Floransalı Cimabue (Cenni di Peppo. 1240-1301) Arezzo'daki St. Dominique kilisesinde bulunan Çarmıhta ısa tasvirinde volümü gölge-ışık oyunlarıyla belirtmeye çalışmıştır. Çizgileri uzatılmış ağız ve gözler. bütün vücut engin bir ızdırabı yansıtabilmektedir. Soyut görünüşüne rağmen bu eser plastik özellikleriyle sanatçının yeni bir sanatsal atılım içinde bulunduğunu göstermektedir. Cimabue'nin Assisi'deki iki katlı kilisenin alt bölümü duvarlarına fresk olarak işlemiş bulunduğu San Francesco tasviri de ayni ölçüde anlamlı bir eserdir. Mavi bir fon üzerinde, adeta kabartma gibi görünen Aziz, portre izlenimi verecek kadar kişisel nitelikler. psikolojik yüz iadesi göstermektedir. Kahverengi boya, gölgelerle giysinin kıvrımlarını ve vücut volümünü belirtmektedir.
Cimabue'nin çağdaşı Sienalı Duccio Bueninsegna (1255-1319) Siena katedrali için gösterişli bir Maesta (tahta kurulmuş Meryem tasviri) retablı hazırlamıştır. Detramp tekniği ile yapılmış bulunan eserin ön ve arka yüzlerinde 45 küçük pano görülmektedir. Panolarda Meryem ile İsa'nın yaşam öyküleri tasvir olunmuştur. İsa'nın Mezarında Kadınlar. Emmaus Şehrine Giriş, Zeytin dağında Dua konulu panolar dikkate değer. Birinci panoda dramatik bir ifade vardır. Renkler geniş planlar (a-plat) halindeki mavi, kırmızı ve mor renklerdir. Dirilen İsa'nın karşısında hayretle irkilen aziz kadınlar gruplandırılmıştır. Emmaus Şehrine Giriş panosunda şehrin bir bölümü sınırlı bir mekan içinde, üç ayrı olay aynı zamanda gösterilmiştir. Havarileriyle İsa, dua eden İsa, uyuyan Havariler üç ayrı olayın bölümleridir. Duccio, Cimabue'ye oranla geleneğe daha bağlı görünmektedir.

İlk Rönesansı haber veren sanatçı, hiç kuşkusuz. Floransalı Giotte di Bondone’dir. Giotto (Cotto,T267-1337), bir rivayete göre, Cimabue’nin yanında yetişmiştir. Sanatçı bir frek ustasıdır. Bu sanatçının freskleri Assisi'de San Francesco kilisesinde, Padua'da Scrovegni (Skrovenyi) capellasında ve Floransa'da Santa Croce (Santa Kroçe) kilisesinde bulunmaktadır Padua freskleri sanatçının sitilini yeterince ve gereğince tanıtabilir. Freskler ısa ve Meryem'in yaşamlarının öyküsüdür. Giotto olayları jestlerle nitelendirilebilmiştir. Mekan ve volüm değerlendirilmeleri denemesi gereğince yapılabilmiştir. Psikolojik ifadeler çok anlamlıdır. Mavi, pembe, kırmızı ve sarı renkler kullanılmıştır. Kendisi yaşlı, kansı kısır olan loakim (Meryernin babası) üzüntülü, çobanlar arasında bulunmaktadır. Psikolojik çöküntü umutsuzluğu göstermektedir. loakimin'in Rüyası panosunda ise pembe renkli giysisi içine büzülerek gömülmüş olan loakim'in royalı hali, benzeri az bulunur fizik ve psikolojik izlenimle yansıtılmıştır. Mezara Koyuş panosunda kompozisyon ustacadır. Panonun sağından sol alt kenarına doğru çapraz inen kayalar derinliği verebilmektedir. Acıyla İsa'nın ölü vücuduna, gittikçe eğilerek yönelen figürler sahnenin iki ucunda dikey planda yer alan figürler bu olayı hareketle dramatize etmektedir. Mavi renkli gökte uçuşan melekler tam bir raccourci denemesi niteliğindedir.
İoakim, rüyasında, kendisi yaşlı, karısı kısır bile olsa. çocuğu olabileceğini öğrenmiş, bu mutlu haberi Altın Kapı altında karısı Anna'ya müjdelemiştir. Panoda oldukça akılcı bir mimarlık, jestlerde duyguları yansıtabilen ifadeler görülmektedir. Volümler ve oranlar anlamlıdır. Çobanlar Arasında-İokimin'in Rüyası-Altın Kapı'da Buluşma bir küçük öykünün birbirine ulaşan aşamaları gibidir.
Giotto, ayni zamanda, mimardır. Florasandaki Çan Kulesi (Campanella) bu sanatçının eseridir.
Giotto yeni sanat anlayışı ve uygulamasıyla İlk Rönesansı haber veren bir sanatçıdır.
XIV. yüzyıl İtalyan resim sanatının iki büyük temsilcisi Sienalı Simone Martini ile Ambrogio Lorenzetti'dir. Şu sanatçılar da Bizans sanatının etkilerinden sıyrılmayı denemişlerdir. İkisi de profan, yani dindışı konuları ve. bir bakıma, peyzaj denebilecek doğa, görüntülerini tasvir etmişlerdir. Simone Martini (1283-1344) nin Sienadaki Palazzo Publico duvarlarına fresk olarak işlediği bir pano komutan Guidoriccio Fogliano'yu at üzerinde, iki şehir arasında tasvir etmektedir. Kaleler ve istihkamlar arasında at süren galip komutan boşlukta izole edilmiş. bir hayal ve şiir dünyasında imiş gibidir.
Olağanüstü bir deha olmalıydı, çünkü henüz daha yirmi sekizini doldurmadan öldüğü halde, resim sanatında tam bir devrim yaratmıştı. Bu devrim, henüz yeni olduğu ilk yıllarda, oldukça şaşırtıcı olmuş olması gereken perspektif resmin teknik hilelerini içermiyordu yalnızca, bu resim halka açıldığında, duvarda sanki varmış gibi görünen bir deliğin içinden Brunelleschi'nin modern üsluptaki bir mabedine bakabildiklerini sanan Floransalılar kim bilir ne kadar şaşırmış olmalıdırlar. Ama belki de bu yeni mimarın, çerçevesinin içine yerleştirdiği figürlerin sadeliğine ve görkemine daha çok şaşırmışlardır. Eğer Floransalılar, Avrupa'nın diğer yerlerinde olduğu gibi, Floransa'da da moda olan Uluslararası Üslupta bir resim bekliyorduysalar, düş kırıklığına uğramış olmalıdırlar. Resimde ince bir zerafet yerine, büyük, ağır figürler; kolayca akan eğriler yerine, katı ve köşeli biçimler; çiçekler ve değerli taşlar gibi sevimli, hoş ayrıntılar yerine içinde bir iskelet bulunan çıplak bir mezar görülüyordu. Masaccio'nun sanatı belki onların alışmış oldukları resimler kadar göze hoş gelmiyordu, ama bunlar daha içtenlikli ve daha etkileyiciydi. Masaccio'nun, Giotto'nun dramatik görkemine hayran olduğunu ama onu taklit etmediğini görürüz. Meryem'in, çarmıha gerilmiş oğlunu işaret eden o basit el hareketi, tüm ağırbaşlı resmin içindeki tek hareket olduğu için çok anlamlı ve çok etkileyici figürleri gerçekte heykellere benziyorlar. Masaccio'nun figürlerini yerleştirdiği bu perspektif ortalarında vurgulamak istediği şey de bu. Sanki onlara dokunabilecekmişiz gibi hissediyoruz kendimizi ve bu duygu, onları ve bildiklerini bizim daha yakınımıza getiriyor. Rönesans'ın büyük ustaları için sanattaki yeni yöntemler ve yeni buluşlar sürüp gidecekti. Sanatçılar bunları her zaman, anlatmak istedikleri konuyu bize daha yaklaştırmak için kullanacaklardı.
Floransa ilk rönesansının üçüncü büyük sanatçısı ressam Massaccio (1401-1428) kısa ömürlü olmuştur. Massaccio yeni sanat anlayışına paralel çalışmalarda .bulunmuştur. Bu sanatçı doğayı ve insanı incelemiş ve ifade konusunda yeniliklere yönelmiş, perspektif ve ışık etkilerini değerlendirmiştir. Massaccio'nun figürlerinde gerçek. Doğal bir röliyeflik vardır. Sanatçıda perspektif. kitle ve volümler birbirini tamamlayan öğelerdir. Işık gerçek bir kaynaktan geliyormuşcasına tasvir olunan sahneye dağılır. Resimlerinde heykel traşlık ve mimarlık birbirilerini tamamlar. Kitlelerin, volümlerin ve ışığın gereğince kullanılmış olması sanatçıda gerçek duygusunun geniş ölçüde mevcut bulunduğunu gösterir. Massaccio'nun figürleri canlıdır. gerçektir. anlamlıdır. Bütün bu sanatsal özellikler sanatçının Santa Maria del Carmine kilisesinin Brancacci capellasındaki fresklerinde görülebilmektedir. Massaccio da büyük bir fresk :ustasıdır. Capelladaki üç duvar yüzünü tümüyle örtmektedir. Konuları Aziz Petrus'un yaşam öyküsüdür. Fresklerin en önemli panosu İsa ile havarileri Kafemaum şehri önünde tasvir eden panosudur. İsa’nın etrafında havarileri ve şehrin muhafızı bulunmaktadır. Ufka doğru silinerek uzanan çıplak tepeler ve ağaçlar bilinçli, yalın bir perspektif ürünüdür. İsa'nın duruşu ve fizyönomisi kadar yanındaki kişilerin tasvirleri de karakterleri ayrı ayrı belirtmektedir. Işık tatlı bir şekilde yaygındır. Yeşil, mavi, kırmızı ve sarı renkler bu ışıkla yumuşatılmıştır. pano üç zamanlıdır. Üç ayrı olay birbirini tamamlamaktadır. Ortada İsa ve havarileri yer almaktadır. Solda, geride Petrus balığın ağzından şehre giriş için verilecek parayı almakta, sağda da bu parayı şehir kapıcısına vermektedir. Adem ve Havva'nın Cennet'den Kovuluşunu tasvir eden panoda ışıkla modle edilmiş figürler görünmektedir. Vaftiz panosunda, sırasını bekleyen çıplak figür sanatçının olayı ne kadar incelikle izleyebildiğinin belgesidir. Sanatçının Santa Maria Novella kilisesindeki freski Bruneleleschi'nin mimari perspektifi üzerine kurulu bir perspektifi göstermektedir. Piramidal bir kompozisyon uygulanmıştır. Ön planda, sağda ve solda iki kişi, yuvarlak kemerli mekanın solunda Meryem. sağında St. Jean, üstte çarmıhta İsa görünmektedir. En üstte tanrısal ruhu sembolize eden figür yer almaktadır. Yuvarlak kemerle devam eden kilise sahını perspektif olarak değerlendirilmiştir.
