USLANMAM
USLANMAM öğesini iGoogle sayfanıza ekleyin.
UslanmaM En Kaliteli Bilgi Adresiniz
Geri git   USLANMAM > GENEL KÜLTÜR > Tarih Bölümü > Eski Uygarlıklar ve Dünya Tarihi
Google
 
UslanmaM Resim AlbümleriSosyal Gruplar
Kayıt ol Sosyal Gruplar Ajanda Konuları Okundu Kabul Et

Eski Uygarlıklar ve Dünya Tarihi Dünyamızın geçmişi ve kurulan uygarlıklar

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 01-16-2007, 04:18 PM   #11 (permalink)
Administrator
 
ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

Muhyiddin İbn Arabî ve Türkiye'ye Tesirleri

Selçuklu devletinin son yıllarından başlayarak Osmanlı Devletinin kuruluşundan itibaren hükümran olduğu geniş bir coğrafyayı ve altı asırlık uzun bir dönemi içine alacak böyle bir mevzuyu burada yeterince ele alıp işlemek mümkün olmadığı gibi böyle bir çalışmayı gerçekleştirebilmek de uzun yıllar sürecek bir çalışmayı gerektirecektir. Bizim buarada yapabileceğimiz sadece birkaç noktaya işaret edebilmek olsa olsa konunun ehemmiyetine dikkat çekebilmekten ibaret olacaktır.



Bilindiği gibi İbn Arabî hicrî 560-638 (1165-1240) yılları arasında yaşamış gençlik yıllarını doğduğu Endülüs'te geçirmiştir. Genç yaşta tasavvufa intisap eder ve Endülüs'ün birçok şeyhi ile tanışır onlara hizmet eder. Hizmet halkasında bulunduğu bu şeyhlerden ikisi kadındır. Bu zatlardan Rûhu'l-Kuds fî münâsahati'n-nefs adlı eserinde bahsetmektedir. Fütûhât-ı Mekkiyye'sinde de mülâkî olduğu birçok şeyhin ismini vermektedir.



Fas'ta bulunduğu 597 (1200/1201) yıllarında 35 yaşındayken şahidi olduğu manevi bir tecellide kendisine "Doğu'daki şehirlere" gitmesi emredilir. Aynı sene yola çıkar. Tunus İskenderiye ve Kahire üzerinden Mekke'ye gelir ve hac vazifesini de ifa eder. Oradan 601 (1204) yılında Bağdat ve Musul'a geçer. Anadolu'ya gider Malatya'da bulunur ve 603 (1206) yılında Kahire'ye döner. Burada şiddetli tenkit ve düşmanlıklara maruz kaldığından 604 (1207) yılında Kahire'yi terkeder. Haleb'e ve oradan 607 (1210) yılında Konya'ya gelir.



Selçuklu Sultanı ve halk onu iyi karşılar. Sadreddin Konevî onun müridi olur. Konevî'ye birçok eserinden icâzet verir. Konya'dan sonra Kayseri Malatya Sivas Harran ve tekrar Bağdad'a gider 608 (1211). Burada Avârifü'l-Maârif müellifi Şihâbeddin Ömer es-Sühreverdî (v. 632/1234) ile tanışır ve görüşür. 609 (1212) yılında Selçuklu Sultanı aaakâvus'a uzun bir mektup yazar:



Hıristiyan tebaa ile münasebetlerinde tedbirli olmasını; onların İslam davasına zarar verebilecek davranışlarına mani olmasını; şehirler ve civarlarında yeni kilise manastır vs. şeyler yapmalarına ve harap olan mabetlerinin tamir edilmesine müsade etmemesini; Hıristiyanların Müslümanlara karşı saygılı davranmalarını ve yakınlarından Müslüman olacak kimselere mani olmamalarının sağlanmasını sultana tavsiye eder.



Selçuklu Sultanı onu sarayına davet ederse de icabet etmez. 610 (1213) yılında Haleb'e 611 (1214) yılında tekrar Mekke'ye gider. 612 (1215) yılında yine Anadolu'ya Aksaray'a gelir Sivas ve Malatya'da bulunur. Sultan aaakâvus'un Antakya'da Hıristiyanlara karşı zafer kazanacağı müjdesini verir.



612 ile 626 (1215 ile 1219) yıllarını Malatya'da geçirir. Bu süre zarfında birçok talebesine eserlerinin icazetini verir. 617-618 (1220 ile 1221) yıllarında tekrar Haleb'e gelir. Burada Eyyûbî Sultanı el-Melik ez-Zâhir ile iyi münasebetler kurar. Sultanın davetlisi olarak 620 (1223) yılında Şam'a gider oraya yerleşir ve 638 (1240) tarihinde vefatına kadar bu şehirde kalır.



İslam tasavvufu ve düşüncesinde derin izler bırakan ve halen tesiri devam eden Fütûhât-ı Mekkiyye ve Füsûsü'l-Hikem adlı eserlerini Şam'da kaleme alır.



İbn Arabî'nin manevi bir işaretle XIII.asırda İslam dünyasının en batısı Endülüs'ten İslam dünyasının merkezine doğru hareket ettiği yıllarda İslam dünyasının doğusundan da bir başka mühim hicret hadisesine şahit oluyoruz.



Mevlana'nın babası Sultan Bahâeddin Veled oğlu Celâleddin ile 618 (1221) yıllarında o da manevi bir işaretle Orta Asya'dan Belh'ten Hicaz'a doğru hareket eder. Sonra 1228-1229 yıllarında Konya'ya gelip yerleşirler.



Bu iki mühim şahsiyetin göçlerinin ardından biri Batı'da Endülüs'te hüküm sürmekte olan Muhavvidler (541-668/1147-1269) Haçlı orduları karşısında yenilgiye uğrayarak Kurtuba ve İşbiliye gibi büyük şehirlerini kaybederek yıkılır (1269). Diğer emîrlikler zaman zaman mevziî hakimiyetler kurarlarsa da 1492 yılında Gırnata şehri de anlaşma ile teslim olur. Böylece Endülüs Müslümanları siyasi ve dini güçlerini tamamen kaybederler.



Benzer bir kaderi aynı tarihlerde İslam dünyasının doğusu da yaşamaktadır. Moğol orduları Orta Asya'dan itibaren önüne çıkan güçleri yok edip Bağdat'a dayanmış ve 656 (1258) yılında Abbasî Hilâfeti'ne son vermiştir. Sonra Irak Suriye ve Anadolu'ya yürümüş ve Selçuklu Devleti'nin yıkılmasına sebep olmuştur. Selçuklu Devleti'nin mirasını paylaşan Beylikler'den Osman Bey'in 1299 yıllarında kurduğu Beylik devletin Batı hududunda Bizans'a komşu olduğundan cihat ruh ve gayretini canlı tutarak daha batıya doğru gelişme imkanını elde etmiş ve bunu deperlendirmiştir.



