DEMOKRASI KAVRAMI
Demokrasi iktidarın halkçı kökenli olduğunu savunan ve iktidarı halka dayandıran teoridir. Amerika cumhurbaşkanlarından Abraham Lincoln’un çok ünlü olmuş “demokrasi halkın, halk içim, halk tarafından yönetimidir” tanımına göre bir ülkede uygulamada demokrasi olabilmesi için halkın aynı zamanda yönetilen ve yöneten olması veya en azından yönetilenlerin (halkın) büyük bölümünün iktidarın kullanılmasına katılması gerekmektedir. Birinci bölümün iktidar kavramı ve batı demokrasisi ayrımında demokrasi ile ilgili açıklamalara ek olarak biraz aşağıda deyineceğimiz çok farklı demokrasi anlayışları, çok farklı tanımlar nedeniyle demokrasinin tam bir tanımını yapmak olanaklı görünmemektedir.
Kaldı ki, demokrasi konusunda bugün siyasal yaşamın motoru konumunda olan siyasal, partilerin tümü tarafından bir belirsizlik görülmektedir. Bu belirsizliğin nedeni, aşırı sağdan aşırı sola kadar siyasal eğilimleri temsil eden her bir siyasal partinin kitleyi çevrelemek için demokrasiyi özü itibariyle değil biçimsel olarak kullanmasıdır. Aşırı sağ ve sol partilerin özgürlükçü, çoğulcu içerikden yoksun demokrasi anlayışı ile liberal görünümlü (sol merkez, sağ partilerin çoğulcu özgürlükçü ve insan haklarına saygılı demokrasi anlayışı birbirinden çok farklıdır. Kuşkusuz her bir siyasal, eğilim yönetenler yönetilenler çerçevesinde, benimsediği ideolojiye göre belirlenen bir İktidar siste*mine dayanmaktadır. Diğer bir deyişle yönetenler ellerindeki güç kullanma ve yaptırım tekeli ile yönetilenlerde seçim aracı ile yönetenleri iş başına getirme olanağı ile uyumlu diyalogun toplum yaşamında ilişkileri belirleyebilmesidir.
Demokrasi düşüncesi, genel olarak aşağıdaki öğelerden oluşur:
- Kişi - toplum ilişkilerinin belirlenmesi sürecine halkın tümüyle katılması;
- Azınlık haklarına saygılı bir çoğunluk yönetiminin sağlanması;
- Kişiye ait hak ve özgürlüklerin korunması;
- Toplumun tüm üyelerine fırsat eşitliğinin sağlanması,


Bu dört niteliği biraz daha açarak demokrasiyi aynı zamanda diğer siyasal rejimlerden ayıran özelliklerden de söz edebiliriz. Demok*rasilerde genel politikayı belirleyen ve yapanlar diğer bir deyişle yöne*tenler, belirli aralıklarla yapılan seçimlerde halk tarafından belirlenmek*te ve denetlenmektedir. Ayrıca, seçimlerin bu işlevi, çıkar ve baskı grupları aracılığı ile sürdürülen denetimle de pekiştirilmektedir.
Demokrasi, eşitlik kavramını her zaman içermiştir. Ancak fırsat eşitliği ilkesi çok değişik anlamlara gelebilir: - Çalışıp, gayret gösteren her bireye insani yaşam açısından eşit bir hak tanıma anlamına Ve*yahut bir bireye daha geniş olanaklar sağlayabilmesi için toplum içi yarışmasında eşit hak sahibi olması anlamına gelmektedir.
Demokrasilerdeki temel ilkelerden biri olarak kabul edilen siyasal eşitlik, yöneticilerin seçiminde eşit oy hakkı biçiminde uygulamaya yansımakta ve önceden belirlenmiş niteliklere sahip olanlara verilmek*tedir. Her oy eşit etkinliktedir ve bu nitelikleri taşıyan herkes tek oy* hakkına sahiptir. Kuşkusuz, demokrasilerde halkın yönetici kadro üze*rindeki etkinliği bazı koşulların da gerçekleşmesine bağlı olup bu ko*şullar yöneticileri seçeceklerin tercihlerini özgür bir biçimde yapmasını, yönetici adaylarına ise serbest rekabet koşullarının sağlanmasın ge*rektirmektedir. Tercihlerin özgür bir biçimde yapılıp yapamadığı ve serbest rekabet koşullarının neyi ifade ettiği tartışmaları süregelmekte*dir. Bunların çözümü genel bir ölçüte bağlanarak getirilemez, ancak sosyal değerler sistemi içinde çözümlenebilir.
Demokrasilerde kararların belirlenmesine de çoğunluk ilkesi geçerlidir. Ancak bu ölçütlerin tümü bir arada kullanılarak siyasi siste*min demokratikleştiği konusunda bir fikir edinmek olanaklıdır. Gladsto*ne bu konuda şöyle demiştir: “Bir ulus denilecek büyüklükteki Halk, hiçbir zaman kendisini, yönetmemiştir insan yaşamında erişilmesi mümkün olan en yüksek düzey yönetenlerin seçilmesidir.” Gerçekten demokrasi de bu amaca yardım edebilecek bir araç, ancak temsili bir sistem olabilir.
Temsili bir sistemden söz edildiğinde ortaya yeni bir sorun çık*maktadır: Azınlık hakları ile çoğunluk haklarının karşılıklı durumları. Şöyle ki, bir demokraside çoğunluk hakları nerede sona erer, azınlık hakları nerede başlar? Bu sorunun getireceği geniş tartışmalara girişmeden sadece şunu belirtelim ki; azınlığın çoğunluk olma ve iktidara gelebilmenin çoğunluk tarafından önlenememesi demokrasinin ana ilkesidir. Bu ilkeyle, kitlenin büyük bir kısmının seçme yapması sonucu azınlık çoğunluğa, çoğunluk azınlığa dönüşebilmektedir.
Günümüzde ülkelerin büyük çoğunluğu demokrasi anlayışına sıkıca bağlı olduğunu söylemektedir. Bu demokrasinin bir meşruluk ilkesi olmasından ileri gelmektedir. Sistemler kendilerini meşrulaştır*mak için demokratik, görünmek zorundadırlar. Demokratik görünüm ise ancak iktidarlar halk otoritesine dayandığı zaman sağlanabilir. ikti*darın halk otoritesine nasıl dayandırılacağı sorunu ise hala farklı sis*temler arası tartışmalara kaynaklık etmektedir. Temsil mekanizması, çoğunluk yönetimi muhalefet, iktidarın, kontrolü, rekabet bu tartışma konularına verebileceğimiz çok sayıdaki örneklerden sadece bir kaçıdır. İşte bu nedenlerle, demokrasilerinne olduğu ve nasıl işlemesi gerekti*ği sorunu yapısal ve davranışsal olmak üzere farklı yaklaşımların orta*ya çıkmasına neden olmaktadır. Demokrasi kavramı, genel olarak, hem bir fikirler bütününü hem de belirli bir siyasal sistemi ifade etmek*tedir.
Siyasal olarak, yönetenlerin iktidarını sınırlamak için girişilen çaba ve eylemler (halk temsilcileri meclisleri, oy hakkının genişlemesi gibi) sonuçta yönetenler ile yönetilenlerin birbirine kaynaşması ve yaklaşması amacına yönelmiştir. Anayasacılık hareketleri sonucu dev*letin (siyasal iktidarın) bir anayasayla sınırlandırılması ile demokrasi paralel bir biçimde oluşmuş ve gelişmiştir.
Demokratik düşünce mutlak iktidarlara karşı mücadele aracı olarak kullanıldığı sürece görevi, iktidarın sınırlandırılmasının bir değiş*keni olarak görünmüştür. Ulus egemenliğinin ve onun iktidarının tem*silcileri aracılığıyla kullanılmasının kabulü, kralı bertaraf etmek ya da en azından Kralın iktidarını sıkı sıkıya sınırlamayı amaçlamıştır. İktidar de*mokratik bir görüntü kazandıktan sonra demokrasi azınlıktan kurtulur ve iktidarı sınırlamak aracı olmaktan çıkar. Böylece demokrasinin işlevi artık sadece iktidarı haklı göstermek olur. Bu durumda temelini tüm vatandaşlara dayandıran ve daha sağlam biçimde doğrulayan iktidarın sınırlanması sorun olma niteliğini yitirebilir.
II - KLASİK DEMOKRASİ
Klasik demokrasi, batı demokrasisi liberal demokrasi, siyasal demokrasi çoğulcu demokrasi hepsi aynı olguyu ifade eden deyimler*dir. Diğer demokrasi anlayışı ise Marxist demokrasidir. Klasik demok*rasi, tarihsel olarak ilk ortaya çıkan demokrasi türü olup demokrasinin klasikleşmiş biçimidir. Bu tür birbirinden farklı değişik siyasal ve kurumsal sistemlerle bağdaşabilmektedir: Başkanlık rejimi, tek ve çift partili parlamenter rejim gibi. Çoğulcu demokrasi toplumda sayıca fazla olanların düşüncesini temsil edenlere iktidarı vermeyi amaç alır.
Batı kültürünün bir ürünü olan ve bu kültürün değerler sistemine dayanan liberal demokrasi kapitalist pazar ekonomisine gerek duyduğu, sosyal ve siyasal kurumlardan oluşmaktadır. Piyasa ekonomisinde kişisel girişime dayanan kapitalist ekonominin yeşermesini, güçlenme*sini sağlayan ortam liberal demokrasidir. Bu tür demokrasinin özellik*leri genel oy, siyasal çoğulculuk ile kişi hak ve özgürlüklerinden oluş*maktadır: Genel oy ilkesi bütün vatandaşların, oy hakkı olacağını varsayar. Ancak yaş ve milliyet gibi koşulların kısıtlayıcı zorunluluğu yanında ülkede oturan tüm kişilerin oy hakkına sahip olması yanında vergi ödeme, gelir durumu, oturma süresi, öğrenim düzeyi gibi fazla*dan aranılan koşullarla seçmenlerin elenmesiyle bağdaşamaz. Ayrıca genel oy dolaysız olduğunda, yani halkın temsilcilerini aracısız bir biçimde seçebileceği durumlarda daha demokratiktir. Siyasal Çoğul*culuk; Vatandaşların örgütlenmiş birçok siyasal eğilimi temsil edensiyasal partiler arasında bir seçme yapabildiği durumlarda bir seçimden söz edilebilir. Bu konuda farklı olasılıklara göre amaçları tanımla*mak, faaliyet programlarını hazırlamak ve onları halka sunmak siyasal partilerin görevidir. Seçmenin serbest olabilmesi için halkın rakip partiler tarafından tam olarak aydınlatılması zorunludur. Bu da, basın, dernek, toplantı gibi temel hak ve özgürlüklerin tanınması ve fiilen kullanılması ve radyo, televizyon gibi çağdaş haberleşme ve ifade araçlarının kullanılmasını gerektirir
1-Klasik Demokrasinin Oluşturduğu Ortam
Batı demokrasisi ile ilgili açıklamalara dayanarak klasik demokrasi ulus-devlet aşamasına varmış toplumlarda ortaya çıkmıştır. Klasik demokrasi Hıristiyan felsefesinin etkisinde Hıristiyan ülkelerde ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Klasik demokrasi çağa göre ileri sayılabilecek belirli bir kültür düzeyine ulaşmış ülkelerde doğmuştur. Böylece demokrasiyle kültür arasında sıkı bir ilişki vardır.


