunlar bir çeşit saz şairi, aşıktır. İnsanların henüz kentten kente gidip gezme olanağı yokken, ortaçağın gezgin ozanları, bir anlamda bugünün medya gücüne sahiptiler. Bu gezgin ozanlar değişik yörelerde (Kuzey-Güney Fransa, İngiltere ve Almanya gibi) ve değişik dönemlerde ayrı isimlerle anılırlar. Goliard, Harper Jongleur, Gleeman, Troubadour, Trouvere, Minnesinger, Meistersinger gibi. Tümünün de ortak konusu, ulaşamadıkları gizemli bir aşkı, müzik ve sözlerle dile getirmektir. Hem çalarlar hem söylerler, hem şiir okur, hem de dans ederler. Kimi bedenine taktığı zillerle çalgısına bir boyut daha katar, kimi de müziğin eşliğinde hokkabazlık, soytarılık yapıp tek kişilik eğlenceli bir oyun sergiler (jongleur). Şiirlerinde artık Latince değil, kendi yerel dil ve lehçeleri geçerlidir. Troubadour, ezgi ve şiir yaratıcısı anlamına gelmektedir. Kilise dışı müziği canlandıran bir etken de Haçlı Seferleri idi. Kafirlere karşı girişilen savaşlar bir yandan kahramanlık edebiyatının yayılmasına, öte yandan Arap illerinden hem melodilerin, hem çalgıların Avrupa’ya gelmesine yol açtı. Gezgin şarkıcılar bu edebiyatı ve bu müziği Avrupa’nın dört bucağında okudular, söylediler. Oysa bunlar önceleri, bir ----miş gibi kilise müziğini söylemekle yetinirlerdi. Artık kendi şarkılarını uyduruyorlar, şatodan şatoya, tavernadan tavernaya geziyorlar, manastırlardan bile içeri girebiliyorlardı. 12. ve 13. yüzyıllarda yaşamış ve gezmiş bu halk şarkıcılarından bugüne birçok söz, fakat pek az müzik örneği kalmıştır. Çalgıları arp, lavta, fidel; müzik biçimleri ise zamanın şiir biçimlerinden esinlenerek ballade, virelai, rondeau gibi adlar almıştır. Adam de la Halle (1250-1290) yılları arasında yaşamış, adını ve müziğini bildiğimiz en eski troubadour’dur.

    * *

    *

    12. yüzyıldan 13. yüzyıla doğru müziği ve sanatı filizlendiren merkezler, artık şato, kilise ve eğitim çevreleridir. Görsel sanatlarda derinlik ve perspektif olayının gündeme gelmesi, müzikte de benzer deneyleri etkiler. Müziğe derinlik kazandıran iki ya da daha çok sayıda ezgi çizgisinin organum yöntemiyle eşzamanlı olarak birleşmesi müzik sanatının perspektif kazanmasına ilk adımlardır. Çalgı ve insan sesinin aynı ezgiyi seslendirdiği heterophony de çoksesliliğe atılan bir adım olmuştur.
    Çoksesliliğin (polyphony) gelişme süreci, Ortaçağ’ı izleyen ve Rönesans’a uzanan ve Gotik dönem olarak adlandırılan Geç Ortaçağ süreci içinde üç aşamada gerçekleşir. Notre-Dame Dönemi, Eski Sanat Dönemi (Ars Antique), Yeni Sanat Dönemi (Ars Nova). Mimaride yüksek kuleli yapıları, özgün üsluplu katedralleri ve geniş meydanlarıyla anılan Gotik Evre, müziğe de Gotk Müzik adını verir (1140-1440). Kilise bu yüzyıllar içinde ilk kez çoksesli müziği koşullu olarak kabul eder. Ama çoksesle gelen süslemeler tapınma törenindeki ciddiyeti incitmemelidir. Dinsel müzikte çokseslilik Paris’teki Notre-Dame Katedrali’nde başlar. Notre-Dame, bu nedenle aynı zamanda tüm Avrupa çoksesli müzik devriminin ilk kalesidir.

    RÖNESANS

    Rönesans, Batı tarihinin en coşkulu dönemlerinden biridir. 15. ve 16. yüzyıllarda coğrafi keşifler, bilim, görsel sanatlar ve edebiyat, büyük gelişmeler gösterir. Günümüzde geçerli pek çok kavramın tohumu, Rönesans’ın zengin dağarcığından fışkırmıştır. Rönesans, sözlük anlamında yeniden doğuş demektir. Ortaçağ’ın karanlığından sıyrılıp önceki parlak dönemin, eski Yunan ve Latin sanatının yeniden keşfedilmesi, yeniden doğmasıdır. Bilimde, felsefede ve sanatta olduğu kadar insanın günlük yaşamında büyük yeniliklerin yer aldığı; yaşama sevincinin, coşkunun her sanat yapıtına yansıdığı dönemdir. Müzik tarihinde 1450’lerden 1600 başlarına kadar uzanan zaman dilimini kapsar. Kilisenin bağnaz baskısından kurtulmaya çalışan insan, bu dünyanın yalnız ölümden sonrası için bir hazırlık evresi olmadığını, bugünün de yaşamaya değer olduğunu algılar. Sanatçı artık kişisel duygularını dile getirmenin, kendini ve çevresini sorgulayabilmenin özgürlüğünü tatmaktadır. Ortaçağ’ın ağırbaşlı, soğuk anlatımına karşın, sıradan insanın duyguları, güncel zevkleri ve doğallığı sıcak bir anlatımla gündeme gelir.
    Diğer sanat dallarında olduğu gibi müzikte de doğalı yansıtan, akıcı, özellikle dans adımları taşıyan bir stil gelişir. Dans müziği, danslara eşlik eden çalgılar, dansın coşkusunu duyuran güçlü ritm ve dinsel yapıtlarda olduğu kadar din dışı yapıtlarda da zenginleşen armonik yapı, Rönesans’ın disiplinli müziğinde başlıca özellikleridir.
    Güzel sanatlarda Rönesans’ın beşiği İtalya’dır. Resim, mimari ve heykel gibi dallarda İtalya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde; Leonardo da Vinci (1452-1519), Michelangelo (1475-1564), Raphaello (1483-1520), Tiziano (1477-1576), Bellini Ailesi, Botticelli (1445-1510); edebiyat dalında Shakespeare (1564-1616), Montaigne (1533-1592), Cervantes (1547-1616) gibi isimler yetişmiştir. Fen bilimlerinde Copernicus (1473-1543), Kepler (1571-1630); keşifleri ile Colombus (1451-1493) ve Magellan (1480-1521) Yeni Çağ’a ufuklar açmıştır. Ortaçağ sonlarında insancıl değerlere eğilme tutkusu müziği de etkiler. Ancak müzikte Rönesans’ın beşiği İtalya değildir. Müzikte Rönesansın özellikleri Burgonya ve Flaman bestecileri ile başlamıştır (Bugünkü Belçika, Lüksemburg, Kuzey Fransa ve Hollanda).
    Onbeşinci yüzyıl polifonisini oluşturan ve geliştiren müzik adamları arasında bu yüzyılın ilk yarısının en önemli bestecisi ve kilise müziğine çalgıyı ilk getiren, Gregor melodilerini özgürce ilk süsleyen besteci John Dunstable (1370-1453) olarak bilinir. Yüzyılın ikinci yarısında ise “Felemenk Okulu” veya “Burgonya Okulu” diye anılan besteciler grubunun en önemlisi Guillaume Dufay (1400-1474)dir. Dufay, Dunstable ile birlikte müzikteki Rönesansın ilk bestecileri sayılırlar.

    * *

    *

    Dönemin egemen ruhu, insancıldır. Rönesans sanatçısı kilise ve imparatorun otoritesinden kurtulma çabasındadır. Öznel duygularını sıcak bir dille anlatan bir biçem geliştirir. Ortaçağın yalnız cennete hazırlanan ortamı yerine bu dünyanın yaşamaya, keşfedilmeye değer olduğu düşüncesi yaygınlaşmıştır. İnsan olmanın kendine özgü bir soyluluğu ve değeri vardır. Bu dans müziklerini ve din dışı şarkıları gündeme getirir. Öte yandan kilise için bestelenen dinsel müzik de, zenginleşen teknikle, daha bilge ve derin duyguları yansıtan bir kimliğe bürünmüştür.
    Çoksesliliğin gelişmesi, birkaç ses ve çalgının bağımsızca ve uyumlu akışı karmaşık bir armoni yapısı gerektirir. Onbeşinci yüzyılın örnek müziği, benzer yapıda ve benzer renkteki birbirine eşit dört sesten oluşur. Rönesans’ın sonraki yıllarında her sesin ayrı özelliği gözetilir. A Cappella korolar büyük önem kazanır. Çalgı eşliği olmaksızın sırf insan sesinden oluşan koro, bu yapıtlarında armonik dokuyu yoğunlaştırır. Sesin niteliğindeki özellik uyumlu oluşudur. Dramatik duyguları anlatmak için yarım aralıklı tonlar (kromatizm) kullanılır. Rönesans müziğinde iki çeşit ritm kalıbına rastlanır; Birincisi dans müziğinin gelişmesiyle değişken, devingen ve karmaşık ritmler, diğeri tekdüze akış içindeki izoritmik yapıdır.
    Onbeşinci yüzyıl başlarında vokal müzik, yörelere göre özellik taşımaz; uluslararası tek tip ve bir örnek biçimlerde yazılmaktadır. Rönesans ile birlikte, onbeşinci yüzyılın ortasında, her ulusun kendine göre özel şarkı biçimi ortaya çıkar. İngiliz halk şarkısı olan karol (Carol), danslara eşlik eder. Şanson (Chanson), Fransız’ların çoksesli aşk şarkılarıdır. Lied, Almanlar’ın aşk şarkılarıdır. Frottola ise İtalya’da ünlenmiş, Floransa karnaval şarkısıdır. Bu arada Rönesans motet’i tüm seslerin aynı metni söylediği, birleşik bir biçime dönüşmüştür.
    Rönesans’ın yaşam sevinci dansları, danslar da çalgıları artırır. Böylece çalgılar için ve çalgı toplulukları için bestelenen müzik doğar. Çalgılar artık insan sesine eşlik etmek için ya da eksik insan sesini tamamlamak için kullanılmaz. Bu dönemde yalnız çalgıya dayalı müzik, vokal müzikten bağımsız bir konuma kavuşmuştur.
    Çalgı müziği de, Rönesans’tan Barok döneme geçişte vokal müzik kadar önem kazanmaya başlar, madrigal ve chanson gibi vokal biçimleri için bestelenen müziğin de çalgılara uyarlandığı, sırf çalgı müziği haline dönüştüğü görülür. Dans müziği de solo çalgı ya da çalgı topluluğu için bestelenmeye başlanır. Çalgılar da çağın coşkun tınılarını sunmak üzere zenginleştirmişlerdir. Yeni çalgılar icat edildiği gibi, eski çalgıların da sesleri büyütülmüş, zamana göre değişikliğe uğratılmıştır. Özellikle Rönesans’ın son dönemlerinde çalgılar da, çalgılar için yazılan müziğin tekniği de gelişme içindedir.

    * *

    *

    Rönesans müziğinin karakteristik ses yapısı, çalgıların homojen tınısıdır. Bu nedenle çalgı aile yapıları gruplaşır ve consort (konsort) adı verilen topluluklar oluşur.
    Onaltıncı yüzyılın başlarında Reform’un etkileriyle Martin Luther ve yandaşları Latince olan din müziğini kendi dillerine çevirdiler ve böylece her ülke kendi dilinde konuşmaya, dua etmeye ve kendi dilinde şarkı söylemeye başladı. Bu dönemde müziğin yığınlar üzerindeki sürükleyici etkisinin farkına varılmıştı.
    Yine bu dönemde, onbeşinci yüzyılın ortalarında icat edilen matbaa, notaların basılabilmesini ve çoğaltılabilmesini sağlayabilmiştir. Böylece Almanya’da gelişen nota basımı ile değişik yörelerde bestelenen müzik, geniş kitlelere ulaşma olanağı bulur.


    BAROK DÖNEM MÜZİĞİ ve BESTECİLERİ

    Tarih içinde, klasik müziğin kendi kimliği ile en gelişkin ilk ilk görünümüne erişitiği süreci anlatan Barok dönem, tarih içinde 1600 ile 1750 yılları arasında kalan ve İtalya’nın ilk opera denemeleriyle başlayıp J. S. Bach’ın ölümüyle biten dönem olarak anlaşılır. Klasik müzik, tüm ön tarihinin ardından bu günkü en bilinen şekline bu dönemde kavuşmuştur. Barok kelimesi Fransa’dan, daha da eskilere gidildiğinde Portekiz’den gelir. Sözlük anlamıyla barocco, “biçimsiz inci” demektir. Bu isim, bir anlamda dönemin başlangıcında resim ve heykel çalışmalarındaki değişikliklere gösterilen biraz negatif bir tepki sonucu çıkmıştır. O döneme kadar garip karşılanan (bu nedenle barok dönem ortaya çıktığında da yadırganan) beceriksiz görünen, ilginç ve uçuk eserler için böyle bir isim uygun görülmüştür. Barok terimini ilk kez 1746’da Fransız felsefeci Noel Antonio Pluche kullanır. Özellikle zamanın eleştirmenleri, barok dönemin sonunda bile dönem sanatçılarını becerisizlikle suçlamışlardır. Müzisyenler ve besteciler bu garipliği benimseyerek günümüz için bile, oldukça ilginç ve kompleks sayılabilecek bir müzik yapılandırdılar. Barok dönemi izleyen kuşak ise müziğin dilini barok dönemin karmaşık, hatta anlaşılmaz buldukları yapısından uzaklaştırıp daha basitleştirme yoluna gitmiştir.
    Müzik tarihinde barok çağı , rönesans özelliklerinden yola çıkarak yüzelli yıllık bir akış içinde müziğe ait teknik uygulamaların son sıkı kurallara kavuştuğu; kantat ve opera gibi sahne sanatlarının filizlendiği, senfonik orkestraların ilk tohumlarının atıldığı, Vivaldi, Haendel ve Bach gibi büyük bestecilerin yetiştiği dop dolu bir dönemdir. Barok en kısa tanımıyla eski sanatın yoğun şekilde süslendirilmiş ve derinlik kazandırılarak uygulanmış biçimidir.
    Barok müzik, İtalyan bestecilerin dünyasından doğar ve onların belirleyiciliğinde gelişir. 17. yüzyılın ortasına dek İtalya, Avrupa’nın en önemli müzik merkezlerini barındıran ülkedir. Venedik, Floransa, Napoli ve özellikle dinsel müzik bestecileri yetiştiren Roma ayrı ayrı birer merkez halini alırlar. Avrupa’nın her yerinden müzik eğitimi almak için öğrenciler İtalya’ya akmaya başlar.
    17.yüzyılın ortalarında Fransa’nın da ulusal müziği gelişmeye başlar.1860’dan sonra Jean Babtiste Lully, Fransız biçimini ortaya koyar. Almanya 30 yıl savaşlarından (1618-48) sonra yorgun düşmüştür ve ancak barok dönemin son diliminde büyük besteciler yetiştirir ; J.S. Bach gibi bir isimle barok çağ, Almanya’da zirveye ulaşır. Yine de Almanya’daki J.S.Bach ve G.F. Haendel gibi olgun barok bestecileri, İtalyan müziğine çok şey borçludurlar.
    Rönesans ile birlikte kilise sınırlarının dışına taşan sanatçılar, dış dünyada yeni sanat koruyucuları ararlar. Artık yalnızca saray ve kilise arasında bölünmeler gerekmez. Soylu aileler bestecilere maaş bağlarlar, bir orkestra besler ve opera evleri açarlar. İtalya’da Mantua’nın yöneticisi olan Gonzaga ailesi C.Monteverdi’ye iş verir. A.Corelli ve G.F.Haendel gibi besteciler Roma çevresindeki prensliklerde işe alınırlar.
    Barok sanatın özellikleri şöyle özetlenebilir: Varlıkların güzelliğinden duygusal bir etkilenim ön plandadır ve barok anlayış bu etkiyi ince ayrıntılarıyla göz alıcı bir biçimde işler. Bu işleyiş içinde gösteriş ve görkeme düşkündür, işçiliğe ve sanata önem verir; süs ve gösterişle boğacak düzeyde karşılaşsak bile...
    Rönesans, tüm sanat dallarında sadelik, temizlik ve saflık dürtülerini güçlendirmişti. 16. yüzyılla birlikte, duyguların dışa vurumu çok daha önemli bir noktaya geldi. Yeni ve güçlü yaratılar geliştirmek için yeni bir müzik stili yaratmak o zamanlar gereksiz geliyordu. Rönesans’ın çoksesliliği, yaklaşmakta olan yeni dönem için hoş değildi. Rönesansın aksine, Barok dönemin en önemli yeniliklerinden birisi karşıtlıkların tercih edilmesiydi. Ayrıca, Rönesans müziğinde tek düzelik en göze çarpan özellikti. Her şarkıcı (veya çalgıcı) müziği aynı anda çalar, aynı anda bitirirdi. Bu müzik, yaklaşmakta olan barok dönemin yapısına hiç de uygun değildi.
    16. yüzyılın sona ermesiyle birlikte İtalyan besteciler madrigal adını verdikleri, şiirler üzerine yazdıkları çoksesli müzikler üzerine yoğunlaşmaya başladılar. Solo şarkılar da madrigallerin yoğun, gerçekçi duygu etkileşiminden paylarını alırlardı. Claudio Monteverdi, insan sesinin kullanıldığı (koro) müziğin öncü isimlerinden birisidir. Monteverdi’nin opera eserleri ve madrigalleri, barok dönemin ilk zamanlarının zirve noktası olmuş ve daha sonra gelecek müziğe liderlik etmiştir.
    Dinsel bir tema üzerine kurulu dramatik eserler olan oratoryolar, kökünü Roma’dan alır. Avrupa’ya yayılması ise Alman-İngiliz besteci George Friedric Haendel sayesinde olmuştur. Bugüne kadar gelmiş geçmiş en önemli oratoryolardan olan Messiah oratoryosu G. F. Haendel tarafından İngiltere’de bestelenmiştir(1741).
    Sonat ise kendi kimliğini yine barok dönemin ilk zamanlarında bulmuş bir başka müzik tarzıdır. İtalya’da sonat, yavaş ve hızlı dans parçalarından oluşan eser veya yavaş-hızlı karşıtlıklarıyla örülen eserlere denirdi. Arcangelo Corelli gibi her iki tarzda da müzik yapan bestecilerle karşılaşılır.
    İtalya’nın dışında süit adı verilen dans parçaları oluşmaya başladı. Bunlar, büyük bir gelişimin habercisi olsalar da, sonat kadar önemli bir kilometre taşı değillerdi. 17.yüzyılın sonlarına doğru , yani barok dönemin ortalarında, sonat formu konçerto grosso şekline dönüştü. Bach’ın Brandenburg Konçertoları, konçerto grosso stilinin bu dönemdeki en iyi örneklerinden birisidir. Ayrıca en az Bach’ın olduğu kadar, Antonio Vivaldi’nin solo konçertoları da bu dönemin önemli yapıtları arasındadır.
    Sonat, konçerto ve vokal formlarının gelişiminin ortalarında, barok dönemin bir başka önemli özelliği ortaya çıkmaya başladı : 16.yüzyılın ortalarında eski kilise modları, yeni dizi anlayışlarıyla yer değiştirmeye başladı. Barok dönemle birlikte besteciler yeni bir dizi uygulamasından giderek hoşlandılar. Majör ve minör olarak bilinen, belli, bir etkiye sahip dizi uygulamaları, giderek barokta önemlendirilen biçimleri getirdiler. Bu biçimler içinde füg ve prelüd öne çıkar.
    Bilinen barok biçimlerinin tamamı esas olarak bu dönemin ilk ve orta zamanlarında yaratıldı. Son barok zamanları bu formları reddetmeye başladı ve yeni stiller yaratma peşinde koştu. İtalya, Almanya, Fransa gibi ülkeler kendi anlayışlarına göre yenilemeye gittiler. Örneğin, bu akım sırasında Fransız besteciler noktalı vuruşları kullanmaya başladı ve kısa süre sonra bu özellik dans eserleriyle birlikte prelüd ve uvertürlerin karakteristik özelliklerinden biri oldu. Bu stil Fransa dışında da kullanılmaya başlandı.
    Barok müziğin içindeki karşıtlık (kontrast) çeşitli şekillerde karşımıza çıkabilir : gürültülü ve kısık sesli, bir melodiden bir başkasına geçme, solo ve tutti (orkestra), yüksek ve alçak, hızlı ve yavaş (bu iki şekilde olabilirdi : � Hızlı giden bir bölüm, yavaş giden bölümle, ‚ veya hızlı çalan çalgılarla yavaş çalanlar karşılaşabilirdi). Bütün bunlar ve diğerleri, esas müziksel yapılarını barok dönemde buldular.
    Barok dönem müziğinin bir başka özelliği ise hiç kuşkusuz, bu dönemin bir yerde içeriğini belirlemiş olan basso continuo’dur. Continuo müzisyeni (klavyeli veya telli bir çalgıda) melodiye iyi bir zemin hazırlayacak ve armoniyi dolduracak bas bölümünü verirdi. Zaman zaman iki continou müzisyeni olurdu : Bunlardan birisi çello, keman veya fagot gibi ağırlıklı çalgıya yardımcı olurken, diğeri armoniyi sağlıyordu. Continuo’nun kullanılması en basit anlamıyla kısaca şöyle anlatılabilir : Bir ses veya çalgı için yazılmış melodik bölüm üstte, bir bas çalgı da altta armonik uyumu sağlamaya çalışır. Müziksel uygulama bunların arasında yapılandırılır.
    Bütün bu değişiklikler birbirlerine paralel olarak geldi ve barok dönemi oluşturdular. Eski kurallardan ve çokseslilik takıntılarından kurtulunması, yeni bir tarz ve kural geleneği yapma gereğini doğurdu. Bu da melodiyi daha çok ortaya çıkardı. Armonik gelişimler, bir yandan ritmik gelişmeleri doğurdu. Bas bölümleri, Orta Avrupa dans müziğinin tipik ritmleriyle kaynaştı ve tüm bunlar barok müziği barok müzik yaptı.
    Barok müziğin özelliklerini ana hatlarıyla aktarmak için toparlayıcı olarak şunlar söylenebilir:

    - Hiç boşluk bırakmaksızın yapılan seslendirmelerde ortaya çıkan birçok hareket. Birçok ses, armoni ve hatta melodi aynı anda çalınır, bu da yoğun bir müziğin ortaya çıkmasına neden olur. Basso continuo ise bunun hiç kuşkusuz en önemli nedenlerinden birisidir.
    - Klavsenin yoğun kullanımı
    - Basso continuo uygulaması.
    - Çok sesliliğe dönük ilginç yaklaşımlar
    - Füglerin sık kullanımı
    - Birbirinden farklı armonik uygulamalar, sürpriz armonik tınılar.
    - Sesler arasındaki karşıtlıklar.
    - Majör ve minör olarak ifade edilen işitsel etkilerin kullanımı, dönemin sonunda bu yapıların yerleşmesi.
    - Müzikteki seslerin ilk kez ayrı çalgılara ayrılması. Daha önceden (Rönesans ve daha önceki dönemlerde) tek melodiyi tüm çalgılar ve sesler aynı anda verirlerdi. Barok dönemde bu değişti, orkestrasyon büyük gelişme gösterdi.
    - Özellikle orkestra içindeki çalgıların birçoğu bugün bilinen yerlerini aldı.
    - Keman en önemli çalgı haline geldi.

    Bütün ülkelerde, müzisyenler nota kağıdının üzerinde bazı özgür uygulamalar bulunmasını tercih ediyordu (bugün bir jazz müzisyeninin, standart tonalite devamı ve emprovize [doğaçlama] için tercih ettiği gibi). Bir notanın çeşitli şekillerde ve etkilerde çalınabilmesi ortaya çıktıktan sonra emprovize (doğaçlama) için geniş bir kapı açıldı. Çalgısal müzik bu öğeleri genellikle içerir ve doğaçlamaya olanak sağlardı. Barok müziğin önemli özelliklerinden birisi olan basso continuo, bas durumundaki eşliğe verilmiş armonik yapı içerisinde emprovize yapılmasına olanak verirdi. Opera seria şarkıcıları, doğaçlama yoluna girebilmekteydi. Bu dönemin bazı bestecileri (örneğin Bach), yazdığı müziklerde ilginç işaretler kullanmış ve bunların bir çoğunun seslendirmelerde çok zengin ve çeşitli şekilleri olduğu ortaya çıkmıştır.
    Barok dönemde müzik, modern müzikal dilin gelişiminde kuşkusuz en önemli kilometre taşı olmuştur. Bu yüz elli yıl içerisinde, müzikal formlar değişip geliştikçe bir yandan da daha sonrasının ve bugünün müzik standartlarını belirlemeye başlamıştı. Bir başka önemli görünüm ise müziğin, bu dönemde evrensel bir dil taşımaya başlaması, ulusallıktan çıkıp tüm Avrupa ve dünyaya seslenmesidir.
    Barok müzik bestecilerini incelediğimizde karşımıza romantik dönemdeki kadar çok isim çıkmaz. Hatta, klasik ve 20. yüzyıl dönemlerinin üçte biri bile çıkmaz ama tüm bu dönemlere öncülük eden unutulmaz isimler vardır. Sayıları çok az da olsa, bir müzik tarzı geliştirmişler, tüm dünyaya tanıtmış ve çığır açmışlardır. Bu bestecilerin içinde en önemlileri C. Monteverdi, A.Corelli, G.P. Telemann, G.F.Haendel, J.S.Bach ve A.Vivaldi’dir.

    Claudio Monteverdi

    Barok dönemin öncü ismi Claudio Monteverdi, Cremonese’de 1567 Mayıs’ında doğmuş ve 29 Kasım 1643’te Venedik’te ölmüş, barok dönemin mükemmeliğe giden yolunda en fazla emeğe sahip bestecilerdendir. Birçok tuşlu ve telli çalgının usta seslendiriciliğinin yanı sıra şarkı da söyleyebilen İtalyan sanatçı, her zaman besteciliğiyle müzik literatüründe yerini almıştır.
    Monteverdi, 1601 yılında Mantua’ya taşınmış ve Dük Vincenzo Gonzaga’nın orkestra şefi olarak çalışmaya başlamıştır. Bu dönemden önce olduğu gibi sonraları da; dramatik madrigallerden orkestral eserlere, bale müziklerinden operalara, dialoglardan şarkılara, müzikallerden kilise eserlerine kadar dönemin tüm müzikal stillerinde eserler yazmayı sürdürmüştür.
    Monteverdi, 1613 yılında St. Mark Kilisesi’nin müzik direktörlüğüne getirildiği zaman ünü bütün Avrupa’yı sarmıştı. İngiltere, Almanya ve İskandinavya’dan gelen genç sanatçılar onun öğrencisi olmuş, müzik yayıncıları onun eserlerini ilk önce basabilmek için sıraya girmişlerdi. St. Mark’ta 30 yıl çalışmış ve bu süre içerisinde koral eserlere ağırlık vermiştir. Ancak dramatik müziğe olan ilgisini de hiçbir zaman kaybetmemiştir. Aristokrat aileler, özel günlerinde Monteverdi müziklerini çaldırmış, hemen hemen tüm kiliseler ve dini ayinlerde onun eserlerini kullanmışlardı. Florentina dükünün ölüm yıldönümünden resmi gezilere kadar devlet erkanı da özel günlerinde Monteverdi eserleri kullanırken, o bir yandan da oda müziği, beş orkestralık müzik gibi eserler yazmaya devam ediyordu.
    Monteverdi, Venedik’te son günlerini geçirirken ünü, opera eserleriyle her zamankinden yüksek düzeylere çıkmıştı. Eserleri müthiş renkliliğinin yanısıra sahnelendiği yerlerde fantastik dekor ve kostümlerle gerçekleştirildiği için ayrı bir yerde anılır.

    Giovanni Pierluigi da Palestrina
    İtalyan besteci Palestrina, Lassus ve Byrd ile birlikte 16. yüzyıl müziğinin en büyük bestecileri arasında önde gelen isimlerden biridir. Madrigal, motet ve missalarının çokluğu ile Palestrina öncelikle büyük bir prolifik bestecidir. Palestrina’nın mesleki hayatı sadece kuvvetli baskılar altında şekillenen büyük bir sanatsal güç ve verimliliği değil aynı zamanda dünyevi amaçlarla kullanılan çok güçlü bir dini inanç ve hissiyatı da barındırmaktadır. Ölümünden sonra Palestrina’nın müzisyenler, teorisyen ve besteciler tarafından çekimser karşılandığı bilinmektedir. Buna karşın 1575 yılı gibi erken bir zamanda Ferrera Dükü’nin Palestrina hakkında yazdığı “dünyanın ilk gerçek müzisyeni” sözü ve 17. yüzyılın ilk yıllarında içlerinde Cerone’nin de bulunduğu birçok teorisyen tarafından Palestrina’nın diğer tüm bestecilerin üstüne çıkartılması dikkat çekicidir. 1592’de yani ölümünden iki yıl önce yapılan oldukça sıra dışı bir törende , G. M. Asola tarafından yayımlanan dört ses için ilahiler antolojisi, içlerinde Asola’nın kendisiyle birlikte Baccusi, Croce, Gastoldi, Pietro Ponzio ve Costanzo Porta’nın da bulunduğu bir grup bestecinin katkılarıyla Palestrina’ya sunulmuştur. Yani, 17, 18, ve 19. yüzyıllar boyunca durmadan büyüyen “Palestrina efsanesi” aslında bestecinin ölümünden önce başlamıştır. Müziğin, kendisine gelinceye kadar izlediği tüm gelişmeye hakim olan bir besteci olarak, yarattığı eserler tam bir yetkinliğe sahiptir. Palestrina’nın durumu bu açıdan çağına dek üretilenleri çok iyi özümsemiş olan J. S. Bach’ın (1685-1750) durumuna benzetilebilir. Bu iki besteci müzikte yeni bir çağ açmamış olmalarına karşın verdikleri kusursuz eserler ardıllarını yeni yöntemler denemeye zorlamış, bu bakımdan önemleri çağ açan besteciler kadar büyük olmuştur.

    Arcangelo Corelli

    Arcangelo Corelli ise bu dönemin bir başka öncü ismidir. 27 Şubat 1653’te doğan İtalyan besteci-kemancı, müzik hayatına 13 yaşında Bologna’da keman eğitimi alarak başladı. 1670’lerin başında Roma’ya taşındı ve çeşitli orkestralarda keman sanatçısı olarak çalıştı. 1690’dan ölümüne kadar Roma’nın en ünlü müzik ismi Pietro Ottoboni’nin orkestra şefi ve baş kemancısı olarak çalıştı. Keman virtüözlüğü ve başarılı besteleri, Corelli’yi 1700 yılında Roma müzik camiası olan Santa Cecilia Akademisi’nin çalgı bölümünün başına getirdi.
    Corelli’nin ünü, yazdığı trio sonatlar ve konçerto grossolarla oldukça büyüdü ve döneminin en önemli bestecilerinden biri durumuna getirdi. İki keman ve basso continuo için 48 trio sonatı opera 1-4(1681-1694), 12 keman sonatı, Op.5(1700) ve 12 konçerti grossi, Op.6(1700’den önce bestelendi ancak 1714’te yayınlandı)’yla bilinir.

    George Philipp Telemann

    Alman besteci-orgçu Georg Philipp Telemann, yaşadığı süre içinde Almanya’nın en önde gelen müzisyenlerinden birisi olarak kabul edildi. 14 Mart 1681’de doğup 25 Haziran 1767’de ölen sanatçı öylesine verimliydi ki, hiçbir zaman bestelerini numaralayıp sayamadı. Leipzig Üniversitesi’nde dil ve fen üzerine eğitim gören Telemann, müziği kendi çabasıyla öğrendi. 1720’den ölümüne kadar Hamburg’un en büyük beş kilisesinde müzik direktörlüğü yaptı. Telemann, değişik ülkelerin halk müziklerini öğrenmek ve bunlardan yararlanmak için çokça seyahat etti. Johann Sebastian Bach’ın çok iyi bir arkadaşı olan sanatçı, Bach’ın oğlu Carl Philipp Emanuel’in de vaftiz babasıdır. Telemann’ın bir başka yakın arkadaşı olan George Frideric Haendel, onun sekiz partili bir moteti, bir mektup kadar kolay yazdığını söylemiştir. Telemann’ın kontrpuan tekniği, İtalyan stilinin melodik tarzı, Fransız etkisi ve yoğun hayal gücü, müziğini müthiş bir ustalığa ancak paralelinde karmaşaya götürüyordu. 20. yüzyılın ortalarına kadar ünü gittikçe azalmış, yok olma düzeyine geldiği zaman bir anda eserleri sel gibi seslendirilmeye ve yayınlanmaya başlanmıştır. Telemann, kilise için yazdığı 12 kantatıyla bilinir. Ayrıca, yüzlerce oda müziği, birçok konçerto, solo klavsen ve org eserleri ile 600 kadar orkestra süiti ve 40 opera eseri yazmıştır.


    George Friedric Haendel

    Barok dönemin en önemli bestecilerinden birisidir. 23 Şubat 1685’te Almanya’nın Halle kentinde doğan Handel, 14 Nisan 1759’da Londra’daki Westminister Manastırı’nda ölmüştür. Haendel, özellikle İngilizce yazdığı oratoryolarla ünlüdür. Messiah oratoryosu bunların en meşhurudur.
    Haendel 12 yaşında , Halle Katerdali’nin asistan orgçusu oldu. Buranın baş orgçusu ve Haendel’in öğretmeni, ünlü besteci Friedrich Wilhelm Zachau’ydu. 1703 yılında Haendel, Almanya’nın en önemli müzik merkezlerinden biri olan Hamburg’a taşındı. Burada, Reinhard Keiser’in yönettiği opera orkestrasında keman çaldı. Burada çalıştığı sırada Almira (1705) ve Nero(1705) adlı iki opera eseri yazdı.
    1706 civarında Haendel, İtalya’ya gitti ve dört sene kaldı. İtalya’da kaldığı süre içinde Floransa, Venedik, Roma ve Napoli’de bulundu. Handel buralarda çok önemli eserler yazdı. Bunların içinde ilk iki oratoryosu Il Trionfo del Tempo e del Disnganno(1707) ve La Resurrezione(1708) ve Agrippina(1709) operası da vardır. Bu çalışmalar Handel’in İtalyan stiline doğru büyük ve başarılı kayışını gösteren yapıtlardır.
    1710 yılında Haendel, Almanya’ya döndü ve Hannover’de müzik direktörü oldu. Bu yılın sonlarına doğru İngiltere’ye gitti ve Rinaldo operasının galasında bulundu. Sonuç göz kamaştırıcıydı. İngiltere’de gördüğü yoğun ilgi Haendel’i burada kalmaya ikna etti ve Hannover’e eşyalarını toplamak için döndü. 1714’te İngiltere Kralı I.George, Haendel’i övgüyle karşıladı ve onu maaşa bağladı. Haendel, 1727 yılında İngiliz vatandaşı oldu.
    Haendel İngiltere’de, İtalyan stilinde yazmaya devam etti. İngiliz müziğinin karakteristiğinden, özellikle koral müziğinden yoğun şekilde etkilenmişti. Kraliyet Müzik Akademisi’nde müzik direktörlüğü yaparken(1719-1728) Londra’nın en ünlü bestecisi ve İtalyan operalarının şefi oldu. Öbür yandan kendisi de dönemin en önemli opera bestecilerinden birisiydi. Yaklaşık 40 operası, epik temalar üzerine kurulmuştu. Diğer operaları ya fantastik, sihirli hikayelerdi ya da hafif, lirik hikayelerdi.
    Bugün, Haendel, İtalyanca operalarından çok İngilizce oratoryolarıyla bilinir. 17 İngilizce oratoryosunu yazdığı zamanlarda, bir yandan da İtalyanca operalar yazıyordu. Bazıları : Esther (1718), Deborah (1733), Athalia (1733), Saul (1738) ve Israel in Egypt (1738) dir. 1740’dan itibaren İtalyanca opera yazmayı bırakmış ve tamamiyle İngilizce oratoryolara ağırlık vermiştir. Tüm zamanların en önemli oratoryolarından olan Messiah (1741) bu dönemin ürünüdür. Bu dönemin diğer önemli oratoryoları arasında Samson (1741), Belshazzar (1744), Solomo (1748), Theodora (1748) ve Jephtha (1751) sayılabilir. Genellikle eski dini konular üzerine kurulu olan Handel’in oratoryoları üç bölümlü dramatik yaratılardır. Bazıları opera gibidir ancak konser şeklinde, sahneleme ve hareket olmadan sunulurlar. Bunlar, koronun bellibaşlı kullanımıyla farklıdır.
    Gerek barok dönemden çıkan, gerekse daha sonra çıkan besteciler arasında Haendel, İngiliz kilise müziğini en iyi yazan besteci olarak göze çarpar. Ayrıca vokal müzikleri ve özellikle konçerto gibi çalgısal müziklerle de adından söz ettirmektedir.

    Johann Sebastian Bach

    Barok müzik denildiği zaman, hiç kuşkusuz akla ilk gelen isimlerden birisi Johann Sebastian Bach’tır. Barok dönemin sonuna yetişmiş olsa da, müzik tarihinde her dönemin, özel olarak barok dönemin en önemli ismi kabul edilir. Johann Sebastian Bach tam anlamıyla müzikçi bir ailenin çocuğudur. Dedesinden torunlarına kadar müzik konusunda oldukça isim bırakmış bir ailedir Bach ailesi. Ancak, Johann Sebastian Bach en önde gelenidir.
    21 Mart 1685’de Almanya’nın Eisenach adlı küçük bir kasabasında doğmuş ama yaşamının büyük bölümünü, aynı zamanda öldüğü kent de olan Leipzig’de geçirmiştir. 25 yaşına kadar büyük ölçüde kendi ilgi ve çabasıyla sürdürdüğü müzik çalışmalarını, bu yaşından sonra girdiği Lueneburg Michaelis Schule für Musik’te sürdürmüştür. Burada üstün yeteneğiyle dikkati çekmiş ve kısa süre sonra bu okuldan ayrılıp Hamburg’a gitmiş, orada çeşitli orkestralarda org ve harpsichord sanatçısı olarak çalışmıştır. Aynı yıllarda, saray orkestrasında kemancı olarak da bulunmuştur (1703). Zamanın ünlü klavye ustası Buxtehude’nin öğrencisi olmuştur (1705). Daha sonra, saray orkestrası orgçuluğu (1708), saray orkestrası yöneticiliği (1714-1717) yapmıştır. 1723 yılında Leipzig Thomas Kilisesi’ne kantor olarak atanıp, Leipzig Ünivesitesi Müzik Bölümü Başkanlığına getirilmiş ve ömrünün sonuna kadar bu görevi sürdürmüştür. Tüm bu yıllar içinde günde en az 30-35 sayfa müzik yazdığı bilinmektedir. Johann Sebastian Bach, ömrünün sonlarına doğru geçirdiği bir hastalık yüzünden kör olmuş, bu onu tanrıya daha çok bağlamış ve en derin dinsel öğeler içeren yapıtlarını ömrünün bu son dönemlerinde vermiştir.
    Johann Sebastian Bach, birçok türde binlerce eser vermiş ama bunların bir kısmını kendi yakmış, bir kısmı da kaybolmuştur. Buna karşın bu ünlü besteci 1750 yılında yaşama veda ettiğinde günümüze en az 2000 eseri ulaşmıştır.

    J.S. Bach’ın müziğinde yüksek bir zeka ve akıl görürüz. Eski dinsel müziklerden, zamanın popüler armonik müziğine kadar, çoğu zaman bunların senteziyle, hatta çeşitlemeleriyle Bach’ın müziği apayrı bir dünyadır. Barok dönemi izleyen klasik dönemin ortaya çıkmasında hiç kuşkusuz en önemli isim Johann Sebastian Bach’tır. Bazı müzik araştırmacıları J.S. Bach’ın müziğini barok dönemden ayrı olarak ele alır ve kendi özgün türünü sunmuş olduğu savını savunurlar. Müzikal yapı olarak bu bir yerde doğrudur ancak bu J.S. Bach’ın barok türün ve dönemin dışında ele alınmasını gerektirecek ölçülerde değildir.

    Antonio Vivaldi

    Barok müziğin bir diğer önemli ismi ise Antonio Vivaldi’dir. J. S. Bach’ta çok popüler bir isimdir ancak barok dönemin simge ismidir. Antonio Vivaldi ondan farklı olarak barok müziği hiç sevmeyen kişiler tarafından bile yoğun beğeniyle karşılanmış bir besteci ve keman sanatçısıdır. Bazı insanlar için Vivaldi denince akan sular durur, bazıları ise kendini sürekli bir tartışmanın içinde bulur. Bu genellikle klasik batı müziğiyle ilgilenen ve ilgilenmeyen kişileri ortaya çıkarır. Klasik batı müziğiyle yakından ilgilenen, bu konuda entellektüel bir birikime sahip kişiler genelde Vivaldi’ye tapınmazlar. Bu, diğer “her türü dinleyen” insanların tarzıdır. Bu tapınmamanın ve tartışmanın ana nedeni Vivaldi’nin her eserinin birbirinin kopyası olacak kadar yakın benzerlikler göstermesidir. Bu tabii ki “Adamın kendine has stili var. Kendi müziğini yaratmış” diyenler kadar “Çünkü başka bir şey becerememiş” diyenleri de haklı çıkaracak bir tartışmadır ve durulacak gibi görünmemektedir.
    11 Haziran 1669’da Venedik/İtalya’da doğan Vivaldi, tüm bu tartışmalara rağmen en eğlenceli ve dinlemesi hoş müzikleri yaratan bestecilerin başında gelir. Vivaldi’nin müziği önyargısız ilk defa dinlendiği zaman tüm zamanların en güzel müziği gibi gelebilir.
    Antonio Vivaldi, 38 yaşında Hesse Darkstadt Kontu’nun yanında besteci ve keman sanatçısı olarak çalışmış, bu görevi 1713 yılına kadar sürdürmüştür. Bir sene sonra da Venedik’te bir kız yetim okulunun (Ospedale della Pieta) koro ve orkestra yöneticiliğine getirilmiş, bu okulla birlikte Avrupa’nın pek çok yerinde konser vermiştir. Burada çalıştığı süre içinde eserlerinin bir çoğunu bu koro ve orkestra için yaratmıştır. 1725 yılından sonra tek başına konserler vermeye, konçertolar yazmaya başlamış ve Avrupa çapında büyük ün sahibi olmuştur.
    Antonio Vivaldi’nin hemen tüm yaratıları keman konçertosu biçimindedir. Müzik tarihinin ilk konçertolarının yazıldığı döneme denk düşer, hatta konçerto formunun yaratıcısı olarak kabul edilir ve buna bağlı olarak Konçertonun Babası diye anılır. Ancak, Vivaldi herkesin zannettiği gibi sadece keman ve orkestra eserleri yazmamıştır. Kemanın yanı sıra flüt, obua, fagot gibi çalgılar için yazdığı birçok konçerto ve konçerto grossonun yanısıra, birçok sahne kantatı ve bilinen 38 opera eseri vardır.
    Vivaldi, kazandığı ünü yaklaşık 10 yıl sonra kaybetmiş ve 23 Temmuz 1741’ve Viyana/ Avusturya’da yoksulluk içinde ölmüştür. Yarattığı birçok unutulmaz eserin içinde en bilinen ve halen popüler olan eseri Le Quatro Stagioni dell’Anno’dur. Bu yapıtın Türkçe adı Dört Mevsim’dir. Dört ayrı konçertonun toplanmasından oluşmuş bu büyüleyici eser, müzikalite ve virtüözitenin bir arada sergilediği büyük uyumla mükemmel bir müzik eserinin nasıl olması gerektiği konusunda ders verir niteliktedir.


    KLASİK DÖNEM
    (18. Yüzyılın İkinci Yarısı)

    Müzik tarihinde genel olarak, Onsekizinci yüzyılın ikinci yarısından, J. S. Bach’ın ölüm tarihi 1750’den başlayarak Ludvig van Beethoven’in ölüm tarihi 1827’ye kadar geçen dönem, klasik çağ olarak tanımlanır. Klasik Çağ, operada Gluck’un devrimi, Haydn, Mozart ve genç Beethoven’in müziğe kattıkları yeni solukla tanınır. Orkestra ailesinin kurulduğu, senfonik yapıtların filizlendiği, piyanonun sesini duyurmaya başladığı, müzik yapısında dengenin, biçimin iyice sağlamlaştığı; sanatın yalın bir anlatımla geniş halk kitlelerine seslendiği bir çağdır. Belki müzikte klasik dönem yerine klasik stil’den söz etmek daha doğru olacaktır. Çünkü günümüze dek hiç güncelliğini yitirmeyen bu biçimi her dönemde işleyen besteciler olmuştur.
    Rousseau’nun, kendi sevimli ve kolay anlaşılır besteleriyle desteklediği hafif, yalın, arık bir müzik görüşü hem klasik çağın, hem de romantizmin kapısını açmış sayılır. Ancak, Rousseau’nun bayrağı altında birleşenlerin, onun görüşlerini yapıtlarıyla savunanların, müziği doğaya yöneltmek uğruna, bu sanata gereksiz bir yalınlık, bayağılık getirdiklerini sanmak yersiz olur. Rousseau’nun görüşleri, Gluck’dan başlayarak, bir birleşimin, bir uzlaşmanın dürtüsü olmuştur. Klasik: Eski Yunan ve Roma sanatındaki klasikleşmiş geleneği yeniden yaratmaya çalışmak, klasik değerleri örnek alıp, aynı kusursuzlukta, yüzyıllar boyu değerini koruyan, güncelliğini yitirmeyen yapıtlar ortaya koymak anlamına gelmektedir. Onsekizinci yüzyılın ortasında sanatçılar tıpkı Rönesans’da olduğu gibi yine eski Yunan klasikçilerine eğilmiş, onların değerlerini kendilerine ölçüt almışlardır. Eski çağların klasik kültürü kusursuz olarak tanımlandığından, herhangi birşeyin “klasikleşmiş” olduğunu söylemek onun kendi benzerleri arasında bir örnek oluşturacak kadar mükemmel olduğunu anlatır. Müzik tarihçileri, Barok dönemi izleyip Romantik dönemi doğuran çağı “Klasik” olarak tanımlar. Bu dönem tüm bestecilerin, bir müzik parçasının nasıl inşa edileceğini araştırdıkları dönemdir. Çerçeve nasıl kurulmalı, yapı nasıl sağlam olmalı, tonlar arasındaki uyum, yapıtın bölümleri arasındaki denge nasıl korunmalı gibi konular bu dönemde büyük ustalar tarafından incelenmiştir.
    Haydn ile Mozart’ın simgesi oldukları klasik çağ sanatının, bir önceki “Barok” çağın sanatına oranla çok daha yalın, çok daha kolay olduğu görüşü yanıltıcıdır. Klasik çağ sanatını “Barok”un bir yandan süslemelere olan düşkünlükte kazandığı zenginliğe, öte yandan Rönesans’ın çokses ustalarının geleneğini sürdüren bestecilerce su üstünde tutulan karmaşıklığına oranla daha ileri yapan şey nedir düşüncesine şöyle yanıt verilebilir. “Müzik dilinin başlıca üç öğesi, armoni, melodi ve bunların türlü birleşimleri, ve de ritmi”, “Barok” çağ sonrası klasik çağda, hiç de sanıldığı gibi bir dil gerilemesine uğramamış tersine, beklenen ilermeyi göstermiştir.
    18’inci yüzyılın ortalarında Güney Almanya’da Mannheim Okulu olarak bilinen ve zamanın ünlü besteci ve yorumcularının biraraya geldiği topluluk, dönemin müziğine damgasını vurur ve senfoni biçimini yeni çağa sunacak bir orkestra geleneğini ortaya çıkarır. Bu bağlamda, Mannheim Okulu’nun müzik tarihindeki yeri çok önemlidir. 18. Yüzyıl müziğini kavramak için o dönemin sosyal yapılanmasını kısaca özetlemekte büyük yarar vardır. Bu dönemde kilisenin yapaylığına karşı bir ayaklanma başlar. Dinde doğallık önem kazanır, :-):-):-):-)fizik düşünce yerini sağduyuya bırakır. Bireysel özgürlük yavaş yavaş otoritenin yerini alır. Tüm örgütler, bilim, sanat, din ve tüm kurumlar bireye hizmet eder. İnsan yaşamı sanatlarla donanmalıdır. Sıradan insana seslenebilen kültür etkinlikleri düzenlenmelidir. Böylece eskiden salt soylulara ait olan sanat ve kültür dünyasında artık halk da yerini almaya başlar.
    Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve Anayasası’nın ilanı, çağın sonundaki Fransız Devrimi, bu çağın önemli toplumsal olaylarıdır. Bilimsel buluşlar, endüstri devrimi ve doğallığa övgü, orta sınıfın doğması, sanatı da yeni bir çağa yöneltecektir.
    Bu çağ, aynı zamanda insanın birey olarak değerlendiği, insancıl düşüncelerin öne çıktığı bir dönemdir. Uluslararası kardeşlik önem kazanmıştır. Seçkin insanlar yerine genel halk kitleleri önemlidir. İlk kez soyluların saraylarından başka geniş konser salonlarında verilen halk konserleri yapılır. Nota yazısı hemen herkesin anlayabileceği kolaylıkta nitelik kazanmıştır. Müziğin görevi doğayı olduğu gibi ve zarif bir anlatımla yansıtmak; gerçeğin güzel seslerini duyurmaktır. 18. Yüzyıl sonundaki kuramcılara göre müzik, uyumlu seslerle duyguları kamçılayan ve herhangi bir kalıbı örnek almaksızın, kendi doğal akışı içinde güzel olan bir sanat dalıdır. Hiçbir zaman aşırı süsleme, ya da şaşırtmaca yoluyla değil, duygularına doğrudan seslenerek dinleyiciyi coşturmalıdır.
    18. Yüzyıl ortasında ve sonundaki ideal müzik, uluslararası bir dil sergilemeli ve eğlendirdiği kadar soylu da olmalıdır. Derin duyguları zarifçe dış vurmalıdır. Teknik karmaşayı yenmiş doğal konuma ulaşmış ve yalın olmalıdır. Bu yapılanma, klasik dönemin en büyük ustaları olan Christoph Willibald Gluck (1714-1787), Franz Joseph Haydn (1732-1809) ve Wolfgang Amadeus Mozart’I hazırlamıştır.

    * *

    *

    Klasik dönemde yaratılan en önemli biçim senfoni olup, bu dönemde gelişme gösteren en önemli çalgı biçimi ise sonat’tır. Zaten senfonik yapı sonat formu üzerine kurularak gelişir. Solo konçertolarda, yeni ortaya çıkan piyano gündeme gelir ve piyano için konçertolar yazılmaya başlanır. Senfoni kadar önemli bir biçim de dört çalgı için yazılan yaylı çalgılar kuvartetidir. Opera ise Gluck ve Mozart’ın yapıtlarıyla yeni bir boyut kazanmıştır.

