![]() |
![]()
|
![]()
|
||||||
| Edebiyat Edebiyat Bölümümüz |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
YoneticiAilesi
![]() |
FERİDE
herkesin bir feride'si vardır ben bilmez miyim herkesin bir ayakkabısı gibi bir de şarkısı herkesin bir kimsesi vardır ben bilmez miyim bir de kimsesizliği (...) d(erken) yıllar geçer o herhangi bir gün de akşam olur akşam olur sen bana bir bardak çay getirirsin ensenden öperim, o saat bardakta şeker gibi erirsin sen bir yaz güneşisin bakınca gözlerine bir sevinir bir sevinirsin.. yüreğinden ansızın okul çocuklarının trampetleri geçer tramvaylar, havai fişekler geçer.. benim yüreğimde ise hep uzak ki yollar içinden uzun yol otobüsleri, sessiz ırmaklar geçer.. benim ırmaklarım ırmaklarım benim senin gözlerinden geçer... 'Şiir bahçesindeki çiçekler açıyor; toplumcu şiirin yıldızlar gibi parladığının umudunu pekiştiriyor Feride. Feride'yi yazarken, inanıyorum ki Yılmaz Odabaşı, doğum sancıları çekmiştir. Şiirde bunca derinliğin yakalanmasının yoğun emek gerektirdiğini düşünüyorum.' -Öner Yağcı, Demokrat Dergisi,1990- '... Zaman zaman epik bir hava koklayacağımız yalın bir şiir Feride, yalınlığında derin. Sevmek kadar güzel, sevmek kadar acı... Feride, günümüz şiirinin nefes aldığı bir doruk...' -Zeynep Funda Topal, Kitap Rehberi Dergisi,1998- '... Birdenbire gelip dillere oturan bir eski türkü 'Feride'. Her mırıldanışta yeni bir tad bırakan eski bir türkü... Elli dört parçadan oluşan koca bir insan Yılmaz Odabaşı'nın Feride'si... Tek bir şiire birçok hikaye sığdırmış şair; birçok zaman ve birçok mekan... ************************ Feride sunu: 'istasyonda konuşan iki dilsizdi onlar ayrılığı söyleyen kara gürültülerde şaşkındır buralarda ayrı düşmüş aşklar kış'ın ve silahların beyaz serinliğinde _l. aragon k(adın):feride uyruğu:dünya; dinin yok,dilin var ve sonrasını ben bilirim aynı yağmurlardan kaçarken bir saçağa düştük önce; sonra gece; avluda bir kırık dal dursa üşür feride tarihini düşünmedim, düşünmedim, ama tenimiz tanışır ama tenimiz tanışır önce ve terimiz... o benim avradım olur gecelerce, günlerce; sonrasını... sonrasını ben bilirim... geceye yağmur inerdi işte böyle sicim gibi, ipince giderek soğuyan dünyamıza kanat vururken kuşlar ve hüzünle şaşırırken yolunu yitik yıldızlar, feride,bir destan gibi yürüdü ömrünü akmaya yaraşırken sular... sonra sular sulara, günler günlere vururdu ve hayat onu da, beni de hem ne kötü vururdu; hayvan gibi vururdu hayat, küfür gibi, namlu gibi vururdu... sonra feride geceler boyu uyurdu. ileride unutulmuş bir allah kendini doyururdu ve susunca feride, yeryüzü boğulurdu... yeryüzü yüreğimdi biraz da, kurudu... kurudu... ben onu dilsiz ve dipsiz biçimlerden çaldım kimselere kimselere bırakmam öpüşlere sararım, gidişlere sorarım kimselere... kimselere bırakmam! feride başak kokar, esmer başak gözlerini hep s(aklar) utanırken sonrasını... sonrasını ben bilirim. günler turşu kıvamındaydı; şarkı söyler, rüzgar giyerdik akşamları. masamızda hep ucu karanfil dururdu; yaralarımızı sarardık, sorardık ihtilal dönüşleri, infazlara sayardık... kadınlar ve erkekler kendi aybaşlarındaydı: gelinler su başlarında, şöförler direksiyon, gerillar silah başındaydı. bitmezdi tükürdüğüm savaşlarda 'a poletleri büyük beyni küçük' generallerin! orospular sızardı gecenin yırtmacından yırtmaçların tenine küfür dolardı ve küfür yazardı gazeteler geceler küfür kokardı/ alkol ve sperm günlerin yaslı yüzünde kirli kan ve peçeteler... peçetelerde günler turşu kıvamındaydı faşizim kıvamında işkenceler bir uzun yol şöförü