a- siyasal kültür
Toplumda birbiriyle etkileşim sürecinde olan insanlar ortak ey*lemleri konusunda fikir ve beklentileri tutum ve inançlar oluştururlar. Bu fikir, beklentileri tutum ve inançlar bütününe kültür sistemi denilir. Böylelikle her toplumun kendine özgü bir kültür sistemi vardır. Ne var ki, toplum türdeş bir yapı oluşturmadığı ve toplum içerisinde çeşitli ve çoğu kez birbirleriyle rekabet yâda çelişki durumunda olan gruplar,var olduğu için toplumun oluşturduğu genel kültür, sisteminde de toplumsal alt gruplara ait alt kültürler vardır. Genel toplumu ele aldı*ğımızda, ulusal bütünün egemen kültür sistemi içinde bölgesel ve yerel alt kültür sistemleri var olabilir. Bu alt kültür sistemlerinin siyasalalanda önemli etkileri vardır. Bazı alt kültürler ulusal düzeyde egemen olan ve siya§al iktidarca resmileştirilen kültürün doğrultusunda olma*yıp, bunu yıpratıcı hiç değilse etkisiz hale getirici eylemlere yönelikolabilir.
Toplumun bütün içindeki kültür sistemiyle alt kültürlerin varlığını siyasal bir önem taşıdığı bir gerçektir. Farklılıklar toplumun bütün zen*ginliğini, yaratıcı dinamizmini getirmekle beraber farklılıklar önemli veyolun çelişkiler getirdiği zaman toplumun devam ettirilmesi için ön koşul olan toplumsal uyum yitirilmiş olabileceğinden sistem dağılır. Bu, bağlamda çalışmaların yoğunluğu ve şiddeti toplumun çözülmesine yol açar. Bu nedenledir ki siyasal sistemin işlerliği için siyasal kültürün asgari bir uyum sağlaması gereklidir: Her siyasal sistemde kişilerineylemlerine anlam veren, kurumlara saygıyı sağlayan ve siyasetinmeşruluğunu kanıtlayan bir siyasal kültür vardır. Siyasal kültür kişininsiyasal davranışını, belirlediği gibi toplumun değer ve normlarından oluşan siyasal sistem yapısını da biçimlendirir. Başka bir deyişle siya*sal sistem toplumdaki egemen siyasal kültürün ürünü olup ikisi arasın*da etkileşim kuvvetlidir.
Demokrasiye uygun siyasal kültür nedir? Nasıl olmalıdır? Bilindi*ği gibi, demokratik hükümetin başlıca özelliği iktidar ile sorumluluk arasında maksimum bir denge kurmasındadır. Demokratik hükümet kararlarını uygulamak için belirli bir hareket serbestîsine ve iktidara sahiptir. Ancak aldığı kararlar yurttaşın istek, umut ve beklentilerinin doğrultusundadır. Demokratik siyasal sistemde yurttaşların isteklerini öğrenmek için hükümetin elinde bilgi alma olanakları vardır. Bununla beraber unutmamak gerekir ki, demokrasinin işlemesi için kusursuz bir anayasa ve kurumlar yeterli değildir. Demokratik siyasal sistemin işlemesi için demokrasiye uygun bir siyasal kültürün de toplum içeri*sinde egemen durumda olması gerekir. Demokrasi rejiminin biçimsel çerçevesi yanında yurttaşların da otorite anlayışları demokratik fikirler doğrultusunda olmalıdır. Demokrasiye uygun fikirler nelerdir? Toplum*daki egemen görüşe göre bireyin değeri mutlaktır. Bireyin değerinin üstün görülmesi bireylerin fikirlerinin diğerlerince sayılmasına yol açar. Ve siyasal sisteme katılmayı sağlar. İktidar, çoğunluğun fikirlerini tem*sil edip onlara uygun bir biçimde toplumu yönettiği sürece, toplumun tüm kesimleri ve gruplarınca meşru otoriteye sahip kabul edilir.
b - Teknik Çevre
Demokrasinin oluşum ve gelişmesi teknik ilerlemelerle ilişkilidir. Klasik demokrasi birinci sanayi devrimi (buhar makinesi, tren, dokuma tezgâhtan) ile ortaya çıkmış, ikinci sanayi devrimi ile (elektrik motoru, patlamalı motor) pelişri1iştir. Batı ülkelerinin varlığı üçüncü teknik dev*rim (elektronik, atomik güç, otomasyon, kamuoyunu kontrol etmek ve saptamak için modern teknikler) aşamasında ilk baştaki oluşumun koşulları değiştiğinden- klasik demokrasi için bir takım sorunlar ve güçlükler belirmiştir. Klasik demokratik mekanizmaların üstünlüğü teknokrasi olgusu nedeniyle tartışma konusu olmuştur.
c- Ekonomik Çevre
Klasik demokrasinin doğuşu ve gelişmesi liberal kapitalizmin ortaya çıkması ve' gelişmesi ile aynı zamandadır. Bu beraberlik birçok biçimde yorumlanabilir.
Marxist yoruma göre siyasal kurumlar belirli bir sosyo-ekonomik yapıya bağ1ı olarak oluşan üst yapılardır. Toplumun alt yapısını üretim gücü ile üretim ilişkilerinden oluşan ekonomik yapı oluşturur. Toplum*sal yaşamın diğer kurumları ve yapıtları (inançlar, sanat, din, siyasal rejim) sosyo-ekonomik alt yapıya dayanan ve ona göre biçimlenen üst yapılardır. Bu yüzden de kapitalizm liberalizmin bir ürünüdür. Marx “su değirmeni feodaliteyi, buhar makinesi kapitalizmi yarattı” derken feodalitenin ortaya çıkışında siyasal etkenlerin önemini göz önünde tutmamıştır, Kuşkusuz su değirmeni feodalitenin oluşmasında rol oy*namıştır, Fakat Duverger'in dediği gibi Roma imparatorluğu'nun par*çalanmasıyla siyasal otoritenin zayıflamasının da feodalitenin oluşma*sında etkisi büyük, olmuştur. Bu nedenle ekonomik yapının kurumları tayin ediciliği mutlak değildir.
Ayrıca büyük siyasi biçimlerin algılanması ekonomik düzeydeki değişmelere zorunlu olarak bağlı görünmemektedir. Bütün bunlardan " başka belirli iktisadi yapılar çok kere ideolojiler ve düşünce biçimleriyle ilişkilidir. S.S.C.B.'de belirli bir 'ekonomik yapıyı bizzat ideoloji biçim*lendirmiştir. Dolayısıyla ekonomik yapılar, siyasal kurumların bir çevresi olarak kabul edilebilir. Siyasal kurumlar ile sosyo-ekonomik yapı arasında karşılıklı sıkı ilişkiler nedeniyle sosyo-ekonomik yapıya uygun olmayan siyasal kurumlar zamanla görüntü değiştirebilir. Bunun somut örnekleri az gelişmiş ülkelerde görmekteyiz. Batıdan alınan siyasal rejimler ekonomik düzeydeki farklılık nedeniyle bu ülkelerde çok kere diktatörlüğe dönüşmektedir.
Klasik demokrasinin ekonomik çevresi olarak liberal kapitalizm gösterilmektedir. Liberal kapitalizm piyasa çevresi içinde birbiriyle rekabet halinde olan çok sayıda ve çeşitli ekonomik birimlerin kapitalizmidir, Firma müteşebbislerinin kendi aralarında rekabeti olduğu gibi, müteşebbisler ile işçiler arasında da bir çekişme vardır. Bunun, sosyo*ekonomik düzeyde çok çeşitlilik nedeniyle siyasal alana yansıması vebu alanda da yarışmanın olması doğaldır. Siyasal partiler iktidar için yarışma halinde olan örgütlerdir.
d - Sosyal Ve Tarihsel Çevre
Ortaçağda Avrupa'da yaygın olan sosyo-ekonomik düzen, tarı*ma dayalı bir ekonomide topraklara sahip olanlarla bu topraklar üze*rinde çalışıp üretimde bulunanların karşılıklı ilişkilerini ifade eden feo*dalite idi. Ülkeler feodal beyliklere ayrılmış ve feodal beylikler de top*raklarını kendilerine sadık daha küçük beylere (vasallara) dağıtmışlar*dır. Bu topraklar üzerinde çalışan (serfler) feodal beylere bağlıydılar. Bu yapı içinde ülkelerin başındaki kralların iktidarları etkin olmayıp asil iktidar ve güç toprak sahibi feodal beylerin (senyerlerin) elinde idi. Feodal beylikler adeta birer küçük devletçiktiler.
Ortaçağın sonlarına doğru Batı Avrupa toplumlarının yapılarını etkileyen birtakım değişmeler olmuştur. XI. yüzyıldan itibaren bazı teknik buluşlarla tarımda randımanın artması ve ulaşım koşullarının gelişmesiyle yaşam düzeyi yükselmiş, nüfus artmış; yollar ve köprüler çoğalmış ve insanlar arası ilişkiler gelişmişti. Böylece kapalı devre üre*tim yerine bir mübadele üretimine yönelinmeğe başlanmıştı. Kuşkusuz tarım gene hâkim sektördü ama bunun yanında tüccar, zanaatkârlar ve malı gücü olanlar giderek önemli bir rol oynamaya başlamışlardı. Bu durumun sonucu olarak kentlerde yaşayan yeni bir sınıf oluşmuş*tur: Burjuvazi.
Burjuvazi yalnız, zenaat, imalat, ticaret, banka ve hizmetler gibi alanlardaki faaliyetleriyle değil aynı zamanda kullanıldığı yöntemlerle de kendini ayırt ettirir. Burjuvaziyle beraber kar ekonominin temel motoru olur. Oysaki randıman düşmesiyle toplumsal derecelenme, ,kişisel ilişkiler, topluluk, hizmet ve ayrıcalık düşüncesinin birbirine karıştığıfeodalite büyük toprakların işletilmesine dayanıyordu.
Denizaşırı ülkelerin keşfiyle ticaret yollarının genişlemesinin tica*retle uğraşanları zenginleştirmesi, taşınmaz malların gelirleriyle yaşa*yan soyluların fakirleşmesi ve tarımda üretim tekniğinin değişmesiyle geleneksel sosyo-ekonomik düzen sarsılmıştı. Ortaçağda kilisenin dini iktidarı çok güçlüydü: Bu da kralların iktidarlarını sınırlıyordu. Genekralların iktidarlarını sınırlayan diğer bir durum feodaliteydi. Kilise ve feodalite krallara karşı mücadele içinde bulunuyordu. Burjuvazi, eski feodal düzenin hukuk ve toplumsal yapısını değiştirip kendi çıkarlarına uygun bir biçime sokmayı arzuladığından feodal beylere ve kiliseye karşı mücadelede kralların tarafını tuttu. Bu mücadelede feodalite ve kilise zayıflarken krallar ve burjuvazi güçleniyordu.Ortaçağın sonuyla sanayi devrimi arasındaki dönem feodalizmin yıkılışı ve güçlü merkezi ulusal devletlerin kuruluşlarına rastlar. Feodalitenin yıkılmasından sonra, merkezci mutlak monarşilere geçildiğinde iktidara ağırlığını koymak isteyen burjuvaziyle sınırsız iktidar olmak isteyen krallar arasında mücadele başladı. Bu arada dinde reform ve düşüncede yeniliğin (Rönesans) etkilerini de belirtmek gerekir.
Bütün bu etkenler nedeniyle oluşan değişmeler toplumdaki sosyal değer ve yapıların sarsılmasına yol açmış ve bunun da klasik demokrasiye varan sonuçları olmuştur. Klasik demokrasi Fransız Devriminden önce Avrupa’daki ortam içinde oluşmuş ve fakat evrimi çok yavaş ve uzun olmuştur. XVIII. Yüzyıla kadar yalnız bir ülkede (İngiltere) hızlı bir gelişme göstermiş ve ancak Amerikan ve Fransız Devrimleri ile bütün Batı dünyasına yayılmıştır.
2- Batı Düşüncesi ve Klasik Demokrasi
Klasik demokrasinin Batı'nın ürünü olması sadece coğrafi yön*den değildir. Batı uygarlığının eğilimleri veya temel verileri kuşkusuz her ülkenin keııdi'1e özgü niteliklerini d,e içermektedir. Ancak genel ve ortak eğilimler olarak, Kişiye Güvenç, Diyalogun Erdemine inanç, Ras*yonelliği saptayabiliriz.