XVI. yüzyıl klasisizmini hazırlayan XV. yüzyıl sanatçılarının, Giotlo'dan itibaren ışık, volüm, mekan ve perspektif sorunlarıyla ne kadar büyük uğraşı verdikleri görüldü. Paolo Uccello perspektif problemini önde görmüş ve onunla çok ilgilenmiştir. Bu arada ve bu açılardan iki sanatçıyı daha incelemek gerekir. Bu resim sanatçıları Ombria'lı Piero della Francesco ve Pauda'lı Andrea Mantegna'dır.
XV. yüzyılın ikinci yarısının, bu sorunları çözmeye çalışan Floransalı sanatçıları arasında Sandro Botticelli de vardır (1446-1510). Botticelli'nin en ünlü tablolarından birisi bir Hıristiyan efsanesini değil, klasik bir mitoloji öyküsünü, Venüs'ün doğuşunu betimler. Ortaçağda klasik çağın şairleri tanınıyordu. Ama ancak Rönesans döneminde, İtalyanlar büyük bir tutkuyla Roma'nın eski şanını tekrar geri getirmeye çalıştıklarında klasik mitoloji öyküleri, halk içindeki okumuş tabaka arasında herkes tarafından sevilmeye başlandı. Hayranlık duyulan Yunan ve Roma mitolojisi, bu insanlar için hoş ve eğlenceli masallar olmaktan öte şeylerdi. Antik çağın insanlarının zekalarının üstünlüğüne öylesine ikna olmuşlardı ki, bu klasik efsanelerin bazı derin ve gizemli gerçekleri içerdiğine inanıyorlardı. Kent dışındaki villasına bu resmi yapmasını Botticelli'ye sipariş eden sanat koruyucusu, zengin ve güçlü Medici ailesinin bir üyesiydi. Olasılıkla, ya kendisi yada iyi eğitim görmüş dostlarından biri, ressama antik çağın insanlarının Venüs'ün denizden, çıkışını nasıl betimlediklerini anlatmış olmalıdır. Bu bilgi sahibi insanlara göre Venüs'ün doğuşunun öyküsü, tanrısal güzellik bildirisini yeryüzüne getiren gizemin sembolüdür. Ressamın, bu mitoloji öyküsünü değerince betimlemek için saygıyla işe koyulduğunu düşünebiliriz. Tablonun konusu da kolayca anlaşılabilir. Venüs, gül yağmuru ortasında rüzgar tanrıları tarafından kıyıya uçurulan bir deniz kabuğu üzerinde denizden çıkmıştır. Karaya ayak basmak üzereyken Hora'lar yada Nympha'lardan biri erguvan kırmızısı bir pelerinle onu karşılar. Botticelli, Pollaiuolo'nun başaramadığını başarmıştır. Resminde mükemmel uyumlu bir kompozisyon vardır. Ama Pollaiuolo, Botticelli'nin bunu, kendisinin korumak için bin bir özen gösterdiği bazı buluşları feda ederek yaptığını ileri sürebilirdi. Botticelli'nin figürleri daha az kütlelidir ve bunlarda Pollaiuolo'nun yada Masaccio'nun figürlerinin çizim doğruluğu yoktur. Botticelli'nin kompozisyonunun zarif hareketleri ve ahenkli çizgileri, Ghiberti'nin ve Fra Angelico'nun Gotik geleneğini, hatta belki de XIV. yüzyıl sanatının - Simone Martini'nin “Meryem'e Müjde”si yada Fransız kuyumcusunun yapıtı gibi: “vücudun zarif dalgalanışı ve kumaş kıvrımlarının ne, fis dökülüşüyle” dikkatimizi çeken - yapıtlarını hatırlatıyor. Botticelli'nin Venüs'ü o denli güzel ki, boynunun doğal olmayan uzunluğunun, aşağı sarkan omuzlarının, sol kolun vücuda garip, bir şekilde bağlanışının farkına bile varmıyoruz. Veya şöyle diyebiliriz: Çizgi zarifliğini elde etmek için, Botticelli'nin doğaya, karşı bu kadar özgürce davranışı, tasarımın güzelliğini ve ahengini artırıyor; çünkü böylece, Venüs'ün Gok'ten bir armağan olarak kıyılarımıza taşınmış, son derece yumuşak ve zarif bir varlık olduğu izlenimini güçlendiriyor.
Andrea Mantegna Padua ekolündendir: Sanatçının Pariste Louvre Müzesi'nde sergilenen Çam1ıhta ısa tablosu, aslında, Veronadaki San Zeno retabulumunun bir parçasıdır. İsa'nın ayakları dibinde yakınan, St. Jean'ın ve Meryem’e destek olan kadınların trajik ifadeleri çok geniş bir hayal gücünün yansımasıdır. Milano’daki Brera Galerisi'nin Mezara Koyuş tablosunda ifade gücü kuvvetli, perspektif (raccourci) çok hesaplıdır.
Sandro Botticelli (1445-1510) Polaiolo ve Verrochio ile XV. yüzyılın ikinci yarısının çok değerli ve güçlü sanatçılar grubunu oluşturur. Bu sanatçı gerçekten liriktir, şiir doludur. Denebilir ki, resim sanatı bu derece arı ritmli bir sanatçıyı nadiren görmüştür. Birçok dinsel konulu tablolar yapmış bulunan Botticelli'nin en tanınmış iki eseri Primavera (İlkbahar) ve Venüs’ün Doğuşu tablolarıdır. Primavera tablosunda hülyalı, kıvrak vücutlu, zarif genç kızlar, bahar saçan çiçekler, ince süsler görülmektedir. Yaşama sevincini melodileştiren bu kompozisyon bir yandan da yaşamın geçiciliğini dile getiren bir melankoliyi dile getirmektedir. Venüs'ün Doğuşu tablosu mitolojik bir konuyu lirik, şiirimsi duygular yaratan renk ve çizgilerle, çok ince bir şekilde dile getirmektedir.
Leonardo da Vinci (1452-1519) çok yönlü ve evrensel.sanatçı tipinin en belirgin ve seçkin örneğidir. Leonardo bir bilgin ve mühendistir. Hydrolik, aerodinamik, botanik, zooloji, anatomi, fizik ve matematik, astronomi dallarında araştırmalar yapmış, eserler yazmıştır. Leonardo, bu yönleriyle, bilimler tarihinin konusudur. Mimar, heykel traş ve ressam olarak da güzel sanatlar alanında ün yapmış bir kişidir. Resim, sanatçının yaygın ve çok yönlü çalışmalarında küçük ve sınırlı bir bölüm tutmaktadır. Resmi zihinsel bir olay olarak nitelendirmiştir. Bu tanım sanatçının, eserlerinde açıkça ifade bulur. Tanınmış eserleri arasında yapılış sırasına göre, Verrochio ile ortaklaşa meydana getirdikleri İsa'nın Vaftizi, Muştulama, Kahinlerin Tapması, Mağarada Meryem. Cena (Son Yemek), Gioconda (Monna Lisa), Saint-Anna Grubu bulunmaktadır.
Leonardo'nun sanat çalışmaları, genellikle Floransa'da geçmiştir. Bir aralık Milano'ya gitmiş ve orada eser vermiştir. Leonardo ilk sanat çalışmalarını Verrochio'nun atölyesinde yapmıştır.
Muştulama (Müjdeleme) Leonardo'nun ilk yapıtlarındandır. Simetrik bir kompozisyonla meydana getirilmiştir. Mimari değeri olan bir masanın sağ yanında Meryem, sol tarafında da Meryem'e İsa'ya hamile olduğunu müjdeleyen melek bulunmaktadır. Meryem. konunun niteliğine tümüyle uygun olarak meleksi yüzlü genç bir kız görünüşündedir. Davranışı yumuşak ve saygılıdır. Sol elindeki bakirliği simgeleyen (immacule conception anlamında) zambaklar tutan haberci meleğin profil görünüşü çok an ve gerçekten meleksidir. Sağ el üç parmağı teslisi (Trinite, yani ruhulkuduş. İsa ve Meryem üçlüğü) ifade etmektedir. Buğulaşarak derinleşen peyzajın ön planında çeşitli tür ağaçlar bir botanist bilinciyle değerlendirilmiştir.
Kabinlerin Secdesi tamamlanmamış bir eserdir. Bu haliyle de çok anlamlı niteliktedir. Kucağında çocuk İsa’yı tutan Meryem kompozisyonu orta planında görülmektedir. İsa'nın Kabin krallara görünmesi demek olan epiphanie olayında da kişiler tümüyle insancıl görünüşleriyle (Krallar gibi değil) hayretlerini, şaşkınlıklarını dile getirmektedirler.
Leonardo da Vinci büyük bir ışık ustasıdır. Figürleri, volümleri ışıkla değerlendirmek onun sanatının büyük bir özelliğidir. Mağarada Meryem tablosunda dört figür, bir peyzaj içinde bulunmaktadır. Piramidal bir kompozisyon meydana getirilmiştir. Perspektif çok bilinçlidir. Mağara dibinden. fonundan gelen ışık bir planda kesilmekte, sonra ön plandaki figürleri aydınlatmaktadır. Raccourci mükemmeldir; Meryem'in sol eli bunu göstermektedir. Volümler ışık ve boya ile yuğurulmuştur. Konturlar bir plandan ötekine yumuşayarak. fonda eriyerek geçmektedir. Bu, Leorado'nun sfumato denilen buğulu tekniği uygulamasıdır. Jestler kişiler arasındaki ilişkiyi kurmakta ve böylece grubun birliği sağlanmaktadır.
