1 den 3´e kadar. Toplam 3 Sayfa bulundu

Konu: Türkiye Rus silahlarını kullanabilir mi?

  1. #1

    Standart Türkiye Rus silahlarını kullanabilir mi?



    NATO’DAN ÇIKSAK DAHA İYİ OLMAZ MI? RUS SİLAHLARI ALIP GÜÇLÜ BİR ORDU OLUŞTURAMAZ MIYIZ?Evet maalesef Türkiye, özellikle son iki yıldır NATO ve Rusya arasında tercih yapmak, NATO ve NATO üyesi olmayı sorgulamak, NATO müttefiklerinden terörle mücadele konusunda gereken desteği alamamak, hatta terör örgütü tanımı gibi en basit meselelerde bile anlaşmazlık yaşamak, kendisinin NATO üyelerini özellikle suçladığı konularda aynı şekilde NATO üyelerinin bazıları tarafından aynı suçlarla suçlanmak yani kısaca Suriye’yi de düşünürsek “aşağı tükürsen ABD, yukarı tükürsen Rusya” gibi bir açmazda kalmıştır.


    Özellikle dış politika alanında son zamanlardaki gelişmelere bakarak aslında daha önce sorulan bu soruyu makaleye taşımam da cevaplamama bir açıdan ihtiyaç kalmadı. Çünkü Hükümet daha yeni NATO zirvesine katıldı ve F-35 alabilmek ve NATO ülkeleri ile arasındaki sorunları çözmek için gördüğüm kadarı ile samimi gayret sarf ediyor. Dolayısı ile medya ve sosyal medyadaki anti-NATO’cular nereden besleniyor merak ediyorum fakat hükümetten beslenmediği ortada. Çünkü “aynası iştir kişinin lafa bakılmaz” hesabı hükümette veya devlette ciddi bir NATO kararlılığı var. Dolayısı ile bu “ipleri koparalım” heveslilerinin beslendiği veya fakında olmadan sanki ECM podu gibi medyatik zihinsel karıştırmaya maruz bırakan kaynakları da biliyorum aslında ama burası yeri değil.
    Toplumda daha doğrusu yapılan anketlerde ABD düşmanlığının bu rüzgârın etkisi ile (rüzgârdan kastım PYD konusunda görülen ABD vefasızlığı) çok büyük oranda artmış olması “NATO’da kalalım mı?” sorusuna “evet” diyenlerin oranını da %50’nin altına çekmiştir. Ancak bu Türkiye gibi basının hemen hemen her dönemde sadece tarafsız habercilik yapmayıp bazen patronunun, bazen siyasetin, bazen ağırlıklı çalışanlarının siyasi görüşü doğrultusunda toplumu yönlendirmeye çalışması yani bir nevi toplum mühendisliği yapmasından da kaynaklanmaktadır.


    Üstüne siyasi ağızların kameralar karşısında farklı, diplomatik görüşmelerde farklı tavır takınmış olması ve kapalı kapılar arkasında ne konuşulduğu ile ilgili bir şeffaflığın demokrasinin gereği olarak açıklanması gerekirken, yerine birçok ülkedeki gibi “acemilik, ilmi siyasete aykırı, devlet sırını ifşa” gibi görülmesi ve bu eğilimi devam ettirmektedir. Bu durum sadece son dönemlere de değil on yıllardır böyledir ve birçok ülkede de aynıdır.


    Bunun bizi yani vatandaşı ilgilendiren yönü ise; ABD, NATO veya diğer üçüncü bir ülke ile aramızda fırtınalar koparken “Gittiler, görüştüler, çok şükür aramızdaki sorunlar çözüldü” havasına girdiğimiz zamanlar olduğu gibi, başka bir zamanda özellikle karşı ülkedeki veya bizdeki seçim zamanlarında yapılan açıklamalar, hatta açıklama dahi yapmadan medyaya yansıyan haberlerden zannedersiniz ki, o ülke ile savaş çıkacak. Oysa bazen savaş çıkacak sandığımız devlet başkanının ailesinin sahillerimize yüzdüğünden kimsenin haberi bile yoktur.