a-Kişiye Güvenç
Batıda, geleneksel olarak, kişinin değer ve önemine karşı inanç, siyasal kurumların temel düşüncelerinden biri olarak kabul edilmektedir bu gelenek, Yunan-Roma (greko-romen) uygarlığının, Hıristiyanlığın feodalitenin ve XVII. Yüzyıl düşünürlerinin (özellikle J.J.Rousseau) katkılarıyla biçimlenmiştir.
Yunan. Roma uygarlığı; serbest ve sorumlu maddi değerlere karşı ahlaki değerlerin üstünlüğü, tanrıların; Verdiği görevler yerine getirmenin zorunluluğu, toplumsal ilişkilerde adalet, kamu malı vesiyasal iktidar kavramlarıyla Batı dünyasına katkıda bulunmuştur.
Hıristiyanlık, Yunan ve Roma dünyasından alınmış düşünce kav*ramlarına açıklık getirmiştir. Bu açıklıkla ilk çağ toplumlarında var olan köleliği reddetmiştir. Kişi iradesi hatalar işleyebilir bu nedenle bireysel girişimleri çerçeveleyen bir otoriteye gereksinme vardır. Bu, siyasal iktidar kavramını açıklığa kavuşturmuştur. Adalet düşüncesi, Tanrı adına acıma ve yardımlaşma düşüncesiyle tamamlanmıştır. Öbür dün*yada fenalıklarımız ve iyiliklerimizin bir muhasebesi yapılmaktadır. Ancak dünya nimetlerine karşı ilgisizlik, fanilik gibi Hıristiyan ideallerin devlet-vatandaş arasındaki denge bakımından etkisi olumlu olmamış*tır. Bu tür idealler vatandaşların siyasal iktidarla mücadele etmesini engellemiştir. Özellikle iktidarın kökeninin ilahi olduğu inancı yaygın olduğundan ilahi, iktidara karşı çıkmak kişilerin aklından geçmemiştir. Bu noktada reform ve rönesansın getirdiği değişiklik ve etki büyük olmuştur.
Hıristiyanlık var olan sosyal-ekonomik bağların zayıflamasına yar*dım ederek yeni bir dönem olan feodaliteyi hazırlamıştır. Feodalite ise toplumun hizmetler mübadelesine dayandığı fikrini, şeref, sadakat, prense bağlılık duygusunu, toplumsal hiyerarşiyi getirmiştir.
Eski Yunan - Roma kültürünün Hıristiyanlık ve feodalitenin getir*diği unsurlarla birleşmesiyle ortaya çıkan "bütün" üzerinde Rönesans sırasında yapılan çalışmalarla Batı ülkelerinin hümanist (insancıl) anlayışı ortaya çıkmıştır. Hümanist gelmek yaşam görüşü, insan kişiliğine saygı ve ekonomik düzende özel 'mülkiyete dayanma bakımından bi*reycidir Ancak kişi doğasının aksayan yönlerini gidermek gayesiyle sosyal örgütler yaratılması zorunluluğunu kabul ettiğinden kollektif yanlar da içermektedir. Kişiyi yanılgıları ve iyi yönleriyle bir bütün ola*rak ele almak ve kişiliklerin saygıya değer olduğunu kabul etmek ve yanılgılarını gidermek için çeşitli sosyal kurumlarla çerçevelemek (en önemlisi devlet) söz konusudur.
Hümanist ve bireyci anlayış XVIII. yüzyıl filozof ve ekonomistleri tarafından büyük bir düşünce hareketli olarak daha da geliştirildi. Rousseau, Voltaire gibi düşünürlerin ve fizyokratların ana fikri, sadece fizik olayları değil aynı zamanda toplumsal, siyasal ve ekonomik so*runları da mantıki düşünmeye, akla dayandırmaktadır. Rasyonalizmle klasik anlayışın esaslarını akla dayandırmak için harcanan büyük çaba sonunda modern bireycilik doğmuştur. Modern bireycilik, klasik anla*yıştan daha mutlakçı ve katıdır. Bu nedenle şiddetli eleştirilere uğramış ve tam karşıtı bir akım doğurmuştur: Sosyalizm. Bu son görüşlerce, faşizm ve nasyonal sosyalizm ile beraber, toplum ve sosyal örgüt kişiye üstün tutulmaktadır.
Rousseau gibi çağının filozofları ve Fransız Devrimcileri için, insan tabiat olarak iyidir, bozulmuş olan sosyal kurumlardır iyi bir sosyal düzene sahip olmak için insanı var olan kurumlardan kurtarmak kendisine azamı özgürlük tanımak ve tam güvenmek yeterlidir. Top*lum kişilerin serbest iradelerini kullanarak anlaşmaları sonunda bir sosyal sözleşme ile bir araya gelmelerinden oluşmuştur. Toplumun örgütlenişi için esas olan, kişi haklarının temel alınması, iyi belirlenme*si ve siyasal iktidarın bu hakları etkileme olanağının en düşük düzeyde tutulmasıdır. 18. yüzyıl düşünürleri dernek kurma hakkı gibi bazı birey*sel hakları toplumsal bir örgüt yaratmak gibi bireyciliğe uygun bulma*dıklarından kabul etmiyorlardı. Toplum, yasa otoritesi altında çeşitli bireycilik doktrini insan ve kişiye tam güveni, inancı ve onu bu derece övmesi bakımından iyimser bir hava taşımaktadır. Bu nedenle kendisine “iyimser bireycilik” denir.
XVIII. yüzyılın sonu bilim ve teknikle büyük buluşların başlangıcı*dır. İnsanın doğaya hâkim olmadaki mahareti kendisine v,e girişimleri*ne karşı sınırsız bir güven yaratmış ve sosyal, siyasal alanda bütün kapıları kendisine açmıştır. Bu nedenle bireyci doktrinin 18. yüzyıl so*nunda ortaya çıkışı bir rastlantı değildir. 18. ve 19. yüzyılda toplumun temel öğesi olarak kişiye güvenin görüntüleri çeşitli biçimde ortaya çıkmış ve bu çağda oluşan Batı kurumlarına yansımıştır
İlk görüntü kişiye sosyal ve siyasal alanlarda hareket etme ola*nağı sağlayan özgürlüklerin tanınmasıdır. Bunun yanında düşünce, söz ve yayın özgürlükleri, ekonomik özgürlükler girişim ve faaliyet özgürlüklerini belirtebiliriz.
Eşitliğin tanınması kişiye güvenin ikinci görüntüsüdür. Fransız ihtilalcilerinin gözünde eşitlik özgürlüğün bir ötesidir. Bütün insanla tam olarak özgür olduklarından eşittirler. Kuşkusuz burada maddi planda fiilen durumların eşitlenmesi gibi bir eşitlik değil hukuki eşitlik söz konusudur. Çünkü fiili eşitlik bireycilikten uzaklaşır ve kolektivizme varır. Bu nedenle eşitlik hukukla çerçevelenmiştir.
Başlangıçta servet durumuna bağ1ı olan oy hakkının giderek ge*nelleşmesi (genel oyun kabulü) siyasal planda kişiye olan güvenin üçüncü görüntüsüdür. Temsili sistem dolayısıyla, seçilene (temsilciye) gösterilen güven ve inanç da kişiye güvenin sonucudur. Demokratik yolla (seçimle) iktidara gelen çoğunluk halkın bir kısmının eğilimini temsil ettiği halde tüm toplumun yönetenleri durumundadır. Bu arada azınlıkların çıkarlarını: da gözeteceği konusundaki demokratik varsayım kişiye olan güvene dayanmaktadır.
b - Diyalogun Erdemine İnanç:
Diyalogun (tartışma - görüşme) erdemine inanç insanların karşılıklı görüşerek tartışarak gerçeğe daha kolay varabileceklerini ifade eder. Marksist demokrasi ise diyaloga değil diyalektiğe dayanır. Bir anlamda diyalogun erdemine inanç kişiye inancın doğal bir sonucu*dur. Batı düşüncesinde diyalogun erdemine inanç önemli bir yer tutar. Vatandaş gruplarını, eğilimlerini biçimlendiren siyasal partiler arasında*ki tartışma ve mücadele kamu işleri hakkındaki çeşitli eğilimler arasın*da bir diyalogu ifade eder. Tek partili bir ülkede siyasal yaşam bir diyalog değil bir monolog biçimindedir. Diyalog siyasal özgürlüğün gelişmesini kolaylaştıran bir ortam yaratmaktadır.
Çok partinin yer aldığı karar verici meclisler (parlamentolar) diya*log yöntemine göre işlemekte, kararlar çoğunluk ve muhalefet arasın da bir diyalog sonucu alınmaktadır. Devlet iktidarını oluşturan organ v iktidarların birbirinden ayrılmasını belirleyen güçler ayrılığı da (özellikle yasama ve yürütme kudretleri arasında) temel bir diyalogu ifade et*mektedir. Diyalog anlayışını seçmen - seçilen ilişkisinde de bulmak mümkündür. Siyasal temsil edilme mekanizmaları diyalogdur. Örneğin temsilcilerin seçim bölgelerine giderek seçmenlere sorunları hakkındaaçıklamada bulunması ve onlardan dileklerini öğrenmesi gibi.