Sanatçının anıtsal nitelikteki yapıtı Milano’da Santa Maria della Grazie kilisesinin yemekhane duvarında yer alan freskidir. Fresk İtalyan sanatçılarının XIII. yüzyıldan beri uyguladıkları resim tekniğidir. XV. ve XVI. yüzyıl sanatçıları da bu tekniği uygulamışlardır. Ancak;
Leonardo duvarda. nemli kireç yerine puzzolane denilen volkanik taş tozunu kullanmıştır. Bu deneme başarılı olmamış, ünlü eser zamanla çok yıpranmıştır. İsa'yı Havarileriyle son yemekte tasvir eden bu fresk, yemekhanenin bir duvarını tümüyle örtmektedir. İsa masasının tam ortasında. arkasındaki oda penceresinin ekseni üzerinde yer almıştır. Havarileri iki yanında, simetrik düzende bulunmaktadırlar. Freskteki duvarlar ve tavan, yemekhanenin duvarlarının ve tavanın devamı gibi görünmektedir. Maddi mekanla fresk bütünleştirilmiştir. İsa: İçinizden biri beni ele verecek, sözlerini söylemiş ve bu sözler, hain luda dahil, bütün Havarileri etkilemiş, hareketlendirmiştir. Üçer kişilik gruplar halindeki kişilerin hareketleri İsa'da düğümleniyor gibidir. Jestler, ifadeler karakterleri yansıtmaktadır. Bu. Leonardo'nun vücutların hareketi, ruhların yansımasıdır tanımını belgelemektedir.
Meryem ve Sant' Anna grubunda, iki kadın. bir çocuk ve bir kuzu yer almaktadır. Arkadaki peyzaj, önden geriye doğru buğulanarak uzanmaktadır. Anna'nın kucağındaki Meryem kuzusuyla oynayan çocuğa, İsa'ya içten bir şefkat duygusuyla eğilmiştir. Anna-Meryem-Çocuk Isa ve Hristiyanlığı simgeleyen Kuzu piramidal bir kompozisyonda toplanmıştır. Büyükannenin büstü cepheden. ayaklan sola. başı sağa dönüktür. Böylece kompozisyon yapay olmayan bir hareket içindedir.
Monna Lisa yada La Joconda portre sanatının en ulaşılmaz sayılan örneklerindendir. Leonardo'nun sfumato tekniği bu yapıtta en üst düzeyde mükemmelliğe ulaşmıştır. Işığın zerreleşerek titreşimi seyredenle eser arasına bir atmosfer perdesi koymuş gibidir. Gülümseme yaşam hareketliliği ve ruh gizemi telkin etmektedir. Mavimsi sise bürünmüş dağlar, ova ve dere bir insan-doğa sentezi oluşturmaktadır.
Michelangelo Buonarotli (1475-1564) heykeltıraş, ressam, mimar ve ozandır, insanüstü bir güç ve enerji ile heykeltraşlık, resim ve mimarlık dallarında eserler yaratmıştır, Sanat; bu titan için engin ruhunun ve bütün insanlığın ifade aracı olmuştur, Michelangelo heykel sanatını Medici'lerin Floransa'daki bahçelerinde antik eserleri inceleyerek öğrenmiştir. Eski yunan barak heykel traşlığı stilindeki Laocon grubunun 1506 yılında toprak altından çıkarılarak tanınması da Michelangelo'nun heykel ve resim çalışmalarını etkilemiştir.
Michelangelo'nun sanat yaşamı Floransa ve Roma arasında bölünerek sünmüştür. Sanat dünyasında kişiliği eseriyle bütünleşen sanatçıların en. belirgin ve ileri örneğidir.
Michelangelo Papalardan. Genellikle, yakınlık görmüş, bazen de onlarla ilişkilerinde büyük zorluklarla karşılaşmıştır. Muhteris, mağrur ve çetin bir kişi olan Papa İulius II Sanatçıdan kendisi için bir anıt-mezar hazırlamasını istemiştir. Bu mezar heykeltraşlık-mimarlık sentezi olacak. birçok anlamlı heykellerle donatılacaktı. Heykeltraşlığı en temel sanat uğraşısı bilen Michelangelo için bu gerçek bir fırsattı. Büyük bir istekle işe koyulmuş, carrare meffi1er ocaklarından çıkarttığı mermer blokları çok zor koşullar altında Roma’ya taşıtarak gerekli ön hazırlıkları yapmıştır. Ancak; sanatçıyı çekemeyen bazı tanınmış kişiler, sağlığında anıt-mezar yaptırmasının uğursuzluk getireceği telkininde bulunarak Papayı bu girişiminden caydırmışlardır, Bunun üzerine, bir süre önce Türkiye'den çağın almış bulunan Michelangelo İstanbul'a gitmeye hazırlanmıştır. Bu yolculuğun yapılması gelişen olaylar nedeniyle gerçekleşememiştir.
Papa İulius II, fresk tekniği ve sanatı ile hiç uğraşmamış bulunan Sanatçıya Capella Sixtina'yı fresklerle süsleme görevi ve sorumluluğunu vermiştir.
XVI. yüzyılda Papalık (Kilise), Reform ve Karşıt Reform (contre-reforme), hümanizma sanatı ve sanatçıları değişik ölçülerde etkileyen güçler olmuştur.
Sanatçı heykeltraşlık çalışmalarında konularının yalnız birkaçını klasik mitolojiden alarak yapıtlar meydana getirmiştir. İlk eseri sayılan Kentavrlarla Lapitlerin Savaşı bir kabartınadır. Bachus heykeli de klasik mitoloji konulu bir eserdir: Michelangelonun konulan dinseldir, hıristiyanlık inançlannı yansıtır. Roma’da Senpiyer kilisesindeki Pieta Grubu ilk büyük eserlerindendir. Meryem ölü çocuğunu kucağına almıştır. Kompozisyon piramidaldir. Meryem'in eteklere doğru yayılan giysisi bu piramidin tabanıdır. Izdırabını tevekkülle susturan genç annenin yüzünde kadere boyun eğmenin ve tevekkülün idealleştirilmiş yansıması okunmaktadır. Sanatçı, Kendi deyimiyle. bakire bir genç anne tasvir etmiştir, çünkü Meryem bakire idi. Annenin ızdırabı yüzünün çok sakin ve genç güzelliğini zedelememektedir. Bu eser ifade ve kompozisyonuyla klasiktir. Mermerin perdahlı yüzeyleri yumuşak gölge-ışıklar yapmaktadır. Davut heykeli gerçekten anıtsaldır. Bu eserde anatominin büyük bir dikkat ve ustalıkla değerlendirildiği görülmektedir. Mağrur ve sert ifadeli bir yüz, atletik ve sağlam bir vücut Tevrat’ın dev Goliatlıne yenen gencini karakterlendirmektedir.
Anıt-mezar için hazırlanmış, fakat yerinde kullanılmamış heykeller sanatçının ünlü yapıtlarından Musa ve ,İki Esir'dir. Esirlerden biri sakin öteki bağından sıyrılmak için güç harcıyormuş gibi tasvir olunmuştur. Heykellerde kaslar güçlü bir fiziksel enerjiyi belirtecek nitelikte işlenmiş, şişirilmiş, abartılmıştır. Ancak; bu vücutlar bir dış güçle değil, nefisleriyle, kendileriyle savaşan insanları tasvir etmektedir. Bu. statik durumda bir dinamizm ifadesidir. Musa heykelinde de ayni özellik ve nitelikler görülmektedir. Sina Dağından On Emirle dönen Musa kavmini bir altın buzağı heykeline taparken bulmuştur. Hiddeti sonsuzdur, sınırsızdır. Peygamberin kaslarında, kol ve el, damarlarında, gözlerinde bu hiddetin fiziksel sınırsızlığı okunmaktadır. Asabi elleriyle uzun sakalını kavramıştır. Bu eser sınırsız irade gücünün, kuvvetin vevkinin sentezidir.
Florasan'daki San Lorenzo Medici'ler Capellasında Medici ailesinden Juliano ve Lorenzo'nun mezarları bulunmaktadır. Sanatçı. her mezarı üç figürle oluşturmuştur. İuliano ve Lorenzo statüleri. ayrı ayrı, birer niş işgal etmektedir. Nişlerin önlerindeki kenotatlar (sözde mezarlar, boş mezarlar) üzerlerinde ikişer figür uzanmaktadır. İuliano'nun portresi yaşamın aktif yanını. Lorenzo'nunki ise içe dönük, murakabeye dönük yanını simgelemektedir. Lahitlerin üzerlerindeki çıplak figürlerin ikisi kadın, ikisi erkektir. Bu dört heykel günün dört vaktini, kadınlar şafak ve geceyi erkek figürleri de gündüzü ve akşam karanlığını simgelemektedir. Bu eserlerde de ayni sıkışmış enerjiyi, insanın kaderiyle ve kendisiyle savaşını dile getiren pasif dinamizmi görmekteyiz. Figürlerde anatomik etüdle değerlendirilmiş bir tür abartma vardır. Ozan Sanatçı Lorenzo'nun mezarını şu Sünnet'si ile anlamlandırmıştır:
Gök ve yer, gündüz ve gece konuşuyor ve diyorlar:
Hızlı akışımızla duk Giuliano'yu ölüme sürükledik
Kadın heykeliyle simgelenen Gece için ise, Sanatçı bütün bir karamsarlığıyla; şunları söylüyor:
Uyumak güzel şey, taş olmak ise daha güzel,
Mademki cinayet ve utanç geçerlidir, hüküm sürmektedir.
Görmemek ve hiçbir şey işitmemek bana mutluluk verir,
Bunun için, yalvarırım, beni uyandırmayın. yavaş konuşun.
Figürlerinin abartmalı kasları ve gösterişli volümler ile Michelangelo’nun XVII. yüzyılın barok sitilinin öncüsü olduğu söylenebilir. Ancak; gücü ifade eden bu ab artmalar aksiyona yönelmemiş, statik bir dinanizm niteliğinde kalmıştır. Barok stil sanatçıları harekete de ayni ölçüde değer verirler.
Michelangelo'nun resim dalındaki tanınmış yapıtı Kutsal Aile, isimli, tuvalidir. Bu eser Agnolo Doni adındaki soylu bir kişi için yapılmıştır. Tabloda Yusuf, Meryem ve Çocuk İsa tasvir olunmuştur. Kompozisyon, volumlerin çok belirgin şekilde değerlendirilmesi suretiyle meydana getirilmiştir. Heykeltraşlığa yönelik bu özelliğiyle kompozisyona resme dönmüş heykel denebilmektedir.
Capella Sixtina 40 metre uzunluk. 13 metre genişlik ve 25 mere yükseklikte bir mekandır. Tavanı beşik örtü biçimindedir. Tavandaki orta panolar Tevrat’ın Yaratılış, İlk Günah, Tufan gibi temel konulanın tasvir etmektedir. Büyük Peygamberler, kahin kadınlar, genç figürler de köşelere yerleştirilmiştir. Tavan freskleri. Tümüyle, bir insanlık epopesidir. Temel uğraşısının heykeltraşlık olduğunu söyleyen sanatçı bu fresklerdeki figürleri, yonttuğu heykeller gibi biçimlendirilmiştir. İnsanın Yaratılması, Kahin Kadın figürlerinde olduğu gibi, öteki figürler de bu özellikler görülür. Figürlerden her biri bir kişiliği temsil etmektedir. Peygamber İeremia Düşünen Adam tipinin en anlamlısıdır.