    Bunları neden anlatıyorum? Tabi ki, devlet yetkilileri işlerini yapıyor ve bu durumlar 5-10 yılla sınırlı değil, ben kendimi bildim bileli böyle. Ancak demek istediğim medya manipülasyonlarına değil, hatta siyasi demeçlere dahi değil, o siyasi demeçleri verenlerin yani devleti yöneten sivil, asker bürokrat ve siyasilerin icraatlarına bakın. Gazetelerde manşet olan sözlerine değil.

    Yani bir dışişleri bakanı herhangi bir kamera karşısında “ABD, PKK’yı destekliyor NATO’dan çıkabiliriz” dediği zaman değil, çünkü sonuçta siyasi kişiliktir belki haftaya bakanlıktan alınacak veya hükümet başka bir karar alıp, farklı bir söylemde konuşmasını isteyecek. Dolayısı ile aynı bakan bir büyükelçiyi çağırıp, eline nota vermediği sürece veya NATO’ya yazılı bir protesto gitmediği sürece ne siyasi demeç ne de basında kopan fırtınaların bana göre bir ehemmiyeti yok. Çünkü politika ve özellikle dış politika böyle bir şey. Onlar ve bizimkiler işlerini yapıyor. Burada işini yapmayan daha doğrusu işini abartarak kaş yapayım derken göz çıkaran medya.

    Nitekim müşahhas bir örnek vermek gerekirse İsrail ve İran siyasilerini 30 yıldır dinleseydiniz her yıl savaş çıkacak sanırdınız. Oysa kişisel görüşüm tüm Ortadoğu ülkeleri arasında ikili olarak aralarında en az sorun olan en son savaşacak iki ülkedir. Uzun yıllardan beri ilk kez İsrail direk İran askerine saldırıda bulundu. O da geçenlerde kendisine karşı topçu roketi ile saldıran Suriye’deki İran birliklerine karşı hava saldırısı ve topçu roketi ile karşılık verdi.


    İsrail şimdiye kadar, eski Irak hava savunma sisteminden çok daha zayıf olan İran’a yani İran nükleer santraline hiçbir saldırıya teşebbüs etmezken, Irak Osirak nükleer santral inşaatına (1981-Opera operasyonu) ve Suriye’deki tesise (meşhur olay; F-15’in dış yakıt tankını Hatay’a bıraktığı saldırı) operasyon yaptı ve her ikisini de yok etti. Sonuç; her duyduğunuza ve okuduğunuza inanmayın.

    Ancak asla ve asla şunu demiyorum; “Türkiye’nin ABD ve NATO ile sorunu yok siyasiler yalan söylüyor” veya tersi “ABD ve NATO ile ipler kopmak üzere”. Demek istediğim hiçbirimiz kapalı kapılar ardında ne konuşulduğunu ve F-35’den S-400’e bir sürü bağımsız değişkenin olduğu bir ortamda ne olduğu gerçekten bilmiyoruz/bilemeyiz. Peki kim biliyor? Türk-ABD devlet başkanları, dışişleri ve diğer yetkili kurumlar.

    Demek istediğim belki son ambargo ve F-35 meselesinden dolayı aslında belki durum çok çok daha ciddi ve ambargonun devamı gelirse Türkiye’ye ciddi bir eksen kayması yaşayacak ve zor bir karar verecek. Belki S-400 ile ABD’ye koyduğumuz tavra Amerikalılar F-35 ile cevap vermek istiyorlar ve aslında durum çok ciddi değil. Her iki taraf da rahat ve senatonun veya lobilerin gazını alıp aynı tas aynı hamam devam etmek istiyor da olabilir. Trump’un F-35 konusundaki en son söz vermesi olayında olduğu gibi. Bilemeyiz. Daha doğrusu yetkililer biliyor, bilmeyen başta medya ve vatandaş.


    Aslında teşbihte hata olmasın F-35 ile ilgili durum şu; biz oğluna kızı (F-35) almaya çalışan erkek babası, onlarda kız evi naz evi. “Vermiyoruz” demiyorlar ama “evet” de demiyorlar. Biz ise ara sıra “benim oğluma kız mı yok” blöfleri çeksek de oğlanı üzmek istemiyoruz ve her fırsatta zırt pırt kızı istemeye devam ediyoruz.