Kısaca çizdiğimiz bu tarihî yıkılış ve bozgun tablosu içinde Endülüslü İbn Arabî'nin ve Belhli Mevlana Celaleddin'in Anadolu'ya Konya'ya Selçuklu başşehrine birbirine çok yakın tarihlerde gelmiş olmaları İslam tasavvufu ve düşüncesi bakımından gelecek yıllar ve asırlarda mühim neticelerin doğmasını hazırlamıştır.



İbn Arabî'nin talebesi ve Mevlana'nın yakın dostu olan Sadreddin Konevî (v. 673/1274) İbn Arabî'nin ekolünü Arapça "aaaafizik" kitaplarla devam ettirirken Mevlana da Farsça yazdığu şiirler ve Mesnevîsi ile İslam tasavvufu içinde dile getirilen bir tek "hakikat"in iki ayrı üslupta temsilcileri olmuşlardır.



Sonraki devir Mesnevî şârihleri Mesnevîyi İbn Arabî ve Konevî'nin ıstılahlarıyla yorumlayıp açıklarken İbn Arabî ekolü mensupları da Mevlana'nın nazım ve şiirlerinde kullandığı üslup ve sembollerle Türkçe ve Farsça şiirler yazıyorlardı.



Mevlana'nın 1278 ve S. Konevî'nin 1273 yıllarında vefatlarından sonra yıkılan Selçuklu Devleti'nin vârisi olarak Anadolu'nun batısında kurulan Osmanlı Devleti gelişmeye başlarken Selçuklu ülkesinin ilim ve tasavvuf mirasına da sahip olmuş oluyordu. Bu manevi mirasa sahip çıkmayı gerektiren hatta buna hususi bir itina gösterilmesini gerektiren sebepler de vardı. Bunlardan İbn Arabî ile ilgili olanlardan birisi şudur:



İbn Arabî eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye fi'd-Devleti'l-Osmâniyye adlı çok küçük hacimli risalesinde cifr ilminin verilerine istinaden Osmanlı Devleti'nin kurulacağını ve bu devletle ilgili bazı hâdiseleri rumuzlu ifadelerle haber vermiş ve S.Konevî de bu eseri şerh etmiş bazı rumuzları açıklamıştır.



İbn Arabî'nin Anadolu'da yaptığı sayahatler esnasında Konya Kayseri Malatya Sivas ve Aksaray gibi şehirlerde ikâmeti sırasında tanışıp görüştüğü ve sohbetlerinde yetiştirdiği talebeleri tabiatıyla onun fikirlerini ve görüşlerini gelecek nesillere aktarmaya devam edecekti.



Bunun yanında rumuzlu ifadelerle Osmanlı Devleti'nin kurulacağını ve bazı hâdiseleri önceden bildirmesi önceden bildirdiğine inanılması Osmanlı sultanları âlim ve mutasavvıflarının ayrıca dikkatini çekmiş İbn Arabî'ye hususi bir ilginin gösterilmesini sağlayan sebeplerden biri olmuştur diyebiliriz. Nitekim bu risalede geçen cümlelerden biri olan "İzâ dahale's-sîn fî'ş'şîn yazheru kabru Muhyiddîn" yani "Sîn şın'a dahil olduğu vakit Muhyiddin'in kabri ortaya çıkacaktır" cümlesi Kahire seferi sırasında Yavuz Sultan Selim Şam'a geldiğinde tahakkuk etmiş İbn Arabî'nin o sırada üzeri çöplerle kaplı Sâlihiye'deki kabri ortaya çıkarılmış Sultan türbenin yenilenmesini ve oraya bir de cami yapılmasını emretmiştir. 924 (1517) yılında caminin kuzeyine ayrıca bir de tekke inşa edilmiştir. Türbenin girişine Kemal Paşazâde'nin İbn Arabî'yi öven bir fetvasıyla İbn Arabî'nin biraz evvel zikrettiğimiz cümlesi yazılmıştır.



Şeyhülislam İbn Kemal'in (1468-1534) İbn Arabî hakkındaki fetvasının konumuzla ilgili cümleleri şunlardır:

"Ey insanlar! Biliniz ki büyük şeyh şerefli önder âriflerin kutbu muvahhidlerin imamı Endülüslü Hâtem Tayy kabilesinden Muhyiddin İbn Arabî kâmil bir müctehid ve fâzıl bir mürşid taaccüp edilecek hayat hikayeleri ve olağan dışı hâdiseleri ve çok talebesi olan bir zattır. Âlimler ve ileri gelenler katında kabule mazhar olmuştur. Onu inkar eden hata yapmış olur. İnkarında ısrar ederse sapıtmış olur. Sultana onu terbiye etmesi ve onu inancından çevirmesi gerekir. Çünkü sultan doğruyu yaptırmak ve kötülükten men etmekle memurdur. Onun birçok eseri vardır. Bunlar içinde Füsûsü'l-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye bulunur. Bunlardaki meselelerin bir kısmının sözü ve manası belli ilâhî buyruğa ve şer'-i Nebevî'ye uygundur. Bir kısmı da zâhir ehlinin anlayışına göre gizli olup keşf ü bâtın ehlinin anlayışına göre açıktır. Meramını anlamayana bu durumda susmak lazımdır. Zira yüce Allah 'bilgin olmadığı şeyin peşine düşme çünkü kulak göz ve kalbin her biri bu davranıştan sorumludur' (İsrâ 17/36) buyurmaktadır..."



Bu fetvada dikkatimizi çeken noktalardan bazıları şunlardır: 1) İbn Arabî'nin ilmî ve manevi şahsiyetinden saygı ve övgü ile bahsedilmektedir. 2) Onun görüşleri âlimler ve ileri gelenler tarafından kabule mazhar olmuştur. 3) Onun görüş ve fikirlerini inkar edenler hata ederler; hatalarında ısrar ederlerse sapıtmış olurlar. 4) Sultanın yani devlet otoritesinin ısrarlı inkarcıları terbiye etmesi ve inkarlarından çevirmesi gerekir; çünkü sultan doğruyu yaptırmak ve kötülükten men etmekle vazifelidir. 5) Zâhir ehlinin anlayışına göre gizli olan fikir ve görüşleri keşf ü bâtın ehline göre açıktır. Şu halde her devirde mevcut olan keşf ü bâtın ehli zâhir ehlinin anlayamadığı manaları anlayacaktır. 6) Onun bu nevi görüşlerinde meramının ne olduğunu anlayamayanların susması gerekir. Zira her devirde temsilcileri bulunan keşf ü bâtın ehli bu manalrı anladığına göre ülke sathında sadece zâhir ehlinin fikir ve görüşlerini hâkim kılmak ve zâhirî görüşlere uygun düşmeyen fikir ve görüşleri susturmak isteyenlerin onları susturmak yerine kendilerinin susmaları gerekir. Çünkü keşf ü bâtın ehli zâhir ehlinin dediği şeyleri anladığı gibi onlardan fazla olarak başka şeyleri de anlamaktadır. Şu halde susması gereken fazla bilenler değil daha az bilenlerdir.



