1 den 2´e kadar. Toplam 2 Sayfa bulundu

Konu: FERİDE.. / Yılmaz ODABAŞI'nın "EFSANE" şiiri.. Efsanenin şiiri....

  1. #1
    Emektar Üye
    SuyunGizemi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart FERİDE.. / Yılmaz ODABAŞI'nın "EFSANE" şiiri.. Efsanenin şiiri....



    FERİDE

    herkesin bir feride'si vardır ben bilmez miyim
    herkesin bir ayakkabısı gibi bir de şarkısı
    herkesin bir kimsesi vardır ben bilmez miyim
    bir de kimsesizliği
    (...)
    d(erken) yıllar geçer
    o herhangi bir gün de akşam olur
    akşam olur sen bana bir bardak çay getirirsin
    ensenden öperim, o saat bardakta şeker gibi erirsin
    sen bir yaz güneşisin bakınca gözlerine bir sevinir
    bir sevinirsin..

    yüreğinden ansızın okul çocuklarının trampetleri geçer
    tramvaylar, havai fişekler geçer..
    benim yüreğimde ise hep uzak ki yollar
    içinden uzun yol otobüsleri, sessiz ırmaklar geçer..
    benim ırmaklarım
    ırmaklarım benim senin gözlerinden geçer...



    'Şiir bahçesindeki çiçekler açıyor; toplumcu şiirin yıldızlar gibi parladığının umudunu pekiştiriyor Feride.
    Feride'yi yazarken, inanıyorum ki Yılmaz Odabaşı, doğum sancıları çekmiştir.

    Şiirde bunca derinliğin yakalanmasının yoğun emek gerektirdiğini düşünüyorum.'
    -Öner Yağcı, Demokrat Dergisi,1990- '...

    Zaman zaman epik bir hava koklayacağımız yalın bir şiir Feride, yalınlığında derin. Sevmek kadar güzel, sevmek kadar acı...

    Feride, günümüz şiirinin nefes aldığı bir doruk...'
    -Zeynep Funda Topal, Kitap Rehberi Dergisi,1998- '...

    Birdenbire gelip dillere oturan bir eski türkü 'Feride'. Her mırıldanışta yeni bir tad bırakan eski bir türkü...

    Elli dört parçadan oluşan koca bir insan Yılmaz Odabaşı'nın Feride'si... Tek bir şiire birçok hikaye sığdırmış şair; birçok zaman ve birçok mekan...


    ************************


    Feride

    sunu:
    'istasyonda konuşan iki dilsizdi onlar
    ayrılığı söyleyen kara gürültülerde
    şaşkındır buralarda ayrı düşmüş aşklar
    kış'ın ve silahların beyaz serinliğinde

    _l. aragon

    k(adın):feride
    uyruğu:dünya;
    dinin yok,dilin var
    ve sonrasını ben bilirim

    aynı yağmurlardan kaçarken bir saçağa düştük önce;
    sonra gece; avluda bir kırık dal dursa üşür feride
    tarihini düşünmedim,
    düşünmedim, ama tenimiz tanışır
    ama tenimiz tanışır önce
    ve terimiz...
    o benim avradım olur gecelerce, günlerce;
    sonrasını... sonrasını ben bilirim...

    geceye yağmur inerdi işte böyle sicim gibi, ipince
    giderek soğuyan dünyamıza kanat vururken kuşlar
    ve hüzünle şaşırırken yolunu yitik yıldızlar,
    feride,bir destan gibi yürüdü ömrünü
    akmaya yaraşırken sular...

    sonra sular sulara, günler günlere vururdu
    ve hayat onu da,
    beni de hem ne kötü vururdu;
    hayvan gibi vururdu hayat,
    küfür gibi, namlu gibi vururdu...
    sonra feride geceler boyu uyurdu.
    ileride unutulmuş bir allah kendini doyururdu
    ve susunca feride, yeryüzü boğulurdu...
    yeryüzü yüreğimdi biraz da, kurudu... kurudu...

    ben onu dilsiz ve dipsiz biçimlerden çaldım kimselere
    kimselere bırakmam
    öpüşlere sararım, gidişlere sorarım
    kimselere... kimselere bırakmam!
    feride başak kokar, esmer başak
    gözlerini hep s(aklar) utanırken
    sonrasını...
    sonrasını ben bilirim.

    günler turşu kıvamındaydı; şarkı söyler,
    rüzgar giyerdik akşamları. masamızda hep
    ucu karanfil dururdu; yaralarımızı sarardık,
    sorardık ihtilal dönüşleri,
    infazlara sayardık...