    Hatta belki de MGK kararları ve yeni kırmızı kitaplarda düşman ve tehdit olarak NATO/ABD ile ilgili hiçbir şey yazılmadığına göre yani statüko devam ettiğine göre; hükümetin bana göre gerçek çılgın projemiz TF-X’i İngilizlerle, Altay’ı ve havadan bağımsız denizaltıları Almanlarla, milli anti-balistik füzeleri Fransız-İtalyanlarla yaparak hala daha NATO’yu en önemli güvence ve dost gördüğünü, hatta hatta bunu S-400’ü Rusya’dan almamıza rağmen Ruslara karşı da bir güvence gördüğünü söyleyebiliriz.
    Dolayısı ile yapılan tüm seçim veya referandum sonuçları tabi ki göstergedir saygı duyulur. Herhangi bir konuda vatandaş toplumsal duyarlılık gösterir ve milyonlarca imza toplar buna da saygı duyulur. Ancak ABD / NATO konusunda yapılan anketler için bu derece manipülasyon altında kalan vatandaşın tercihi bana sağlıklı gelmiyor. Bu konuda vatandaşın anket sonuçlarındansa askeri/sivil bürokrasinin kararları bana çok daha mantıklı geliyor.


    Bu sebeplerle zannımca, kim şu anda koşulsuz NATO savunuculuğu yapsa bazı konularda tutarsız kalacaktır. Buna bende dahilim ve özellikle belirtmek istiyorum. Aynı şekilde NATO’dan çıkalım veya çıkmadan NATO silahları yerine Rus-Çin silahları alalım diyenlerde bana göre savunma sanayinin ve ürünlerinin ve TSK envanterinin E’sinden anlamayan cahil olmasa da bu konularda bilgisiz veya teknik değil, ideolojik konuşan kişilerdir.


    Sorunun ikinci kısmında yani “Rus silahları alabilir miyiz?” sorusuna da daha önceki bölümlerde “Rus uçakları almalı mıyız?” sorusuna verdiğim cevapların altına denden koyarak okuyabilirsiniz. Gereksiz tekrar olmasın. Hatta benden önce çeşitli medya kuruluşlarında emekli havacı generaller de bunun çok maliyet/etkin ve politik/taktik açıdan mantıklı olmayacağını yazdı. Aslında bu iki cevap sadece uçak için değil. Hafif zırhlı araç, hafif silah, çeşitli taktik füzeler gibi düşük teknoloji içeren taktik silahlar hariç tüm platformlara yani uçak, gemi, tank, denizaltı ve stratejik sistemler için geçerlidir.

    O zaman platformlara bir göz atalım. Hava kuvvetlerinin muharip uçaklarının %100’ü ABD yapımı iken diğer yardımcı sınıf uçaklardan CN-235, C-160 ve A400M Avrupa ülkeleri ve diğer ülkelere ait (KT-1 Güney Kore). Muharip uçaklar ise tahmini olarak 270 civarı.

    Tahmini 238 adet F-16 şu versiyonlardan oluşmakta;
    -Blok30; 36 adet
    -Blok40; 102 adet
    -Blok50; 71 adet
    -Blok50+; 29 adet.


    F-4E 2020 .Terminatör/Phantom ise tahmini 32 adet.
    Yani toplamda (muharip + yardımcı sınıf) %90 üzeri NATO kaynaklı. Helikopterlerde de durum çok farklı değil. Mi-17’ler hariç tamamı NATO.


    Kara kuvvetlerindeki ana muharebe tanklarının Leopar modelleri Alman, geri kalanların tamamı M60 vb. Amerikan.
    Deniz kuvvetlerinin son yıllarda hızla yerli imkanlarla yapılan korvetlerin ve diğer gemilerin bile motorları Alman/Amerikan firmalarına ait ve diğer yerli üretim olmayan muharip gemiler özellikle firkateynler tıpkı tanklar gibi Alman ve Amerikan yapımı. Yani donamada da yedek parça yerli üretimlerle azaltılmaya başlandı ancak mevcut yedek parça ihtiyacı açısından yerli parçaların haricinde kalanların %100’ü NATO kaynaklı.