Batı demokrasisinin anlamı ulus- devlet çerçevesi içinde özgürlü ile iktidarın barışçı bir biçimde bir arada bulunmasıdır. Ulus-devletin alan büyüklüğü ve milyonları aşan nüfusunun çokluğu doğrudan yönetimi olanaksız kıldığından ulus-devlet çerçevesinde siyasal sistemin temsili olması zorunluluğu vardır. Yönetenler temsilci niteliğini taşımaktadır. Temsilcilerin sınırsız bir süre için iktidara yerleşmeleri halinde özgürlük için gerçek bir garanti söz konusu olmayacağından temsilciler belirli bir süre seçilir. Özgürlük, fikirlerin farklılığına, çeşitli olmasına olanak verdiğinden seçimler bir yarışma görünümündedir. Farklı fikirlere rağmen toplumun yönetim faaliyetlerinin yürütülmesini sağlamak için temsilcilerin karalarının oy birliğiyle değil de oy çokluğu ile oluşması kabul edilmiştir.
c-Rasyonellik
Demokrasi, iktidara kaynak olarak metefizik kavramları değil (Tanrısallık gibi) rasyonel bir temel bulmuştur. Halk. Bu bakımdan iktidarı halka dayandıran demokrasi, aklı kullanan, rasyonel düşünüşün bir buluşu olduğundan iktidar rasyonellik kazanmıştır.
III. DEMOKRASİ BİÇİMLERİ
1-Doğrudan Demokrasi
Demokrasi, halkın kendi kendini yönetimi olduğundan doğrudan demokraside halk yasaların kabulü için toplanarak doğrudan doğruya karar alır. Doğrudan demokraside halk kendi kendini araya başka kimseler sokmadan yönetmektedir. Yani yasaları toplanarak kendi yapmaktadır. Kuşkusuz günlük yaşamın basit yönetim işlerini gördürmek için bazı kamu görevlileri tayin edilmekte ve bu tür kararları bunlar almaktadır. Doğrudan demokraside halkın yaptığı bir tür parlamentonun yaptığı iştir. Yani önemli kararları almak, yasa yapmak ama bunun yürütülmesini yöneticilere bırakmak.
Doğrudan demokrasi eski Yunan'da site devletlerinde uygulama görmüştür. Bugün ise ancak birkaç İsviçre kantonunda görülmektedir.


2 - Temsili Demokrasi
Temsili demokrasi deyimi doğrudan demokrasi ile arasındaki farkı belirtmek için kullanılmaktadır. Doğrudan demokrasi uygulanabilir olduğunu Rousseau'nun bile düşünmediği bir biçimdir. Rousseau'ya kişilere tek ait olan egemenliğin temsili yolla kullanılmasını tercih etti*ren etken, büyük topluluklarda herkesin bir araya gelerek karar alması*nın güçlüğüdür. Bu, temsili demokrasinin uygulanma nedenini oluş*turmaktadır. Halkın kendi kendini yönetmek için bir arada toplanarak karar alması güç olduğundan bu egemenliğini ve karar alma hakkını temsilcileri aracılığıyla kullanmak hakkına sahip olmalıdır. Montesquieu ise akılcı bir yoldan giderek temsili demokrasiyi akılcı bir temele da*yandırmıştır. Halk karar hakkına sahiptir. Ancak kararları almak için gerekli siyasal kültür ve- zamana sahip değildir. Dolayısıyla, bilgelikle*riyle kendini kabul ettirmiş kişileri seçerek egemenlik hakkını kullan*makla yetinmeli, kararların alınmasına doğrudan doğruya katılmamalı*dır.
Temsili demokraside hukuki temel; seçmenlerle seçilenler ara*sındaki ilişkiyi belirleyen temsil yetkisine dayanmaktadır. Seçmen ile seçilen arasındaki bu ilişki yani siyasal temsil başlangıçta özel hukuktan temsil kavramına dayandırılmıştır. Buna göre; bir kimse bir diğeri*ne kendi adına hareket etme yetkisi verebilir. Ancak onun yapacağı işlemlerin sonuçlarını vekâlet veren önceden yüklenir. Bu anlayışla milletvekillerinin tayini, seçilenlere seçmenler tarafından verilmiş bir görev gibi kabul ediliyordu. Bundan dolayı da temsil eden (milletvekili) temsil edilenin isteklerine uymak zorunda idi. Bu isteklere uymadığı takdirde seçmenleri kendisini az edebilirdi. Avrupa'da başlangıçta uy*gulanan bu biçim yetki vermeye “emredici vekâlet” deniliyordu. Daha sonra seçilen temsilciye verilmiş şahsı vekâlet anlayışının “emredici vekâlet” yerini sınırsız ve toplu temsil etme almıştır. Bu, teori ulusal egemenlik teorisi ile aynı zamanda ortaya çıkmıştır.
Eski temsil anlayışı, burada Fransız ihtilali doktrini, seçilenemutlak bağımsızlık tanımaktaydı. Seçim bir irade beyanı değil sadece yöneticilerin bir tayin usulüdür. Halkın temsil edilmesinin anlamı, temsilcilerini görevlendirmede değil onların aldıkları kararları peşinen ka*bul etmekte yatar. Egemenlik sahibi ulus sadece kullanma yetkisini devretmektedir. Bu biçimde de temsilcinin yaptığı işlem doğrudan ulus tarafından yapılmış sayılmaktadır. O halde temsilcilik niteliği ulusun iradesini ifade edebilmek yani ulusu bağlayıcı kararlar almak yetkisinden ibarettir. Halkın siyasal bir irade sahibi olamayacağı görüşünde olan Montesquieu'den esinlenen bu anlayış halka sadece seçme yet*kisini tanıyordu. Hukuki olarak, egemenliğin halkı aşan bir kavram olan ulusa ait olduğu noktasından hareket eder. Siyasal olarak ise, gerçek iktidarı halk tarafından seçilen fakat ona hiçbir yönden tabi olmayan meclise devreder. Böylece bir parlamentonun mutlak üstün*lüğüne dönüşen bu mekanizmanın demokratik olduğunu ileri sürmek güçtür. Eğer demokrasinin anlamı halkın siyasal yaşamı tam denetimi altında tutması ise halkı seçim hakkı hariç bütün haklarından alıkoyan bu sistemin demokratik görünümü tartışılabilir. Ancak, genel oyun yaygınlaşması ve halkın daha etkin bir rol oynamak istemesiyledir ki, bu mevcut çelişki, dana demokratik bir düzene doğru değişme göster*miştir.
Bugün ilk görüş ve uygulamaların izlerini taşımakla beraber tem*sil anlayışı değişmiş, temsil etmede hukuki ve siyasal temsil etmenin yerini sosyolojik anlayış almıştır. Her şeyden önce seçimin anlamı de*ğişmiştir. Şöyle ki; seçmen kendisi yerine karar almakla yetkili kıldığı bir adayı seçmekten çok bir parti veya bir program için oy kullanmak*tadır. Çok partili Fransız ve iki “katı” Partili İngiliz siyasal temsil duru*mu karşılaştırılırsa: Fransız seçmeni oy verdiği partinin tek başına ikti*darı ele alıp programını uygulayabilip uygulayamayacağını göz önünde tutmadan soyut fikirlerine uyduğu için kendisine oy vermektedir. Buna karşılık İngiliz seçmeni iki hükümet (yönetici) ekibi arasında bir tercih yapmaktadır. Çünkü bu iki partiden çoğunluğu elde eden iktidar ola*caktır. Bu nedenle İngiliz seçmeninin verdiği oy soyut bir tercih değil yönetime değin iradeler temsil edilmektedir. Parlamento düzeyinde iradelerin temsil edilmesi ancak disiplinli iki partinin yarıştığı bir siyasal rejimde olasıdır. .Siyasal sistemde ikiden fazla parti var olduğunda veya partiler çok çeşitli ve disiplinsiz iseler parlamento ancak fikirleri temsil edebilir. .
18. yüzyılda temsil teorisinin temel ilkeleri saptanırken belli bir siyasal anlayış hâkimdi ve temelinde bireyci felsefe yatmaktaydı. Oy*sa değişen sosyal; koşullar, örneğin bir sendikacılık akımı, kişilerin yerine grupların temsil, gereğini ortaya çıkarmıştır. Başka bir deyişle demokrasinin yalnız, siyasal değil ama sosyal ve ekonomik bir içerik kazanmaya başlamasıyla temsilin ötesinde temsil biçimleri belirdi.
Ulus birçok yöresel veya kooperatif toplulukların, grupların birbir*leriyle kaynaşmasından oluşmaktadır. Her vatandaş aynı zamanda ulus topluluğunun ve özel topluluğun üyesidir. Bu özel toplulukların birçoğunda yönetim örgütlenmesi genellikle demokratik temsil etme ilkesine dayanır. Belediye meclisi seçimleri, sendikalarda yönetici kad*roların seçimi, özel topluluklarda demokratik usullere göre yöneticilerin tayin edilmesi örnektir. Böylece vatandaşlar bir yandan ulusal toplulu*ğun bir üyesi olarak fikirlerini ve iradelerini ifade eden toplu ve genel biçimde temsil edilirken aynı zamanda öbür yandan yerel topluluğun veya toplumsal kategorinin üyesi olarak da fikirlerinin, sorunlarının savunulması için özel temsil edilmeye ihtiyaç duymaktadır.
Günümüzde hemen bütün rejimler, hiç olmazsa söz olarak, ikti*dara kaynak olan gücün halkta olduğunu kabul etmektedirler. Oysa sosyolojik anlamda halk hiç bir zaman, rejimlerin iktidarlarına dayana*rak yaptıkları halk olmamış ve farklı yorumlara uğramıştır. Her sistem*de halk düşüncesel bir varlıktır. Rousseau'da, Marx'ta, Hitler'de halk ayrı şeyler ifade eder. Bu farklı görüşlerden en önemli ikisi: Ulus *halk: 18. yüzyılda geliştirilen bu kavrama göre halk, bütün ayırıcı ve farklılaştırıcı yanlardan arınmış kişilerden kurulu bir topluluktur. Ulus halk anlayışı birlikçi bir kavramdır. Bu anlayış pratik bazı hedeflere ulaşmak üzere ortaya atılmış ve geliştirilmiştir. Bir yandan siyasal öz*gürlüklerin korunması, öte yandan rejimin çeşitli sosyal gruplarından' gelebilecek saldırılara karşı korunması ve nihayet temsil sistemi aracılığıyla yöneticilerin bağımsızlığının sağlanması amacına yönelmiştir. Bu ulus-halk anlayışı iktidarın kökeniyle ilgili ulus egemenlik teorisine te*mel olmuş ve bu yolla geniş halk kitleleri uzun süre oy hakkından uzak tutulabilmiştir.
Halk egemenliği kavramı ise egemenliğin ulus denen soyut varlı*ğa değil, kişilere ait olduğu görüşünü getirerek halk kavramının geniş*lemesi ve böylece oy hakkının genelleşmesini kolaylaştırmıştır. Sosyolojik halk ile iktidar sahibi halk arasındaki boşluk ekonomik ve sosyal hakların yaygınlaşması devletçe kabulü ve gerçekleştirilmeye yönelin*mesiyle giderek kapanmaktadır.
3 - Yarı Doğrudan Demokrasi
Yarı doğrudan demokrasi temsili demokrasiyle doğrudan demokrasiyi birleştiren bir biçimdir. Temsili demokraside halk, iktidarı tamamıyla temsilcilerine bırakmaktır. Temsili demokraside yönetenler tekrar seçilememe durumu hariç yönetilenler tarafından doğrudan kontrol edilmemektedir. Yarı doğrudan demokrasi usulleri halka bu olanağı vermekte ve halk iktidarı temsilcileriyle paylaşmaktadır. Halk gene temsilcilerini seçer; ancak çok önemli konularda özellikle yasama alanında, kendi karar alma yetkisini kullanır. Halkın bu yetkisinin kullanma usulleri veto, referandum ve teklif hakkı (halkın inisiyatifi)dir.
a-Veto
Yönetenler tarafından alınmış bir önlem uygulamasına karşı koymak için halka verilmiş olanaktır. Örneğin: yönetenler tarafından hazırlanmış bir yasa halkın olumsuz oylamasıyla ortadan kaldırılabilir. Fakat bu oylama ancak belirli sayıda vatandaşın dilekçe yolu ile yasanın yayımını izleyen belirli bir süre içinde talep etmesi halinde gerçekleşebilir. Böylece halkın sessizliği kabullenme anlamına gelmektedir.
b-Referandum
Yarı doğrudan demokrasinin en temel uygulama yoludur. Bir yasa halkoyuna sunulacaksa referandumdan söz edilir. Meclislerce hazırlanmış ve kabul edilmiş yasa metinlerinin yürürlüğe girebilmesi için halkoyunca onaylanması demektir. Referandum zorunlu veya ihtiyari olabilir. Zorunlu referandum bir yasanın yasalaşması için mutlaka halkoyuna sunulması ve onun tarafından onaylanması halinde söz konusudur. İsviçre’de anayasa değişiklikleri buna örnektir. İhtiyari referandum ise yasanın halkoyuna sunulmasına meclisin karar vermesi halidir.
Yönetenler tarafından alınmış bir yasanın yürürlüğe, girmesi an*cak yönetilenlerin açık bir oylamasından sonra mümkün olabilir. Bura*da yasanın yürürlüğe girebilmesi için halkın aktif katılması zorunlu olup susma söz konusu değildir. Böylece referandum, vetodan daha enerjik yarı doğrudan demokrasi usullerinden birini oluşturmaktadır.
Referandumla plebisit'i ayırt etmek gerekir. Referandum bir refor*mun kabul edilip edilmemesi hususunda halkın irade beyanı olduğu halde plesibitde bir kişiye güvenini verip vermemesi söz konusudur. Referandumda bir metne, ikincisinde ise bir kişinin ismine oy kullanıl*maktadır.
c- Halkın İnisiyatifi
Halkın inisiyatifi, yönetsel çalışmaya halkın, daha da geniş bir katılmasını sağlamaktır. Referandum ve veto usullerinde halk yöneten*ler tarafından hazırlanmış yasalardan sonra müdahale etmektedir: Tekli hakkında (insiyatif) ise basit bir denetim yerine hükümetsel faali*yete/ doğrudan bir yön verebilmektir. inisiyatif fiilen belirli bir sayıda vatandaş tarafından imzalanmış dilekçe ile bir değişiklik veya yasa taslağının yasama meclislerine götürülmesi ve meclisin bu konuyu görüşüp karar almasıdır. Meclisin teklifi reddetmesi halinde anayasa, yasanın halkoyuna sunulmasını öngörebilir. Bu tip teklif yetkileri İsviçre’de ve ABD'de federe devletler düzeyinde kabul edilmiştir.
d -Referandumun Yarar Ve Sakıncaları
Referandum, kamuoyunun doğrudan ifadesini sağlamaktır. Temsili demokrasi teorisi, realitede tam bir biçimde uygulanmamakta*dır. Özellikle seçmen, kendi milletvekilini, özel yerel çıkarlarını koruya*cak bir nevi kişisel görevlisi gibi saymaktadır.
Başkanlık rejiminde, bu yerel ve kısmi temsil yanında, başkanın Halk tarafından seçilmesi ulusal bir iradenin ifadesine olanak vermekte*dir. Disiplinli çift partinin var olduğu ve seçmenlerin hükümet şefini seçme eğilimini taşıdığı parlamenter sistemlerde de (İngiltere) aynı durum söz konusudur. Bunun aksine çok partili parlamenter, rejimde durum değişmektedir. Partilerin sayıca fazla olması ve disiplinsiz durumları ulusal planda oylamanın sonuçlarını ifade yönünden olanak sağlamaktadır. Fiilen seçmenin iradesi sadece yerel planda ifade olun*maktadır. Referandum bu tür sakıncalı durumları giderebilir ve belirli bir sorun üzerinde ulusal iradenin açık bir biçimde özel ifadesini ortayakoyabilir. Bu yoldan ulusal ölçekte halkın iktidara katılması daha ger*çek olabilir.
İsviçre’de plebisit ve referandum sözcükleri aynı anlamı vermek*tedir. Fransa'da bir kişi üzerindeki oylamaya da referandum denmek*tedir. Ama eğer halk, kendisine müracaat eden kişinin işlevinde seçim yapıyorsa referandum kolaylıkla plebisite dönüşebilir. Referandum bir devlet şefine(veya hükümet şefine) parlamentoyu bir kenara bırakarak doğrudan ulusa başvurma olanağını verdiğinden kendisinin popüler olmasına ve rejimi bir diktatörlüğe doğru saptırmasına yol açabilir. Fakat bu tehlikeyi tedbirlerle önleyebilmek, mümkündür.
Yarı doğrudan demokrasinin fiili uygulanması çok yaygın değil*dir. Ülkeler arasında en çok İsviçre’de uygulanmaktadır. Referandum ve inisiyatif, konfederasyonun ve kantonların anayasa/arında mevcuttur. ABD'nin federal anayasasında yarı doğrudan demokrasinin (referandum) yeri yoktur. Ancak, eyaletlerin anayasalarında mevcut olup uygu*lanmaktadır.