yolları yolları feride'yi andığım gibi anardı geceye devriyeler dolardı ne o kimliksiz miydik? feride hınca hınç grevdedir tek tip insan pazarlarında; dağlara atarım,bulutlara katarım onu kimselere kimselere bırakmam! kül gecelerinden çalarken onu ateşlerin içinden bastım bağrıma üzüm suyu damıtır gibi sarar gibi ağrısını ışık kanatlı bir güvercinin dirildim, diriltim onu kimselere bırakmam kimselere! sonra tenini tutkuladım avuçlarımda mühürledim dudaklarını ateş kızıllığında kattım onu yasak şarkılarıma, kitaplarıma feride'yi şiir saydım biraz da... nisan'ın kızıdır feride; bundandır nisan güneşi sinmiştir tenine ve kokusu otların, kırlangıçların... dağları uyutur koynunda kavgalara gidince; sonra aşk olur, kadın olur bana gelince... ki aşkın saati, gömleği, takvimi yoktur; uçarı bir rüzgar gibidir ansızın ne yana dönse yüzümü ufka çeviririm. sonrasını... sonrasını ben bilirim... feride tütünü türküye banarda içer yüreğinde bir tufan negatifleri ölümden gelmiş, kollarıma yakışmış bırakamam kimselere k i m s e l e r e ! feride şiir huyludur, gül kokuludur gül kokuludur gözleri ile gözlerime dokunur dokunur vaay! o aşklar ki hayatın teninde sonrasız bir oyundu dağıtınca bir yangının alanında süngüler birileri anlatmaya koyuldu '(...) bu gün kimse konuşmuyor (eski söylediklerini yinelemeyenlerden başka), çünkü dünyayı sürükleyen kör ve sağır güçler, öğütleri, haber vermeleri, yalvarıp yakarmaları dinleyeceğe benzemiyor. şu son yıllarda gördüğüm bizde bir şey kırdı. Bu şey, insanın güvenidir; o güven ki, insanlığın dilini konuştuk mu bir başkasından insanca karşılık göreceğimize inandırır bizi (...) insanlar arasında sürüp giden uzun diyalog bitti'... -A.camus- (herkesin bir feridesi vardır bilmez miyim herkesin bir ayakkabısı gibi birde şarkısı herkesin bir kimsesi vardır bilmez miyim bir de kimsesizliği..) gözlerimle gözlerime dokunuyosun bir bilsen o an gözlerim oluyosun kaçalım, beni gören sen sanacak görüyor musun dağlara dokunuyor insanlar giderek dağlaşıyorlar görüyor musun adınla başlıyor her şey karın eriyişi, yağmurun dirilişi özlemenin ilk harfi, gücün hecelenişi adınla! adınla her şey: şarabın dökülüşü, sesimin eskimeyişi... ben ise sana abanıyorum büsbütün aşk kesiyorum... yenile yenile bana abanıyosun sende ateş kesiyor dudakların saçların iri bir tutumak oluyor bu yangın yerlerinde ben nereye gitsem biraz senden gelirim ardımdan kuşlar ve uykular gelir... feride ey yaar! gelip bana çıkıyor bu kent ben kentlere çıkıyorum kentler kent olmadı feride bir türkü tutturup açabilmeliyim anlımı gecelerinde güne koşarken çocuklar güne erkenden ya deniz yada dağ kokmalı yolları çocuklar çocuk olmalı aç bakmalı sevgiye çocuklar bazen bir ülkedir gözleri gök (yüzünde) ter ve güneş kokarken işçiler evlerinde herkes gibi olmalı,adı gibi yoksa sonumuz olur feride utanır rüzgarlar hakedilmiş iklimlere çarşılarda kalabalık yürüyor sanki topyekün bir ülke toprağın şiddetinde ansızın o kalabalık soluyor'faili meçhul'lerde (bu kalabalık ölmese aşk, önce!) çarşılarda kalabalık yürüyor her yanım kalabalık ve kabarık duramıyom böyle çarşılara abanıyorum bende -gülüşleri, konuşmaları, oturuşları nerde? hani çocuklar mavi esintilerde? bu kanlar da ne? bir bilsen o an gömleğimi parçalıyorum günün orta yerinde çatırdıyarak kopuyor düğmelerim suçlulular nerde? bıyıklarımı kemiriyorum,bitiyor çekip koparıyom saçlarımı bir bilsen ter damlıyor yüreğimden yerlere bileklerim kesilmiş, damarlarım dökülmüş caddelere çarşılara abanıyorum işte çarşılar yanlız, çarşılar yalan çarşılar bana