Gayet sıcak ağırladığımız Suudi Kralı Abdullah’ın büyük dedesinin kellesini kesmiştik


İmparatorlukların yıkılışının üzerinden uzun seneler geçmesinden sonra eski ilişkilerin tamamen tersinin yaşanması ve dostların düşman, düşmanların da dost olmaları sık rastlanılan bir hadisedir.

İşte, bu değişikliğin tam bir örneği: Biz, hafta içerisinde Türkiye’ye gelen ve sadece baklava merakı değil, kullanacağı tuvaletler bile basında geniş yer bulan Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın büyük büyük dedesi Abdullah bin Suud’u İstanbul’da idam etmiştik. Vehhabi mezhebini yaymak uğruna 19. yüzyılın başında devlete isyan eden Abdullah bin Suud, Mekke ile Medine’yi bile yakıp yıkmış ve onbinlerce masumun kanına girmişti. İsyan güçlükle bastırılmış, yakalanıp Mısır üzerinden gemiyle İstanbul’a getirilen Abdullah üç gün boyunca sorgulandıktan sonra 1820’nin 27 Şubat günü Bayezid’de zamanın hükümdarı İkinci Mahmud’un huzurunda kafası kesilerek idam edilmişti. Suudi, daha doğru teláffuzuyla "Saudi" Arabistan’ın ismi bile, Kral Abdullah’ın büyük büyük dedesi olan işte bu Abdullah bin Suud’dan geliyor.

SUUDİ Arabistan Kralı Abdullah bu hafta Türkiye’de idi ve majestelerinin ziyareti memleketin gündemini baştan aşağı değiştirdi.

Üç gün boyunca, Kral’ın baklavayı nasıl sevdiğinden kaldığı otelde kullandığı tuvaletlerin yönüne ve beraberindeki prenslerle hizmetkárların sayısından Sevda Tepesi meselesine varıncaya kadar önemli bir resmi ziyaretin nasıl tam bir magazin haline getirilebileceğini başarıyla ispat ettik. Ziyaretin asıl sebebi olduğu daha ilk bakışta anlaşılan "İran’a ve dolayısıyla Hizbullah’a karşı Amerika destekli bir Sünni pakt" projesine de bu magazinel toz-duman arasında basınımız tabii ki pek yer vermedi.

Kral Abdullah’ın aslında son derece önemli olan Türkiye ziyaretinin bu şekilde haberleştiğini görünce, Kral ile ilgili olan ve üzerinde hiç durulmayan bir başka konuyu da ben hatırlatayım dedim: Abdullah’ın ismini taşıdığı büyük büyük dedesini bundan 186 sene önce, 1820 Şubat’ında İstanbul’da kellesini keserek idam etmiş olduğumuzu...

İşte, okullarımızdaki tarih derslerinde öğretilmeyen, adı sadece ihtisas kitaplarında geçen ama yaptıkları bize pek pahalıya málolan büyük dede Abdullah’ın, yahut tam adıyla Abdullah bin Suud’un kanlı bir şekilde noktalanan macerası:

Herşey, Arap yarımadasının ortasında bir yerlerde 1703’te doğan ve Abdülvehhab adı verilen bir çocuğun küçük yaşlarda İslámi ilimlere merak salmasıyla başladı...

Abdülvehhab, kendisinden 500 yıl önce yaşamış şeriat álimi İbni Teymiyye’nin yolundan gitti ve olgunluk çağına geldiğinde sonraki asırlarda kendi adıyla anılıp "Vehhabilik" denecek olan mezhebin temellerini attı.

Vehhabilik, Hazreti Muhammed’in zamanındaki hayat tarzına dönülmesi demekti ve Vehhabiler’e göre peygamberin yaşadığı devirde mevcut olmayan yahut hoş karşılanmayan ne varsa yasak edilmeliydi. Meselá altın ve ipek kullanmak peygamber zamanında haram kabul edilmişti ve dolayısıyla erkekler altın takamaz, ipekten yapılmış elbiseler giyemezlerdi. İslámiyet’te mezar diye bir kavram da yoktu; mezarın bırakın ziyareti, yerinin belli olması bile cehennemin kapılarını açacak bir kabahatti.

Abdülvehhab 84 yaşında öldü, kurduğu mezhebi yayma vazifesi damadı Muhammed’e düştü ama Vehhabiler, Arap yarımadasının ortasındaki Necd bölgesinde çeyrek asır boyunca sessiz sadasız, kapalı bir toplum halinde yaşadılar. Vehhabi sisteminin dünyaya yayılması işini bir başka Abdullah, Abdülvehhab’ın damadı Muhammed’in torunu olan Abdullah bin Suud başlattı.

Abdullah’a göre fikirleri yaymak ve insanları ikna etmek için tek bir yol vardı: Kılıç... Onbinlerce başıbozuğu yanına toplayıp İstanbul’a isyan bayrağını açtı ve 1801’de Arap Yarımadası’ndan tááá Irak’a gidip Kerbelá’ya saldırdı. Çoluk-çocuk demeden üç günde 5 binden fazla kelle kesti, sonra büyük dedesi Abdülvehhab’ın "dinde mezar yoktur" düşüncesini hayata geçirme aşkıyla Hazreti Muhammed’in torunu Hazreti Hüseyin’in sandukasını ateşe verdi. Bu kadarla da kalmadı, ertesi sene Taif’e gitti ve Taifliler’i kıtır kıtır kesti. Önünde artık Mekke ile Medine’nin yolu uzanıyordu, gitti, her iki şehre de girdi ve oralarda yaşayan binlerce kişinin canını aldı. Hışmından sadece insanlar değil, din büyüklerinin mezarları bile nasibini aldı, peygamberin Medine’deki türbesinin dışında ne kadar mezar varsa hepsini yerle bir etti.