Avrupa anayasalarında 1918 savaşından sonra yarı doğrudan demokrasinin bazı usulleri kullanılmıştır. Özellikle yasama üzerinde yü*rütmenin yetkilerini güçlendirmek gayesiyle Parlamentoyu aşarak doğ*rudan halka başvurabilme olasılığı veya çeşitli kamu kudretleri arasın*da muhtemel ihtilaflarda halkı hakem yapmak için referandum usulü kullanılmaktadır. Bu durumda hakemlik referandumdan söz edilir. Bazı ülkelerde anayasalar ve uluslararası önemli anlaşmalar referanduma sunulur. Maastrischt anlaşmasının Avrupa Topluluğu ülkelerince refe*randumla kabul edilmesi bu duruma bir örnek oluşturmaktadır
IV - DEMOKRASİ ANLAYIŞLARI VE Kişi. HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ
1 - Klasik Demokrasi
Liberal olan klasik demokrasi, özgürlüğü temel veri ve değer olarak almaktadır: Bu tür demokrasi anlayışında “halk için yönetim” ifadesiyle halkı oluşturan kişilerin her birinin özgürlüğü için yönetim kastedilir. Korunması gereken temel öğe özgürlük olduğu gibi gerçekleştirilmesine yönelinen amaç da refah devleti çerçevesi içinde özgür*lüktür.
Liberal demokraside yönetim düzeyinde özgürlük, kamu işlerinin yürütülmesinde düşüncelerin çeşitliliğini kabul etmektedir. Bu çeşitli görüşlerden biri sayıca daha çok taraf toplayarak çoğunluk durumuna geçecektir. Bu çoğunluğun temsilcileri toplumu yönetirken karşıları*na bir azınlık çıkmaktadır. Çoğunluk kendinden ayrı görüşte olan bu azınlığı da yönetecektir. Ancak hiçbir tedbir alınmaz ise çoğunluk azın*lığa mutlak bir biçimle hâkim olarak onu kudretsiz kılabilir. Bu neden*le çoğunluk olabilme hakkı gibi azınlık haklarının da korunması gere*kir. Kamu işlerinin yi1rütülmesinde çoğunluktan; başka türlü düşünen azınlık bu araçları kullanarak taraftarlarının sayısını arttırabilme ve bir gün çoğunluk haline' gelebilme hakkına sahip olmalıdır.
Yöneten, yönetilen ilişkisi bakımından özgürlük dayandığı çoğun*luk ne olursa olsun yönetenlerin kötüye kullanamayacakları kişi hakla*rının kabulü olarak ortaya çıkar. Kökeni 1789 insan Hakları Bildirisinde olan klasik kişi hak ve özgürlükleri bireycidir. Bireyin kendi olanaklarını seferber edebilmesi için tanınmış haklar bütünüdür. Bireysel özgürlük*ler, örgütlenmiş bir toplum çerçevesinde, kişilerin kendi kaderlerini bağımsız ve etkin bir, şekilde gerçekleştirmelerine olanak veren çeşitli yeteneklerdir. Bu haklar bireyin daha önceden var olan olanak ve öz*gürlüklerini iktidara karşı koruyan önleyici araçlar gibi görünmektedir.
Bireysel haklar; haksız olarak etki alanını genişletmeyi isteyen bir iktidardan kişiyi korumayı amaçlar ve kişinin dokunulmaz özerkliğini devamlı kılar. Batı demokrasisinin içinde oluştuğu durumdan söz ederken söylediğimiz çevresel nitelikler klasik kişi hak ve özgürlükleri anla*yışının bireyci olmasının nedenidir. Kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasal ortam gibi Ayrıca demokratik teorinin kurucularından Rousseau’nun görüşleri de hak ve özgürlüklerin bireyci olmasını desteklemiştir.
Sosyal sözleşmeden önce tabiat halinde yaşayan ve tamamen özgür olan insanlar sosyal sözleşme ile bir arada yaşamaya başlarken daha önceden sahip oldukları hak ve özgürlüklerden vazgeçmemişler, bunları kendilerinde saklı tutmuşlardır. Bu niteliğinden dolayı klasik demokrasi bireycidir denilir.
Klasik kişi hak ve özgürlüklerinin tatmini için uzun süre yönetenlerden hareketsiz ve çekimser kalmaları istenmiştir. Yani devletten pasif bir davranış beklenmiştir. Yapmama, karışmama. Ancak zaman içinde klasik hak ve özgürlüklerin aşırı bireyci anlayışı eleştirilere uğramıştır. XIX. Yüzyıl ortalarında halk kitleleri, anayasalar ve yasalarla resmen özgürlüklere sahip olmakla beraber maddi yaşam koşuları nedeniyle bu haklardan fiilen yararlanamıyordu. Sanayi devrimi ile gerçekleştirilen sanayileşme sonucu sanayi işçilerinin çığ gibi büyümesi dikkatleri hukukun tanımış olduğu özgürlüklerin maddi kullanımı sorunu üzerine çekmiştir. Parası olmayan için seyahat etme özgürlüğü nedir? Bir yandan bu tür eleştiriler, diğer yandan demokratik teorinin refah devleti çerçevesinde gelişmesi ve oy hakkının etkinleştirilmesiyle kişi hak ve özgürlükleri derin bir biçimde değişmiş ve evrim geçirmiştir. Bu değişme özellikle, ekonomik ve sosyal haklar yönünden çok açık ve seçik bir biçimde görülmektedir. Ekonomik ve sosyal hakların temel düşüncesi özgürlüklerin kullanımını sağlayacak maddi koşulların vatandaşlara sağlanmasıdır. Geleneksel özgürlükler terkedilmiş değildir, ama içerikleri değişmiştir. Artık kişiyi yalnızca devlet müdahalesine karşı değil büyük özel teşebbüslerin ekonomik güçlerini kullanarak devlete hâkim olmasına ve kişileri ekonomik olarak etkilemelerine karşı koruma yoluna gidilmektedir. Bu ikinci durum daha çok devletin müdahalesini gerektirdiğinden klasik görüşe tamamıyla ters düşmektedir. Devlet iktidarının sınırlanmasına karşıt bir eğilim taşımaktadır.
Günümüzde kamu özgürlüklerinin eski anlayışı ile yeni anlayışını bağdaştırma yönünde çaba gösterilmektedir. Çok defa birbirlerine ters düştüklerinden anlaşmazlık süregitmektedir. Batı ülkelerindeki tutum, eski kamu özgürlükleri anlayışını yeni anlayıştan esinlenerek bazı re*formlar yapmak suretiyle korumaktır. Yeni ve eski anlayışın payı ülkelere ve ülkelerdeki siyasal partilere göre değişir. Sağ partiler tam olarak eski anlayışı ve sistemi korumağa yönelirken sol partiler yeni anlayışı savunmaktadırlar. Bu uzlaştırma çabaları genellikle kamuoyunun eğilimlerine cevap vermektedir. Batıda işçi sınıfı bile biçimsel öz*gürlüklerin kaldırılmasını kabul etmez. Kaldı ki yaşam düzeyinin yüksel*mesi biçimsel özgürlüklere gerçek bir içerik kazandırmaktadır.
Bireysel hakların tatmini, her şeyden önce devletin hareketsiz ve çekimser kalmasını gerektirirken sosyal hakların gerçekleşmesi için bunun tam tersi olarak devletin pozitif ve aktif hareket etmesini gerekti*rir. Birinci halde, kişi yaşamın, kendisi yaşar ve iktidardan ancak bu konuda mümkün olan en az derecede müdahale etmesini ister. Bu 18. ve 19. yüzyılın liberal anlayışıdır. Diğer halde, olağanüstü teknik ilerleme ve aşırı bir iş bölümünün hâkim olduğu bu dünyada kişinin tek başına ulaşamayacaklarını devletin kendisine sağlayacağına güve*nir ve bekler. Bununla birlikte, söylemeğe gerek yok ki, bireysel özgür*lükler ve sosyal haklar bir yandan birbirlerine karşı olurken, öbür yan*dan birbirinin tamamlayıcısıdırlar ve hatta tek bir amaçta birleşirler: insan mutluluğu. Öğrenme ve eğitim hakkı, sağlığın korunması hakkı, sendika ya da grev hakkı bireysel özgürlüklerle pekâlâ bağdaşırlar ve hat1a denilebilir ki, sosyal haklar bireysel hakları yaygınlaştırma, derin*leştirme ve zenginleştirme olanağını yapısında taşımaktadır.
Bugünün koşullarında haklar devlete yöneltilebilecek taleplere dönüşmektedir. Hak, artık insana özgü bir niteliğin onayı ya da kullan*dığı bir ayrıcalığın korunması değil insanın belirlediği taleplerinin hukuki biçimde onaylanmasıdır. Bu yeni haklar bir zorunluluğun ifadesidir. Bunlar sosyal haklardır. Çünkü soyut bir yaratığa değil fakat “durum” içinde “somut yaşayan” insana aittir. Bu yeni hak anlayışı, bu hakların gerçekleşmesi için devletin karışmaması gibi negatif bir tutum değil bilakis bunların sağlanması için devletten pozitif bir müdahale beklemektedir. Bu haklar kişinin toplumdan bir alacağıdır. Kuşkusuz, top*lumsal hakların ortaya çıkması siyasal haklara son vermez, ancak onların anlamını köklü biçimde değiştirir. Eskiden siyasal haklar, daha önce var olan güvencesi olarak devlete karşı dikiliyorlardı, şimdi ise sosyal hakların sağlanması için kişilere mücadele olanağını vermektedirler.