    Wolfgang Amadeus Mozart
    (1756-1791)

    Tüm zamanlarda üstünlüğü tartışılmayan, eşsiz bir besteci düşünecek olursanız, bu W. A. Mozart’dan başkası olamaz. Müzik tarihinin hep dahi çocuğu olarak anılan Mozart kadar adından çok söz ettirmiş, üstüne pek çok yazı yazılmış, film ve tiyatro konusu haline dönüşmüş bir başka besteci yoktur. Yapıtlarındaki pırıltılı huzur, ayrıntıya özen ve dikkat çok güçlüdür. 35 yıllık kısa ve trajik yaşamına sığdırdığı 600’den fazla yapıtla insanlığa kocaman bir hazine sunmuştur.
    Bu Avusturyalı besteci Salzburg’da doğmuş, Viyana’da ölmüştür. Besteci ve kemancı Leopold Mozart’ın oğludur. Altı yaşında keman ve piyano çalan Mozart, daha o yaşta küçük egzersiz parçaları besteliyordu. 1762 yılında babası ve ablası Naneri ile birlikte uzun bir konser seyahatine çıkarlar. Münih ve Viyana’da ilgi gören küçük sanatçı ve ablası seyahatlerini Paris ve Londra’ya kadar uzattılar. Mozart Paris’te belli başlı ilk eserlerini; dört keman ve piyano sonatını yazdı. Küçük besteci daha sonra, ailesi ile birlikte 1768’de Viyana’ya döndü. Aynı yıl İmparator İkinci Joseph için ilk operası “La Finta Semplice”yi yazdı. Bundan sonra “Bastien ve Bastienne” adlı küçük operasını yazan sanatçı, yine Viyana’da birkaçdua korosunu idare etti. 1769’da Salzburg’da kilise orkestra şefi oldu. Aynı yıl babasıyla İtalya’ya gitti ve Roma’da papa tarafından altın madalya ile onurlandırıldı. Burada İtalyan müzikçi Padre Martini’nin de kısa bir zaman için öğrencisi oldu.1770’te ülkesine dönen genç besteci “İl Segno di Scipione” ve Milano için “Lucia Silla” operalarını besteledi. 1777 yılına kadar Salzburg’da kalan Mozart aynı yıl Mannheim ve Paris’e gitti; fakat hiçbir başarı kazanamadı. Paris’te annesinin ölümü üzerine tekrar ülkesine döndü. 1779’da saray organisti tayin edilen Mozart 1780 – 1781’de ilk operası “İdomeneo”yu verdi. 1781’de Salzburg’u bırakarak Viyana’ya geldi ve orada yerleşti. Aynı yıl yazılan “Saraydan Kız Kaçırma” operası başarı kazandı. 1782’de Constanze Weber ile evlendi. 1782 – 1785 yılları arasında yazdığı eserleri şunlardır: Haydn’a ithaf edilen altı tane yaylı kuarteti, birçok piyano konçertosu ve çeşitli konser aryaları. 1786’da “Figaronun Düğünü” operası büyük başarı kazandı. Ertesi yıl Prag için “Don Juan” operasını yazdı. 1788’de birbiri arkasından son üç senfonisini; mi bemol majör, sol minör ve do majör “Jupiter”i verdi. İmparatorun emri üzerine “Cosi Fan Tutte” adlı komik operayı yazdı. 1791’de son ciddi operası “Titus”u ve Schickaneder’in teksti üzerine “Sihirli Flüt” operasını yazdı. Aynı yılın Temmuz’unda başladığı “Requiem”ini bitiremedi.
    Mozart’ın ilk eserlerinden itibaren melodi ve armoni zenginliği göze çarpar. Bu sıralarda Schobert, Emmanuel Bach, Christian Bach ve Abel genç bestecinin üzerinde etkili olmuşlardır. Opera eserleri ise İtalyan “opera buffa” ve Fransız “opera comique”lerinin izlerini taşır. Ciddi operalarında “İdomeneo” ve “Titus”ta olduğu gibi yaratıcılığı kendini gösterir. Ömrünün sonlarına doğru yazdığı “Don Juan” ve hele “Sihirli Flüt” operaları Alman romantik operasının örnekleridirler. Senfonilerinde Haydn ve Christian Bach’ın, diğer çalgısal eserlerinde Avusturya halk dans ve melodilerinin etkileri gözükür. Mozart kısa hayatına rağmen pek çok eser yazmıştır. Eserleri kısaca şunlardır.

    Operaları: “Apollo et Hyacinthus” (1767), “Bastien ve Bastienne” (1768), “La Finta Semplice” (1768), “Mitridate” (1770), “Ascanio in Alba” (1771), “İl Signo di Scipione” (1772), “Lucia Silla” (1772), “La Finta Giardiniera” (1775), “İl re Pastore” (1775), “Zaide” (1780), “İdomeneo” (1781), “Saraydan Kız Kaçırma” (1782), “Loca de Cairo” ve “La Sposo Delluso” (1783), “Tiyatro Müdürü” (1786), “Figaronun Düğünü” (1786), “Don Juan” (1787), “Cosi Fan Tutte” (1790), “Sihirli Flüt” (1791), “Titus” (1791).

    Bunlardan başka ses için kırk yedi düet, terset ve kuartet, altı oratoryo ve kantat, kilise müziği için pek çok eseri vardır. Bunlar arasında on beş orkestra duası, “Requiem” motetler, hymnler ve on beş orkestra ve org sonatı başta gelir. Mozart bunlardan başka otuz sekiz “lied”, iki terset ve yirmi iki kanon bırakmıştır.

    Orkestra eserleri: Kırk sekiz senfoni - ki en meşhurları Re majör (1786), mi bemol majör, sol minör ve do majör “Jupiter” (1788)’dir- ; otuz üç divermenti ve serenad, yirmi dokuz orkestra parçası, kırk bir dans.

    Konçertoları: Yedi tane keman için, bir tane iki keman ve bir tane de keman ve viyola için “sinfonia konsertante”, birer tane fagot, obua, klarnet için ve bir tane flüt ve arpa için, üç tane flüt, beş tane korno için. Yirmi beş tane piyano için konçerto, birer tane de iki ve üç piyano için konçerto.

    Piyano eserleri: yirmi iki sonat ve fantazi, on beş varyasyon, yirmi beş parça piyano konçertoları için kadans, dört el için sonat, varyasyon ve füg.

    Oda müziği eserleri: Kırk beş piyano ve keman için sonat ve varyasyon, sekiz tane piyanolu trio, iki tane piyanolu kuartet, üç tane yaylı sazlar triosu, yirmi sekiz tane yaylı kuarteti; iki flütle, 1 obuayla, yedi yaylı kentet ve klarnet kenteti.

    Mozart’ın bütün eserleri Dr. Ludwig Köchel tarafından kronolojik olarak sıralanmış ve numaralandırılmıştır.

    Klasik dönemde kuşkusuz Türk adını müzikte en çok duyuran besteci Mozart’tır. Sonat, konçerto, opera ve balelerinde Türk vurma çalgılarını ya da renklerini kullanmıştır. 1775’de yazdığı “Türk Marşı” ile 1782’de yazdığı “Saraydan Kız Kaçırma” operası bunların içinde en ünlüleridir.


    * *

    *

    Klasik dönemi sonlandırıp Romantik Döneme bağlayan büyük deha ise Ludvig Van Beethoven’dir (1770-1827). 18. Yüzyılın 19. yüzyıla kavuştuğu günlerin müzikte en önemli ismi Beethoven için, klasik dönemin hazinesini Romantik dönemin kaynaklarına aktaran bir köprüdür diyebiliriz. Bir dönemi kapatıp diğerini açan Beethoven’in üretimleri, birilerini memnun etmek veya gösteriş için değil iç dünyasının gereksinimi olduğu için yazılmıştır diyebiliriz. Genç yaşta başlayan sağırlığı (1798) giderek ağırlaşmış ve 1820’de işitme duyusunu iyice yitirmiştir. İyi eğitimi ve üstün yeteneği, sağırlığın besteleme sürecini kesmesine izin vermez.

    Ludwig Van Beethoven ve Eserleri

    Beethoven’i klasik bestecilerden ayıran en önemli özelliği; özellikle ilk gençlik yıllarında karşısına çıkan döneminin demokratik cumhuriyet arayışı akımından büyük ölçüde etkilenmiş olmasıdır. Bu, hayata politik bir sorgulama ve duyarlılık içersinden bakan bestecinin elinde müzik, artık tek başına bir soylular eğlencesi olmaktan çıkmış, toplumun tüm katlarının ortak duygu ve düşünce birikimini temsil etmeye yönelmiştir.
    Eserleri şunlardır: Senfoniler / Konçertolar / 11 Uvertür bale müziği / Danslar / Marşlar / Öteki orkestra eserleri / Oda müziği eserleri / Yalnız nefesli çalgılar için/yalnız yaylı çalgılar için / Çeşitlemeler / Bagatelleler, öteki piyano eserleri / Dörtel piyano için / Org için / Mandolin / Arp / Mekanik müzik çalgıları / Mes ve oratoryolar / opera, piyano ve nefesli çalgılar için oda müziği / yaylı çalgılarla, piyano / piyano ve keman sonatları / Piyano ve viyolonsel için / piyano eserleri.
    Fransız ihtilalinden yaklaşık yirmi yıl sonra yeni bir romantik çağ başlamıştır.
    Bu ihtilalde 19 yaşında bir delikanlı olan Beethoven, 1824 - 7 Mayıs’ta son halk konserini verir. Bu tarihlerde 9. Senfoni’nin ilk sunumu ile uğraşıyordu. Senfoninin yazılması sırasında sağırlığının son çizgisindedir; saatleri saymaya başlamıştır ama senfoniyi bitirebilmiştir. Artık bir başkası ona arkasına dönmesini söyleyene kadar, seyirciyi duyamaz durumdadır.
    Beethoven, müziği özgürleştirip, edebiyatın kölesi olmaktan kurtarandır. Müziği özel bir sınıfın olmaktan çıkarıp, geniş halk kitlesinin dinlemesi kaygısını hep taşımıştır.
    Onu patronlar karşısında ilk bağımsız ve yaratıcı sanatçı olarak görenlerle karşılaşırız.
    Beethoven’in ölümünden bir yüzyıldan fazla zaman sonra bile müzikte merkezi önem taşımasının bir çok nedeni sayılabilir.
    Müziğinde hızlı değişimler, canlı karşıtlıklar, hem aynı yapının içindeki karşıtlıklar hem de iki ayrı çalışmanın içindeki karşıtlıklar yer alıyordu. Bu da doğal olarak Beethoven’in mizacına uygun biçimde müziğini duyguların ifadesinde daha inanılır bir araç yapıyordu.
    O’nun müziğe getirdiği kişilik, duygu özgürlüğü ve yoğunluğu, Napolyon savaşları ve Fransız Devrimi’nin onda yarattığı ruhsal genişleyişin önemli bir sonucudur.
    Kendine verilen parlak, şirin formları sadeleştirerek, abartılarını atarak kendi alçak gönüllü ve cömert ruhuyla doldurmuş, onları dışa olduğu kadar içe de seslenir yapmıştır. Müziği bu açıdan çok yalın bir anlatıma sahiptir.
    Hemen hemen dokunduğu her formu, her müziksel uygulamayı geliştirmiştir. Örneğin sonat formunu değiştirip cümle yapılarını daha da güçlü bir hale getirmiştir.

    Müzik sanatına yaptığı gerçek katkıların en güçlüsü ve orijinalleri şu başlıklar altında toplanabilir:

    1) İlki anıtsal uygulamalarının özgünlüğünü taşıyanlar : (quartetler ; 4 ve 11, “Eroica”, 5. ve Koral Senfonileri, Pathetique Sonat, Apposionata C minör op.111 sonatları).

    2) Gürültülü, espirili, dolu-dizgin mizaç ve tutkusal etkiyi içeren veya şeytani zekasını çağrıştıranlar : (6, 7, 13 ve14. Quartetler; yaylılar için quartet, Eroica, Pastoral, 7. ve Koral senfoniler, Fa Majör Keman Sonatı )
    Scherzo adı, menuet biçimini ilk uygulayan ve onu bu isimle çağıran Haydn tarafından keşfedilmiştir. Ama Beethoven, kendine verilen bu formu; genişletmiş, derinleştirmiş, yükseltmiş ve genellikle fiziksel kimliğini oturtarak inşa etmiş; entelektüel ve duygusal yönü ile kendi orijinal eserlerinde kullanmıştır.

    3) Mistik yüceltmenin nazik ve ağır örnekleri : (8,11,12,13,14,15. Quartetler, Pathetique, Flammer Klavier Sonatlar, E majör op.109, C minör op.111, İmparator Konçertosu, The Benedictus of the Missa, The Archoluke Trio op.97).

    Beethoven yapısal olarak orijinaldi ve müziği diğerlerinden yapı sağlamlığı bakımından ayrılıyordu.

    Beethoven’in orijinalitesinin güçlü bir gerekçesi, onun dramatik ve edebi gücüydü. Bunun en iyi görüldüğü eserleri; librettoları, Egment, Cariolanus, Leanora gibi üvertürleridir. Şaşırtıcılığı, eserlerine sindirme gücü dikkat çeker. Önceden ne yapacağı belli olmadığı için, müziğinin nasıl devam ettiğini diğer bestecilere göre daha geç anlarız; melodiler, armoniler hep sürpriz gelişim göstermekte ve dinleyende hayranlık uyandıracak kadar espri taşımaktadır. Bizi çekmesinin bir başka nedeni de, ona katıldığımız ve uyumlulaştığımız ezgilerin aniden saklı bir hazineye dönüşmesidir.

    Ne klasik ne de romantik olmayan bir tarzı üretmiş, ikisinden de faydalanarak süzgecinden geçirmiş ve “Beethovenizm” diyebileceğimiz yüksek bir uygulama yaratmıştır: Bunun, romantizme denk düşen müziği yapılandırma biçiminde tanımlanması yanlış olmaz...
    İnançlı, cesur, güç içeren beste yapılarında müzik en mükemmele ulaşana dek akmaktadır.
    Beethoven gibi bir insan, günlük değil, bütün zamanların insanıdır. Bir ulusun değil, bütün insanlığındır. Chevalier de Boufflers’ın, Voltaire için söyledikleri onu da iyi anlatır: “Bu adam kendi ülkesinin sınırları içinde kalmak için çok büyük, o doğadan bütün yeryüzüne bir hediyedir.”
    Beethoven’in eserleri; 9 senfoni, 7 konçerto, yaklaşık 12 uvertür, 17 yaylı dörtlüsü (quarteti), 12 piyano üçlüsü (trio), 1 oda müziği, 32 piyano sonatı, 15 keman sonatı, çok sayıda piyano çalışması (pek çok türde), birkaç koral beste, 1 opera (Fidelio), birçok büyük küçük besteden oluşur.
    Sayısal açıdan diğer bestecilerle karşılaştırıldığında Beethoven çok az eser vermiştir. Beethoven’in çalışmaları, diğerlerine göre hem daha uzun, hem de daha zor şartlarda bestelenmiştir. Çalışmaları standartlara uymaz ve kendi özelliklerini taşır. Kendisini eleştiren biri olmuş, halk için müzik yapmak istemiş, eserlerini yazmış, yeniden yazmış, kendisi yayınlanmasını istemedikçe yayınlanmamıştır.
    Bütün eserlerini dinlerken o eserin Beethoven’a ait olduğunu anlarız. İçindeki fırtınalar ve dünyaya bakış açısı müziğini de üç ayrı dönemde üç farklı özellikle etkilemiştir.

    I. Dönem 1792 (Viyana’ya gittiği zaman) ve 1802 (sağırlığını hissettiği zaman) : Bu dönemde Haydn ve Mozart’ın etkileri görülür. Yine de kendi kişiliğinin izleri vardır.

    II.dönem 1802’den 1815-16’ya kadar (yaratıcı aktivitelerinin yengesi tarafından kesildiği zamana kadar) sürer. En çok sevilen eserleri bu döneme aittir. Güç ve dramatik güzellikle şekillendirilmiş besteleri vardır. Bunlar içinde 3. ve 8. Senfonileri, İmparator Konçertosu, birçok oda müziği ve Fidelio operası sayılabilir.

    III.dönem 1818’den ölüm yılı olan 1827’ye kadar dünyadan elini çekip, kendi içindekini tetkik ettiği dönemdir. 8. Senfoni, Missa Solemnis, 5 piyano sonatı ve son 6 yaylı dörtlüsü bu dönemin başlıca eserlerindendir.

    Belki de Beethoven’ın müziğinin en göze çarpan özelliği, eserlerinde ne kadar kendi kişilik özelliğinin bulunduğudur. Her eseri gerek içerik, melodik malzeme, ritmik uygulama, gerekse diğer niteliklere göre diğerlerinden farklıdır.
    O’na kadar ya da O’ndan sonra hiçbir besteci herhalde her eserinde ayrı bir özellik kullanmayı bu kadar iyi başaramamıştır. Bir Beethoven yok, birkaç tane vardır. Sonuçta tipik Beethoven eseri diye bir şey yoktur, ama özel sanat eserleri vardır.
    Çeşitlemeyi (bir melodinin değiştirilerek kullanılması) Mozart ya da Haydn gibi Beethoven da kullanmıştır. Ama Beethoven çok daha sık kullanmış ve göze çarpan eserler oluşturmuştur.

    Bu çeşitleme formu, genellikle orkestral eserlerde ve oda müziğiyle, piyano eserlerinde görülür. Beethoven 4. Senfoni, yaylılar için dörtlülerinde, piyano üçlülerinde ve sıkça piyano sonatlarında görülmüştür.
    Beethoven’la birlikte klasik dönemden romantik döneme geçişe tanık oluyoruz. Ondan sonraki müziksel stiller, müzik tarihçileri tarafından “yeniyi amaçlayan, meraklı ve maceracı” ve “özgürlüğü yücelten, hareketi, duyguları ve bitmez bir şekilde imkansızı yakalamaya çalışan” ve “kişisel yaratmayı amaçlayan” olarak tanımlanmıştır. 18. Yüzyılın müziksel anlayışını 19. yüzyılınkine çevirmeyi başarmıştır. Onun müziği ideal eğilimleri içerir; çağdaşlardan Goethe, Herder, Coleridge de bu özelliği içerirler. İnsan pratiğini ve duygularını ifade eden eserleri vardır. “Pathetique” sonatı, Pastoral Senfoni (duyguların aktarımı) ve 9. (Koral) Senfoni gibi (ki bu eser insanların kardeşliğine adanmış son bölümüyle, Schiller’in “Neşeye Övgü” şiiriyle birlikte yapılandırılmıştır). Bu yönüyle klasik senfoni ya da sonatı aşmıştır.

    Eserleri içinde en önemli ve göze çarpanlar senfonilerdir.

    İlk senfonisini (1. Senfoni) Viyana’ya yerleştikten 5 yıl sonra yazmıştır. Op.21 “Do Majör” senfonisidir. İlk kez 1800’de Viyana’da yorumlamıştır. Haydn, Mozart etkisiyle, kendi kişilik özelliklerinin de katılmış olduğu bir eserdir. Basların kullanılışındaki değişiklik, nefesli çalgılarda kreşendo uygulamalarındaki denge göze çarpar.3.bölümde klasik menuettoyu gözardı ederek, hızlı ve canlı bir karakterle mizah ve neşe katışı devrimciliğinin belirtisidir. İlerki devrimlerin de habercisidir.

    I. Bölüm Haydn’ı andıran ağır bir şekilde girer. İlk çabuk tema, yapıtın esas tonu ile verilir. Türlü akor ve ritim kalıplarını kendi uygulamalarıyla geliştirerek verir. Bölüm berrak bir etki biçiminde algılanmaktadır.

    II. Bölüm (Larghetto), sessiz, yumuşak karakteriyle sonat biçimindedir.

    III. Bölüm (Allegro molto) biri sert, diğeri zarif iki temanın çekişmesiyle sürüp gider.

    2. Senfoni Beethoven'in hayatının en karanlık ve sıradışı zorluklarla örgülenmiş bir döneminin ifadesidir. Her ne kadar müzik hayatı ve bestecilik çalışmaları iyi bir çizgide ilerliyor olsa da 2. Senfoni'nin yazıldığı dönem boyunca sağlığı giderek bozulmuş, içinde bulunduğu yaşam koşulları daha da ağırlaşarak besteciyi büyük sıkıntılarla yüz yüze getirmiştir.

    İlk kez 1803 yılında Viyana'da Beethoven'in yönetiminde icra edilen 2. Senfoni, içerik ve anlatım bakımından Beethoven'in büyük zorluklarla geçen hayatına ilişkin neredeyse hiçbir ipucu içermez. Hatta yüksek bir ruhun, kahramanlık ve mutluluğun en yoğun işlendiği senfonisi olduğunu söylemek bile mümkün görünmektedir. Haydn ve Mozart senfonilerinden farklı olarak çok geniş bir anlayışla yazılan bu senfoni, gerek teknik gerekse anlatım bakımından yepyeni oluşumların habercisi sayılabilir. İkinci Senfoni ile Beethoven, alışılagelmiş üç bölümlü form kalıbını aşar ve klasik dönem anlayışının yapısal zorunluluklarından sıyrılarak yeni bir dönemin habercisi haline gelir.

    I. Bölüm (Adagio molto - Allegro con brio)
    II. Bölüm (Larghetto)
    III: Bölüm (Scherzo & Trio : Allegro)
    IV. Bölüm (Allegro molto)

    3. Senfoni (Mi bemol majör-Eroica): Müzik dışı bir konunun anlatılması, o çağa damgasını vurmuş olan Napoleon’u konu alan bir denemedir. Başlangıçta en içten bağlandığı özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin savunucusu Napoleon’un cumhuriyeti ilan edeceğini beklerken imparatorluğunu ilan etmesiyle besteci çok büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Senfoninin başına koyduğu ithaf yazısını değiştirir. İlk yorumu 1805’te Viyana’da olmuştur. Bu, devrimci ve yenilikçi eser, kendisinin de en sevdiği eserlerindendir.
    Haydn ve Mozart’ın son zamanlarında gerçekleştirdikleri klasik senfoni örneğini temel alan Beethoven, “Eroica” ile 19. yüzyılın büyük senfonilerine hazırlık oluşturan ilk adımı atmış oluyordu. Çalgılama, armoni, yapı ve o zamana göre olağanüstü uzunlukta olması gibi özellikleri ile bu eser sanatçıya 5, 7 ve 9. Senfonilere ulaştıracak olan yenilikler getirmekte, alışılagelmiş biçim ve sınırlar dışına taşmakla senfoni alanında bir dönüm noktası sayılabilir.

    I. Bölüm (Allegro con brio) orkestranın 2 “fortissimo” akorundan sonra viyolonsellerin sunduğu ana tema ile girer; gerilim, neşe, acı dolu karakterlerle belirerek bölüm kapanır. İkinci tema müzik örgüleriyle devam eder. 3. tema girer. Bölüm bu temanın umulmadık tekrarıyla bitişe ulaşır.

    II. Bölüm (Marcia funebro Adagio assai), müzikte eşine zor rastlanan mükemmel bir “ölüm marşı”dır. İki tema ile işlenmiştir.

    III. Bölüm (Scherzo-Allegro vivace brio) tipik bir “scherzo”dur.

    IV. Bölüm (Finale, Allegro molto), sonat biçiminde, çeşitleme dizisiyle sürer; başlıca iki temadan kuruludur. Senfoni bir tür zafer şenliğiyle tamamlanır.

    4. Senfoni (Op.60 No:4 “Si Bemol Majör”); Acılı, fırtınalı yaşamında mutlu bir çağın ürünüdür. İlk yorumu 1807, Viyana’da yapılmıştır.

    I. Bölüm (Adagio-Allegro vivace), esrarlı, romantik bir havayla girer. Sonra çabuk bölüm izler. Çabuk olduğu kadar neşeli, mutluluk doludur. Eserin ana karakteri olan neşe burada girer; akıcı etkidedir.

    II. Bölüm (Adagio) zerafeti yansıtır gibidir ; işçilik endişesi kaybolmuş, lirizm etkisi ağırlık kazanmıştır.

    III. Bölüm (Allegro vivace), bir menuetto ya da scherzodur.

    IV. Bölüm (Allegro ma non troppo), olağanüstü bir coşkunluğun sözcüklere sığmaz bir ustalıkla anlatılışıdır. Bach’ı çağrıştıran bir giriş, Mozart ve Haydn türü hareketler zinciri; eski ustalara bir övgü, haklarını teslim etme gibidir.

    5. Senfoni (Op.67 “Do Minör”) : Bütün tek sayılı senfonileri gibi gerilimli, bunalımlı, büyük anlamlıdır. Bu senfoninin çalışmaları 1800’de başlamış, 1804’te tekrar gözden geçirilmiş, 1807’de tamamlanmış ve 1808’de besteci tarafından Viyana’da ilk kez yorumlanmıştır. Beethoven, yapıtın ilk dört notasının “Kader kapıyı böyle çalar” şeklinde tanımlamıştır.

    I. Bölüm (Allegro con brio), dört notalık ünlü motifle başlar ve eser bu 4 notalık temele oturur. Bölümde ikinci2. bir tema olmasınakarşın kader motifi diye adlandırılmış olan bu motif baskındır.

    II. Bölüm (Andante con molto), viyola ve viyolonsellerin sunduğu bir tema ile girer, aynı tema tahta nefeslilere, kemanlara devrolur ve marşa ulaşır.

    III. Bölüm (Allegro) bir “scherzo”dur. Kader motifinin ritmik gölgeleri dolaşır.

    IV. Bölüm (Allegro)’e çalgıların akıcı gidişiyle bağlanılır. Ana tema parlak ve neşeli bir zafer marşına yansır. Bölüm küçük yan temalarla sürer ve üçüncü bölümümn gölgeleri ezilir. Presto ve coşkun bir bitiş izler.

    6. Senfoni (Op.68 “Pastorale”) : Bestecinin kendi tanımlamasına göre kır ve doğanın insana verdiği erişilmez zevkin, kırda uyanan duyguların anlatımı arzulanmıştır. Bütün çift sayılı senfonileri gibi rahat, gerilimsiz ve neşelidir. Kentten kaçarak kır yaşantısına yöneldiği dönemlerin eseridir. İlk kez, 1808’de Viyana’da yorumlanmıştır.

    I. Bölüm (Allegro ma non troppo), Başlıca üç tema ile işlenmiştir. İlk tema en önemli, en etkilisidir; gerilimsiz ve rahattır.

    II. Bölüm (Andante molto mosso), bir diğer rahat dokulu bölümdür.

    III. Bölüm (Allegro-Köylülerin neşeli toplantısı), bando eşliğinde dans etkisi hakimdir, ancak sonrasında gerilimli bir hava oluşur.

    IV. Bölüm (Allegro-fırtına, yağmur), gerilim giderek yükselmiştir ; timpani, piccolo, flüt ve trombonlar bu havayı yaratır.

    V. Bölüm (Allegretto-Fırtınadan sonra duyulan mutluluk ve şükran duyguları), gerilim ve sertlikten sonra tekrar huzur etkisi oluşur. Tatlı bir kırsal şarkı birinci ve ikinci bölümün tekrarıyla devam eder ve senfoni askeri etkiye sahip bir huzur içinde son bulur.

    7. Ssenfoni (Op.92 “La Majör”) : Wagner bu eseri “Tanrısal bir dans şiiri” olarak tanımlar. İlk yorumu 1813 yılında, Viyana’dadır ve eser dört bölümden oluşur.

    I. Bölüm (Poco sostenuto-vivace) geniş, yaygın, romantik görüntülü bir girişi vardır. Mizahi bir geçişle bölümün ana teması oluşur. Neşeli dans ezgisi, klasik dışı bir şekilde dinamik, güçlü vuruş ve gerilimlerle çarpıcı bir sona ulaşır.

    II. Bölüm (Allegretto), keman, viyola ve viyolonsellerle giren ana temasıyla değişmez ritim kalıpları ve klarnetin sürekli sesiyle, gerçek anlamda romantik olarak tanımlanabilecek bir etkiyi barındırır. Besteciye özgü güçlü çeşitlemelerle yürür ve biter.

    III. Bölüm (Presto), bir neşe coşkusundadır. Üçlü bölümündeki huzurlu etki, ilginç bulunabilecek bir rahatlamadır.

    IV. Bölüm (Allegro con brio), mistik ses bileşimleri, erkeksi kabarışlarla sürüklenir ve yapıt bu etki ile donanık tamamlanır.

    8. Senfoni (Op.93 “Fa Majör”) için Beethoven “benim küçük senfonim” demiştir. Bu eser en kısa sürede yazılan eseridir. İlk yorumu 1814’te Viyana’da yapılmıştır. Küçüktür fakat güçlü donanıma sahiptir.

    I. Bölüm (Allegro vivace e con brio), çabuk tempoda canlı, neşeli, iyimser bir temayla başlar. Bölüm dans çizgileriyle örülmüştür.

    II. Bölüm (Allegretto scherzando) bir iyimserlik tablosudur.

    III. Bölüm menuetto’dur. Üçlü bölümle sanki Rokoko kültürünün periyodik eğlenceleri seslendirilmiştir.

    IV. Bölüm (Allegro vivace), tüm yapıta yayılmış neşeli aktarımın son coşkulu kesitidir. Birinci ana tema; dinamik, yeni, değişkendir. İkinci ana tema; zarif ve kibar aktarımlıdır.

    9. Senfoni (Koral Senfoni), özellikle koral bölümüyle bestecinin diğer senfonilerinden bir adım önde ve en gelişkin eseridir. Son bölümde Schiller’in “Neşeye Övgü” şiirini kullanmış olması da eserin ayrı bir özgünlüğüdür.
    Yapıtın ilk yorumunu Umlauff yapmış, soprano Henriotta Sontaf solist olarak, alto Caroline Unger, tenor Anton Hoitzinger ve bas Saipelt katılmışlardır. Senfoni ilk üçü yalnız orkestra, sonuncusu orkestra, koro ve solist şarkıcılar için olmak üzere dört bölümden kurulmuştur.

    I. Bölüm (Allegro ma non troppo, un paco maestoso), gizemli bir girişle başlar. Daha sonra gelecek karmaşıklığı hazırlayan sesler, güçlü creschendo ile ana temaya ulaşır. Yan temalar, bölümü içinde duru olarak algılanırlar. Bir sertlik etkisi ile bölüm son bulur.

    II. Bölüm (Molto vivace),tam “scherzo”dur (scherzo’ya özgü etki Beethoven’da çok yoğun kullanılır). Sürekli bir neşe ve hareket içeren iki temayla sürer ; son, neşeli etki ile gelir.

    III. Bölüm (Adagio molto cantabile), rahat etkide ve bir şarkıyı andıran ana temayla girer; duygulu ve zarif ikinci tema bölüme katılır. Çeşitlemeler, trompet ve kornolar ile keskin biçimde kesilir, rahatlık sona erer.

    9. Senfoni’nin son bölümüne insan sesi, sonraki seslendirilişinde eklenmiştir. Bu bölüm “neşe” olarak tanımlanan bölümüdür ve neşenin müziksel anlatımını yakalamak ister gibidir.

    Beethoven bu eserde Schiller’in ‘Neşeye Övgü’ şiirini kullanırken, bunu nasıl başlatacağı konusunu çok düşünmüştür. Şiirin girişini bariton tarafından aktarılan “Dostlar, olmaz bu seslerle, bırakın bizi neşeyle ve daha güzel seslerle seslenelim!” diyerek yapmıştır. Sonra koro, solistler ve koro; ardından bandomsu etki ve yine koro ile sürer ve biter.

    Dördüncü bölümün yapısı ilk üç bölümün ana taşlarıyla örülü üç geçişle başlar. Üç hareket, neşe temasının girişleriyle kesilir. Neşeyi hazırlayan bir coşkudan sonra yukarıda belittiğimiz gibi, söz baritonun, sonra şiirindir.

    9. Senfoni Beethoven’ın tamamen içine döndüğü, filozof olduğu dönemin ( ki bu, bestecinin üçüncü dönemi olarak tanımlanır) başlangıcında bestelemiştir. Tam sağırlığa karşın, mükemmel uygulamalar kullanılmıştır. Büyük koro ve solistler güçlü biçimde kullanılmıştır. Schiller’in tanrısal vurgulu ve evrensel kardeşliği öneren “Neşeye Övgü” şiiri ustaca kullanılmıştır. Besteci, bu eserle kendi ahlaki felsefesini yansıtır.
    Beethoven’in en mükemmel sunusu 9. Senfoni’nin finalinde görülür ; her tondan ses, uyumlu bir şekilde aynı anda duyulmaktadır. Melodik temalar, sık sık kısa motiflerle yer değiştirir. Geliştirme tekniğinin bütün şekilde kullanılması doğrultusunda, yeni melodiler üretilmiş ve bu, yeni motifler ortaya çıkarmış, organik olarak her biri yetkince bağlanmıştır.
    Orkestra da sayıca büyümüştür. Beethoven opera orkestrasında kullanılmış çalgıları da almıştır. Klasik senfoni, ikişer flüt, obua, klarnet, fagot, korno, trampet ve timpani, 30 yaylı çalgılar içerir. Beethoven senfonilerinde ise bu sayı büyümüş romantik orkestra şekline dönüşmüştür.Örneğin; Eroica 3 korno, 9. Senfoni 4 korno bulundurur.
    Tahta üflemeliler de bağımsızdır. Mozart’ın eserlerinde 1 flüt, obua veya klarnet bağımsız melodik çizgideyken, Beethoven ile bu bağımsızlık istisna olmaktan çıkıp kural halini almıştır. 9. Senfoni’nin scherzo’sunda timpani bile tematik içeriği (melodik etkiyi) sunmakta kullanılmıştır. Sonuç ise orkestral seste büyük bir gelişme, diğer alanlarda olduğu gibi Beethoven’ın geleceğin müziksel tarzını oluşturması doğmuştur.
    Beethoven’a göre müzik, tınlayan bir felsefedir. Müzik için ise Beethoven bir felsefe olmuştur.





    ROMANTİK DÖNEM
    (Bireysel Bilinç ve “Ben”in Açılımı)

    Klasik müziğin 1790 ve 1910 yılları arasında geçirdiği bir dönemi tanımlarken kullanılan “romantizm” terimi, 19. yüzyılda Aydınlanma Çağı’nın katı ve kuralcı bilimselliğine tepki olarak çıkan bir akımı veya yaşanan devrimsel değişimleri ile bir patlamayı anlatır. Avrupa coğrafyasının çeşitli bölgelerinde birbirinden farklı şekillerde ortaya çıkan romantizm akımının yaşandığı ülke ve şekiller farklılık gösterse de akımın genel karakterini oluşturan temel özellikler her yerde aynı kalmıştır. Romantizm sırasıyla, İngiltere’de estetik, Fransa’da sosyal ve Almanya’da felsefi boyutlarda yaşanırken giderek bütünselleşerek kendisinden önceki dönemlere karşı neredeyse tüm alanlarda genel bir tavır halini alır. Doğanın gerçek anlamını kavrama uğraşının önünde birer engel olarak görülen kural ve normlar yıkılarak yerine ancak özne ile birlikte var olup onunla açıklanabilen sezgiler konur. Bu değişim ilk olarak şiir ardından da resim ve müzikte yaşanır.

    Genel olarak romantik müziğe baktığımızda 19. yüzyıl dünya görüşünün, müziği de etkisi altına aldığını görmek mümkündür. Müzik eserlerinde de gelenekler yıkılır. Artık sezgilerin mantık, hayal gücünün form, kalbin akıl ve Dionysos’un Apollo üzerinde kurduğu hakimiyetin çağına girilmiştir. Müzikte romantizm klasik dönemin kuralları ve katılığına tepki olarak ortaya çıkan büyük bir devrimdir ve doğal olarak bu devrimi yapan kuşağın baba veya büyük babalarını karşısına alır. Klasik döneme ilişkin tüm formüller atılarak yerine özünü insan ve doğadan alan yepyeni bir formül getirilir. Müzik sanatında öznelliğin en dolu dizgin yaşandığı dönem olarak romantizm, kaynağını insan ruhunun en gizli ve derin yerlerinden alarak salt kural ve formüllere dayanan tüm önceki dönem yapıtlarından farklı, yumuşak ve daha tutkulu bir söylem geliştirir.

    Chopin ve Schumann’ın piyanist olarak verdikleri eserler dönemin ruhunu en iyi yansıtan örneklerdir. Örneğin, bir müzik eserinin bütünsel harmonik uyumuna katkısı olmayan –dışarıdan/eklektik– nota grupları bile yazma girişiminde bulunabiliyorlardı. Benzer olarak, eğer bir çalgının sesi, senfoninin akışı içinde çekici geldiyse, bu çalgı için senfoninin şeklini bozabilecek bir solo pasaj yazabiliyorlardı. Romantik müziğe ait asıl estetik yanlar ise, özellikle Almanya ve Orta Avrupa’da gelişti. Bu müziği şekillendiren besteciler, çoğunlukla edebiyat ve resim gibi sanatlar ile müzikle ilgili olmayan diğer kaynaklardan etkilenmişlerdir.

    Haendel, Gluck ve Haydn gibi ayrıksı bestecileri haricinde 17 ve 18. yüzyıl bestecilerinin pek çoğu müzisyen ailelerden geliyordu. Örneğin Bach yalnızca müzisyen bir ailenin en son çocuğu değil aynı zamanda müziği meslek olarak icra eden Wilhelm Friedemann, Carl Philipp Emanuel ve Johann Christian gibi üç önemli bestecinin de babasıdır. Benzer şekilde Beethoven’da müzisyen bir ailenin torunuydu ve Mozart’da dönemin en önemli besteci ve kamancılarından olan Leopold Mozart’ın oğluydu. Romantik dönemin başlaması ile birlikte artık neredeyse kurallaşmış bu durum değişerek farklı sosyal çevrelerden gelen besteciler görülmeye başlanıyordu. Örneğin Hector Berlioz ve Louis Spohr’un babaları fizikçiydi. Liszt’in babası Adam Smith, Prens Esterhazy’nin malikanesinde çalışan memurlardan biriydi ve Chopin, Schumann, Saint-Saens gibi besteciler çok yüksek kültürel birikimli ancak profesyonel olarak müzisyen olmayan ailelerden geliyordu. Örnekleri çoğaltmaya gerek yok. 1800’lü yıllara kadar müzisyenlerin müzisyen ailelerden gelmesi genel geçer bir kuraldı, romantik dönemde müzisyenler eğitimli orta sınıftan doğmaya başlıyordu.

    Romantik dönem bestecileri ile verdikleri eserlere baktığımızda kendi içlerinde çok büyük farklılık ve karşıtlıklar görüyoruz. Kronolojik olarak Weber ve Schubert, Mendelssohn ve Berlioz, Chopin ve Schumann, Liszt, Wagner ve Brahms gibi romantikleri karşılaştırdığımızda bu bestecilerin tamamı romantik olduğu halde romantizm çerçevesi içinde bile ne büyük karşıtlıkları içlerinde barındırdıklarını görebiliriz ki aslen romantik dönem sanatı da budur : kendi içinde arayış farklı yönleri, derinlikleri barındırır. Bununla birlikte bu karşıtlıklar Bach ve Haendel arasındaki karşıtlık gibi olmaktan çok bu bestecilerin ait oldukları farklı dünyalar ve bakış açılarından kaynaklanır.

    Romantik döneme gelinceye kadar müzisyenler tamamen işverenlerine bağlı olarak çalışıyor kendilerine verilen sınırların dışına çıkamıyordu. Besteciler genellikle saray veya malikanelerde çalışıyor, patronları tarafından verilen görevleri yapıyordu. Çalıştıkları yerlerde diğer hizmetçilerle eşit koşullarda çalışıp yaşıyorlardı. Romantik dönemle birlikte bu durum da değişti. Artık besteciler soylular, aristokratlar veya kilise için değil kendileri için çalışmaya başlıyordu. Bu açıdan Beethoven romantik dönemi hazırlayan en önemli figürlerden biriydi. Kontrol altında bulunmaktan hoşlanmayan bağımsız ve özgür kişiliği ile Beethoven kendisini aristokrasinin hizmetinden çıkartarak aristokrasiyi kendi hizmetine alan ilk besteciydi ve benzeri daha önce görülmemiş bu hareketi ile kendisinden sonra gelen bestecilere izlemeleri gereken yolu gösteriyordu. Kendisini bütün bağlardan kurtararak dünya ile tek başına, bireysel olarak yüzleşen ve hatta zaman zaman tüm dünyayı karşısına alan bu tavrı ile Beethoven romantik anlayışın olgunlaşmasında, köklerini bir temele dayandırmasında en büyük rolü oynar. Bu devrimsel hareketinden birkaç yıl öncesine sadece soylulara verilen konserler, yerini halka verilen konserlere bırakır. Beethoven sayesinde belirli sosyal sınıflara ait olan çalgısal müzik bu karakterden kurtulur. Almanya’da bulunan Coffee House adlı mekanlarda halka açık resitaller vererek müziği daha önce ait olduğu çevrenin dışına taşıyan ilk müzisyen olarak Beethoven sadece müziğin bu çevreden kopmasını sağlamamış aynı zamanda müziğin klasik dönem anlayışı ve sınırlarını da aşmasında yol gösterici olmuştur. Eserlerinde virtüöziteyi öne çıkartmış, müzikte “sanat sanat içindir” anlayışını yerleştirmiştir. Beethoven’in sonat ve diğer eserlerine baktığımızda bunların artık belirli bir topluluğun eğlencesi için yazılan şeyler değil içerisinde saf sanat bulunan yüksek bir anlayışın ürünü olan eserler olduğunu görüyoruz. Eserlerini belirli bir topluluğa yazmak yerine hayali bir topluluğa yazar, sosyal ve ulusal sınırları aşan bir topluluğa.

    Topluma ve dünyaya karşı duruşu, geleneklere karşı tavrı ile Beethoven romantik akımın önderi ve modelidir. Önceleri sıradan bir saray hizmetçisinden başka bir şey olmayan müzisyen artık “sanatçı” kimliğini kazanmıştır. Romantik dönemin en büyük özelliklerinden biri olan virtüözler de işte bu yoldan geçerek yetişen sanatçılardır. Beethoven’la birlikte sanatçı kitleleri etkisi altına alarak onlara hükmetmeye, kültürel açıdan yükseltmeye, onları değiştirmeye ve bir araya getirmeye başlar. Zaten romantizmin olgunluk süreci içerisinde doğal olarak ortaya çıkan ulusal akımlar da bunun bir göstergesi veya sonucudur.

    Romantik dönem bestecileri Beethoven ile başlayan bu kopuşun getirdiği maddi kaynak sıkıntısını aşmak üzere yeni işler edinmeye başlar. Berlioz kütüphanecilik, Wagner müzik direktörlüğü, Schumann orkestra şefliği gibi ek işler yaparak geçinen bestecilerdendir. Maddi kaynakların yaratılması ve bestecilerin bağımsız eserler üretebilir hale gelmesi ile birlikte romantizmin anahtar kelimesi olarak “ben” ortaya çıkar. Besteci artık izole bir hayata sahiptir, kimseye bağlı kalmaksızın istediği gibi üretip içinden geleni yapma özgürlüğü vardır. Beethoven’la birlikte senfoni, orotoryo, koral müzik, çalgısal müzik ve hatta operaların bile herhangi biri tarafından ısmarlanmaksızın, hayali bir topluk, gelecek ve hatta sonsuzluk için yazılmaya başlandığı bir döneme girilir. Tüm gelenekler teker teker yıkılmaktadır. Tüm sanatlar müzik içerisinde buluşmakta ve müzik tüm sanatlar adına konuşan bir üst sanat haline gelmektedir. Müzik, anlatılmaz olanın anlatıldığı, somutlaştırıldığı mistik, sihirli ve alışılmamış herşeyin yaratılabildiği bir ortam haline gelir.

    Romantikler müziği tüm sanatların merkezi, kaynağı ve çekirdeği olarak görürken romantik müzisyenler de çalgısal eserleri müziğin merkezi olarak görüyordu. Romantik dönemin virtüözler dönemi olarak ayrıcalıklı bir yere sahip olmasının altında bu temel görüş bulunmaktadır. Çalgıların teknik olarak mükemmele yakın üretilmeye başlanması, piyanonun evrimi ve çekiç mekanizmasının daha :-):-):-):-)lik bir ses veren deri yerine sıcak ve yumuşak bir ton veren keçe ile kaplanması gibi gelişmeler çalgısal müziğin romantik dönemin en önemli üretimlerinden biri olmasında önemli role sahiptir. Besteciler aynı zamanda çalgılarında da yüksek hakimiyete sahip oldukları için her çalgının sınırları zorlanmış, teknik açıdan icrası oldukça güç eserler derin felsefi arka planlar ile örgülenmiştir. Romantik dönem müziği üzerinde en büyük etkiyi edebiyat ve özellikle şiirin yapması bestecileri müziği yeni bir bakış açısı ile tekrar ele almaya iter. Müzik, şiir ile organik bir bağ kurarak yeni bir bileşim oluşturur. Bu yeni bileşim “program müziği”dir. Ancak romantik dönemin program müziği önceki dönemlerin program müziği ile çok az ortak noktaya sahiptir. Eskiden bir durumu veya olayı konu edinip resmederken oldukça çocuksu şekillerde işleyen müzik artık duygu ve sezgilere hitap eden, derin bir kavrayışı gerektiren bir yönde evrilir. Vivaldi’nin Dört Mevsim adlı eseri doğayı ve mevsimleri adeta birer resim gibi dinleyiciye sunarken romantik program müziği tıpkı Beethoven’ın Pastoral Senfoni veya Les Adieux adlı sonatında olduğu gibi dinleyiciyi kendi duyguları ile başbaşa bırakarak kendisini bulmaya itiyordu. Dinleyiciye herşeyi açıkça sunan müzik değil, dinleyicinin eserle iletişime girebilmek için kendisini esere vermesinin gerekli olduğu bir müzikti romantik program müziği. Sonuç olarak, müzik eserleri, senfonik şiirin oluşmasına uzanacak kadar zenginleşmişti. Fransız besteci Hector Berlioz ve Macar besteci Franz Liszt bu türde özellikle öne çıkan bestecilerdi. Müziği anlayabilmek ancak insanı anlayabilmekle mümkündü ve kendini tanımadan – tanımlamadan müzikle buluşmak artık her zamankinden zordu.

    Müziğin kendisini dinleyenlere açıkça teslim etmemesinin altında yatan gerçek, yüksek kültürel birikimli bestecilerin ortaya çıkmasıdır. Besteciler çoğunlukla müzik dışında kalan çeşitli alanlarda da eserler veren veya en azından bu alanları oldukça iyi tanıyan çift yetenekli yaratıcılardır artık. Bu şimdiye kadar görülmemiş yeni bir olgudur. Schumann’ın hem hukukçu hem felsefe doktoru, Weber’in yazar, Wagner’in ressam olması bu bestecilerin eserlerine de büyük ölçüde yansır. Örneğin Schumann’ın piyano müziği basit görünmekle birlikte son derece büyük teknik zorluklar içeren felsefi açıdan oldukça derin içeriğe sahip bir müziktir. Weber ise yazdığı eserlerde kendisine ait metinleri kullanıyordu. Wagner’in aynı zamanda bir ressam olarak resim sanatı ile kurduğu ilişki romantik dönemin en önemli türü olan lied’lerin gelişmesinde ve Wagner aracılığı ile doruğa ulaşmasında en önemli etkiye sahiptir. 18 ve özellikle 19. yüzyıl şiiri, bestecilerin, metinlerin imge ve duygularını müzikle şekillendirdiği sanatsal şarkılarının (lied’lerin) temelini oluşturdu. Bu türde 19. yüzyılda en başarılı örnekler Schubert, Schumann, Brahms, Wolf ve yüzyıl sonlarına gelindiğinde Richard Strauss tarafından sergilenmiştir. 19. yüzyılın “yüksek kültürlü müzisyen” tanımına örnek olarak gösterilecek belki de en önemli besteci, hem yazar hem edebiyatçı hem de bir salon felsefecisi olan Franz Liszt’tir.

    Romantik müziğin kendi kimliğini kazanması ile birlikte ulusal sınırları aşıp Rusya, Bohemya, Macaristan, Polonya, Danimarka, İsveç ve Finlandiya’ya yayıldığını bu sırada ulusal izlerin giderek belirginleştiğini görüyoruz. Dönemin başlamasından önce ağırlıklı olarak İtalya, Almanya ve Fransa’da görülen müzikal hareketlilik, döneme girilmesi ile birlikte tüm Orta ve Batı Avrupa’ya yayılır. Daha önce müzik anlayışı bakımından bir bütün teşkil eden ülkeler romantizmin başlamasından itibaren birçok müzikal bölgeye ayrılır. Polonya’dan sonra Macaristan ve Bohemya, ardından Rusya ve İspanya, üç İskandinav ülkesini takiben Hollanda ve son olarak Ruya’nın birer parçası olan Baltık ülkeleri Yugoslavya, Romanya ve Bulgaristan ulusal kimliklerini romantik müzik içerisinde eriterek yaşatan ülkeler olur. Avrupa’daki bütün bu yayılmanın dışında kalan İngiltere ise halk şarkıları ve ulusal izlerin müziğe taşınarak vurgulanmasını yüzyılın sonuna doğru gerçekleştirir. Halk şarkılarının sanat müziği ile iç içe geçirilmesi aynı zamanda müzikolojinin de doğumuyla aynı döneme denk gelir. Bu folklorik kavramlar, 20. yüzyıl başlarında keşfedilenlerle birlikte, müzik sanatına bir çok (geleneksel yaşam içi) eski, ama klasik müzik için yeni denilebilecek armoni ve ritim kavramını yeniden sunar. Folklorik olana ilgi, müzik tarihine yönelik 19. yüzyılda başlayan önemli sistematik araştırmalarla beslenip gelişmiştir.

    Romantik müziğin klasik dönem anlayışının kural ve katılığına bir tepki olarak geliştiğini ve müzikal geleneklerin büyük ölçüde yıkıldığını söylemiştik. Romantik dönem müziğinin karakteristik özellikleri içerisinde en önemli ve devrimsel olanı kuşkusuz bestecilerin kendi iç dünyalarına dönerek en gizli ve öznel olan duyumlarını müziklerine konu olarak seçmiş olmaları ve buna bağlı olarak insana özgü içten, kendiliğinden ve tutku dolu eserlerin yaratılmasını sağlamalarıdır. Bu bakımdan romantik dönem bireysel bilinç dönemidir ve anahtar kelimesi “ben”dir. Her dönemin kendisinden önce gelen döneme bir tepki olarak doğduğu düşünüldüğünde klasik döneme tepki olarak doğan romantik dönemin barok dönem ile organik bir bağı bulunduğunu sezmek mümkündür. Klasik dönemde tamamen dünyevi olan sanat anlayışı romantik dönemde tıpkı barok dönemde olduğu gibi mistisizme ve doğa üstü bir sanat anlayışına dönüşür. Bu, müzikal anlatımın soyutlaşarak dünyevi olandan kopuşudur. Besteciler giderek artan bir ilgiyle gerçek ötesi ve doğa üstü konulara yönelir. Doğa üstü konuların yanı sıra doğanın besteci üzerinde bıraktığı etkiler de müziğin konusu haline gelir. Günlük olay ve yaşantılardan kopularak hayal gücü ve fantazilerin ağırlıkı olduğu bir anlatım benimsenir. Besteci için önemli olan kendi duygularıdır ve heycan, tutku, korku, üzüntü gibi her tür duyguyu dilediğince ve derinlemesine işlemektedir. Sanat doğanın sanatçı üzerindeki etkilerinin aktarılması yoluyla yapılmalıdır ve içtenliği sağlayacak her tür biçim kullanılabilir. Bu bakımdan romantik döneme özgü yazı stilleri veya formlar ortaya çıkar, daha önceki dönemlerden aktarılanlar ise büyük ölçüde genişletilerek bambaşka yapılar haline getirilir. Klasik dönemin en belirgin özelliklerindne biri olan anlatımda netlik ve sadelik anlayışı yerine karmaşık ve puslu bir anlatım benimsenir. Nocturne, romance, fantezi vals, mazurka, polonez gibi türler hem ulusal akımların hem de bireysel yaşantıların en uygun ifade edildiği türler olarak büyük önem kazanır.