Fetvadan anlaşılan bu birkaç noktaya şunu da ilave etmemiz mümkündür. İbn Arabî aklî ve naklî olan dinî ve dünyevî ilimlere ilave olarak hatta bir bakıma dinî ilimin özü ve esası olan ilham keşf ü bâtın ilmi adlarıyla anılan asırlardan beri tasavvuf ehlinin temsil ettiği görüşlerin âlim bir sözcüsü sıfatıyla yeni bir "ilmî" metot ve üslup geliştirmiş ve kendi ulaştığı netice ve "hakikat"leri eserlerinde en veciz şekilde ifade etmiştir. Şu halde zâhir ve bâtınıyla bir bütün ve cihanşümul bir din olan İslam'ı böylece anlamalı ve cihanşümul bir yorumla kalp ve zihinlere takdim etmelidir. Gerçekten de İbn Arabî bu cihanşümul yorumu başarmış olan bir büyük mutasavvıftır.



Cihanşümul bir devlet kurmak niyet ve emelinde olan Osmanlı âlim ve devlet adamları da elbette kısmî yarım mevziî mahallî ilim ve yorum sahiplerini değil küllî ve cihanşümul olan ilim ve yorumları tercih edecek ve bunu gerçekleştirmek için de elinden gelen gayreti sarf edecektir.



İslam'ın kısmî ve mahallî yorumları sadece mahallî devlet ve medeniyetlerin kurulmasına imkan verebilir. Cihanşümul devlet ve medeniyet kurmaya yönelmiş Osmanlı sultanlarının cihanşümul ilim ve görüşleri idrâk edebilen İbn Kemal gibi Şeyhülislam ve âlimlere danışmanlara ve fetva ehline sahip olması hem devleti yönetenler ve hem de halk için ilâhî bir lütuftur.



1516 Yılında Anadolu Kazaskeri olan Yavuz Selim ile Mısır seferine katılan dönüşte Şam'da İbn Arabî'nin türbesinin yaptırılması için sultana fetva veren ve 1525 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın Şeyhülislam'ı olan İbn Kemal bu fetvasıyla XVI:asır başlarında Osmanlı ülkesinde hüküm süren ve daha asırlarca sürecek olan bir kanaatin resmi temsilcisi ve sözcüsü olmuştur. Tabii ki İbn Kemal'den önce iki asır boyunca âlimler mutasavvıflar ve devlet yöneticileri nezdinde böyle bir kanaat oluşmuş olmasaydı İbn Arabî'nin görüş ve fikirlerini devam ettirebilen ilim ve tasavvuf ehli bulunmasaydı böyle bir fetvanın verilebilmesi mümkün olamazdı. İbn Arabî hakkında Sultan'ın fetvaya başvurması ise sanıyoruz ki artık Osmanlı ülkesi olan Mısır ve Suriye'de İbn Teymiye (v. 728/1328) ve benzerlerinin takipçilerinin İbn Arabî'ye karşı düşmanca görüş ve fikirlerinin sebep olabileceği kargaşayı resmen önlemek içindir. Zaten İbn Teymiye Osmanlı asırlarında ilgi ve itibar görmemiş ancak yıkılış dönemi olan XX.yüzyıl başlarında ve günümüzde çok dar bir kesim tarafından benimsenmiştir.



..... Osmanlı uleması XVI.asırda diğer İslam ülkelerine nisbetle İbn Arabî'nin eserlerine daha çok alaka göstermektedir.



..... Osmanlı ilim ve siyaset adamları XVIII. asrın başında da İbn Arabî'yi din fikir ilim ve siyaset anlayışının temel taşlarından biri olarak görmekte bunu İran ve diğer İslam ülkelerine nisbetle bir imtiyaz ve üstünlük olarak değerlendirmektedirler.



..... Tasavvuf bakımından talebe yetiştirmek kitap yazmaktan daha gerekli görülmüştür. Ancak İbn Arabî her ikisini de yaparak diğer büyüklerle beraber bu konuda da örnek teşkil etmiştir. Yetiştirdiği talebelerden bilhassa S.Konevî mühimdir. Zira başta Füsûs olmak üzere onun ilk şârihi yorumlayıcısı fikirlerinin takipçisi ve bir bakıma ilk sistemleştiricisi odur. Miftâhu'l-Gayb ve diğer eserleri İbn Arabî'yi Anadolu'da tanıtan ve anlatan eserler olmuştur. Talebeleri de hem kendisinin hem de İbn Arabî'nin takipçileri olmuştur.



S. Konevî'den itibaren günümüze kadar 7 asır boyunca İbn Arabî ekolünü ülkemizde devam ettiren şahsiyetlerden bazıları şunlardır:

1) Dâvûd-i Kayserî (v. 751/1350): Konevî'nin talebelerinden Kemaleddin Kâşânî'nin talebesidir.

2) Molla Fenârî (v. 834/1430): Babası Konevî'nin halifelerindendir.

3) Muhammed Kutbuddin İznikî (v. 855/1450): Molla Fenârî'nin talebesidir.

4) Yazıcızâde Muhammed Efendi (v. 855/1451): Muhammediye isimli meşhur eserin müellifidir.

5) Cemal Halvetî (Çelebi Halife v. 912/1506): İbn Arabî'nin iki beytini şerh etmiştir.

6) İdris Bitlisî (v. 926/1520).

7) Sofyalı Vali Efendi (v. 960/1552): Füsûs şârihi.

8) Üftâde Muhammed Muhyiddîn (v. 968/1580): Bursalı ve Çelvetiye Tarikatı büyüklerindendir.

9) Aziz Mahmud Hüdâyi (v. 1038/1629): Üftâde Hazretlerinin talebesidir.

10) Nureddin Musliheddin Mustafa Efendi (981/1578).

11) İsmail Ankaravî (v. 1041/1631): Meşhur Mesnevî şârihidir.

12) Abdullah Bosnevî (v. 1046/1636): Füsus şârihidir.