Özgürlük ve eşitlik ilkelerinden kaynaklanan demokrasi olgusunu yalnızca devletin örgütlenme biçimi olarak ele almak yetersiz kalır. Demokrasi tüm toplumsal ilişkiler çerçevesinde düşünülmesi gerekli bir olaydır. Örneğin, eğitimde fırsat eşitliği, kadın erkek arası ücret eşitliği v.s. hep, demokrasinin yansımalarıdır. "Genel kural olarak de*mokrasi özgürlük ve eşitlik kavramlarına dayandığından siyasal rejimin bir azınlığın yararına değil, toplum üyelerinin tümünün yararına açık olması zorunluluğu vardır.
2 - Marxist Demokrasi Anlayışı
Marxist demokrasi 1917 Rus Devrimi sonunda ortaya çıkmış olan ve halen birçok ülkede uygulanan yeni bir demokrasi biçimidir. Çoğulcu demokrasi anlayışından çok farklı olup, içeriği siyasal olmak*tan çok ekonomiktir.
Marxistler çoğulcu klasik demokrasinin işçilere, ancak burjuvazi*nin sürekli hâkimiyetini sağlayan ekonomik, koşullara zarar vermeye*cek kadar bir siyasal özgürlük tanıdığını ve bunun bir aldatmaca ol*duğunu ileri sürürler. Çoğulcu demokrasinin niteliği olan çatışan çıkar*lar arasındaki dengeleme iradesi, bağdaştırma mekanizmaları ve uğ*raştırma usulleriyle aslında işçilerin kışkırtmasını önlemeği amaçladığını ve kapitalizmin bu tür çarelerle ancak görünüşte demokratik olan bir sistem: oluşturduğunu savunmaktadırlar.
Marxist demokrasi, toplumdaki sınıf çatışmalarının giderilmesi için üretim araçlarını kamulaştıran işçi sınıfı hâkimiyetine indirgenmek*tedir. Varsayım olarak bütün çatışmalar sınıf farklılaşmasından ileri geldiğinden nihai aşamada sınıfsız olan toplumun iç çatışma tanımayacağı, bütün üyeleri aynı kanıda olan bir birliğin gerçekleştiğini kabul etmektedirler.
Marxizm, özgürlük yerine bağımsız kılma, özgürleştirme ve kur*tarmadan söz etmektedir. Kişisel özgürleştirmede de üç aşama ön*görmektedir: Birinci aşama, burjuva kapitalist devlet aşamasıdır. Bu aşamada kamu özgürlükleri biçimsel olup proletaryanın sömürülmesini örtmektedir. Burjuva devlet yıkıldıktan sonra ikinci aşama başlamakta*dır. Bu aşamada gerçekleşen işçi diktatörlüğü bütün burjuva kalıntıları*nı yok etmek için çok sert bir rejim uygulamaktadır. Bunun için işçi iktidarının faaliyetine set çeken bütün sınırlamalar kaldırılmakta ve geleneksel anlayış tamamıyla tersine çevrilmektedir. Özgürlükler devle*te karşı koymak için kullanılacak araçlar değildir. Özgürlük koşullarını yaratan devlettir. Üçüncü aşama, komünizme geçtikten sonraki aşa*madır. Proleter diktatörlük, kapitalist ve burjuva zihniyetinin kalıntıları tamamen ortadan kaldırıldıktan, sosyalist ekonominin üretimi yaşam düzeyini yeterince yükselttikten sonra son bulacaktır. Bu aşamada devletin görevleri derece derece azalacak ve devret ortadan kalkacak ve böylece insanlar gerçekten serbest ve özgür olacaktır.
Marksistiere göre, marxizm kişinin zorla özgürleştirilmesini öngörür. Hâkim sınıfın hâkimiyet aracı olan devletin bu hâkimiyet ilişkilerine son vermesi beklenemez, çünkü bu tür davranış kendi kendisinin inkârı olur. İnsanın baskıdan kurtarılması ise ancak iktidarın yok edilmesiyle mümkündür. Bu, kendiliğinden gerçekleşmez, ancak halen hâkim sınıf olan burjuvazinin yok edilmesine yol açan; yapısal bir değişimle sağlanabilir. Bu yol proletarya diktatörlüğüdür. Demokratik olmayan proletarya diktatörlüğü komünist toplumunda karakteristiği ve nihai amacı olmayıp kapitalizmden komünizme geçiş döneminin özelliğidir. Bu geçiş döneminde iktidara gelen işçi sınıfı, burjuvaziyi tasfiye etmek görevini yüklenir. Mülkiyet ve üretim ancak işçi sınıfının diktatörce davranmasıyla olanaklıdır tezini Marxistler benimsemişlerdir.
Marxist demokrasi kendini toplumun bir deyimi olarak ifade eder ve her şeyden önce demokrasinin sosyalist olduğunu iddia eder ve bireysel özgürlüklerin onayı yerine sınıfların özgürleştirilmesine yönelir. Ve tam olarak maddeci bir anlayışla kişiye çok az bir yer ayırır. Bun*dan dolayı açıktır ki bu demokrasi anlayışı ne kişiye ve ne de serbest tartışmaya elverişlidir.
3 -Günümüz Demokrasilerinin Yeni Boyutları
Klasik demokrasilerden çok farklı olarak modern demokrasiler katılmaya değil temsile dayanırlar. İktidarın doğrudan doğruya değil, temsilciler aracılığıyla kullanımı söz konusudur. Bu nedenle, kendi ken*dine yönetim sistemi değil, yönetimin kontrol edilip sınırlandığı bir sistemdir. Demokrasinin ne olup ne olmadığı konusunda kesin çizgiler getirmek oldukça güçtür. Özellikle gelişmiş demokrasilerle gelişmekte olan demokrasiler dikkate alındığında bu durum açık bir biçimde orta*ya çıkmaktadır. Gelişmiş ve yerleşmiş ülkelerin demokratik sistemlerin*de demokrasi standartları oldukça yüksek gözükmektedir. Siyasal mekanizmanın demokratik işleyişi dışında yaşayış biçimine dayanan «sosyal demokrasi”yide içermektedir. Demokrasi tarihçesinin çôk eski olduğu bu sistemler statü ve fırsat maksimizasyon oldukça yak*laşmıştır. Buna karşılık demokrasinin istikrarlı ve etkin olmadığı sistem*lerde yalnızca yasal sürecin nasıl işlediğine bakılarak demokratik bir nitelik taşıdığı söylenmektedir. Bu arada önem verilen hususlar ser*best seçim, çok parti sistemi ve temsili hükümet biçimidir. Bunlar dikkate alındığında siyasal özgürlükleri kişi hak ve güvenliğini adaleti sağlayan bir anayasal hükümetin varlığını genel anlamda demokrasi göstergesi olarak kullanabiliriz.
Çağımızda görülen klasik demokrasi anlayışının uygulamada çok farklılıklara uğraması zaman zaman batılı düşünürler, tarafından da eleştiri konusu yapılmaktadır. Örneğin demokratik toplumların belirli bir elit tarafından yönetildiği görüşü günümüzde yaygınlık kazanmıştır. Bununla birlikte elitler arasında bir rekabet olduğu yeni, grupların elit durumuna geçebileceği ve seçmenlerin; tercihlerini seçimlerde birbirine rakip, elitler arasında belirleyerek bir etkinliğe sahip olabileceği kabul edilmiştir. Soruna bu açıdan baktığımızda günümüz demokrasi*lerinin klasik demokrasi anlayışında oldukça önemli sapmalar göster*miş olduğunu da söyleyebiliriz. Şöyle ki
-Kararlar kişilerin dolaysız katılımıyla değil, elitler arası etkileşim süreci sonucunda oluşturulmaktadır.
-Siyasal aktörler artık tek tek kişiler değil belirli kurumun ve örgütlerin liderleridir. Güç sahipleri arasında siyasal etki açısından bir eşitsizlik söz konu*su dur.
-Güç hükümet dışı kurumların yönetici kadroları arasında bölüşülmüştür
-Kurumlar arası güç dağılımı rekabet konusudur ancak bu siyasal eşitliğin sağlanabileceği anlamına gelmez.
Zaman zaman sosyal demokrasi, ekonomik demokrasi, endüst*riyel demokrasi gibi kavramlar kullanılarak sınırlan çok geniş olan de*mokrasi olgusunun belirli yönleri vurgulanmak istenmektedir. Özellikle sosyal demokrasi kavramının kullanımı çağımızda yaygınlık kazanmıştır. Statü farklılıkları dikkate alınmadan toplumun her üyesine eşit hiz*met, eşit hak ve saygı olgusunu açıklamada kullanılan sosyal demok*rasi kavramı, bu eşitliğin demokrasilerde sağlanamadığı, bu nedenle sosyal demokrasiye gereksinim duyulduğu fikrini yaratmaktadır. Ancak sosyal demokrasi siyasal demokrasinin varlığı altında söz konusudur. Siyasal demokrasinin olmadığı durumlarda sosyal demokrasiden söz edilemez. .
Demokrasinin hangi koşullar altında yaşayabildiği de uzun tartış*malara konu olmuş, bazıları demokrasinin gelişebilmesi için ekonomik gelişmenin gerektiğini, bazıları eğitim düzeyi ile bazıları da liderlerin yetenekleriyle ilgili olduğunu söylemişlerdir. Özetlersek, açık sınıf dü*zeni, eşitlikçi değerler sistemi ve sanayi toplumu demokrasinin yaşa*yabileceği ortamı en iyi bir biçimde oluşturmaktadır diyebiliriz.