    19. Yüzyılda, gözde müzik türü operaydı. Çünkü bu türde tüm sanat dalları, geniş bakış açıları, yoğun duygusal anlar ve hissederek şarkı söyleme olanakları yaratacak şekilde birleştirilmişti. Fransa’da Gasparo Spontini ve Giacomo Meyerbeer, ‘büyük opera’ olarak adlandırılan tarzı yarattı. Başka bir Fransız besteci, Jacques Offenbach, komik opera olarak bilinen ‘opera-bouffe’yi geliştirdi. Diğer önemli Fransız besteciler, Charles Gounod ve Georges Bizet’ydi. İtalya’da Gioacchino Rossini, Gaeteno Donizetti ve Vincento Bellini, 18. yüzyıl İtalyan geleneği olan ‘bel canto’yu (güzel şarkı söyleme) sürdürdüler. Yüzyılın ikinci yarısında, Bellini ‘bel canto’daki vurguyu , insan ilişkilerinde gizli dramatik değerleri vurgulayarak değiştirdi. Platonik aşk ve şiddet duyguları, Giacorno Puccini tarafından vurgulandı. Alman Richard Wagner, bütün yanlarının merkezi bir dramatik ve felsefi amaca katkıda bulunduğu bir opera tarzı olan müzikal dramayı yarattı. İnsani değerleri vurgulayan Verdi’nin aksine Wagner, efsaneler, mitoloji ve diğer benzeri kavramlarla ilgilendi. Wagner, insanları, objeleri ve diğer kavramları temsil etmek için ‘leitmotif’ (Almanca, önde gelen motifler) olarak adlandırılan melodi ve harmoni parçacıkları yarattı. Bunlar, romantik anlayışta orkestra veya solistler tarafından tekrarlanır hale dönüşmüştür.

    Müzik tekniği bakımından klasik döneme özgü ezgi kalıbı anlayışının sınırları da genişletilir. Daha önce dörder ölçüden oluşan tematik yapılar bu sınırın dışına taşar. Ezgiler klasik dönemdeki gibi basit ve anlaşılır olanlardan ayrılarak karmaşık yoğun ve uzun olur. Burada en önemli etkinin yine Beethoven tarafından yapıldığını unutmamak gerekir. Özellikle son senfonilerinde dört ölçülük ezgiler yerine dördün katları şeklinde genişlettiği ezgi kalıpları giderek bağımsız parçalar haline gelir. Beethoven’dan sonra gelen kuşak için büyük bir yenilik olan bu durum serbest tema ve ölçülerin kullanılmasına kadar ilerler. Dönem boyunca tüm müzikal türler benzeri görülmemiş bir gelişme yaşar. Bu gelişmelerden en önemlisi senfoni formunda gözlemlenir. Yapısal olarak köklerini sonat formundan alan senfoni, büyük bir sıçrama yaparak Schubert, Berlioz, Liszt ve dönemin sonlarında yaşamış olan besteciler tarafından geliştirilerek tam bir yetkinliğe kavuşur. Beethoven ile birlikte orkestrada kullanılmaya başlanan yeni çalgılar romantik dönem boyunca görülen teknolojik yeniliklerin ve mükemmel müzik aletlerinin tasarlanması ile birlikte artarak senfonik müzik içerisinde yer edinmeye başlar. Orksetranın ses hacmi arttırılarak çok daha büyük boyutlara ulaştırılır. Ayrıca korolu orkestra müziği anlayışından farklı olarak bir senfoni orkestrası ile birlikte koro kullanılması da ilginç ve önemli olaylardan biridir. İlk kez Beethoven tarafından Op. 125 Re Minör 9. Senfoni’de kullanılan senfonik koro daha sonra Liszt’in Faust Senfonisi’nde de kullanılır. Bu uygulama aynı zamanda romantizme özgü türlerden biri olan senfonik şiir üslubunun da ilk örnekleri arasında yer alır. Senfonik şiir ve daha önce bahsettiğimiz program müziği birbirlerinin bir parçası haline gelir. Genel olarak bu durumu müziğin konulu hale gelmesi şeklinde tanımlayabiliriz. Bütün bu gelişmelerin yanı sıra bestecilik tekniği açısından da köklü değişimler yaşanır. Armonik kuralların büyük bölümü yıkılarak yerini yepyeni uygulamalara bırakır. Yedili ve dokuzlular gibi karmaşık akorlar kullanılır. Armoninin sınırları zorlanır ve buna çalgısal teknik sınırlar (dönemin virtüözler dönemi olduğu unutulmamalıdır) ile yeni çalgısal renk arayışları da katılır. En yetkin biçimine empresyonizm ile birlikte ulaşan orkestral renk kavramının kökleri bu bakımdan romantik dönemde temellenir. Ayrıca kormatizm ve modülasyonlarda görülen yaygın kullanım da romantik müziğin karakteristik özellikleri arasında yer alır. Bütün bunlara ek olarak lied’in döneme özgü en önemli tür olduğunu söylemek mümkündür.

    Romantizmin müziğe getirdiği yenilikler, 20. yüzyıl müzik anlayışını hazırlaması bakımından diğer tüm dönemlerde görülenlerden daha büyük bir öneme sahiptir. Romantik dönemin son bestecileri olarak görebileceğimiz Saint-Saens, Cesar Franc ve Gabriel Faure müzikal armoninin sınırlarını zorlayarak 20. yüzyıl armonisini hazırlar. Romantik dönem çeşitli türlerin büyük bir evrim geçirerek olgunlaşıp zirveye ulaştığı bir dönemdir. Bu türler arasında En önemli üç tür sırasıyla senfoni, opera ve konçertodur. Opera sanatında zirveye Wagner ile ulaşırken, senfonik müziğin zirvesine Brahms ile ulaşılır. Konçerto formu ise Schumann, Brahms, Liszt, Saint-Saens, Chopin, Tchaikovsky gibi besteciler aracılığı ile en yetkin konumuna gelir.

    Romantik dönem müziğinin en önemli bestecileri arasında Carl Maria von Weber, Franz Schubert, Hector Berlioz, Robert Schumann, Franz Liszt, Frederic Chopin, Niccolo Paganini, Edward Grieg, Antonin Dvorak, Johannes Brahms, Richard Wagner, Modest Mussorgsky, Peter Tchaikovsky ve Rimsky Korsakov gibi isimleri saymak mümkündür. Sesin yapısal bir eleman, kendi başına bir renk olarak kullanılması, Claude Debussy ile Maurice Ravel tarafından geliştirilen ve ’empresyonizm’ olarak adlandırılan yeni romantik Fransız tarzının bir özgünlüğüydü. Müzikte 20. Yüzyıl başlarına, işte bu gelişme ile girilmiştir.



    ORKESTRA

    Aslen eski Yunanca’dan gelen bir terim olup, çeşitli çalgılardan oluşan gruplara verilen isimdir. Eski Yunan tiyatrosunda sahne (skene) ile seyircilerin oturduğu amfiteatr arasında “orchesis” denilen bir yer bulunurdu. Burası trajedideki koroya eşlik edecek müzisyenlere aitti. Orkestra terimi “orchesis” kelimesinden gelmektedir.
    Orkestra tarihinin çok eski olduğu kesindir. Ancak müzik tarihinin bu önemli alanına ait bilgiler Ortaçağ sonlarına dek yetersizdir.. Milattan çok önce yaşamış uygarlıklar bu konuda bazı bilgiler-kalıntılar bırakmışlarsa da bunlardan elde bulunanlar sınırlıdır. Bu belgelerin en eskilerinden biri Asurlulara ait bir duvar kabartmasıdır. Üzerinde on kadar müzikçinin kaval ve eski tip harp çaldıkları görülür. Çalgıları ve ilkel çalgı gruplarını belli bir şekilde ilk defa Hititliler ile eski Mısır ve Grek uygarlıklarına ait kalıntılarda da görebiliyoruz. Son karşılaşılan bulgulara göre özellikle Anadolu Hitit uygarlığı, zamanına göre bu konuda ileri bir durumdaydı. Kullandıkları başlıca çalgılar bugünkü gelişmiş çalgıların pek çoğunun atası niteliğindedir.
    Ortaçağ’daki gezgin şarkıcıları (troubadourlar) özellikle mızraplı ve çok telli çeşitli çalgılar eşliğinde şarkılar söylemişlerdir. Onbirinci yüzyıla doğru nefesli çalgıların da çoğaldığı görülür. Bunlar arasında gayda, obua, çeşitli flütler ve bazı nefesli çalgılar başta gelir. Ortaçağ sonlarına doğru koro topluluklarına eşlik eden çalgı çeşitleri çoğalmıştır. Bu gruplar 16. yüzyılın ikinci yarısına kadar hem dini müzik hem de halk müziğinde yalnız ses eşliği için kullanılmıştır. Bu tarihten sonra çalgısal müzik, ses (vokal) müziğinden ayrılmaya başlar.
    Tam ve gelişkin orkestra müziğinin ilk büyük bestecileri İtalya’da Andrea Gabrieli ve yeğeni Giovanni Gabriel’dir. Her ikisi de “Symphoniae” adını verdikleri orkestra eserleri yazmışlardır. 1600 yıllarında opera sanatı ile yeni bir orkestra türü de doğmuştur. Floransa’da Jacopo Peri’nin yazdığı ilk opera ile sahnedeki solistlere eşlik eden belirli bir çalgı topluluğu oluşmuştur. Bu çeşit orkestranın ilk ve mükemmel örneklerinden olan Monteverdi’nin “Orfeo” adlı eserine eşlik eden grupta şu çalgılar bulunmaktaydı: İki klavsen, iki küçük org, iki kontrabas, üç gamba, iki gitar, iki Fransız kemanı, on eski tür keman, bir trompet, dört trombon.
    17. Yüzyılda, orkestra müziği daha çok gelişmiş, partisyonlar mükemmelleşmiştir. Bu arada çalgıların da çeşidi artmıştır. Özellikle yaylı çalgıların bünyelerinde değişiklikler yapılmış ve zamanımızdaki şekillerini almışlardır. 18. Yüzyılın ilk yarısında orkestra müziği özellikle Johann Sebastian Bach’ın eserleriyle büyük bir sanat kolu halini almaya başlamıştır. Bu büyük besteci, kilise müziğinin en güzel örneklerinden biri sayılan “Matthäus Passion”u için ses topluluğundan ayrı olarak şu şekilde bir orkestra düzenlemiştir : Bir ile üç birinci keman, iki ile üç ikinci keman, iki birinci viyola, iki ikinci viyola, iki viyolonsel, iki flüt, bir birinci obua, bir ikinci obua, bir İngiliz kornosu, bir fagot, birer adet birinci, ikinci ve üçüncü trompet, bir timpani.
    18. Yüzyılın ilk yarısında, orkestra müziğinin en büyük biçimlerinden biri “concerto grosso”dur. Genellikle yaylı çalgılar grubunun katılımıyla sunulan bu biçimi J. S. Bach başta olmak üzere dönemin hemen bütün bestecileri denemişlerdir. Aynı yüzyılın ortalarında Almanya’da Johann Stamitz’in başında bulunduğu Mannheim okulu orkestra müziğine önem vermiş, orkestraya nefesli çalgıları, özellikle korno ve 1690’da Nürenberg’de Denner tarafından bulunan klarneti yerleştirmiştir. Mannheim okulunun orkestra tekniği büyük Viyana klasiklerine devrolmuştur. Haydn, Mozart ve Beethoven orkestrasının yapısı şöyledir: İki veya bir flüt, iki obua, iki klarnet, iki fagot, iki korno, iki trompet, bir timpani ve yaylı çalgılar kenteti (her bir yeteri kadar olmak üzere birinci ve ikinci keman, viyola, viyolonsel, kontrabas).
    Trombonlar, opera C. W. von Gluck’un “Iphigenie auf Tauris”, Mozart’ın “Don Juan” ve “Sihirli Flüt” adlı eserlerinde pek karakteristik olarak kullanılmışlardır. Beethoven, “Fidelio” operasının ikinci perdesinde Leonore – Rocco düetinde kontrfagotu, senfoni orkestrasında, özellikle “Erocia”da üçüncü kornoyu, “Dokuzuncu”da birçok vurmalı saz kullanmıştır. Carl Maria von Weber büyük operası “Freischütz” için özellikle romantik bir etki bırakan korno partileri yazmıştır. Klasiklerin devamında Schumann, Brahms ve Bruckner orkestra bünyesine devamlı olarak pikolo flütü ve bastubayı katmışlardır.
    19. Yüzyılın ilk yarısında büyük bir orkestra devrimcisi ve şairi olan Fransız besteci Hector Berlioz, her çalgının teknik olanaklarını ve estetik bakımdan etkilerini inceleyerek birçok senfoni yazmıştır. Zengin bir partisyon ve çeşitli ses renklerinin kullanımı, eserlerinin başlıca karakteristiğidir. Yalnız “Requiem”inde dört nefesli orkestrası ve sekiz çift timpani kullanmış, melodik ve armonik buluşlar yapmış, İngiliz kornosunun lirik havasını keşfetmiş, özellikle vurmalı çalgılar üzerinde durarak timpani için büyük ustalığı gerektiren partiler yazmıştır. Berlioz, orkestrasına örnek olarak onun “Romeo und Julia” adlı senfonisindeki çalgı gruplarını gösterebiliriz: On beş birinci, on beş ikinci keman; on viyola; on dört viyolonsel; on kontrbas; bir küçük flüt; ikişer adet flüt, obua, klarnet, İngiliz kornosu; dört fagot; dört korno; iki kornet; üç trombon, tuba; iki çift timpani; büyük trampetler, ziller; iki çelik üçgen; iki antik zil; iki harp. Bu zengin partisyon, zamanında, çok eleştirilmiş, hatta bir ressam, Berlioz’un toplu tüfekli bir orkestrayı idare eden karikatürünü yapmıştır.
    Berlioz, modern orkestranın yaratıcısı, Richard Wagner ise tamalayıcısıdır. Bu büyük opera bestecisinin ilk eserlerinden itibaren orkestra için yenilikler yaptığını görmekteyiz. “Uçan Hollandalı” operasında “Gemiciler Korosu”na eşlik eden üç ayrı pikolo flüt, “Tannhäuser”de Elisabeth’in duasında başklarnet orkestraya yeni renkler getirmişlerdir. Wagner orkestrası , Niebelungen operalarından önce en büyük başarıyı “Lohengrin” ile gösterir. Besteci bu operada şu çalgılardan ibaret bir orkestra kullanmıştır: Dört flüt, üç obua, bir İngiliz kornosu, üç klarnet, bir başklarnet, üç fagot, üç trompet, bir kontrabastrombon, dört korno, iki tenor tuba, iki bastuba (Nibelungenlerde bu dört tubanın yerini Ring tubaları almıştır), bir kontrbastuba, iki timpani, altı harp, iki harp (sahnede), on altı birinci keman, on altı ikinci keman, on iki viyola, on iki viyolonsel, sekiz kontrbas.
    Bu orkestra 106 çalgıcıdan oluşmaktadır. Wagner bu topluluğu Nibelungen operalarında genişletmiş, kendi buluşu olan “Ring” tubalarını ve çeşitli vurmalı çalgıları partisyonuna katmıştır. Bu orkestra bilgininden sonra bu alanda yeni buluşlara başlıca Gustav Mahler ve Richard Strauss’un eserlerinde rastlıyoruz. İkincisi “Elektra” ve “Rosenkavalier” gibi eserlerinde modern opera orkestrasına armonium, piyano ve çeşitli vurmalı çalgıları dahil etmiştir.
    20. yüzyılın başlarından itibaren büyük orkestraya ilgi azalmış bulunmaktadır. Çalgıcı sayısı onikiyi geçmeyen orkestralar için “oda senfonileri”, “oda operaları” yazılmıştır. Bu küçük orkestra bestecilerinden başlıcaları arasında Wunsch, Schoenberg ve Hindemith’i gösterebiliriz.
    Bugünkü modern orkestranın çatısını oluşturan çalgıların çoğu son görünümlerini 19. yüzyılda elde etmişlerdir. Yine aynı yüzyılda yeni çalgılar oluşturulmuştur. Bunların arasında başta gelen çalgı saksafondur. Çeşitli tonlarda olup, madenden yapılmış, klarnet ağızlıklı bir obua’dır. Bilindiği gibi, özellikle caz orkestralarında, bandolarda vb. kullanılmaktadır. Bu çalgı senfonik orkestralarda özellikle Bizet’nin “Arlésienne” süitinde, opera orkestrasında Hindemith’in “Cardillac” adlı eserinin ikinci perdesindeki gibi... önemli rol oynar.
    Orkestra, kitabın daha önceki kesitlerinde belirtildiği gibi genellikle bir şef tarafından yönetilir. Orkestra şefinin görevi önemlidir. Bütün bir çalgı grubunun tek bir çalgı gibi kullanılmasını, eserin karekteristiklerinin ve nüansların vb. açığa çıkmasını sağlar: Kısacası eser onunla ruh kazanır. Şefin ayrıca asıl ve önemli görevi orkestraya ritmi ve asli vuruşları vermesidir. Çalgı grubunu tek bir elin yönetimi altında birleştirmek gereksinimi örgütlü, belirli çalgılar içeren orkestraların doğması ileortaya çıkar. Rönesansta görülen orkestra şefleri ya orkestranın “konzertmeister”ı yani birinci kemancısı ya da çembalistidir. İtalya’da bu türlü sanatçıya “maestro al çembalo” denirdi.
    18. Yüzyılın ikinci yarısından sonra Mannheim Okulu ile orkestra şefleri artık yalnız orkestra yönetimi ile uğraşıyor, ayrıca çalgı çalmıyorlardı. O yüzyılın bestecisi Beethoven, iyi bir orkestra şefi olmasına karşın ayrıca sağır olması nedeniyle bu işten ayrılması gerekmiş, eserleri ilk defa Umlauff gibi dostları tarafından yönetilmiştir.
    Titizce yaptırdığı provalar, yerinde müdahaleler ve çok hassas kulağı ile ilk büyük modern opera orkestrası şefi Carl Maria von Weber’dir. Weber’den başka Felix Mendelssohn da zamanının bu alanda ileri gelen sanatçılarındandı. 1835’ten 1847 yılına kadar Leipzig’de ünlü Gewandhaus konserlerini başarıyla yönetmiştir. Yine aynı dönemde modern senfoni orkestrasının ilk şefi Hector Berlioz yaşadı. Bu büyük sanatçı aynı zamanda ilk “misafir orkestra şefi” tipidir. Almanya’da misafir olarak kaldığı zamanlar eserlerini yönetmiştir. Richard Wagner de müzik tarihinin sayılı orkestra şeflerindendir. Bu alanda zaferini Beethoven’in “9. Senfoni”sini yepyeni bir tarzla ve kendi anlayışıyla çaldırdığı zaman kazanmıştır. Wagner’in kendi operaları da her orkestra şefi tarafından kolayca yönetilemez. 19.Yüzyılın ikinci yarısında bu alanda uzman tanınmış şefler şunlardır: Hans Richter, Hermann Levi, Felix Mottl, Carl Muck.
    Yine o yüzyılın ikinci yarısında bu alanda büyük bir orkestra şefi yaşadı: Hans von Bülow. Bu sanatçı ilk defa Wagner operalarıyla tanınmış, birçoklarının ilk sunumlarını yönetmiş, ayrıca Liszt’in çevresine katılmış, ömrünün sonlarına doğru Brahms ve klasik bestecilerin eserlerini çaldırmıştır. Bülow Avrupa’nın en büyük orkestralarını ve bu arada oldukça uzun bir süre Berlin Filarmoni Orkestrasını yönetmiş ve bu ünlü orkestraya büyük yetkinlik kazandırmıştır. Viyana Filarmoni Orkestrası da aynı üstün kaliteyi Gustav Mahler’in yönetiminde kazanmıştır. Bu kişi ayrıca Viyana Devlet ve New York Metropolitan operaları orkestralarıyla yıllarca meraklıları kendisine hayran bırakmıştır.

    Bugün ayrıca Avrupa ve özellikle Amerika’da birçok tanınmış orkestra şefi ile karşılaşmaktayız...


    OPERA (Kısa Bilgi veTarih)
    Latince “Opus” kelimesinden gelen ve İtalyanca bir kelime olan "Opera”nın sözlük anlamı “eser, iş, ürün”dür. Bilinen anlamıyla opera ise müziksel bir sahne eseridir. Bu sanat kendinde şiir ve müziği, şarkı ve tiyatro sanatını, resim ve mimariyi toplamıştır. Kısaca opera Wagner’in de dediği gibi bir “Toplu Sanat Eseri”dir.

    Operanın eskiden beri birçok çeşitleri olduğunu görürüz. Büyük ve ciddi operalar (İtal; Opera seria. Fran; Grand opéra, Tragedie lyrique) asıl opera eserleridir. Komik operalar da vardır (İtal; Opera Buffa. Fran; Opéra Comique). Bunlar müzikal birtakım ayrılıklar gösterirler ve en popüler, en az ciddi müziği içeren operete kadar inerler.

    Klasik opera tarzında yazılmış eski eserler birtakım müzikal ve teatral şekiller içerirler. Bunların başlıcaları; resitatif ve konuşmalı dialoglar, çalgısal uvertürler, aryalar, düetler (terset ve beraber şarkılar), korolar, çalgısal kısımlar (danslar, marşlar) olup genelde operalarda hepsi birden kullanılır. Opera sanatında metin (text) önemli bir rol oynar.

    Operanın ilk zamanlarında müzik şiire bir yardımcı görevi görmüştür. Monteverdi, Lully, Gluck operalarında bunun böyle olduğu kolayca görülür. Sonraları Venedik ve Napoli tarzı operalarla şiir müziğinin yardımcısı olmuş, bu durum Rossini ve Verdi ile tekrar dirilmiş ve Hindemith, Stravinsky gibi bestecilerle bugüne kadar devam etmiştir. Şiir ve müziğin; söz ve sazın anlaşmasının yetkin örneklerini Mozart’ın son operalarında bulmak ve Wagner’in “Musikdrama”ları ile en gelişkin şeklini aldığını görmek mümkündür.

    Operanın anavatanının İtalya olduğunu hemen kabul edebiliriz. Rönesansın başlıca sanat merkezlerinden biri olan Floransa bu sanat türünün beşiğidir. Yapılan araştırmalara göre; opera fikrinin, bu şehirdeki bazı müzikçi şairlerin birleşerek eski Yunan trajedilerine benzer eserler yazma isteklerinden doğduğu anlaşılmaktadır. Örnek olarak Yunan trajedisi alınınca, eşlik müziğinin nasıl olacağı ve kimliği uzun tartışmalara yol açar; Renuccini tarafından yazılan ve Peri tarafından 1594 yılında bestelenen “Daphne” adlı ilk opera sanat çevrelerinde büyük heyecan uyandırır. Peri 1600 yılında “Öridik” adlı bir opera daha yazar.

    Operada ilk gelişimi Monteverdi’de görürüz. 1607’de bestelediği “Orfeo” adlı operasıyla orkestrayı birinci plana almış ve sesleri zenginleştirir. Gagliani, Rossi gibi ilk bestecilerle koro, resitatif ve olgun arya şekilleri oluşur. 1637’de Venedik’te ilk opera binasının açılmasıyla sanatın merkezi Floransa’dan bu kente gelir. Koro ikinci plana atılır. Arioso, canzone, cavatina gibi yeni yeni söyleme şekilleri ekleni, resitatif gelişir. Başlıca Cesti, Ziani, Draghi, Pallavicino, Vivaldi, Lotti gibi sanatçılarla Venedik tarzı opera oluşur.

    İtalyan operası kısa zamanda bütün Avrupa’ya yayılır. Almanya’da 1627’de ilk defa H. Schütz “Daphne” adlı Floransa tarzı bir opera yazar. Müzikli sahne eserleri Almanya’nın çeşitli şehirlerinde özellikle Viyana, Münih, Dresden, Hamburg, Hanover, Leipzig tiyatrolarında yer bulur. Buna karşın oynanan eserler İtalyanca eserlerdir. Alman Ulusal Operası, 1644’te Stadens tarafından yazılan ve ilk Almanca opera olan “Seelewg” adlı eserle başlar. Hamburg, Alman operasının belli başlı ilk merkezidir. Ştrung, Kusser, Keiser gibi besteciler bunun ilk temsilcileri olurlar. İngiltere’de ise Purcell tam İtalyan tarzında birkaç opera bırakır.

    Fransa’da ise opera zevki 1645 yıllarından sonra ülkeye gelen İtalyan opera gruplarının etkisiyle uyanır. 1671’de ilk opera binası “Academie Royal de Musique”te Cambert adlı bestecinin “Pomane” adlı operasıyla açılır. Fransız operasının o zamanki büyük yaratıcısı aslen İtalyan olan J. B. Lully’dir. Klasik trajedi eserleri özellikle Corneille, Racine’in trajedileri bestelenir, saray balesi ve çeşitli danslar operanın garnitürü şeklinde kullanırlar. Lully’nin en büyük eseri 1674’te yazdığı “Alceste”tir. Lully stilini Rameau, özellikle 1733’te yazdığı“Hyppolyte et Aricie” adlı operasıyla devam ettirir.

    17. Yüzyıl’ın sonlarına doğru Napoli İtalyan operasının merkezi olmaya başladı. Napoli okulu Provenzale tarafından kurulur ve A. Scarlatti tarafından devam ettirilir. Zengin melodik şarkılar (Bel Canto), güzel ve uzun aryalar (Sekko rezitativo) yani eşliksiz resitatif bu okulun özelliklerindendir. Scarlatti’den sonra Leo, Durante, Feo ile Haendel’in de etkisinde kaldığı bu okulla beraber müzik, şiir ve söze göre ağırlığını kanıksatmış olur. Daha sonraları Zeno ve :-):-):-):-)stasio gibi metin şairlerinin yazdıkları trajedileri besteleyen Bonancini, Porpora, Piccini opera sanatına yeni buluşlar getirir. Orkestra ile yapılan eşlikli resitatifler bu türdendir. Almanya’da bu zamanın en büyük bestecileri Hasse ve Graun “Opera buffa” türünde özellikle başarılı olurlar. İtalya’da Pergolesi “La Serva Padrona” adlı operasıyla sahne araları için “Intermezzi”ler bestelemek suretiyle yeni buluşlar getirir. Bu şekli Guglielmi, Paisiello ve Cimarosa devam ettirip geliştirir.

    Halk müziğinin etkisiyle yazılmış komik operalar 18. yüzyılda İngiltere’de tutulur. “Ballad-opera” denilen bu tür eserlerden Gay’in yazdığı “Dilenci Operası” başarılar kazanır. Bu tür, Almanya’ya Singspiel adıyla geçer. F. Weise’nin yazdığı ve Standfuss’un bestelediği “Der Tuefel ist los” (1743) adlı Singspiel bu türde ilk eserdir. Aynı tarz eserlere Fransa’da Opéra Comique denmiştir. Bu türlü eserlere güzel bir örnek J. J. Rousseau’nun “Le Devin de Vilage” adlı opera komiğidir.Bu tarzda eserler yazan diğer besteciler olarak şunları sayabiliriz: Duni, Philidor, Monsgny ve Grétry.. Singspiel, Almanya’da Mozart’la en mükemmel ve en güzel şeklini alır. “Saraydan Kız Kaçırma” ve “Sihirli Flüt” bu türde, harika eserlerdir. Haydn, Dittersdorf, Neefe, Benda, Reichardt bu şeklin diğer ustalarıdırlar.

    Ciddi opera, Gluck ve metin şairi Calzabighi yardımıyla devam etmektedir. Gluck da Monteverdi gibi şan yetkinliğine önem verir. Buna örnek eseri; 1762’de yazdığı “Orfeo ed Euridice”dir. Fransız operası Gluck etkisinde uzun süre kalır. 19. yüzyıl boyunca devam eden bu etki özellikle Cherubini, Méhul, Lesueur, Spontini ve Berlioz’da görülür.

    Beethoven biricik operası “Fidellio” ile bu etkiden kurtulur. Beethoven bu operayla insan sesini bir çalgı gibi kullanmış, hemen hemen bir sahne senfonisi oluşturur.

    Mozart ise, önce İtalyan, sonra Gluck etkisinde kalır. Operaları İtalyan diliyle yazılmış olmasına karşın özlü bir karakter taşımakta ve birçok şey vaadetmektedir. Mozart, bekleneni kısa ömrünün sonlarına doğru verebilmiştir: Bu, 1791’de yazılıp oynanan “Sihirli Flüt” operasıdır. Mozart bu eserle Alman sanatında bir dönem açar.

    Opera sanatı büyük gelişimini 19. yüzyılda gösterir. Yüzyılın ilk yarısında Opera Buffa, İtalya’da özellikle Rossini ve Donizetti ile hüküm sürmektedir. Melodik ve neşeli eserleri her tarafta büyük ilgi görür. Ciddi opera, Bellini ile devam eder. Fransa’da Rossini “Wilhelm Tell” operasıyla İtalyan ciddi operasının etkin bir örneğini verir. Auber, Halévy, Meyerbeer Fransız ciddi operasının; Boieldieu, Auber, Adam komik operanın başlıca temsilcileri olurlar. Bu arada Verdi İtalya’da, Weber, Spohr ve Marschner Almanya’da Beethoven’in çalgısal müzikle başladığı romantizmin operadaki temsilcileri olurlar. Singspiel yine Almanya’da Lotzing, Kreutzer, Flotow ve Nicolai ile olgunlaşarak devam eder.



    Opera sanatı, Wagner ile doruğuna ulaşıtığından, operaya ait en büyük ve etkileyici örnekleri Wagner’de görürüz. İlk yenilik Leitmotivdir. Opera eserlerinde sık sık kullanılan bu motif, eserde temel fikri açıklayan herhangi bir olayı dinleyiciye hatırlatır. Wagner’in operalarında bütün sanatlar gerçek anlamda birleşir ve hepsi önemli role sahiptir. Müzik, dekor, şiir, ışık, mimari birleştirilmiş; böylelikle opera, toplu sanat eseri haline getirilmiştir. Wagner dev eserleriyle etkisini zamanımıza kadar devam ettirmiş, opera sanatında yaptığı devrimler geniş yankılar bulmuştur.

    İtalya’da Wagner etkisi, Verismo denilen bir ekol yaratır. Bunların en büyük temsilcileri Mascagni ve Leoncavallo’dur. Lyrique – drama şekli, Fransa’da Gounod, Thomas, Bizet, Delibes, Massenet ve Charpantiér ile güzel eserlerin doğmasına etki eder. Impressionist (izlenimci) okuldan Debussy hariç, İtalyan melodik zenginliğini tam anlamıyla eserlerine yansıtmış olan Puccini bile bir Wagner devamı niteliğindedir.

    19. Yüzyılda yer yer uyanan ulusal müzik okulları yöresel güzelliklerle dolu karakteristik operaların doğmasını sağlar. Rus operası Glinka ile doğar. Dargomişski, Mussorgski, Borodin ve Rimski Korsakof’la devam eder. Rubenstein ve Tchaikovsky daha çok Fransız lirik dramı etkisinde eserler verirler. Operada ulusal dans ve şarkıların en fazla yer aldığı eserlere Çekoslovakya’da, Dvorjak ve S:-):-):-):-)na’da rastlanır. Macaristan’a bakıldığında ise Dohnanyi ve Bartok’ un, Ulusal Macar Operası’nın kurucuları olduğu görülür.

    20. Yüzyıl opera müziği çeşitli sanat olaylarının etkisiyle karışık bir görünüm sergiler. Schreker gibi bestecilerde Wagner ve etkileri birleşmiş, bazılarında caz ve romantizm birbirine karışmıştır. Krenek, Weill, Hindemith, Staravinsky gibi başlıca 20. yüzyıl bestecilerinin eserlerinde karışık etkiler birbirine girmiş, opera sanatı yapısal bakımından değiştirilmiştir.


    20. YÜZYILDA KLASİK MÜZİĞİN GÖRÜNÜMÜ

    1800’lü Yılların Sonlarına Gelirken

    Empresyonistler (eserlerinde özellikle doğadan edindikleri izlenimi aktarmayı esas alanlar), sanat içinde önemli bir yer tutmaya başladıklarında ve sonrasında yepyeni bir takım denemelere, arayışlara geçilmişken; Avrupalı bestecilerin büyük bir bölümü henüz değişikliğe pek az uğramış eski romantik bir ruh halinde müzik yazıyorlardı. Romantizm Sonrası (Post-Romantizm) olarak adlandırılan bu dönem, 20. yüzyılın başlarına kadar sürdü ve romantizmden, 20. yüzyılın yeni müziksel anlatımına geçiş dönemi olarak işlev gördü. Bu süreç içersinde Avrupa müziğinde Wagner’in etkisi hissediliyordu. En parlak, en gösterişli çalışmaların bir kısmı yine bu dönemde üretilmişti. Örneğin Gustav Mahler, görkemli orkestralar için uzun ve karmaşık senfoniler yazdı. Mahler’in senfonik müziklerinin çoğu (ağır) ezici olmasına karşın, bazıları oda müziği kadar içten ve samimiydi. Aslında Mahler’in müziği Viyana’yı da (klasik dönem biçimini de) çağrıştırıyordu.

    Bu dönemde yeniden, müzikte milliyetçilik (ulusçuluk) eğilimi ortaya çıkar. Çünkü, farklı ulusların bestecileri bağımsızlıklarını savunmaya ve müziklerini Wagner’in etkisinden kurtarmaya başlamışlardı. Bunu yapabilmek için de müziklerini yurtsever temalara ve aktarımlarını da kendi topraklarının geleneksel halk müziğine dayandırmaya çalıştılar. Bunların arasında; Rusya’dan Modest Mussorgsky (1839-1881) ve Nikolai Rimsky-Korsakov (1844-1908); Çekoslovakya’dan Antonin Dvorák (1841-1904); Norveç’ten Edvard Grieg (1843-1907); Finlandiya’dan Jean Sibelius (1865-1957); İngiltere’den Edward Elgar (1857-1934); İspanya’dan Manuel de Falla (1876-1946) ve Amerika’dan Charles Ives (1874-1954), bu tür temalara ve stillere önem verdiler ve müzik dağarına katkıda bulundular.

    Fransa’da durum biraz daha farklıydı. Fransız besteciler, halk müzikleri yerine geleneksel aristokrat (kentsel içerikli) müziklerine (özellikle François Couperin gibi bestecilerin 18.yy. başlarındaki dönemine ait anlayışa) döndüler. Bu dönemin Fransız müziği; ölçütleri, sınırlılıkları, berraklık ve açıklığıyla ayırt edildi. İlk anda etkileyici, kibar ve zarifti. Bu özelliklerinden dolayı; (1871 yılında) “Fransız Müziği için Ulusal Birlik” kurucuları, bu müziği motive etmenin ve özendirmenin yollarını aradılar. Yeni nesil Fransız bestecileri; Camille Saint-Saëns (1835-1921) gibi; etkili uyuma sahip ve yumuşak melodiler yaratmak için romantik uygulamalar kullandılar, birliğin kurucularından biri olan Gabriel Fauré (1845-1924) ise diğer bütün işlerinin yanı sıra sanatsal içerikli şarkılar besteledi. Fakat müziği Wagner’in etkisinden asıl kurtaran sürecin en önemli bestecilerinden Claude Debussy oldu: Claude Debussy, dönemin başka bir Fransız bestecisi olan Cesar Franck (1822-1890)’ın öğrencisiydi.

    Debussy

    Claude Debussy’nin (1862-1918) müziği, Fransız geleneğinin bir yansıması olmasına karşın ulusal sınırları aştı. Debussy çoğunlukla “Empresyonist” yani izlenimci olarak anıldı; oysa bu Debussy’nin sevmediği bir terimdi. Müziği, özellikle atmosferi-çevreyi tarif etmekte (bu, hayali bir durum ya da ortam olsa bile) çok başarılıydı. Bütün bunların dışında onun müziği klasikleşmiş müzik ölçütleri içinde bestelemeye-dinlemeye alışkın kişilerin müziği ile karşılaştırıldığında farklı ve arayışçı, önerici bir müzikti.
    Debussy, Alman besteciler gibi büyük, geniş çaplı orkestralara yazmasına karşın asıl amacı, yoğun etkiler yerine yeni ve farklı sesler yaratmaktı. Çoğunlukla, o güne kadar alışıla gelmiş olanın dışında çalgılar kullandı. Alışılmışın dışında alaşımlar-uygulamalar yaptı, bir çalgıyı diğerlerinden farklı ve klasik müzikte alışıldığı türden bir etki ile tınlamasını getiren (orkestra içindeki yerleşim vb.) uygulamalara yenilerini ekledi. Melodilerini kısa ve dar bir aralıkta tuttu ancak müziğinin tınısı klasik müziğe ağırlığını veren Alman repertuarında görülenlerden farklı ve zengindi. Onun dönemindeki ressamların Uzak Doğu ve özellikle Japon sanatından esinlendiği gibi, Debussy de kilise tarzına ve Çin müziğine yöneldi.
    Debussy’nin en iyi bilinen orkestra çalışması Prélude à L’aprés-midi d’Un Faune [ Bir Pan’ın (Orman Perisi’nin) Öğleden Sonrası İçin Prelüd (1894) ], mitolojiyle ilgili bir şiirden esinlenilerek yazılmıştır. Bu çalışmanın açılışı, yumuşak bir flüt sesiyle başlar. Sonradan harp ve korno sesleri flüt sesine eşlik yapmak üzere eklenir ve flütten obuaya geçiş yapılır. Sesin rengi bir anda değişir. Daha sonra tekrar solo flüte dönülür. Diğer geleneksel orkestra çalışmalarının çoğundan farklı olarak, Prélude bir yere odaklanmamıştır ve belirgin bir yön görülmez. Ritim düzensizdir, armoni karmaşıktır. Bu Prélude sonsuzluktan esinlenir. Yansımayı ve hayali uyandırır. Bir düş kurmaya çağırır.
    Bu eser, ruh olarak ressam Gaugin’in çalışmalarına yakındır. Hatta diğer bazı özellikleriyle - ses renklerinin zenginliği, formun açık dağılımı ile empresyonist ressamların resimlerini andırır. Monet ve diğer empresyonistler ve post-empresyonist ressamlar resme yeni bir içerik getirmiş ama Batı gerçekçiliğinin sınırlarının dışına çıkmamışlardır. Debussy ise müziğe yeni renkler ve uyumlar getirdi. Onun getirdikleri 20. yüzyıl Batı klasik müziğini ciddi ölçüde etkilemiştir.

    Maurice Ravel de (1875-1937) Debussy gibi bir empresyonist Fransız bestecisidir. Onun Daphnis ve Chloe (1912) isimli bale müziği de en az Debussy’de sözünü ettiğimiz Prélude kadar zengindir. Ama Ravel’in melodileri, ritimleri ve tonlaması Prélude’den daha açık ve kolay anlaşılır durumdadır.
    Besteci başka tarzlarda da eserler yazmıştır. Bu eserlerde empresyonist etkiler sınırlıdır. Maurice Ravel başka kültürlerin ve başka zamanların müziğini taklit etmeyi severdi: Viyana’nın vals müziğini La Valse’de (1920); İspanyol halk müziğini Boléro’da (1925); ve Amerikan cazını Concerto for Left Hand’de (1930) kullandığı görülür.

    Eric Satie (1866-1925), alışılagelmişin oldukça dışında ve zıpır bir besteciydi. Anti-empresyonist ve anti-romantik olarak adlandırılır. İlk besteleri, Debussy’nin sakin ve soğuk melodilerini ve klasikleşmiş tarzının dışındaki etkiyi çağrıştırır. Ama, Eric Satie’nin stili daha çok bir kuruluk içermektedir. 20. Yüzyılın başlarında yazdığı sonraki besteleri o dönemin yerleşmiş inançlarına, adetlerine ve geleneklerine uygundu. Bestelerinin genellikle yerici-aykırı ve birbirine zıt başlıkları vardı. Örneğin Three Pieces in the form of a Pear (Armut Şeklinde Üç Parça) ve Dehydrated Embryos (Kurutulmuş Embriyonlar) gibi. Bu başlıklar genellikle Empresyonist resimlerin başlıklarıyla alay eden taklitlerdi, ayrıca bu başlıklarda Sentetik Kübizm, Dada ve Surrealism akımlarına eğilimler de görülür.

    1900’den 1950’ye

    Müzikte 1910-1930 yılları arası, sanat tarihinin (resim-mimari vb. alanlarında) 1905-1914 yıllarında yaşadıklarıyla benzeşir. Çünkü bu yıllarda müzikte şimdiye değin müziğin kendi tarihinde görülmedik yenilikler olmuştur. Sanatçılar sistematik bir şekilde Batı dünyasının sanat kültürüne ait olmazsa olmazları yerle bir etmişler, besteciler, 16. yüzyıldan bu yana Batı müziğinin temellerini oluşturan klasik yapının temel direklerini söküp yıkmışlardır.
    1930 ve 1950 yılları arasında bu denemeler yavaşlamış ancak tamamen bitmemiştir. Birçok besteci eski tarzlara geri dönmüş ya da yeni ile eski arasında bir sentez oluşturmaya çalışmıştır. Örneğin Stravinsky, eski formlarla yeni formları birleştirmiştir.
    Bu yüzyılın ilk yarısında yaratıcı enerjinin bir ürünü olan milliyetçiliğe verilen önem de yine bu tarihlerde öne çıkmıştır. Bu gelişme diğer sanatlarda yoğun biçimde karşımıza çıkmaz. Müzikte örneğin Bela Bartók folk üslubuyla çalışmalar yapan 20. yüzyılın en önde gelen bestecisiydi. Folk müzikle hem öğrenci hem de besteci olarak uğraştı. Farklı ülkelerden (daha çok Macaristan ve Romanya’dan) çok sayıda folk ezgisi topladı ve kariyeri süresince bu folk öğelerini kendi müziğine kattı. Bartók’un çalışmaları arık, güçlü ve moderndi. Müziğinin orijinalliği folk müziğinin direk kullanımından ve bir kısmını Anadolu topraklarında gerçekleştirdiği kendi halk müzik araştırmalarına dayanan armoni, renk ve ritim denemelerinden kaynaklanıyordu.
    Yeni müziksel dillerin gelişiminde bir öncü olarak Bartók, kendi döneminden iki besteci tarafından aşıldı. Bunlardan biri halk müziğini çok iyi kullanıyordu.

    Stravinsky

    Igor Stravinsky (1882-1971), ilk bestelerinde Rus halk stilini kullandı. Onun modern müziği bir çok açıdan Picasso’nun modern resmine denk düşer. Stravinsky ve Picasso’nun adlarının öne çıkışı 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gelişti ve hâlâ ikisi de, 1. Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda Paris’te çalışırken nasıl anılmışlarsa yine bu gün o önemle anılıyorlar.
    Picasso ve Braque, Kübizm’e öncülük ettikleri zaman, Stravinsky’nin en önemli (en ünlü) eserleri olan üç balesi de ilk kez sunuldu. İlk balesi Ateşkuşu (1910) Rus milliyetçiliğinin egzotik renklerini anlatan bir Rus hikâyesidir ve büyük bir başarı elde etmiştir. İkinci balesi Petrushka (1911), kuklaları ve Rusya’nın cadde panayırlarını anlatan bir baleydi, o da popüler bir başarı elde etti.
    Fakat üçüncü balesi La Sacre du Printems (Bahar Ayini) bir kargaşaya ve çatışmaya neden oldu. Bahar Ayini Debussy’nin Prélude’ünde ve Ravel’in bazı çalışmalarında olduğu gibi, bir pastoraldi ve benzer bitişlere sahipti. Bu eserde; tatlı bir ormandaki hayal ürünü varlıklar yerine insanoğlunun kurban edildiği ilkel insanlarla dolu bir Rusya vardır. Giriş, hüznü ve kederi anlatan bir solo ile başlar. Diğer üflemeli çalgılar soloya katılırlar ve müzik, yıllık bahar zamanı kurban törenlerinin ilk saatlerindeki karanlık ormanın heyecan ve telaşını anlatır. Ayinin birinci bölümü; Dance of the Youth & Maidens’da telli çalgılarla tekrarlanan toplu seslerin güçlü, sağlam bir ritmi vardır. Dört vuruşlu düzenli ritmin monotonluğu, güçlü vurguların düzensiz yerleştirilmesiyle yok olur. Böyle bir kalıp, geleneksel vurgu kalıplarına uymaz : Serttir. Ritim bazen kesilir ve nefesliler ile kornoların iniltileri ve çığlıkları ritme karışır. Bunu izleyen bölümler, halk ezgileri ile süslenmiştir.
    Bölümler arasındaki geçişleri ve hatta her bir bölümün bütünlüğünü belirlemek zordur. Çünkü, bir bölüm, bir sonraki bölümün içine girmiş, onunla karışmış gibidir. Tüm bölümler sert ve şiddetli değildir. Ama en yumuşağı, en sakini bile, hareketli, kıpır kıpır ritimlerle ve sanki insanı astrolojik translara çağıran seslerle doludur. Sacrificial Dance (Kurban Dansı) isimli son bölümün müziği ise, vahşi, şiddetle sarsan, çırpındıran ritimleriyle, bize kurban olarak seçilen kişinin ölüme gidişini anlatan güçlü bir çatırtıyla son bulur.
    Stravinsky’nin Bahar Ayini adlı bu eserindeki asıl önem verilmesi gereken yaklaşımı, müziksel etkide ilkel melodileri ve ritimleri kullanmayı istemesindedir. Bahar Ayini’nin en önemli özelliği önceden sezilmeyen, beklenmeyen müthiş şiddetli ritimleridir.
    1913 yılının halkına göre bu ritimler duygusuz, anlamsız ve hatta iğrenç bulunuyordu. Buna karşın Stravinsky’nin balesi yine de kendi alanında oldukça uzun süreli bir etki yarattı. Bu eser bir kısım müzik insanının değerlendirmelerine göre, müziksel dilin öğelerini bir daha eskisi gibi bir araya getirilemeyecek şekilde dağıtan, sarsan bir patlamaydı: Bu eser, bu kadar radikal ve anlamlı bulunmaktadır.
    Stravinsky, böyle olağanüstü, gösterişli bir eserle tanındıktan sonra, eserlerini orkestrada çalınacak biçimde işleme gereksinimi yaşamıştır. The Soldier’s Tale (Askerin Öyküsü) adlı eser danslarıyla eğlenceli bir gösteridir. Yazarın Rus stilinden uzaklaştığını gösteren bu eser, savaş zamanında yedi çalgıcı için yazılmıştır. Bu çalışmada The Rite of Spring (Bahar Ayini)’de olduğu gibi ritme çok önem verilmiştir. Ayrıca ritimleri oldukça yaratıcıdır. Son bölümdeki davul uygulaması daha çok Amerikan Jazz’ında duymaya alıştığımız gibidir. Stravinsky bu tür bir sese ilgi duyduğunu “Rag Time” (1918) ve “Piano Rag Music” (1919) isimli eserlerinde göstermiştir. “Pulcinella” (1919) küçük bir orkestrada çalınacak şekilde işlenmiş bir baledir. Bu bale, Stravinsky’nin, kostümlerini Picasso’nun hazırladığı tek projesidir. Gala gecesinden dokuz gün sonra Picasso, bestecinin yandan görülen meşhur portresini yapmıştır. 18. Yüzyıl müziğinden gelen İtalyan besteci Giovanni Battista Pergolesi’nin müziğinden esinlenerek yazdığı “Pulcinella” adlı eserinde Stravinsky kendi neo-klasik (yeni-klasik) döneminin sinyallerini vermiştir. Bu dönem birkaç yıl sürer. Bu stildeki çalışmalar uyumsuz, şaşırtan ve tuhaf ritimleriyle Stravinsky’nin sürprizlerle dolu kişiliğini yansıtır. Symphony of Psalms (İlahiler Senfonisi-1930) adlı eseri ise, Stravinsky’nin neo-klasik döneminin en iyi örneğidir. Bu çalışma birçokları tarafından 20. yüzyılın başyapıtı olarak görülür.
    Kariyerinin son dönemlerinde Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşarken, Stravinsky, Schoenberg ve taraftarlarının öncülüğünü ettikleri 12 ton müzik tekniğini, kendi ihtiyaçlarına göre uyarladı. Stravinsky, sistemi çok bireysel, orijinal ve temkinli bir şekilde kullandı. Hatta, bu olağanüstü, dikkate değer kariyeri bitmeden önce besteci, dönüp Rus Milliyetçiliği tarzında eserler yazdı. Bu eserlerde; Strauss, Debussy ve halk üslubundan etkiler duyulur. Besteci, ilkellikteki serüveni, Amerikan jazz’ından esintileri, Neo-Klasizm’deki ilk gelenekleri canlandırması ve 12-ton sistemini geliştirmesiyle müzik dünyasını şok etmiştir. Bestecinin eserleri arasında; birçok bale, koro müziği, iki tane opera ve senfoniler vardır. Bu eser çeşitliliği arasında, her bir esere sinen Stravinsky stili ortaya çıkar: açık, berrak ve kuru ton, sade, süssüz zıtlıklar, önceden tahmin edilemeyen, sürpriz-beklenmeyen ritimler ve hepsinin ötesinde, Müziksel Heyecan...

    Schoenberg

    Arnold Schoenberg (1874-1951), Mozart, Beethoven ve Mahler’in kenti Viyana’da doğdu. Schoenberg, küçük yaşta bu kentin hoş kültürüne katıldı. Ama, babasının erken ölümü yüzünden 21 yaşına kadar müzik eğitimini karışılamaya gücü yetmedi. Kariyerinin önemli bir bölümünü, Viyana’da, Berlin Prussian Akademisi’nde ve Los Angeles’daki California Üniversitesinde öğretmen olarak geçirdi. Schoenberg hayatı boyunca hiçbir zaman Stravinsky gibi ünlü biri değildi. Ancak, en özgün ve en önemli modern müzik düşünürü olarak, önde gelen bestecilerin saygısını kazandı. Ayrıca, Berg ve Webern gibi sadık, vefalı ve izini sürdüren öğrencileri oldu.
    Müziği, ilk zamanlar geleneksel Romantik stilin son dönemlerinin etkisi altındaydı. 1900 yılında, bir cantata yazmaya başladı. Bu eserde bir anlatıcı, beş vokal solisti, dört koro ve gösterişli bir orkestra vardı. Bu çalışma 1913 yılında sunuldu. Fakat, 1908 yılı sırasında, dev bestelere karşı ilgisi yok oldu ve müziksel aktarım ve uyumu gitgide atonal oldu. Müzikal düşünceyi köklendiren alışılagelmiş müziksel ilerleme yollarından kaçındı. Bu yüzden de, alışık olmayan kulaklar için onun tümüyle atonal (klasikleşmiş ton etkisinin dışına taşan) müziğini dinlemek hiç kolay değildir. Çünkü seslerin toplu etkisi alışılagelmiş örneklerle bağdaşmaz. Melodileri belli bir çözüme-rahatlatıcı etkiye ulaşmaz, nereye gittiği ve nerede bittiği belli değildir.
    Ama Schoenberg ve taraftarlarına göre atonal müzik, Batı’da ilk kilise müzikleriyle başlayan klasik müziğe ait evrimin mantıksal olarak hemen bir sonraki aşamasıydı. Onlar, “çatışma, uyumsuzluk görelidir” diyorlardı. Schoenberg’e göre; atonal müzik, çatışma, uyumsuzluk sorununu çözüyor ve onu özgürlüğe kavuşturuyordu aslında.