    kadınlar ve erkekler kendi aybaşlarındaydı:
    gelinler su başlarında,
    şöförler direksiyon, gerillar silah başındaydı.
    bitmezdi tükürdüğüm savaşlarda 'a
    poletleri büyük beyni küçük' generallerin!
    orospular sızardı gecenin yırtmacından
    yırtmaçların tenine küfür dolardı
    ve küfür yazardı gazeteler
    geceler küfür kokardı/ alkol ve sperm
    günlerin yaslı yüzünde kirli kan
    ve peçeteler...

    peçetelerde günler turşu kıvamındaydı
    faşizim kıvamında işkenceler
    bir uzun yol şöförü yolları
    yolları feride'yi andığım gibi anardı
    geceye devriyeler dolardı

    ne o
    kimliksiz miydik?
    feride hınca hınç grevdedir tek tip insan pazarlarında;
    dağlara atarım,bulutlara katarım onu kimselere
    kimselere bırakmam!

    kül gecelerinden çalarken onu ateşlerin içinden
    bastım bağrıma üzüm suyu damıtır gibi
    sarar gibi ağrısını ışık kanatlı bir güvercinin
    dirildim, diriltim onu kimselere bırakmam
    kimselere!

    sonra tenini tutkuladım avuçlarımda
    mühürledim dudaklarını ateş kızıllığında
    kattım onu yasak şarkılarıma, kitaplarıma
    feride'yi şiir saydım biraz da...
    nisan'ın kızıdır feride; bundandır
    nisan güneşi sinmiştir tenine ve kokusu
    otların, kırlangıçların...
    dağları uyutur koynunda kavgalara gidince;
    sonra aşk olur,
    kadın olur bana gelince... ki aşkın saati, gömleği, takvimi yoktur;
    uçarı bir rüzgar gibidir
    ansızın ne yana dönse yüzümü ufka çeviririm.

    sonrasını... sonrasını ben bilirim...

    feride tütünü türküye banarda içer
    yüreğinde bir tufan negatifleri
    ölümden gelmiş, kollarıma yakışmış
    bırakamam kimselere
    k i m s e l e r e !

    feride şiir huyludur, gül kokuludur
    gül kokuludur gözleri ile gözlerime dokunur
    dokunur

    vaay!
    o aşklar ki hayatın teninde sonrasız bir oyundu
    dağıtınca bir yangının alanında süngüler
    birileri anlatmaya koyuldu

    '(...) bu gün kimse konuşmuyor (eski söylediklerini yinelemeyenlerden başka), çünkü
    dünyayı sürükleyen kör ve sağır güçler,
    öğütleri, haber vermeleri,
    yalvarıp yakarmaları dinleyeceğe benzemiyor.
    şu son yıllarda gördüğüm bizde bir şey kırdı.
    Bu şey, insanın güvenidir; o güven ki,
    insanlığın dilini konuştuk mu bir başkasından
    insanca karşılık göreceğimize inandırır bizi (...)
    insanlar arasında sürüp giden uzun
    diyalog bitti'...

    -A.camus-

    (herkesin bir feridesi vardır bilmez miyim
    herkesin bir ayakkabısı gibi birde şarkısı
    herkesin bir kimsesi vardır bilmez miyim
    bir de kimsesizliği..)

    gözlerimle gözlerime dokunuyosun
    bir bilsen o an gözlerim oluyosun
    kaçalım, beni gören sen sanacak


    görüyor musun dağlara dokunuyor insanlar
    giderek dağlaşıyorlar
    görüyor musun adınla başlıyor her şey
    karın eriyişi, yağmurun dirilişi
    özlemenin ilk harfi, gücün hecelenişi

    adınla!
    adınla her şey: şarabın dökülüşü, sesimin eskimeyişi...
    ben ise sana abanıyorum
    büsbütün aşk kesiyorum...

    yenile yenile bana abanıyosun sende
    ateş kesiyor dudakların
    saçların iri bir tutumak oluyor bu yangın yerlerinde
    ben nereye gitsem biraz senden gelirim
    ardımdan kuşlar ve uykular gelir...

    feride
    ey yaar!

    gelip bana çıkıyor bu kent
    ben kentlere çıkıyorum
    kentler kent olmadı feride
    bir türkü tutturup açabilmeliyim anlımı
    gecelerinde
    güne koşarken çocuklar güne erkenden
    ya deniz yada dağ kokmalı yolları

    çocuklar çocuk olmalı
    aç bakmalı sevgiye
    çocuklar bazen bir ülkedir
    gözleri gök (yüzünde)

    ter ve güneş kokarken işçiler evlerinde
    herkes gibi olmalı,adı gibi
    yoksa sonumuz olur feride
    utanır rüzgarlar hakedilmiş iklimlere

    çarşılarda kalabalık yürüyor
    sanki topyekün bir ülke toprağın şiddetinde
    ansızın o kalabalık soluyor'faili meçhul'lerde

    (bu kalabalık ölmese
    aşk,
    önce!)