DEVLET

1.Devletin Oluşumu Ve Devlet Kavramı

a.Devlet Oluşumu

İktidarın üç biçimini ayırt etmiştik; yalın iktidar, bireysel düzeyde somutlaşmış iktidar, kurumsal düzeyde somutlaşmış iktidar, siyasal iktidarda sosyal iktidarın her üç biçiminin sivil toplumdaki özgün bileşimlerine göre farklı biçimler alır.

Yalın sosyal iktidar tek başına siyasal bir iktidar değildir. Burada bireylere çok az bir özgürlük bırakan mutlak bir egemenlik vardır; ama toplum henüz farklılaşmadığından bu egemenlik tam anlamı ile siyasal değildir. Yalın iktidar hem dinsel, hem askeri, hem ekonomik, hem de siyasaldır, fakat bu iktidara tabii olanlar bu değişik öğeleri birbirinden ayırt edemezler.

İş bölümü ve uzmanlaşma global toplum içindeki grupları farklılaşmasına yol açar; böylece, iktidarda’ da bir uzmanlaşma ortaya çıkar, her grup kendi özgür siyasal iktidarına sahip olur. Bu durumda kişisel birliği sağlayacak bir etkene güçlü gereksinme duyulur; buda bir insan veya bir grup tarafından uygulanan siyasal iktidardır. Yani yalın sosyal iktidar bireysel düzeyde somutlaşmış egemen bir iktidara dönüşür. Bu iktidar siyasaldır, ama diğer öğelerle de kaynaşmıştır.

Siyasal iktidar daha önce açıkladığımız gibi yetenekleri ve ayrıcalıklarına dayanarak güçlenen bir veya bir kaç kişinin elinde toplanır ve bu, herkes tarafından bir mülkiyet hakkı olarak görülür, yani iktidara başkalarının sahip bulunmadığı bazı yetenek ve ayrıcalıklar aracılığıyla ulaşılır ve ona ayrı bir özel mal gibi bakılır.

Tarihsel gelişmenin belirli bir aşamasında bireysel siyasal iktidar yetersiz hale gelir, zaafları ön plana çıkar. Temel zaafı iktidarın olağandışı yeteneklere sahip herkese ait olabilme dolayısıyla bu tür yeteneklere sahip herkesin iktidar olmayı talep etmesi üzerine sürekli çatışmaların ve bazı rekabet durumunun ortaya çıkması, yani istikrarsızlığın egemen olmasıdır. Bu nedenle bireysel siyasal iktidarlar sivil toplumun birliği, sağlamlığı ve refahı açısından büyük tehlike taşırlar. Üstelik uygarlığın gelişmesi, daha karmaşık ve gelişmiş bir iktidar aygıtının örgütlenmesini, uzmanlaşmış organların (idare, polis, ordu, adalet, eğitim kurumları, vb.) oluşmasını gerektirir. Bu büyük ve karmaşık aygıt bir kere ortaya çıktığında, işleyebilmesi için mutlaka asgari bir birlik ve süreklilik gereklidir. İşte bu işlevleri görmeleri için kurumlar oluşturulur. Tarihsel olarak da, eski Roma'da, çağımız Avrupa uluslarında devlet aygıtının gelişmesi ve örgütlenmesiyle kurumların ortaya çıkışı arasında bir yakınlık ve paralellik görülebilir.

Siyasal iktidarın kurumsallaşması tarihsel bir olgudur. Devlet soyut bir kategori olmayıp belirli, sosyal koşullar altında ve belli bir tarihsel konumda ortaya çıkan somut bir gerçektir. Avrupa'da modern devletin oluşumu ve iktidarın kuramsallaşması Ortaçağ' ın sonundan itibaren beliren bir dizi koşulun sonucu olmuştur: Feodal, kendine yeterliliğin parçalanması, ticaretin, mal dolaşımının ve pazar için üretimin gelişmesiyle belirlenen merkantilist bir kapitalizmin egemen olması; Monarşilerin toprak bütünlüğünün sağlamaları, ulusların oluşması ve ulusal birliğin bilincine varılması; Siyasal felsefede halk egemenliği ve sözleşme teorilerine doğru bir gelişmenin görülmesi. Ortaçağ sonundaki Cumhuriyetçi monarşi teorisine göre, Prens sivil toplumun efendisi değil, kurumun hizmetkârıdır, egemenlik Prens ya da hükümette değil yurttaşların tümündedir ve Prens egemen iktidara, halk sözleşmeyle verdiği için sahiptir.

Görüldüğü gibi, "halk egemenliği fikrinin yerleşmesiyle siyasal iktidarın kurumsallaşması, ulusal devletlerin oluşumu arasında ilişki bulunmaktadır. Kurumsallaşma siyasal iktidarın toplumsallaşması demektir. Yani sivil toplumun kendi kendinin bilincine varması, sivil toplumdaki' tüm kişilerin ve grupların sivil toplumun varlığına, birliğine ve sürekliliğine yüksek bir değer vermesidir. Bu nedenle, devlet, hem kurumsallaşmış bir siyasal iktidarı hem de sivil toplumu ifade eder. Kurumsallaşma ise, egemen iktidarın kolektif mülkiyette (egemenlik) yine aynı iktidarın yürütülmesini (hükümet işlevi) içerir. Bu nedenden hükümetler gider ama devlet kalıcıdır. Hükümet etme de bir ayrıcalık değil, ilkelere ve kurallara bağlı bir işlevdir. Sonuç olarak, şu denile*bilir: Sivil toplumun, sürekliliği için kurumsal iktidar çok daha elverişlidir. Bireysel iktidarda şefin itibarı veya gücü diğer grup' üyelerinin ona uymasını zorunlu kılmaktaydı; kurumsallaşmış iktidarda yöneticilerin iradesi, .devlet adına hareket ettikleri zaman otorite haline gelir. Hükümet iktidarın sadece kullanıcısıdır, yaratıcısı bizzat sivil toplumun kendisidir.



b.Devlet Kavramı:

En genel tanımıyla devlet, kurumsalların varlığını gerektiren, kurumsal düzeyde somutlaşmış bir siyasal iktidar biçimidir. Devlet kavramı pek eski sayılmaz. İktidar; düzen gibi çağrışım yaptığı fikirlerin çoğu Yunan Sitesine ve Roma imparatorluğu’na kadar gider. Çağdaş devlet kavramıysa; XVI. ncı yüzyılda evrensel egemenlik ütopyasına karşı oluşmuştur.

Devlet nedir? Devlet bir siyasal iktidar biçimidir; Devlet kurumsallaşmış bir iktidardır; Devlet etkin bir iktidardır; Devlet meşru bir iktidardır, hukuk iktidarıdır; Devlet aynı zamanda tüzel bir kişidir; Nihayet devlet belli bir toprakla sınırlı bir örgüttür. Böylece devlet, kurumsallaşmış bir siyasal iktidar; kendine bağlı insanların güvenliğini sağlamak "Üzere kurulmuş etkin bir sosyal örgütlenme biçimi; en yüksek düzeyde ve değerleri kapsayan bir egemenliğe bağlı, sivil toplumun 'kendi kendisinin bilincine varmasını ifade eden ve" belirli bir toprakla sınırlı bir örgüt, etkin bir siyasal iktidardır.

Devlet etkin bir siyasal iktidardır: devlet dış ve iç tehlikelere karşı kendisinin ve kendine bağlı kişilerin güvenliğini sağlayan bir örgütlenme biçimidir. Bundan dolayı birçok baskı ve zorlama aracına sahiptir, yani etkin olmak zorundadır. Modern devletin dev ve karmaşık yönetim sistemi, hem yasamanın gereksinimlerini karşılama, siyasal bakımdan ifade edilen gereksinmelere cevap verme aracı ve hem de onu elinde bulunduranlar için bir güç aracıdır. Etkin bir siyasal iktidar olmasının anlamı budur.