    *

    Savaş Sonrasında Görünüm

    Avusturyalı besteci Anton Webern, 2. Dünya Savaşı sonunda Amerikan askerleri tarafından trajik bir yanlışlık sonucunda bir başkasına benzetildiği için evinin balkonunda vuruldu. Eğer yaşasaydı, yüksek disiplinle tanımlanabilen müziğinin, yeni bir müzik hareketinin temeli olacağını görmüş olacaktı.
    1940’ların sonlarında müziği çok popülerdi. Batı Almanya’da Darmstadt’da bir Webern mezhebi bile gelişti. Özellikle hayranlarından Pierre Boulez ve Kurlheinz Stockhausen , Webern’in fikirlerini geliştirdi. Hatta 1955’deki ölümünün 10.yıldönümünde, Los Angeles’daki Stravinsky bile onu kahraman ilan etti.
    Webern’in kuramsal ve soyut müziği, 12 ton uygulamalarının doğrudan ürünüdür, ve onun müziği, bugüne kadar gelen müzik biçimlerinin en gelişmişidir. Total ------ism olarak adlandırılan bu yeni üslup, müziği eski kalıplarından kurtaran ve yeni bir yola yönelten bir girişim, bir çabaydı. Yaklaşık bir yüzyıldır, görsel sanatlarda duymaya alışkın olduğumuz “avant-garde” terimi; ------ist besteciler (Webern ve takipçileri) tarafından, geçmişle ilişkilerinin kesildiğini ifade etmek için benimsendi ve kullanıldı. Structures I (Yapılar I-1951; iki piyano için yazılmış bir çalışma)’da Boulez, sürelere, dinamiklere ve nota vurgularına bu yöntemi (------izmi) uyguladı. Total-------ism uygulaması, 20. yüzyılın sonlarına doğru müziksel uygulamalarda kullanılmasına karşın ilkeleri ilk çağ müziğinde kullanılan rakamlı üretim ve sunusuna dayanır.
    Bugün hâlâ total ------ism’de müziksel aktarım, rakamsal olarak ifade edilse de bu ölçütlülüğüne karşın duygusal, içten müzik üretmek mümkündür.
    Sonraları, total ------ism’e katılım sona erdi (en azından Avrupa’da). Fakat, sistemin karmaşıklığı hâlâ bazı bestecilere ilgi çekici geliyordu. Boulez’in “Le Marteau sans Maitre” (The Masterless Hammer) isimli, 1954’te yazılan ve 1957’de yeniden elden geçirilip değiştirilen eseri, atonalism’in son zamanlarındaki en güzel çalışmadır. Bu çalışma dokuz bölüme ayrılmıştır ve alto ses için yazılmıştır. Flute, xylorimba, vibraphone, gitar, viyola gibi çalgılar kullanılmıştır.
    Birçok besteci 12 ton sistemi veya daha başka yollar kullanarak besteleri yeniden yapılandırmaya çalışıyorlardı. Bu besteciler, her zaman kullanılan çalgılarda değişik kullanım metodları geliştirdiler: özel dudak metodları, ortodox geleneğinin dışında parmak kullanımı, alışılagelmişin dışında yay ile çalma teknikleri kullandılar. Krzysztof Penderecki’nin 1960 yılında yazdığı Threnody to the Victims of Hiroshima adlı eserinde keman kullandı, ve kemanların tümü aynı şekilde ve birbirine yakın aralıklarla ses çıkarıyordu. Böyle bir metod hiç akıldan çıkmayan, insanın kafasında takılan ve elektronik müziği anımsatan bir ses üretiyordu.
    Boulez ve Stockhausen’in öğretmeni olan Olivier Messiaen, Doğu’ya özgü biçimlere hayran kaldı: gonglar, temple blocklar, tahta ve cam çanlar ve Çin zilleri kullandı. Latin Amerikan bongoları (elle çalınan bir çeşit küçük davul), “conga”lar, “muraca”lar, “marimba”lar, Afrika davulları, yeni müziğin ritmik ve renkli özelliğine uygun çalgılardı. Harry Partch (1901-1976) gibi bazı müzisyenler de kendilerine özgü bazı enstrümanlar icat etti.
    Daha sonra çalgıların karşısına yapay/suni olarak üretilen sesler çıkarıldı. Elektronik müzik olarak adlandırılan bu müzik, elektronik aletlerle üretildi. “Musique Concrete” (somut müzik), bu suni müziğin ilk formlarından biridir. Sesler özel şekillerde değiştirilip teybe alınır, ses değişimleri, teybin mekanik kapasitesine, hız değişimlerine, teyp yönünün değiştirilebilmesine, kesme ve eklemelere bağlı olarak uygulanır. Bazen de ses, radyonun üzerindeki tonlama kontrolleriyle ve ekolar yaratarak değişik biçimlere sokulur. Bu da 1940’ların sonunda, Fransız Radyosunda ve bir müzik araştırma grubunun çabalarıyla doğdu. Yıllar boyu, grup birçok yeni müzisyeni ortaya çıkardı. Bunlar arasında Messiaen, Boulez, Stockhausen ve Edgard Varese (1883-1965) de vardır. Bu müzisyenler stüdyolarda çalıştı ve yeni müzik akımına önemli etkileri oldu. Varese’in Poeme Electronique, bu tür müziğin en iyi bilinen eserlerinden biridir ve Varese ile Le Corbusier’nin işbirliğinin bir ürünüdür. Varese’in bu eserinin ilk sunumunda sekiz dakikalık elektronik şekilde üretilmiş sesler bir takım çeşitli kaynaklardan üretilmiştir: piyano, ziller, org, vurmalılar, sirenler, insan sesleri, makineler ve bazı elektronik sesler. Duvara döşenen 425 hoparlörle mekan, Poeme Electronique’in sesleriyle kaplanmıştır. Varese bu sunu üzerine “Müziğimi tam anlamıyla ilk kez duydum” demiştir.

    Deneme yanılma ile bir besteci müzikte yeni sesler türetebilir. Saf, katıksız elektronik müzik, elektronik olarak elde edilmiş seslerden oluşur ve bu müzik geleneksel müzik gibi bestelenmelidir. Yani, önce bestecinin kafasında belirlenmeli ve daha sonra seslere dönüştürülmelidir. Elektronik müziğin ilk bestecileri, geleneksel meslektaşlarından farklı olarak, bir müzik dili kullanmamışlardır. Perdeleri, süreleri ve diğer müzik değişkenlerini işaretlerle veya sembollerle göstermemişlerdir. Ses frekansı ile ilgili teknisyenlerin (audio-teknisyenlerinin) dilini kullanmaya zorlandılar: Frekans cinsinden perde değerlerini grafiklerle göstermek, süreleri kayıt uzunluğu cinsinden göstermek, jeneratörler, filtreler, değişken hızlı kaydediciler yardımıyla her bir sesi tüm değişkenlere göre (perde, süre) teknik olarak yaratmak, ortaya çıkarmak vb. Kısacık bir müzik parçası hazırlamak bile çok sıkıntılı ve zaman alıcı bir işlemdir. Bu koşullar altında, ilk elektronik müzik stüdyosu, Cologne’da 1951 yılında kuruldu. 1954’ün sonuna kadar, bestelerin ilk sunumu radyo ve televizyonda yayınlanmadı. 1965’de bu durum değişti. Çünkü Robert Moog, synthesizer’ın pratik ve portatif bir çeşidini geliştirdi. Synthesizer, kullanıcının istediği orijinal elektronik sesleri üreten bir cihazdı. Ses perdelerini, sürelerini, sesin alçaklığını veya yüksekliğini, ton, ses aralıklarını değiştirebiliyordu ve dijital bilgisayara bağlandığında, hafızaya alma özelliği sayesinde zaman kazandırıyordu. Daha sonraları bu cihazın çok daha gelişmişi kullanılabildiğinden ilerleyen zaman içinde elektronik müzik bestecileri jeneratörleri, filtreleri, modülatörleri, işaret ve sembolleri ve çalgıları kullanmak yerine artık synthesizer’lara yer vermişlerdir.
    Bilgisayar müziği toplum kültürü üzerinde büyük bir etki yarattı. Ancak dünya müzik sanatını çok fazla etkilemedi. Deneysel müzisyenlerin stüdyolarından, rock müzisyenlerine ve ses laboratuvarlarından üniversitelere ve hatta evlere kadar yayıldı. Melodi ve ezgileri radyo ve televizyonlarda kullanıldı. Halkın elektronik müziği sevmesine ve kabul etmesine rağmen, ciddi müzisyenler, besteciler, synthesizer kullanılmaya başlanana kadar, elektronik müziğe pek hevesli bakmadılar. Çünkü genellikle ciddi bestecilerin yaptığı elektronik müzik pek ilgi çekmiyordu.

    Amerika’daki Gelişmeler

    İki savaş arasında Amerikan müziği, tıpkı Amerikan sanatı gibi genellikle Avrupa’daki gelişmelere dayanmıştır. Ama bunun istisnaları da vardı: Charles Ives (1874-1954), sigortacılık yaparak hayatını kazanan ve deneyleri için gerekli parayı bu şekilde elde eden bir besteciydi. Yazdığı eserlerde, orkestra dört farklı motif çalarken, şarkıcılar da aynı melodiyi farklı biçimlerde söylüyorlardı. 1900’lerin ilk yıllarında, Amerikan kültürü böyle bir müziğe hazır değildi. Yazdığı eserleri 1918 yılına kadar yayınlatmadı. 1930’lara kadar da hiçbir yerde çalınmadı. Fransız Varese, müziği ihmal edildiği için bir şeyler yapma gereği duydu ve International Composer’s Guild (ICG)’ı (Uluslararası besteciler derneği) kurdu. Bu dernek, yeni partisyonlar seslendirmek için kurulmuş bir organizasyondu.

    Ives ve Varese’in izinden giden Henry Cowell, ses aralığı demetini ilk kez ortaya atan bestecidir. Amerika’nın modern bestecileri arasında, Roger Sessions, Virgil Thomson, Roy Harris, Aaron Copland ve Elliot Carter’i sayabiliriz. Ama bugün yine de müzikteki yapısal yeniliklere anlamlı adımları atan önemli besteciler olarak, Stravinsky, Schoenberg, Berg ve Webern’i başta saymak zorundayız.
    Varese’in Uluslararası Besteciler Derneği, modern müziğe yönelik başka bir takım derneklerin kurulmasına ön ayak oldu. 1930’ların başlarında, ünlü bestecilerden Serge Koussewitzky ve Leopold Stokowsky yeni partisyonlar çalıyorlardı.
    Modern yaşamın müziği olmak üzere modern müziğin gelişmesi olasılığı boş bir umut değildi. Ama, yüzyılın ortasına doğru bu modern hareket sona erdi. Tutucu stiller, Avrupa ve Amerika’nın hem sanatından hem müziğinden atıldı. Amerikan bestecileri, ekonomik bunalıma ve daha geniş bir halk arayışına olan ihtiyaç yüzünden, ulusal temalar üzerine yazmaya başladılar. Copland, çeşitli Yeni Dünya Folk (halk) stillerini kullanarak senfonik müzik yaptı: El Salon Mexico (1936)’da Meksika şarkıları, Dunjan Cubana’da Cuban dans ritimleri ve Billy the Kid’de kovboy şarkıları... Copland’ın bir de Appalachian Spring isimli balesi vardı. Bu baleyi The Gift to be Simple isimli eserle birleştirmiştir. Bu eser 1944 yılında yazılmıştır ve savaş öncesi Amerikan müziğinin stilini yansıtır. Fakat sonra, Amerikan müziği de, Amerikan sanatı gibi değişim hareketlerine teslim olmuştur: Savaşın sona ermesi, ulusal müziğin gözden düşmesi, itibarını kaybetmesi, sanatın yenilenmeye olan ihtiyacı ve hatta atom bombası olayı. Bütün bunlar dışında, değişim hareketlerini etkileyen diğer bir olay da, Avrupa’dan Amerika’ya göçlerdir. 1915 yılında Amerika’ya gelen Varese’e ek olarak, Bartók, Schoenberg, Stravinsky ve Paul Hindemith (1895-1963)’i sayabiliriz.


    Savaş Sonrası Amerika’sı

    Savaş sonrası dönemde, Amerikan müziğinde iki karşıt (zıt) yaklaşım ortaya çıktı. Birinci yaklaşım, Avrupa müziğini takip ediyordu. Bu yaklaşıma inananlar, yapıya ve kontrole önem verdiler. Diğer yaklaşıma inananlar da kontrolsüzlüğün üzerinde durdular. İlk yaklaşım, Mondrian’ın disipline edilmiş sanatına benziyordu. İkinci yaklaşım ise, soyut, kuramsal empresyonistlerin, serbest, sınırlanmamış sanatına daha yakındı.
    1916 doğumlu Milton Babbitt New York Üniversitesi’nden mezun olduktan (1939) sonra 12-ton sistemini uygulamaya karar verdi. Babbitt, bu sistemi uygulamaya karar verdiğinde, Roger Sessions (Babbitt’in öğretmeni) bu fikre karşı çıktı. O dönemlerde Schoenberg’in müziği de fazla tutulmuyordu. Fakat genç besteci bu kararında ısrarlıydı ve birkaç yıl sonra, bu sistemi uygulayarak geliştirdi. Bu sırada, Boulez ve Stockhausen de aynı şeyi yapıyorlardı. Fakat iki taraf da birbirinin çabalarından habersizdi. Aslında, Babbitt Total ------ism’in Amerikan uygulamasını yarattı. Bugün, o ve onun izinden giden besteciler hâlâ aynı şeyi yapıyorlar, fakat Avrupa bu işten çoktan vazgeçti. Amerikan “------ist”leri aslında, bu konuda, Avrupalılardan çok daha fazla iş yaptılar ve müzikal malzeme ve gereçlerini her yönüyle kontrol etmeye ve tüm öğelerin arasındaki ilişkileri aramaya devam ettiler.

    Babbitt müzikte teknolojiyi ve elektronik sesi ilk kullanan Amerikalılardan biridir. Babbitt Kafamda çalışmamla (müziğimle) stüdyoya gitmeyi seviyorum. Nasıl bir ses çıkacağını oradayken tam olarak öğreniyorum diyen Babbitt, bu çeşit bir müzikle, modern fizik bilimi arasında bir benzerlik görmüştür. İkisi de zihinseldir ve sadece profesyonel ve seçkin bir sınıf tarafından anlaşılabilirler. ------ besteciler de, matematik ve fizik profesörleri gibi Amerikan Üniversitelerinde kariyerlerine devam ederler. Babbitt de, müziğin akademik konular arasında seçkin bir yer edinmesinde oldukça başarılı olmuştur.
    Yine Amerikan bestecilerinden oluşan diğer bir grup - John Cage , Earle Brown, Morton Feldman ve Christian Wolff çok farklı bir yol izledi. Cage’in çevresinde toplanan grup, Polloch, De Koonig ve Rothko’nun resimlerine ilgi duydu ve bu ressamlar gibi onlar da atak, cesur, yerleşmiş inançları, âdetleri ve geleneksel kuruluşları yeren kişilerdi. Onları bir arada tutan, Avrupa’nın geçmişi değil, sadece 12-ton sistemiydi. Babbitt ve taraftarları felsefenin belirsizliğini savundular ve nota sürelerini rastlantıya bıraktılar. Teorik olarak, belirsizlik, sonuçların önceden tahmin edilememesi demektir. Belirsizlik şu iki formdan birini alabilir: Besteci belirsizliği ve sanatçının (müzisyenin) belirsizliği. Birincisinde; partisyon, olasılık metoduyla ve bir teyp yardımıyla yazılır (zar atmak gibi). Ama bir kere müzik kâğıda döküldüğünde, temsili (konseri) önceden tahmin edilecek (belirli) duruma gelir. Cage Music of Changes (1951) adlı eserinde, “I Ching” tekniğini kullanmıştır. Bu teknik eski bir Çin tekniğidir, ve bütün değerler yazı tura usulüne dayandırılmıştır. Cage’in partisyonunun kontrolü şansa bağlı olmasına rağmen, eserin temsilinin kontrolü, geleneksel işaretlerle gösterme yöntemi kullanılarak garantiye alınmıştır.
    Müzisyen (sanatçı) belirsizliğinde, besteci, müzisyene eseri özgürce yorumlama imkânı verir. Bu yüzden kısacık bir müzik parçası bile asla aynı şekilde yorumlanamaz. Müzisyenler üzerinde bir kontrol sağlamak için, besteci genellikle geleneksel bir işaretleme veya sembolleme sistemi kullanmalıdır. Feldman’ın partisyonlarından biri olan Intersection I doğaçlama sistemin bir örneğidir. Doğaçlama sistemde, perdeler, dinamikler ve giriş zamanları kasti olarak belirlenmez ve tüm bunlar müzisyenin inisiyatifine bırakılır. Brown’ın partisyonu; Available Forms I geleneksel özellikler taşır. Ayrıca soprano ve baslar için semboller vardır. Fakat bunların sırası belirlenmemiştir. Brown’ın esini, Colder’in belirlenmemiş, saptanmamış değişkenlerinden gelir.
    Avrupalı bestecilerden özellikle Stockhausen ve Boulez, eserlerine belirsizliği katmışlardır. Dönüşümleri (değişmeleri) en az 3 faktöre bağlıdır: ------ismde yaşadıkları düş kırıklığı, somut müzik denemeleri ve 1958 yılında Cage tarafından yapılan bir ziyaret. Örneğin Stockhausen’in Hymnen (1967)’i, kelime parçalarını ve birçok ulusal ilahi melodilerini birleştirmiştir. Boulez, kontrol edilmiş bir yapı içinde, olasılık tekniklerini anlatmak, tarif etmek için “aleatory” yani şansa veya rastlantıya bağlı anlamına gelen bir terim üretmiştir. Genellikle, Avrupalıların olasılığa yaklaşımları Amerikalılardan daha az sert ve şiddetli olmuştur: Feldman, onları, çok değerli bütünlüklerini muhafaza etmek için uzlaşmaya yanaşmamakla itham etmiştir. Diğer taraftan Boulez, olasılık kullanımının sadece milyonda bir ihtimalle ilginç bir şeyler getireceğini ve eğer bu milyonda bir şans yakalanırsa da, bu şansın yüz bin ilginç olmayan olasılık arasından yakalanabileceğine inanmıştır. Boulez’e göre, Amerikan bestecileri tarafından kullanılan “belirsizlik”, seçimin, tercihin kabul edilmemesi, reddedilmesidir. Yıllar geçtikçe, Amerikalıların ve Avrupalıların olasılık kavramı üzerindeki fikir ayrılıkları gittikçe büyümüştür. Amerika tarafında, bu fikir ayrılığının temelinde felsefe yatar. David Cope bu konuyu şöyle özetlemektedir:
    Belirsizlik, bestenin öğeleri üzerindeki kontrolü kaldırmak için, adım adım (hatta eğitimsel) bir yaklaşımdır. Bunun için ilk önce, insanın kişisel ve yarışçı ego (benlik) kaybının aşılması gerekir. Bu muhtemel sonuca ulaşmak için atılması gereken ilk adımdır: Benzer yaratıcılığın tümünü reddetmek (kabul etmemek) ve çevremizdeki hayatı bütünüyle kabul etmek (insanların kontrol altında olmadığı, insanın; hayallerin, imgelerin, ideallerin yaratıcısı veya yok edicisi olmadığı bir hayatı kabul etmek).

    Cage

    Ego (benlik), benzer / yakın yaratıcılığın reddedilmesi ve çevredeki tüm hayatın kabul edilmesi, John Cage tarafından sık kullanılan kavramlardır. John Cage’in yeni müzik alanındaki etkisi, diğer tüm isimlerden çok daha fazladır. Temel ilkesi, doğaya, yeni düşüncelere ve yeni müziksel girişimlere açıklık olan Cage, gençliğinde atonalite’yi kabul etmişti ve bu da onu Schoenberg’e götürdü. Daha sonra, önce gürültüyü, sonra da sessizliği savundu ve sonunda yaratmada olasılık (şans) üzerindeki çalışmaları destekleyip genişleterek uygulamaya derinlik kattı. 20. Yüzyılın bu önemli müzik adamının etkisi, 1950’li ve 1960’lı yıllarda doruk noktasına ulaşmasına karşın, verimliliği 50 yıldan uzun bir süreyi kapsar (1932’lere kadar uzanır). 1940’lı yıllarda, müziğin en temel ilkesinin süre olduğu inancıyla güdülenerek, müziğini uyum içindeki bir sistem yerine, zamanın özel kullanımı üzerine yapılandırmaya başladı. Living Room Music (1940) ve Third Construction (1941) isimli eserlerinde, Dadaist bir sanatçı olan Duchamp’ın etkisiyle, bulunmuş / keşfedilmiş konular kullanmıştır. 1942’de yazdığı Credo In Us adlı eserinde ise radyo sesleri kullanarak somut müziğe katkıda bulunmuştur. Bu sıralarda piyanonun telleri arasına tahta, karton mukavva, boru, cıvata somunu, sürgü ve mandallar da yerleştirdi.

    1951 yılı, birçok açıdan, Cage’in kariyerinde ve yeni müzikte bir ilerleme dönemidir. Olasılık çalışmalarının etkisiyle bestelenmiş ilk büyük ve önemli eser olan Cage’in Music of Changes isimli eseri bu yılda tamamlanmıştır. O, müzikte olasılık faktörleri üzerinde denetime yer verir ancak yine de asli olan rastlamsal yaratmadır. Cage bunu Müzik yazarken, soracağınız soruları zihninizde canlandırmalı ve daha sonra da, yazı tura atarak her bir soruyu cevaplamaya çalışmalısınız açıklaması ile tarif eder. Sonuçta, piyano için yazılmış olan partisyon, konser sırasında hiçbir şeyi şansa bırakmaz. Cage’e göre “tüm bunlar müziği nasıl etkilemiştir?” Diye sorulması gerekir.

    Music of Changes isimli eser Cage’in kişiliğini ve amaçlarını açıkça ortaya koyar. 12-ton müziğinin aksine Cage’in çalışmaları, gevşetici, rahatlatıcı ve çok fazla ilgi uyandırmayan çalışmalardır. Eserlerinde kısa süreli piyano sesinden sonra değişik uzunluklarda (bazen 15 saniyeye dek varır) sessizlikler kullandı. Bu hiç melodik değildi. Notaların çoğu birbiriyle ilgisizdi. Bir bütün olarak Music of Changes, nereye gittiği belli olmayan hedefsiz ve amaçsız bir çalışmaydı (veya en azından felsefi derinliği göz ardı edildiğinde bu şekilde görülüyordu).

    Zaman geçtikçe, Cage, kararların müzisyenlere bırakıldığı partisyonlar yazmaya başladı. En çok tartışılan eseri olan 4’33’’ de ise kararları dinleyiciye bıraktı. Bu eserde, ne besteci, ne de müzisyen belirginliği vardır. Belirginlik ve belirleyicilik dinleyiciye aittir. 1952’de bu eserin ilk konser sunumunda, bir piyano kullanılmıştır ve piyanist, her bölümün başında piyanonun kapağını kapatıp, hiçbir şey çalmadan, sessizliğin temposunu tuttu. 4 dakika 33 saniye sessizlik sürdü. Bu eser, orkestradaki çalgılara göre düzenlenmiştir ancak müzisyeni belirsizdir. Boşluğu (belirsiz olanı) dinleyicinin doldurması gerekiyordu. Sessizlik sırasında çevreden kendiliğinden ve ara sıra gelen sesler önem kazanıyor, dinleyiciler bu seslere yöneliyordu. Cage, bunu insan iradesine bağlı olanlara yabancılaşma olarak açıklayıp doğaya daha da yakınlaşma biçiminde tanımlar.

    Cage’in müziğine ait etkiler özeldir. Müzik öğretmenleri Cowell ve Schoenberg’di. Schoenberg, onun duygudan yoksun olduğunu söylemiştir. Cage, Satie’ye de büyük hayranlık duydu. Belki de, çalışmalarındaki en büyük etki, başka alanların sanatçılarıyla yaptığı işbirliğinden kaynaklanmıştır. New York’daki Modern Sanat Müzesi, onun ilk konserlerini gerçekleştirdiği yerdir. Sanatçılar Kulübü’nde aynı dönemin sanatçılarıyla ilişkiye girdi. Cage zamanının pek çok ressamında da karşılaşılacak ölçüde deneycidir. Hata ve yanlışlara açıktır ve müziği egonun (benliğin) övülmesine, yüceltilmesine değil, bir ölçüde alçak gönüllülüğe dayanır. Büyük bir ciddiyet içinde, gizemciliği, tasavvufu, sadeliği, mizah, nükte ve ince alayı över, metheder.

    Cage’in sanatçı dostlarından yararlanması gibi arkadaşları da ondan faydalanmıştır. 1960’ların sanat hareketleri, onun uyumsuz sesler kullanmasından ve eserlerindeki ince alaydan etkilenmiştir. Eserlerindeki eğilimlerin etkileri 1960’ların sonlarında ve 1970’lerin başında, sanatta yeni akımlara, yeni fikirlere ve eğilimlere öncülük etmiştir.

    70’lerden Sonra

    1970’lerde, ------ism, ------ism sonrası, ses demetleri, somut müzik, bilgisayar müziği, belirsizlik (Cage’de olduğu gibi hem besteci, hem müzisyen değişiklikleri) ve hatta sessizlik, Yeni Müzik olarak adlandırabileceğimiz sürecin çerçevesini çizdi. Deney ve sınamaya önem veren besteciler arasında, gelişime, değişime kaynak olan besteci John Cage’dir. En önemli eserlerini 1950’li yıllarda üretmesine karşın, Yeni Müziğe, tiyatroya ve hatta görsel sanatların bazı çeşitlerine olan etkisi 1960’lı yıllarda ve 70’li yılların başında doruğa ulaştı.

    1960’ların, Cage’den etkilenen, esinlenen uygulamaları, bestecileri minimal müzik ve kavramsal müzik gibi görsel sanatlara paralel stillere yöneltmiştir. Mimar ----er ve Venturi ile benzer bir temayı seslendiren David Cope da, çalışmalarında bu uygulamaları kullanır. Cope, durgun, cansız / ölgün bitişleri ve yeni akımlara öncülük edecek türden denemeleri, yeniliği ısrarcı bir şekilde getirmek için kullandı. O, bestecilerin her tarzda çalışmakta serbest olduğu bir süreci savundu. Bu süreç için örnek olarak gösterdiği çalışmalar oldu: Gyorgy Ligeti, Luciano Berio ve George Crumb’a ait çalışmaları örnek gösterdi. Bu besteciler, çalışmalarında geleneksel ve yepyeni teknikleri birleştirmişlerdir. Örneğin, Crumb’ın Ancient Voices of Children (1970) adlı çalışmasında deneysel bir takım sesler duyulur. Bu deneysel sesler, Batı’lı etkide olmayan renktedir, ses aralıkları ve hatta bazı ses grupları Batı’da alışılmadık türdendir.

    Tüm bunlar, şekil ve içerik bütünlüğü içinde düşünülerek biçimlendirilmişlerdir. Final Alice (1976) isimli eser, David del Tredici’nin (1976) isimli eser, David del Tredici’nin Alice Harikalar Diyarında isimli eserine dayanan, canlı, parlak bir konser parçasıdır. Bu eser genellikle uyumlu etki üzerine kurulmuştur. Seçilmiş bir çatışık etki, bir uyumsuzluk kullanımıyla, şarkılar, Wagner veya Strauss’un müziğinde olduğu gibi harikalar diyarının ruhunu yakalamaya yetecek ölçüde gerçek üstüdür.

    Minimalizm

    Clarke’a göre post-modern terimi, modern müziğin ilerisinde giden bir müzik için kullanılmalıdır. Oldukça ünlü bir müzik zenginliği olan Minimalizm bu kritere uygundur. Minimalizm, ton kimliğine sahip ve melodilerde basit ve yalın olmasına karşın, ölçüde karışıktır.

    Minimalizmin başlangıçları, La Monte Young’ın gereksiz tekrarlar içeren, insanı kendinden geçiren müziğine ya da 53 kısa müzik parçasını içeren ve 1965 yılında ilk kez sunulan bir eser olan In C’ye dayandırılır. In C, yorumcu Terry Riley tarafından sunulmuştur. Fakat, Steve Reich ve Philip Glass, bu stilin en çok tanınan yorumcularıdır. Genellikle birbirlerine yakın olmalarına karşın, müzik ve karakterlerindeki özgünlükler yüzünden, ikisi de kendi müziklerinin farklı olduğunda ısrarcıdır. Reich ölçü üzerinde durur, vurguları ve ölçüleri nabız gibi attırıcı ve çarptırıcıdır, fakat Glass çoğunlukla alışılmamış uyumları içeren etkisi ve yapıda anlaşılması zor değişiklikler yapması ile tanınır. Tüm bu farklılıklar, bize Reich’ın daha çok davul gibi vurmalı çalgıları kullanmasını ve Glass’ın da daha çok (ağırlıklı olarak) elektronik çalgıları kullanmasını açıklar. İkisinin de müziği, daha önceki çalışmalarının ölçeklerinden ve görkemlerinden dolayı, daha az minimal’dir.

    Reich, Wagner’in müziğiyle, kendisinin sürekli tekrarları arasında bir benzerlik görmüştür. Reich’ın The Desert Music (1984) isimli eseri, William Carlos Williams’ın şiirlerinden bestelenmiştir. 27 kişilik ve 89 müzisyeni olan bir korosu vardır. Tüm eserlerinde olduğu gibi, bu eserde de karmaşık birçok ritim ve birbirine geçmiş kalıplar vardır. Eser, açılış bölümünde, hızlı vuruşlarla başlar. Reich, bunu eserin açılışında, nota uzunluğuna göre seslendirilen akorlar yerine, onlar kalp atışını andıracak şekilde vurucudur. Sabit ses aralığı yerine, notanın sekizde bir, hızlı bir tekrarı vardır. Bu da ritmik bir enerji verir der.

    Glass, 1975’ten beri 3 opera bitirdi: Einstein on the Bach (1976), büyük ölçekli bir beste olan Satyagraha (1980) ve Akhnaton (1984). Glass, tiyatro için üretmeyi tercih etmesine ve minimalizmden vazgeçtiğini iddia etmesine karşın, müziği, tutumlu ve ekonomik bir yapıya sahipti. Operalar yazmasına ek olarak, Glass, aynı zamanda rock müzisyenleriyle ve popüler şarkıların yazarlarıyla da ilişki içindeydi. Bir albüm yapmak için, David Bryne, Linda Ronstadt, Paul Simon, Suzanne Vega ve Caurie Anderson gibi kişilerin desteğini sağladı. Popüler müzikte bunun gibi işbirlikleri Glass’a görünürlük ve tanınma fırsatı sağladı.

    20. Yüzyılın son zamanlarında üretmeye çalışan bestecilerin müziği ise, bu zamanların diğer sanatlarıyla aynı özellikleri gösterir : Çoğulculuk, seçmecilik, modernizmin dogmalarından vazgeçmek, özellikle ton özelliğine karşı olan tabulardan vazgeçmek ve hatta yerli stillere (yerellik içeren stillere) olan ilgi (Glass’ın popüler şarkı yazarlarıyla olan işbirliği) gibi.

    Günümüz ‘Yeni’ Kültürü Karşısında Müzik Sanatının Geldiği Yer

    Sanayi devriminin ileri boyutlarda gelişiminin ardından büyük bilimsel-teknik devrime ait çeşitli sonuçlar artık günümüz toplumsal yaşamı üzerinde daha belirgin ölçüde ağırlığını hissettirmeye ve etkili olmaya başlamıştır. Bilimsel-teknik gelişmelerin gelmiş olduğu son nokta, bugün, makinelerin ve teknoloji ürünü bir çok cihazın insan üzerinde belirgin bir baskı kurması şeklinde gözlemlenmektedir. Makinelerin, insanları artık bilgilendirmekten çok yönlendirip şekillendirmesinden söz edilmeye çoktan geçilmiştir. Özellikle 2. Dünya savaşını izleyen dönemlerden sonra giderek yoğunlaşan ‘kültür endüstrisi’ ürünlerinin, kitle iletişim araçlarıyla yaydığı kitle kültürü ve gene bunun aracılığıyla yeni yaşam biçimi ve bu yaşam biçimi ile oluşmaya başlayan ‘yeni antropolojik’ tip ve yeni bir ‘kitle toplumu’ ya da suni görünüme sahip bir doğal toplum’dan bile söz edilmektedir. Bu gelişme ile, insanların psişik yapılarının - tüm insansı özgünlük ve niteliklerinin - büyük yıkım içine girmesinden, kısacası bireylerin bir bütün halinde sosyal yaşamlarında kimliklerini yitirme tehdidi altında kalmasından söz edilmektedir. Böyle bir hayatın içinde yaşayan bireyler (ve elbette bizler), artık çok yakından ve bizzat günlük yaşantımızdan da bildiğimiz gibi uzaya atılan her haberleşme uydusuyla biraz daha kolay ve sorunsuz yönlendirilir (manipüle edilir) konuma gelirken, devreye giren her bir yeni televizyon kanalı ya da bir yeni ‘star’ ile de bir kez daha olup bitenler karşısında edilgence izleyici konumumuzu sürdürmekteyiz.

    Özellikle kitle iletişim araçlarında gelinen ‘akıl almaz’ yeni gelişmeler yüzünden dünyamızda her toplumsal yapının geçmişe göre yapısal ‘yeni bir durum’ içindeki kültür ile karşı karşıya kalması söz konusudur. Özellikle 1980 sonrası Amerika ve Avrupa’da bugünkü haline ait belirginlik kazanan ve ekonomik sorunların ötesinde, ağır ekolojik-kültürel ve de özellikle psişik krizlerle de süren bu yeni “High-Tech-Kapitalizm” evresine artık genel olarak post-modern dönem adı verildiğini biliyoruz. Bu sürecin 1970’lerin başından beri hızla olgunlaşmaya başladığını görürüz.

    “Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı” gibi nitelendirmelerle de tarif edilen bu yeni sürecin belki de en doğrudan anlatımını yine kapitalizmin küresel ölçekte ulaştığı – ya da bireyleri ulaştırdığı – yeni durumu anlatması nedeniyle bu “geç kapitalizmin kültürel mantığı” kavramında buluyoruz.

    Aslında postmodern olarak adlandırılan fiili durum ile 1950’lerin sonu ve 1960’ların başlarında usul usul karşılaşılmaya başlanır. Yapısal nitelikli bu gelişmelerin kültürel / sanatsal alana yansımaları konusunda kültürün geçirdiği yoğun değişimden ve gelişimden söz edilmekte, bunun, ‘yeni durum’un oluşumunda önemli ipuçlarından birini oluşturduğu ileri sürülmektedir. Bugün yeryüzü kültürünün bir bütün olarak girdiği bu yeni durumda, onun büyük ölçüde :-):-):-):-)lar dünyasına dönüştüğü ve bu durumun çok hızlı bir şekilde yayılım gösterdiği; gündelik yaşamın içinde olup-bitenlerin doğrudan, geniş boyutlarda bu durumdan (her durum ve değerin :-):-):-):-)laşmasından) çok etkilendiği ve tarihsel yönden şiddetli bir yeni kültürel özgün biçime gelindiği söylenebilir.

    Günümüzün söz konusu yeni kültürel işleyişi içinde “kültür”, kendisi bir ürün olmuştur artık ve pazara sürülmüş bir mala dönüşerek herhangi bir alış-veriş malı kadar :-):-):-):-)laşmıştır... Bu nedenle bugün (artık) estetik üretim de dahil tüm kültürel üretimler pazar için üretim anlayışıyla bütünleşmiş durumdadır. Bu yüzden bir sanat ürününde temel kaygı artık onun geniş ciro sağlaması ve bu alanda sürekli daha yeni görünen ürünlerin imal edilmesine yönelik çılgın ekonomik zorunluluk neyi gerektiriyorsa onun kuralının yerine getirilmesi olmuştur.

    Kısaca, bütün bu yeni gelişmelerin sonucu olarak yeryüzünün bugünkü kültüründe geçmiş dönemlere göre çok daha hızlı bir ‘pazar için üretim’ yoğunluğu gözlenir. Ancak bu yoğunlaşma, ürünlere derinlikten yoksunluk, bir tür ‘yavan etki’ biçimini dayatır. Postmodern durumun sonuçlarından birisi olarak görülen bu gelişim genel olarak kültürde ‘yüzeyselleşme’dir. Bu yüzeyselleşme ise bütün kültürel üretimlere duyguların bayağılaşması ve düşlemlerin silinmesi yönüyle etkide bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle, böylesine özel bir gelişmeden en çok ve üstelik en trajik biçimde etkilenen alan da doğaldır ki sanat alanı olmuştur.

    Ve Postmodern Ortam İçinde Müzik

    Müzik, sanatın çok zengin ve etkili diğer disiplinleri içersinde belki de küresel yeni kültürel ortamın izini üzerinde en açık taşıyan bir sanatsal / kültürel kolu durumundadır. Bu, büyük ölçüde, müziğin gerek üretiliş koşullarının kendine özgü nitelikleri, gerek toplum içinde dolaşımının çok kolay ve farkına varılmaksızın olabilme özelliği yüzündendir. Müzik, kolaylıkla (sadece insan ya da insanların sesiyle bile üretilebilir) üretilebilir olması nedeniyle, kültürel etkileri biçimine en kolay yansıtan disiplin pozisyonundadır: Çünkü, bireyler nasıl bir kültürel ortama ait duygu taşımaktaysa, o etki, sese (sanata / müziğe) doğrudan yansımakta ve bu hissedilmektedir. İnsanlar genel olarak hüzünlü iseler, seslendirmeleri hüzün etkisini yansıtır şekilde, duyarsız ya da boşvermişlik diye tanımlayabileceğimiz bir ruhsal durum taşıyor iseler seslendirdikleri müzikleri de yine bu ruh durumuna eşlik edecek şekilde olacaktır.

    Müziğin kolay dolaşabilir ve ulaşılıp alınabilir (kolay tüketilebilirlik) yanı ise postmodern ortamın her şeyi :-):-):-):-)laştırıcı ve pazar için üretme mantığına onu (müziği) beklenen doyuruculukta cevap verir kılmaktadır. Durum böyle olduğu için müzik, sanatın ya da onunla bağlantı içerisindeki sanatsal diğer üretimlerin pazara en kolay sürülebileni durumundadır.

    Böyle bir değerlendirme içinden bu durumu şu şekilde özetleyebiliriz:

    Müzik, esas yönüyle sesler organizasyonu ve sesleri belirli bir düzenle kullanan disiplindir demiştik. Gerek üretimi gerekse tüketimi sırasında kültürel ortama ait değişim müziğin oluşumunu sağlayan düzenlemeye etki etmektedir. Kültürel ortama ait duygusal durum (duygusal etki) müziğe de yansımaktadır. Bireyler üzerinde yeni post-modern kültürün genel etkisi nasıl ise onların dinledikleri müzikte bunu gözlemlememiz mümkündür. Ancak bu etkiyi her farklı toplum (geleneğinden getirdiği birikimle bağlantılı olarak) farklı yaşayacağı için değişik toplumların etkilenmeleri de değişik olur ön belirlemesi ile düşünmek gerekmektedir. Örneğin bizler, kendi ülkemizde genel olarak eğlendirici ve dinlenmesi için yoğun çaba gösterilmesi gerekmeyen (başka bir adlandırma ile derinlik taşımayan) müziklerin toplumumuz içinde daha yaygın tercih edildiğini ve hoşlanılarak daha çok tüketildiğini görmekteyiz. Avrupa ülkelerinde de genel olarak böyle bir yönelimi saptamak mümkünse de biz, ülkemizde bunu çok daha berrak gözlemlemekteyiz.

    Sonuç olarak, günümüzün gerçekleri, postmodern durumlarla kuşatılmış müzik sanatına ait bugünkü yeni üretimleri sanat olmaktan men edip onu artık bireylerin gündelik kaygılarına endeksli bir malzemeye (:-):-):-):-)ya) dönüştürmüş bulunmaktadır. Eski üretimler ise böylesine bir ortamda estetik güçleriyle zamanın gerçeğine yine de direnme çabası içinde olsalar da ne yazık ki bu ortamın kabul edilemez gerçeğinden payını almak zorunluluğu ile karşı karşıyadır...

  2. #2

    Standart

    Sn Dr. Lütfü Erol'a

    Emeğini bizimle paylaştığı için teşekkürler

  3. #3

    Standart

    ORKESTRA

    Aslen eski Yunanca’dan gelen bir terim olup, çeşitli çalgılardan oluşan gruplara verilen isimdir. Eski Yunan tiyatrosunda sahne (skene) ile seyircilerin oturduğu amfiteatr arasında “orchesis” denilen bir yer bulunurdu. Burası trajedideki koroya eşlik edecek müzisyenlere aitti. Orkestra terimi “orchesis” kelimesinden gelmektedir.
    Orkestra tarihinin çok eski olduğu kesindir. Ancak müzik tarihinin bu önemli alanına ait bilgiler Ortaçağ sonlarına dek yetersizdir.. Milattan çok önce yaşamış uygarlıklar bu konuda bazı bilgiler-kalıntılar bırakmışlarsa da bunlardan elde bulunanlar sınırlıdır. Bu belgelerin en eskilerinden biri Asurlulara ait bir duvar kabartmasıdır. Üzerinde on kadar müzikçinin kaval ve eski tip harp çaldıkları görülür. Çalgıları ve ilkel çalgı gruplarını belli bir şekilde ilk defa Hititliler ile eski Mısır ve Grek uygarlıklarına ait kalıntılarda da görebiliyoruz. Son karşılaşılan bulgulara göre özellikle Anadolu Hitit uygarlığı, zamanına göre bu konuda ileri bir durumdaydı. Kullandıkları başlıca çalgılar bugünkü gelişmiş çalgıların pek çoğunun atası niteliğindedir.
    Ortaçağ’daki gezgin şarkıcıları (troubadourlar) özellikle mızraplı ve çok telli çeşitli çalgılar eşliğinde şarkılar söylemişlerdir. Onbirinci yüzyıla doğru nefesli çalgıların da çoğaldığı görülür. Bunlar arasında gayda, obua, çeşitli flütler ve bazı nefesli çalgılar başta gelir. Ortaçağ sonlarına doğru koro topluluklarına eşlik eden çalgı çeşitleri çoğalmıştır. Bu gruplar 16. yüzyılın ikinci yarısına kadar hem dini müzik hem de halk müziğinde yalnız ses eşliği için kullanılmıştır. Bu tarihten sonra çalgısal müzik, ses (vokal) müziğinden ayrılmaya başlar.
    Tam ve gelişkin orkestra müziğinin ilk büyük bestecileri İtalya’da Andrea Gabrieli ve yeğeni Giovanni Gabriel’dir. Her ikisi de “Symphoniae” adını verdikleri orkestra eserleri yazmışlardır. 1600 yıllarında opera sanatı ile yeni bir orkestra türü de doğmuştur. Floransa’da Jacopo Peri’nin yazdığı ilk opera ile sahnedeki solistlere eşlik eden belirli bir çalgı topluluğu oluşmuştur. Bu çeşit orkestranın ilk ve mükemmel örneklerinden olan Monteverdi’nin “Orfeo” adlı eserine eşlik eden grupta şu çalgılar bulunmaktaydı: İki klavsen, iki küçük org, iki kontrabas, üç gamba, iki gitar, iki Fransız kemanı, on eski tür keman, bir trompet, dört trombon.
    17. Yüzyılda, orkestra müziği daha çok gelişmiş, partisyonlar mükemmelleşmiştir. Bu arada çalgıların da çeşidi artmıştır. Özellikle yaylı çalgıların bünyelerinde değişiklikler yapılmış ve zamanımızdaki şekillerini almışlardır. 18. Yüzyılın ilk yarısında orkestra müziği özellikle Johann Sebastian Bach’ın eserleriyle büyük bir sanat kolu halini almaya başlamıştır. Bu büyük besteci, kilise müziğinin en güzel örneklerinden biri sayılan “Matthäus Passion”u için ses topluluğundan ayrı olarak şu şekilde bir orkestra düzenlemiştir : Bir ile üç birinci keman, iki ile üç ikinci keman, iki birinci viyola, iki ikinci viyola, iki viyolonsel, iki flüt, bir birinci obua, bir ikinci obua, bir İngiliz kornosu, bir fagot, birer adet birinci, ikinci ve üçüncü trompet, bir timpani.
    18. Yüzyılın ilk yarısında, orkestra müziğinin en büyük biçimlerinden biri “concerto grosso”dur. Genellikle yaylı çalgılar grubunun katılımıyla sunulan bu biçimi J. S. Bach başta olmak üzere dönemin hemen bütün bestecileri denemişlerdir. Aynı yüzyılın ortalarında Almanya’da Johann Stamitz’in başında bulunduğu Mannheim okulu orkestra müziğine önem vermiş, orkestraya nefesli çalgıları, özellikle korno ve 1690’da Nürenberg’de Denner tarafından bulunan klarneti yerleştirmiştir. Mannheim okulunun orkestra tekniği büyük Viyana klasiklerine devrolmuştur. Haydn, Mozart ve Beethoven orkestrasının yapısı şöyledir: İki veya bir flüt, iki obua, iki klarnet, iki fagot, iki korno, iki trompet, bir timpani ve yaylı çalgılar kenteti (her bir yeteri kadar olmak üzere birinci ve ikinci keman, viyola, viyolonsel, kontrabas).
    Trombonlar, opera C. W. von Gluck’un “Iphigenie auf Tauris”, Mozart’ın “Don Juan” ve “Sihirli Flüt” adlı eserlerinde pek karakteristik olarak kullanılmışlardır. Beethoven, “Fidelio” operasının ikinci perdesinde Leonore – Rocco düetinde kontrfagotu, senfoni orkestrasında, özellikle “Erocia”da üçüncü kornoyu, “Dokuzuncu”da birçok vurmalı saz kullanmıştır. Carl Maria von Weber büyük operası “Freischütz” için özellikle romantik bir etki bırakan korno partileri yazmıştır. Klasiklerin devamında Schumann, Brahms ve Bruckner orkestra bünyesine devamlı olarak pikolo flütü ve bastubayı katmışlardır.

    19. Yüzyılın ilk yarısında büyük bir orkestra devrimcisi ve şairi olan Fransız besteci Hector Berlioz, her çalgının teknik olanaklarını ve estetik bakımdan etkilerini inceleyerek birçok senfoni yazmıştır. Zengin bir partisyon ve çeşitli ses renklerinin kullanımı, eserlerinin başlıca karakteristiğidir. Yalnız “Requiem”inde dört nefesli orkestrası ve sekiz çift timpani kullanmış, melodik ve armonik buluşlar yapmış, İngiliz kornosunun lirik havasını keşfetmiş, özellikle vurmalı çalgılar üzerinde durarak timpani için büyük ustalığı gerektiren partiler yazmıştır. Berlioz, orkestrasına örnek olarak onun “Romeo und Julia” adlı senfonisindeki çalgı gruplarını gösterebiliriz: On beş birinci, on beş ikinci keman; on viyola; on dört viyolonsel; on kontrbas; bir küçük flüt; ikişer adet flüt, obua, klarnet, İngiliz kornosu; dört fagot; dört korno; iki kornet; üç trombon, tuba; iki çift timpani; büyük trampetler, ziller; iki çelik üçgen; iki antik zil; iki harp. Bu zengin partisyon, zamanında, çok eleştirilmiş, hatta bir ressam, Berlioz’un toplu tüfekli bir orkestrayı idare eden karikatürünü yapmıştır.
    Berlioz, modern orkestranın yaratıcısı, Richard Wagner ise tamalayıcısıdır. Bu büyük opera bestecisinin ilk eserlerinden itibaren orkestra için yenilikler yaptığını görmekteyiz. “Uçan Hollandalı” operasında “Gemiciler Korosu”na eşlik eden üç ayrı pikolo flüt, “Tannhäuser”de Elisabeth’in duasında başklarnet orkestraya yeni renkler getirmişlerdir. Wagner orkestrası , Niebelungen operalarından önce en büyük başarıyı “Lohengrin” ile gösterir. Besteci bu operada şu çalgılardan ibaret bir orkestra kullanmıştır: Dört flüt, üç obua, bir İngiliz kornosu, üç klarnet, bir başklarnet, üç fagot, üç trompet, bir kontrabastrombon, dört korno, iki tenor tuba, iki bastuba (Nibelungenlerde bu dört tubanın yerini Ring tubaları almıştır), bir kontrbastuba, iki timpani, altı harp, iki harp (sahnede), on altı birinci keman, on altı ikinci keman, on iki viyola, on iki viyolonsel, sekiz kontrbas.
    Bu orkestra 106 çalgıcıdan oluşmaktadır. Wagner bu topluluğu Nibelungen operalarında genişletmiş, kendi buluşu olan “Ring” tubalarını ve çeşitli vurmalı çalgıları partisyonuna katmıştır. Bu orkestra bilgininden sonra bu alanda yeni buluşlara başlıca Gustav Mahler ve Richard Strauss’un eserlerinde rastlıyoruz. İkincisi “Elektra” ve “Rosenkavalier” gibi eserlerinde modern opera orkestrasına armonium, piyano ve çeşitli vurmalı çalgıları dahil etmiştir.
    20. yüzyılın başlarından itibaren büyük orkestraya ilgi azalmış bulunmaktadır. Çalgıcı sayısı onikiyi geçmeyen orkestralar için “oda senfonileri”, “oda operaları” yazılmıştır. Bu küçük orkestra bestecilerinden başlıcaları arasında Wunsch, Schoenberg ve Hindemith’i gösterebiliriz.
    Bugünkü modern orkestranın çatısını oluşturan çalgıların çoğu son görünümlerini 19. yüzyılda elde etmişlerdir. Yine aynı yüzyılda yeni çalgılar oluşturulmuştur. Bunların arasında başta gelen çalgı saksafondur. Çeşitli tonlarda olup, madenden yapılmış, klarnet ağızlıklı bir obua’dır. Bilindiği gibi, özellikle caz orkestralarında, bandolarda vb. kullanılmaktadır. Bu çalgı senfonik orkestralarda özellikle Bizet’nin “Arlésienne” süitinde, opera orkestrasında Hindemith’in “Cardillac” adlı eserinin ikinci perdesindeki gibi... önemli rol oynar.
    Orkestra, kitabın daha önceki kesitlerinde belirtildiği gibi genellikle bir şef tarafından yönetilir. Orkestra şefinin görevi önemlidir. Bütün bir çalgı grubunun tek bir çalgı gibi kullanılmasını, eserin karekteristiklerinin ve nüansların vb. açığa çıkmasını sağlar: Kısacası eser onunla ruh kazanır. Şefin ayrıca asıl ve önemli görevi orkestraya ritmi ve asli vuruşları vermesidir. Çalgı grubunu tek bir elin yönetimi altında birleştirmek gereksinimi örgütlü, belirli çalgılar içeren orkestraların doğması ileortaya çıkar. Rönesansta görülen orkestra şefleri ya orkestranın “konzertmeister”ı yani birinci kemancısı ya da çembalistidir. İtalya’da bu türlü sanatçıya “maestro al çembalo” denirdi.
    18. Yüzyılın ikinci yarısından sonra Mannheim Okulu ile orkestra şefleri artık yalnız orkestra yönetimi ile uğraşıyor, ayrıca çalgı çalmıyorlardı. O yüzyılın bestecisi Beethoven, iyi bir orkestra şefi olmasına karşın ayrıca sağır olması nedeniyle bu işten ayrılması gerekmiş, eserleri ilk defa Umlauff gibi dostları tarafından yönetilmiştir.
    Titizce yaptırdığı provalar, yerinde müdahaleler ve çok hassas kulağı ile ilk büyük modern opera orkestrası şefi Carl Maria von Weber’dir. Weber’den başka Felix Mendelssohn da zamanının bu alanda ileri gelen sanatçılarındandı. 1835’ten 1847 yılına kadar Leipzig’de ünlü Gewandhaus konserlerini başarıyla yönetmiştir. Yine aynı dönemde modern senfoni orkestrasının ilk şefi Hector Berlioz yaşadı. Bu büyük sanatçı aynı zamanda ilk “misafir orkestra şefi” tipidir. Almanya’da misafir olarak kaldığı zamanlar eserlerini yönetmiştir. Richard Wagner de müzik tarihinin sayılı orkestra şeflerindendir. Bu alanda zaferini Beethoven’in “9. Senfoni”sini yepyeni bir tarzla ve kendi anlayışıyla çaldırdığı zaman kazanmıştır. Wagner’in kendi operaları da her orkestra şefi tarafından kolayca yönetilemez. 19.Yüzyılın ikinci yarısında bu alanda uzman tanınmış şefler şunlardır: Hans Richter, Hermann Levi, Felix Mottl, Carl Muck.
    Yine o yüzyılın ikinci yarısında bu alanda büyük bir orkestra şefi yaşadı: Hans von Bülow. Bu sanatçı ilk defa Wagner operalarıyla tanınmış, birçoklarının ilk sunumlarını yönetmiş, ayrıca Liszt’in çevresine katılmış, ömrünün sonlarına doğru Brahms ve klasik bestecilerin eserlerini çaldırmıştır. Bülow Avrupa’nın en büyük orkestralarını ve bu arada oldukça uzun bir süre Berlin Filarmoni Orkestrasını yönetmiş ve bu ünlü orkestraya büyük yetkinlik kazandırmıştır. Viyana Filarmoni Orkestrası da aynı üstün kaliteyi Gustav Mahler’in yönetiminde kazanmıştır. Bu kişi ayrıca Viyana Devlet ve New York Metropolitan operaları orkestralarıyla yıllarca meraklıları kendisine hayran bırakmıştır.