abanmıyor feride... keder bile yıkar bendini yağmur iner, gök boşaltır içini büyür mü benim yüzyılım b e n i m y ü z y ı l ı m h a n i ? çoğaldım ve bir soruyla dolaştım sokakları bir soruyla açıp her sabah penceremi benim yüzyılım hani? benim yüzyılım hani? sonra susamışlık oldum gitgide ağlamışlık, kanamışlık birdenbire artık bütün sularda bir susuzluğum yankısı yok sesimin caddelerde 'bir yudum' diyorum sonra 'bir yudum, halkım!' çarşılara abanıyorum işte çarşılar yanlız, çarşılar yalan çarşılar bana abanmıyor feride... artık böyle başlar gün: gün tomurcuk patlar, bir dal kırılır apansız. birileri düşer yağmurlara... yağmurlar zamansız... belki ağzının kıyısı kansız yarım kalır türküsü; dağılır, yiter sesi anlatılır rüzgarlara öyküsü... daha önümde ardımda korkunun kokusu dağlarda kırılan alevin yanlızlığın vahşetin böhründe zulmün tortusu! sonra güne koştum ,güne coştum kucağımda dünyaların türküsü; çıkıp kentin en geniş meydanına boğazımı gömleğim gibi yırtıyorum: susmayın! bir şey bilmiyorsanız küfredin, düpedüz küfredin işte! bir şey anlamıyorlar bile; o an gökyüzünde dingin bir bulut, duvarları aşabilen rüzgarlar çarpıyor yüzüme... (bakıyorum da kanım pıhtılaşıyor üstüm başım kir karanlık vay balam!) kapıyı yağmur diye çaldılar oysa açtık: k a s ı r g a! kasırga kasılıyor kalarında ülkemin (bu hep böyle sürmese aşk,önce!) sonra bir bilsen teni kan içinde hayatın eti kan yılmaz'ın, sesi kan bir kahve önünde duruyorum insanlar öylece oturmuş kendilerini turşuluyorlar tuzsuz... -dikkat dikkat! ülkem dolaylarında yatmakta olan insanlar için .... guruplarında kan aranmıyor! yitirdik infazda günlerimizi can aranıyor!can aranıyor! birden ön masadan üç adam kalkıyor, 'kes ulen' diyorlar: '-ne canı? can burada işte! oturmuş pişti oynuyor çayına kahvede!' utanıyor, çok utanıyorum benim yüzyılım hani? ülkem nerede? arkadaşlar, su.. su yok mu be! d(erken) 'kimliğiniz lütfen...' yerlerde pıhtılaşmış kanların üzerinden bir uğultu ummanında seslerin üzerinden çarşılar yanlız kentlerin üzerinden sessiz... sensiz gidiyoruz feride... EY KASIRGALARDA OKYANUSLAR ÇİĞNEYEN GEMİ AYRILIKSA: VUR SİNEME ÖLDÜR BENİ!' '...yapılmamış, unutulmuş itirazlar mı vardı? kuşkusuz vardı böyle itirazlar (...) nerdeydi şimdiye kadar görmediği o yargıç? nerdeydi o yüksek mahkeme? konuşacaklarım var el kaldırıyorum...' -f.kafka- (poliste) portatif bir hayat katlanabilir! belliki tenimin rengini yitireceğim ve hayat yitirecek rengini yüzümün sustuğu yerde korkarak yürürken caddelerde benim yüzyılım hani? ülkem nerede? feride şimdi yanaş kıyılarıma bir vapur gibi çarpıp durayım güvertede gözlerine (beni böyle bir eller beni yollar, beni yeller kelepçeler, hücreler beni alıp gitmeye inan ki feride inan aşk, önce!) (gözümü bağlıyorlar; korkma sevgilim! gözümü, gönlümü değil...) kanlı karanlık odalarda beni morartıyor, azaltıyor ve azdırıyorlar böyle her seferinde, çıkınca, fırında ekmek gibi kabarıyorum sonra bir çoğalıyor, bir çoğalıyor, bir çoğalıyorum (bir güzel renk değiştiriyorum; korkma! yürek değil, renk değiştiriyorum sadece..) ben can, camiler e(zan) derdinde! kollarım gidiyor önce, ayaklarım ellerim saçlarım gitmişti zaten, bileklerim gitmişti biliyor musun bir sen kalıyorsun içimde yüreğimin alazında biz bize ağlaşıyoruz sesizce... (sonra gözlerim açılıyor; korkma! dilim değil, gözlerim sadece...) (mahkemede) yurdum, seni 'devlet topraklarının bir kısmını veya tamamını ayırmaya yönelik' ve gizli' s e v i y o r u m dediler (hapisanede) buraya gelme feride bir hançer gibi saplama savuran gözlerimi