İnsanla ilgili olarak ise; "kabul etmek" hemfikir olmak demek değildir; "değiştirmek" de zorlamak demek değildir.
Kabul edilmesi gereken

başkalarının zihninin işleyişine senin gücünün

senin zihninin işleyişine de başkalarının gücünün kapalı olduğu gerçeğidir; yani

başkalarının kendi seçimlerini yapma hakkına sahip olduklarını kabul etmek ve senin

başkalarıyla çelişme veya hemfikir olma

onları kabul veya reddetme

onlara katılma veya karşı durma konusunda

sadece kendi zihninin dikte ettiği tarzda davranman demektir. "Değiştirmek" konusunda anlaşılması gereken tek şey

tabiat konusunda olduğu gibidir: bilgi verme yoluyla ikna etmek; ki

bu

karşıdaki insanların aktif bir zihne sahip olduğunu varsayar; aktif bir zihne sahip olmayanlar

dinlemek istemeyenler

kendi hatalarının sonuçlarıyla başbaşa kalmak üzere rahat bırakılmalıdır. "İkisi arasındaki farkı bilmek" insan-yapısı kötülükleri (esasen kötülükleri zaten sadece insanlar yapabilir) asla tevekkülle karşılamamak

onlara asla gönüllü olarak teslim olmamak demektir. Karşısında direnmek için hiçbir eylemin yapılamadığı

en zorba bir diktatörlüğe esir düşülmüş olunsa bile; böyle bir diktatörlüğün zindanlarında işkence altında olunsa bile; bu diktatörlüğün kötülüğünü görmenin ve bu kötülüğü kabul etmiyor olmanın bilgisi; o şartlarda dahi duyulabilecek bir "huzur"un kaynağıdır.
İnsanlarla zor yoluyla etkileşimde bulunmak

tabiatla ikna yoluyla etkileşimde bulunmak kadar imkansızdır. Bu yol

insanları zor yoluyla yönetirken; tabiata; dualarla

büyülerle

rüşvetlerle (kurbanlarla) yalvaran vahşi insanların siyasetidir. Bu siyaset işlemez ve tarih boyunca hiçbir insan toplumu için işlememiştir. Ne var ki

modern filozoflar; kendileri

bilincin önceliği nosyonuna geri dönerken

bütün insanlığı da böyle bir siyasete sevk etmektedirler. Modern filozofların bir gurubu; tabiata; pasif

mistik

"ekolojik" bir boyun eğiş önerirken; müttefikleri bir başka gurup

insanların kaba kuvvetle yönetilmesini tavsiye etmektedir. Kimlik Kanunu'nu insana tatbik etmemek

insanın kimliğini belirsiz bırakır; böyle olunca

insanın insan-olarak hayatta kalmasının zorunlu kıldığı maddi ve entellektüel ihtiyaçlar tam keşfedilemez.
Felsefi bir çok yanılgının kökeninde

"Mevcudiyetin Önceliği" aksiyomunun zımnen veya açıkca reddedilmesi yatar. Bu reddiye

"Mevcudiyetin Önceliği" aksiyomunun zıddı olan "Bilincin Önceliği" nosyonunun açıkca kabul edilmesinden ziyade

"Mevcudiyetin Önceliği" aksiyomunun kabulünün mantıki sonuçları olan Kimlik Kanunu'nu ve bu kanunun eyleme tatbikatından başka bir şey olmayan Nedensellik Kanunu'nu inkar etmek halinde ortaya çıkar. Bu bölümde

hem bu yanılgılardan bazıları sergilenecek

hem de bilinç-mevcudiyet ilişkisi üzerindeki bazı tatbikatlar yapılacaktır