    Bugün ayrıca Avrupa ve özellikle Amerika’da birçok tanınmış orkestra şefi ile karşılaşmaktayız...








































    III.




    Müzik Sanatının Kısa Tarihinin
    Minik Özeti

    *

    ŞARKICININ ŞARKISI

    Yalnız, şarkılar yapmak için yaşardık...
    Ama siz bizi yerimizden ettiniz bayım...
    Biz de artık yaşamak için şarkılar yaparız !

    ( J )





















    IV.
    İhtiyaç Duymanız Halinde Başvurabileceğiniz
    S Ö Z L Ü K
    Besteciler-Terimler-Kavramlar
    ve
    Biçimler
    A

    A CAPPELLA (A Kapella) – Eşliksiz koro seslendirmeleri anlamına gelmektedir.
    ADAGIO – (İtal.) Ağır ve yavaş seslendirilecek anlamına gelmektedir.
    AIR – Arya. “Air” terimi çalgısal müzikte herhangi bir çalgı üzerine yazılmış bir parça için kullanıldığında o parçanın şarkı söyler gibi çalınacağına işaret eder.
    AKORDEON – Ortasında körük bulunan, tuşları yanına dizilmiş, bir kayışla boyuna asılarak ya da dizlerin üzerine konarak çalınan bir müzik çalgısı. Ortasındaki körüğün kullanıcının kolları ile hava ile doldurulması ve yine seslendiricinin dolan havayı körüğü bastırma yoluyla boşaltması sırasında tuşların kullanımı ile müzik üretilebilmektedir. Orta Avrupa köylülerinin uluısal çalgısıdır. Akordeon caz orkestralarında özellikle tango çalmak üzere bugün fazlaca kullanılır.
    ALBENIZ, Isaac – (1860 - 1909) İspanyol piyanist ve besteci. Albeniz, tipik İspanyol ezgilerini yetkince armonize etmiştir. İzlenimci (impressioniste) okuldan olan ve Debussy etkisinde kalan Albeniz piyano ve orkestra için başlıcaları; İspanyol şarkısı, Suite espanola, İberia suiti, La Vega, Albaicin, Catalonia adlarını taşıyan güzel eserler vermiştir.
    ALLEGRETTO – Allegrodan daha ağır şekilde seslendirilecek anlamına gelir.
    ALLEGRO – (İtal.) Çabuk, hızlı, canlı, şen, hareketli bir tarzda çalmayı ifade eder.
    ALLEMANDE – Avrupa’da 1600’lü yıllarda Avrupa’da moda olan ve kadınlı erkekli çiftler tarafından oynanan kıvrak bir danstır.
    AMATI – İtalya’da Cremona’lı ünlü keman ustası yetiştiren ailedir. 1596 ve 1684 yılları arasında yaşayan Nicola’nın kemanları üst kaliteye sahiptir.
    AMBROSIUS – 333 yıllarında Trier’de doğmuş, 374 yıllarında Milano’da papazlık yapmış ve orada 397’de ölmüş bir Hıristiyan Azizidir. Latin sözlü dini şarkıları bugün kilise müziği içinde kullanılmaktadır.
    ANAHTAR – (Alm. Schlüssel, Lat. Claves). Başına getirildiği dizeğin (portenin) içine yerleşmiş olan notaların hangi sese ait olacağını (hangi frekansta ses çıkarması gerektiğini) belirleyen işaretlerdir. Başlıca Sol, Do ve Fa anahtarları kullanılır ve her biri işaretlendiği yerden sonraki seslendirmelerin ton, ses düzeni vb. belirler.
    ANDANTE – Bir müzik parçasının ağırca çalınacağını bildiren terimdir.
    ANIMATO – Canlı seslendirilmesi gerektiğini belirtir.
    ANTHEM – (İng.) Motet ve kentet gibi kilise eserlerinin İngilizce adı.
    ANTIPHONA – (Yun. Antifonas) Çocuk ve erkek seslerinden oluşan bir koronun seslendirmesi. Ortaçağ içinde ilk Hıristiyan korolarına bu isim verilmiştir.
    APPASSIONATA – Canlı, şiddetli seslendirilmeli anlamına gelmektedir.
    ARCO – ‘Yay’ anlamına gelir. Keman yayı, viyola yayı vb... Yayla çalınacağını işaret eder.
    ARS ANTIQUA – (Lat.) 14. Yüzyıl içinde ‘Eski Sanat’ olarak tanımlanan sanatsal eğilime verilen addır. Yine müzik tarihi içinde eski tarz org çalmaya verilen isim.
    ARS NOVA – (Lat.) Ondördüncü yüzyıl müziğinde kullanılan ve Philippe de Vitry adlı bir Fransızın ortaya koyduğu ‘Yeni Sanat’ anlamına gelen uygulama ve sanatsal eğilim.
    ARTİKÜLASYON – Bir melodinin, bir seslendirmede yer alan seslerin belirginleştirilerek çalınması ya da söylenmesi anlamına gelir.
    ARYA - İnsan sesiyle sunulan solo parçası. Aryalar, opera eserleri içinde çok kullanılan bir türdür.
    ASSAI – (İtal.) Çok anlamına gelir.
    AUBER, Daniel François Esprit – (1782 - 1871) Fransız opera bestecisi. Cherubini’nin öğrenciliğini yapmış, 1842’de onun yerine Paris Konservatuvarı yöneticiliğine getirilmiştir. 1828’de besteleyerek sahneye koyduğu “La Muette de Portici – Porticili Dilsiz Kadın” operasıyla ünlü olmuştur. Bundan iki yıl sonra da yine büyük bir başarı kazanan “Fra Diavolo” operasını oynatmış, bu iki eser onun ününü yaygınlaştırmıştır. Eserlerinden bazıları: “Siyah Domino” ve “Taç Elmasları”dır. Auber’in operaları daha çok “opera buffa” (komik opera) türündendir. Melodik ağırlıklı, etkili şarkı ve aryaları içeren eserleri bulunmaktadır.
    AULOS – Eski Yunan müziğinin başlıca çalgılarından biridir. İki birbirine yapışık klarnet benzeri borudan oluşmaktadır. Büyüklükleri çeşitlidir.

    B


    BACH, Carl Philipp Emanuel (1714-88). Alman besteci, J. S. Bach’ın 5. çocuğu, babasının öğrencisi.1767’de Hamburg’da kilisenin hizmetine girene kadar Prusya kralı Frederick’in hizmetinde müzisyenlik yaptı. Org çalardı, müziğinin klavsenden piyanoya adaptasyonu çalışmalarını , org çalmanın bilimsel incelemesini yapmıştır. J. S. Bach ile Haydn ve Mozart’ın müzik tarzları arasındaki ayrımı gösteren çalışmalarının yanısıra ; org konçertoları ve sonatlar, senfoniler, oda müziği, orotoryo ve kilise müziği yapmıştır. Çalışmaları Wq (Wotquenne) sayılarıyla kataloglanmıştır.
    BACH, Johann Christian (1735-82). Alman besteci, J. S. Bach’ın 18. çocuğu, babası ve abisi C. P. E. Bach ile çalışmıştır. 1756’da İtalya’ya, 1762’de yerleştiği ve öldüğü Londra’ya gitmiştir. ‘İngiliz Bach’ olarak tanınırdı ve Mozart 8 yaşında Londra’yı ziyaret ettiğinde ona etkisi olmuţtur. Italyan operaları, İngiliz şarkıları, 40 piyano konçertosu ve başka orkestra çalışmaları, Latince ve İngilizce kilise müziği eserleri arasındadır.
    BACH, Johann Christoph (1642-1703). Alman besteci, J. S. Bach’ın babasının kuzeni. Org müziği, kantatlar, ilahiler çalışmaları arasındadır. Sonradan yanlışlıkla J. S. Bach’a atfedilen ‘Ich lasse dich nicht’ (‘I leave thee not’, İngilizce’de daha çok ‘I wrestle and pray’ olarak bilinir), ilahileri arasındadır.
    BACH, Wilhelm Friedmann (1710-84). Alman besteci, J. S. Bach’ın büyük oğlu ve 2. çocuğu. Müziğini daha çok kendi eğitimi için yazmıştır. Kilise orgçusu olmuş, yoksulluk içinde ölmüştür. Kilise kantatları, 9 senfoni, org ve klavsen müziği, vb. eserleri arasındadır.
    BALAKIREV, Mily Alexeyevich (1837-1910). Rus besteci, ‘The Mighty Handful’ denen ulusal besteciler grubunun lideri, aynı zamanda orkestra şefi ve müzik organizatörü. Sinirsel bir kriz geçirdikten sonra 1871-76 yılları arasında müziği bırakmış ve bir istasyonda gar şefliği yapmıştır. 1883’te müzik direktörlüğünde bulunmuştur. 2 senfoni, ‘Tamara’ senfonik şiiri, ‘Islamey’ ve sonatın dahil olduğu piyano müziği, şarkılar ve halk şarkısı düzenlemeleri çalışmaları arasındadır.
    BALALAYKA – Rus halkınınm ulusal çalgısıdır. Genellikle üçgen şeklindedir ve uzun bir boynu ve üç tane teli bulunmaktadır.

    BALLADE (Balad) – Onikinci Yüzyılda Güney İtalya halkı tarafından söylenen kısa dans şarkısına verilen genel ad. Ondördüncü Yüzyılda İngiliz ve İskoç’ların söylediği ulusal şarkıların çoğunluğu baladtır. Onsekizinci Yüzyıl bütün dünya edebiyatında bir şiir çeşidi olarak moda olmuştur. Bununla birlikte Alman bestecilerinden Franz Schubert ve Karl Löwe bir çok ve güzel baladlar bestelemişlerdir.
    BANDO – (İtal.) Bir tür çalgı grubuna verilen isim. Fransızca “bande” kelimesinden alınmalıdır, Lully zamanında “Les 24 Violons du Rol – Kralın 24 Kemanı” adlı saray orkestrasına “La Grande Bande” denirdi. Bugün nefesli ve vurma sazlardan oluşan çalgı gruplarına denmektedir. Bunlar genellikle askeri müzik seslendirmelerinde kullanılmaktadır.
    BANJO (Banço) – Amerika’lıların gitar şeklinde beş veya daha fazla telli müzik çalgıları. Banço genellikle caz orkestralarında kullanılır.
    BARİTON, BARBİTOS – Menşei Orta Asya olduğu zannedilen ve eski Yunanlılar tarafından çalınan gitara şeklinde müzik çalgısı.
    BARCAROLE (Barkarol) – Venedik gemici ve gondolcularının söylediği şarkılara verilen genel ad.
    BARİTON – Orta kalınlıkta erkek sesi ve bir çeşit nefesli bakır saz.
    BARTOK, Béla (1881-1945). Macar besteci, 1940’ta İngiltere’ye yerleşmiş ve burada fakir bir adam olarak ölmüştür. Gençliğinden beri piyano virtüözüdür. Kısmen Kodaly ile beraber Macar ulusal müzik tarzını geliştirmiş, Macar halk şarkılarını toplamış ve yayınlamış ve Liszt, Brahms, vb.’den alınan gipsy müziğinden farklılıklarını göstermiştir. Diğer halk şarkılarını da incelemiştir. Genellikle atonal ve dissonansı gösteren çalışmaları şunlardır: ‘Bluebeard’s castle’ operası, ‘Tahta Prens’ ve ‘Efsanevi Mandarin’ mim oyunları, ‘Mikrokosmos’un dahil olduğu piyano müziği, ‘Out of Doors’ ve çocuklar için çalışmalar, orkestral dans süitleri, orkestra için Konçerto, ‘Yaylılar, Vurmalılar ve Çelesta için Müzik’, 3 piyano konçertosu, 2 keman konçertosu, viyola konçertosu, 6 Yaylı çalgılar dörtlüsü, ‘Zıtlıklar’ triosu, şarkılar ve halk şarkıları düzenlemeleri.
    BAS – En kalın erkek sesi.
    BECKER, Reinhold – (1842 - 1924) 1884 – 1894 yılları arasında Dresden’de koro şefliği yapmış ve önemli bir kısmını erkek sesleri için yazılmış koro parçaları içeren eserler bırakmıştır.
    BEMOL – Bir notayı yarım ses pesleştirme işareti. Anahtarın hemen ardından gelirse, işaret ettiği notalar eser boyunca (başka bir yeni işaret koyulmamışsa) yarım ses pes seslendirilmek zorundadır.
    BERG, Alban (1885-1935). Avustralyalı besteci, Viyana’da doğmuş, çalışmış ve ölmüştür, Schoenberg’in öğrencisidir ve onun yöntemlerini geliştirmiştir. 1921’de tamamladığı operası ‘Wozzeck’de serbest atonal tarzı çok yakın çalışılmış yapılarla (passacaglia, varyasyon, vb.) birleştirmiştir. Bundan kısa süre sonra 1925’te tamamladığı Oda Müziği Konçertosu’nda (piyano, keman, nefesliler) 12- ton tekniğine dönmüştür. Diğer çalışmaları şunlardır: ‘Lulu’ operası, bir yaylı çalgılar kuarteti ve ‘Lirik Suit’ (yaylı çalgılar kuarteti için), orkestra ve piyanolu şarkılar, ‘Bir Meleğin Anısına’ keman konçertosu ki bu ölümünden kısa süre önce yazılmış ve ölümünden sonraya kadar çalınmamıştır (1936).
    BIZET, Georges – Fransız besteci. 25 Ekim 1838’de Paris’te doğmuştur. Paris Konservatuvarında öğrenim görmüş, 1857’de Institut de France’ın Roma ödülünü kazanarak İtalya’ya gitmiş, dönüşte Paris’te “İnci Avcıları” adlı ilk operası sahneleniştir. Bizet bu eserden sonra “Perth’li Kız” (1867) ve “Cemile” (1872) adlı iki opera daha yazmıştır. Senfonik müzik türünde de birçok eserler yazmıştır. Bunlardan “Petite Suite”, Daudet’in aynı adlı sahne eseri için yazılmış 1’inci ve 2’inci “Arlésienne” ve “Roma” süitleri başta gelir. Bizet’nin asıl ünü ilk defa 3 Mart 1875’te sahnelenen “Carmen” operasıyla yayılmış ve günümüze dek gelmiştir. Bu opera oynandığı zaman Paris’te başarısızlığa uğramıştır. Bu durumun bestecinin ölümüne sebep olduğu söylenmektedir. “Carmen” operası Almanya’da oynanıp büyük başarı kazandıktan sonra Fransa’da da tutulmuştur. Wagner ve Nietzsche “Carmen”e olan hayranlıklarını sonraki eserlerinde belirtmişlerdir.
    BLOKFLÜT – Ortaçağdan bu gene kadar kullanılagelen bir flüt türü. Rönesansta kiliselerde çok kullanılırdı. Genellikle okul eğitiminde ve eğitsel topluluklarda, çocuk-gençlik vb. gruplarında kullanılmaktadır.
    BOCCHERINI, Luigi (1743-1805). İtalyan besteci ve çellocu. Paris’te İspanya büyükelçiliğindeki davet yoluyla 1768-9 yılları arasında İspanya’ya gitmiştir; ve daha sonra 1797’den itibaren yoksulluk içinde ölene kadar İspanya’da kalmıştır. 4 çello konçertosu, 20 senfoni, 125 yaylı çalgılar beşlisi, 102 yaylı çalgılar dörtlüsü ve bir çok oda müziği eserleri; İspanyol operası ‘Clementina’; kilse müziği çalışmaları arasındadır.
    BÖHM, Georg – (1661-1733) Kuzey Almanyalı org seslendirmecisi. Bach’ın etkisinde yazılmış vokal ve çalgılar için besteleri bulunmaktadır.
    BOMBARDON – Tuba ailesi üyesi nikelden üç pistonlu büyük nefesli bir çalgı.
    BORODIN, Alexander [Porphyrevich] (1833-87). Rus besteci, aynı zamanda kimya profesörü, bu nedenle müziğe az zaman ayırabilmiştir. Bir prensin evlilik dışı oğludur; Balakirev’in öğrencisi olmuştur; The Mighty hadful adındaki ulusal besteciler grubunun üyesidir. ‘Prens Igor’ (bitmemiş, Rimsky-Korsakov ve Glazunov tarafından tamamlanmıştır) operası, ki buna ‘Poloveç dansları’ dahildir; 3 senfoni (3 numaralısı bitmemiştir ancak 2 ölçüsü Glazunov’un tamamlayabileceği kadar geliştirilmiştir); ‘Ora Asya’nın Dağlarında’ senfonik şiiri; 2 yaylı çalgılar dörtlüsü; şarkıar eserleri arasındadır.
    BOSTON –Çok ağır bir Amerikan valsi.
    BRAHMS, Johannes – 1800’lü yüzyıl içindeki romantizm akımının önemli Alman bestecilerinden biridir. 7 Mayıs 1833’te Hamburg doğumludur. Bir kontrabas çalan babanın oğludur. İlk derslerini Eduard Marxsen’den almış, Marxsen Brahms’ın müzik yaşamtısı içinde önemli rol oynamıştır. Brahms biraz tanındıktan sonra Robert Schumann’ın dikkatini çekmiş, 1853’te iki büyük müzikçi tanışmışlar ve bu tarihten sonra aralarında güçlü bir dostluk başlamıştır. Schumann genç besteciyi elinden geldiği kadar tanıtmaya çalışmış ve kendisiyle ilgili övgü dolu değerlendirmeler yapmıştır. Brahms Schuman’ın bu değerlendirmelerini doğrulamış ve üst düzeyde eserleriyle, özel ve yetkin müziğiyle büyük bir başarı kazanmıştır. Klasik müziği önde gelen bu bestecisi, Detmold ve Hamburg’da uzun zaman orkestra şefliğinde bulunmuş ve 1862’de Viyana’ya gemiştir. Burada çeşitli konserler yönetmiştir.1875’ten sonra bağımsız olarak çalışmış ve ikinci vatanı sayabileceğimiz Viyana’da 3 Nisan 1897’de ölmüştür.
    Daha çok çalgı müziği eserleriyle bilinen Brahms, müzik sanatının en büyük bestecilerinden biridir. İlk eserlerinde (özellikle ; op. 1, 2, 5 piyano sonatlarından op. 9 varyasyonuna kadar) romantik ruh ve tekniğin, özellikle de Beethoven’ın hayranı kalmıştır. Bundan sonra kendi tarzı ile klasik uygulamaların bir devamcısı olmuştur. İki piyano konçertosu op. 15 ve op. 83 piyano edebiyatının en güç, buna rağmen en güzel eserleridirler. Oda müziğindeki önemli eserleri şunlardır: Keman sonatları op. 78, 100, 108, iki viyolonsel sonatı; op. 38 ve op. 99 piyano sonatları (en meşhur op. 120’dir), piyano triosu “La majör korno triosu” op. 40, üç yaylı sazlar kuarteti op. 25, 26, 60, piyanolu kentet op. 38, iki yaylı sazlar :-):-):-):-)teti op. 18, 36.
    Brahms’ın eserlerinin en önemllileri olarak dört senfonisi dikkat çeker. Bunlar 1876 – 1885 yılları arasında yazılmıştır; op. 68, 73, 90, 98. Orkestra eserlerinin önemli örnekleri arasında sayılmaktadırlar. Çok yetkin bir çalgı uygulamasıyla (ki Brahms için en önemli özellik olarak bu yönünden bahsedebliriz) , zaman zaman Barok dönem müziğinden yararlanarak oluşturduğu bu eserler Brahms’ın bestecilik gücünü belli eder. Diğer orkestra eseleri arasında “Macar Dansları”, “Trajik” ve “Akademik Tören Uvertürü” vardır. Brahms keman için çok değerli bir keman konçertosu op. 77 ve keman ve viyolonsel için bir konçerto , op. 102’yi yazmıştır.
    Vokal müziği için 200 kadar “lied”, 17 kadar “düet” ve çok sayıda halk şarkısı üzerine yaptığı çalışmalar bırakmıştır. Op. 1 “Liebstreu” adlı “lied”inden son vokal eseri “Dört Ciddi Şarkı” op. 121’e kadar çeşitli konuları içeren şarkı çalışmaları “lied” formunda da usta olduğunu belli etmektedir. Bunların arasında doğaya ait olanlar önemli bir yer tutar. Koro eserleri arasında “Şans”, “Zafer Şarkısı” ve op. 45 “Alman Requiem” başta gelir.
    Brahms’ın bütün eserleri Kuzey Almanya ulusal ruhunu yansıtırlar. bestekarlar arasında yalnız Wagner’le iyi anlaşabilmiştir. Bu iki büyük sanatçı biri opera, diğeri çalgısal alanda düşünce birliği içinde olmuşlardır. Alçak gönüllü bir kişilik ancak otoriter bir kimlik sahibi olduğu söylenen Brahms’ın Klasik ve Romantik müziğe ait uygulamaları kaynaştırma konusundaki başarısının bütün çalışmalarında dikkat çektiğini söyleyebiliriz.
    BRUCH, Max (1838-1920). Alman besteci, 1880-83 arasında Liverpool Filarmoni Topluluğu’nda orkestra şefliği yapmıştır. Çello ve orkestra için ‘Kol Nidrei’; 3 senfoni, operalar, eserleri arasındadır. Ayrıca koro için dikkat çeken çalışmaları vardır. Koro, solo ve orkestra için, “Salamis”, “Odiseus”, “Çan Şarkısı”, “Aşil”, “Gustav Adolf” ve solo ve orkestra için “Roma Zafer Şarkısı” adlı eserleri ünlüdür. Bruch, iki keman konçertosu (sol minör ve re minör) yazmıştır ve bu iki konçerto romatizmin son zamanlarında verilen eserlerin güzel örneklerindendir. Bunlardan başka orkestra ve viyolonsel için “Kod Nidrei” adlı melodisi ve “Loreley” adlı bir operası bulunmaktadır






    C

    CAPET, Lucien – (1873-1928) Fransız kemancısı. 1907’den sonra Paris Konservatuvarında profesör olmuştur. Hocası Maurin’in yerine dünyaca tanınmış bir yaylı çalgılar dörtlüsünün (kuartet) şefliğini yapmıştır.
    CAPELLA (Kapella) – Bir müzik parçasının toplu bir halde çeşitli çalgıların ve vokallerin katılımıyla sunulması. Orkestra.
    CAPRICCIO (Kapriççio) – Neşe, keyif. Neşeli, hicivsel aktarımlı müzik parçası.
    CAVALLI, Francesca - (1602-1676) Opera Bestecisi. Venedik tarzı olarak adlandırılan bir aktarım ile operalar yazmıştır. Roma’da Marcus kilisesinde koristlik, birinci organistlik, üç yıl sonra da orkestra şefliği yapmıştır. İlginç resitatif (konuşur gibi söyleme) ve melodik aryaları dikkat çeker. Cavalli’nin bilinen ünlü operalarından biri de Fransa Kralı Ondördüncü Louis’nin düğünü için yazdığı “Ercole Amante” operasıdır.
    CAVATA (Kavata) – Arya’ya benzer bir vokal türüdür.
    CELESTA (Çelesta) – Eski bir müzik çalgısı.
    CHACONNE (Şakon) – (İtal. Ciacona) Barok süitlerinin (küçük dans parçalarının) çok sevilen bir bölümünü oluşturan dans parçası.
    CHOPIN, Frédéric – Polonyalı müzikçi, büyük piyano şairi. Varşova yakınında küçük bir kasaba olan Zelazowa’da 22 Şubat 1810 tarihinde doğmuştur. Babası Fransa’nın Nancy şehrinden Polonya’ya göç etmiş bir Fransız olan Nicola Chopin ve annesi Polonyalı Justine Krzyzanowka’dır. Chopin’de müzik yeteneği pek küçük yaşta belirmiş, harika çocuk olarak tanınmıştır. İlk derslerini Bohemyalı piyanist Zivini ve Varşova Konservatuvarı müdürü J. Elsner’den almıştır. 19 yaşında Polonya’yı terkeden genç müziksever Viyana’ya gelmiş ve verdiği konserlerde dinleyicilerini parlak virtuozitesine hayran bırakmıştır. 1830’da Paris’e gelerek orada yerleşmiştir. Burada Kalkbrender’den aldığı derslerle fevkalade bir piyanist ve besteci olmuştur. Chopin bu tarihten sonra Paris’te verdiği dersler sayesinde ve bir sürü hayranlar arasında oldukça ferah bir hayat sürmüştür. Edebiyat ve müzik çevresinde bir sürü dost edinmiştir. Bunların arasında Balzac, Berlioz, Heine, Liszt ve Meyerbeer gibi başta gelen sanat büyükleri de bulunuyordu. 1836’da Fransız kadın romancısı Georges Sand’la tanışmıştır. Bu tanışma edebiyat ve müzik tarihinin kaydettiği en büyük aşklardan birinin başlangıcı olmuştur. Kadının sadakatsizliği yüzünden çabuk ayrılmışlarsa da hassas ve ince sanatçı Chopin sevdiği kadını bir türlü unutamamış, yıllarca bu sevginin etkisi altında kalmıştır. Düşman işgali altındaki vatanına dönememek de onun için bitmez bir üzüntü sebebi olmuş, eserlerinde nostaljinin verdiği bu ıstırabı daima terennüm etmiştir. Bu büyük sanat adamı henüz 39 yaşında iken 17 Ekim 1849’da Paris’te ölmüştür.
    Chopin hemen hemen yalnız piyano için eser yazmıştır. Bunların arasında Polonya müzik türlerinin çok güzel örnekleri vardır. Başlıca eserleri şunlardır: Orkestra ve piyano için; 2 konçerto, op. 11 ve op. 21, “Don Juan” adlı fantazi, “Polonya Halk Şarkıları Üzerine Fantazi”, “Krowiak” op. 14, “Polonez” op. 22, Yalnız piyano için 3 sonat, 56 mazurka, 27 etüt, 25 prelüd, 19 noktürn, 15 vals, 13 polonez, 4 balad, 4 empromtü, 3 ekose, 3 rondo. Diğer eserleri: Viyolonsel sonatı, viyolonsel ve piyano duosu, 17 Polonya şarkısı.
    Bütün bu eserleriyle Chopin piyanoda yeni bir stilin yaratıcısı olmuştur. Melodi ve armoni zenginliği fevkaladedir. Güzel üslubu, temaların zarifliği ve tatlılığı ile yarattığı eserler hakiki romantik karakterleriyle piyano edebiyatının en güzel örnekleri olarak kalacaklardır.
    CLAVIS (Klavis) – (Lat.) Org tuşları için kullanılan anahtar işaretidir.
    CLEMENTI, Muzio – (1752-1832) Klasik dönemin bellibaşlı İtalyan piyano virtüözlerindendir. Alman soyu ile anne tarafından bağlantısı bulunan Clementi Romalı bir kuyumcunun oğludur. Küçük yaşta müziğe başlayan Clementi 14 yaşında Sir P. Beckford adlı bir İngiliz’in koruması altında İngiltere’ye gitmiş, 1770’e kadar Londra’da kalmıştır. Bu tarihten yetmiş yaşına kadar yazdığı piyano için sonatlar ve eserler piyano üzerindeki virtüözitesine örnek oluşturur. 1800’lü yılların başlarındaki dünyanın en yetkin piyanistleri: J. B. Cramer, J. Field, A. Klengel ve Kalkbrenner, Clementi okulundan yetişmişlerdir. Mozart ve Beethoven’in döneminin müziksel kimliğini içselleştiren bu ünlü piyano virtüözünün eğitici etkisi her iki bestecinin üzerinde de büyük etkiler bırakmıştır. Özellikle Beethoven, Clementi’nin bellibaşlı hayranlarından biri olmuştur. Clementi bütün hayatı boyunca 106 piyano sonatı yazmıştır. Okulunu kuran büyük eseri “Méthode pour le Pianoforte” adını taşır.
    CODA (Koda) – (İtal.) Müzik eserlerinin bazılarında (eğer belirtilmişse) seslendirme bittikten sonra aralar atlanarak çalınması istenen kesit ; bir işaretle seslendirmecilere belirtilir.
    CON SORDINO (Kon Sordino) – Besteci tarafından belirtilen yerlerde yaylı sazlara takılan ve yine işaret ettiği yerlerde çıkarılan, seslerin volüm ve tonunu ( azaltarak) değiştiren malzemeyi kullanarak çalma işareti.
    CORELLI, Arcangelo – (1653-1713) İtalyan Barokunun bilinen önemli bestecilerindendir. 17 Şubat 1653’te İmola’da doğmuştur. İlk müzik eğitimini Benvenuti’den ve M. Simonelli’den almıştır. Almanya’ya gitmiş, ayrıca Paris’e gelerek bir süre Pariste kalmıştır. Tekrar Roma’ya dönen Corelli 1679’da opera orkestrasında birinci kemancılık yapmıştır. O sıralarda Roma’da yaşayan İsveç Kraliçesi Christine’nin hizmetine giren Corelli 1690’dan sonra Kardinal Ottoboni’nin koruması altına geçmiştir. Chrysander’in Haendel biyografisinde bahsettiği Ottoboni, saray konserlerini ölümüne dek (1713) yönetmiştir. Corelli özellikle keman tekniğinde yetkin ve etkili bir bestecidir. 24 kilise sonatı, 24 oda sonatı, keman için 12 solo sonatı ve birçok konçerto grosso’lar yazmıştır.
    Corelli, kendi zamanında ve sonrasında diğer birçok besteciler üzerinde etkiler yapmıştır. Döneminde,çalgı müziğine önem verilmemesine karşın bestecinin eserleri genelde hayranlıkla karşılanmıştır. Bugün için bu eserler bize İtalyan Baroku ile ilgili tipik bilgi verir. Keman için yazdığı eserlerin largo ve adagio bölümleri etkileyici bir güzellik taşır. J.Sebastian Bach, Corelli’nin önde gelen hayranlarındandı. Bunu, onun temaları üzerinde yazdığı varyasyon ve fügler göstermektedir.
    CORNELIUS, Peter – (1824-1874) Liszt ve Wagner çevresindeki ünlü Alman bestecisi. Meinz’da doğmuştur. Aynı ada sahip yine ünlü olan Alman ressamı Cornelius’un yeğenidir. Önce edebiyata merak saran ve şairliğe özenen Besteci, sonra bundan vazgeçmiş ve 1853’da Weimar’da Liszt’le tanıştıktan sonra müziğe yönelimi hızlanmıştır. Şair besteci, ilk eseri olan bir şarkı albümü ile geniş ilgi toplamıştır. Birkaç yıl sonra en bilinen eseri komik opera “Bağdad Berberi”ni yazmıştır. Eser 1858’de Weimar’da ilk defa olarak Franz Liszt’in yönetimi ile oynanmıştır. 1859’da Viyana’ya giden Cornelius orada Wagner’i tanımış ve hayran olmuştur. O da Wagner gibi Gluck hayrandır. Cornelius, Wagner’e olan hayranlığını da Tristanla büyük benzerlikler gösteren “Gunlöd” operasında gösterir. Buna karşın asıl yeniliği ve özgünlüğü ilk operası olan “Bağdad Berberi” ile getirmiştir. Komik opera Ondokuzuncu yüzyılın romantik havası içinde kaybolmuş, fakat Cornelius ilk operasıyla bu ihmal edilmiş türü tekrar ve çok güzel bir biçimde ortaya çıkarmıştır. Besteci, operalarından başka lirik, çok güzel şarkılar da bestelemiştir. Bunların en güzelleri “Nişanlı ve Noel Şarkıları” adı altında toplanmıştır.
    COUPERIN, François – (1668-1733) Aynı ismi taşıyan ve birçok organist yetiştiren bir Fransız ailesinin en tanınmış ismidir. 1693’den itibaren Paris’te saray klavsenistliği yapmıştır. 1698’den sonra St. Gervaise’e organist olmuştur. Okulunu kuran önemli eseri “L’Art de Toucher le Clavcin” adlı eseri 1717’de yazılmıştır. Couperin bundan başka dört defter halinde “Piéces de Clavecin” adını taşıyan klavsen parçalarını sunmuştur. Bunlardan başka birçok trio sonatları vardır. Besteci, Fransa’da çalgı müziğinin büyük temsilcisidir. Okulu gerek zamanında ve gerek daha sonra gelen besteciler üzerinde geniş etkiler bırakmıştır.
    CRESCENDO (Kreşendo) – (İtal.) Sesleri yavaş yavaş kuvvetlenme ve giderek yükselen bir volümle seslendirme anlamına gelmektedir.
    CUI, Sezar Antonoviç – (1835-1918) Rus bestecisi, aynı zamanda Rus ordusu subayıdır. Önemli eseri “La Musique en Russie” adını taşır. Cui, birçok da operalar bestelemiştir. “Kafkasya’da Esir” (1857), “William Ratclif” (1863), “Angelo” (1876), “Metteo Falcone” (1908) v.s. Ayrıca 4 orkestra süiti, oda müziği eserleri ve 300 kadar da şarkı yazmıştır. Cui, Balakirev ve Dargomiski ile, Rus müzik okulu olarak adlandırılan grubun bellibaşlı üyelerinden biridir.
    CZERNY, Carl – (1791-1857) 19. yüzyılın en büyük piyanist ve öğretmenlerinden biridir. Önce babası Viyana’lı piyanist Wenzel Czerny’den eğitim almış, sonra Beethoven ve Emmanuel Bach’dan dersler almıştır.Franz Liszt’in öğretmenliğini yapmış ve bu en büyük piyano virtüözünü yetiştirmiştir. Piyano eğitimi ile ilgili çok önemli ve değerli eserleri bugün hala çalınmaktadır. Bunların en önemlileri : “Büyük Piyano Okulu” op. 500, “40 Gündelik Çalışma” op. 337, “Legato ve Stacato Okulu” op. 335, “Virtuoz Okulu” op. 365 ‘ dir.


    Ç

    ÇALYAPIN, Fedor İvanoviç – (1873-1938) Rusya’da doğan bas. Gençliğinde uzun süre Tüflis’te kalmış, ilk derslerini orada almıştır. İlk konserini de 1894 yılında yine orada vermiştir. Aynı yıl Petersburg’a çağırılmıştır. Burada iki yıl kaldıktan sonra Moskova’ya gitmiş ve burada birçok ulusal Rus operalarında başrolleri oynamıştır. 1901 yılında ilk defa ülkesi dışına çıkmıştır. İlk olarak Milano’da Scala Operasında çalışmış, 1907 yılında New York Metropolitan Operasına gitmişse de çok kalmayarak dönmüştür. Buraya ikinci defa Londra’da verdiği konserlerden sonra dönmüş, bu sefer uzun süre kalmıştır. Çalyapin en çok Rossini’nin “Sevil Berberi” operasındaki Don Basilio, Verdi’nin “Don Carlos” operasındaki kral, Massenet’nin “Don Kişot” operasında Don Kişot ve Gounod’nun “Faust” operasında Mefistofele rollerindeki başarısı ile tanınmıştır. Çalyapin 1938 yılında ölmüştür.
    ÇAYKOVSKI, Peter Iliç – (1840-1898) Besteci. Petersburg yakınında Votkinsk kasabasında doğmuştur. 1850 yılında kaydettirildiği Petersburg Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra 1859 yılında Adliye Bakanlığına memur olarak atandı. 1863’te konservatuvara devam etmeye başladı. 1866’da buradan mezun olunca Moskova Konservatuvarına teori öğretmeni olarak atandı. Besteciliği burada başlar. Çarin ve Nadedja von Meck adlı zengin bir kadının himayesiyle yavaş yavaş tanınmaya başladı. 1877’de Antonina İvanovna Milyukof adında bir kızla evlendi, ancak beş hafta beraber yaşayabildiler. Bunun üzerine besteci uzun bir seyahate çıktı, dönüşte Mm. Von Meck’e ithaf ettiği dördüncü senfonisini yazdı. Eser büyük bir ilgi uyandırdı. 1888’de Avrupa’dan aldığı davetler üzerine uzun bir konser turnesi yaptı. 1891’de Amerika’ya giderek New York’ta Carnegie Hall’de eserlerini idare etti. 1893’te tekrar ülkesine döndü. Son eseri olan “Altıncı” senfonisinin ilk çalınışından birkaç hafta sonra Petersburg’da koleradan öldü. Batı müziği, özellikle Franz Liszt ve Berlioz’un programlı eserleri bestecinin üzerinde etkili olmuşlardır. "Romeo ve Juliette” uvertürü ile “Fındık Kıran” süiti bunun açık örneğidir. Konçerto ve oda müziği sanatında ise Alman müziğinin etkileri korunur. Senfoni ve senfonik şiirleri yanında altı senfonisi ve üç bale, iki piyano konçertosu, bir keman konçertosu, oda müziği eserleri, süitler ve şarkıları vardır. Uvertürlerinde ve süitlerinde Berlioz’un etkisi görülmektedir. Bu tip eserlerinden “Hamlet” ve “1812” uvertürleri de ayrıca önemlidir. Alman okulu etkileri ise dördüncü, beşinci ve altıncı senfonilerinde görülür. Başlıca operaları, “Voyvoda”, “Eugen Onegin”, “Pique Dame” ise lirik ve tipik bir Rus havası içerirler. Bale eserleri arasında “Kuğu Gölü” ve “Uyuyan Güzel” sayılabilir. Bestecinin daha çok iki eseri “Fındık Kıran” süiti ve “Altıncı – Pathétique” senfonisi tanınmış ve popüler olmuşlardır.
    ÇEMBALO (Cembalo) – (Alm. Kielflügel. Fran. Clavecin. İng. Harpsichord) Tuşlu, piyano biçimi müzik aleti. Cembalo piyanonun atasıdır ve Ondördüncü Yüzyılda meydana çıkmış ve gittikçe gelişmiştir. Bu müzik aletini yapmakla ünlü ustaların başında İtalya’da G. A. Baffo ve Almanya’da Silbermann gelir. Onsekizinci Yüzyıl sonlarına doğru cembalo, yerini yavaş yavaş piyanoya bırakmıştır



    D

    D – Harflerle işaretlendirilen gamın ikinci yani “re” sesini ifade eden işaret.
    DA CAPO (Da kapo) – (İtal.) Eserin tekrar, baştan çalınmasını gösteren işaret ismi.
    DELIUS, Friedrich – (1863-1934) İngiliz bestecisi. Baba tarafından Alman’dır. İlk müzik bilgisini babasından almış, sonra Leipzig Konservatuvarında Eduard Grieg yanında bestecilik öğrenimi görmüştür. Mezun olduktan sonra Nitzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı eseri üzerine “Hayatın Duası” adlı oratoryosunu yazmıştır. Delius özellikle bu eseriyle ünlenmiştir. Bundan sonra birçok operalar yazmıştır. Bunların başlıcaları; “Romeo ve Juliette Köyde”, “Fennimore ve Gerda” adlarını taşır. Çalgı müziğine ait pek çok eseri vardır. Bunlardan bazıları Norveç süiti, “Appalachia” ve “Song Before Sunrise” adını taşıyan varyasyonlar, bir keman, bir piyano konçertosudur.
    DESPREZ, Josquin – (1450-1521) Hollandalı besteci. 1450’de Hannegau’da doğmuştur. Ockeghem’in öğrencisidir. Milano, Roma, Cambrai, Paris’e gitmiştir. Kilise müziği ve “Chanson” bestelemiştir. Yazış tekniğini açıklayan bir eser öğrencisi tarafından yayınlanmıştır.
    DİALOG – (Yun.) İki kişinin karşılıklı konuşması. Ortaçağ kilise müziğinde oratoryo şeklinde şarkılarda ve sonraları kantatlarda kullanılan şekildir.
    DIAPASON (Diyapazon) – (Yun.) Gamın genellikle “La” sesini veren mıknatıs şeklinde ses ölçüsü aleti.
    DIATONIQUE (Diyatonik) – İçinde yabancı, “kromatik” sesler bulunmayan gam.
    DIMINUENDO – (İtal.) Ağırlaşarak, zayıflayarak.
    DIVERTIMENTO – (Fran. Divertissement) Divertimento Onsekizinci yüzyılda orkestra süitlerinden doğmuştur ve oda müziği eserleri arasına girer. Eski operaların perde aralarında çalınan eserlerin genelini divertimento oluştururdu..
    DONIZETTI, Gaetano – (1797-1848) İtalyan operasının başarılı maestrolarından biridir. Nesildaşları olan Rossini, Bellini, Bergamoda ve S. Mayr arasında hemen aynı derecede tanınmıştır. Ondukuzuncu Yüzyılda Türkiye’ye gelerek saray bandosunu kuran ve uzun yıllar kalarak paşalığa kadar yükselen Guiseppe, Donizetti’nin ağabeyisidir. İlk müzik derslerini, doğduğu şehir olan Bolonya’da Piloti’den almış ve sonra Rossini tarzında birkaç opera yazmıştır. Fakat en büyük başarısını gerçek bir buffo ruhu taşıyan iki operasıyla yapmıştır. Bunlardan biri “Aşk İksiri – L’Elisire d’Amore”, diğeri “Don Pasquale”dır. İlk trajik operaları arasında “Anna Bolena”, “Lucrezia Borgia” ve “Lucia di Lammermoor” gelir. Donizetti Fransız – İtalyan operası tarzında Paris için iki ünlü eserini yazmıştır; “Alayın Kızı” ve “İl Favorita”. Napoli için “Cattarina Carnaro”yu yazmış, bu eserde büyük bir başarı kazanmıştır. Dozetti genç yaşta felce uğramış ve kısa bir zaman sonra ölmüştür. Bütün hayatı boyunca 70 opera ve birçok kilise eserleri yazmıştır.
    DRAMATIK MÜZİK – Tiyatro müziği, opera.
    DUBOIS, Théodore – (1837-1924) Fransız bestecisi. Ambrois Thomas’ın okulundandır. 1894’ten sonra hocasının yerine Paris Konservatuvarına profesör olmuştur. En ünlü eseri bir dram olan – oratoryo “Le Paradis Perdu – Kayıp Cennet”tir. Eser 4 bölümlüdür.
    DÜET – (İtal.: Duetto) İki ses için müzik parçası. Opera ve şarkı parçalarında olduğu gibi iki insan sesi için veya flüt, keman gibi iki müzik aleti için yazılmış olabilir.
    DUFAY, Guillaume – (1400-1474) Hannegau civarında Chimay’da doğmuştur. İlk müzik öğrenimini Cambrai’de yapmış, 1428-1437 yılları arasında papalık şapelinde ve sonra da Philipp von Burgund’un hizmetinde çalışmıştır. 1450’de ölmüştür. İtalyan- Fransız Güney–Kuzey kültürünün etkilerini gösteren eserleri vardır, özellikle mesler, motetler yazmıştır.
    DUKAS, Paul – (1865-1935) Paris’te doğmuştur. 1909’da aynı şehir konservatuvarına profesör olmuştur. Sanata, zamanının diğer bestecileri gibi Wagner etkisinde eserlerle başlamış, sonraları Maeterlinck’in “Ariane et Barbe Bleue – Ariane ve Mavisakal” adlı eseri üzerine yazdığı aynı isimli operasıyla empresyonizme eğilim göstermiştir. Dukas’ın en tanınmış eseri mizahi karakterli bir orkestra parçası olan “Acemi Shirbaz”dır. Eser Goethe’nin aynı ismi taşıyan şiirinden yapılmıştır.
    DURANTE, Francesco – (1684-1755). İtalyan besteci. Daha çok kilise müziği bestelemiştir. Kuramcı ve öğretmen olarak da tanınır. Pergolesi, Paisiello ve diğerlerinin öğretmeni olmuştur.
    DVORAK, Antonin – (1841-1904). Çek besteci. 1866-73 arasında S:-):-):-):-)na tarafından yönetilen Çek Ulusal Tiyatro Orkestrası’nda keman çalmış ve S:-):-):-):-)na’dan etkilenmiştir. 1874’te Brahms’la arkadaş olmuşlardır. Dokuz kere ziyaret ettiği İngiltere’de çalınması için “Spectre’nin Köprüsü” kantatını yazmıştır. 1891’de Prag konservatuarında yöneticilik, 1892-5 arasında da New York’taki Ulusal Konservatuarda yöneticilik yapmıştır. Bu dönemde yaylı çalgılar dörtlüsü “Amerikalı”yı ve mi minörde 9. Senfoniyi (“Yeni Dünyadan”) bestelemiştir. Bu eser ikinci Dünya Savaşı’ndan sonrasına kadar 5. senfoni olarak bilinir ve ondan önceki 4 tanesi de kronolojik olarak yanlış sıralanırdı. Bestecinin ölümüne kadar basılmamış olan daha önceki 4 senfoni numaralanmamıştır. Şimdi senfonileri kronolojik olarak şöyle sıralanmaktadır: 1. Do minör (“Zlonice’nin Çanları”), 2. Si bemol, 3. Mi bemol, 4. Re minör, 5. Fa, 6. Re, 7. Re minör ve 8. Sol. Ulusal Çek tarzında “Slovak Dansları”nı ve “Slovak Rapsodileri”ni yazmıştır, ama bunlar diğer eserleri kadar öne çıkmamıştır. Diğer besteleri arasında piyano konçertosu, keman konçertosu, viyolonsel konçertosu ( Si minörde), 3 konser üvertürü, “Armida” ve “Rusalka” da dahil 10 opera, mass, requem, 4 piyano üçlüsü, yaylı çalgılar dörtlüsü için 14 eser, bir piyano beşlisi, piyano şarkıları, başka bir çok şarkı ve part-songs vardır.



    E

    EBERL, Anton – (1766-1807) Viyanalı piyanist ve besteci. Mozart’ın öğrencisidir. Hocası yolunda klasizmin devamcısı ve erken romantizmin habercilerinden olmuştur. Eberl, özellikle çalgı müziğine ait eserleri ile tanınmıştır. Senfoniler, piyano konçertoları, sonatlar ve birçok oda müziği eserleri bırakmıştır.
    ELGAR, Edward (1857 – 1934). İngiliz besteci, kendi kendini eğitmiştir. Roman katoliktir, ancak (Anglikan katedralleri temelli ) “Üç Koro Festivali”ne daha çok katılmıştır. 1899-1900 arasında “Enigma Varyasyonları” ve “Gerontius’un Rüyası” eserleri ile adını duyurmuştur. “Deniz Resimleri” şarkı döngüsünü de yazmıştır. Daha sonra, “Apostles” ve “Krallık” (tamamlanmamış trilogy’nin ilk iki bölümü olarak tanınır) oratoryoları; “Müzik yapımcıları” kantatı; 2 senfoni; senfonik bir çalışma olan “Falstaff”; “Kokain” ve “Güneyde” üvertürleri; orkestrayla “Carillion” resitatifi; yaylılar için “Giriş” ve “Allegro”; keman konçertosu; viyolonsel konçertosu; oda müziği, vb. bestelemiştir. Az miktarda olan 1919 sonrası çalışmalarına brass band için “Severn Suite” dahildir. 1904’te şövalye ünvanı, 1911’de Yararlılık Rütbesi almıştır; 1924’te Kraliyet müziğinin ustası, 1931’de baronet olmuştur. Halk müziği yapmasa da “ulusal” olarak tanımlanan içten bir tarz geliştirmiştir; 5 tane “Debdebe ve Tantana” marşları gibi “popüler” çalışmaları da vardır.
    EROICA, (– (İtal.) Kahramanca.
    ETUDE (Etüt) – (Fran.) Çalışma, eksersiz parçası. Tekniği yüksek etüt parçaları başlıbaşına birer müzik parçası sayılırlar.




    F

    FAGOT – Kamıştan yapılan nefesli çalgı. Onaltıncı yüzyılda doğan bu alet, iki birbirine yapışık uzun borudan ve “S” şeklinde bir ağızlıktan oluşur. Orkestrada önemli rol oynar ve nefesli çalgılar için yazılmış oda müziği eserlerinin hemen hepsine girer. Bir oktav daha derin olan “kontra fagot” en derin ve kalın nefesli çalgıdır. Viyana klasikleri fagotu eserlerinde kullanmışlardır. Haydn’ın “Yaratılış” ve “Mevsimler” oratoryolarında, Beethoven’in 5 ve 9.uncu senfonilerinde karakteristik bir rol oynar.
    FALLA, Manuel de (1876-1946). İspanyol besteci, piyanist. 1913’te yazdığı operası “Yaşam Kısadır” (La vida breve) ile ün kazanmıştır. Daha sonra “Üç köşeli şapka” ve “Büyücüyü sev” balelerini yazmıştır. Bu eserlerinde ve “İspanya’nın bahçelerindeki geceler” ile “Fantasia Bética” (piyano için) bestelerinde İspanyol halk müziğinden etkilenmiştir. “ysta Peter’in Kukla Gösterisi” adlı kukla operasında ve klavsen konçertosunda İspanyol halk müziğinin etkileri daha az görünmektedir. Sonraki çalışmaları da neokalsik eğilimindedir. Diğer çalışmaları ise şarkılar, piyano parçaları ve gitar için bir kaç eserdir. 1938’den itibaren Arjantin’e yerleşmiş ve orada ölmüştür. “Atlantis” operası ölümünden sonra E. Halffter tarafından tamamlanmıştır.
    FANFAR – (Fran. Fanfare. İtal. Fanfara) Askeri ve av müziğinde nefesli çalgılarda kullanılan işaret.
    FANTASIE (Fantazi) – (İtal. Fantasia) Serbest şekilde yazılmış müzik parçası.
    FIEDLER, Max –Uzun süre Berlin filarmonik orkestrasının konserlerini yönetmiştir. Bundan sonra Amerika’ya gitmiş, Boston senfonik konserlerini yönetmiştir. 1916’dan sonra Essen’de müzik müdürü olmuştur. Bir senfoniden başka, oda müziği eserleri, liedler ve piyano eserleri bırakmıştır.
    FINALE – Bir bestenin (senfoni, sonat, konçerto, v.s. gibi) son kısmının adı.
    FINE – (İtal.) Bir müzik parçasının . Alfine – Sondan.
    FISCHER, Johann Kasper Ferdinand –Barok dönem füg tarzının önemli isimlerinden biridir. 1715’te “Ariadne Musica” adında yayınladığı eserindeki org için 20 prelüd ve füg Fischer’in tanınan bir bestesidir.
    FLAGEOLET (Flajole) – En yüksek sesli flüt.
    FLAUTO – (İtal.) Flüt.
    FLÜGEL – (Alm.) Üç köşeli, kuş kanadı biçiminde piyano. Kuyruklu piyano.
    FLÜT – Nefesli müzik aleti. Tahta veya madenden olanları ve uzun, kısa bir çok şekilleri vardır. Bir borudan ve üzerindeki ses düğmelerinden oluşur. Borunun ucundaki delikten üflenen nefesle çalınır. Flütün tarihi çok eskilere dayanır. Eskiden ordu müziğinde ve gençlik örgütlerinde kullanılırdı. Bugün orkestrada uzun madeni flüt ve tahtadan, bir oktav daha yüksek sesli flüt yani pikolo flüt (piccolo flauto) kullanılmaktadır.
    FORTE – Kuvvetli.
    FRESCOBALDI, Girolamo – (1583-1643). İtalyan besteci. Antwerp’te ve daha sonra (1608-28 arası) Roma’da ST. Peters’ta org çalmıştır. St. Peters’ta 30000 kişilik bir seyirci grubunun önünde çaldığı haberi yayılmıştır. Org ve klavsen için toccatalar, fügler, ricercari, vb. yazmıştır. Alman müziği ve başka müziklerden etkilenerek bestelerini yapmıştır. Ayrıca motetler, madrigaller, vb. de yazmıştır.
    FUGATO – Füg kuralları ile yazılmış müzik parçası.
    FUGE (Füg) – Çok sesli bir tür müzik parçası. Tema birbirini izleyen belirli seslerden oluşur. Birinci ses temaya önderlik eder, ikincisi değişiktir, tekrar eden birinci sesten sonra gelen diğer üçüncüsü melodiyi tamamlar.
    Fz. – İtalyanca “forzato” (kuvvetli)nin kısaltılmışı.