13) Sarı Abdullah Efendi (v. 1071/1660).

14) Karabaş Veli (Ali Alâeddin Atvel v. 1097/1685).

15) Atpazarî Osman Fazlı İlâhî (v. 1102/1690).

16) Niyâzî-i Mısrî (v. 1105/1693): En yaygın ve meşhur tasavvufî divanın sahibidir.

17) İsmail Hakkı Bursevî (v. 1137/1724).

18) Nasuhî Mehmet Efendi (v. 1130/1717).

19) Abdullah Salâhî-i Uşşâkî (v. 1196/1781).

20) Harîrîzâde Seyyid Muhammed Kemaleddin (v. 1299/1881).

21) Muhammed Nuru'l-Arab (v. 1305/1887).

22) Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî (v. 1311/1893): Tercüme-i Cânibü'l-Garbi fî Halli Müşkilâti İbn Arabî adlı bir eseri vardır.

23) Salahaddin Yiğitoğlu (v. 1937).

24) Amhet Avni Konuk (v. 1938).

25 Nuri Gençosman (v. ?).



Bu şahsiyetleri talebe ve müritleriyle birlikte düşünecek olursak İbn Arabî'nin Osmanlı toprakları üzerinde günümüze kadar uzanan ve halen de devam eden mühim bir tesire sahip olduğunu ve Türk-İslam tasavvuf ve edebiyatı üzerinde derin bir iz bırakmış bulunduğunu az çok tahmin edebiliriz.

Prof.Dr. Mustafa Tahralı'nın bu yazısı Endülüs'ten İspanya'ya adlı kitaptan (TDV İst. 1996) alınmıştır.
ABYSS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 01-16-2007, 04:18 PM   #12 (permalink)
Administrator
 
ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

AVRUPA MEDENİYETİNİN GELİŞMESİ ÜZERİNDEKİ İSLÂMÎ TESİRLER

Sir Steven Runciman



Tarihte çeşitli insanlar ve medeniyetleri arasındaki harpler ve anlaşmazlıkları gereğinden çok duyarız halbuki bunlar arasındaki işbirliği ve karşılıklı tesirlerden çok az bahsedilir. Bu anlaşmazlıklara bilhassa birbirlerine iyi niyet ve anlayış gösterecekleri yerde birbirleriyle sık sık çatışma halinde olan dinler arasında rastlarız. İki büyük din olan hıristiyanlık ve müslümanlık arasındaki münasebetlerin tarihi düşmanlık ile o kadar bulandırılmıştır ki bu dinlerin ortak özelliklerini geçmişte nasıl sık-sık birbirleri üzerine faydalı tesirler yaptıklarını unutuveririz.



Hıristiyanlar kendi medeniyetlerini batı Asya'nın dinî gelenekleri (tek tanrılı Sâmî geleneği) ile birleştirilmiş olan eski Yunan ve Roma medeniyetine övünerek dayandırırlar. Fakat aynı düşünce İslam medeniyeti için de doğrudur. Hatta belki daha doğrudur çünkü batı medeniyeti kuzeyli ırkların zevk ve geleneklerine uydurulmaya çalışılmıştır. Hıristiyanlığın Roma imparatorluğunun en doğudaki eyaletlerinden birinde fakat yine de bu imparatorluğun sınırları içinde ortaya çıktığı doğrudur; işte bu yüzden bu din daha çok batıya doğru yayılmış ve hiçbir zaman imparatorluğun doğu sınırlarından pek ileriye gitmemiştir. İslam dini ise bu sınırların hemen dışında doğmuş bu yüzden hem doğuya hem de batıya yayılabilmiştir. Fakat Hazret-i Peygamber ve onu ilk takip edenler eski Roma dünyasının kalıntılarıyla sıkı sıkıya temas halinde idiler ve kısa bir zaman sonra İran tesiri altına girmelerine rağmen müslümanlığı yayanlar eski hayat tarzını aslında batıdaki kuzeyli istilacılardan daha az bozmuşlardır. Eğer Romalı biri orta çağda yeniden yaşasaydı batıdaki herhangi bir hıristiyan şehrinden çok İslam şehirlerinden birinde kendi çevresini bulacaktı. Eski Roma imparatorluğunun hala devam ettiği İstanbul'da -ki biz buna genel olarak Bizans imparatorluğu adını veririz- kültür batılı devletlerden çok İslam halifeliğininkine yakındı. Klasik öğrenim Bizans'ta olduğu kadar İslam dünyasında da hala tutuluyor ve inceleniyordu. Gerçektende orta çağın başlarında İslam ve Bizans devletleri Yunan-Roma kültürünün ortak varisleriydiler. Bunlardan Bizans daha çok kendi içine kapalı kalmış ve batıdaki Avrupa kültürünün gelişmesinde daha az rol oynamıştır.



Eğer müslümanlığın batı üzerindeki tesir derecesini hemen görmek isterseniz batı Avrupa dillerinde bugün hala kullanılan ve kökü İslamî (çoğu zaman Arapça) olan sayısız kelimeleri aklınıza getirmeniz kafidir.



İngilizce'de bunun pek çok örnekleri vardır. Bunların birçoğu batılı tüccarlar tarafından ilk defa doğudan getirilmiş madde ve nesnelerin isimleridir. Bunlar arasından sugar (şeker) syrup (şurup) orange (portakal) lemon (limon) gibi yiyecek isimleri; spinach (ıspanak) arlikhokes (enginar) gibi sebze isimleri; saffron (safran) gibi baharat ve coffee (kahve) gibi içecek isimleri vardır. Bütün bunlar aslında Arapça kelimelerdir ve hangi memleketten alınmış olduklarını gösterir. Bunlara eşya isimlerini de katabiliriz; meselâ mat (hasır) maltress (şilte uzun minder) sofa (sedir) ve isminden hemen menşei anlaşılan ottoman (divan) kelimesi. Cotton (pamuk) kelimesi Arapça bir kelimedir; bunun yanında isimlerini doğudaki şehirlerden alan birçok maddeler vardır -muslin (müslin) Musul'dan damask (Damuscus) Şam'dan gelir. İngilizce'de âdi benekli kedi ve bir çeşit hareli ipekli için kullanılan tabby kelimesi Bağdat''n Attabiye mahallesinden gelir. ticaret nesnelerini gösteren bu gibi kelimeler bir kültür alışverişinden çok belki de bir ticaret alışverişini belirtir.