    Sanırım sözü uzatmaya gerek yok. Konuya yardımcı olması açısından kara ve deniz platform ve sistemlerini geçerek sadece havacılık üzerinden birkaç örnek vermek istiyorum. Önce şunu söyleyeyim 60 yılı aşkındır NATO sistemleri, silahları, eğitim, doktirin ve savaş konseptleri, silah ve savaş standartları vb. gibi birçok ortaklıkla yoğurulmuş TSK’nın NATO harici Rusya veya başka bir ülke ile stratejik ortaklığın ne kadar zor olduğunu bildiği halde savunma sanayi alanında yazıp-çizenleri hayretle görüyor ve izliyorum. Medyada “siyasi tavır olarak çıkarız Rusya’dan SU-57 alırız” diyenlere onlar kadar kızmıyorum. Çünkü bir ara SU-57 rüzgârı estiren ulusal medyada hiç kimse yukarıda yazdıklarımı, “SU-57, F-35 nedir?” bilmiyor ve tıpkı diğer askeri konuları bilmedikleri gibi. Ancak benim hayret ettiğim çeşitli medya/sosyal medya platformlarında yazan savunma sanayi ile ilgilenen kişiler olması. O yüzden bunları yazmaya kendimi mecbur hissettim.


    Son yıllardaki gelişmelere bakarsak; savunma sanayindeki artarak devam eden bazısı sadece yerli, bazısı hem milli hem de yerli üretime rağmen hala daha devam eden bir bağımlılık söz konusu. Konuyu TSK ile ABD/NATO arasındaki yedek parça tedarik ilişkisine dikkat çekerek bitirmek istiyorum. Bunun içinde gerçek bir olayı, bir hatırayı anlatacağım ve dikkat edin komple bir platformdan veya silah sisteminden bahsetmediğim gibi uçağın uçması için gerekli parçadan veya kullandığı mühimmatların satışından bile bahsetmeyeceğim. Sadece pilotların kaza anında hayatta kalmasından bahsedeceğim.


    Geçen sene bir mail aldım. Öteden beri ara sıra emekli generaller, askeri ateşeler veya üniversite hocalarımızdan mail almaya alışkınım ama bu seferki emekli bir devlet büyüğümüz, üst düzey diplomatımız idi. S-400 ile ilgili tüm yazılarımı okuduğunu bu konuda bir şey sormak istediğini yazıyordu. Hemen aradım ve telefonla görüşmeye başladığımızda ilerleyen yaşına ve aktif görev ve siyaseti bırakmasına rağmen gündemi ve S-400 ile ilgili mevzuları ne kadar ciddi takip ettiğini görünce önce şaşırdım sonra telefonda elimden geldiğince tarafsız ve öğrendiğim teknik bilgiler ışığında uzun uzun bilgi aktardım. Çünkü karşımdaki kişi bana soru soran gazetecilerin hiçbirinin bilmediği, araştırma zahmetine girmediği her şeyi araştırmış gayet mantıklı sorular soruyordu ve mesleği ile alakasız olan S-400 mevzusuna az çok hâkim olmuştu. Konu konuyu açtı ve Türk-ABD ilişkilerine kadar hatta 1975 Silah ambargosuna kadar dayandı. Nezaket ve alçak gönüllüğü bir yana özellikle Türk-ABD/NATO ilişkileri açısından yaşayan bir tarih ile konuştuğumu fark etmem fazla sürmedi ve anlattıklarından çok etkilenmiştim.