Kutsal topraklarda artık sadece terör hákimdi. Hac yolu seneler boyu kapalı kaldı ve uyarılara kulak asmadan Mekke’ye doğru yola çıkanlardan da hiçbir haber alınamadı.

Tahtta bulunan İkinci Mahmud, Abdullah’ın terörüne karşı çaresizdi ve 1819’da Mısır’da sultanlar gibi hüküm süren vali Kavalalı Mehmed Ali Paşa’dan yardım istemek zorunda kaldı. Padişahtan "Abdullah’ı yakalayıp bana gönderesin" meálinde ferman alan Mehmed Ali Paşa, oğlu İbrahim Paşa’yı Mısır ordusunun başına geçirip Arap yarımadasının iç kısımlarına gönderdi, Abdullah, aylar süren takipten ve kanlı çatışmalardan sonra sağ olarak yakalanıp Mısır’a götürüldü ve İskenderiye’de bir gemiye kondu ve İstanbul’a yollandı.

Binlerce kişinin katili, imparatorluk başkentine 1820 Şubat’ının ikinci haftasında ulaştığında Müslümanlar bayram yapıyorlardı ve adalet yerini birkaç gün sonra buldu: Abdullah’ın kafası, Bayezid Meydanı’nda Sultan Mahmud’un huzurunda Bostancıbaşı Halil Ağa’nın kılıcıyla bir vuruşta kesildi ve Osmanlı tarihinin bu en kanlı teroristi tarihe intikal etti.

Hafta içerisinde Türkiye’ye gelen Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdüláziz el Suud’un ceddi olan ve "Suudi", daha doğrusu "Saudi" Arabistan’a adını veren Abdullah bin Suud’un hikáyesi, işte böyle.

İmparatorlukların yıkılışının üzerinden uzun seneler geçmesinden sonra, bir zamanlar varolan ilişkilerin bu defa tamamen tersinin yaşanması sık rastlanılan bir hadisedir. Eski dostlar düşman, düşmanlar da dost olabilirler ve vaktiyle idam etmiş olduğumuz Abdullah bin Suud’un torununun torunu Kral Abdullah’ı bugün bu kadar sıcak şekilde karşılamamız da zamanın getirdiği değişikliklerin gayet güzel bir örneğidir.

Resmi tarihler Abdullah’ın idamını böyle yazdılar

CEVDET Paşa, kendi adını taşıyan tarihinde, Abdullah bin Suud’un Arabistan’da yakalanıp İstanbul’a getirilişini bütün ayrıntılarıyla anlatır. Abdullah’ı taşıyan gemi Haliç’te özel bir iskeleye yanaşmış, gemiden zincire vurulmuş olarak indirilen Abdullah hapishaneye kapatılmış ve cezası üç gün devam eden bir sorgudan sonra verilmiştir.

İşte, Abdullah bin Suud’un Cevdet Paşa’nın meşhur "Tarih-i Cevdet"inin 11. cildinin 15. sayfasında anlatılan İstanbul’a getiriliş öyküsünün ve idamının günümüz Türkçesi’yle özeti...

"...Mısır’dan İstanbul’a gönderilen Abdullah bin Suud ile adamlarını taşıyan gemi Haliç’e girdi ve Eyüpsultan civarındaki Defterdar İskelesi’ne yanaştı.

...Abdullah ile adamlarının boyunlarına çifte zincir vurulmuştu. Divanyolu’ndan geçirilip Babıáli’ye getirildiler ve sadrazamın huzuruna çıkartıldılar. Sadrazam, Abdullah’ı Mısır’dan getiren kapı kethüdasına, tatar ağasına, geminin kaptanına ve diğer görevlilere samur kürkler hediye etti ve her birine ömür boyu gelir bağladı. Abdullah’la adamları, Bostancıbaşı’nın hapishanesine gönderilip Mekke’yle Medine’den çaldıkları malların ortaya çıkartılması için üç gün boyunca sorguya çekildiler.

Hünkár, o gün yapılan cirit ve mızrak oyunlarını seyretmek için eski saraya gitmişti. Abdullah’ı adamlarıyla beraber eski saraya götürüp huzura çıkardılar. Hünkár mahkûmları bir müddet seyrettikten sonra idamlarını emretti.

Sorguları sırasında Mekke ile Medine’den ve Hazreti Hüseyin’in Kerbelá’daki türbesinden çaldıkları bazı mallar hakkında Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa tarafından hapsedilen öteki adamlarının bilgi sahibi oldukları öğrenilmişti. Bu konuda Mısır’a gereken yazılar yazıldı. Kahvecibaşı da, Mehmed Ali Paşa ile oğlu İbrahim Paşa’ya kılıç, kalkan ve fermanlar götürmek üzere Mısır’a yollandı."



Murat Bardakçı