yüreğime yine o öksüz koridor, yaslı ve yaşlı koğuş küf ve sidik kokuları yine ben valeybol oynuyom bahçede birikmiş volta borcumu taksitle, her gelişte ödüyorum aldırma, bir kedere sevkolunmuş suretim kadınım, kardelenim gülenim! (bir de sen... sen feride olmasan bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kanmasam kanmasam mahvolurum kız, mahvolurum!) ekmeksiz kal da demiştim içeride kavgasız, kadınsız, çaresiz kalma bunları yazmadılar hayat bilgisi kitaplarında! olmasam da hey feride tüten geceler feride, yine tütünü türküye banar da içer yüreğimde bir tufanın negatifleri yazmadılar! oysaki ben aşka inanıyorum hep ölüm bu(yurdunuz) yazıyorum: ey devlet, ey tanrı artık o(kulun) yok senin! ben uçurumlar önünde kendimi kemiren kerem artık beni kemiren türküler dinlemem dinlemem ki rüzgardım usluca kedere kaldım yürüdüm, göçebeydim; yürüdüm, kurşunlandım! sonra mart kaldım, eylül kaldım ey susmanın çorak iklimi! yüzüme uzun sürmüş soruşturmalar yorgunluğu çarmıhlara gerildim, ölümlere tek kaldım... bu tufan ne yana yana yana susmayı dilince büyümeyi bilincine devşiren çocuk! (dışarda) çıktım da uyku sızarken gecenin şarkısından nerede yaralı kuşları yorgun yüzümün kendi köpüğünü eriten bir denizde? bileylenen her bıçak kınında çirkin kınından çık yüreğim, geç mi kaldın geç mi kaldın? çıktım kanlı karanlık odalardan elbet çıkarım, çıkacağım! şimdi dağları aralasan bu akşam üstleri ben çıkarım kuşları kovalasan,yürüsen yollara göçebe yanım geceleri kanatsan alnımda yağmur,saçlarım kar türküsü çıkarım! ( ben bu çiçeği bölsem, koklasam sen çıkar mısın?) bu nasıl yalan yollar ki böyle yürüdüğüm saçlarımın kokusu sinmiş bu kente bu gece saçlarından geçiyorum yüreğim ter içinde sussam yokluğun kan tükürür beynime geceler büyürse tutsağım sabahlar doludur yüreğime çıktım da kentler kent değildi yine belki bu yüzden tüketmiş soluğunu şarkılar kuşlarda gitmiş, keder büyümüş ama hiç boğulmamış içimizde kıyılar... (kıyılara varsan ben çıkarım halkımı tanısan yurtsuz çıkarım!) kal kendinin anası ol doğur kendini sonra gel beni doyur büyümeden açlığım sesim mi o da büyür sen kaygılanma gel bata çıka çıkalım düşe kalka, gide dura,güle ağlaya... (bana kalsa bir namlunun ucundan rengimi, sesimi alır çıkarım ben bu şiiri okusam sen çıkar mısın?) sonra zıbarıp kalmak için yer ayırttım bir 'palas palas'ta; oturup fotoğraflarına baktım, yazı makinamın içinde külleri temizledim. sokağa çıktım, yasak yürüdüm; üzerime adını almayı unutmadım... yollara dokunmadım, kedilere, camlara dokunmadım; yıldızlara... yıldızlara hiç dokunmadım, dokunsam düşecektin... sonra geceye şiirler okudum,bitti bitmedin! bilsen ne çıkar; hem nasıl bileceksin? (sen bir şeyler bilsen bildiğinden ben çıkarım çocukluğuma dokunsan öksüz çıkarım...) şimdi sokaklardayım sokaklarda... içimim sokaklarına adın yürüdü adın satırbaşlarında ayrılıkların oysa ben bu geceyi bilmiyorum, yolları bilmiyorum unutmayı hiç; şimdi sokaklar bile esniyor uyumayı bilmiyorum... yanmamış bir gaz sobasının yerlere dökülmüş artıkları soluğumu kesiyor. soba boruları kırık camlardan dışarıya uzuyor; dışarıda kar, dışarıda rüzgar esiyor; uykusuzluğa uyuyorum... dört battaniye aldım üstüme, üşüyorum feride; kalkıp şiir yazacağım, ama hep şiir mi yazılırmış kuşatılmış gökyüzüne? ben seni. seni diyorum; nasıl gelirim hangi sokaklar çıkar sokak desene? yine o gitmelere gitmeden seni yorumluyor, sana yoruluyorum işte başka nereye giderim söylesene? sonra bir bakıyoruz biz kokmuşuz biz bize taşıdık, taşındık bitti öpüp durma üç numara traşlı