  2. #2

    Standart

    Telefondaki kişi Türkiye’nin Japonya ve ABD Büyükelçiliği, 6 yıla yakın Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı, Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Üyeliği, öğretim üyeliği, TV programları, uzun yıllar NATO’da Türkiye’yi temsilen üst düzey görevlerde bulunmuş ve çeşitli NATO toplantılarına katılmış ve milletvekilliği yanında en yaşlı üye sıfatı ile TBMM açılışlarında geçici Meclis Başkanlığı yapmış Sayın Büyükelçi Şükrü Elekdağ idi. Tıpkı Cumhurbaşkanlığı makamı gibi ölene kadar ünvanın devam ettiği nadir meslek dallarından olduğunu da bildiğim için gerçekten onur duymam da ayrı bir konu tabi ki.Bana naklettiği anısı 1974 Barış Harekatı’ndan sonra başlıyor ve 1975-78 yılları arasında uygulanan ambargo dönemimden bahsediyor. Sonradan çeşitli ABD’li diplomatların da itiraf ettiği gibi Amerikalılar o zamanki Ecevit Hükümeti’nin yani Türkiye’nin müdahale edeceğine pek inanmıyor ve zayıf ihtimal görüyorlar. Yani Barış Harekâtı sadece Rumlara değil onlara da sürpriz oluyor. Zaten o yıllar ünlü Watergate skandalı ile Başkan Nixon’ın koltuğunun salladığı yıllar.
    SAYIN BÜYÜKELÇİ ŞÜKRÜ ELEKDAĞ’IN İLGİLİ HATIRASINI AYNEN AKTARIYORUM
    Türkiye’nin 1974’te Kıbrıs’a Enosis’i önlemek (Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını önlemek) amacıyla yaptığı askeri müdahaleye tepki olarak, ABD Kongresi, Rum-Yunan lobilerinin çabalarıyla Türkiye’ye silah ambargosu uygulama kararı aldı. ABD yönetiminin ve Pentagon’un karşı çıkmalarına rağmen Kongre ambargoyu üç yıl sürdürdü. Bu karar, silah sistemleri bakımından tam anlamıyla ABD’ye bağlı olan TSK’ni derinden sarstı. Bu dönemde ordumuz parasını ödediği silahları ve cephaneyi alamadığı gibi, yedek parçaları da temin edemedi. Savaş uçağı arızalandığı zaman harekete geçen fırlatma koltuklarıyla (ejection seats) ilgili mekanizmalar sağlanamadığı için pilotlarımız peş peşe şehit oldu. O zamanlar “catapult” denilen bu mekanizmaları (askerler “ket-pat” diyorlardı) tüm gayretlere rağmen ülkemizde imal edemedik. O dönemde ben, Japonya’daki büyükelçilik görevimden alelacele Ankara’ya çağrılmış ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı’na tayin olmuştum. ABD Büyükelçisi William Macomber’le yaptığım görüşmeler sonucunda “ket-pat”’ların Amerika’dan kaçak olarak Türkiye’ye getirilmesi hususunda anlaştık. Tabii, ABD yasalarını açıkça ihlal eden ve daha sonra önemli diğer yedek parçaları da kapsayacak şekilde genişlettiğimiz bu kaçak sistemi, Pentagon’un el altından yardımı olmadan işletemezdik.
    Şimdi, ABD Dışişleri ile Pentagon’un bu riskleri neden göze aldıklarını anlatayım. Türkiye’nin NATO’ya katılmasından sonra ABD ile ilk yaptığı Antlaşma 1954 tarihli ” Kuzey Atlantik Antlaşması’na Taraf Devletler Arasında Kuvvetlerinin Statüsüne Dair Sözleşme”dir. Aynı yıl Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü ABD ile “Askeri Kolaylıklar Antlaşması”nı imzaladı. Türk-ABD ilişkilerindeki balayı döneminde Washington bu iki temel anlaşmaya dayanmak suretiyle onlarca üssün kurulmasını öngören ve Türkiye’deki ABD askeri faaliyetlerini kapsayan çok sayıda anlaşma imzaladı. O kadar ki, 1965’te NATO Dairesi