Devlet egemen bir iktidardır: Devlet kendi kendine örgütlenebilen, herhangi bir başka iktidar tabi olmayan bağımsız, egemen bir iktidarı gerektirir. Devlet, sosyal güçler arasında var olan sürekli çatışmada yüksek hakemlik rolünü oynar. Egemenlik aslında siyasal iktidar kavramının içinde de vardır: Siyasal iktidar bütün diğer toplumsal iktidarlardan üstündür. Demokrasi egemenlik fikrini güçlendirmiştir. Demokraside devlet egemenliği halkın kendi kaderini tayin etme hakkından başka bir şey değildir; bu anlamda devlet egemenliği halkın iradesinin üstünlüğünü varsayar yani halk egemenliğidir

Devlet meşru bir iktidardır: Bireyselleşmiş siyasal iktidarın fiili bir iktidar olmasına karşın, kurumsallaşmış siyasal iktidar hukuk iktidarıdır. Bu iktidarı yürüten kişilerin kendi iradelerinden, tutkularından ve bireysel çıkarlarından bağımsız olarak kurallara uymaları gereklidir. Kurumsal iktidar, sivil toplumun bireyden yüksek bir gerçeklik ve değer olarak algılanmasını zorunlu kılar ve devletin dinsel zorlamalardan bağımsız tam anlamıyla siyasal iktidar olmasını gerekli görür. Bireysel iktidar ise dinsel normlarla sınırlandırılmıştır.

Devlet meşruluğu esastır. Devlet yurttaşların, kendi aralarında doğan çatışmaların çözümleyicisi olarak kabul ettikleri ve varlığı yabancı ülkelerce tanınmış bir örgüttür. Devleti yurttaşlar tarafından sorunları çözümleyen bir araç olarak görülmesi ve yabancı ülkelerce tanınması ona meşruluğunu verir. Meşruluk devletin egemenliğinin ruhsal biçimi, baskı ve zorun manevi yönüdür.

Devlet topraklı, sınırlı bir örgüttür: Bu toprak üzerinde yaşayan herkes zorunlu olarak devlete bağılıdır. Devlet, kendi toprağı üzerinde kuvvet kullanma tekeline sahiptir.

Modern devlet demokratik bir devlettir: Devlet örgütü iki mekanizmayı halkın denetimi altında tutmaktadır: Seçim ve parlamento mekanizması ile yerinden yönetim mekanizması.

Demokrasinin yayılması devletin işlevleri ve yapısı üzerinde de etkili olmaktadır. Şöyle ki bir yandan devletin faaliyet alanı ve dolayısıyla gücünü büyütmekte, diğer yandan devlet organlarını bölmekte ve denetim mekanizmalarını çoğaltmaktadır.

Modern devlet hukuk devletidir: devletin eylemi güvenilir belirli kurallara tabidir; yurttaşlar bağımsız yargıçlar önünde bu kuralların uygulanmasını isteyebilir. Demokratik, bir devlet, kendi çerçevesinde gitgide daha sıklaşan hukuki bağların örülmesini gerektirir. Ve bu bağlar onun gücünü denetim altına alır ve zayıflatırlar.

Devlet genelde sosyal örgütlenme sorunlarının içinde çözümlendiği bir çerçevedir. Devlet hemen hemen bütün güç ve iktidarlara egemen olan bütünsel bir üst iktidardır, bu iktidarlar arasında egemen bir hakemdir, aynı zamanda diğer iktidarların otorite biçimlerinin bir yansımasıdır.







2.Devlet Türleri

Tekçi ve bileşik olmak üzere iki grupta toplayabiliriz.

a. Tekçi Devlet

Devlet iktidarının bölünmediği bir merkezde toplandığı devletlerdir. Türkiye, Fransa, İspanya bu tür devlete bir örnektir.

c.Bileşik Devlet
Günümüzde bileşik devletin en yaygın ve önemli biçimi federal devlet olup devamlı gelişme halindedir. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Meksika, Brezilya, Arjantin ve diğerleri.
Tekçi bir devlet için de uygulanan yerinde yönetim ve federalizm arasında farklar vardır. Federalizm çok ileri götürülmüş bir tür yerinden yönetimdir. Federal devlet aralarında iç hukuk, yani anayasa hukuku ilişkileri (uluslararası ilişkiler değil) olan bir devletler birliğinde, bir üstün devletin diğer devletler üstünde yer almasıdır. Başka bir deyimle federalizm, devleti oluşturan, bölge ve eyaletlerin gerçek devletler gibi siyasal biçimde örgütlenmesidir. Böylece üye veya federe devletler ile bunları kapsayan ve koordine eden federal devlet ortaya çıkmaktadır.
Federal devlet başlangıçtan beri kamu kudreti haklarının büyük bir kısmını (özellikle dış egemenlik yönünden ve bir kısım da yasama ve adalet yetkilerini) kendi üzerine almaktadır. Genellikle kendi yetkilerini belirlemek için yetkili kılınmıştır. Böylece giderek federe devletlerin yetkilerini kısıtlayabilir. Federal yasa federe yasanın üstündedir. Federal devlette, federe devletlerin, karşı koyamayacağı merkeziyetçi bir kudret ve merkezi bir otorite vardır. Kaldı ki, uluslararası ilişkilerde federal devletin diğer devletler karşısında ülke bütünlüğü, siyasal iktidarın tekliği söz konusudur. Merkezi federal devletin üye devletler üzerindeki bu üstünlüğü nedeniyle federe devletlere devlet niteliğinin tanınmasını kabul etmeyen yazarlar vardır.
Günümüzde federal devletlerin sayısı çoktur. Ülkesi geniş olan devletlerin federalizmi benimsemesi coğrafi nedenlerdendir. Bazen de etnik ve dil bakımından farklılık gösteren toplumlarda federalizme gidilmektedir.
Federal devletle federe devletlerin aralarında özel tipte ilişkiler vardır: Bu ilişkiler uluslararası ilişkilere hiç benzemeyen iç kamu hukukuna dayanan anayasal ilişkilerdir. Bu özellikler federal devletin kurulması ve üye devletleri içermesi ve uluslararası ilişkilerin devletlere tanınmış olmasından ileri gelmektedir.
Teorik ve ilke olarak federal devleti oluşturan federe üye devletlerin kendi aralarında eşit olmaları esastır. Ama fiilen farklılaşma olmaktadır. Her federe devletin kendi anayasası vardır.
Federal devlette iki meclis vardır. Biri temsilciler meclisi diğeri ise federal konseydir. Bu sonuncusu her federe devletten genellikle eşit sayıda seçilen delegelerden oluşur.
DEVLETİ OLUŞTURAN ÖĞELER
Devlet ancak ön üç koşul bir araya geldiğinde var olabilir. Önce devletin üzerinde yerleştiği ve yetkilerinin kullanılışını sınırlandığı bir toprak parçasının, ülkenin, var olması gerekir, Daha sonra bu ülke üzerinde oturan ve gerek ırk,.dil, din gibi ortak özellikleri ile ya da aynı gelenek ve görenekler, aynı yaşayış biçimi, özellikle yaşama iradesiyle bir ulus oluşturacak biçimde birleşmiş bir topluluk. En sonra da ulusun ülkesi üzerinde sürekliliğini ve varlığını sürdürmeğe yönelen bir hukuksal ve politik örgüt.
Sosyal açıdan devleti şöyle tanımlayabiliriz: Zorlama kudretine sahip bir otorite tarafından ortak iyiye yönelmiş sosyal, siyasal ve hukuksal bir düzenin sağlandığı ve sürdürüldüğü, belirli bir ülke üzerin*de yerleşmiş insan topluluğudur. Bu tanıma göre şu dört öğenin bir araya gelmesiyle bir devlet oluşabilmektedir: Bir insan topluluğu; top*luluğun yerleştiği ülke; topluluğu yöneten bir iktidar; iktidarın gerçek*leştirdiği ve sürdürdüğü toplumsal, siyasal ve hukuksal düzen.
a.İnsan Topluluğu - Ulus:
Devleti oluşturan öğelerden birincisi, ülke sınırları içinde yaşa*yan insan topluluğu, halktır. Çağımızda yukarıdaki özellikleri olan top*luma ulus denilmektedir. Ulus, maddi ve manevi olarak bütünleşmiş bir insan topluluğudur. Ulus, kişilerin birbirleriyle maddi ve manevi bağlarla bağlı olduklarını hissettikleri ve diğer ulusal grupları oluşturan kişilerden farklı olduklarını algılayabildikleri bir toplumdur. Ulusu, ırk, dil, din bağlılığı gibi etkin öğelerin yanında birlikte yaşanan tarihsel olaylar, ortak mutluklar, felaketler gibi manevi öğeler oluşturur. Bir ulusu oluşturan öğeler arasında ırka ait niteliklerin önemi modern ulus anlayışında giderek daha az yer tutmaktadır. Belirtilen özellikler yanın*da, aynı ülke üzerinde yaşamaktan doğan ekonomik çıkar birliği de ulusun önemli bir öğesini oluşturmaktadır.
b.Ülke
Devletin temel öğesi olan topluluğun, ulusun üzerinde yerleştiği coğrafi alan devletin ülkesidir. Devlet, her şeyden önce, ülkesel bir kuruluştur. Devletin ülkesinin sınırları anlaşmalarla belirlenir. Ülkeye verilen önemin nedeni devletin iktidarına ölçü ve sınır teşkil etmesidir. Çünkü ülke devlet iktidarının en etkili olduğu alandır.
c.İktidar
Genel olarak iktidar kavramı hakkında yaptığımız açıklamalar devlet iktidarını da kapsamaktadır. Ancak, bunlara, ek olarak burada kısaca devlet iktidarına özgü bazı niteliklerden söz edeceğiz.
Devlet iktidarı, iktidarın genel özellikleri yanında yalnız kendine özgü şu nitelikleri taşır:
Devlet iktidarı üstün durumlu ve merkezi bir iktidardır. İktidarın her aşama ve düzeydeki topluluklarda rastlanılan bir olgu olduğunu söylemiştik. Bu anlamda devlet iktidarı bir ülkedeki çeşitli toplulukların iktidarlarının üstünde yer alır. Bu düşünce en somut biçimde federal devletlerde görülebilir: Eyaletler (federe devletler) birleşerek kendi üstlerinde bir merkezi devlet (federal devlet) oluşturmaktadırlar.
Devlet iktidarı sivildir. Devlet iktidarının sivilleşmesi uzun bir oluşumun sonucudur. Başlangıçta devletler belirgin bir askeri nitelik sunmaktaydılar. Fakat uzun bir gelişim sonucu devlet iktidarı sivilleş*miş ve askeri iktidarı kendisine bağımlı kılmıştır. Devlet iktidarı sivil personel tarafından kullanılır. Askeri iktidar savaş durumları ve ulusal güvenlik için örgütlenmiş olup sivil devlet iktidarlarından ayrıdır ve ona bağlıdır. Bu iki iktidar arasında ayrılığın gerçekleştirilmesi, ordunun siyasi yaşam dışında bırakılması, sıkıyönetim durumu hariç, halk üze*rinde polis işlerini uygulamaması yoluyla sağlanmaktadır.
—Devlet iktidarı dünyevidir.
—Devlet iktidarı sivil olup siyasıdır.
— Devlet iktidarı fiziksel zorlama tekelini elinde tutar