kafamı öyle feride, kız, geldim işte ağlama, şişmanlarım yine yine sevişiriz sur dibinde bahar gelince feride, bu sen misin, nasılsın söylesene? ellerin... ellerin nerede? bak, ıssız bir ada gibiyim beni çevrele beni sar, beni sor, beni ağlat bu gece üşüyorum bana bir palto bul feride ya da aç göğsünü ısınıp kalayım öyle geceler çarpıp düşsün dalgın güzelliğine gözlerini sil ve bu sevda kadar koyu bir çay tutuştur ellerime yok, gitme! gitme, sen gidince sevmek yüreğimde düğümleniyor özlemeyi yutkunuyorum sonra pencerene ürkek kuşlar konuyor şu gök var ya şu gök, birden üstüme çöküyor yok, gitme gitme aç göğsünü ısınıp kalayım öyle diyorum ki bir koluma seni çıkınca diğerine ülkemi gör ki payıma çığlıklar düşmüş ve kül geceleri benim yüzyılım hani? çarşılar çarşı mı şimdi? belki insanlar tenine gül sunmaz diye kir görmez diye hasrettir böyle kanla ıslak ve kire karılmış böğrünün asıl rengine darda daralır bir yerlerde... bana bir ülke getir feride üstünde masmavi bir gök olsun saçlarını çöz sağrılarını ıslak taylar gibiyim ve tenin senin doludizgin bir ülke gözlerimin ortasında gözlerimin ortası tenini hatırlat tenime bana aç vücudunun deltalarını kadın kokunu ver sulamak için rahminin kıraç topraklarını şimdi aşk, önce! (bu sensin ve sensin bu terin ve tenin ıslaklığı kal öyle ısıt gözlerimi gülüşlerinle...) birazdan kapılar kırılacak belki de birazdan kapkara bir örtü olabilir gözlerimizde biz diz kırarken sinesinde sancının yolunur papatya, deşilir ten ve yara da çünkü ölmek günleri biraz da gülmek günleri (de), inadına gün gülümsemeleri ardında gün gülümsemeleri ardında dağlandıkça dağlaşmak ve dağları sevmeye yaraşmak yaraşmaya yanaşmak günleri... sen de yanaş kıyılarıma bir vapur gibi çarpıp durmayım güvertelerde gözlerine... her gün bir avuç öldüğüm bu cehennemde el verdiğim kentler vurulacak, vurulacağım bu yangı kabardıkça çok yanacağım! farkında mısın infazlara ayarlı saatler yine bu kabartma geceleri susmak böyle... caddeye bir taşıt huzmesi düştü görüyor musun bak bakalım beni mi arıyorlar ya da ne geziyorlar gecede yarasa gibi? bakarken görünmesin göğüslerin pencereden yollar bir çift gül görmeye alışık değil... tan atacak birazdan geceyi yırtarak yine saçların da dağınık, her yanın ter içinde feride, sen bu kadar akıllının içinde nasıl nasıl delisin böyle? sevdan kıl beni, kaybetme ellerimi tutmazsam dağlara çığ düşerken, o çınarlar susarken tutmazsam kırılır elim tutmak kirlenir... ben yolculuğum sen bildiğim yol gibi toplayıp ıssızlığa kirlenen eylülleri geç hiç eskitmeden sevgileri bazen de çalarak kendime bedenimi girmesen, geçmesem yollar kirlenir... benden kalan incelikler var sende ateşimin örsüsün, sana akar ırmaklarım akar ve biterim bitmesek taşarız bitmek kirlenir... topla denklerini ürkmeden külü dök, ateşi yüklen kentlerde yazısı silik duvarlarsa, bulvarlarsa geçilen sen, sen ol apansız gelen gece bitmeden gelmesen söz kirlenir kime aitse kucağın açık tut ve diri tutmasan insanlığın kirlenir... bak sevda bu, tut söz hem kim var ki böyle sevecek seni? öpmesem dudakların, yazmasam şiir sevişmesem kadınlığın kirlenir... ve bir gün değil, her gün her şey kirlenir çalarak bir şeylerin hayattan ve insandan yenibaştan yenibaştan kirlenmeyen tek şey ise kirdir... rüzgar ve kar kar... yurdumda bir dal daha kırılıyor rüzgarda kimseler bilmiyor o dalı yeşertebilir miyiz feride baharda? iki gözüm, kar yağıyor dışarıda elimden terliyor ellerin kar yağıyor yoksul gecelerine ülkemin pencerelerine perdesizliğin kara kan karışıyor! kara bin damla kan düşürüyoruz