    G

    G – sol sesi.
    Gabrielli, Giovanni (1557-1612). İtalyan besteci, amcası Andrea Gabrielli'’in öğrencisi olmuştur. Andrea Gabrielli 1585’te Venedik’te St. Mark’s kilisesinde baş orgçu olarak çalışmıştır. Giovanni Gabrielli’nin eserlerine “Sacred Symphonies” ve ses ve çalgılar için diğer kilise müzikleri, çalgılar için müzikler, org çalışmaları dahildir. Schütz’ün öğretmenidir.
    GERHARD, Roberto (1896-1970). İspanyol besteci, 1938’den sonra İngiltere’de yaşamıştır, Pedrell ve Schoenberg’in öğrencisidir. “The Duenna” operası (Sheridan’dan sonra, radyo için), 4 senfoni, keman konçertosu, mezzo-soprano ve iki vurmalı çalgı için Edward Lear’ın ‘The Akond of Swat’ının düzenlenmesi, orkestra olmadan 8 çalgı (akordiyon da dahil) için “Konçerto”, eski İspanyol müziklerinin düzenlenmesi çalışmalarına dahildir.
    GERSHWIN, George (1898-1937). Amerikalı piyanist ve besteci. Bir çok popüler şarkı bestelemiştir, özellikle konser çalışmalarına jazz fikirlerini uygulamıştır. “Rhapsody in Blue” (1924), piyano konçertosu, “Cuban Overture”, “An American in Paris”, “Porgy and Bess” operası, piyano preludleri çalışmaları arasındadır. R. Goldmark’la çalışmıştır ama daha çok kendi kendini eğitmiştir. Başarısız bir beyin ameliyatı sonucunda ölmüştür.
    GIBBONS, Orlando (1583-1625). İngiliz besteci, orgçu. Babası William, kardeşleri Edward, Ellis ve Ferdinando, oğlu Christopher da müzisyendir. Cambridge, King’s Kolejinde koro çocuğu olmuş daha sonra da Chapel Royal ve Westminister Abbey’de org çalmıştır. 40 anthem ve diğer kilise müzikleri, “The Silver Swan” gibi madrigaller, “In Nomines” ve yaylılar için başka eserler, org parçaları çalışmaları arasındadır.
    GIORDANI, Tommaso (1730-1806). İtalyan besteci, Dublin ve Londra’da çalışmıştır. İtalyanca ve İngilizce 50’den fazla opera bestelemiş, Sheridan’ın “Eleştiri”si için şarkılar yazmıştır.
    GIUILIANI, Mauro [Giuseppe Sergio Pantaleo] (1781-1829). İtalyan gitarist ve besteci. 3 gitar konçertosu, gitar ile oda müziği çalışmaları, gitar veya piyano eşlikli şarkılar, vb. bestelemiştir.
    GLAZUNOV, Alexander [Konstantinovich] (1865-1936). Rus besteci. 8 senfoni ve bir tane de bitmemiş senfoni ki bu ilk defa 1948’de Moskova’da sunulmuştur; piyano (2), keman, saxaphon için konçerto; “Karnaval” uvertürü,; “Mevsimler”in de dahil olduğu baleler; piyano parçaları; şarkılar bestelemiştir. Rimsky-Korsakov’un öğrencisi olmuştur ve öğretmeninin ulusal yaklaşımından farklı olarak romantik bir fikir geliştirmiştir. St Petersburg Konservatuarının yöneticisi olmuş ama 1928’de buradan ayrılmıştır. Paris’e yerleşmiş ve burada ölmüştür.
    GLUCK, Christoph Willibald [von] (1714-87). Alman besteci, Bavyara’da doğmuştur, aslen Bohemyalı olduğu düşünülmektedir. 1745’te Londra’da, 1773-9 arasında Paris’te yaşamış, sonra Viyana’ya yerleşmiş ve orada ölmüştür. Opera alanında devrimci fikirleri vardır, özellikle müziğin dramatik ihtiyaçalara hizmet etmesinin önemini vurgulamıştır ve bunu “dry Recitative” ile göstermiştir, ayrıca “Alkestls”i (1767) fikirlerini yansıtan operasıdır. “Orpheus” operası gibi bunun da orjinali İtalyanca’dır ancak daha sonra ikisi de Fransızca’ya çeveilmiştir. Diğer operaları “Iphıgenia in Aulis”, “Iphigenia in Tauris” ve “Armida”dır ve hepsi Fransızcadır. 45’ten fazla sahne exeri bestelemiş ayrıca çalgısal parçalar yazmıştır.
    GODARD, Benjamin Louis Paul (1849-95). Fransız besteci, kemancı. “Jocelyn” ve başka 7 opera, orkestral çalışmalar, 100 kadar şarkı eserleri arasındadır.
    GOEHR, Alexander - İngiliz (1932 Almanya doğumlu) besteci. R. Hall’ın ve Messiaen’in öğrencisi olmuştur. 1976’da Cambridge’de profesör olmuştur. Küçük orkestra için Senfoni (önceden yanlıış olarak Küçük Senfoni diye adlandırılırdı); keman konçertosu; 3 yaylı çalgılar dörtlüsü, “A Little Cantata of Proverbs” (Blake’ın metniyle); “Arden Ölmeli “ operası ve “Naboth’s Vineyard” gibi müzik tiyatrosu çalışmaları eserleri arasındadır. Babası orkestra şefi ve besteci Walter Goehr’dir (1903-60).
    GOUNOD, Charles [François] (1818-93). Fransız besteci, Paris Konservatuarı'n’a Halévy ve diğerlerinin öğrencisi olmuştur, burada “Roma ödülü”nü kazanmış ve bu yüzden Roma’da 3 yıl geçirmiştir, daha sonra da Paris’te kilise orgçusu olmuştur. Bir ara rahip olmaya çalışmıştır. “Faust” (1857) operasıyla önemli bir başarı kazanmıştır. Aynı zamanda orkestra şefidir, Londra ‘da geçirdiği 1870-75 yılları arasında şimdi Royal Choral Society’ olan orkestrayı yönetmiştir. Daha sonra dini müzik yazmıştır, örneğin, “The Redemption” oratoryosu. Bunların dışında “Romeo ve Juliet” ve 12 başka opera, 9 Clavier mass ve başka kilise müzikleri, bir çok şarkı, 3 senfoni, Bach’ın “The Well Tempered” ve “Funeral March of Marionette”nin ilk preludü üzerine “Meditation” eserleri arasındadır.

    H

    HARMONIUM – 1810’da Fransız Grélé tarafından yapılan ve geliştirilen, piyanoya, ses ve kullanış bakımından orga benzeyen müzik aleti.
    HARPA (yahut ARP) – (Fran. Harpe. Alm. Harfe) Harpanın atası olan on iki telli müzik aleti. Milattan 3500 yıl önceye ait Ur harabelerinin kazısında görüldü.
    Karakterini değiştirmeden zamanımıza kadar gelen en eski müzik aleti harpadır. Fakat şekilce değişerek bugünkü çok sesli ve büyük müzik aleti olmuştur. Harpayı geliştirmekte Fransız Sébastienne Erar’ın büyük rolü oldu. Sébastienne Erar, alete piyano gibi pedal da ilave etti. Ton değişmelerinde önemli rol oynayan bu pedallar, yedi tane olup üçü sol ayak ve dördü sağ ayak içindir. Harpa ses ve şekil bakımından çok zarif görünüşe sahip olduğundan tercihen kadınlar tarafından çalınır. Orkestrada önemli rol oynar.
    Gluck’un “Orfeo”sunda, Beethoven’in “Promethius” balesinde vardır. Bundan başka Spontini, Rossini, Boildieu, Berlioz en önemli eserlerinde kullanmışlardır.
    HARTMANN, Johann Peter Emilius – (1805-1900) Danimarkalı besteci. İlk müzik öğrenimini ülkesinde yapmış, ayrıca Avrupa’da Spohr ve Marschner’den ders almıştır. 1867’den sonra Gade ve Paulli ile beraber Kopenhag Konsevatuvarını idare etmiştir. İskandinav Milli Romantik Okulunun önderlerindendir. Eserleri arasında, “Karga”, “Korsanlar”, “Küçük Christine” (Andersen’den) gelir. Ayrıca baleler, senfoniler, uvertürler, oda müziği eserleri, “lied”ler ve piyano eserleri bestelemiştir.
    HASSE, Johann Adolf – (1699-1783) Begedorf’da doğmuştur. Lübeckli müzikçi bir aileden gelmiştir. Venedik’te ölmüştür. Galan tarzında İtalyan rokoko operasının önemli isimlerindendir. Kısa bir zaman Hamburg Operasında tenor olarak çalışmış, ayrıca Napoli’ye giderek Porpora ve A. Scarlatti’den ders almıştır. 1723’te “Tigrane” adlı operasıyla besteci olarak tanınmıştır. 1727’de Venedik’te bir müzik okulununyönetimini almış, 1731'de karısı ile beraber Dresden operasına orkestra şefi olarak girmiştir. 1757’ye kadar orada kalmış, hayatının sonlarını Viyana ve İtalya’da geçirmiştir. 65 opera, 14 Intermezzi, 12 oratoryo, ayrıca kilise eserleri, oda ve piyano müziği, konçertolar, orkestra parçaları bestelemiştir.
    HASSE, Karl – (doğ.1883) Saksonya’da Dohnau’da doğmuş, Leipzig’de Thomas kilisesinde çalışmış, orada Kiehl, Nikisch ve Ruckhardt ile arkadaş olmuş, Straube ve Reger’den müzik, Kretzschmar ve Riemann’dan müzik bilimi öğrenimi görmüştür. Ayrıca Heidelberg’de organistlik, 1909’da Chemintz’de kantorluk, Osnabrück ve 1919’da Thübingen Üniversitelerinde müzik direktörlüğü yapmış, 1935’de Kolonya’da Ren Yüksek Müzik Okulu’na direktör olmuştur. Eserleri: “Prens Öjen İçin Senfonik Varyasyonlar”, “Kurlan Uvertürü”, “Prelüd ve Pasakaglia”, ”Süit” op. 37, solo keman ve orkestra için konçerto parçası, birçok koro eserleri, oda müziği eserleri, yaylı kuartetleri, triolar, kentetler, org eserleri, piyano parçaları, “lied”ler ve ayrıca “Max Reger” ve “Alman Müzik Hayatından” adlı kitapları vardır.
    HAYDN, Michael –Joseph Haydn’ın beş yaş küçük kardeşi. Viyana’da Stephan kilisesinde şarkıcılık yapmış, Grosswardein’da orkestra şefliği yapmıştır. 1762’den sonra Salzburg’da orkestra şefi ve orgçu olarak çalışmış ve orada ölmüştür. Duaları, erkek sesi için çok sesli koro parçaları ve senfonileri vardır.
    HERMANN, Hugo – 1896’da Ravensburg’da doğmuştur. Berlin ve Stuttgart Yüksek Müzik Okullarında öğrenim görmüştür. Reutlingen’de koro şefliği yapmıştır. Hermann, bir çok koro parçaları, bir okul operası, bir oda senfonisi, klarnet için “Toccata Gotica”, bir cembalo ve bir keman konçertosu, flüt parçaları ve “lied”ler bestelemiştir.
    HINDEMITH, Paul – 1895 HANAU doğumludur.1906 da ilk müzik eğitimine başlamış 1912 de Arnold Mendhelssohn’la kompozisyon çalışmıştır. Hitler iktidarı ile birlikte Hindemith için zor günler başlamış, 1934 yılında İsviçre’de yaptığı bir konuşma üzerine Nasyonal Sosyalistler tarafından yoğun eleştirilere hedef olmuştur.
    1935 yılında çalıştığı Yüksekokuldan süresiz izinle ayrılmıştır. Hindemith’in o sıralarda henüz tamamladığı 1. Piyano sonatının yanına ülkesinden ayrılmak zorunda oluşunun kendisine verdiği acıyı yansıtan şu notu düştüğünü görüyoruz: “ Friedrich Hölderling’in ‘Der Main’ adlı şiiri bu sonatların bestelenmesinde ilham kaynağım olmuştur.” Bu şiirin, bestecinin o sıralarda çektiği ızdırabı yansıttığı söylenmektedir. Bu çalkantılı dönem içersinde Hindemith’e Furtwaengler aracılıyla Türk hükümetinden bir öneri gelmiştir. Bu teklif Türk müzik hayatının Avrupa düzeyine getirilmesinde Hindemith‘in katkı yapması şeklindedir. Çünkü o tarihlerde Türkiye Cumhuriyeti’nde bir batılılaşma anlayışı ve pek çok kurumun bulunduğu noktadan daha ileriye götürülme çabaları yoğunlaşmıştır. Paul Hindemith, bu anlayış içinde yapılan bu öneriyi memnuniyetle kabul etmiş ve 1935 Nisan’ından Mayıs 1935 ortalarına dek Türkiye’de bulunarak çalışma yürütmüştür. İstanbul Ankara ve İzmir’e giderek bölgesel müzikleri incelemiş, Türk müzik adamlarıyla konserler vermiş ve Almanya’ya döndükten sonra da Türk Müzik Yaşamının Kalkınması Üzerine Öneriler başlıklı kitabı yayınlamıştır.
    Bu kitabın ilk çoğaltımının Berlin –Steglitz’deki bir matbaada mumlu kağıda yazılıp yapılmış olması ve mavi bir kapakla basılmış olması yüzünden adı Mavi Kitap olarak da anılmaktadır. Türkiye Milli Eğitim Bakanlığı’na sunulmuştur. Bu Mavi Kitap‘ta Hindemith belirgin bir şekilde Avrupa müzik kültüründen yola çıkarak Türkiye için çok önemli uyarı ve önerilerde bulunmuştur. Türkiye’de müzik eğitimin esaslarının Geleneksel Türk Halk Müziğine dayanması ve Türk Halk Müziğinin özgünlüklerinin ele alındığı bir çalışmanın yapılması ve bunun bir kitap olarak yayınlanması gerektiğini ileri sürmüştür. Bunun yapılmaması durumunda sağlıklı bir müzik eğitimi gerçekleşemeyeceğini ve zorunlu olduğunu söylemiştir.
    Türkiye’de müziğin büyümesi için yaygınlaşmasını önerdiği batı müziği orkestra çalgılarından ihtiyaç duyulanları ve Türkiye‘de bulunmayanları Almanya’da kendisi satın almış ve Alman müzik adamları ile diğer sanat insanlarını Türkiye’ye yönlendirmiştir. Hindemith‘in Türkiye‘ye davet ederek gelmelerini sağladığı sanat adamları şunlardır : Carl Ebert, Dr. Praetorius, Eduard Zuckmayer, Markowitz, Licco Ammar. Bunun yanısıra Ankara Devlet Konservatuvarının kuruluşunu sağlamış, o dönemde Türk Müzik hayatı için çok önemli olan Müzik Öğretmeni Okulununun ( Musik-i Muallim Mektebi‘nin) kurularak mükemmelleşmesi doğrultusunda öneri ve katkılar gerçekleştirmiştir.
    Ankara’daki Devlet Konservatuvarının Müzik Bölümü de Hindemith tarafından, kurulmuştur. Bu konservatuvar Ankara Cebeci semtindeki Müzik Öğretmeni Okulunun sahası içinde 1937 yılında ve kısmen Hindemith’in önerileri doğrultusunda yapılandırılmıştır. O zamanlar bu okulun ek binaları Hindemith’in direktifleri yönünde inşa edildiğinden ve Paul Hindemith’in bu inşaata önem vererek sürekli denetlemesi gerekçesiyle çalışanlar ek binalara esprili bir biçimde Hindemith Katedrali adını takmışlardı.
    Bununla beraber Hindemith‘in önerisiyle Türkiye‘ye çağırılan yukarıdaki isimler de Türk Müzik ve Sahne Sanatlarına büyük katkılar sağlamış, Türkiye‘nin Müzikte ve Sahne Sanatlarında başarmak istediği devrimsel değişimi üstlenerek sorumluluk ve ciddiyetle bu yönde çalışmışlardır. Bu sanat adamlarının bir bölümü bu ülkenin Devlet Konservatuvarının ve ilk Müzik Öğretmeni Okulunun kurulmasını, bir kısmı Devlet Tiyatrosunun ve Opera Balesinin kurulmasını, bir kısmı ise Devlet Orkestrasının yapılanmasını sağlayarak örgütlemişlerdir. Çoğu kendi içinde iletişim halinde çalışan bu isimlerin kuruluşunu sağladıkları bu kurumlara yansıttıkları ekoller bugün hala etkisini hissettirmektedir.
    Hindemith, 1936 yılı Mart-Mayıs, 1937 de Şubat-Ekim ve Kasım aylarında daha önceki önerilerini denetlemek, sonuçlarını gözlemlemek üzere Türkiye’ye tekrar gelmiştir. 1936 daki Almanya’ya dönüşünde karşılaştığı yoğun baskılar onun için zor olmuş 1938 de belli etmeksizin hazırlanarak İsviçre’ye göçmen olarak gitmiş, oradan da Amerika’ya geçmiştir. 1946 da Amerikan vatandaşlığını elde etmiş, bu süreçten sonra özgürce çeşitli seyahatlere çıkma olanağı bulmuş, konserler vermek üzere geldiği İsviçre‘de hastalanmış ancak eşinin önerisiyle hastalığının 10 gün sonrasında geri döndüğü Frankfurt’da 28 Aralık 1963 yılında Marienkrankenhaus hastanesinde ölmüştür.
    HOFFMANN, Ernst Theodor Amadeus – (doğ. 1776) Königsberg’de doğmuştur. Besteci ve aynı zamanda şairdir. İlk müzik derslerini doğduğu şehirde orgçu Pabielski’nin yanında yapmış, Berlin’de hukuk öğrenimi sırasında Reichardt’la beraber müzik çalışmıştır. 1808-1813 yılları arasında tiyatro besteciliği ve orkestra şefliği yapmış, bu arada bir senfoni, piyano sonatları, oda eserleri ve dini parçalar bestelemiştir. Ayrıca sahne eserleri de yazmıştır: “Maske”, “Mizah”, “Neşeli Müzikçiler”, “Sonsuz Hayat Suyu”, “Aurora”, “Aul”. 1813-1814 yılları arasında ise Fouqué’nin bir teksti üzerine “Undine” operasını yazmıştır.

    I
    IMPROMPTU (Empromptu) – (Lat. Impromptu) Klasik tarzda yazılmış serbest şekilli fantazi parçası. 1820’den sonra piyano müziğinde de kullanılmaya başlanmıştır.
    IMPROVISATION (Emprovizasyon) – Doğaçlama. Notasız, yazılı bir parçaya benzemeden, müzik kurallarına uygun bir şekilde herhangi bir müzik çalsıyla seslendirmeye denir. Organistler sanatlarını yaptıkları emprovizasyonlarla gösterirlerdi. Büyük Bach’ın oğlu organist Emmanuel Bach “Serbest Fantazi” adlı bir makalesinde: “Zamanımızın org edebiyatının en önemli sanatının emprovizasyon olduğuna eminim”, diyor.

    J
    JANNEQUIN, Clement – (1485-1560) Paris’te ve Bordeaux’da yaşadı. Lorrain kardinalinin ve Duc de Guise’in hizmetinde bulundu. 395 adet “chanson”u ile programlı “chanson”un önemli isimlerinden biri olduğu görülür. Marignano savaşına katılmış, savaşa ait “chanson”lar yazmıştır. “La Guerre – Savaş”, “La Bataille de Renty – Renty Savaşı”, “Le Prise de Boulogne – Bolonya’nın Zaptı” gibi. Ayrıca sokak hayatına ve doğaya ait şarkılar da yazmıştır. “Kuşların Şarkısı”, “Kırlangıç” gibi.
    JAQUES – DALCROZE, Emile – (doğ. 1865) Viyana’da doğmuştur. Aslen Fransız İsviçre’sindendir. Viyana’da Fuchs ve Bruckner’in ve Paris’te Delibes’in öğrencisi olmuştur. 1910’da ritmik jimnastik metodunu yayımlamış ve Dresdende Hellerau Enstitüsünde uygulamaya sunmuştur. Daleroze, besteci olarak da operalar, koro parçaları, “lied”ler, orkestra ve oda müziği eserleri yazmıştır. Ritmik metodunu aydınlatan kitapları vardır.
    K
    KADANS – (Lat. Cadere – düşmek) Solo müzik aleti için yazılmış büyük eserlerin, örneğin konçertoların bir cümlesi sona ererken çalınan veya çalınması için bir solist tarafından bestelenen parça. Kadans, bazen eseri yazan tarafından bestelenir. Örneğin Beethoven piyano konçertoları için kadanslar yazmıştır.
    KAMERA (Camera) – (İtal.) Odo. Alla camera (Ala kamera) – Oda müziği tarzında (Oda müziği için).
    KANTO (Canto) – (İtal.) Şarkı.
    KANON – Çok sesli bir tür müzik parçası. İki, üç veya daha çok seslerin aynı melodiyle birbiri arkasından aynı zamanda çalınması veya söylenmesi.
    KANTAT – (İtal. Cantata) Tek sesle yahut koro ile sunulan ses partisinin genellikle aletlerin eşliğiyle söylenmesi.
    KANTOR – (Lat.) Kilise şarkıcısı. Kilisenin doğuşundan beri, dini ilahi ve şarkıları söyleyen özel olarak yetiştirilmiş şarkıcılara denir.
    KAPELLMEISTER – (Alm.) Orkestra şefi.
    KEISER, Reinhardt – (1674-1739) Alman barokunun önemli opera bestecisidir. Leipzig Thomas Okulu’nda okumuş, 1683’te Hamburg’a gitmiştir. Orada “Basilius” adlı eseri ilgi görmüştür. “Adonis”, “Pomona”, “Claudius”, “La Forza di Virtu”, “Masannielleso”, “Octavia”, “Almira” gibi operaları bu başarıyı devam ettirmişlerdir. 1723 – 1728 yılları arasında Kopenhag Saray Orkestrası şefliği yapmış, hayatının son yıllarını Hamburg’da geçirmiştir. Keiser, 120 opera, kantat, oratoryo ve pasyon bestelemiştir.
    KIEL, Friedrich – (1821-1885) Vestefalyalı müzikçi. Prens Witgenstein’in şapelinde bulunmuş, öğrenimini Berlin’de Dehn yanında tamamlamıştır. Stern Konservatuvarına öğretmen olmuş, 1870’de yüksek müzik okuluna öğretmen olarak tayin edilmiştir. Kiel Sanat Akademisi üyesidir. Asıl uamanlığı oda ve koro müziği üzerindedir. Op. 16, 51 keman, op. 12, viyolonsel sonatları, op. 24, 33, 34, 65 piyano trioları, op. 43, 44, 50 piyano kuartetleri, op. 75, 76 piyano kentetleri özellikle tanınmıştır. Koro eserleri, “İsa” oratoryosu, “Missa Solemnis” 2 “Requiem”, “Stabat Mater” eserleri arasındadır.
    KLARINET – Tahtadan bir borudan ve ağızlıktan oluşan nefesli müzik aleti. İlk defa 1690 sıralarında Nürnberg’li müzik aletleri ustası Charistoph Denner tarafından yapılmıştır. Önce iki ses düğmesinden oluşan klarnet sonraları, Onsekizinci Yüzyılda on sekiz delik ve on üç düğmeye kadar gelişmiştir. Daha kalın seslisi basklarnettir. Klarnet önce Onsekizinci Yüzyılda Güney Almanya ve Paris operaları orkestralarında kullanılmıştır. Stamitz 1755’te yazdığı senfonide kullandı. Mozart 1764’ten sonra bu alet için çok güzel solo eserler yazmıştı.
    KLAVIER – (Alm.) Piyano.
    KLEIN, Bernhard – (1793-1832) Cherubini okulundan Alman besteci Kolonya’da doğmuş ve orada bir süre kilise orkestrası şefliği yapmıştır. 1818’de Berlin’e gelmiş, 1820’de Kilise Müziği Enstitüsüne kompozisyon öğretmeni olmuştur. Kilise müziği eserleri özellikle oratoryoları ile tanınmıştır. En bilinenleri : “Hiob”, “Jephta”, “Davit” isimlileridir.
    KLEMETTİ, Heikki – Finlandiyalı besteci ve orkestra şefi. Helsinki ve Berlin’de öğrenim görmüştür. Suomen Launu adlı koro birliğinin yöneticiliğini yapmış, 5 büyük dua ve birçok kilise müziği eserleri bestelemiştir. Klemetti, ayrıca bir “Koro Şarkıları Öğretim Kitabı” yayımlamıştır.
    KLINGLER, Karl – (doğ. 1879) Keman tarihinin önemli isimlerinden biridir. Salzburg’da doğmuştur. 1903’te Berlin Yüksek Müzik Okulunda öğretmen olmuştur. 1905 yılına kadar öğretmeni Joachim’in kuartetinde viyola çalmış, bu tarihten sonra kendi adını taşıyan kuartetini kurmuştur.
    KNEIP, Gustav – (doğ. 1905) Zamanımızın tanınmış bestecilerinden biridir. Kolonya Konservatuvarının öğrencisidir. Burada Abendroth, Unger yanında yetişmiş, Alman radyolarında tonmeisterlik ve Kolonya’da halk müziği üzerine uzmanlık yapmıştır. “Heiodor”, “İsa’nın Çocuğu”, “Dünya Seyahati” adlı operalar, kantatlar, oratoryolar ve “lied”ler yazmıştır.
    KODALY, Zoltan – (1882-1947) Macar bestecisi. H. Kössler’in öğrencisidir. Müzik bilimcisi ve folklorist olarak tanınmıştır. Uzun süre Budapeşte Üniversitesi yöneticiliğini yapmıştır. Birçok koro eserleri vardır: “Macarpslam”, orkestra eserleri, “Hary Janos’a Müzik”, pek çok halk şarkıları çalışmaları, oda müziği eserleri (Yaylı triosu, yaylı kuartetleri ve cello sonatları) ve Macarca birkaç operası vardır. Kodaly, yine vatandaşı Bartok ile zamanımızın önemli bir folkloristiydi. Özellikle kendi halkının ve Balkan ülkelerinin halk müziği üzerinde yaptığı araştırma ve çözümlemelerle tanınmıştır.
    KOMPOZİTÖR – Besteci.
    KONÇERTO – Çeşitli bölümleri olan ve orkestra ya da solo için yazılmış eser biçimi. Kliseden doğma bir biçimdir. Orkestra eşliğinde solo sunumla bugünkü şeklini almıştır. Vivaldi ve Bach bu şekle esas karakterini vermişler, sonradan yetişen büyük besteciler çeşitli aletler için konçertolar bestelemişlerdir. Orkestra solist (ler) söyleşisi anlamına gelir.
    KONSERVATUVAR – Müzik öğretimi için kullanılan büyük okullar. İlk konservatuvar İtalya’da, Napoli’de kurulan S. Maria di Loreto’dur. Sonra Almanya’da da böyle bir okula ihtiyaç duyulmuş ve 1775’te Württemberg’de ilk konservatuvar kurulmuştur. Fransa’da ilk olarak 1795’te Paris’te kurulmuştur. Sonra bu okullar bir çok şubeye ayrılmış, şan ve bazı müzik aletleri için özel konservatuvarlar kurulmuştur. Dünyanın en büyük konservatuvarları ve açılış tarihleri şunlardır: Londra’da “Royal Academy of Music” (1823), “Bruxelles Şehir Konservatuvarı” (1830), İspanya’da “Maria Christina Konservatuvarı” (1830), Macaristan’da “Milli Konservatuvar” (1834), İsviçre’de “Genfer Konservatuvarı” (1836), Amerika’da “New England Konservatuvarı” (1953) ve “Musical College in Chicago” (1867).
    KONTRPUVAN –Birden daha çok sesi birbiriyle örüp bir müzik parçası yapmak.
    KONZERTMEISTER (Konsermayster) – (Alm.) Orkestrada birinci kemanı çalan sanatçı.
    KORO – Çoksesli bir müzik parçasının bir grup tarafından hep bir ağızdan söylenmesi. Başlıbaşına çocuk, kadın ve erkeklerden oluşur ve bazen de karışıktır.
    KÖSSLER, Hans – (1853-1926) Rheinberger’in okulundan besteci ve teori öğretmeni. Dresden ve Kolonya’da ve ayrıca Budapeşte Müzik Akademisinde kompozisyon öğretmenliği yapmıştır. (İlki 1883-1908, sonra 1920-1925) yılları arasında). Eserleri Brahms’ınkilere büyük bir yakınlık gösterir. Kössler 2 senfoni, senfonik varyasyonlar, “Güzelliğe Himn”, “Silvester Çanları” adlı koro eserleri, yaylı kuarteti ve kentetleri, “lied”ler ve bir opera bırakmıştır.
    KREUTZER, Konradin – (1780-1849) Albrechtberger’in okulundan besteci. Stuttgart Donaueschingen. Kolonya ve Viyana şehirlerinde uzun süre orkestra şefliklerinde bulunmuştur. Viyana’da bulunduğu tarihlerde Beethoven’ın arkadaşı olmuştur. Onun 9.uncu senfonisinin provalarında bulunmuş, bazen idare etmiştir. Yine Beethoven için şair Grillparzer’in “Melusine” adlı eserini müzikleştirmiştir. Kreutzer’in en tanınmış kompozisyonları Ludwig Uhland’ın şiirleri üzerine bestelediği “lied”leridir. Dünyaca tanınmış eseri “Nachtlager von Granada” adlı operasıdır.
    KREUTZER, Rudolphe – (1766-1831) Aslen Alman kanından büyük Fransız kemancısı. Johann Stamitz’in öğrencisidir. 1783’ten sonra Paris’te birçok değişik müzik ----lerinde bulunmuştur. 1795’te konservatuvara profesör, 1801’de orkestra şefi, 1817’den sonra büyük operada orkestra şefliği, ayrıca Napoléon’un, 1815’ten sonra da Onsekizinci Louis’in oda müzikçiliğini yapmıştır. Kreutzer’in adı bugün, Ludwig von Beethoven’ın kendisine ithaf ettiği op. 47 kendi ismini taşıyan keman ve piyano sonatı sayesinde yaşamaktadır. Kreutzer’in kırk iki kadar etüdü keman öğretiminde yararlıdır.
    KRIEGER, Adam – (1634-1666) Tanınmış Alman “lied” bestecilerindendir. Halle’de S. Scheidt yanında öğrenim görmüştür. Leipzig’de Nicolai kilisesinde iki yıl kadar orgçuluk yapmış, ayrıca Dresden prenslik orkestrası şefi olmuştur. Krieger, Alman “lied”inin tanınmış isimlerindendir.
    KRIEGER, Johann – (1651-1735) J. Philipp Krieger’in kardeşi ve öğrencisidir. Greiz ve Eisenberg’de saray orkestraları şefliği yapmış, 1681’den sonra Zittau şehrine müzik direktörü olmuştur. Org ve piyano için parçalar ve süitler bırakmıştır.
    KRIEGER, Johann Philipp – (1649-1725) Nuremberg’de doğmuştur. Alman barok devri operasının tanınmış isimlerinden biridir. İlk öğrenimini Kopenhag’da, ayrıca Venedik’te Rosenmüller ve Roma’da Pasquini yanında yapmıştır. Bayreuth, Halle (1677) ve Weissenfels (1680)’de orkestra şefliklerinde bulunmuştur. Org, orkestra ve kilise eserleri ve elli kadar da opera yazmıştır.
    L
    LA – Kullandığımız gamın altıncı sesinin adı.
    LALO, Eduard – (1823-1892) Lille’de doğmuş Fransız besteci. Aslen İspanyol bir aileden gelmedir. Paris Konservatuvarında Habeneck yanında öğrenim görmüştür. “Le Roy d’Ys” adlı operası ve “Namouna” adlı balesi ile başarı kazanmıştır. Keman ve orkestra için ulusal özellikleri olan bazı eserler yazmıştır; “Norveç Fantezisi”, “Rus Konçertosu”. Bunların arasında en tanınmışı, yine keman ve orkestra için yazılmış olan “Symphonie Espagnole” adlı eseridir.
    LÄNDLER – Güney Almanya’da Alp memleketlerinde oynanan kıvrak halk dansı. Ländler valsin babası sayılır. Schubert bu türde çok güzel müzik parçaları yazmıştır.
    LASSO, Orlando di, (Roland de Lassus) – (1532-1594) Belçika’da Mons kasabasında doğmuş besteci. Müzik sanatına koro çocuğu olarak başladı. On üç yaşındayken İmparatorluk Generali Ferdinand Ganzoga’nın himayesine girdi. Bundan sonra birçok seyahatler yaptı. Bu arada özellikle İtalya’ya giderek Milano, Napoli ve Roma’da uzun süre kaldı. Bu şehirde 1553 yılına kadar orkestra şefliği yaptı. İki yıl sonra tekrar ülkesine döndü. 1556 yılına kadar Anvers’te kaldı. Lasso son olarak 1560 yılında Münih’e gelmiş, ölümüne kadar orada saray şapelini idare etmiştir. Lasso’nun en çok başarılı olduğu branş kilise müziğidir. 1584 yılında basılan “Buss” psalmları, 516 adet metot içeren “Magnum Opus Musicum” adlı albümü bu yolda en tanınmış eserleridir. Lasso aynı zamanda devrinin sanat müziğine ait eserler vermiş, bu yolda “willanel”ler, “chanson”lar, “madrigal” ve “lied”ler bırakmıştır. Bunların geneli dört veya beş ses için yazılmıştır.
    LEGRENZI, Giovanni – (1626-1690) Kuzey İtalya’nın operada tanınmış bestecilerinden 1685 yılında Venedik’te San Marco kilisesi şapelini idare etmiş, ayrıca aynı şehir konservatuvarında yönetici olmuştur. Legrenzi ilk opera yazarlarından biridir. 17 sahne eseri oratoryoları ve kantatları vardır. Çalgısal müzik eseri olarak kilise ve oda sonatları bırakmıştır ki bu türlü eserler ayrıca Corelli tarafından geliştirilmiştir. İtalyan bestecisinin bir temi üzerine org için bir füg bestelemiştir.
    LEITMOTIV – (Alm.) İlk defa Hans von Wolzogen tarafından kullanılan müzikli dramlara ait bir tür kompozisyon tekniği. Richard Wagner bunu etkili kullanmıştır. Kendisi buna “melodik an” veya “temel tema” adını vermiştir. Eserde sık sık geçer ve dinleyiciye belirli bir tezi, olayı veya kişiyi hatırlatır.
    Leitmov, romantik müzikte özellikle programlı müzikte senfoni ve senfonik şiirlerde kullanılmıştır. Berlioz, Çaykovski, Liszt’in ve Richard Strauss’un bu tür eserlerinde özellikle göze çarpar.
    LIBRETTO – (İtal.) Opera metni, opera kitabı. Eskiden bu gibi eserler başlıca şair ve yazarlar tarafından yazılırdı. Fransa’da; Quinault, İtalya’da; Zeno ve :-):-):-):-)stasio en ünlü metin yazarlarıydı. Sonraları büyük yazarların piyes ve romanları da opera metni olarak düzenlenip bestelendi. Richard Wagner operalarının müziğini ve metnini kendisi yazmıştır.
    LIED – Hem müziği, hem şiiri lirik olan bir tür şarkı. Özel tarzlarda yazılmış olanları olduğu gibi marş, dans ve halk liedleri vardır. İlk lied şekilleri Almanya’nın gezginci şarkıcıları olan Minnesänger ve Meistersingerler tarafından söylenirdi. Ondördüncü Yüzyıldan itibaren lied bazı müzik aletlerinin eşliğiyle çalınıp söylenmeye başlandı. O zaman en önemli lied bestecileri; Hofhaimer; Dietrich, Senfi ve Hassler’dir. Onaltıncı Yüzyıldan itibaren lied İtalyan kanzonettalarının ve madrigallerinin etkisinde kaldı. Onyedinci Yüzyıldan itibaren Heinrich Albert, Dedekind, Harsdöffer, Vötter ile tekrar değerlendi. 1753’te Berlin Okulunun etkisiyle yeni bir şekli, Prusya lied’i meydana çıktı. Sonra gelen bestekarlar özel olarak birçok liedler bestelediler. Bunların başında Beethoven gelir. Sonraları Schubert, Schumann, Liszt, Wagner, Brahms, Hugo Wolf, Richard Strauss bu türde önemli eserler bestelediler.
    LISZT, Franz (von), - (1811-1886) Macaristan’da, Raiding şehrinde aslen Alman olan bir aileden doğan piyanist, besteci. Müzik öğretimine çok küçük yaşta başlamıştır. Ayrıca Czerny, Salieri, Paer ve A. Reicha yanında çalışmıştır. Bir çok Avrupa şehirinde piyano virtüözü olarak konserler vermiştir. Bu arada İstanbul’a da gelmiş, Dolmabahçe sarayında konser vermiş, padişah tarafından bir nişan almıştır. Yine bu seyahatlerin birinde Kontes Marie d’Agoult ile evlenmiş, bu birleşmeden sonradan Richard Wagner’in karısı olacak kızı Cosima doğmuştur. 1848’den sonra Weimar’a gelen Liszt orada yerleşmiştir Bu arada Richard Wagner ile tanışmış, genç besteciyi her bakımdan desteklemiştir. Liszt 1850 yılında Wagner’in ünlü operası “Logengrin”in ilk temsilinde orkestrayı idare etmiştir. Bir yandan birçok eserler yazarken, diğer taraftan yetenekli sanatçıları tanıtmaya ve korumaya çalışmıştır. “Yeni Alman Okulu”nu kurmaya karar veren genç müzikçileri teşvik ediyordu. Bu okula dahil bestecilerin başında Hans von Bülow, Peter Cornelius, A. Ritter, Bronsart, Draesecke geliyordu. 1858’de idare ettiği Peter Cornelius’un “Barbier von Bagdad” adlı operasının başarısızlığa uğraması üzerine Roma’ya gitmiş, uzun süre dini bir çevre içinde yaşadıktan sonra 1869 yılında Weimar’a dönmüştür. Bundan sonra tekrar öğretmenliğe devam etmiştir. Liszt Bayreuth’daki Wagner festivali sırasında ölmüştür.
    Liszt’in hemen her çeşit piyano kompozisyonları vardır. Beethoven’ın senfonileri ve Berlioz’un fantastique senfonisi üzerine çalışmaları, 19 Macar Rapsodisi ve “Mi Bemol Majör” ve “La Majör” konçertoları ve “Si Minör” piyano sonatı bunların başında gelir. Bunların yanında senfonik şiirleri de vardır: “Dağda duyulanlar”, “Tasso”, “Prelüdler”, “Orpheus”, “Prometheus”, “Mazeppa”, “Bayram Sesleri”, “Hamlet”, “Hunların Savaşı”, “İdeal”, “Beşikten Mezara Kadar”. Büyük üstadın ayrıca “Bir Faust Senfonisi” ve “Dante” adlı iki orkestra eseri daha vardır.
    “Graner Bayram Duası”, “Macar Taç Giyme Duası”, “Christus” ve “Azize Elisabeth’in Efsanesi” oratoryolarından başka bu yolda dini şarkılar ve 60 kadar “lied” bırakmıştır. Kitaplarının hemen hepsi Fransızca yazılmış olup başlıcaları şunlardır: “Richard Wagner’in Lohengrin ve Tannhaeuser Operaları”, “Uçan Hollandalı”, “Frédéric Chopin”, “Berlioz ve Harold Senfonisi”, “R. Schumann”, “Çingeneler ve Macaristan’daki Müzikleri”.
    LÜBECK, Vincent – (1654-1740) Zamanının pek tanınmış org virtuozlarındandır. Önceleri Stade’de, sonraları Hamburg’da Nicolai kilisesinde çalmıştır. Org için prelüdler ve fügler bırakmıştır.
    LULLY (Lulli), Jean Baptiste – (doğ. 1632) Fransız, opera bestecisi. İlk operanın yazıldığı şehir olan Floransa’da doğmuştur. 1646’da Duc de Guise tarafından ahçı yamağı olarak Paris’e götürülmüştür. Orada orgçu Métru, Roberday ve Gigault’dan keman, piyano ve kompozisyon dersleri almıştır. Ayrıca “24 Violons du Roi – Kralın 24 Kemanı” adlı orkestraya kemancı olarak girmiş, 1652’de aynı orkestranın şefi olmuştur. Besteciliğe saray balesine eserler yazarak başlamıştır. Bu sıralarda özellikle Moliére ile işbirliği yapmıştır. Bu tarihten itibaren yazdığı operalarla başarı elde etmiştir. Bu eserlerde trajedi kuralları, özellikle deklamasyon üzerinde durmuştur. Ayrıca resitatifleri, dekorları ve sahne realizmi ile operada büyük yenilikler yapmıştır. Operalarının metinleri zamanının ünlü şairi Philipp Quinault tarafından yazılmakta idi. Lully’nin başlıca eserleri şunlardır: “Bacchus ve Amour’un Bayramları” (1672), “Cadmus ve Hermione” (1673), “Alceste” (1674), “Thésée” (1675), “Atys” (1676), “Pérsée” (1682), “Phaéton” (1683), “Amadis de Gaul” (1684), “Armide” (1686). Lully operalarının içerdiği yeni elemanların başında danslar ve özellikle çok kuvvetli olan dans sahneleri, uvertürler ve uvertür süitleri gelir.
    LURE – Çok eskiden kullanılan bir tür nefesli saz.
    LYRA – Eski Yunanların kullandığı kitharis şeklinde bir tür mızraplı saz. Lyra bugün kullanılmakta olan yaylı sazların atalarından biridir.
    LYRA, Justus Wilhelm – (1822-1882) Osnabrück’de doğmuştur. Bir çok şarkı bestelemiştir.

    M
    MACHAUT, Guillaume de – (1300-1377) Ortaçağ sonlarının Avrupa’lı şair ve müzikçisi. Özellikle “Ars Nova” sanatının ilk bestecilerindendir. Johanns von Luxemburg, Johanns von der Nomandie ve Fransa Kralı Beşinci Charles’ın saraylarında yaşamıştır. Machaut, kilise müziği eserleri bırakmıştır.
    MACKENZIE, Alexandre Sir – (1847-1935) Mac Faren’in okulundan İngiliz besteci. 1888-1924 yılları arasında Royal Academy of Music’i ve uzun yıllar Filarmoni Topluluğu’nu yönetmiştir. “Rose of Sharon” (1884) oratoryosu tanınmış eserlerinden biridir. Mackenzie ayrıca koro, piyano ve org eserleri “lied” ve operalar bırakmıştır.
    MADRIGAL – Pastoral şekilde bir tür şiir şekli.
    MAHLER, Gustav – (1860-1911) Öğrenimini Viyana’da yapmış besteci. Ayrıca besteci ve orkestra şefi olarak Kassel, Prag, Leipzig, Budapeşte, Hamburg, Viyana (1897-1907 yılları arasında saray operası direktörü olarak) ve New York’ta (1909’dan sonra Metropolitan operası orkestrası şefi olarak) yaşamıştır. Mahler 9 senfoni (10.uncu bitmemiş), “Das Lied von der Erde” adlı bir orkestra ve koro eseri ve birçok “lied”ler yazmıştır. Viyana Filarmonik Orkestrası’nın şefliğini yapmıştır.
    MANDOLİN – Tahtadan, lavta şekilli mızraplı çalgı.
    MARAIS, Martin – (1656-1728) Fransa doğumlu gamba virtuozu. Lully’den kompozisyon dersleri almıştır. 1685’ten 1727 yılına kadar Ondördüncü Louis’nin sarayında kalmıştır. Gamba için “piéce”ler ve trio sonatları bırakmıştır.
    MARŞ – (İtal. Marcia. Fran. Marche) Marş eski asker şarkıları ve trampetlerinin ahenkli ölçülü müziğinden doğmuştur. Fransız besteci, Lully yetkin marşlar yazmıştır. Marşların; geçit marşı, hücum marşı, bayram marşı gibi çeşitleri vardır.
    MAZAS, Jaques Féréol – (1782-1849) Fransız keman virtuozu ve pedagogu. Baillot’nun okulundandır. Bazı keman düetleri ve op. 60 etüdü eserleri arasındadır.
    MAZURKA – Polonyalıların bir tür ulusal dansı.
    MELODRAMA – Müzik eşliğinde oynanan dram. Tarihi eski Yunanlara kadar dayanır.
    MELOGRAPH (Melograf) – Nota yazma makinesi. İlk defa Onsekizinci Yüzyılda M. von Creed ve J. F. Unger tarafından yapılmıştır. Tuşları piyano gibi olup bütün sesleri yazabilir. 1906’da Kromar, 1913’te Koppensteiner tarafından en iyi ve kullanışlı şekli yapılmıştır.
    MENDELSSOHN, Arnold – (1855-1933) Genç romantik Alman müziğinin tanınmış kişiliklerinden biridir. Berlin’de Kiel ve Grell yanında öğrenim görmüş, 1919’da Berlin Güzel Sanatlar Akademisi üyeliğine seçilmiştir. 3 senfoni, oda müziği eserleri bırakmıştır.
    MENDELSSOHN – BARTHOLDY, Félix – (1803-1847) Besteci ve orkestra şefi. Hamburg’da doğmuş, ilk konserini dokuz yaşındayken vermiştir. On yaşında bestelediği bir psalm’ını Berlin’de Singakademi’de çaldırmıştır. İlk öğretmenleri Zelter ve H. Berger’dir. Shakespeare’in “Bir Yaz Gecesi Rüyası” adlı eserinin müziğini yapmıştır. Eser 1826 yılında yazıldı. Tamamlandıktan bir yıl sonra ilk defa çalındı. İngiltere’de, piyanist ve orkestra şefi olarak konserler verdi ve özellikle kendi eserlerini idare etti. 1834’de Düsseldorf şehir müziği direktörü ve ertesi yıl Leipzig Gewandhaus konserleri şefi oldu. Burada Robert Schumann ve Félicién David ile 1843 yılında Leipzig Konservatuvarını kurdu. Sophie Jeanrenaud ile evlenmesinden kısa bir süre sonra Leipzig’de öldü. Mendelssohn, beş senfoni (en meşhurları “İskoç” ve “İtalya” adını taşyanlardır), konser uvertürleri “Sakin Deniz ve Mesut Seyahat”, “Fingal Mağarası” iki piyano bir keman konçertosu, birçok piyano ve org parçaları, oda müziği eserleri, "Paulus” ve “Eliah” adlı iki oratoryo, birçok koro parçaları ve şarkılar bırakmıştır.
    MENUET – (İtal. Minuetto) Eski Fransız dansı. Rokoko zamanında toplantı ve balolarda oynanılırdı. Menuet klasik müzikte de rol oynadı. Özellikle üç büyük Viyana klasiği Haydn, Mozart, Beethoven ayrı menuet’ler yazdıkları gibi her tür eserlerinde özellikle senfonilerinde kullandılar.
    MESSE – Dua.
    MESTO – (İtal.) Kederli bir tarzda.
    MEYERBEER, Giacomo – (1791-1865)Yahudi Besteci. Berlin’de doğdu. Ondokuzuncu Yüzyılda opera sanatına verdiği romantik, müzikli dramlarıyla tanınmıştır. Asıl adı Jacob Liebmann Beer olup, küçük ismi Jacob’un İtalyanca karşılığı olan “Giacomo”yu önce bir lakap olarak kullanmış, ayrıca benimsemiş ve soyadını da değiştirmiştir. İlk önceleri tipik İtalyan operası örnekleri vermiş, ayrıca Fransız “grande opéra”sı tarzında dramlar bestelemiştir. Meyerbeer gençken C. M. von Weber’le uzun süre dostluk yapmış, bu olay onun eserlerinde Weber etkisinin yerleşmesine sebep olmuştur. Hayatının büyük bir kısmını Paris’te geçirmiştir. Burada yazdığı eserlerinin başında şu dört operası gelir: “Şeytan Robert” (1831), “Les Huguenots” (1836), “Peygamber” (1849) ve “Afrikalı Kadın” (1865). Bu arada ülkesine bazı seyahatler yapmış, “Das Feldlager in Schlesien” adlı operası Almanca olarak 1843’te Berlin’de temsil edilmiştir. Eserin ilk temsilinde baş kadın rolünü geçen yüzyılda “İsveç Bülbülü” adı ile tanınmış soprano Jenny Lind oynamıştır. Meyerbeer bir ara Berlin’de Kraliyet Operası orkestrası şefliği de yapmış, bu arada Wagner’in “Rienzi” ve “Uçan Hollandalı” adlı operalarını oynatmıştır. Eserleri dünyanın hemen her yerinde temsil edilmiştir.
    MEZZO – (İtal.) Yarı, yarım.
    MEZZOFORTE – (İtal.) Yarı kuvvetli.
    MODULATION (Modülasyon) – Bir müzik makamından diğerine geçiş.
    MOLTO – (İtal.) Çok.
    MOTIV (Motif) – (Lat. Mevere hareketten) Eski müzik teorilerine göre en küçük melodi parçası. Rousseau sözlüğünde motifi psikolojik olarak “bestecinin temel fikrini ifade eden parça” diye anlatır.

    N

    NOCTURNE (Noktürn – (Fran.)) Gece parçası. Lirik şekilde piyano parçalarının önemlilerinden biri. Piyano müziğinde sık rastlanan kompozisyon parçasıdır. Almanya’da önce Field tarafından yazılan noktürn’ün en önemli bestecisi piyanonun lirik şairi Chopin’dir.
    NOTA – Müzik yazısı. En eski nota yazısına yani, seslerin işaretlerle ifade edilmesine eski Yunan ve Roma medeniyetlerinde rastlanır. Bu zamanlarda sesleri şimdi bile tamamıyla okunmayan bir yolla, yazı harfleriyle işaretliyorlardı. Bizansın müzik yazısı aksanlarla idi. Bu tarz zamanımızda kullanılan notanın temeli olmuştur. Buna “neumen” denir. Melodideki seslerin yükselmesini iki eğri çizgiyle veya noktalı eğri çizgiyle ifade ediyorlardı. Bunların adları “acutus, gravis, secondicus”du. “Neumen” denilen bu yazının gelişimi birçok aşamalardan geçti. Bunların en önemlisi Guido Arezzo tarafından bulunan renkli çizgilerdir. Renklerin sarı veya kırmızı olması anahtar görevi görüyor ve notlar çizgi aralıklarına yazılıyordu. Daha sonra Cermen ve Roma usulü “neumen” yazısı kullanıldı. Nihayet Onikinci Yüzyılın dört köşe notaları “nota quadrata” en mütekamil şeklini aldı. Bunlar bugünkü notalara benzer kare şekilli işaretlerdi. Ondördüncü Yüzyılda “Ars Nova – Yeni Sanat” devri bunları çoğalttı ve çeşitlendirdi. Nihayet 1600 yıllarında artık bugünkü şekil ortaya çıkmıştır.