Bizim doğudan aldığımız ticaret tabirleri çok önemlidir. Bunlar batılı tüccarların ticaret tekniğini doğudan öğrendiklerini gösterir. Bu terimlerin arasında traffic (trafik) tariff (tarife) cheque (çek) risk (riziko tehlike) magazine (dükkan) calibre (çap) gibi çok kullanılan İngilizce kelimeler vardır. Gemicilikte kullanılan sloop (tek direkli yelkenli gemi) ve barque (üç direkli yelkenli gemi) kelimeleri bu iki gemi çeşidini de doğuya bağlar. Cable (kablo) kelimesinin de kaynağı doğudadır. Admiral (amiral) unvanı bile ilk şekliyle denizle bir ilgisi olmamasına rağmen doğu menşelidir. Sanat alanında baroque (barok) kelimesi Arapça'dan gelmedir. Tambourine (tambur) ve guitar (gitar) gibi musiki aletlerinin isimleri Arapça'ya dayanır. Rönesans Avrupa'sında çok sevilen lute (lavta ut) ise Arapça al-ud dan gelir. Satrançta Farsça kelimeler kullanırız. Chek-mate kelimesi şahmat tan (yani şah ölmüştür den ) başka bir şey değildir. Astronomide en parlak yıldızların üçünün ismi -Aldebaran Altair ve Belelgouse - Arapça'dır. Matematikte cypher (sıfır) kelimesi ve cebir ilmi Arapça'ya dayanır.



Fakat bazı kelimelerin yanlış kaynaklara dayandırıldığını da söylemem gerekir. Alcohol (alkol) kelimesinin kökünü İslam'da bulmak bizi şaşırtır çünkü bu din alkol içmeyi yasak etmiştir. Fakat bu dayandırma Rönesans devrinde yaşamış Paracelsus adında İsviçreli bir kimyacının yaptığı bir hata yüzündendir. O içkilerin kohl-collyrium (göz sürmesi) ile bir ilgisi olduğunu sanıyordu. Bütün bunlar nasıl olageldi? Bu olayın özetini alchemy (eski kimya ilmi) kelimesinde bulabiliriz. Bu ilmi bu gün yarı sihirbazlık gibi görsek de ortaçağda bu çok önemli bir kimya ilmiydi. Bu kelime Arapça al harf-i tarifiyle Yunanca chimia (kimya)'nın bir birleşimidir. Chimia kelimesi de Nil nehrinin getirdiği ve eski Mısırlıların tecrübelerinde kullandıkları siyah bir çamura verdikleri khem isminden gelmektedir. İşte burada bir sıra olayla karşı karşıyayız.



Klasik Yunan bilgisi eski doğudan alınmış ve Yunanlılar tarafından belli bir düzene sokulmuş ortaçağda müslümanlar tarafından bu bilgi geliştirilmiş ve batı Avrupa'ya geçirilmiştir. Müslümanlar tarihlerinin tâ başından beri Yunan felsefe ve ilminin her bir kolunu incelemenin ne kadar faydalı olduğunu anlamışlardı. Daha Emevi halifeleri devrinde bile hükümet işlerine yarayan birkaç Yunanca eser Arapça'ya çevrilmişti. Fakat büyük tercüme devri Abbasilerle bilhassa IX. Yüzyılın ikinci çeyreğinde el-Me'mun ile başladı. En önemli tercümanlar Nesturi-hıristiyanlardır fakat halife onların yaptıklarını kontrol ediyordu. Onlara kendi idaresi altındaki yerlerin kütüphanelerinden yazmalar toplattırıyor eğer iyi nüshalar bulunmazsa Bizans imparatorundan yazmalar istiyor veya Bizanslı alimleri Bağdat'a yerleşmeye iknaa çalışıyordu. Halifelerin bu himayesi sonucunda IX. Yüzyılın nihayetinde Yunan ilmi matematiğimantık ve tıbbı üzerine hemen bütün önemli eserlerin tercümesi yapılmıştı. Bu sıralarda müslüman feylesof el-Kindi Aristo'nun felsefî eserlerini tercümeye başladı. Diğer bazı çağdaşları da neo-platonik feylesofları tercüme ettiler.



Bundan sonraki yüzyılda feylesof el-Farabî Aristo tercümesini tamamladı. Buna kendi yorumlamalarını da katarak bu çalışmasıyla Aristo'yu İslam geleneğinin en önemli feylesofu haline getirdi. İslam dünyasında kuvvetli bir kültür birliği vardı ve bu birliğin içinde alimler ve eserleri rahatça dolaşabiliyordu. Böylece bu tercüme ve yorumlamaların etkisi kısa bir zamanda Hindistan'dan İspanya'ya kadar duyulmuş ve bunların yanında İslam alimlerinin önemli eserleri de görülmeye başlamıştı. el-Farabî'nin ölümünden otuz yıl kadar sonra o zamanlar İslam devletinin doğu sınırında bulunan Türk topraklarında Buhara'da müslüman feylesofların en önemlisi ve bence en büyüğü olan İbn Sina doğdu. Ona batıda Avicenna denirdi. İbn Sina'nın felsefe sisteminde batı yönlerden tamamen doğru olmamasına rağmen çok kuvvetli ferdi bir görüş belirir ve bu onun dünya tarihindeki en önemli feylesoflar arasında yer almasını sağlar. Kısa bir zaman içinde eserleri bütün İslam memleketlerinde bilhassa İspanya'da okunup inceleniyordu.



Batı Avrupa ancak XI. yüzyılın sonunda İslam kültürüne iyice yakınlaşabildi. O zamana kadar batılılar İslam'dan korkuyor onun siyasî kuvvetinden telaşlanıyor ve medeniyetlerinden şüphe ediyorlardı. İspanya'daki İslam okullarına girebilen bir iki batılı alim (mesela sonradan Sylvester II adıyla papa olan Aurillac'lı Gerbert) memleketlerine döndüklerinde şüphe ile karşılanıyor ve ruhlarını şeytana sattıkları sanılıyordu. Fakat zamanla aradaki bağlar kuvvetlendi aşağı yukarı dört yüzyıldan beri İslam hakimiyeti altında kalan İspanya'da birçok yerler mesela Toledo gibi İslam öğreniminin merkezi olan yerler yeniden hıristiyanların eline geçti. İki buçuk yüzyıldan beri müslüman olan Sicilya'ya Fransa yoluyla İskandinavya'dan normanlar geldi. Aynı sıralarda bilhassa Bizans donanmasının yardımıyla Akdeniz'deki korsanlığın önüne geçildi.