çoktandır ayaz günleri ülkemin karda kar değil, kan mevsimi bırak, serseri yağmurlar, darbeci generaller, vizite kağıtları ve gündelik telaşlar bir an bir yerlerde kalsınlar! gecenin yüzüne karşı konuşan cinayetlerde ölümdü, kederdi, hasretti gördüm! tüyleri dökülen bir kuşun yüreği kadar sıcak ve bir kez ağzımızdan çıkmış bir küfürdü hayat! şimdi göç yollarında mısın? yurdunu mu yitirdin? örselenmenin yurdu yok! aşkın yurdu yok! özlemenin yok! daha gece bir keder salkımıyla geliyor; bir salkım da bizden! yollara çıkmanın yurdu yok! yürümenin yok! şimdi hasret iri gözlü bir çocuktur çırılçıplak kıyılarında her uçurumun! göç yollarında yurdum yağmadır,kabarık ve kangren! ömürlerin ömrü yok! efkarın takvimi yok! (yok! yağma, kabarık ve kangren...) şimdi bir namlu gibi gözlerin dışarıda kar dinmiş çamlar gelin... bak, bir izbe oda düşmüş payımıza ısrarda çoğalıp, inadına ışıkları söndürelim susmasın elim tenimi tanı kokumu ve terimi bu çığlık bir bıçak olup yırtacaksa geceyi al, göm göğsüne dağlanmış süretimi al da susalım biraz hep aynı göğe büyürken ellerimiz bana bir ölüm tarif et feride yakma cıgaranı çek şu kibriti de olur ya dinamit gibiyim bu gece... aldırma! bir kerede sevk olunmuş süretim kadınım kardelenim gülenim... daha yenile yenileme bana abanıyorsun sen de ateş kesiyor dudakların saçların iri bir tutunmak oluyor yangın yerlerinde bırak! çarşılar bana abanmasa da çarşılara abanacağım yine yoksa yaşamayı oynamıyorum işte yoksa bu şiir burada biter feride çarşıları yalnız, kentleri öksüz şiirleri yarım bırakmayalım! kentler kent değilse parçalanırım yine gömleğimi boşuna ütüleme bencağız, damarlarım dökülsün caddelere ter damlasın yüreğimden yerlere çarşılar bana abanmasa da bırak! ben çarşılara abanacağım yine... şimdi sınasam mı gücünü göğe sokulan ellerimin? sıkıyönetim ''dört ay daha'' olağanlaştı karanlık koyulaşıyor üstünde çok öldüğüm günlerin sonra kirli bir duman çöküyor kente serçelerde sonbahar mahmurluğu... şimdi aaaaa ve arabesk geceleri bu kentin ve ölesiye yanlızlığım; candan geçip feride'den geçilmez geceleri bu kentin (bir de sen... sen feride olmasan bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kanmasam kanmasam mahvolurum kız, mahvolurum!) sana bir bıçak vereyim rüyalarımı dağıt bir rüzgar vereyim külümü bir sevda vereyim kuraklığımı dağıt biz o yıllar rezil gecelerde üşüdük hey gidi kirli günler ne çok üşüdük sıcaklığımı al şimdi bu üşümeleri dağıt bak, bu kentler yeter bize sevişmek için de, çıldırmak için de! kalabalık ol gel yalnızlığımı gövdemi vereyim gel dağıt açlığımı... d(erken) yıllar geçer o herhangi bir gün de akşam olur akşam olur sen bana bir bardak çay getirirsin ensenden öperim, o saat bardakta şeker gibi erirsin sen bir yaz güneşisin bakınca gözlerin bir sevinir bir sevinirsin yüreğimden ansızın okul çocuklarının trampetleri geçer tramvaylar, havai fişekler geçer benim yüreğimde ise hep uzak ki yollar içinden uzun yol otobüsleri, sessiz ırmaklar geçer benim ırmaklarım ırmaklarım benim senin gözlerinden geçer (biz on ikiden vurulmuş eylüllerde üşüdük hey gidi kirli günler ne çok üşüdük!) şimdi ''kaç'' diyorsun da başka sokağım yok ki yağmurum yok ki benim! sokaklar mühürlüdür burada kalbinde kör bir baykuş telaşı saklar benim yüreğimde ise hep bir tabur konaklar kalsam da bu kent beni yaralar sabahları da kederli çocuk gözleri göğsünde sahte lambalar sonra bir yağmur ipince bir yağmur daha başlar ölümün taht kurduğu varoşlarda nasıl da kirlenir aşklar... yorgun bir baş ayrılacak gövdesinden ve bir kaçak gibi