Genel Müdürü olduğum zaman, 123 anlaşmayla karşılaştım. Her Kolordu ve Ordu komutanı, bunlara ilaveten Genelkurmay Başkanları Hükümet’ten yetki almaya gerek görmeden anlaşmalar imzalamışlardı. Türkiye’deki ABD Askeri birlikleri ve üsler tamamen kontrol dışındaydı. Gazeteler çok ağır bir üslupla bu durumu eleştiriyor, TBMM’de sert tartışmalar cereyan ediyordu. O yılların en aktüel ve yakıcı konusu buydu. Demirel Hükümeti’nin talimatıyla, önce ekleriyle birlikte bin sayfayı geçen bu anlaşmaları sistematize ve konsolide ederek hazırladığım tek metin üzerinde Genelkurmayla mutabakat sağladım, sonra da Hükümet tarafından kabul edilen bu metin üzerinde ABD tarafıyla müzakereleri Baş Müzakereci sıfatıyla yürüttüm. İki sene süren müzakereler sonucunda Türkiye-ABD 1969 Ortak Savunma Antlaşması imzalandı. Bunun üzerinden 6 sene geçip Tokyo’dan Ankara’ya döndüğümde, kaderin cilvesi, müzakere etmiş olduğum 1969 Ortak Savunma Anlaşması’nın feshini ABD tarafına bildirmek yine bana düştü. Gazetelerin “Morisson Süleyman” diyerek alaya aldıkları ve “Amerikan uydusu” olmakla itham ettikleri Başbakan Demirel, 1969 Antlaşmasını feshetme ve ülkemizdeki 10 istihbarat üssünü kapatma kararını alarak Washington’u şaşkına çevirdi. Zira, İstihbarat üslerinin kapanmasıyla ABD Sovyetler Birliği’nden sağladığı istihbaratın %50’sini kaybetmişti. Bu durum Pentagon’un ABD Hükümeti üzerinde, “Türklerle yeni bir anlaşma yapalım ve bunu Kongre’den geçirerek ambargoyu acele kaldıralım” şeklinde yoğun baskı yapmasına yol açtı. Ankara’da iktidardaki Demirel başkanlığındaki 1. Milliyetçi Cephe Hükümeti de yeni bir anlaşmayla ambargonun kalkmasını arzu ediyordu. Hükümet beni tekrar baş müzakereci olarak tayin etti. İki tarafın da acelesi vardı ve müzakerelerin 3 ayda bitirilmesini istiyorlardı. Washington istihbarat tesislerinin acilen açılmasını, TSK ise askeri yardımın gecikmeden başlamasını bekliyordu. “Ket-pat”ların Türkiye’ye kaçak olarak sağlanmasına ilişkin düzenleme işte böyle bir ortamda kotarıldı. Müzakeresi 8 ay süren ve 1976’da imzalanan yeni anlaşmanın ismi “Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması” (SEİA) oldu.
    Ancak, Askeri yardıma ilaveten ekonomik yardımı kapsayan ve bunları nicelik ve nitelik bakımından Türk makamlarının önerileri doğrultusunda belirleyen, ABD istihbarat ve askeri faaliyetleri üzerinde Türk makamlarının kontrol yetkisine kesinlik kazandıran bu antlaşma, ABD Senatosu tarafından onaylanmadı. Pentagon’un istihbarat kaybı konusundaki şikâyetlerine rağmen, Kongre, Türkiye’ye şartlar dayatarak ambargoyu kaldırma tutumundan vazgeçmedi. Ocak 1978’de iktidara gelen Ecevit Hükümeti riskli olmasına rağmen beni Washington’a ambargonun kaldırılması için müzakereye gönderdi. Karşıma Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu Başkanı Zabloki başkanlığında, Pentagon ve Dışişleri temsilcilerini de kapsayan büyük bir heyet çıktı. Müzakereler Kongre binasında yapıldı. Heyetteki milletvekilleri sorumsuzca davranıyor, yerel gazetelerine “Türk Büyükelçisini şöyle fırçaladık” diyebilmek amacını güden konuşmalar yapıyorlardı. Ancak, Carter yönetimi Türkiye ile ilişkilerini rayına oturma eğilimine girmişti.