Michelangelo Papa Paulus III zamanında ve onun emriyle Capella Sixtina'nın, girişe göre karşı duvarına bir Hüküm Günü kompozisyonunu işlemeye koyulmuş, çalışmaları kesintilerle 1541 yılında tamamlanmıştır. Sanatçıya göre bu geniş pano Son İnsanlık Trajedisini tasvir etmektedir. Tavan fresklerinin konuları Tevrat’tan alınmıştı. Hüküm Günü İncilin önemli bir konusunu işlemiştir. Kompozisyonun en üst bölümünde, ortada Olympos'da Zeus, görünümüyle İsa, kendisine ve din kurallarına ihanet eden günahkarları çok anlamlı ve sert bir jestle, sanki, lanetleniyor. Günahkarlar Cehennem derinliklerine gruplar halinde, salkım salkım yuvarlanıyorlar. En altta Cehennem Irmağı Kayıkçısı Kharona cehennemlikleri, küreğiyle vurarak, kayığına yığıyor. İsa'nın yanındaki Meryem günahkarları bağışlamasını ister gibi, oğluna yönelmiş bakıyor. En üstte melekler İsa'nın gerildiği çarmıhı taşıyorlar.
Son Hüküm bittikten sonra Papa Paulus III Michelangelo'yu Valican'daki özel capellasını (capella Paolina in Valicana) fresklerle süslemekle görevlendirmiştir. Fresklerin konusu San Paulus'un inanç değiştirmesi ve San Petrus'un çarmıha gerilmesidir. Bu fresklerde trajik olaylar kıvranan formlarla değerlendirilmiştir.
Mimar Michelangelo San Lorenzo Kitaplığının merdivenini inşa etmiş, Senpiyer bazilikası kubbesinin, sonraları Giacoma della Porta tarafından uygulanan yapı projesini hazırlamış, Roma İmparatoru Marcu$ Aufelius'un atlı heykelinin dikili bulunduğu Campidoglio meydanını düzenlemiştir.
Michelangelo, Kendi heykelini Kendin yont demek ister gibi, titanik kişiliğini yonttuğu heykel ve yaptığı resimlerde (fresklerde) maddeleştirmiştir.
XVI. yüzyıl İtalyan mimarlığının tanınmış temsilcilerinin yapıtlarında antik çağlar mimarlıklarının, Bizans, Roman ve Gotik mimarlıkların etkileri görülür. Michelangelo'nun çağdaşı Angelo Bramante (1444-1514), Giacomo della Porta (1539-1602), Palladio (1508-1580) XVI. yüzyılın tanınmış mimarlarıdır. Hümanizmanın yerleşmesiyle mistisizmden uzak yapılar da meydana getirilmiştir. Palladio, kendisinin de üyesi bulunduğu Academia için Vicensa'da bir tiyatro inşasına başlamış. Ancak, ölümü üzerine yapı bir başka mimar tarafından tamamlanmıştır. 1580 yılında da Sophokles'in Kral Cidipas piyesi temsil edilerek. yapı tiyatro sanatı alanına açılmıştır. Bu arada sahne dekorasyonu hazırlama girişimlerinde de bulunulmuştur.
XVI. yüzyılın en ünlü sanatçısı Urbinolu Rafaello Sanzio (1483-1520) bütün sanat ekollerinin bir tür sentezini yaparak doruğa ulaşmıştır Raphaello biraz babasından daha çok da Perugina denilen Pietro Vanticci'den yararlanmıştır. Raphello'nun ilk güzel eserlerinden olan Meryem'in Evlenmesi tablosu klasik stilin niteliği hakkında açıklıkla bilgi verebilmektedir. Meryem ve Yusuf Hahamın iki yapında yer almışlardır. Arkada. geride kubbeli bir tapınak görülüyor. Hahamın tam ekseni üzerinde bulunan tapınağa merdivenle çıkılmaktadır. Bu merdivenli düzen derin bir perspektifle mekanı genişletmektedir. İki yandaki gruplar kompozisyonu dengelemektedir. Boyalar belirgindir. Işık bütün yüze yayılmıştır. Raphaello dört yıl Floransa'da kalmıştır. Bu süre içinde onbeş Madonna (Meryem.,Çocuk İsa tasviri) resmi yapmıştır.
Mimarlık da yapan sanatçının oldukça geniş bir felsefe kültürü olduğu anlaşılmaktadır. Bu felsefe kültürünü, ihtimal. Roma’da, Vatican çevresinde edinmiştir. Resim sanatında, teknik olarak, yağlıboya ve fresk işlemiştir. Dinsel konular, mitolojik konular ve portre türleri sanatçıyı aynı ölçüde ilgilendirmiştir. Özellikle, büyük bir portre ustasıdır. Genç yaşta ölen bu sanatçının stili ince ve soylu, kompozisyonları dengeli, ifadesi zariftir. Madonnalarında Meryem çok güzel yüzlü. meleksi görünüşlü genç bir anne olarak tasvir edilmiştir. İdeal güzellik sanatçının modeli olmuştur. Güzel Bahçevan, Madonna del Granduca. Madonna del Cardellino, Madonna del Sedia ünlü eserleridir. Çok tanınmış Güzel Bahçevan tablosunda Meryem, Çocuk İsa ve Yahya (Johannes) kompozisyonu piramidal, yani simetriktir. Üçlü, kırda tasvir edildiği için tabloya Güzel Bahçevan adı verilmiştir. Mavi. kırmızı. mor renkler lokaldir. Anatomiler ideal orandadır. Yaygın bir ışık tabloya huzur vermektedir. Meryem meleksi yüzlü genç ve güzel bir kadındır.
Floransa sanatında gelenek olduğu üzere, Raphaello da bu teknikle resimler yapmıştır. 1506 yılında Roma’ya gelen sanatçı Papa İulius II nin emriyle Vatican'daki üç salonun duvarlarını fresklerle süslemeye koyulmuştur. Bu salonların en önemlisi Stanza della Segnatura denilen tören salonudur. Sanatçı, salonun duvarlarına Disputa (theoloji). Atina Ekolü (Felsefe), İustizia (Adalet) ve Parnassos (Şiir) konularını işlemiştir. Disputa panosunda Kilise babalan, merdivenle çıkılan bir platform üzerindeki altarın iki yanında, simetrik gruplar halinde toplanmışlardır. Üstte. bulutlara taht kurmuş İsa ve Azizler görülmektedir. Atina Okulu da benzeri bir kompozisyon göstermektedir. Kemerle örtülmüş. geniş ve yüksek bir mekan içinde. merdivenle çıkılan bir platform üzerinde Antikitenin iki ünlü filozofu, Platoil ve Aristoteles bulunmaktadır. Filozofların konusu gerçeğini akılcı bir yöntemle araştırılmasıdır. Platonun elinde, kendi eseri Timaios; Arstoteles'in elinde de Ethika bulunmaktadır: İdealizmi temsil eden Platon eliyle yukarıları. realizmin savunucusu Aristoteles ise yeri işaret etmektedir. Filozofların ellerinde tuttukları eserler antik felsefenin iki temel kaynağıdır. Merdivenlerin iki yanında alt kısımlarında. basmaklarda taşınmış antik çağ filozof ve bilginleri yer almaktadır.
Raphaello halı kartonları da yapmıştır.
Raphaello büyük bir portre sanatçısıdır. Zamanının papalarının. tanınmış soylu kişilerinin ve bu arada. sevgilisi Margherita Luti'nin portrelerini yapmıştır. Licom'lu Kadın derin, içten bakışı, belirgin ve aydın formuyla seyirciyi etkilemektedir. Agnolo Doni portresi Leonardo'nun stili etkisini göstermektedir. Kusursuz bir sfumato konturları ve fonu yumuşatmaktadır. Kişinin psikolojik etüdü mükemmeldir.
Giorgione, gerçekleştirdiği bu büyük buluşun tüm ürünlerini toplayamadan, çok genç yaşında öldü. Bunu, onun yerine, bütün Venedikli ressamların en ünlüsü Tiziano (1485? - 1576) sonuçlandırdı. Tiziano, Alplerin güneyinde Cadore'de doğdu. Vebadan öldüğünde doksan dokuz yaşında olduğu sanılıyor. Uzun yaşamı boyunca, Michelangelo'nun kine çok yakın bir üne kavuştu. Tiziano'nun ilk biyografilerini yazan yazarlar, İmparator V. Charles'ın, sanatçının elinden yere düşürdüğü fırçasını eğilip alarak onu onurlandırdığını hayranlık ve şaşkınlıkla anlatırlar. Olay bizler için önemsiz görülebilir, ama o çağların katı saray kurallarını düşünürsek, bu olayın ne kadar önemli olduğunu, yeryüzü gücünün en büyük temsilcisinin, bir dehanın yüceliği önünde eğilerek, simgesel olarak kendini ondan daha aşağı gördüğüne inanılmakta olduğunu farkederiz. Gerçek yada doğru, bu anekdot bu şekilde değerlendirilerek daha sonraki çağlara, sanatın bir zaferi olarak iletildi. Üstelik Tiziano, ne Leonardo gibi evrensel ilgileri olan bir bilgin, ne Michelangelo gibi üstün bir kişilik, ne de Raffaello gibi kolay ve çekici bir insandı. O her şeyden önce bir ressamdı. Ama boyaları kullanmadaki ustalığı, Michelangelo'nun çizimde gösterdiği ustalığa denk düşen bir ressam. Bu üstün ustalık ona, kompozisyonun zamanla giderek itibar kazanan kurallarını bir yana itme ve apaçık bir şekilde uyumu yeniden kurmak için renge sarılma olanağını verdi. Resim 21o'da tabloya (bu tabloya Giovanni Bellini'nin “Azizlerle Meryem” tablosundan yaklaşık on beş yıl sonra başlanmıştır) bir göz atmak, Tiziano'nun sanatının çağdaşlarını ne denli etkilemiş olabileceğini anlamamız için yeterlidir. Meryem'i tablonun merkezinden kaydırmak ve ona hizmet eden iki azizi - kutsal işaretlerinden (haç yarası) tanıdığımız Assisili Aziz Francesco ile görevinin simgesi anahtarı tahtın basamağına koymuş Aziz Petrus'u - Giovanni Bellini'nin yaptığının tersine, iki simetrik kenar figürü değil de, sahnede etkin olan kişiler yapması, duyulmadık bir atılganlıktı. Tiziano, bu sunak resminde, resmi sipariş edenlerin portrelerini de resme koyma geleneğini (sayfa 216-217, resim 143) yeniden canlandırmış ama bu işi yepyeni bir biçimde ele almıştır. Tablo, Venedikli soylu Jacopo Pesaro tarafından, Türklere karşı kazanılan bir zaferin anısı için sipariş edilmişti. Tiziano bu soylu kişiyi, Meryem'in önünde diz çökmüş olarak resmetmiştir. Zırhlı bir sancakçı da, onun ardında, bir Türk tutsağını çekerek getirmektedir. Aziz Petrus ve Meryem, ona, sevecenlikle bakıyor. Diğer yandaki Aziz Francesco, Çocuk İsa'nın dikkatini, tablonun köşesinde diz çökmüş Pesaro ailesinin öteki üyelerine yöneltiyor (resim 211). Bulutlardaki iki küçük melek, çarmıhı göğe çıkarma işini oyun haline getirerek gerçekleştiriyor. Tüm sahne, bu bulutlara doğru yükselen iki sütunun yer aldığı açık bir avluda geçiyor sanki. Çağdaşları, Tiziano'nun uzun yıllardır kabul görüp onaylanmış kompozisyon kurallarını altüst eden bu cesareti karşısında çok şaşırmış olmalıdırlar. Önce, herhalde her şeyin bir tarafa toplanmış olduğu dengesiz bir resimle karşılaşmayı beklediler. Gerçekte resim bunun tam tersiydi. Alışılmamış kompozisyon, bütün'ün uyumunu bozmaksızın tabloyu daha canlı, daha diri kılıyordu. Bunun temel nedeni Tiziano'nun ışığı, havayı ve renkleri sahneyi bütünleştirmek için kullanış tarzıdır. Meryem figürünü, sadece bir bayrakla dengelemek düşüncesi, bir önceki kuşağı şaşkınlığa uğratırdı her halde. Ama güçlü ve sıcak renkli bir bayrak, resmin öylesine mükemmel bir parçasıdır ki, bu girişim tam bir başarı ile sonuçlandırılmıştır.