    O
    OBUA – Nefesli çalgı. Onyedinci Yüzyıldan sonra kullanılmaya başlanan yeni bir müzik aletidir. Çift veya tek boru, bir dil ve 9 ila 14 arası ses düğmeleri vardır. Modern obua tahtadan, koni şeklinde karakteristik tatlı bir sese sahiptir. Barok zamanında en sevilen müzik aletlerinden biri olan obuanın iki çeşidi vardır: “Oboe d’amore – Aşk obuası” ve “Oboe da caccia – Av obuası”. Bach bu iki çeşit alet için çeşitli eserler yazmıştır. Daha tiz sesli olan “Oboe da caccia”dan İngiliz kornosu denilen müzik aleti doğmuştur.
    OCKEGHEM, Johannes – (Tahminen 1430-1495) Hollandalı besteci. Dufay’ın öğrencisidir. 1453 yılından sonra Paris sarayında yaşamıştır. Devrinin sayılı bestecilerinden olup dini eserler ve süitler bırakmıştır.
    OFFENBACH, Jacques – (1819-1880) Besteci. Almanya’da Kolonya şehrinde doğdu. Fransa’da Üçüncü Napoléon devrinin neşeli günlerinde “Vie Parisienne – Paris Hayatı”nı eserlerine başarıyla yansıtmış, operet ve “opéra bouffe”lar yazmıştır. Kendi kendini yetiştirmiştir. Paris’e 1833 yılında gelmiştir. O sırada “chansonette”ler yazmış ve ilk hafif operalarını oynatmıştır. 1855’te “Bouffes Parisienne” adlı tiyatrosunu açmıştır. Ayrıca kendi trupu ile bütün Avrupa’yı gezmiş, 1877’de Amerika’ya da gitmiştir. 1858’de “Orphée aux Enfers – Orfe Cehennemde”, 1864’te “La Belle Hélene – Güzel Hélene”, 1866’da “Barbe Bleu – Mavi Sakal”, “La Vie Parisienne – Paris Hayatı”, 1867’de “La Grande Duchesse de Gerolstein” adlı operalarını yazmıştır. En önemli eseri ölümünden bir yıl sonra, yani 1881’de Paris’te temsil edilen “Les Contes d’Hoffmann – Hoffmann’dan Hikayeler” adlı operasıdır. Bu opera bütün diğer eserleriyle tezat olarak romantik ve lirik bir hava taşır.
    OKTAV – Sekiz sesten oluşan başlıca ses dizisi. Do sesinden başlayarak bir sonraki do sesine kadarki aralık.
    OKTET – sekiz alet için yazılmış müzik parçası.
    OP – (Lat. Opus - Eser) Müzik sanatında yazılan eserlerin sayısı bu adla anılır.
    OPERET – “Singspiel” denilen müzikli komik konulu sahne eserlerinin olgun şekli.
    ORATORYO – Çeşitli konuları içeren düzenli eserlerin koro ve orkestra için bestelenmiş şekli. Oratoryonun konularının genelini dini eserler oluşturur. Eski müzik sanatının en önemli kollarından biridir. Operanın doğmasında önemli rol oynamış, sonraları yerini tamamıyla bu sanata bırakmıştır. Oratoryo solo parçaları koro ve orkestrayla orijinal bir etki yaratır. Eski oratoryonun ustası Händel’dir. Sonraları geçen yüzyılın başında Haydn’ın yazdığı “yaradılış” ve “Mevsimler” oratoryoları bu türün şaheseri olmuşlardır. Romantik bestecilerden; Liszt, C. Franck Elgar, Bruch, Pfitzner oratoryo bestelemişlerdir.
    ORFF, Carl – (1895-1982) Besteci. Almanya’da Münih şehrinde doğdu. Yeni Alman beste okulunun tanınmış sanatçılarından biridir. Münih müzik akademisinde öğrenim görmüş, ayrıca Kaminski’den kompozisyon dersleri almıştır. Halen “Bach Birliği”nin direktörü, aynı zamanda iyi bir orkestra şefidir. Kantatlar, “Carmina Burana” adlı bir oratoryo, orkestra eserleri ve “Der Mond – Ay” adlı bir opera bestelemiş ve ayrıca Monteverdi’nin eserleri üzerinde çalışmalarda bulunmuştur.


    P

    P – Piyanoda pedala basılması gereken yerlerde notanın altına konan işaret. Pedal. Piyano – Hafif sesle anlamına gelen ifadenin kısaltılmışı.
    PACHELBEL, Johann – (1653-1706) Org sanatçısı. Eisenach, Erfurt, Gotha ve 1695’ten sonra doğduğu şehir olan Nürenberg’de çalmış, bir çok eser yazmıştır.
    PACINI, Giovanni – (1796-1867) 1813 yılında “Anetta Licindo” adlı bir operasıyla büyük bir başarı kazanmış, çağdaşları Rossini, Donizetti gibi bestecilere karşın 60 kadar sahne eserini oynatabilmiş fakat Verdi’nin ortaya çıkmasıyla hemen hepsi bir anda unutulmuştur.
    PAGANINI, Niccolo – (1782-1840) Kemancı ve besteci. İtalya’da Cenova şehrinde doğmuştur. Babası bir bakkaldı, fakat müziğe sevgisi çok fazlaydı. Niccolo daha çok küçükken babası kendisine mandolin çalmasını öğretmiştir. Ayrıca kemana başlamıştır. On altı yaşında İtalya’da ilk konser turnesine çıktı. Bir konserinden önce kumarda kemanına varıncaya kadar kaybetti. Levron adlı bir Fransız tüccarı sanatçıya bir “Guarnerius” kemanı hediye etti. Paganini konserini ancak bu yolla verebildi. Bundan sonra ömrü bütün Avrupa şehirlerinde başta Viyana, Berlin, Paris, Londra olmaz üzere parlak konserler vermekle geçti ve Levron’un hediye ettiği kemanla yıllarca bütün Avrupa’yı büyüledi. Paganini kemandaki virtuozitesi sayesinde büyük bir ün kazandı. Başlıca eserleri keman için konçerto, sonat ve kaprisleri içerir. özellikle solo keman için “24 Kapris” op. 1, tanınmış eserlerdir. Ayrıca iki keman konçertosu ve “Venedik Karnavalı” gibi varyasyonları vardır.
    PALESTRINA, Giovanni Pierluigi – (1525-1594) Besteci. İtalya’da Roma civarında Palestrina kasabasında doğdu. Kilise müziğinin ilk bestecisidir. Müziğe doğduğu şehirde yedi yaşındayken koro çocuğu olarak başlamıştır. Ayrıca Roma’da Santa Maria Meggiore kilisesinde öğrenim görmüş ve “maestro” ünvanını almıştır. 1544-1550 yılları arasında ülkesine dönmüş, koro şefliği yapmıştır. Bundan sonra tekrar Roma’ya dönerek St. Pietro kilisesi şapelini idare etmiş ve Papa Julius III. tarafından himaye edilmiştir. Papa Paul IV. ise besteciyi bu görevinden uzaklaştırmış, Palestrina yine burada St. John Sateran kilisesinde orgçuluk ve öğretmenlik yapmıştır. 1571’de tekrar St. Pietro şapeline dönmüş ve bu görevdeyken Katolik kilisesi müziğinin etkili örneklerini yaratmıştır. Roma’da ölmüştür. Başlıca üç yüz kadar motet, doksan üç mes, altmış sekiz offertorian, otuz üç madrigal topyekün dokuz yüz elli kadar eser bırakmıştır. Çok sesli duaları arasında “Missa Papae Marcelli” ve “Improperia” adlıları en etkilileridirler. Palestrina “a capella” sanatının yaratıcısıdır. Bütün eserleriyle devrinin müziğini en yüksek noktasına ulaştırmış, o öldükten hemen sonra opera doğmuştur. Sanatı bütün Alman ve Flaman okulları üzerinde etkili olmuştur. Palestrina Ondokuzuncu Yüzyıl romantik sanatında dahi bazı hamlelerin doğuşlarını etkilemiştir. Hans Pfitzner’in bestecinin eserlerinden ilham alarak “Palestrina” adlı operasını yazmıştır.
    PARTİSYON – (Alm. Partitur, İtal. Partitura, Fran. Partition d’Orchestre) Orkestra için bestelenmiş bir müzik parçasının müzik aletlerini ve bu aletlere ayrılmış aynı anda çalınması gereken notları gösteren eser. Yalnız bunlar uzaktan görebilmek için büyük çapta basılmışlardır. Partisyon kitaplarında genel bir kural olarak çalgı grupları aşağıdan yukarıya olmak üzere: yaylı, vuruşlu, nefesli, tahta nefesli çalgılar olarak sıralanır. Küçük çapta partisyonlar müzisyenler tarafından bir eserin nasıl çalınacağını takip etmek üzere kullanılırlar.
    PASSION – Roma’da doğan ve bir tür kilise müziği olan “Liturgie”nin Onüçüncü Yüzyıldan sonra değişmesiyle meydana gelen dini müzik parçası. Genellikle dine ait konuların müzik şeklinde sunumudur. Onaltıncı Yüzyıl sıralarında koro için yazılmış çok sesli passionlar özellikle orijinaldir. J. Walter (1530) tarafından yazılmış “Matthäus – Passion” bu türün en yetkin örnekleindendir. Sonraları Heinrich Schütz ve J. S. Bach gibi besteciler de passion yazmışlardır. K. H. Grauns’un “İsanın Ölümü” adlı eseri bir devrim yapmıştır.
    PAUSE – (İtal. Pausa, Fran. Pause, İng. Silence) Sessizlik. Belirli bir uzunlukta olup bir müzik aletinin susacağını gösterir.
    PAVANE (Pavan) – Paduana. Passemezzo ile doğmuş eski bir danstır.
    PEDAL – (Kısaca: Ped.) Büyük orglarda ayak tuşu görevi görür. Piyanoda sağ ve sol olmak üzere iki tanedir.
    PENTATONİK – (Yunanca) Beş seslilik. En eski müzik kültürlerinde özellikle Çin ve Yunan müziğinde yedi sesliliğin başlangıcı olarak kullanılmıştır. Bu beş temel ses: Fa, Sol, La, Do, Re seslerinin karşılığıdırlar. Bu sistemde yarım sesler yoktur. Pentatonik sistem hemen hemen bütün Avrupa ülkeleri tarafından kullanılmıştır.
    PERGOLESİ, Giovanni Battista – (1710-1736) Besteci. Kısa hayatında dramatik müzikte birçok yenilikler yapmakta başarılı olmuştur. Pergolesi özellikle “Comedia dell’arte” adı verilen klasik İtalyan komedilerinin müzikal ve lirik elemanlarla pekleştirilmesi olan “Opera buffa” tarzının ilk bestecilerinden birisidir. Jesi kasabasında doğmuş, Napoli Konservatuvarında Feo ve Durante gibilerinin yanında öğrenim görmüştür. Ilk operası “Il Maestro di Musica” olup müzikal bir intermezzodur. Aynı tarzda yazılmış olan “La Conversione” adlı eseri 1731 yılında temsil edilmiştir. “La Serva Padrona” ilk defa 1733’te ciddi operası “Il Progionier Superbo”nun ikinci ve üçüncü perdeleri arasında oynanmıştır. Pergolesi’nin dini müziğe ait eseri “Stabet Mater”idir. Ayrıca çalgısal müziğe ait eserleri: Hamisi Prens Stiglione için yazılmış trio sonatları piyano parçaları, senfoniler ve konçertoları vardır.
    PIANINO – Küçük piyano.
    PIANO – (İtal.) Hafif sesle. (kısaltılmışı p).
    PİYANO MÜZİĞİ – Orgdan ayrı olarak başlı başına ilk piyano okulunu Paul Hoftheimer kurmuştur. Öğrencileri Kotter, Kleber de onun yolunda yürümüşler ve bu yolla piyano yavaş yavaş yayılmaya başlamıştır. İngiltere’de Elisabeth devrinde genelde varyasyonlar ve dans parçaları içeren piyano eserleri yazılıyor ve çalınıyordu. Almanya’da Barok devrinden sonra piyano süitleri, Froberger, Kerll, Muffat, Krieger, J. Ch. Bach, Kuhnau gibi virtüözler elinde mükemmel bir şekil aldı. İtalya’da ise bu zamanın en büyük piyanistleri, Frescobaldi, Pasquini, D. Scarlatti; Fransa’da Chamboniéres, L. Marchand ve özellikle Fr. Couperin’di. Piyano sonatları Rameau, Daquin gibi Fransızlar ve Platti, D’Alberti, Paganelli, Rutini gibi İtalyanlar elinde gelişti.
    PIANOSSIMO – Çok hafif sesle (kısaltılmışı pp).
    PIZZICATO (Pitsikato) – (İtal.) Kısaltılmışı: Pizz. Yaylı sazlar için kullanılan bir terim. Bu işaret çalıcıya aletin yayla değil, sağ elin parmaklarıyla tellere dokunarak çalınacağını bildirir.
    POLKA – Bohemyadan doğma çabuk tempolu bir tür ulusal dans.
    POLONEZ – (İtal. Polacca) Hafif ve yavaş tempolu bir çeşit halk dansı.
    PRESTO – (İtal.) Çabuk. Prestissimo – Çok çabuk.
    PRİMADONNA – Birinci bayan. Operalarda birinci partiyi söyleyen solistler için bu terim kullanılır.
    PROKOFIYEF, Serjey (1891-1953) Besteci. Rusya’da Sonzovka kasabasında doğdu. Vatandaşı Stravinski ve arkadaşı Şostakoviç ile bugünkü modern Rus müziğinin en tanınmış bestecilerindendir. Değişik bir yazış tarzına sahiptir. Klasizm ve yeni empresyonizme kaçan, politonal, halk müziğinden ibaret eserlerle Prokofiyef tanınmaya değer bir bestecidir. Prokofiyef de çok küçükken müziğe yetenek gösteren bir çocuktu. Beş yaşında piyanoda mükemmel galoplar çalıyordu. On yaşındayken yazdığı “The Giant” adlı operası amcasının evinde oynatıldı. Bundan sonra Rimski – Korsakof, Taneyef ve Çerepnin’den ders aldı. Birinci Dünya Savaşı’nda asker olarak hizmet etti. 1918’de terhis olunca Amerika’ya gitti ve orada Chicago operasında “Love for tree Oranges” adlı eserini oynattı. Piyanist olarak konserler veren ve eserlerini çalan Prokofiyef bir süre sonra Paris’e ve oradan da ülkesine döndü. Senfoniler, dört piyano konçertosu, iki keman konçertosu, piyano parçaları, “Çelik Adım” ve “Harika Çocuk” adlı iki bale, İskit süiti, operalar, koro eserleri ve şarkılar yazmıştır. Prokofiyef Walt Disney’in bir filmi için aynı adı taşıyan bir çocuk masalından ilham alarak “Peter and the Wolf – Peter ve Kurt” adlı deklamasyon eşlikli bir orkestra eseri yazmıştır.
    PSALM – Hıristiyan kiliselerinin bir çeşit solo vokal parçası. Hıristiyan dininin her mezhebinde değişik şekillerde bestelenir ve söylenir. Psalmın Rönesanstan zamanımıza kadar kronolojik olarak büyük bestecileri şunlardır: Lasso, Palestrina, Cl. Le Jeune, H. Schütz, Händel, J. S. Bach, Haydn, Mozart, Schubert, Brahms, Richter, Liszt, Kretzschmar.
    PSALTERIUM – Ortaçağda kullanılan üçgen şeklinde bir tür mızraplı çalgı.
    PUCCINI, Giacomo – (1858-1924) Verdi’den beri İtalyan operasının en tanınmış ismidir. Luca’da doğmuş, Bazzini ve Ponchielli yanında müzik öğrenimi görmüştür. Ilk eseri 1884 yılında Milano’da Teatro del Verme’de temsil edilen “Le Villi” operasıdır. Bunu şu operaları izlemiştir: “Manon Lescaut” (1893), “La Bohem” (1896), “Tosca” (1900). Tanınmış diğer operası “Madame Butterfly” 1900 yılında sunulmuşsa da başarısızlığa uğramış, 1904’te tekrar değiştirilerek oynatılmış ve başarılı olmuştur. “La Fanciulla del West” 1910 yılında New York’ta sunulmuş, bir perdelik küçük operaları “Il Tabarro”, “Sour Angelico”, “Gianni Schicchi” de yine ilk defa New York’ta oynanmışlardır. Son operası “Turandot” 1924 yılında bestecisinin ölümü üzerine yarım kalmışsa da Alfano tarafından tamamlanarak 1926’da ilk defa sunulmuştur. Puccini Verdi’nin gençlik dönemlerini hatırlatan bir anlayışı içinde kalmış, sadece sahne realizmine önem vermek ve her sınıf halka hitabeden melodiler bulmak yoluyla başarının sırrını bulmuştur. Eleştirmenler tarafından zaman zaman çok acı bir şekilde eleştirilen bu operalar herşeye karşın popüler karakterleriyle opera sanatını halka indirmek ve sevdirmek bakımından yararlı olmuştur.
    PURCELL, Henry – (1659-1695) Besteci. İngiltere’nin ilk belli başlı müzik okulunun kurucusu ve bestecisidir. Eserlerinde Anglo-Sakson ruhunun yansımaları göze çarpar. Purcell aynı zamanda ilk İngiliz operasını yazması bakımından da önemli bir sanatçıdır. Bu yolda ilk eseri olan “Dido and Aeneas”ı yirmi bir yaşındayken bir kız okulu için bestelemiştir. Operanın bestesindeki polifonik tarz ve orijinal melodiler metnin karakterini yazılı bir şekle sokmuştur. Koro ve dans sahneleri için ayrıca İngiliz halk müziğinden yararlanılmıştır. Bundan başka Purcell oda müziği eserleri, fantaziler, sonatlar ve cembalo için süitler bestelemiştir. 1694 yılında yazdığı bir teori kitabı vardır.
    Henry Purcell, kraliyet şapeli orgçularından Thomas Purcell’in oğludur. 1659 yılında Londra’da doğmuştur. Amcası Henry Purcell de Westminster korosu şefiydi. Sanatçı bir süre sonra kraliyet şapeline koro çocuğu olarak girmiştir. Bu arada da J. Blow ve P. Humhrey’den org dersleri almıştır. Yirmi yaşındayken Westminster’e orgçu olarak alınmıştır. Kral İkinci Charles ve ailesi için birçok besteler yapmış ve böylece tanınmıştır. Purcell bundan sonra birçok eserler vermiştir. Bunların başında elli dört opera gelir. Başlıcaları şunlardır: “Theodosius” (1680), “King Arthur” (1691), Shakespeare’in “Bir Yaz Ortası Gecesi Rüyası” adlı eserinden “Fairy Queen” (1692), “The Indian Queen” (1692). Purcell genç yaşta ölmesine karşın pek çok eser yazmış ve bu eserlerde İngiliz müziğini yaratmıştır. İngiltere’nin yetiştirdiği bu besteci Westminster’de gömülüdür.

    Q
    QUARTETT (Kuartet) – Dört ses veya dört alet için yazılan müzik parçası. Gerek vokal ile gerek yalnız müzik aletleriyle sunulan müzikte en uygun gruplanma şeklidir. Çalgısal oda müziğinin en çok sevilen ve sunulan şekli kuartettir. Kuartet sonat formunda yazılır yani üç veya dört kısımdan oluşur. Eserde yer alan çalgılar yaylı çalgılar ise genelde; 1. keman, 2. keman, viyola, viyolonsel şeklinde sıralanırlar. Bazen dört nefesli çalgı için “nefesli çalgılar kuarteti” veya üç farklı çalgıya piyano eşliğiyle “piyanolu kuartet” yazılır. Yaylı çalgılar kuarteti için en güzel eserleri klasik devir verdi. Bu türün ilk büyük bestecisi Joseph Haydn’dır. Mozart, Beethoven, Schubert gibi besteciler ve onlardan sonra gelen romantik besteciler müzik edebiyatının bu türüne etkili eserler bıraktılar. Ondokuzuncu ve Yirminci Asırların en ünlü yaylı çalgılar kuarteti çalan grupları “genellikle birinci kemacının adıyla anılmak üzere” şunlardır: Schuppanzigh – Qu, Bohemya – Qu, Joachim – Qu, Gürzenich – Qu, Capet – Qu, Gewandhaus – Qu, Budapeşte – Qu, Havemann – Qu, Pro Arte – Qu, Quartetta di Roma, Strub – Qu.
    QUIETO (Kuieto) – (İtal.) Sessiz.
    QUINTETT (Kentet) – Beş ses veya beş alet için yazılan müzik parçası. Oda müziği türünün çok sevilen şekillerinden biri olup diğerleri gibi sonat formunda yazılır. Yaylı çalgılar kenteti şu çalgılardan oluşur: (2 keman, 2 viyola, 1 viyolonsel) veya (2 keman, 1 viyola, 2 viyolonsel). Bu şeklin de en önemli bestecileri Viyana klasikleridir. Beethoven, Schubert, Brahms yetkin kentetler bestelemişlerdir.

    R
    RAHMANİNOF, Sergey – (1873-1943) Piyanist, besteci ve orkestra şefi. Rusya’da Oneg şehrinde doğdu. Rahmaninof ilk müzik eğitimini ve piyano derslerini annesinden almıştır. Öğrenimine Petersburg Konservatuvarında başladı. Moskova Konservatuvarında Siloti, Arenski, Taneyef ve Zveref gibilerinin yanında devam etti. Çaykovski’nin etkisinden ömrünün sonuna kadar kurtulamadı ve onun çizdiği sanat yolundan ayrılmadı. “Aleko” adlı operasını 1892’de yazdı. Bu onun hemen hemen ilk eseridir. 1893’de yazdığı “Prelüd de diyez minör” adlı piyano eseri ile tanındı. Bundan sonra Avrupa’da solist olarak konser gezileri yaptı. Moskova Imperial operası ve Moskova filarmonik topluluğu konserlerini idare etti. Amerika’ya ilk defa 1909 yılında gitti. 1917 ihtilalinden sonra bir daha ülkesine dönmedi. 1918’de ikinci defa Amerika’ya gitti. Ölümünden iki ay önce 1943 şubat ayında Amerikan vatandaşı oldu. Müziği şekil bakımından klasik fakat içerik bakımından romantik bir karaktere sahiptir. California’da öldü. Rahmaninof başlıcaları “Aleko”, “Fransesco da Rimini” ve “Tamahkar Yargıç” adlarını taşıyan operalar, senfonik şiirler, “Paganninin Bir Temi Üzerine Rapsodi” adlı bir eser, üç senfoni, üç piyano konçertosu, birçok prelüdler ve şarkılar bırakmıştır.
    RALLENTANDO – (İtal.) Yavaşlayarak.
    RAMEAU, Jean Philippe – (1683-1764) Besteci. Fransa’da Dijon şehrinde doğmuştur, ayrıca müzik yazarıdır. Ilk derslerini fakir bir kilise orgçusu olan babasından almış, sonra İtalya’ya giderek bilgisini ilerletmiştir. Dönüşte birçok Fransız şehirlerinde kalmış. 1732’de Paris’e gelerek yerleşmiştir. Burada yaptığı en önemli görev St. Paul kilisesi orgçuluğudur. 1733’te Lully’den beri Fransız operasının yetkin örneklerinden biri olan “Hippolite et Aricie”yi yazmıştır. Rameau bu eseri ile birçok yenilikler getiriyor, adeta gelenekselleşmiş Lully sanatını yıkıyordu. Bu durum eski Lully operalarının taraftarlarını harekete getirdiyse de, besteci 1760 yılına kadar eser üzerine eser yazarak eleştirileri susturdu. Bu yolda yazdığı diğer sahne eserleri şunlardır: “Les Indes Galantes” (1735), “Castor et Pallux” (1737), “Dardanus” (1739), “Zais” (1748), “Acanthe et Céphise”, “Anacreon”, “Le Temple de la Gloire”, “Les Paladins”. Piyanoda ise devrinin “galant” tarzlı sanat eserlerinin yetkin örneklerini vermiştir: “Piéces de Clavecin”, “Nouvelles suites du piéces de Clavecin” (1736), “Piéces de Clavecin en concerts” (1741). Aynı zamanda bir müzik bilgini olan besteci bu yolda “Traité de l’Armonie” adlı bir eser yazmıştır. Rameau Paris’te ölmüştür. Çağdaşları Bach, Haendel ve diğer besteciler içinde merkezinde yaşaması dolayısıyla rokoko sanatını eserlerinde bütün özelliğiyle yaşatmıştır. 1760’da yazdığı bir yazıda sanat idealini şöyle anlatır: “Gerçek müzik, düşüncelerin ve duygularının bıraktığı izlenimden oluşmalıdır.” Zaten Rameau felsefeyi daima müziğin yanında görerek, buna göre eser vermiştir.
    RAVEL, Maurice – (1875-1937) Besteci. Fransa’da Ciboure kasabasında doğdu. César Franck’tan sonra Fransız müziğinin Erik Satie, Claude Debussy ve Ernest Chausson ile en tanınmış devrimcilerinden biridir. Ravel, Gabriel Fauré’nin öğrencisidir. Özellikle genç yaştan itibaren Debussy etkisinde kalmıştır. Impressionisme okulunun öğrencisi olan Ravel öğretmeninin etkisini yine aynı tarz eserler yazarak kabul etmiştir. Debussy’nin “Images-Çehreler”ine karşılık “Miroirs-Aynalar”, Debussy’nin “La mer – Deniz”ine “Une Barque sur L’Océan”ını, öğretmeninin “İberia” süitine karşılık “Rhapsodie Espagnole”unu yazmıştır. Ravel annesi dolayısıyla özellikle İspanyol müziği etkisinde kalmıştır. 1910 yılı bestecinin hayatında en önemli tarihtir. Sergeyi Diyagilef adlı bir Rus balesi şefi Ravel’e bir bale müziği ısmarlamış, besteci “Daphnis et Chloé” yi yazmış ve bu tarihten sonra parlamıştır. Ravel Paris konservatuvarından yetişmiştir. 1889’da bu okula gelen Ravel doğrudan doğruya Fauré’nin öğrencisi olmuştur. 1895’te ilk eserini piyano için “Habanera”sını, 1899’da “Pavane pour un Infant Défunte”unu ve 1901’de “Jeux d’Eau” adlı eserini vermiştir. Bir perdelik ilk operası “L’Heure Espagnole – İspanyol Saati” 1911’de oynanmıştır. 1914-1917 yılları arasında “Le Tombeau de Couperin – Couperin’in Mezarı” adlı eserini yazmıştır. 1920’de “La Valse”ı bestelemiştir. 1928’de Amerika ve Kanada’ya gitmiş, piyanist ve orkestra şefi olarak eserlerini çalmıştır. Ravel aynı tarihte Oxford Üniversitesi fahri müzik doktoru olmuştur. 1930’da dansöz İda Rubinstein için en tanınmış eseri “Bolero”yu yazmıştır. Bu İspanyol dansı sekiz ölçülük bir temanın değişik çalgılar ve değişmeyen bir ritmle daimi tekrarıdır. Ravel’in tanınmış eserlerinden biri de Birinci Dünya Savaşı’nda sağ elini kaybeden arkadaşı piyanist Paul Wittgenstein için yazdığı sol el için piyano konçertosudur.
    REBEC (Rebek) – Arapların “rebab” denilen müzik aletine çok benzeyen bir çalgıdır. Ortaçağda Avrupa’da kullanılmıştır. Yayla çalınırdı. Kemanın atalarından biridir.
    REGAL – Ortaçağın sonlarında kullanılan bir tür küçük org.
    REGISTER – Orgda çeşitli ses karakterleri. Bunlar çeşitli sayıda olurlar. Büyük orglarda sayıları çoktur. Içerdikleri ses karakterlerinin farklı adları vardır.
    REQUIEM (Rekuem) –Katolik mezhebinin bir tür dini müzik şekli. Ölüm duası.
    RESİTATİF – (İtal. Recitativo) Tek melodi üzerine yazılmış, konuşur gibi söylenen bir tür vokal şekli.
    RHAPSODIE (Rapsodi) – (Yunanca) Homer epopelerinde görülen bir tür nazım şekli. Klasik müzikte büyük şiirlerin şarkıya uygulanmasıyla doğmuş bir tür müzik şekli anlamına gelirdi. Romantik devrinde ise bir tür çalgısal eser şeklidir. Liszt’in 16 Macar rapsodisi bu türün tanınmış örnekleridir.
    RHEINBERGER, Joseph – (1839-1901) Münih’te Kraliyet Müzik Akademisi’nde öğrenim görmüştür. 1859’dan sonra aynı okula kompozisyon öğretmeni olmuştur. 1877 saray müzik örgütlerinin idaresine getirilmiş, burada saray orkestrasını ve koroyu idare etmiştir. Rheinberger özellikle kilise eserleriyle tanınmıştır. Ayrıca operalar yazmıştır.
    RHYTMUS (Ritim) – Kompozisyon tekniğinde ve bir çalgının çalınmasında çok önemli rol oynayan bir ölçüdür. Bir eserin bütün anlamını verir. Dans ve marşlarda belirli ritmler vardır.
    RIEMANN, Hugo – (1849-1919) Berlin, Tübingen ve Göttingen’de müzik ve müzik tarihi öğrenimi görmüştür. Sonra birçok Alman üniversitelerinde dersler vermiş, müzik anlayışı, tarihi, estetiği üzerine eserler yazmıştır. Özellikle “Müzik Sözlüğü” adlı eseri tanınmıştır.
    RIMSKI – KORSAKOF, Nikolay – (1844-1908) Besteci. Rusya’da Tişvin şehridne doğdu. Eski nesle bağlı müzik okulu (Glinka, Cui, Borodin, Mussorski) ile Yirminci Yüzyıl Rus bestecileri (Glasunof, Liyadof, Greçaninof) arasında köprülük görevi yapmıştır. Bu büyük sanatçı, halkının müziğini parlak bir enstrümantasyonla karakterize etmiştir. Rimski-Korsakof müziğe altı yaşındayken başladı. Ayrıca ailesi tarafından İmparatorluk Bahriye Akademisi’ne verildi. Bu okulda uzun yıllar süren öğrenimi sırasında bazı kompozisyonlar yazdı. 1865’te deniz subayı olarak katıldığı üç yıl süren bir deniz seyahati sonunda ilk senfonisini Petersburg’da idare etti. 1871’de bahriyeden ayrıldı ve konservatuvara öğretmen tayin edildi. Aynı zamanda bahriye bandoları müfettişi oldu. 1874-1881 yılları arasında Balakiref Okulu direktörlüğünü, 1883-1884 yılları arasında saray korosu ve 1886-1890’da Rus Senfoni Orkestrası şefliğini yaptı. Besteci olarak eserlerinde Rus halk müziğine geniş bir yer vermiştir. Rus-Bizans müziklerinin kendi armoni ve ritmlerine büyük etkisi olmuştur. Orkestra eserleri ve operalarında Berlioz, Liszt ve Wagner etkisi görülür. On beş kadar sahne eseri yazmıştır ki başlıcaları şunlardır: “Psikof’lu Kız”, “Mayıs Gecesi”, “Voyvoda”, “Görünmeyen Kiteç Şehrinin Efsanesi”, “Altın Horoz”, “Mozart ve Salieri”. Ayrıca üç senfoni, senfonietta, nefis senfonik şiirler (Sadko, Şehrazad, Sırp Fantazisi, İspanyol Kaprisi) süitler, uvertürler başlıca çalgısal yaratmalıdırlar. Korsakof bazı oda ve piyano müziği eserleri, koro ve “lied”ler de bırakmıştır. Bir otobiyografisi ve enstrümantasyon kitabı vardır.
    RISOLUTO – (İtal.) Kuvvetli.
    ROMANESCA (Romaneska) – (İtal.) Roma melodisi. Onyedinci Yüzyılın vokal ve çalgısal müziğinde kullanılan bir tür tekrarlı bas melodisi.
    ROMANS – Bir tür vokal şekli, onsekizinci Yüzyıldan sonra çalgısal müzik türü olarak da kullanılmıştır. Fr. J. Gossec 1761’de yazdığı op. 5, 2’nci senfonisi için romans şeklinde bir kısım yazmıştır.
    ROSSINI, Gioacchino – (1792-1868) Opera bestecisi. İtalya’da Pezaro kasabasında doğdu. Ilk müzik eğitimini soprano olan annesi ve trompetist olan babasından almış, on beş yaşında Bolonya Konservatuvarına okuması için gönderilmiştir. Kısa bir zaman sonra “opera buffo” tarzında operalar yazmaya başlamış, 1810 yılında ilk operası “Demetris ve Polibic”i oynatmıştır. 1813’te Venedik’te “Tancredi” operası oynanmıştır. Ayrıca “L’Italiana in Algieri” operasını oynatmıştır. 1816’da “Sevil Berberi” Roma’da oynanmış, fakat tutunmamıştır. Rossini bundan sonra Viyana, Londra ve Paris’e gitmiştir. 1830 ihtilalinden az önce Fransa Kralı besteciye “Guillaume Tell” operasını ısmarlamıştır. Bu opera bestecinin son sahne eseridir. Bundan sonra “Stabat Mater”ini tamamlamıştır.
    ROUSSEAU, Jean Jaques – (1712-1778) Filozof, besteci, müzik yazarı. Fransa’da Genf şehrinde doğdu. Ilk müzik derslerini von Warren’dan almış, ayrıca kendi çalışmaları ve Rameau üzerinde yaptığı araştırmalar sayesinde bilgisini ilerletmiştir. 1774’te yazdığı “Les Muses Galantes” adlı operası büyük bir başarısızlığa uğramıştır. Bundan sonra zamanının Fransız müziğini eleştiren bazı kitaplar yazmıştır: “Dissertation sur la musique modern” ve “Lettre sur la musique française” adlıları özellikle önemlidir. Rousseau özellikle Fransız müzik dili ve büyük opera konusu üzerinde durmuştur. “Le Devin de Village” operası bu konulardaki devrimsel fikirlerini yansıtır, ancak bu da birincisinin akıbetine uğramıştır. Fakat filozof bundan da yılmamış, “Pygmalion” adlı bir melodram daha yazmışsa da oynatamamıştır. Müzik bilimi bakımından en önemli eseri “Dictionaire de Musique” adlı sözlüğüdür. Öldükten sonra diğer müzikal çalışmaları, bu arada “Daphnis et Chloé” adlı bir operanın bazı kısımları ve “Les cosolations des miséres de ma vie – Sefil Hayatımın Tesellileri” başlığını taşıyan doksan beş kadar şarkısı yayımlanmıştır.
    RUBINSTEIN, Anton (1829-1894) Piyanist ve besteci. Rusya’da Vikvatinet şehrinde doğdu. Aslen Yahudi bir aileye mensuptur. Kardeşi Nikolaus ile müzik öğrenimini Berlin’de yapmıştır. Ayrıca Rus sarayı piyanisti, imparatorluk Rusyası Müzik Cemiyeti başkanı olmuştur. “Feramors”, “Şeytan”, “Sulamith” adlı operaları, “Babil Kulesi” ve “İsa” adlı oratoryoları, orkestra oda ve piyano müziği eserleri ve “lied”ler, “Elli Yıllık Hatıralar” adlı bir otobiyografi ve “Pedal Kullanma Tekniği” adlı bir eser bırakmıştır.