  3. #3

    Standart

    Telefondaki kişi Türkiye’nin Japonya ve ABD Büyükelçiliği, 6 yıla yakın Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı, Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Üyeliği, öğretim üyeliği, TV programları, uzun yıllar NATO’da Türkiye’yi temsilen üst düzey görevlerde bulunmuş ve çeşitli NATO toplantılarına katılmış ve milletvekilliği yanında en yaşlı üye sıfatı ile TBMM açılışlarında geçici Meclis Başkanlığı yapmış Sayın Büyükelçi Şükrü Elekdağ idi. Tıpkı Cumhurbaşkanlığı makamı gibi ölene kadar ünvanın devam ettiği nadir meslek dallarından olduğunu da bildiğim için gerçekten onur duymam da ayrı bir konu tabi ki.Bana naklettiği anısı 1974 Barış Harekatı’ndan sonra başlıyor ve 1975-78 yılları arasında uygulanan ambargo dönemimden bahsediyor. Sonradan çeşitli ABD’li diplomatların da itiraf ettiği gibi Amerikalılar o zamanki Ecevit Hükümeti’nin yani Türkiye’nin müdahale edeceğine pek inanmıyor ve zayıf ihtimal görüyorlar. Yani Barış Harekâtı sadece Rumlara değil onlara da sürpriz oluyor. Zaten o yıllar ünlü Watergate skandalı ile Başkan Nixon’ın koltuğunun salladığı yıllar.
    SAYIN BÜYÜKELÇİ ŞÜKRÜ ELEKDAĞ’IN İLGİLİ HATIRASINI AYNEN AKTARIYORUM
    Türkiye’nin 1974’te Kıbrıs’a Enosis’i önlemek (Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını önlemek) amacıyla yaptığı askeri müdahaleye tepki olarak, ABD Kongresi, Rum-Yunan lobilerinin çabalarıyla Türkiye’ye silah ambargosu uygulama kararı aldı. ABD yönetiminin ve Pentagon’un karşı çıkmalarına rağmen Kongre ambargoyu üç yıl sürdürdü. Bu karar, silah sistemleri bakımından tam anlamıyla ABD’ye bağlı olan TSK’ni derinden sarstı. Bu dönemde ordumuz parasını ödediği silahları ve cephaneyi alamadığı gibi, yedek parçaları da temin edemedi. Savaş uçağı arızalandığı zaman harekete geçen fırlatma koltuklarıyla (ejection seats) ilgili mekanizmalar sağlanamadığı için pilotlarımız peş peşe şehit oldu. O zamanlar “catapult” denilen bu mekanizmaları (askerler “ket-pat” diyorlardı) tüm gayretlere rağmen ülkemizde imal edemedik. O dönemde ben, Japonya’daki büyükelçilik görevimden alelacele Ankara’ya çağrılmış ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı’na tayin olmuştum. ABD Büyükelçisi William Macomber’le yaptığım görüşmeler sonucunda “ket-pat”’ların Amerika’dan kaçak olarak Türkiye’ye getirilmesi hususunda anlaştık. Tabii, ABD yasalarını açıkça ihlal eden ve daha sonra önemli diğer yedek parçaları da kapsayacak şekilde genişlettiğimiz bu kaçak sistemi, Pentagon’un el altından yardımı olmadan işletemezdik.
    Şimdi, ABD Dışişleri ile Pentagon’un bu riskleri neden göze aldıklarını anlatayım. Türkiye’nin NATO’ya katılmasından sonra ABD ile ilk yaptığı Antlaşma 1954 tarihli ” Kuzey Atlantik Antlaşması’na Taraf Devletler Arasında Kuvvetlerinin Statüsüne Dair Sözleşme”dir. Aynı yıl Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü ABD ile “Askeri Kolaylıklar Antlaşması”nı imzaladı. Türk-ABD ilişkilerindeki balayı döneminde Washington bu iki temel anlaşmaya dayanmak suretiyle onlarca üssün kurulmasını öngören ve Türkiye’deki ABD askeri faaliyetlerini kapsayan çok sayıda anlaşma imzaladı. O kadar ki, 1965’te NATO Dairesi Genel Müdürü olduğum zaman, 123 anlaşmayla karşılaştım. Her Kolordu ve Ordu komutanı, bunlara ilaveten