XVII. YÜZYILDA FLANDR'DA SANAT
Katolik memleketlerden olan Flandr’da devrin barok sanatının en güçlü temsilcisi ressam Paulus Rubens (1567-1640) zamanının ve bütün Avrupa sanatının büyük eserlerini yaratmıştır.
Rubens bir yönüyle Rönesansa bağlıdır, klasik antikiteyi tanımıştır. Sanatçı, aynı zamanda koyu bir katoliktir, Roma kilisesine içtenlikle bağlıdır. Sanatçının bütün eserlerinde klasik antikitenin ve kilisenin etkileri görülür.
Anwerste yetişen sanatçı bir aralık İtalya'ya gitmiş, orada ünlü İtalyan sanatçılarını tanımıştır. Rubens resim sanatında renk, volüm ve hareket öğelerine en ileri ölçüde değer tanımıştır. Kompozisyonları hareket kompozisyonları, yani çapraz, C ve S biçimli planlar gösteren kompozisyonlardır. Volümler dolgun, abartmalıdır. Sanatçının paleti zengindir. Bütün renkler ve renk nüansları gerektiği yerlerde kullanılmıştır. Kırmızı öncelikle ve sık sık kullanılan, sevilen renktir; tablolarda kahverengini dengeler. Tuşlar oldukça kalındır. Işık da plastik öğe olarak uygulanmış, çoğunlukla belirli figürler üzerinde toplanmıştır.
Rubens, sanatsal formasyonu ve dinsel inancı gereği konularını dinsel, mitolojik kaynaklardan seçmiş, profan konulara da bir ölçüde yer vermiştir. Sanatçı bütün bu konulan hep ayni estetik ve teknik elemanlara değer vererek incelemiş ve işlemiştir.
Sanatçı, portreler de yapmıştır.
Dinsel konulu eserler arasında Çarmıhta İsa, Çiçekler Çelengi İçinde Meryem, ve Mitoloji konulu eserlerden Venüs ve Adonis, Leukippes Kızlarının Kaçırılması, Üç Gratia, Savaşın Kötülükleri sayılabilir. Aşk Bahçesi, Kermes din dışı Gökkuşaklı Manzara peyzaj resimleridir.
Mızraklanan İsa, Çarmıhta İsa karşıt reform düzeyinde ve inancında bir eserdir. Olayın dramatik anı tasvir edilmiştir. Atlı bir kişi İsa'nın göğsünü mızraklamakta, Meryem, Madlen ve St. Jean da bu dramatik sahneye tanık olmaktadır. Kompozisyon sağ üstten sol alta doğru, çapraz olarak düzenlenmiştir. ısa ortada, iki hırsız yanlada görülmektedir. Kırmızı ve kahverengi tabloyu canlandırmaktadır. Çiçekler Çelengi İçinde Meryem ve İsa tablosunda kucağındaki çocuğunu seyirciye doğru tutan genç kadın çok içten, aynı zamanda alçak gönüllülükle bakmaktadır. Çok renkli çiçek çelenginin bir başka sanatçı tarafından yapıldığı sanılmaktadır.
Leukippos'un Kızlarının Kaçırılması tablosunda yıldız biçimli bir hareket kompozisyonu uygulanmıştır. Dört insan figürü, atla birlikte, ağırlık göstermeyen bir düzende istif edilmiştir. Çıplak vücutlarının bütün detayları, titreyişi incelenip değerlendirilmiş olan bu kadınlar, kendilerini düğün gecesi kaçıran ikiz kardeş Castor ve Pollux'e sadece biçimsel olarak karşı koymaktadırlar.
Aşk Bahçesi ve Kennes birbirine değişik nitelikte benzeyen eserlerdir. Aşk Bahçesinde çok renkli ve gönül açan bir peyzaj içinde zengin giysili, seçkin kişiler görünmektedir. Bu tablo Rubensin, belki de, kendi yaşamından bir görüntüyü saptamaktadır. Tablonun solundaki Eros ve eğlenen kişilerle Watteau'nun Fetes Galantes'ları prototipi bir tasvir yapılmıştır. Rubens tablonun solunda. Karısı Helena orta da görülmektedir. Kennesde, Brueghel'in Köylü Dansaları'nda olduğu gibi, birçok çiftler tam bir orjik coşkuyla dans etmektedirler. Tablo sıcak ve tatlı renklerle doludur.
Üç Gratia üç figürlü bir kompozisyondur. Çıplak vücutları yumuşak ve tatlı bir ışıkla yıkanan bu üç güzellik ve zarmet perisindeki kadın tipleri Rubens'in sevip. konusu ne olursa olsun. her tablosunda tasvir ettiği tiplerdir. Soldaki güzel kadın sanatçının eşidir.
Rubens portre olarak karısının, çocuklarıyla karısının, çocuklarının resimlerini yapmıştır. Küçük Kürk karısının yarı çıplak portresidir. Kendisinin, yaşamının sonuna doğru yaptığı portresi bütün fizik ve ruhsal özelliklerini yansıtmaktadır.
Rubens bir ara Fransa'ya gitmiş. Paristeki Luxembourg Sarayı için İtalyan Marie de Medici'nin Fransa Sarayına gelin olarak gelişini ve yaşantısını tasvir eden büyük boyutlardaki resimleri yapmıştır.
Rubens'in üstün sanat gücü kendi ülkesinin sanatçılarını olduğu kadar tüm XVII., XVIII., ve hatta XIX. yüzyıllar boyunca Avrupa sanatçılarını da etkilemiştir.
XVII. yüzyılda Rubens ekolünü temsil eden iki sanatçı Antoon Van Dyck (1599--l641) Jacob Jordaens (1593-1673) dır.
Antoon Van Dyck Ahverste Rubensin atölyesinde çalışmıştır. Roma’yı, Venedik'i ziyaret eden sanatçı Tiziano ve Veronez'in renk ve ışığa önem veren eserlerini ve stillerini incelemiştir. 1632 yılında Londra’ya gitmiş, orada Kral Charles'ın çok takdir ettiği bir sanatçı, Saray ressamı olmuştur. Van Dyck İngiltere Kralının ve Kral ailesinin, zamanının İngilteresinin soylu kişilerinin portrelerini yapmıştır. Kral Charles'ın Louvre Müzesinde sergilenen portresinde bir av dönüşü yapan Kral, geniş bir peyzaj içinde, rastgele, fakat kibar kişiymiş gibi tasvir olunmuştur. Kralın eli, anlamlı bir jest olarak kalçası üzerindedir. Seyirciye dönük bakışı etkileyicidir.
Van Dyck İngiliz portre resim ekolünün gerçek kurucusudur. XVIII. yüzyılın ünlü İngiliz portre sanatçıları Reynolds, Gainsborough, Romney Van Dyck’ın açtığı yolda yürümüşler, onu bir az esneklilik ve incelikle taklit etmişlerdir.
Van Dyck'ın tablolarında yumuşak. tatlı bir ışık renkleri okşar. Tuşları geniş, anlatımı duygusal ve zariftir. modellerinin duygusal nitelikleri yüzlerinde ve jestlerde ifade bulur.
Jordaens da, bir süre. Rubensin etkisinde kalmıştır. Sanatçının stili Rubenskinden daha az güçlü, Van Dyck'ınkinden daha al; incedir. Jordaens gerçekçi nitelikte eserler yapmıştır. Mitolojik konulan da kendi anlayışına göre anlatıma önem vermiştir.
Figürlerinin volümleri bir ölçüde dolgundur. Sarı, kırmızı, turuncu renkler öncelikle kullandığı renklerdir bu renkleri beyaz yada mavi lekeler süsler. İlk yapıtlarından olan Dört Kitap yazarı tablosunda kişiler karakterlerine uygun şekilde, portre gibi yorumlanmıştır. Bolluk Alegorisi, Kral İçiyor karakteristik eserlerindendir. Bolluk Allegorisinde çıplak kadın vücutlarının renkleri, zengin meyve kümelerinin çeşitli renkleriyle tatlı çelişkiler yapmaktadır. Rubens stilinin etkisini yansıtan kadınlardan biri, omzunda tabloya çok canlılık veren kırmızı bir, şal taşımaktadır. Kral İçiyor tablosunda tipik bir flaman konusu işlenmiştir. Yaşama sevinci içindeki kişiler mutlu bir topluluk içinde tasvir olunmuştur.