    S
    S – İtalyanca “Sinistra” diye adlandırılan ve sol elle çalınacağını bildiren işaretin kısaltılmışı.
    SACHS, Hans (Meistersinger) – (1494-1576) Eski Alman şarkıcılarından. Richard Wagner “Meitersinger von Nürnberg – Nürnberg’li Usta Şarkıcılar” operasında bunların hayatlarını, adetlerini, yarışmalarını konu olarak almış ve Hans Sachs’I da operaya katarak dünyaya ikinci defa tanıtmıştır.
    SAINT – SAENS, Camille – (1835-1921) Besteci. Paris’te doğdu. Yazdığı “Samson ve Dalila” adlı opera ve senfoniler bestelemiştir. Beş yaşındayken piyano çalan besteci, altı yaşında besteciliğe başlamıştır. Bundan sonra konservatuvara gönderilmiş ve orada Gounod yanında öğrenimini ilerletmiştir. Onsekiz yaşında St. Marie ve 1858-1877 yılları arasında St. Madelaine kiliselerinde orgçuluk yapmıştır. Bu arada bazı programlı orkestra eserleri yazmıştır: “Phaeton”, “Cezayir Süiti”, “Hercule’ün Gençliği” ve “Omphale’in Çıkrığı”. 1864-1911 yılları arasında da on iki kadar opera bestelemiştir. Bunların yalnız bir tanesi (Samson ve Dalila) başarı kazanmıştır. Aynı eseri Liszt, Weimar’da temsil ettirmiş ve Almanya’da tanıtmıştır. Saint Saens, 1906 yılında Amerika’ya gitmiş ve San Francisco’da açılan Dünya Sergisinde Fransa’yı temsil etmiştir. Burada koro eseri “Hail California”yı ilk defa çaldırmıştır. 1916’da Güney Amerika’ya bir seyahat yapmıştır. Avrupa’ya döndükten bir süre sonra Cezayir’e gitmiş, burada ölmüştür. Saint Saens’ın çalışmaları arasında orglu senfonileri, senfonik şiirleri, bir viyolonsel ve keman piyano konçertoları, oda müziği eserleri, iki piyano ve orkestra için “Hayvanlar Resmi Geçidi” sayılabilir. Ayrıca “Samson ve Dalila” da tutulmuş bir operasıdır. Koro eserlerinden en çok iki tanesi tanınmıştır: “Noel Oratoryosu” ve “Pométhée’nin Düğünleri”.
    SALIERI, Antonio – (1750-1825) Besteci. İtalya’da Legnago şehrinde doğdu. Venedik’ten Viyana’ya kilise korosu çocuklarının bir seyahati sırasında gelmiş ve bu şehirde kalarak Florian Gassman’dan dersler almıştır. Salieri 1774’te Viyana’da saray bestecisi olmuş, 1788-1790 yılları arasında saray orkestrasını idare etmiştir. Ayrıca yine aynı sarayın koro direktörlüğü görevi verilmiştir. Salieri bir yandan da öğretmenlik yapmış, Schubert’I yetiştirmiş, Beethoven’a vokal tekniği dersleri vermiştir. Salieri bir ara Gluck ile arkadaşlık yapmıştır. Bu besteci ile “Les Danaides” adlı operayı beraber yazmışlardır. Eser 1784’de Paris’te ilk defa temsil edilirken her iki bestecinin isimleri operanın kapısında yanyana asılmıştı. Bu opera çok büyük bir başarı kazanmıştır. Salieri ayrıca Mozart’ın da çağdaşı ve dostu idi. Salieri bütün ömrünü Avusturya başkentinde geçirmiş, 1825’de yine orada ölmüştür. Besteci olarak kırk kadar opera, oratoryolar, oda müziği eserleri, serenadlar ve kantatlar bırakmıştır.
    SALTARELLO – Çabuk tempolu bir tür İtalyan halk dansı. Eski lavta süitlerinde rol oynamış olan “pavane” dansının devamıdır.
    SAMMARTINI, Giovanni Battista – (1701-1775) Milanolu org virtuozu ve bestecisi. Gluck’un öğrencisi olup, “galant” tarzda çalgısal müziğin ilk önderlerinden biri olmuştur. Uzun zaman Londra’da Prince of Wales’in saray müzikçiliğini yapmış, trio sonatlar bırakmıştır.
    SARABANDE – Yavaş tempolu eski bir İspanyol dansı.
    SARASATE, Pablo de – (1844-1908) İspanya’da Pamplena şehrinde doğmuş, öğrenimini Paris Konservatuvarında yapmış, keman virtüözü. Sekiz yaşında İspanya Kraliçesi İsabella’nın huzurunda verdiği konser sonrası kraliçe tarafından bir “Stradivarius” kemanı ile ödüllendirilmiştir. Sarasate öğrenimini bitirdikten sonra Avrupa’da turneler yapmış, 1870’de Amerika’ya giderek konserler vermiştir. Fransız bestecisi Edouard Lalo, birinci keman konçertosunu ve “Symphonie Espagnole”unu onun için bestelemiş, Max Bruch bir keman konçertosu ile “Scotch Fantasia” adlı keman eserini ona ithaf etmiştir. Sarasate çalgısı için pek tanınmış “Zigeunerwelsen – Çingene Havaları” adlı parçasını, “Navarra” adlı kaprisini ve İspanyol danslarını bestelemiştir. Fransa’da Biarritz şehrinde ölmüştür.
    SATIE, Erik – (1866-1925) Fransa’da Honfleur kasabasında İskoçyalı bir anne ve Fransız bir babadan doğmuştur. Müzik öğrenimini Paris Konservatuvarında ve ayrıca da “Schola Cantorum”da yapmıştır bundan sonra Monmartre kahvelerinde piyanist olarak çalışmış ve yine bu sıralarda Debussy ile tanışarak “İmpresyonizm” etkisinde eserler vermiştir. Bunların büyük bir kısmı orkestra ve piyano için yazılmışlardır. 1887’de yazdığı “Sarabande” ve 1891’de bestelediği “Fils des Etoiles” adlı eserleri müzikte bir yeniliğin müjdecisi olarak görülmüşlerdir. “Parade” adlı realist balesi en tanınmış eseridir. Eser ilk defa 1917 yılında temsil edilmiş, metnini Cocteau yazmış ve dekorlarını Picasso çizmiştir. Bu eserin partisyonunda Satie bir de daktilo makinesi kullanmış ve makine herhangi bir çalgı gibi orkestra içinde partisi boyunca çalınmıştır. Besteci, ömrünün sonlarına doğru “Sokrat” adlı senfonik dram yazmıştır ve bu eser ilk defa bestecisinin ölümünden iki yıl sonra çalınmıştır. Satie, Paris yakınında Arcueil adlı küçük bir kasabada ölmüştür.
    SCARLATTI, Domenico – (1865-1757) Alessandro Scarlatti’nin oğlu ve öğrencisidir. Napoli’de doğmuştur. Ilk müzik derslerini babasından aldıktan sonra Roma’da Pasquini ve Gasparini yanında bilgisini çoğaltmış ve orada tanındığı genç Haendel ile dost olmuştur. Aynı zamanda cembalo virtuozuydu. Domenico bugünkü modern piyano tekniğinin babası sayılır. On yedi yaşındayken Venedik’te babasının operalarını oynatmıştır. 1709-1714 yılları arasında Polonya Kraliçesi Marie Casimire’in “maestro di capella”sı olmuş, 1714’te tekrar ülkesine dönerek Roma’da St. Pietro kilisesinde aynı göreve devam etmiştir. 1720’de Portekiz Prensesi Maria Barbara tarafından saray müzikçisi olarak kabul edilmiş ve Lisbon’a gitmiştir. İspanya’da Madrid şehrinde ölmüştür. Piyano eserleri serbest bir tarz ve yetkin bir kontrpuvan tekniği içerir. Cembalo için altı yüz kadar sonatı ayrıca operaları, kantatları ve oda müziği eserleri vardır.
    SCHERZANDO (Şerzando) – Hicivsel ve esprili.
    SCHERZO (Şerzo) – (İtal.) Neşeli mizahi karakterli müzik parçası.
    SCHILLINGS, Max von – (1868-1933) Besteci ve orkestra şefi. Duren’de doğdu. W. Brambach ve Bonn’da kemancı Königslöw yanında öğrenim görmüştür. 1908’den sonra da Münih okulunun önderi olarak Bavyera başkentinde yaşamıştır. Bu arada Stuttgart’da epeyce bir süre müzik direktörlüğü yapmış, 1919-1920 yılları arasında Berlin Devlet Operası intendantı olarak çalışmıştır. Schillings 1910-1920 yılları arasında birçok müzik birliklerinin başkanlığını yapmış, 1932’de Prusya Sanat Akademisi başkanı olmuş, bundan bir yıl sonra da ölmüştür. Yazdığı operalar ve oynanış tarihleri şunlardır: “Ingvelok” (1899), “Pfeifertag” (1899), ve “Meloch” (1906). Bütün bu eserler Wagner etkisinde olup yeni opera edebiyatının örnekleridir. En tanınmış sahne eserlerinden biri de “Mona Lisa”dır. Ayrıca lied’leri, orkestra ve deklamasyon için “Hexenlied” adlı bir melodramı, “Kral Ödipus” adlı bir senfonik prologu, “Meergruss” ve “Seemorgen” adlı senfonik fantazileri, op. 25 keman konçertosu ve bazı oda müziği eserleri bırakmıştır.
    SCHOBERT, Johann – (1739-1767) Şilezyalı piyanist ve besteci. 1760’tan sonra Paris’te Prens Conti’nin klavsenistliğini yapmış, orada ölmüştür.
    SCHUBART, Daniel – (1739-1791) Şair ve besteci. Iki edebiyat ve müzik gazetesinin yayımcısıdır. Önce orgçu ve müzik öğretmeni olarak Hohensperg’de ayrıca tiyatro şairi ve müzik direktörü olarak Stuttgart’da yaşamıştır. Alman “lied”inin ilk isimlerinden biridir. Yazdığı “Die Forelle-Alabalık” adlı şiiri üzerine Schubart ayrıca aynı adlı “lied”ini bestelemiştir.
    SCHUBERT, Franz Peter – (1797-1828) Besteci. Avusturya’da Lichtenthal kasabasında doğdu. Ilk müzik derslerini babasından, koro şefi Michael Holzer’den ve ayrıca Anton Salieri’den aldı ve genç yaşta öğretmen oldu. 1818’den sonra serbest çalışmaya başladı ve ilk Goethe “lied”ini yazdı. Bunların içinde “Gretschen am Spinnrad”, “Erlkönig”, “Ganymed” gibi çok tanınmış olanları vardı. Diğer eserleri; “Trajik Senfoni”, oda müziği, koro ve piyano parçaları. Bu arada birkaç kere Macaristan’a seyahat ettiyse de tekrar Viyana’ya döndü. Arkadaşları arasında F. von Schrober, şarkıcı Michael Vogli Spaun, şair Mayrhofer, Fr. Lachner, ressam Schwind vardı. 1823’te vereme yakalandı ve hastalığı beş yıl çektikten sonra 1828’de henüz çok genç yaşta öldü. Çalgısal olduğu kadar vokal müziğine ait eserleri özellikle “lied”leri ile meşhurdur. Altı yüz kadar “lied”I buna örnektir. Aynı zamanda birkaç opera da yazan Schubert bu alanda büyük bir başarı gösterememiştir. Başlıca operalarının isimleri şunlardır: “Şeytanın Eğlence Sarayı”, “Alfonso ve Estrella”.Koro parçaları: “Tabiattaki Allah”, “Serenad”, “Gece” ve “Savaş Şarkıları”. Çalgı müziği eserleri şunlardır: “On kadar senfoni (En meşhurları: “Do majör”, “do minör”, ve “si minör, Bitmemiş”) 14 yaylı kuarteti, “Alabalık” kenteti, oktet, 21 piyano sonatı, seyyah fantazisi, “Moments Musicaux”, danslar, valsler (Divertissment a l’Hongroise) dört el piyano için. Hakkında pek çok eser yazılan bestecilerden biridir. Schubert “lied”lerindeki şiirlerinin çoğunu Goethe, Schiller, Heine, Körner ve Shakespeare’den almış ve Müller, Mathison, Kosegarten gibi küçük şairlerin şiirlerini bestelemiştir. Altı yüz kadar “lied”inden büyük bir kısmı albümler halinde basılmıştır. Bunların başında Wilhelm Müller’in seri şiirlerinden “Die Schöne Müller’in – Güzel Değirmenci Kız” ve “Winterreise – Kış Seyahati” adlı albümleri başta gelir. Bunlar arasında “Faust”dan “Gretchen am Spinnrade – Margrit Çıkrık Başında”, “Ganymed”, “Erlkönig”, “Heideröslein – Küçük Çalıgülü” özellikle tanınmışlardır. Ayrıca “Ölüm ve Genç Kız”, “Seyyah”, Sir Walter Scott’un baladından “Maria, Lady of the Lake”, “Kuğuların Şarkısı”, “Alabalık”, “Lied”leri de eserleri arasındadır. Schubert bazı operalar yazmıştır: “Şeytanın Eğlence Sarayı”, “Alfonso ve Estrella”, “İkiz Kardeşler” bunların en tanınmışlarıdırlar. Koro eserleri şunlardır: “Tabiatta Allah”, “Serenad”, “Gece Işığı”, “Gece Şarkısı”, “Savaş Şarkısı”.
    Çalgısal alanda, başta on senfonisi gelir. Bunların içinde “si minör” (Bitmemiş), ve beşinci senfonileri tanınmış eserleridir. Fakat onun bu türde en yetkin eseri Schumann’ın “Dev Eser” diye adlandırdığı “Yedinci do majör” senfonisidir. Ayrıca on dört kuarteti (re minör, “Ölüm ve Genç Kız” adlısı meşhurdur), “Alabalık” kenteti, bir oktet, yirmi bir piyano sonatı (biri tamamlanmamış), orkestra ve piyano için “Seyyah” fantazisi, “Momenta Mucaux”lar, valsler.
    SCHUMANN, Robert Alexander – (1810-1856) Besteci. Almanya’da Zwickau şehrinde doğdu. Aynı zamanda eleştirmen olan Schumann hem Leipzig ve Heidelberg üniversitelerinde hukuk öğrenimi aldı hem de Friedrich Wieck ve H. Dorn’dan dersler alarak ve kendi çalışmaları ile ede etmeye çalıştığı müzik bilgisini edindi. Bunlardan başka ayrıca edebiyatla da uğraşıyor, şiirler yazıyordu. Bu zamanlarda özellikle romantiklere hayrandı ve Lord Byron’un kuvvetle etkisi altındaydı. Müzikte bütün amacı iyi bir piyano virtuozu olmaktı. Bu sıralarda diğer parmaklarını kuvvetlendirmek için orta parmağını bağlayarak çalıştığından parmağı sakat kaldı ve virtuozluk hayatı sona erdi. Bu sefer bestelemeyi denedi. Bu arada ilk yirmi üç piyano parçasını yayımladı. Bunların arasında en tanınmış eserlerinden “Kelebekler”, “Davidsbündler”, “Carnaval”, “Konser Etütleri”, “Etudes Symphonique”, “Kreisleriana”, “Çocuk Sahneleri” ve üç sonat vardır. 1834’ten sonra Friedrich Wieck, L. Schunke ve Knorr ile “Neue Zeitschrift für Musik – Yeni Müzik Dergisi”ni yayınlamaya başladı. 1840’da Jena Üniversitesine felsefe doktoru olduğu yıl Friedrich Wieck’in kızı piyanist Clara ile gizlice evlendi. Bundan sonra lirik “lied”ler besteledi. Ayrıca birden dörde kadar senfonilerini, kentet ve kuartetlerini “Paradeis und Peri” adlı oratoryosunu besteledi. Bir yandan da sanat hakkındaki yazılarını ve eleştirilerini yazıyordu. 1843 yılında Leipzig Konservatuvarına öğretmen oldu. Karısı ile 1844 yılında Rusya’ya kadar bir sanat seyahati yaptı. 1850’de Düsseldorf’da müzik direktörü ve orkestra şefi oldu. Üç yıl sonra ani bir beyin hastalığı sonucunda Ren nehrinde intihara teşebbüs ettiyse de kurtarıldı. Endenich şehri tımarhanesinde öldü. Schumann Ondokuzuncu Yüzyıl müziğine romantik ruhu getiren ilk büyük bestecidir. Piyano sanatında Chopin ve Liszt ile yeni tarzın yaratıcısıdır. Yukarıda saydığımız eserlerinden başka piyano, keman ve viyolonsel için konçertoları, çeşitli oda müziği eserleri, orkestra ve koro için “Manfred”, “Der Rose Pilgerfahrt”, “Goethe’nin Faust’undan Parçalar”, “Kralın Oğlu” ve “Requiem”i ve “Genoveva” adlı bir operası vardır. Schumann çıkardığı dergiden başka diğer gazetelerde de sanat yazıları yazmıştır.
    SENFONİ – (Yun. Sinfonie, İtal. Sinfonia) Ortaçağda genellikle şarkı, melodi gibi müzik şekillerine bu ad verilirdi. Rönesans ve Barok devirlerinde ise sadece aletlerle sunulan müzik parçası anlamına gelirdi. Sonraları opera, oratoryo ve kantatların baş ve ortalarında çalınan çalgısal kısımlara senfoni dendi. A. Scarlatti ve Lully kilise ve oda senfonileri yazdılar. Bunlar sonat formunda yani iki veya üç kısımlık eserlerdi. Birinci kısım yavaş, ikincisi çabuk ve üçüncüsü yine yavaş olarak yazılırdı. Büyük orkestrayla beraber Onsekizinci Yüzyılda yeni senfoni şekli doğdu, hareketler ve şekil klasik bir hal aldı. Berlin, Mannheim okullarının yetiştirdiği besteciler bu müzik türünde eserler verdiler. Özellikle üç Viyana klasikleri; Haydn, Mozart, Beethoven, bu türün en yetkin bestecileri oldular. Haydn orijinal isimleri içeren 160 kadar senfoni yazdı. Mozart son orkestra eseri olan “Jupiter” senfonisi, Haydn’ın klasik tarzdaki senfonileriyle Beethoven’in her biri yeni bir fikir sunan anlamlı ve konulu senfonileri arasında bir köprü görevi gördü. Beethoven’ın dokuz senfonisinden ilk ikisi Mozart etkisi gösterir. Asıl kişiliğini Napoléon’a ithaf edip sonra vazgeçtiği 3’üncü “Eroica – Kahramanlık” senfonisinde bulmuştur. 5’inci ve 6’ncı “Pastoral” senfonileri birer harikadır. Bunlardan sonra karakteristik Allegretto’su ile 7’nci ve baştan aşağı mizahi bir hava taşıyan 8’inci senfonileri gelir. Son senfonisi olan 1824’te bestelediği 9’uncu senfonisi tam anlamıyla bir deha ürünüdür. Büyük besteci eserin son kısmına Alman şairi Schiller’in “Lied an die Fraude” adlı şiirini besteleyerek ilave etmiş ve insanlığa hem saz, hem insan sesiyle hitap ederek senfoni edebiyatının en güzel eserlerinden birini vermiştir. Beethoven’in erişilmez dehasının ürünü olan şaheserler sanat dünyasının dokuz abidesidirler. Ondokuzuncu Yüzyıl ortalarına doğru edebiyatla başlayan romantizm her sanat dalında olduğu gibi müzikte de etki yaptı. Ve Schubert’le beraber senfoni türünde de kendisini gösterdi. Schubert 9 senfoni yazdı ki bunlardan 8’incisi “Bitmemiş” adıyla anılır. Brahms ve Bruckner gibi Alman besteciler Beethoven’and etkilenerek eserlerini yazmışlardır. Diğer taraftan Fransız bestecisi Berlioz ve Franz Liszt programlı senfoniyi tanıttılar. Programlı senfoni, önceden hazırlanmış bir konuyu program dahilinde, müzik aletleri aracılığıyla dinleyiciye sunmaktır. Bu tür eserler tasvir içerirler. Programlı senfoninin geçmişinin çok eskilere dayanmasına karşın bu yolda ilk bellibaşlı eser veren sanatçı Berlioz’dur. “Symphonie Fantastique”, “Romeo ve Juliette” gibi eserleri bu türe birer örnektirler. Liszt’in “Dante” ve “Faust” senfonileri, “Mazeppa”, “Les Préludes” gibi senfonik şiirleri de bu tarzda eserlerdir. Richard Strauss’un “Till Eulenspiegel’in Şen Maceraları”, “Don Juan”, “Zerdüşt Dedi ki…” senfonik şiirleri de bu tarza birer örnektirler.
    Her ulustan besteciler senfonik eserler yazmışlardır. Bunlardan Rusya’da Çaykovski, Çekya’da S:-):-):-):-)na ve Dvorak, İngiltere’de Edward Elgar, İtalya’da Respighi, Finlandiya’da Sibelius en önemlilerindendir.
    SEPTETT – 7 ses için yazılmış müzik parçası. 7 farklı müzik aleti için olduğu gibi, 7 insan sesi için de olabilir.
    SERENAD – (İtal. Serenata) Akşam müziği. Müzik aletleri ve insan sesi için müzik eseri.
    SERIA, SERIOSO – (İtal.) Ciddi. Opera Seria – Ciddi Opera.
    SEVÇIK, Ottokar – (1852-1934) Bohemyalı keman virtuozu. Prag Konservatuvarında öğrenim gördükten sonra Avusturya’ya gelmiş ve Salzburg’da Mozarteum’a konzetmeister olmuştur. Buradan sonra Kief, Prag ve Viyana konservatuvarlarında öğretmenlik yapmış, 1922-1931 yılları arasında Amerika’da kalmıştır. Keman tekniğine ait eserler yazmış, 4.000’den fazla etüd bırakmıştır.
    :-):-):-)TETT – 6 ses için müzik parçası. 6 çalgı için olduğu gibi, 6 insan sesi için de yazılabilir.
    SIBELIUS, Jean – (1865-1957) Besteci. Finlandiya’da Tavastehus şehrinde doğdu. Romantik müzikte tanınmış bir sanatçı ve bestecidir. Bir fizik profesörünün oğludur. Önce hukuk öğrenimi görmüş, sonra Helsinki Konservatuvarına devam ederek besteci olmuştur. 1892’de tanınmış ilk senfonik şiiri “En Saga”yı yazmıştır. Sibelius bundan sonra Almanya’ya giderek Viyana ve Berlin’de uzun süre kalmıştır. Bu sıralarda Weingartner ve Richard Strauss ile tanışmıştır. 1900 yılında Paris Sergisine katılan Helsinki Filarmoni orkestrasında orkestra şefi asistanlığı yapmıştır. 1914 yılında Amerika’ya gitmiş, eserlerini çaldırarak tanıtmıştır. Bu seyahat esnasında Yale Üniversitesi kendisine fahri müzik profesörü ünvanını vermiştir. Bestecinin yurt dışında çıkan ilk eseri “Tuenela Kuğusu” adlı orkestra eseridir. Milano’da Toscanini tarafından çaldırılmıştır. Diğer eserleri arasında 1893’te yazdığı “Karelia” süiti, “Finlandiya” (1899), “Pohjola’nın Kızı” (1906) adlı senfonik şiirleri ve orkestra için “Valse Triste – Kederli Vals” sayılabilir. Ayrıca yedi senfonisi, Shakespeare, Strindberg ve Maurice Maeterlinck’in çeşitli sahne eserlerine müzik, “Kuledeki Bakire” adlı bir opera, “Esir Kral”, “Vatanım” ve “Toprak Şarkısı” adlı koro ve orkestra eserleri ve “lied”ler yazmıştır. “Oceanidas – Okyanusun Kızı” adlı tanınmış orkestra eserini 1914 Amerika Norwalk Müzik Festivali için bestelemiştir.
    SKRIYABIN, Aleksandr Nikolayeviç – (1872-1915) Piyanist ve besteci. Moskova’da doğmuş ve müzik öğrenimini yine aynı şehir konservatuvarında yapmıştır. Ilk eserlerini arkadaşı Mutrofan Belayef’in teşviki ile yazmıştır. Ayrıca konser seyahatları yapmış, bu arada 1906 yılında Amerika’ya gitmiştir. Dönüşte 1908-1910 yılları arasında Belçika’da kalmıştır. Bıraktığı sonat, etüd, prelüd ve noktürnleri ile Chopin etkisi derhal göze çarpar. Bestecinin aynı zamanda dini fikirlere ve Hint felsefesine inancının etkileri de eserlerinde gözükür. Piyano yaratmalarından başka “Poem of Ecstasy” ve “Poem of Fire” adlı iki orkestra şiiri vardır. Skriyabin, yine Moskova’da ölmüştür.
    S:-):-):-):-)NA, Bedrich – (1824-1884) Besteci. Bohemya’da Leitmeritz’de doğmuştur. Modern Çek müziğinin kurucusudur. Genç S:-):-):-):-)na ilk müzik derslerini Prag’da Proksch’den aldı. Franz Liszt ile tanıştı ve onun yardımı ile bir müzik okulu açtı. 1856’da yurt dışına çıktı. Isveç’e giderek Göteberg şehrinde müzik öğretmenliği ve filarmoni topluluğu orkestrası şefliğini yaptı. Burada Liszt etkisinde ilk senfonik şiirlerini yazdı: “Richard III.” (1858), “Wallenstein’in Meskeni” (1859), “Hakon Jarl” (1861). Ülkesine dönüşte bir Prag gazetesine müzik eleştirileri yazmaya başladı. Ayrıca Prag Tiyatrosu orkestrası şefliğini yaptı. Bu yıllarda “Brandenburglular Bohemya’da”, “Satılmış Nişanlı” operalarını yazdı. 1874 yılında ani olarak sağır oldu. “Ma Vlast – Vatanım” adlı senfonik şiirler serisi sağır olduğu döneme rastlar. Besteci bu olaydan sonra on yıl daha yaşadı. S:-):-):-):-)na, İsveç’ten döndükten sonra ulusal bir Çek müziği yaratmak istiyordu. Bu yolda yazdığı başlıca operaları şunlardır: “Brandenburglular Bohemya’da”, “Dalibor”, “Libussa”, “Satılmış Nişanlı”, “İki Dul”, “Öpücük”. “Blanik”, “Tabor” ve “Moldau” adlı senfonik şiirleri tanınmış eserlerdirler. Oda müziğine ait eserlerinden biri “Aus Meinem Leben – Hayatımdan” adını taşıyan kuartetidir. S:-):-):-):-)na “Milli Çek Müzik” okulunu kurmuş ve ülkesinin müziğini bütün dünya opera konser salonlarına sokmuştur.
    SOLFEJ – (İtal. Solfeggio, Fran. Solfége) Şarkı egzersizlerinde yedi notanın dizi sırayla okunması, Do, re, mi, fa, sol, la, si gibi…
    SOLO – (İtal.) Yalnız. Konçertolarda eser hangi alet için yazılmışsa çalgının o kısmı eşliksiz yalnız çalacağını gösterir ve o alet “solo çalgı” adını alır.
    SONAT – (İtal. Sonata) Onaltıncı Yüzyıl sonların doğru çalgısal yani yalnız çalgılarla çalınan “canzon – şarkı”nın gelişmesi ile meydana gelmiş bir müzik türüdür. Bölümleri şöyle sıralanır: Çabuk kısım, Yavaş kısım, (Adagio, Andante) – Menuett (Scherzo) – Yine Çabuk kısım (Allegro). Bir sonat kısmı veya cümlesi ise şöyledir: Birinci parti iki esas temadan oluşur. Ikinci parti, birincideki temaların serbest şekilde değiştirilmeleriyle yazılır. Üçüncü parti birinci ve ikinci temaların tekrarından ve kısmın final notlarından ibarettir. Her parti arasında köprü görevi gören pasajlar vardır. Sonat her müzik aleti için yazılabilir. Fakat genelde keman, piyano gibi çalgılar için yazılır. Solo sonatlar genelde piyano içindir. Bach’ın yalnız keman için sonatları da vardır. Piyano bu türde en güzel eşlik sazıdır. Senfoni, konçerto ve oda müziği eserleri şekillerini sonattan almışlardır.
    SOPRANO – Kadın ve çocuk sesi. Soprano en ince ses kalitesidir.
    STACCATO (Stakato) – (İtal.) Müzik aletlerinde kesik ve kuvvetli sesler çıkarmak için kullanılan işaret.
    STAMITZ, Johann Wenzel Anton – (1717-1757) Besteci. Mannheim okulunun kurucusu, ve önderidir. Bohemya’da Deutsch-Brod’da doğmuştur. Ilk defa kemancı olarak İmparator Yedinci Karl’ın taç giyme töreninde dikkat çekmiştir. 1745’te Mannheim’a orkestra şefi ve saray oda müziği direktörü olarak gelmiştir. Burada ilk klasik Alman orkestrasını kurmuş ve senfonisini yazmıştır. Başta Stamitz olmak üzere Mannheim’da kurulan bu yeni müzik okulunun diğer sanatçılarını Dük Carl Theodor himaye ediyordu. Franz Xaver Richter ve Christian Cannabich de aynı okulun başta gelen bestecilerindendi. Mannheimlılar, senfoni, orkestra trioları ve konçertoları ile müziğe büyük yenilikler getirmişler, eserleri ile klasik sanat dünyasına uzun süre önderlik yapmışlardır. Orkestraya getirdikleri en büyük yenilik tahta nefesli çalgılara verdikleri önem olmuştur. Vurmalı çalgılar ve 1690’da Nürnberg’li Denner tarafından imal edilen klarnet de orkestraya yine Mannheim bestecileri sayesinde girmiştir. Stamitz şahsen elli kadar senfoni, on orkestra triosu ve birçok oda müziği eserleri bırakmıştır.
    STRADIVARIUS, Antonio – (1644-1737) Keman ustası. Müzik tarihinde yaptığı kemanlarıyla isim bırakmış olan bu sanatçı usta Cremona’da doğmuştur. Yine bu yolda tanınmış sanatçı olan Nicola Amati’nin öğrencisidir. Stradivarius bütün hayatınca Cremona şehrinde yaşamış ve buradaki atelyesinde keman inşa sanatının en mükemmel örneklerini vermiştir. Yaptığı kemanların seslerindeki parlaklık ve yumuşaklığın esrarı halen çözülmüº değildir. Bugün elde bulunan kemanlarının miktarı pek az olup pek yüksek fiyatla elde edilebilmektedir.
    STRAUSS, Johann (Baba) – (1804-1849) Besteci. Viyana’da doğdu. Joseph Lanner ile zamanının tanınmış bestecilerinden biri olup besteci Johann Strauss’un babasıdır. 1825’de bir orkestra kurmuş, vals orkestralarında viyola çalmış, 1835’ten sonra saray balolarının idaresine getirilmiştir. Johann Strauss güzel valsler bırakmıştır.
    STRAUSS, Johann (oğul) – (1825-1899) Besteci. Viyana’da doğdu. “Radetzky” marşının bestecisi Johann Strauss’un (baba) oğludur. Viyana’da çeºitli dans orkestralarının şefliğini yapmıştır. Strauss yazdığı valslerle tanınmıştır. 1855’ten sonra devamlı olarak on yıl Petersburg’da yaz konserlerini idare etmiş, 1872’de Amerika’ya giderek “Şarap – Kadın ve Şarkı”, “Bin Bir Gece”, “Viyana Kanı”, “Artist Hayatı”, “Mavi Tuana”, “Viyana Ormanları Efsanesi”, “İmperial” valslerini yazmıştır. 1871’de ilk opereti “İndigo ve Kırk Haramiler”I, 1874’te başarı kazanan ve konusunu o zamanki Viyana hayatından alan “Yarasa” adlı operetini oynatmıştır. Ayrıca “Çingene Baron”, “Neşeli Savaş” ve “Venedikte Bir Gece” adlı operetleri vardır. Kardeºleri Joseph Strauss (1827-1870) ve Eduard Strauss (1835-1916) da besteci olup dans müziği eserleri ve operetler bırakmışlardır.
    STRAUSS, Richard – (1864-1949) Besteci. Almanya’da Münih şehrinde doğdu. Saray orkestrasında kornocu Franz Strauss’un oğludur. Ilk müzik derslerini babasından ve onun dostları B. Walter, Franz W. Meyer’den almış, Hans von Bülow tarafından takdir ve teşvik edilmiştir. Besteci olarak eserleri ilk defa kendisi on altı yaşındayken çalınmıştır. Bunlar Sofokles’in “Elektra” ve “Festgesang” adlı bir orkestra eseridir. Birkaç yıl sonra Hans von Bülow Meiningen’de “Serenad” adlı parçasını idare etmiştir. Amerika’da ilk çalınan eseri kendisi yirmi yaşındayken yazdığı “Fa minör” senfonisidir ki 1884’te Theodor Thomas idaresinde “Filarmonik Society” orkestrası tarafından tanıtılmıştır.
    Richard Strauss 1889-1894 yılları arasında Bülow’dan sonra Meiningen saray orkestrasına şef olmuştur. Burada karakteristik çalgısal, dramatik tarzını yavaş yavaş bulmaya başlamış eserler vermiştir. Buradan sonra Münih Saray Operası orkestrasına üçüncü şef olmuştur. 1889’dan sonra Weimar’a birinci orkestra şefi olarak gitmiş, burada beş yıl boyunca daha çok programlı orkestra eserleri vermiştir. Bu arada rondo formunda “Till Eulenspiegel’in Şen Maceraları”, “Ölüm ve Basübadelmevt” ve “Macbeth” adlı senfonik şiirlerini yazmıştır. Ilk operası 1894’de Weimar’da temsil edilen Wagner etkisinde yazılmış “Guntram”dır. Bundan sonra besteci, Cosima Wagner tarafından Bayreuth’a davet edilmiş ve orada Wagner’in “Tannhaeuser” adlı operasını idare etmiştir. 1895’den sonra Berlin Filarmonik Orkestrası konserlerini idare etmiştir. 1896’da Amerika’ya bir sanat seyahati yapmış ve programlı senfonisi “Sinfonia Domestica”yı New York’da ilk defa olarak çaldırmıştır. Ikinci operası olan “Salome” 1905’te Dresden’de temsil edilmiºtir. Bundan sonra şair Hugo von Hofmannsthal ile işbirliği yapmıştır. Şair besteciye beş farklı opera metni yazmıştır ki bunların arasında “Elektra” ve bestecinin en tanınmış eseri olan “Der Rosenkavalier” bulunmaktadır. Ayrıca “Gölgesiz Kadın”, “Intermezzo”, “Mısırlı Helena”, “Arabella”, “Daphne” operaları da vardır. Yukarıdaki eserlerinden başka çalgısal alanda “İtalya’dan” ve “Alpler” adlı iki senfonisi, ayrıca “Bir Kahraman Hayatı”, “Don Juan”, “Don Quichote”, “Zerdüşt Dedi Ki” adlı senfonik şiirleri vardır. Strauss ayrıca Gluck ve Mozart operaları üzerinde bazı çalışmalarda bulunmuştur. 1894'de oynanan ilk operası “Guntram”ın primadonnası Pauline de Ahna ile evli bulunuyordu. Münih’te ölmüştür. Richard Strauss’un Viyana’lı vals bestecisi Strauss ailesi ile hiçbir yakınlığı yoktur.
    STRAVİNSKY Igor – (1882-1971) Besteci. Rusya’da Petersburg şehri civarında Oranienbaum kasabasında doğdu. Ülkesinin ritm ve renkleri Fransız impressionism’inin etkileri ile karıºarak orijinal Stravinski sanatının doğuşuna yardımcı olmuşlardır. Rimski – Korsakof ve ayrıca Debussy’nin öğrenciliğini yapmıştır. Bu değerli öğretmenin ölümü üzerine “Chant Funébre” (1908)ini yazmış, gençlik eserlerinden birini, “Fireworks” adlı parlak orkestra eserini onun kızı için bestelemiştir. Bundan sonra Paris’e gitmiş ve burada bir Rus balesinin direktörü olan Diagilef’le tanışmıştır. Bu bale trupu için “L’Orieseau de feu – Ateş Kuşu”, “Petruşka” ve “Le Sacre de Printemps – Bahar Ayini” adlı balelerini yazmıştır. Bütün bu eserler Rus folklorundan alınan motiflerle bezenmiştir.
    SÜİT - Aynı karakterli dansları içeren eski bir müzik şekli. Süit, Ortaçağ sonlarına doğru bazı dansların sıra halinde çalınmalarından doğmuştur. Böylece dansları gruplandırmak özel bir hava yaratmış ve süit, zamanımıza süregelen bir müzik türü olmuştur. Örneğin önceden, Passamezzo, Pavane, Saltarello gibi dansları içeren süit, 1600 yıllarında Gagliarda, Allemande, Courante danslarından oluşmaktaydı. Onyedinci Yüzyılda en güzel şeklini buldu. Bu yüzyılda süit genellikle şu dansları içeriyordu: Allemande, Courante, Sarabande, Gigue, Süit senfoni ve uvertürlere de etki etmiştir. Bu tür eserlerden Passacaglia, Loure, Gavotte, Menuett, Musset gibi dansları içerenleri vardır. Eskiden süitler genellikle lavta, org, piyano için yazılmışlardır. Orkestra süitleri de bulunmaktadır. Zamanımızda çeşitli dansları içeren bu türden eserler vardır. Bu arada Edward Grieg’in “Peer Gynt – Per Günt” süiti, P. Çaykovski’nin “Cassenoisette –Fındık Kıran” süiti, Eduard Künecke’nin “Dans” süiti meşhur ve popüler müzik eserleridir. Opera eserleri için yazılmış ve birçok dansları içeren bale süitleri de vardır.

    Ş
    ŞOSTAKOVİÇ, Dimitri – (1906-1075) Petersburg’da doğmuş bir Rus bestecisidir. Petersburg Konservatuvarında Steinberg ve Glazunof yanında öğrenim görmüş ve geniş bir teknik bilgi elde etmiştir. “Birinci” senfonisini on dokuz yaşındayken vermiş, eser 1926 yılında Petersburg’da çalınmıştır. Bundan sonra çalgıal sahada birçok eserler vermiştir: “İkinci” (Ekim) senfonisi, “Üçüncü” (Mayıs Günü) senfonileri. Besteci yarattığı bütün eserlerde politikadan ayrılmamış ve ihtilali övmüştür. Ona göre; “Siyasi ideolojiye sahip olmayan bir sanatçı, özlü bir eser veremez”. Şostakoviç, ayrıca iki opera da vermiştir. Bunlardan biri “Mzensk’li Lady Macbeth” 1935 yılında Amerika’da sahnelenmiştir. Şostakoviç, İkinci Dünya Savaşı’nda Leningrad şehrinin savunmasında bizzat bulunmuş ve burada savaş görüntüleri sırasında “Yedinci” senfonisini yazmıştır. Eser ilk kez Amerika’da N. B. C. Senfoni Orkestrası tarafından Toscanini yönetiminde seslendirilmiştir. Bütün bu eserlerinden başka piyano konçertoları ve oda müziği eserleri vardır.



    T

    TANGO – Arjantin dansı. Tango bugün dans müziğinin bellibaşlı türlerinden biridir.
    TARANTELLA – Çabuk tempolu bir Napoli dansı.
    TARDANDO – (İtal.) Yavaş anlamına gelmektedir.
    TARTİNİ, Guiseppe – (1692-1770) Besteci ve kemancı. Corelli ile İtalyan keman okulunun ilk ve en büyüklerindendir. Kemanın bütün güçlüklerini yenmiş ve yüksek virtuozitesi ile zamanında herkesi hayran bırakmıştır. Öğrenimine 1709 yılında on yedi yaşındayken başlamış, teoloji, hukuk ve edebiyat öğrenmiştir. Bir yandan da müzik bilgisini ilerletmiştir. Ilk öğretmeni Czernohorski’dir. 1721’de St. Antonio kilisesinde kemancı ve orkestra şefi olmuştur. 1723-1725 yılları arasında Prag’da kalmıştır. 1728’de tekrar Padua’ya dönmüş ve ünlü keman okulunu kurmuştur. Aynı zamanda müzik teorisine ait yazılar yazmıştır. Pittio Nardini gibi bir kemancıya öğretmenlik yapmış ve bu büyük ustayı yetiştirmiştir. Tartini, besteci olarak 125 keman konçertosu, 150 solo keman sonatı, 50 trio sonatı bırakmıştır. “Şeytan Trili” sonatı en güç ve ünlü eserlerinden biridir ve keman virtuozitesini gösterir.
    TENOR – (Lat. Tenere – Tutmak) En ince erkek sesi. Müzikli sahne eserlerinde tenor sesi genellikle birinci partiyi seslendirir. Operalarda erkek ses yıldızlarına aynı ad verilir.
    TETRAZZINI, Louisa – (1871-1940) Koloratur soprano, İtalya’da Floransa şehrinde doğmuştur. Geçen yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyıl başlarında en tanınmış opera yıldızlarından biriydi. “Afrikalı Kadın” operası ile tanınmış ve özellikle İtalyan ve Fransız operalarında büyük başarı göstermiştir. Tetrazzini bir süre Amerika’da kalmış sonra ülkesine dönerek Roma’da yerleşmiş, ömrünün sonunu dünyanın en tanınmış opera merkezi Milano şehrinde geçirmiş, 1940 yılında ölmüştür.
    THEMA (Tema) – Bir müzik eserinde esas müziksel düşünceyi ve ifadeyi aktaran melodi.
    THOMAS, Ambroise – (1811-1896) Fransa’da Metz şehrinde doğdu. Paris Konservatuvarının öğrencisidir. Bu okulda Kalkbrenner ve Lesueur gibi değerli öğretmenler yanında öğrenim görmüş, 1829’da piyano, 1830’da armoni ödüllerini kazanmış, yine aynı yıl “La Double Echelle” adlı komik operası ve “Hermann et Ketty” adlı kantatı ile büyük Roma ödülünü kazanarak İtalya’ya gönderilmiştir. Burada Roma, Napoli, Bolonya, Venedik ve Trieste konservatuvarlarında öğrenimine devam etmiş, 1836’da memleketine dönerek yazdığı bazı operaları sahnelemiştir. 1846’da “Betty” adlı bir bale yazmış, 1849’da “Le Cald” adlı operası ile büyük bir ün yapmıştır. Sonra beş sahne eseri daha yazmışsa da bunlardan yalnız ikisi “Raymond” (1851) ve “Le Carneval de Venise” (1857) adlıları beğenilmiştir. Fakat Thomas’ın adını asıl dünyaya yayan eseri konusunu Goethe’nin “Wilhelm Meister” adlı nuvelinden alarak bestelediği “Mignon” olmuştur. Eser ilk defa 1866’da Paris’te Opéra Comique’de oynanmış, büyük bir başarı kazanmıştır. Fransız ruhuna uygun bir şekilde duygusal ve şiirsel elemanlarla bezenmiş olan eser çok kez sahnelenmiştir.Thomas’a “Légion d’Honeur” nişanı verilmiş ve Akademi üyeliğine tayin edilmiştir. Son eseri “François de Rimini” (1882) adlı bir opera olmuş, Paris’te ölmüştür.
    TOKKATA – Özellikle orgla seslendirilen ve doğaçlama esası üzerine yazılmış bir müziksel biçim.Füge benzer. Eski bestecilerden özellikle Frescobaldi ve Bachorg için çok güzel tokkata eserler bırakmışlardır.
    TORELLI, Giuseppe – (1650-1708) İtalyan kemancı ve bestecisi. Uzun yıllar Almanya’da yaşamış, Viyana ve Ansbach’da saray müzikçiliklerinde bulunmuştur. Trio sonatları, senfonileri, solo konçertoları ve sonatları döneminin en parlak örnekleridir.
    TRIO – Üç çalgı üzerine yazılmış bir müzik eseri türüdür. İçerdiği çalgılra göre isimlendirilir. Yaylı sazlar triosu, piyanolu trio gibi.
    TROPPO – (İtal.) Çok anlamına gelir.
    TROUBADOURS (Trubadur) – Ortaçağda Onbirinci ve Ondördüncü Yüzyıllar arasında Fransa’da yaşamış gezgin şarkıcılar. Trubadurlar (jongleurs) denilen çalgıcıların eşliğinde dolaşırlardı. Özellikle epik şarkılar (chansons d’histoire), pastureller, (jeux-parties) denilen savaş şarkıları, “estampies, danses royales” gibi dans şarkıları, balladlar, rondolar söylerlerdi. İspanya ve güney Fransa’dakiler daha çok Arapların etkisinde kalmışlardır. Söyledikleri şarkılarda oryantal bir etki görülür.
    TUTTI – (İtal.) Hep beraber anlamına gelir. Konçerto ve koro eserlerinde solonun eşliğinde bulunan çalgı ve seslerin hepsine verilen isimdir.

    U
    UVERTÜR – Müzikli sahne eserlerinin başında çalınan çalgılı açış kısmı. İtalya’da ilk büyük opera bestecilerinden Scarlatti ile yeni bir şekil aldı. Uvertürler orkestraya uygulanınca senfoni ve süit gibi müzik eserlerinin doğuşunda önemli gerekçe olmuşlardır. Klasik tarzda uvertürler Gluck ile doğdu, Mozart, Beethoven, Cherubini bu tarz eserlerin en büyük ustalarıdır. Mozart’ın “Don Juan”, “Titus”, “Sihirli Flüt” operalarının uvertürleri güzel örneklerdendir.

    V
    VALS – Üç vuruşlu bir dans.
    VARIATION (Varyasyon-çeşitleme) – (Lat.) Bir tema veya kısa bir melodiyi bir takım elemanların yardımıyla bestelemeye veya seslendirmeye denir. Bu elemanlar: ritmik, melodik, armonik elemanlardır. Eski varyasyon şekillerinden en önemlileri kanon ve fügdür. Barok müziğinde özellikle önemli rol oynamıştır. Baso ostinato denilen devamlı bas partisi şakon ve pasakagliya varyasyonları yapılırdı. Önemli müzik sanatlarından biridir. Kompozisyon uygulamalarında başlıbaşına bir yer tutar. Sonat, konçerto ve senfonilerde önemli rol oynar ve çok kullanılır.
    VERDI, Guiseppe – (1813-1900) Besteci. İtalya’da Le Roncole kasabasında doğdu. Geçen yüzyılın büyük İtalyan operalarınınönemli isimlerinden biridir. Verdi, sahne müziğine birçok yenilikler getirmiştir. Bir köy otelcisinin oğlu olarak doğmuştur. Çok küçük yaşta müziğe başlamış ve ilk bilgilerini doğduğu kasabanın okulundan almıştır. Ayrıca Milano’ya gönderilmiş, La Scala operasının orkestra şefi Vincenzo Lavigna yanında öğrenime devam etmiştir. Çünkü Milano Konservatuvarı kendisinde gelecek görmediği için okula kabul edilmemişti. Milano’daki dört yıllık ilk ikameti sırasında iki senfoni ve bir kantat yazmıştır. Ayrıca ülkesine dönmüş ve burada dört yıl orkestra şefliği yapmıştır. 1836’da Antonio Barezzi adlı bir adamın kızıyla evlenmiş ve tekrar Milano’ya gitmiştir. Burada opera yazmaya başlamış, bu arada oynanan ikinci eseri “Il Finti Stanislao” büyük bir başarısızlığa uğramıştır.Daha sonra sürekli başarılı eserlere imza atmaya başladı. Verdi 1850’den sonra çok sayıda opera yazdı. Hepsi birer müzik anıtı olan bu eserler İtalya’da oynanır oynanmaz bütün Avrupa’ya yayıldı. 1871’de Kahire için en büyük eseri “Aida” operasını besteledi ve yüz bin frank aldı. Bundan sonra bir süre opera türünü terketti ve büyük şair Manzoni’nin anısına ünlü “Manzoni Requiem”ini yazdı. 1887’de tekrar operaya döndü, son iki operası “Othello” ve “Falstaff”I verdi. :-):-):-):-)en sekiz yaşındayken Milano’da öldü. Verdi’nin eserlerinin en güzel örneklerini şunlar oluşturur : “I Vespri Siciliani” (1855), “Simon Boccanegra” (1857), “La Forza del Destino” (1862), “Don Carlos” (1867) ve “Aida” (1871). Sonuncu eser bir tarihsel konuyu, lirik, romantik ve melodik unsurları ile özellikle Verdi sanatının en yüksek noktasını ifade eder.
    Verdi bu eserlerden sonra çalgısal müzik denemeleri de yapmıştır. Bu arada bir yaylı kuarteti ve şair Manzoni’nin anısına bir requiem bestelemiştir. Altmış yaşından sonra arkadaşı besteci ve metin şairi Boito’nun ısrarları üzerine tekrar opera türüne dönmüştür. Baito onun için iki opera metni yazmıştır: Bunlardan birincisi Shakespeare’in “Othello”su olup 1887 yılında ilk defa La Scala’da sahnelenmiştir. Diğeri yine büyük İngiliz şairinin “Windsor’un Şen Kadınları” adlı eseridir ki bunu Verdi :-):-):-):-)en yaşındayken bestelemiş, eser 1893’de oynanmıştır. “Falstaff”, onun son eseri olup nefis bir komik operadır. Her iki eserin dramatik unsurlarında mistik olmayan Wagner etkisi göze çarpar. Buna karşın bu eserler yine tipik İtalyan müziği ile bezenmişlerdir. Verdi operaları, opera repertuvarlarının en sevilen eserleridir.
    VIBRATO – (İtal.) Çalgı ve ses müziğinde bir tür sunuş. Yaylı çalgılarda, titrek karakterli bir ses elde etmek için yapılır.
    VIOTTI, Giovanni Battista – (1753-1824) Viyolonselci ve besteci. Fontaneto’da doğan çok ünlü İtalyan viyolonselcisi. Gaetano Pugnani’nin öğrencisidir. Uzun bir öğrenim döneminden sonra gezgin virtuoz olarak başlıca İtalyan şehirlerini dolaşmıştır. Duc de Loubise’nin orkestra şefliğini yapmış, Paris’te uzun süre Feydeau tiyatrosunu yönetmiştir. 1788’de aynı şehirde bir İtalyan operası kurmuştur. Bu opera, ihtilal zamanında kapanmışsa da ayrıca tekrar açılmıştır. Viotti ayrıca Londra’ya gitmiş, orada Haydn ile tanışmıştır. Bir süre de Londra’daki İtalyan operasını idare eden Viotti, bir ara tekrar Paris’e dönmüş son Londra seyahatinden sonra burada ölmüştür. Eski İtalyan keman okulunun en büyük ustasıdır. 29 keman konçertosu, 21 yaylı sazlar triosu, 51 keman düeti bırakmıştır. Eserleri bugün keman konserleri repertuvarına girmektedirler. Viotti öğretmen olarak da Fransız keman okulunun en tanınmış iki yetiştirmiştir. Pierre François ve Pierre Rode.
    VIVACE – (İtal.) Canlı.
    VITALI. Giovanni Battista – ( 1644-1692) Viyoloniselci ve İtalyan barok döneminin en iyi sonat bestecilerinden biridir.
    VOCE – (İtal.) Ses. Mezza voce – Yarım sesle. Sotto voce – Hafif sesle.
    VOKALMÜZİK – İnsan sesi için müzik. Şarkı, opera, oratoryo (Messe, motette, kantat, passion) gibi kilise müzik eserleri bu türün uygulamaları arasındadır.
    VOLKMANN, Robert – (1815-1883) Lommatzsch’da doğmuş, Freidberger ve Leipzig’de Becker yanında öğrenim görmüştür. Prag ve Viyana’da öğretmenliklerde bulunmuş, Budapeşte’de Akademi’ye profesör olmuştur. Başlıca eserleri : 2 senfoni, yaylı çalgılar orkestrası için 2 serenat, “Bayram” uvertürü, oda müziği eserleri. Volkmann özlü ve akıllıca işlenmiş eserleriyle döneminin önemli bestecilerden biri olarak kabul edilmiştir.
    VOLKSMUSIK – (Alm.) Halk müziği.
    W
    WAGNER, Richard – (1813-1883) Besteci. Leipzig’de doğdu. Venedik’te öldü. Asıl babası genç yaşta öldüğü için üvery babası tarafından büyütüldü. O da Weber ve Lortzing gibi sahne, tiyatro ve müzik atmosferi içinde yetişti. Üvey babası ailenin eski bir dostu, tiyatro artisti, ressam ve şair Ludwig Geyer’di. Richard Wagner’in bütün kardeşleri bu yüzden sahneye intisabettiler. Yalnız o ilk zamanlar büyük bir şair olmak hevesindeydi. Müziğe hevesi Dresden’de başladı. Bu hevesin doğmasına Weber operalarının ve Beethoven senfonilerinin büyük etkisi olmuştur. 1827-1831 yılları arasında Leipzig’de Gottlieb Müller’den teori, Thomas kantoru Theodor Weinlig’den kompozisyon dersi almaya başladı ve çok geçmeden “Düğün” adlı bir opera denemesi yazdı. Ayrıca bir piyano sonatı, bir kuartet ve bir uvertür, Goethe’nin “Faust”una yedi kompozisyon ve bir senfoni “Do majör” (1833) meydana geldi. Bunlardan sonra ilk esaslı operası “Die Feen – Periler”i yazdı. Eser tam romantizmin etkisindeydi. Bundan sonra “Aşk Yasağı – Noviza di Palermo” adlı operası Magdeburg tiyatrosunda oynandı ve o kadar kötü karşılandı ki bestecinin tiyatro orkestrası şefliğinden atılmasına sebep oldu. Königsberg ve Riga’da çalıştı. Riga’daki saray orkestrası şefliğinden anarşistlikle itham edilerek atıldı ve mahkum edildi. Wagner bu tarihten sonra karısı artist Minna Planer ile Paris’e kaçtı. Burada büyük bir sefaletle karşılaştı. Edebi parçalar yazıyor ve maişetlerini ancak bu suretle sağlayabiliyordu. Paris’te “Rienzi” operasını ve vatanına genel af üzerine dönüşünde de “Der Fliegende Hollander – Uçan Hollandalı”yı yazdı. Opera şairliğine bu eserle başlamıştır. 1842-1849 yılları arasında Dresden saray orkestrası şefliğini yaptı. Bu yıllar zarfında Beethoven’in dokuzuncu senfonisini uzun mücadeleler sonunda çaldırmayı başardı ve bu suretle bu muazzam eseri unutulmaktan kurtardı. “Tannhaeuser” (1845) ve “Lohengrin” (1847) bu tarihlerde yazıldı. Lohengrin ilk defa 1851’de oynandı ve orkestrayı Franz Liszt idare etti. Yine bu yıllar zarfında bir de oratoryo “Apostel’s Liebesmahl”I yazdı. 1848-1849 yılları arasında Almanya’da siyasi cereyanlara karıştı ve sosyalist hareketinde aynı siyasi mezhebin taraftarı olduğu için takip edildi fakat bu sefer de İsviçre’ye kaçmak suretiyle hapisten kurtuldu. Burada Zürih şehrinde yerleşerek meşhur yazılarını, “Sanat ve İhtilal”, “İstikbalin Sanat Eseri”, “Sanat ve İklim”, “Opera ve Dram”I yazdı.
    Zürih’de en yakın arkadaşı Otto Wesendonck’un evinde karısı Minna ile dört yıl kaldılar. Bu zaman zarfında arkadaşının karısı Mathilde Wesendonck ile büyük bir aşk hayatı yaşadı. Bir yandan da abidevi eseri “Der Ring des Nibelungen”in metnini Siegfried operasının ikinci perdesine kadar tamamladı. Ayrıca tekrar Paris’e gitti. Üçüncü Napoléon’un emri ile “Tannhauser” tekrar sahneye kondu. Fakat şiddetli tenkitlere maruz kalarak üç temsil sonra kaldırıldı. Politika hayatındaki mazisi unutulmuştu. Tekrar vatanına döndü. Bu sefer büyük dahi için çok güç bir hayat başladı. Mali bakımdan müthiş sıkıntı içindeydi. 1861’de Viyana’ya giderek “Lohengrin”i oynattı. 1864’te Stuttgart’ta sefalet içindeyken Bavyera Kralı genç İkinci Ludwig’in sureti mahsusada gönderdiği bir adam kendisini Münih’e davet etti. Artık sıkıntıdan kurtulmuştu. Wagner hayranı kral besteciye istediği yardımı yapıyordu. Bu suretle sanat projelerini gerçekleştirmek imkanını buldu. Saray tiyatrosunda arkadaşı Hans von Bülow ile kendi eserlerini etüd ediyor, beraberce rötüş yapıyorlardı. Bülow’un sahne eserleri için fevkalade bir idare kabiliyeti olduğunu anlamıştı. 1865’te Münih’te Saraya Tiyatrosunda temsil edilen “Tristan und Isolde” fevkalade büyük bir başarı kazandı. 1866’da “Meistersinger von Nürnberg”, 1869’da “Rheingold”, 1870’de “Walküre” bu büyük zaferi devam ettirdiler. Son iki operayı meşhur orkestra şefi Franz Wüllner idare etti. Çünkü bu arada orkestra şefi Hans von Bülow’un karısı ve Franz Liszt’in kızı Cosima ile Wagner sevişmiş, evlenmişlerdi. Hans von Bülow da Münih’ten ayrılmıştı. 1872’de Bayreuth şehrinde fastival temsilleri için bir tiyatro binasının, Wagner’in bu en büyük projesinin temelleri atıldı. Binanın resmi küşadı, Beethoven’in muazzam bir şekilde çalınan ve bizzat Wagner tarafından idare edilen “Dokuzuncu” senfonisi ile yapıldı. 13 ve 16 Ağustos 1876’da ilk temsillerde “Der Ring des Nibelungen” tam olarak Hans Richter’in idaresi altında temsil edildi. Hayatının en büyük rüyası gerçekleşmişti. Dramatik sahadaki düşünce ve ideallerini son eseri “Parsifal” ile gösterdi. Eserin Hermann Levi idaresindeki ilk temsilinden sonra altı ay yaşadı. Yetmiş yaşında Venedik’te bir kalp krizi sonucu öldü. Ölümünden beş gün sonra Bayreuth’da “Wahnfried” adlı evinin bahçesine gömüldü.
    Wagner, “müzikli dram” adını verdiği sahne eserleri yaratarak tiyatro sanatının mükemmeliyeti uğruna mücadele etmiştir. Wagner’e göre bu mükemmeliyet ancak “Gesamtkunstwerk – Topyekün sahne eseri”nin yaratılması ile meydana gelebilir. Bu eser nasıl olmalı? Wagner’e göre şiir (deklamasyon), müzik, resim, mimari ve heykel sanatının bir arada toplanması böyle bir eserin doğması demektir. Bunun örneklerini “Ring des Nibelungen”de ve “Parsifal”de görüyoruz. Halka hitap edecek konuların “Kahramanlık” ve “din” efsanelerinden seçilmesi halkın ruhi ve ahlaki kalkınmasını sağlar, diyerek eski Yunan trajedilerini örnek gösteren Wagner bu yoldaki hedefini de açıklamıştır. Müzik sanatında yaptıkları çok önemlidir. Wagner özellikle orkestra üzerinde durmuş, orkestra renklerinin anlamları ve orkestra dili üzerinde işlemiştir. Melodi bakımından en büyük yeniliği eskiden de bazı besteciler tarafından kullanılmış olmakla beraber ilk defa kendisi tarafından mükemmeliyete ulaştırılmış olan “Melodik an – Leitmotiv”dir. “Melodik an” müzikli dramın inşasında en gerekli yapı elemanıdır. Wagner’in “Leitmov” adını verdiği “Melodik an” muayyen bir motiv olup dramdaki ayrı eşhasa ve olaya tahsis edilmiştir. Bu motivle dinleyiciye olayla ilgili bir kişi veya olayın bizzat kendisi hatırlatılmış olur. “Walhalla”, “Wotan”, “Siegfried”, “Brünnhilde”, “Parsifal” motivleri gibi. Wagner müzikli dram hakkındaki ideallerini ve görüşlerini “Oper und Drama” adlı eserinde açıklamıştır.
    WAGNER, Siegfried – (1869-1930) Besteci. (Richard Wagner’in oğlu). 1869 yılında İsviçre’de Lozan şehri yakınında Triebschen’de Richard Wagner ve Franz Liszt’in kızı Cosima’nın oğlu olarak doğmuştur. Wagner, bu olay için meşhur “Siegfried Idyll” adlı orkestra eserini bestelemiştir. Siegfried bir yandan Humperdinck, J. Kneise ve Felix Mottle’dan müzik dersleri almış, diğer taraftan mimari öğrenim görmüştür. 1896’dan sonra Bayreuth Festival Evi direktörü olmuş ve hayatını müziğe adamıştır. Besteci olarak en başarılı olduğu bölüm masal operalarıdır. “Herzog Wolfang” (1901), “Der Kobold” (1904), “Bruder Lustig” (1905), “Sternen Gebot” (1908), “Banadietrich” (1918), “Heidenkönig” (1915) (ilk defa olarak Kolonya’da temsil edildi) vs. Ayrıca “Arzu ve Saadet” adlı iki senfonik şiir, “Dünya Şeytanlarla Dolduğu Vakit” adlı bir senfonik scherzo bestelemiştir. Siegfried’in ayrıca nefis bir keman konçertosu vardır. Bayreuth’da ölmüştür.
    WEBER, Carl Maria von – (1786-1826) Geçen yüzyıl Alman operasının en büyük kişiliklerinden biridir. Eutin kasabasında doğmuştur. Aslen Avusturyalı asil bir aileye mensuptur. Weber ailesi içinden birçok amatör ve profesyonel besteciler yetişmiştir. Babası Eutin’de şehir müzikçisi Franz Anton Weber’di. Babası oğlunu önceleri Mozart gibi bir harika çocuk olarak yetiştirmek istemişti. Fakat küçük Weber’de müziğe karşı büyük bir lakaydi vardı. Buna rağmen Salzburg’da Michael Haydn, Münih’te von Valesi ve Kalcher’den dersler aldı ve son olarak Abbe Vogler yanında daha iki yıl çalışarak öğrenimini tamamladı. Bundan sonra “Aşkın ve Şarabın Kudreti” adlı bir opera ve 1800’de temsil edilen “Dilsiz Orman Kızı” adlı diğer bir opera besteledi. Ayrıca bu genlik çağlarında “Peter Schmoll ve Komşuları” adlı diğer bir opera ile “lied”ler, piyano ve koro parçaları yazdı. Bundan sonra Brelau şehrinde kısa bir süre müzik direktörlüğü yaptı ve bu sırada “Rübezahl” adlı operasını da temsil ettirdi. Ayrıca Krlsruhe sarayında Prens Eugen ve Stuttgart sarayında Prens Ludwig’in müzik direktörlüğünü yaptı. Bu süre zarfında iki senfoni, konçertolar ve “Silvana” adlı bir opera daha yazdı. Bundan sonra Almanya ve İsveç’te konserler verdi, 1813-1816 yılları arasında Prag operası orkestrasını idare etti. Bu zamanda yazdığı en önemli sahne eseri “Abu Hasan”dır. Ayrıca şair Körner’in şiirlerini, bir piyano, bir fagot konçertosu, “Savaş ve Zafer” adlı bir kantat, klarnetli kentet ve piyano sonatları besteledi. 1816’da Dresden Saray Orkestrası şefi oldu. Burada on yıl kaldı ve şaheserlerini verdi. 1821 yılında Berlin’de Yeni Tiyatro binasında en büyük eseri olan “Freischütz” operası oynandı. İki yıl sonra Viyana’da “Euryanthe”, 1826’da Londra’da “Oberon” temsil edildi. İngiltere’deki zafer muazzamdı. Fakat büyük besteci uzun zamandan beri muzdarip olduğu hastalığın insafsız bir krizi sonucunda tekrar vatanına dönemedi. Richard Wagner 1844’de ölümünden on sekiz yıl sonra cenazesini Londra’dan getirterek Dresden’de gömdürdü. Weber’in doğumu bütün sanat şekillerinde romantik hareketlerin kıpırdanmalarına tesadüf eder. O müzikte romantizmi sahne eserleriyle yapmış, bu yolda “Freischütz” gibi muazzam bir eser yaratmıştır. “Lied”lerindeki zerafet ve piyano eserlerindeki güzellik Weber’in başlıca özelliklerindendir. Piyano eserleri arasında “Konçerto Kısmı” ve genelde orkestraya uygulanmış şeklinin çalındığı “Valsa Davet” adlı büyük valsi bestecinin bu yolda en sevilen yaratmalarıdırlar.
    WETZ, Richard – (1875-1935) Hofmann ve Thuille’ın öğrencisidir. Leipzig ve Erfurt’da orkestra şefi ve kompozisyon öğretmeni olarak bulunmuş, 1916’da Weimar Yüksek Müzik Okulu’nda kompozisyon ve müzik tarihi okutmuştur. 100’den fazla “lied”leriyle devrinin bu yolda en ileri gelen kişiliklerinden biridir.
    WOLF, Hugo – (1860-1903) Besteci. Windischgraetz (Avusturya)da doğdu. Schubert, Schumann ve Brahms’dan sonra Alman “lied”inin büyük üstatlarından biri olan Wolf, ilk müzik terbiyesini babasından almıştır. On beş yaşında Viyana Konservatuvarına girmiş. Helmesbarger’in öğrenciliğini yapmış ayrıca okuldan ayrılarak bilgisini kendi çalışmaları ile pekleştirmiştir. 1884-1887 yılları arasında “Salonblatt” adlı bir mecmuaya müzik tenkitleri yazmış ve ilk “lied”lerini vermiştir. Ibsen’in “Fest auf Solhaag” adlı eserine müzik, “İtalyan Serenadı” ve “Ateş Süiti” adlı orkestra eserlerini, 1883’de “Penthesilea” senfonik şiirini yazmış, 1896’da en güzel eseri “Der Corregidor” adlı operası Mannheim’da oynanmıştır. Ayrıca operayı Gustav Mahler Viyana’da bizzat idare etmiş ve oynatmıştır. Bir yandan şaheser “lied”lerini yazmaya devam eden besteci ağır bir sinir hastalığına tutulmuş, genç yaşta ölmüştür.
    Wolf, büyük Alman şairlerinin şiirlerini fevkalade güzel ve lirik bir üslupla bestelemiştir. Bu yolda en tanınmış albümleri şunlardır: “Mörike Lieder”, “Goethe Gesenge”, Eichendorff’tan yirmi “lied”, “Spanisches Liederbuch”, “Keller Lieder”. Bütün bu albümlerde iki yüz yirmi kadar “lied” vardır. “Panthesilea” senfonik şiiri Heinrich von Kleist’in aynı adlı trilojisi için yazılmıştır. Hugo Wolf’un oda müziğine ait en güzel eseri “Re minör” kuartetidir. Ateşli ruhlu üstatlarından biri olarak daima anılacaktır.

    X

    XYLOPHON (Silofon) – (Yun. – Tahta sesi) Birçok eski milletlerin kullandığı bu alet çeşitli sesler çıkaran muhtelif boyda tahtalara demir çubuklar vurularak çalınır. Basit şekli bugün dahi bazı iptidai insanlar arasında kullanılır. Avrupa’da Onaltıncı Yüzyıldan sonra kullanılmaya başlanmıştır. O zamanki şeklini Alman ressamı Holbein’in “Ölüm Dansı” adlı tablosunda görüyoruz. Silofonun mütekamil şekli üç oktavlıktır. Bazı orkestra eserlerinde (örneğin; Saint-Saëns’in “İskeletlerin Dansı” senfonik şiirinde, Çaykovski’nin “Fındık Kıran” süitinde) kullanılır. Bugün silofon en çok caz müziğinde rağbet bulmuştur.

    ************************
    Bu adresteki bütün yazılı sayfalardan yararlanacak kişiler için önemli not:
    Aşağıdaki yazılı bilgileri öğrencilerim için ders notları şeklinde ya da sözlük olarak yeniden düzen vererek yapılandırmış bulunuyorum.
    Bu metinlerde yer verdiğim aktarımların pek çoğu, bana ait basılı kitaplar ya da makalelerde yer almaktadır. Kullanırken, sorun olmaması yönünden lütfen yalnız bilgilenmek üzere yararlanınız.

    (Bence sorun olmaz ancak yazdıklarımın telif haklarına sahip olan yayıncılarım için sorun kabul edilebilir ...)

    Bu bilgileri yazılı olarak kullanmak istediğinizde ise kaynağını doğru belirtebilmeniz için bana şu adresten ulaşabilirsiniz : lerol@baskent.edu.tr

    Dr. Lütfü EROL

  4. #4
  5. #5

    Standart

    tmm da bunun konusunu anlamadım ayrıcam 4:30 satte bitti
    DDDD

  6. #6

    Standart

    Bayağı uzun bir yazı olmuş...

    özet olarak okuduğunuzu ve anladığınızı anlatsaydınız daha çok yararlı olurdu diye düşünüyorum..


    mesela müziğin ilkel toplumda,feodal toplumda,kapitalist toplumda yani günümüze kadar nasıl gelişti,neler etkili oldu ve hangi müzik çeşitleri ortaya çıktı..bunları kısaca özetleyebilseydiniz etkili olurdu ...

    Teşekkürler..

  7. #7

    Standart

    Adminim tebrikLer süper bir konu herşey ortada

    Sn Dr. Lütfü Erol'a
    Tebrikler.

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]