gideceğim bu kentten dışarıda simsiyah bir geceye çarpan hırçın rüzgarlar olsun; siz başka ölümlerde arayın beni gidiyorum, yollar kollasın kederimi gidiyorum bir uzun yol otobüsünün camına düşerek başımı bir kaçak gibi... bir baş nasıl ayrılır gövdesinden? bir rüzgar, ikliminden? bir ırmak, sesinden? bir şair, bir şiir ülkesinden? (her ipi denedim infazıma!) o kuşlar yine çarpacak o mavinin alnına o çocuk sekerek yine okul yoluna kapımı kimse çalmayacak belki artık uçurdum yüreğimin ıssızlığından ıslak güvercinimi ömrüm kopacak bir infaz ipi... belimde bir silah var bu gece dağıtacağım beynimi bu gece yine gece dağıtacağım geceyi birdenbire damıtacağım yaşamdan rengimi şu başına buyruk takvimleri, kinleri, kirleri belimde bir silah var dağıtacağım beynimi ömrüm kopaca bir infaz ipi... sonra ışıklar ve ıssızlıklar içinde, yeniden yürüsem de uğultulu bir gençlikle ömrüm kuşatılır ihtilallerle her bıçak tenimi her namlu beynimi sınar tutuklarken yangınlar acemi dilimi de bir anı... bir dize kalır belki geride kirli yaşansa da günler belki evrilir maviye (ve güzel bir imge dolanır dünyanın eksenini yine...) hayat, hep böyle düşünmek, düşmek; ''düşmek'' dedim de düştüğüm çok oldu biliyor musun? ve düşürüp bir şeyleri düşündüğüm çok oldu... ağlar gibi olup da ağlamadığım; ağlayamaz gibi durup da ağladığım, çağladığım çook! yurtsuzdum, bunu yazdı bültenler de yurtsuzdum da yeni bir yurt kurdum kalbime sana bile vize koydum, kimlik sordum feride (ben feodal bir yaraydım belki de...) oysa ki iki tufandık seninle lavlardan ayrı düşmüş iki kanardağ savrulduk usulca günlerin dargın göğsüne hani yüzün kar çiçekleri gibi açardı yüzün sığmazdı öpüşlerime ve hep bir kuytu ararken özlem tüten yüzünde hiçbir aşkı mevsimsiz yaşamadım da kaç mevsim aşksız feride... oysa ki tufandık seninle yatağını arayan iki ırmak belki de çoktandır dalgınlığımı düşünüyorum göğsüne yorgunluğumu ,solgunluğumu bu dar evlere ve akşamüstleri taşıtların amansızca zırladığı bu kentte geceler karanlık ,çiçekler uzak ,aşklar dağınık beni anlamıyorsun! ve biz seninle soğuklar kadar yoksul çünkü bir ekmeğin öyküsü ilişmiş kimliğime...... sonra geceler boyu izimi sürdü kan düşmanlarım ansızın sesimi koyacak yer bulamadım bir sesim vardı bas bariton onu dağlara emanet ettim duruyor orada çapraz asıllı silahların gizli esmerliğinde.... artık gözümü kırpmadan vurabilirim kendimi de; vurabilirim kendimi bir usturanın katil çeliğiyle ya da o silik duvar yazıları önünde bir paslı tüfekle! 24.00 sonrası... kanlı karanlık çekilirken rengine bir namlunun ansızın dağıtacağı beynimi bırakabilirim bulvarda aç gezinen itlere ardımdan kan kan koksun gece! (bilirim cesedimin üstünde bir dal kırılır ,bir yaprak hışırdar yine; orada 'kime ne'sin sen; alıp gidesin kendini kendinle....) ölürsem heceler kalır dişlerimde ay biter se bende biter, ay üşür se ölmüşlüğüm kadar üşürüm ben de kalınca ömrüm ölüme yalnız! (zaten yalnızdım...) (SONRA BENİ İŞGÜZAR TÜRK BEKÇİLERİNE EMANET EDİNİZ...) yalnızdık dağlara karşı ya kentlere? kentler ki tükürsek içinde boğulacaktık sulara karşı yalnızım gecenin desenine ay dokununca yanlızdık yük ve türkü taşıyan o ipek yollarına bir de... işte şimdi ay kanar yoksa başka ne kanar? ve uzakta, bozkırlarda atlar... atlar... atlar... atlara yalnızdık! yanlızdık karanlığa feride... (şimdi vuruldu bu sevdada bu fısıltıya çiğnenmiş bir bahçedir artık ömrümüz!) denizleri özlerdi feride elleriyle atlasları örterdi deniz yellerini atlasların kaldırımlarda 'fosforlu cevriye'ler biterdi, sonra yazlık sinemalarda evde