Rubens'in birçok ünlü öğrenci ve yardımcıları arasında en önemlisi ve en bağımsızı Van Dyck'tır (1599-1641). Ustasından yirmi iki yıl daha genç olan Van Dyck, Polissin ve Cıailde Lorrain kuşağındandır. Rubens'in, ipekten, insan tenine kadar, değişen farklı nesnelerin dokusunu ve yüzeyini verişteki ustalığını kısa sürede öğrendi. Ama yaradılış ve huy bakımından ustasından çok farklıydı. Van Dyck'ın pek sağlıklı biri olmadığı anlaşılıyor. Bu yüzden resimlerinde durgun ve hafifçe hüzünlü bir ruh durumu egemendir. Belki Cenova'nın ağırbaşlı soylularını ve I. Charles'ın maiyetindeki şövalyeleri çeken yönü bu olmuştur. Sanatçı 1632'de I. Charles'ın saray ressamı oldu ve adı, Sir Anthony Vandyke olarak İngilizleştirildi. Baş eğmeyen bir aristokratik ruha ve taparcasına uyulan zerafet kurallarına sahip bu tabakanın, sanatsal olarak belgelenmesini Van Dyck'a borçluyuz. Bir av partisi sırasında atından daha yeni inmiş I. Charles'ın portresi, Stuart sülalesinden bu hükümdarı, tarih sayfalarında yaşamak istediği şekilde gösteriyor. Eşsiz zerafete, tartışmasız bir otoriteye ve yüksek bir kültüre sahip bir figür. Sanatların koruyucusu, kralların kutsal hakkının savunucusu, doğuştan getirdiği saygınlığı artırmak için gücünü ifade eden bir şey kuşanmaya gereksinimi olmayan bir adam. Bu nitelikleri portrelerinde böylesine mükemmel bir biçimde yansıtabilen bir ressamın, soylu tabakanın gözbebeği olması doğal sayılmalıdır. Nitekim Van Dyck, o kadar çok siparişe gömüldü ki, o da ustası Rubens gibi artık tek başına işin altından kalkamaz oldu. Modellerinin kostümlerini mankenlere giydirerek, asistanlarına yaptırıyordu. Dahası, bazen modelin başının sadece bir kısmını yapıyor, gerisini asistanlarına bırakıyordu. Ne yazık ki, bu portrelerden bazıları, daha sonraki dönemlerin moda mankenlerine fazla benzemeye başlamıştır. Van Dyck, kuşkusuz, portre sanatına büyük zararlar verecek tehlikeli bir emsal oluşturmuştur. Yine de bu, onun en iyi portrelerinin başarısını gölgelemez. Ayrıca unutulmaması geren bir şey de, herkesten çok onun, soyluların ideallerinin kristalleşmesine yardımcı olduğudur. Van Dyck'ın betimlediği kan soyluluğu ve beyefendilere özgü güvenli davranışlar, insanlık görüşünü, Rubens'in yaşam fışkıran gürbüz figürleri kadar etkilemiştir.
Rubens, İspanya'ya yaptığı gezilerin birinde, öğrencisi Van Dyck'la aynı yıl dogan genç bir ressamla tanışmıştı. Adı Diego Velazquez (1599-1660) olan bu ressamın, IV. Philip'in Madrid'deki sarayında, Van Dyck'ın I. Charles'ın sarayındakine benzer bir görevi vardı. Velazquez henüz İtalya'ya gitmemişti ama, taklitçilerin yapıtlarından öğrendiği Caravaggio'nun tarz ve buluşlarının çok etkisinde kalmıştı. Caravaggio'nun "doğalcılık" anlayışını özümlemiş, sanatını, alışılagelmiş yöntemleri hiçe sayarak, doğayı tarafsız bir biçimde gözlemlemeye adamıştı. Onun erken dönem çalışmalarından biri, Sevilla sokaklarında su satan yaşlı bir adamı betimlemektedir.
Delft'li Jan Vermeer (1632-1675) XVII.yüzyıl Hollandaresim sanatına renk ve ünveren sanatçılardandır. Bu sanatçı tablolarında clair-obscur'e yer vermez. Açık mavi, limon sarısı renklere öncelik tanır. Resmi hafiftir, gölge (koyuluk) yer almaz. Maddeye önem verir. İpek giysiler, kürk süsler sanatçı için önemli elemanlardır. Bu sanatçıya ev işleriyle uğraşan kadınlar. günlük yaşamın arı sahneler, dantela ören genç kızlar, mektup okuyan kadınlar, küçük ve dar Delft sokakları görüntüleri tasvir konulan olmuştur.
Bu ustaların en önemlisi, Rembrandt'dan bir kuşak sonra doğan Jan Vermeer van Delft'tir (1632-1675). Vermeer'in yavaş ve titiz çalıştığı anlaşılıyor. Yaşamı boyunca pek fazla tablo yapmamıştır. Bunlardan çok azı önemli sahneleri betimler. Çoğunlukla, tipik bir Hollanda evinin bir odasında duran sıradan figürleri işlemiştir. Bunlardan bazıları sıradan bir işe kendini vermiş tek bir figür içerir yalnızca. Örneğin, süt boşaltan bir kadın gibi. Vermeer ile birlikte, janr (günlük yaşam) resmi, mizahi bir çizim olmaktan tamamen kurtulmuştur. Vermeer'in tabloları aslında içinde insan figürü bulunan ölü doğalardır. Bu basit ve iddiasız tabloyu, tüm zamanların en büyük başyapıtlarından biri yapan nedenleri anlamak güç. Ama tablonun aslını görme talihine ermiş olanlardan ancak pek azı, onun mucize gibi bir şeyoldugu konusunda benimle aynı düşünceyi paylaşmaz. Bu mucizevi yönlerinden biri, tam olarak açıklanamasa da, belki de tarif edilebilir. Bu da, Vermeer'in tablonun üstünde fazla çalışılmış hissi yaratmadan, dokuların, renklerin ve biçimlerin betimlenmesinde ulaştığı kılı kırk yaran bir kesinliktir. Biçimlerin netliğini kaybetmeden kontrastları yumuşatan bir fotoğrafçı gibi, Vermeer de nesnelerin dış çizgilerini yumuşatmış ama onların kütlesel etkilerini korumayı bilmiştir. İşte bu yumuşaklığın ve kesinliğin garip birleşimi, onun en iyi tablolarını, böylesine unutulmaz yapmaktadır. Bu tablolar, sıradan bir sahneyi taze, bir bakış açısıyla görmemizi sağlıyor. Ressam, pencereden içeri süzülen ve bir kumaş parçasının rengini canlandıran ışığı gördüğünde neler hissetmişse, biz de aynı duyguları yaşıyoruz.
Fransız İhtilali, tarihe duyulan bu çeşit ilgiye ve kahramanlık konularını ele alan resimlerin yapımına büyük bir itici güç oldu. Copley, İngiltere'nin ulusal geçmişinden örnekler aramıştı. Onun tarihsel resimlerinde, mimarideki Gotik diriliş'le kıyaslanabilecek romantik bir hava vardı. Fransız ihtilalcileri kendilerini yeniden doğmuş Yunanlılar ve Romalılar olarak düşünmekten hoşlanıyorlardı ve mimarlıkta olduğu gibi resim alanında da Roma ihtişamı denilen bu beğeniyi yansıttılar. Bu neoklasik üslubun en önde gelen sanatçısı ressam Jacques-Louis David'di (1748-1825). David, ihtilal hükümetinin "resmi sanatçı"sıydı. Kendini Yüksek Rahip tayin eden Robespierre'in yönettiği, "En Üstün Varlık Bayramı" adı verilen şenlik gibi göz alıcı propaganda gösterileri için, giysiler ve dekorlar tasarladı. Bu insanlar kendilerini kahramanlık çağında yaşıyor sanıyorlar ve yaşadıkları olayların, Yunan ve Roma tarihindeki olaylar kadar, ressamların dikkatini çekmeye değer olduğunu düşünüyorlardı. Fransız İhtilali'nin liderlerinden biri olan Marat, fanatik bir genç kadın tarafından banyosunda öldürülünce, David onu davası için ölen bir şehit olarak resimledi. Belli ki banyoda çalışma huyu varmış Marat'nın. Bu yüzden de küvetin yanına metsamsı bir şey yerleştirmiş. Saldırgan kadın ona bir dilekçe vermiş ve onu tam dilekçeyi imzalarken öldürmüş. Durum ağırbaşlı ve saygın bir resim için pek uygun görünmüyor ama David, polis kayıtlarındaki gerçek ayrıntılara sadık kalarak, o anı bir kahramanlık sahnesi haline getirmeyi başarmış görünüyor. David, Yunan ve Roma heykellerini inceleyerek, vücuttaki kasların ve kirişlerin nasıl hacimlendirileceğini ve vücuda soylu bir güzelliğin nasıl verileceğini öğrenmiş. Aynı zamanda klasik sanatlardan, yapıtta oluşturulması istenen ana etki açısından önemli olmayan ayrıntıları atmayı ve sadeliği amaçlamayı da öğrenmiş. Resimde ne alacalı renkler ne de karmaşık perspektif kısaltımlar yer alıyor. Copley'nin sergi başyapıtı ile karşılaştırılırsa, daha sade bir görünümde. Kendini "halkın dostu" olarak adlandıran ve toplumun mutluluğu için çalışırken şehitlik mertebesine ulaşan alçakgönüllü Marat'nın anısına etkileyici bir yadigar bu resim. Büyük İspanyol ressamı Francisco Goya (1746-1828), eski konuları terk eden David kuşağı sanatçılarından biridir. Goya, El Greco'yu ve Velazqez'i ortaya çıkaran İspanyol resim geleneği konusunda iyice bilgi ve deneyim sahibiydi. Balkondaki grupta görüldüğü şekilde, Goya da tıpkı David gibi, geleneklerdeki ustalığını klasik ihtişam uğruna terk etmemişti. XVIII. yüzyılın büyük Venedikli ressamı Giovanni Battista Tiepolo yaşamının son yıllarını Madrid'de bir saray ressamı olarak geçirmişti. Goya'nın resminde bu sanatçıdan bazı yansımalar görüyoruz. Ama yine de Goya'nın figürleri tamamen farklı bir dünyaya aittirler. İki kadın yoldan geçenlere baştan çıkarıcı bir şekilde bakarken, kötü niyetli gibi görünen iki kavalye de arka planda yer almış. Belki Hogarth'ın dünyasına daha yakın bir resim bu. Goya'ya İspanyol sarayında bir yer sağtayan portreleri yüzeysel olarak Van Dyck'ın yada Reynolds'un resmi portrelerine benziyor. İpek ve altının parıltısını verişindeki becerisi, Riziano ve Velaquez'i hatırlatıyor. Ama Goya, modellerine değişik bir gözle bakıyor. Gerçi bu ustalar da güçlü kişileri pohpohlamış değillerdi ama, Goya'nın hiç acıması yok gibi görünüyor. Modellerini tüm değersizlikleri, çirkinlikleri, açgözlülükleri ve aptallıklarıyla ortaya çıkarmaktan çekinmiyor. Ondan önce ve sonra, hiçbir saray ressamı, koruyucularına ilişkin böylesi bir belge bırakmamıştır geriye. Goya, geçmişin geleneksel alışkanlıklarından bağımsızlığını yalnızca bir ressam olarak ortaya koymamıştır. Rembrandt gibi, çok sayı asitle indirme resim yapmıştır: Bunların çoğu sadece oyulmuş çizgileri değil, gölgeli alanları da veren akuatinta (leke baskı) denilen yeni bir teknikle yapılmıştır. Goya'nın oymalarının en dikkati çeken yönü, ne Kutsal Kitap'tan, ne tarihten, ne de günlük yaşamdan alınmış olmalarıdır. Hiçbiri bilinen konularda olmayan oymaların çoğu, büyücü kadınların ve esrarengiz hayaletlerin fantastik görüntülerinden oluşur. Bunların bazıları Goya'nın İspanya'da tanık olduğu aptallık ve gericiliğe, acımasızlığa ve baskıya karşı çıkışlarıdır, diğerleri sanatçının kabuslarını şekillendirirler. Onun en saplantısal düşlerinden birinin resmidir - dünyanın ucuna oturmuş bir dev figürü. Ev ve şatoların birer noktaya dönüştüğü ön plandaki küçük mü küçük manzaraya bakarak, bu devin boyutlarını ölçebiliriz. Gerçek yaşamdan çizilmiş gibi, açık seçik dış hatlarıyla verilmiş bu korkunç hayalet üzerine, hayal gücümüzle bazı yorumlar yapabiliriz. Canavar ay ışığı ile aydınlanmış manzarada korkunç bir karabasan gibi oturmuş. Acaba Goya, savaşın sıkıntıları ve insanların çılgınlığı altında ezilen ü1kesinin yazgısını mı düşünüyor? Yada bir şiirde olduğu gibi, sadece bir hayal mi oluşturuyor? Gelenekten kopuşun en dikkati çeken resmi bu sanatçılar, o zamana kadar sadece şairlerin yapmış olduğunu yapıyor, kişisel hayallerini özgürce kağıda döküyorlar.