İtalyalı tacirler İslam limanlarıyla ticarete başladı. Nihayet on birinci yüzyılın sonunda batılıların Suriye ve Filistin'e akını Haçlı seferleri diye tanınan olay görülür. Din düşmanlığına yol açtıkları için bu seferlerin zararı büyüktür fakat yine de aradaki temasın artmasını sağlamışlardır. İşte bu sıralarda eski Yunan bilgisi müslümanların kattıkları ile o kadar zenginleştirilmişti ki artık esas Yunan eserini İslam fikirlerinden ayırmak çoğu zaman güç oluyordu. Ve bu Yunan eserlerini zenginleştirmeye hâlâ da devam ediliyordu. İspanya'da İslam felsefesi hıristiyanların gelmesi ile son bulmadı. Burada XII. yüzyılda İslam geleneğini yaşatan Maimonides (Musa b. Maymûn) gibi Yahudi feylesofların yanı sıra çok daha önemli birisi batının Averrhoes diye tanıdığı İbn Rüşd de bulunuyordu. Bu alimin kendisi gibi müslüman olanlardan çok batı hıristiyan düşüncesine etkisi olmuştur.



Böylece İspanya'yı ele geçiren hıristiyanlar burada en parlak devrini yaşamış olan canlı bir İslam felsefesi okuluyla karşılaşmışlardı. 1085'te Toledo'yu ele geçiren Kastilyalı Alfons VI yeni müslüman tebeasına o kadar önem verdi ki hıristiyan din adamlarının hoşuna gitmemesine rağmen kendisini "iki dinin imparatoru" olarak tanıttı. Avrupa'da ilk doğu bilimleri okulunu yine bir hıristiyan rahip Toledolu Raymond XII. yüzyılın ortasında kurdu. Hıristiyanlara İslam düşüncesini tanıtmayı o kadar gerekli buluyordu ki birçok memleketlerden çağırttığı alimlere Arapça öğrettirdi ve onlara Arapça eserleri tercüme ettirdi.



Bundan sonraki bir buçuk yüzyıl içinde Toledo'da birçok tanınmış Avrupalı çalışmış müslüman yazarların eserlerini inceleyip tercüme etmişlerdir. En önemli ve verimlileri Cremonalı Gerard idi. Bu İtalyan alim 1287'de öldüğünde aaaaen eser tercüme etmişti. İngiltere'den de buraya alimler geliyordu. Mesela en eskilerinden biri olan Bathlı Adelard'ın matematik eserleri üzerine ihtisası vardı. Adelard batılı alimlere kendi okullarını bırakıp müslümanların yanında çalışmalarını açıkça tavsiye ediyordu. Bunların arasında Kuran'ı ilk kez tercümeye teşebbüs eden Robert Anglicus da vardı. Kendisi Kuran'ı dikkatle Latince'ye tercüme etti. Bunların belki de en önemlileri Michael Scot adında bir İskoçyalı idi. Felsefe ilmi ve müziğe büyük bir merakı olan bu alim İbn Rüşd'ün eserlerini daha bu büyük filozof hayattayken tercüme etti. İspanyollardan keşiş Gundisalvus'un felsefe sistemi İbn Sina'nınkine açıkça dayanmakta idi.



XIII. yüzyılda iki önemli alim görülür: Kuran ve hadisler üzerindeki geniş bilgisiyle bu güne kadar kimsenin yarışamamış olduğu Raymond Martin ve kendisinden önce veya sonra gelen bütün alimlerden daha çok eser vermiş olan Mayorkalı Raymond Lull. Bu ikinci alim koyu bir hıristiyan misyoneri olmasına rağmen kendi çalışmaları için İslam kültürünü iyice bilmesi gerektiğini anlamıştı. İspanyol okulunda bilhassa felsefe ve soyut ilimler ağır basıyordu. Normanların idaresindeki Sicilya'da ise daha çok tatbikî ilimlere önem veriliyordu. Kralların müslüman tebeası genişti ve onlara karşı iyi davranıyorlardı. XII. yüzyılın ortasında Sicilya'yı ziyaret eden seyyah İbn Cubayr buradaki müslümanların din bakımından tamamen bağımsız olduklarını ve hükümet işlerine bile karışabildiklerini memnuniyetle gördü. Norman sarayında biraz Arapça da konuşuluyor ve Arapça şiirler tutunuyor müslüman mimarlar korunuyordu.



Sicilya'daki Norman mimarisi Fransız Bizans ve İslam üslûplarının acayip fakat çok başarılı bir karışımıdır. Bu mimarideki süslemeler tamamen İslam geleneğindendir. Tıp daha çok Norman idaresi altındaki İtalyan topraklarında ilerlemişti. Salerno şehri Bizans devrinden beri bir tıp araştırmaları merkezi idi. XI. yüzyılın sonunda Afrikalı Konstantin diye tanınan Tunus'tan kaçmış birisi Salerno'ya yerleşti ve taraftarlarının yardımı ile eline geçen bütün Arapça tıp kitaplarını tercümeye başladı. Konstantin tercümelerini pek güzel yapmamakla beraber batılı tabiplere eski Yunan tabipleri Galen ve Hipokrates'in eserleriyle birlikte müslüman tabiplerin birçok fikirlerini de tanıttı. Böylece Salerno'daki tıp üniversitesi batının en belli başlı tıp okulu oldu. Mamâfih sonraları bazı alimler burada kullanılmak üzere çok daha iyi tercümeler de yaptılar.



XIII. yüzyılda Norman krallığı veraset yolu ile batılı imparator Fredrik II yeHohenstaufenli Fredrik'e geçti. Çağdaşları ona "dünyanın hayran olduğu kimse" unvanını vermişlerdi. Fredrik Arapça öğrendi ve İslam kültürüne çok merak sardı. Hiç dindar değildi; hatta onun İsa'yı ve Peygamberi sahtekar saydığını söylerler. Fakat aslında o İslamiyet'i hıristiyanlıktan daha çok beğeniyordu. Muhafız askerleri müslüman olduğu gibi birçok müslüman arkadaşları da vardı. Doğuya yaptığı Haçlı seferinde müslüman elçiler ve alimlerle uzun uzadıya ve dostça konuşmuş bu hareketi hıristiyanları çok şaşırtmıştı. Doğancılık konusunda şimdiye kadar kaleme alınmış en iyi eseri o yazmış ve bunun için İslam kaynaklarından faydalanmıştı. Ancak Fredrik alim Michael Scot'u tercümelerini tamamlaması için Toledo'dan Napoli'ye getirmişti. Bu hükümdar gözleri zayıf olduğu için ışık ilmine ve göz tedavisine de merak sarmıştı. O sıralarda Kahire'de yaşayan bir müslüman yazar bize imparatorun Kahire'deki alimlerden şu üç meselenin açıklanmasını istediğini anlatır: Kürekler suya sokuldukları zaman niçin bükülmüş görünürler? Yıldızlar ufka yakın oldukları vakit neden daha büyük gözükürler? Gözlerine perde inmeye başlayanların veya başka bir göz hastalığına tutulanların önlerinde benekler görmelerinin sebebi nedir?