Genelkurmay Başkanları Hükümet’ten yetki almaya gerek görmeden anlaşmalar imzalamışlardı. Türkiye’deki ABD Askeri birlikleri ve üsler tamamen kontrol dışındaydı. Gazeteler çok ağır bir üslupla bu durumu eleştiriyor, TBMM’de sert tartışmalar cereyan ediyordu. O yılların en aktüel ve yakıcı konusu buydu. Demirel Hükümeti’nin talimatıyla, önce ekleriyle birlikte bin sayfayı geçen bu anlaşmaları sistematize ve konsolide ederek hazırladığım tek metin üzerinde Genelkurmayla mutabakat sağladım, sonra da Hükümet tarafından kabul edilen bu metin üzerinde ABD tarafıyla müzakereleri Baş Müzakereci sıfatıyla yürüttüm. İki sene süren müzakereler sonucunda Türkiye-ABD 1969 Ortak Savunma Antlaşması imzalandı. Bunun üzerinden 6 sene geçip Tokyo’dan Ankara’ya döndüğümde, kaderin cilvesi, müzakere etmiş olduğum 1969 Ortak Savunma Anlaşması’nın feshini ABD tarafına bildirmek yine bana düştü. Gazetelerin “Morisson Süleyman” diyerek alaya aldıkları ve “Amerikan uydusu” olmakla itham ettikleri Başbakan Demirel, 1969 Antlaşmasını feshetme ve ülkemizdeki 10 istihbarat üssünü kapatma kararını alarak Washington’u şaşkına çevirdi. Zira, İstihbarat üslerinin kapanmasıyla ABD Sovyetler Birliği’nden sağladığı istihbaratın %50’sini kaybetmişti. Bu durum Pentagon’un ABD Hükümeti üzerinde, “Türklerle yeni bir anlaşma yapalım ve bunu Kongre’den geçirerek ambargoyu acele kaldıralım” şeklinde yoğun baskı yapmasına yol açtı. Ankara’da iktidardaki Demirel başkanlığındaki 1. Milliyetçi Cephe Hükümeti de yeni bir anlaşmayla ambargonun kalkmasını arzu ediyordu. Hükümet beni tekrar baş müzakereci olarak tayin etti. İki tarafın da acelesi vardı ve müzakerelerin 3 ayda bitirilmesini istiyorlardı. Washington istihbarat tesislerinin acilen açılmasını, TSK ise askeri yardımın gecikmeden başlamasını bekliyordu. “Ket-pat”ların Türkiye’ye kaçak olarak sağlanmasına ilişkin düzenleme işte böyle bir ortamda kotarıldı. Müzakeresi 8 ay süren ve 1976’da imzalanan yeni anlaşmanın ismi “Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması” (SEİA) oldu.
    Ancak, Askeri yardıma ilaveten ekonomik yardımı kapsayan ve bunları nicelik ve nitelik bakımından Türk makamlarının önerileri doğrultusunda belirleyen, ABD istihbarat ve askeri faaliyetleri üzerinde Türk makamlarının kontrol yetkisine kesinlik kazandıran bu antlaşma, ABD Senatosu tarafından onaylanmadı. Pentagon’un istihbarat kaybı konusundaki şikâyetlerine rağmen, Kongre, Türkiye’ye şartlar dayatarak ambargoyu kaldırma tutumundan vazgeçmedi. Ocak 1978’de iktidara gelen Ecevit Hükümeti riskli olmasına rağmen beni Washington’a ambargonun kaldırılması için müzakereye gönderdi. Karşıma Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu Başkanı Zabloki başkanlığında, Pentagon ve Dışişleri temsilcilerini de kapsayan büyük bir heyet çıktı. Müzakereler Kongre binasında yapıldı. Heyetteki milletvekilleri sorumsuzca davranıyor, yerel gazetelerine “Türk Büyükelçisini şöyle fırçaladık” diyebilmek amacını güden konuşmalar yapıyorlardı. Ancak, Carter yönetimi Türkiye ile ilişkilerini rayına oturma eğilimine girmişti.

Benzer Konular

  1. silahlarını temizlemezse
    By KinG Of DeatH in forum Fıkralar
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 07-02-2008, 07:30 PM

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]