kalmış kızların ciklet çiğnemeleri; mahallelerin bıyıkları tütün kokan emeklilerin ve renkli giysileriyle külhan gençleri... bir de sen... sen feride olsan da! (herkesin bir feridesi vardır ben bilmez miyim herkesin bir ayakkabısı gibi bir de şarkısı herkesin bir kimsesi vardır ben bilmez miyim birde kimsesizliği...) yanmaktan değil, yakmaktan 'müebbedenmen' ömrümde iri dağlar, güzel kadınlar sevdim yinede ve bir tutam hırçın gençlikle yürüdüm takvimlerin amansız büyüsüne yüreğim hep uçurumlar denginde (ve hangi renkte olsakta kalarak bizi sarıp sarmalayan günlerin asıl rengine rengarengine...) benim ömrüm hep beyaza kandı ey 'şarkısı beyaz' ama hangi beyazı tutsam gri oluyor sonra boğuluyor kararıyordu... hiçbir beyaz bembeyaz; hiçbir yaz, yaz kalmıyordu! (bütün griler eskiden beyazdı feride...) tüketmeden bir sevda ezgilerini bir ünlem olmak varken; üç mevsim ilk yaza açılırken yeşile dolmak, yerküreyi uçurumlarda bile sarmaşık gibi sarmak, tek telden her tele bir akort olmak, dorukların dağlarına tutunup kalmak, meydanlarında, halaylarda diz kırıp gülmek varken; sen sar ve sor bırakıp gitmek varken... çünkü yalnız sana gelmiştim, dağılmıştım, sevmiştim; kabaran belam, en unulmaz sularda vurgun yenilmiştim... (artık sen... sen feride olsan da bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kansan da kansan da mahvolmuşum kız, mahvolmuşum!) her yağmur bir gök bulur, elbet kendine;her yeşil bir dal, her su bir damla, her ateş bir kül, her takvim bir yıl bulur elbet kendine!her yangın bir duman, her öğrenci bir okul, her artı bir eksi, her yol bir taşıt, her soru bir yanıt; her aragon bir fransa her fransa bir elsa... her karacaoğlan bir zülüf bulur (yeter ki bakmayı bilin, her yarin bir zülfü vardır); her ressam bir tuval, her kış bir ayaz, her kitap bir okur, her şarap bir adam bulur kendine; yeter ki şarap, şarap olsun, içen çıkar... her deniz bir martı, her ömür bir tufan, her rüya bir uyku, her nota bir şarkı, her mezar bir ölüm, her ağaç bir kök, her dağ bir duman, her güneş doğacak bir kuytuluk bulur ya kendine, bulur ya; ben senden başka sen bulamam b u l a m a m! paramparça kıldım şiirimi bu kadar b(ölüm) yeter mi? s o n r a a ş k: sonra! ve ben gittim yüreğimde kan gülleri siz de o aşkın teninde dinamit sayın beni! Yılmaz Odabaşı |
|
|
|
![]() |
| Beğenilen Sayfayı İşaretleyin |
FERİDE.. / Yılmaz ODABAŞI'nın "EFSANE" şiiri.. Efsanenin şiiri.... konusu, Edebiyat alanında tartışılıyor.
Konu ile alakalı etiketler:
yılmaz odabaşı feride şiiri, yılmaz odabaşı feride, yılmaz odabaşı şiirleri feride, feride şiir, feride yılmaz odabaşı, feride şiiri, feride yılmaz, yılmaz odabaşının en güzel şiiri, feribe yılmaz, yilmaz odabasi feride, yodabaşı feride, feride şiirleri, yilmaz odabaşi feride, feride şiiri yılmaz odabaşı, şiir feride, vay pek yakışmış şiir, yılmaz odabaş feride, yılmaz odabaşı ferida, yılmazodabaşı feride, odabaşı türküsü ve hikayesi, yilmaz odabasinin en guzel siiri, feride adlı şiir, resimli sevdalar çocuk kalır şiiri, feride isimli şiirler, feride odabaşı,
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | UslanmaM | Cevaplar | Son Mesaj |
| hacker şiiri:):):) | BoDyGuArD | Komik Yazılar | 5 | 08-03-2008 06:04 PM |
| Asrın Şiiri | HeLiN | Ferhatcanın Şiir Köşesi | 0 | 03-21-2007 11:08 PM |
| Azerbeycandan Bir Aşk Şiiri.. | perim | Amatör Aşk Şiirleri | 0 | 02-07-2007 11:39 PM |
| Bir Sevdanın Son Şiiri... | perim | Amatör Aşk Şiirleri | 0 | 02-01-2007 08:47 PM |
| Asrın Aşk Şiiri | esmerik | Amatör Aşk Şiirleri | 5 | 01-15-2007 05:42 PM |