Fredrik bu gibi meselelerin halli için İslam kültür merkezlerine başvurulması gerektiğini hissediyordu. Fredrik'in hanedanı iktidardan düştükten sonra da İtalya'daki devlet adamları İslam kültürünü bu arada bilhassa tıp konusunu tanıtma geleneğini devam ettirdiler. Artık kuzey İtalya'da da birçok tercüman çalışmaktaydı. İtalya'daki bilginler bilgilerinin büyük bir kısmını İslam limanlarında hasta düşmüş ve oradaki doktorlar tarafından tedavi edilmiş tüccarlardan ediniyorlardı. Bu tüccarlar memleketlerine döndükleri zaman müslümanların tıp sahasındaki çalışmalarını tanıtmakta büyük rol oynuyorlardı. Bunun yanında tüccarların yaptığı en önemli yenilik batının hayat şartlarını geliştirmeleri idi. Bunlar şeker gibi faydalı ve çok kullanılan bazı gıda maddelerini tanıtmışlar ev hayatını rahatlaştırmışlardır. Böylece yerde halılar görülmeye başlamış sıraların yerini iskemleler almıştır. Bu sayede giyimde de büyük bir inkılap olmuştur: O zamana kadar batıda sadece yünlü kumaşlar kullanılıyordu; ancak büyük zenginler Bizans ipeklileri de alabiliyorlardı. Fakat artık pazarlarda pamuklu ve ketenler görüldüğü gibi çok daha bol miktarda ipekliye de rastlanıyordu. İlim ve kültüre pek tesiri olmamakla beraber bu ticarî münasebetlerin batının maddî yönden ilerlemesinde rolü büyük olmuştur. Bu tüccarlar Avrupa edebiyatına bariz bir tesir icra ettiğini gördüğümüz Arap edebiyatı şekillerini de tanıtmışlardır.



Haçlı seferlerinin batının ilerlemesinde pek önemli bir rolü olmamıştır. Sadece batılı askerler ve haçlılar tıpkı tacirler gibi müslüman doğunun adetlerini ve hoş taraflarını görmüş bunları Avrupa'da tanıtmaya çalışmışlardır. "Sivri kemer" in böyle seyahatler sonucunda batı mimarisine girmiş olması mümkündür. Nitekim bu tarz kemerin en eski örnekleri Haçlı seferinden dönmüş birinin Boulogne Kontunun topraklarında bulunmaktadır. Ayrıca doğuya yerleşen batılılar kısa zamanda onun yaşayış tarzını benimsediler. Fakat haçlılar tarafından kurulan devletlerde çok az alime rastlanmaktaydı. Bu arada anılabilecek tek önemli alim Sur başpiskoposu William idi. Bu zât okumak için Fransa'ya gitmiş olmakla beraber Filistin'de doğmuş ve Arapça'yı orada öğrenmişti. Orta çağın en büyük tarihçilerinden biri idi ve eserleri arasında Arap kaynaklarına dayanarak yazdığı bir Arap halifeleri tarihi vardı. Ne yazık ki bu eser kaybolmuştur.



Doğuda doğmuş haçlı lordlarının birçoğu Arapça'yı iyi konuşurlardı. Mesela İngiltere kralı Aslan yürekli Rişard'ın tercümanı olan Toronlu Humphrey ve Salahaddin Eyyubi'ye esir düştüğü zaman geniş Kuran bilgisiyle müslümanları hayrette bırakan Sidonlu Rainald bunlardandır. Bu sonuncunun bilgisine müslümanlar o kadar hayran kaldılar ki kendi dinlerine gireceğini düşünerek hayatını bağışladılar. Fakat Haçlı seferlerinin genel olarak faydalarından çok zararları olmuştur. Bununla beraber bu hareket askerî yönden başarısızlığa uğradığı ve batılı devlet adamları tarafından yeniden canlandırılmaya çalışıldığı zaman batılılar doğuyu ve fikirlerini daha iyi kavramaları gerektiğini anlamaya başlamışlardı. Böylece ortaçağda batılı tacirler ve zenginlerin İslam medeniyetinin maddi yönünden batılı alim ve aydınların ise bu medeniyetin kültürel yönünden faydalanmak istedikleri görülür. Bütün bunların Avrupa medeniyetine olan tesiri nedir?
ABYSS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 01-16-2007, 04:19 PM   #13 (permalink)
Administrator
 
ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart

Medeniyeti sert ve sıkı bir ölçüye tabi tutmak mümkün değildir. Maddi hayat şartlarının bu sayede çok geliştiğini rahatça söyleyebiliriz. Nitekim Arapça'dan Avrupa dillerine geçen kelimeler bunu gösterir. Kültür alanındaki yenilikleri kesin olarak belirtmek daha güçtür. Fakat birkaç örnek bize bunun da ne kadar yaygın olduğunu gösterecektir. O zaman batının en fazla ilgisini çeken doğu sanatı müzikti. Fakat sonunda bu müziğin tesiri pek büyük olmamıştır. Müzik teorisi Arap yazarlarının çalışmaları ve Yunan teorisi üzerindeki incelemeleriyle zenginleştirilmiştir. Fakat batı müziği İspanya ve Sicilya gibi uzun zaman İslam hakimiyeti altında kalmış yerlerdeki müzik hariç doğu müziğinden apayrı bir yönde gelişmiştir. Mimaride ise tesirler daha kesin görülür. Söylemiş olduğum gibi sivri kemer tarzı batıda bambaşka bir şekilde kullanılmakla beraber doğudan kopya edilmiştir. Müslümanların Sicilya mimarisine çok şey kattıkları batıda bilhassa İtalya'da biliniyordu.



Ayrıca İspanya'daki İslami yapıların ve İtalyan tacirlerin doğuda gördükleri yapıların tesiri Gotik ve Rönesans yapılarında görülür. Mesela Tudor İngiltere'sindeki birçok karışık kemerler Kahire'de yapılmış daha eski kemerlere çok benzer. Avrupa'daki bu kemerler belki de Venediklilerin Mısır'dan getirdikleri desenlere dayanır. Bunun gibi benzerliklere birçok süsleyici motiflerde mesela süs için yapılmış mangallarda rastlarız. İtalyan mimarlar bilhassa XVII. yüzyılda İspanya'da gördükleri İslam yapılarının kubbelerini kopya ettiler ki bunları da diğer Avrupalı mimarlar taklit etti. İtalya'da geç orta çağ ve Rönesans'ta yapılan kulelerle Kahire'deki ve daha doğudaki kuleleri karşılaştırırsak daha büyük benzerlikler de ortaya çıkar. Bu hususta da yine İtalyanlar bu örneği Avrupa'nın diğer yerlerine yaymışlardır. XVII. yüzyılın sonunda büyük İngiliz mimarı Sir Christopher Wen'in Londra'daki kiliseleri için yaptığı kulelerin örneğini tâ cami minarelerinde bulmak mümkündür. Daha muahhar bir devirde batılılar tarafından tanındığı zaman büyük Türk mimarı Sinan'ın da batı üslubu üzerinde tesiri olmuştur.