Tablodaki her figürün ve her olayın, Hogarth'ın anlattığı öyküde belirli bir görevi var. Ama bu, tabloyu tek başına iyi bir resim yapmaya yetmez elbette. Konuya önem vermiş olmasına karşın, Hogarth'ın dikkati çeken tarafı, konusuyla ne kadar yoğun ilgilenirse ilgilensin yine de ressam yönünün ağır basması. Bu durum sadece fırçasını kullanış tarzı, ışığı ve renkleri dağıtışıyla değil, aynı zamanda figür guruplarının kompozisyonundaki büyük becerisiyle de ortaya çıkıyor. Hovardanın çevresindeki grup, bütün o garip ürkünçlüğüne karşın klasik gelenekle yapılmış herhangi bir İtalyan resmi ölçüsünde özenle düzenlenmiş. Hogarth aslında bu geleneğin anlamını kavramış olmasından gurur duyuyor, güzelliği denetimi altında tutan yasaları bulduğuna inanıyordu. Dalgalı çizgilerin, keskin köşeli kırık çizgilerden daima güzel olduğu düşüncesini açıklamak için, adını Güzelliğin Ayrıştırılması koyduğu bir kitap yazdı. Hogarth da akıl çağının adamıydı ve beğeninin öğretilebilir kuralları. olduğuna inanıyordu, ama yurttaşlarının eski ustalara olan önyargılı bağlılığını değiştirmede başarılı olamadı. Dizi halinde yaptığı tabloların ona ün ve para sağladığı doğrudur, ama bu ünü, tabloların asıllarından çok, bunlardan çoğaltılan ve hevesli bir alıcı topluluğunun hemen kapıştığı ormalardan (gravürletden) kaynaklanıyordu. Zamanın resim uzmanları tarafından bir ressam olarak pek ciddiye alınmıyordu ve tüm yaşamı boyunca, moda beğeniye karşı amansız bir savaşı sürdürdü.
XVIII. yüzyıl İngiltere'sinin seçkin sosyetesini sanatıyla hoşnut bırakan Sir Joshua Reynolds (1723-1792) adındaki İngiliz ressamı yalnızca bir kuşak sonra doğdu. Reynolds, Hogarth'tan farklı olarak, İtalya'da bulunmuştu. Ve İtalyan Rönesansı'nın Raffaello, Michelangelo, Correggio ve Tiziano gibi büyük ustalarının, gerçek sanatın tartışmasız örnekleri olduğu konusunda döneminin sanat uzmanlarıyla aynı düşüncedeydi. Carracci'nin olduğu söylenen öğretiyi benimsemişti. Bu öğretiye göre, bir sanatçının tek umudu, eski ustaların en değerli özelliklerini, örneğin Raffaello'nun çizimini, Tiziano'nun renklendirmesini ve diğer sanatçıların en mükemmel yanlarını özenle inceleyip taklit etmekti. Reynolds, daha iler ki yıllarda sanatta başarıya ulaşıp, yeni kurulan Kraliyet Sanatlar Akademisi'nin ilk başkanı olduktan sonra, bir dizi konuşmada, bu "akademik" doktrini açıkladı. Hala ilgiyle okunan bu konuşmalarda Reynolds'un, çağdaşları gibi (örneğin Dr. Johnson), beğeninin bilinen kurallarına ve sanatta eski otoritelerin önemine inandığı görülür. Eğer öğrencilere İtalyan resminin başyapıtları olarak kabul edilen eserleri inceleme olanağı verilirse, onlara, sanattaki doğru teknik, geniş ölçüde öğretilebilirdi. Reyolds sadece mükemmel ve sıra dışı olanlarla uğraşmanın Büyük Sanatın adına uygun düştüğüne inandığı için, konuşmalarında, yüce ve soylu konularda çalışmanın gerekliliğini öğütlüyordu. Reynold’s, yayımladığı üçüncü konuşmalarında şöyle yazdı: "Gerçek ressam, insanları, yaptığı taklit resmin titiz ayrıntılarıyla eğlendirmeye uğraşacağına, kendi fikirlerinin mükemmelliğiyle onları geliştirmeye çalışmalıdır.
Bütün bunlar, Reynolds'un kendini beğenmiş ve sıkıcı birisi olduğunu düşündürebilir. Ama onun Konuşmalarını okur ve resimlerine bakarsak bu önyargıdan hemen kurtuluruz. Gerçek şudur ki, hepsi de "tarih resmi" denen türün saygınlığına çok fazla önem veren XVII. yüzyılın ünlü eleştirmenlerinin yazılarında bulduğu sanat düşüncelerini benimsemişti. Elleriyle çalıştıkları için ressamlara ve heykelcilere yukardan bakan toplumsal züppelikle, sanatçıların nasıl çetin bir mücadeleye girişmeleri gerektiğini görmüştük. Sanatçıların, yaptıkları işin el çalışması değil, beyin çalışması olduğunda ve kendilerinin de yüksek tabakaya, şairler ve bilginler kadar uygun olduğunda ne kadar ısrar etmek zorunda kaldıklarını biliyoruz. Bu tartışmalar sayesinde sanatçılar, sanatta şiirsel yaratıya önem vermeye ve kafalarında yer alan daha yüksek düzeydeki konuların üzerinde durmaya yönlendirilmiş oldular. "Kabul etmeliyiz ki," diyorlardı, gözün gördüğünü elin açıkça kopya ettiği bir portre yada manzara resmi yapımının biraz el emekçiliği gibi görünen tarafı var; ancak bu işin zanaatkarlıktan öte bir şeyler gerektirdiğine hiç kuşku yok: Bu iş bilgi ve hayal gücü gerektiriyor. Bunlar olmasaydı Reni'nin 'Aurora'sı yada Poussin'in Et in Arcadia ego su gibi konular nasıl resimlenebilirdi? Bugün böyle bir düşüncenin yanlış olduğunu biliyoruz. El emeği gerektiren hiçbir iş insanın saygınlığını zedeleyemez. Ayrıca, iyi portreler veya manzaralar yapabilmek için de, iyi bir göz ve yetenekli bir elden öte şeyler gereklidir. Fakat her dönemin ve her toplumun bugün bizde olduğu gibi sanat ve beğeni konusunda önyargıları vardır. Aslında geçmişin oldukça yüksek zeka ve bilgiye sahip kişileri tarafından bu kadar önemsenen bu fikirleri sorgulamamızın ilginç olan tarafı, böylece kendimizi de sorgulamayı öğrenmiş olmamızdır.
Reynolds, Dr. Johnson ve çevresinin dostu bir aydındı, ama aynı şekilde, güçlü ve zengin kişilerin güzel kır evlerinde ve kent konaklarında da dostça karşılanıyordu. Tarihsel resmin üstünlüğüne içtenlikle inanmasına ve bu resim türünüri1ngiltere'de yeniden canlanacağını Umut etmesine karşın, bu çevrelerde gereksinim duyulan ve en ç,ok aranan sanat türünün hala portre olduğunu kabul etmişti. Van Dyck, daha sonraki kuşakların, modaya ayak uyduran tüm ressamlarının ulaşmaya çalıştığı bir sosyete portreleri standardı saptamıştı.
Simeon Chardin birçok eviçi görüntüleri ve nature-mortelar yapmıştır. Sanatçı orta sınıf halkın yaşantısını tablolarında dile getirmiştir. Bu enteriyör ve günlük yaşam tasvirlerinde özel bir düzenleme, bir mise-en scene görülmez. Sadelik egemendir. Her obje, her hareket olduğu gibi, bir fotoğraf objektifine yansıdığı gibi tasvir olunmuştur. Sanatının temel motifi olan insanı, sanatçı, mutfakta, enteriyörlerde yakalar. Bu bakımdan, bir ölçüde, Hollanda resim sanatçılarına yaklaşır. Gölge-ışık objelerin tabiatına göre kullanılmıştır. A1ış verişten Dönen Kadın, Çalışkan Anne, Yemek Duası örnek yapıtlarındandır. Sınırlı bir şekilde uygulanan kahverengi, koyu gri ve kırmızı renkler figürlere daha anlamlı bir görünüm vermektedir.
Chardin natürnıort ve portre eserler de yapmıştır. Academi'ye kabulunu sağlayan Pisi Balığı. Şeftaliler değerli natürnıort eserlerindendir. Kendisinin viziyerli portresi türüne örnek olarak alınabilir.