Küçük sanatlara gelince cam işçiliğinin batıda yayılmasına sebep olan Venedik camcılığı doğrudan doğruya doğu aaagahlarından ilham almıştır. Maden-kakma işçiliği için kullanılan damascene kelimesinden de anlaşıldığı gibi bu işçiliğin birçok çeşitleri Avrupa'ya doğudan gelmiştir. İran ve Türk çinileri birçok Avrupa çinilerine örnek olmuş Avrupa halıcılığı da ilhamını yine İran ve Türkiye'den almıştır. Pek ihtimal verilmemesine rağmen edebiyat alanında da İslam tesiri çok büyük olmuştur. Geç orta çağda Avrupa'da görülen romantik edebiyatın yerli bir verim olduğunu sanırız. Halbuki bu edebiyat incelendikçe doğu kaynaklarına inen özellikleri de o nisbette ortaya çıkar. Aşk hikayesi aslında Avrupalılardan çok doğuluların bir buluşudur.



Kral Arthur'a dair hikayelerden çoğunun doğu kaynaklarına dayandığını bugün artık gösterebiliyoruz. Bir orta çağ Fransız aşk hikayesi olan Floire et Blanchefleur bir doğu hikayesidir. En güzel ve tanınmış Avrupa aşk hikayelerinden birinde Aucassin el nicolete 'te ise doğu ile olan ilgi hemen belirir. Erkek kahramanın adı el-Kasım'dır kadın kahramanın ise Tunuslu bir prenses olduğu söylenir. Orta çağ Avrupa şiirindeki kafiye kullanış şekli de Arap örneklerine dayandığı gibi bu şiirlerde birçok Arap vezinleri de tekrarlanmıştır. Arapça şiirler muhtemelen bunlardan yapılmış tercümeler XIII. ve XIV. yüzyıl İtalya'sında o kadar tutunmuştu ki İtalyan şairler bundan şikayet ediyor kendilerine haksızlık yapıldığını söylüyorlardı. Bizim Bin bir gece masalları dediğimiz masallar topluluğu Avrupa'da tanınmazdan çok daha önceleri İslam aşk hikayeleri ve şiirleri Avrupa edebiyatına tesir yapmaya başlamıştı.



Dante gibi önemli yazarlar bile İslam tesiri altında kaldılar. Bütün bunlar müslümanların batı kültürüne felsefe ve ilmine kattıkları önemli yeniliklerden ileri geliyordu. Orta çağda yaşamış çok bilgili bir İngiliz alimi olan Oxford'lu Roger Bacon eserlerinden birinde şöyle der: "Felsefe Arap yazarlardan öğrenilmelidir ve doğu dillerini öğrenmek zahmetine katlanmayan bir kimse bu konuyu kavramaya kalkışmamalıdır." Bu fikirde olan sadece Bacon değildi. Mesela onun çağdaşı ve yurttaşı olan Salisbury'li John okuyucularına durmadan İslam filozoflarına olan şükranını hatırlatır. Bu fikri mübalağa etmemek gerekir. Aristo'nun bazı eserleri ve Plato'nun hemen bütün eserleri batıya doğrudan doğruya Bizans'taki Yunanlılar yolu ile gelmişti. Fakat batı düşüncesi üzerinde en önemli rolü oynayan felsefî eserler Arapça'dan yapılan tercümelerdir. Bunlar İslam alimlerinin fikirleriyle zenginleştirilmişti. Hatta bu o derece ileri götürülmüştü ki birçok batılı alim İbn Sina ve İbn Rüşd'ün ortaya attığı teorileri Aristo'ya atfediyorlardı.



Ancak daha sonraları batılılar eski Yunan feylesoflarının eserlerini yazdıkları dilde okumaya başladıkları zaman İslam düşüncesinin ne kadar çok tesiri altında kalmış olduklarını anladılar. Fakat artık birçok İslamî düşünceler batı hıristiyan düşüncesine girmiş bulunuyordu. Orta çağda en büyük hıristiyan feylesofu ve din adamı Thomas Aquinas idi. Onun eseri hala katolik kilisesi felsefe doktrininin temelidir. Thomas Aquinas İslam felsefesini Aristo'nun felsefesinden ayıklamaya çalışmış Plato'yu aslından incelemek yolu ile kazandığı bazı unsurları da kendi sistemine katmıştır. Fakat Thomas Aquinas'ın gerek metodunda gerekse teorilerinde hep İslam tesiri görülür. Bilhassa din ve akıl arasındaki karşılıklı tesir üzerine kurduğu teori İbn Rüşd'ünkinden kopya edilmişe benzer. Onun İncil'e karşı davranışı İbn Rüşd'ün Kuran'a karşı davranışının aynıdır. Her ikisi de Allah'ın sözünü en büyük gerçek olarak görür fakat bunun Aristo'nun felsefe terimleriyle açıklanabileceğine ve açıklanması gerektiğine inanırlardı.



Bugün hıristiyan fikir adamlarının çoğu hala İslam filozoflarının ortaya atmış oldukları din-felsefe bağıntısını kabul etmektedir. Elbette bugünün felsefesi orta çağda yaşamış bir müslüman veya hıristiyanın anlayamayacağı bir seviyeye yükselmiştir. Fakat birçok İslam alimi tarafından ortaya atılmış olan atom teorisinin bugünün ilim felsefesinde bir rolü olduğu fikri önemle belirtilecek bir noktadır. İlim ve riyaziye alanlarında müslümanların rolünü inceden inceye belirtmek çok uzun sürer. Bu alanda müslümanların ileri sürdüğü en önemli ve en esaslı fikir ilmin din ile bağlaşabileceği fikridir. Bütün cebir ilmini müslümanlara borçluyuz. Avrupa matematiğinde çok büyük bir devrime yol açmış olan sözde Arap sayıları müslümanlardan alınmıştı. Fakat bu sayılar aslında Araplar tarafından hiç kullanılmamıştı.



Müslümanlar geometri ve trigonometri alanlarında eski Yunan bilgisine çok