Empresiyonizmden uzaklaşan sanatçı renkleri aşırı derece şiddetlendirerek coşturarak güçlendirmiş, böylece kırmızı, sarı ve yeşil renklerle sınırsız ve korkunç insancıl ihtirasları anlatmak istemiştir.
1888'de Arles'a gelen Van Gogh güneyin ışıklı ve sıcak atmosferinde sanatsal kişiligini saptayan Ayçiçekleri, Gece Kahvesi, Yıldızlı Gece, Kargalarla Buğday Tarlası gibi önemli resimler ve portreler yapmıştır.
Öğle Uykusu Millet paralelinde bir eserdir. Sanatçı empresiyonizmden uzaklaşmıştır. Güneşli bir sema altında. yorgun bir çift uyku kestirmeye çalışmaktadır. Leyrak rengi mor, tarlanın sarı rengiyle ahenkleşmektedir. Giysileri taranmış gibi görünen figürler, sap yığınları tabloya gerçekçi bir görünüm vermektedir.
Arles'da Oda da odanın her parçası, döşeme ayrı renklerle gösterilmiştir. Auvers Kilisesi (270) tablosunda yapı, yollar deprem geçiriyormuş gibi kıvrımlar, büküntüler yapmaktadır. Soluk mor, sarı ve kırmızı renkler uyumu görülmektedir.
Van Gogh portre resimler de yapmıştır. Kendi portresi de çoktur. 1890'da ölüm tarihine yakın yaptığı autoportre'yi kardeşi Theo'ya tanıtmıştır. Bugün sana portremi gönderiyorum. Ona bir süre iyice bak. Fizyonomimin sakin olduğunu göreceksin. Bakışım eskisine göre biraz daha buğulu. Bu resmi oldukça basitleştirerek yaptım.
Bir çok peyzajları, portreleri sanatçının fırtınalı ruh halini dile getirir. Dramatik bir çalkalanma. umutsuz bir sesleniş asabi tuşlarla, ifade olunmuştur. Sanatçının hasta mizacının huzursuzluğu tablolarında okunur. Kullandığı sarı renk, güneşin tatlı sarı rengi değil, hiddetin sembolleşmiş rengidir. Işık ise gizemli bir ışıktır.
Henri de Touluousa-Lautrec (1846-1901) XIX. yüzyıl sonunun de erli ve ünlü resim, gravür ve afiş sanatçısıdır.
Paul Cezanne da empresiyonistlerce tertiplenen sergilere katılmıştır, birlikte çalışmıştır. Sanatçı İntihar Eden Adamın Evi gibi, Pissaro stilinde birkaç verdikten sonra Güney Fransa'ya, Aix-en-Provence'a çekilmiştir. Cezanne bu yeni ve değişik doğada, doğaya başka bir gözle bakan yolunu tutmuştur. Sanatçı doğanın, değişmeyen değerlerini araştırmış, formları dengeli planlarla yapılandırma gereğini düşüm~ Doganın silindir, tire ve - konilerle inşa edilebileceği ilkesini, böylece, oluşmuştur. Bu ilke ve k al sonraları kübüstlere ışık tutmuştur. Cezanne'ın tablolarında kompozisyonlar geometrik planlar sentezidir. Rönesanstan beri sanatçıları düz bir yüzeyde üç boyutun, volümlerin nasıl gösterilebileceği problemi meşgul etmiştir. Işıkla, clair-obscur'le volümleri belirlemek bir çıkış yolu gibi görülmüştür. Bütün sanatçılar mekan içinde volümü bu öğelerle değerlendirme yolunu tutmuşlardır. Cezanne volümleri renk lanlarıyla vermeye yönelmiştir. Kitleler tek renkle modle edilmiş, tek renkli planlarla devamlılık sağlanmıştır. Işığa başvurmadan, geometrik yada atmosfer çözümlenmiş perspektifin klasik kuralları terkedilmiştir. Sanatçının hemen bütün yapıtlarında geometrik kuruluş vardır. Saint-Victoire Dağı resimleri örnek eserlerdir. Bu eserlerde renkli planların ardarda getirilmesiyle eşyaya volüm verilmiş, perspektif de bu suretle yeni bir anlayışla ifade olunmuştur. Tablo Kolleksiyoncusu Amboise Vonard. Kahvelikli Kadın. Kırmızı Yelekli Çocuk. İskambil Oynayanlar. Yıkanan Kadınlar ve Natümort tasvirleri bu uygulamanın örnekleridir.
Özetle Cezanne; bir tablonun düşünülerek tasarlanarak yapılandırılması kanısındadır. Kompozisyon belirli bir ritme göre. çizgilerin ve planların dengeli şekilde şekillendirilmesiyle tertiplenmelidir. Bu zihinsel değerlendirmeleri, düşündüğü ve uyguladığı plastik ilkelerle Cezanne, kendisinden sonrakilere yepyeni bir yol göstermiş, modern sanat çığırını açmıştır.
st- resi onist olarak nitelendirilen Cezanne. Gauguin. Van Gogh. Henri de
Toulouse-Lautrec ve on arı iz eyen ııs e- ivisioniste sanatçılar bir yönleriyle empe-
siyonizme yakındırlar. Bu sanatçılardan bir grub empresiyonizmi bilime oturtmayı. es-
tetikle bilimi uyuşturmayı dertemişlerdir. Boyanm küçük. birbirinden ayn tuşlarla res-
-
me dönüştürülmesi. Chevreul. He(molz ve Rood gibi fizik bilginlerinin buluşları
paralelinde degişme ve gelişmedir. Divisioniste-pointiliste resim teknigi, bir tür renk
matematigidir. Georges Seurat. Paul Signac bu teknigin öncüleri. Edmond Cross gibi
bazı sanatçılar da izleyicileri olmuşlardır. Bütün bu sanatçılar Cezanne'ın açtıgı çıgır
dogrultusunda yeni sanat araştırmalanna koyulmuşlardır.
~aul Gauguin. Van Gogh ve Toulouse-Lautrec; yazgıları çalkantılı yaşamlanyla
özdeşleşen bu üç sanatçı XX. yüzyılın eşiginde sanata ayn ayn ve ortaklaşa büyük kat-
kıda bulunmuşlardır.
-
Ea-YL Gau~uin 'nin (1848-19Sl;Jl. sanatını ve bu sanatın gelişmesini sanatçının ya-
şamına yön veren olaylan anımsamadan anlamak olanaksızdır. Gauguin. basit bir ban-
ka memuru iken. amatör olarak resim sanatına başlamış. otuz yaşında kendini tümüy-
le sanata vermiştir. Geçimini zorlukla saglamıştır. Danimarkalı olan kaı,sı, sanatçıyı,
iki çocugunu da alıp yurduna dönerek terketmiştir. Toplum kurallanyla ve geleneklerle
uyum saglayamayan. tümüyle non-conformiste karakterli sanatçı için gezgin, dagınık
bir yaşam aşaması başlamıştır. Bir ara Pissaro ile çalışmıştır. Sonra, uzak dış çevrelere
açılmayı düşünmüş Panama Kanalı bölgesine ve Martiniques'e gitmiştir. Fransa'ya dö-
nüşünde. bir süre, Pont-Aven'e yerleşmiştir. Orada genç ~atçılarla buluşmuş, Paul
Serusier'ye yeni sanat teklligi ve kurallarını o sırada açıklamıştır.
Van Gogh'un ısrarlı çagnsı üzerine Arles'a giden Gauguin'i çe~renin peyzajı ve ışı-
gı çok etkilemiştir. Sanatta ort~aşa ilkeleri paylaşabilen iki sanatçı birlikte yaşamda
uyum saglayamamışlar ve trajik bir olayla aynımışlardır.
Yalnızııgı ekzotik çevrelerde tadmayı ve yaşamayı denernek isteyen sanatçı Fran-
saya dönmernek üzere Tahiti'ye 1895 yılında ikinci kez gitmiş ve 1903 yılında, küçük
bir ada olan Hiva-Hoa'da ölmüştür.
Gauguin 'in -ş.aua uncla J~kler ve nersPe.kliLkura1.Q ~ ~~k~~~~e
kullanılmıştır. Renklerin oluşturdugu ahenk yapıtlara çok degişik, ekzotik bir görünüm
-;-effiieKt~bbjeleri ve kişileri birbirinden kuvvetli. kalıı:ı çizgiler ayınr anlaİ1-l!!..- naif,
~ ~layışı düzeyin~!r. Renk, planlar halinde (a-plat) kullanılmıştır. Volümler baS'1r:
leştirilmiş, gölge-ışık uygulamasına gidilmemiştir. Sanatçı, doganın tümüyle taklid edil-
-'
mesine karşıdır. s.anaLhiL.so~utl9:ma~ır. D~~ıSiHfI-ıu-+İ-~"';; 1c--ulli!!!!!!a~ ~id
,~ kIe~~c--dilş~ül~ir. Zihinsel bir çaba ile bellege dayanarak konudan formu
çıkarma niteliginde olan bu tür resim teknigine synthetisme adı verilmiştir. Gauguin
Serusier'ye Pont-Aven'de bu anlayışla sanatsal tavsiyede bulun~uştur. Gauguin
Serusier'den bir puro kutusu arkasına Bois-d'Amour denilen koruda bir peyzaj resmi
yapmasını önermiş, ona, gördügü'yeşilin ve mavinin paletindeki en kuvvetli yeşil ve ma-
vi ile gösterilmesi ni şöylemiştir. Bu. sanatçının benimsedigi resim tekniginin özelligidir.
Gauguin'in Tahitiye gitmeden önce yaptıgı San lsa tabJosunda (Resim 265) form-
lar alabiltligine basitleştirilmiş. konturlar kalın çizgilerl~ sınırlandırılmıştır. Çalışma tü-
müyle yüzeydedir. lsa'nın çarmıha gerilmiş vücuc!u ıtalyan primitiflerinin. ömegin Ci-
ı:ıabue'nin eserlerindeki figürleri anımsatmaktadır.
Sanatçının Tahitide yaptıgı Beyaz At (Resim 266) önemli öze11i~ler gösteren bir
kompozisyondur. Yeşile çalan beyaz renkli at turuncu renklerle lekelendirilmiş, koyu
yeşil renkli dereden su içmektedier. Açık pembe renkli bir patika yukarı dogru uzanı-
yor, Çıplak bir yerli kırmızı bir at sürüyor. Sık bitki ve semanın görflnmemesi atmosferi
bunaitıcı yapıyor. Sık ve dalgalı bir agaç sahnen.in sag alt köşesini dolduruyor.