    çarşılarda kalabalık yürüyor
    her yanım kalabalık ve kabarık
    duramıyom böyle
    çarşılara abanıyorum bende
    -gülüşleri, konuşmaları, oturuşları nerde?
    hani çocuklar mavi esintilerde?
    bu kanlar da ne?

    bir bilsen o an gömleğimi parçalıyorum günün orta yerinde
    çatırdıyarak kopuyor düğmelerim
    suçlulular nerde?
    bıyıklarımı kemiriyorum,bitiyor
    çekip koparıyom saçlarımı
    bir bilsen ter damlıyor yüreğimden yerlere
    bileklerim kesilmiş, damarlarım dökülmüş caddelere

    çarşılara abanıyorum işte
    çarşılar yanlız, çarşılar yalan
    çarşılar bana abanmıyor feride...

    keder bile yıkar bendini
    yağmur iner, gök boşaltır içini
    büyür
    mü benim yüzyılım
    b e n i m y ü z y ı l ı m h a n i ?

    çoğaldım ve bir soruyla dolaştım sokakları
    bir soruyla açıp her sabah penceremi
    benim yüzyılım hani?
    benim yüzyılım hani?

    sonra susamışlık oldum gitgide
    ağlamışlık, kanamışlık birdenbire
    artık bütün sularda bir susuzluğum
    yankısı yok sesimin caddelerde
    'bir yudum' diyorum sonra 'bir yudum,
    halkım!'

    çarşılara abanıyorum işte
    çarşılar yanlız, çarşılar yalan
    çarşılar bana abanmıyor feride...

    artık böyle başlar gün: gün tomurcuk patlar,
    bir dal kırılır apansız.
    birileri düşer yağmurlara... yağmurlar zamansız...
    belki ağzının kıyısı kansız
    yarım kalır türküsü;
    dağılır, yiter sesi
    anlatılır rüzgarlara öyküsü...
    daha önümde ardımda korkunun kokusu
    dağlarda kırılan alevin yanlızlığın
    vahşetin böhründe zulmün tortusu!

    sonra güne koştum ,güne coştum kucağımda dünyaların
    türküsü; çıkıp kentin en geniş meydanına boğazımı
    gömleğim gibi yırtıyorum:
    susmayın! bir şey bilmiyorsanız küfredin, düpedüz
    küfredin işte!

    bir şey anlamıyorlar bile; o an gökyüzünde dingin bir
    bulut, duvarları aşabilen rüzgarlar çarpıyor yüzüme...
    (bakıyorum da kanım pıhtılaşıyor
    üstüm başım kir karanlık vay balam!)

    kapıyı yağmur diye çaldılar oysa
    açtık:
    k a s ı r g a!

    kasırga
    kasılıyor
    kalarında ülkemin

    (bu hep böyle sürmese
    aşk,önce!)

    sonra bir bilsen teni kan içinde hayatın
    eti kan yılmaz'ın, sesi kan
    bir kahve önünde duruyorum
    insanlar öylece oturmuş kendilerini turşuluyorlar
    tuzsuz...

    -dikkat dikkat!
    ülkem dolaylarında yatmakta olan insanlar için
    .... guruplarında kan
    aranmıyor!

    yitirdik infazda günlerimizi
    can aranıyor!can aranıyor!

    birden ön masadan üç adam kalkıyor,
    'kes ulen' diyorlar: '-ne canı? can burada işte!
    oturmuş pişti oynuyor çayına kahvede!'

    utanıyor, çok utanıyorum
    benim yüzyılım hani?
    ülkem nerede?
    arkadaşlar, su.. su yok mu be!

    d(erken)
    'kimliğiniz lütfen...'

    yerlerde pıhtılaşmış kanların üzerinden
    bir uğultu ummanında seslerin üzerinden
    çarşılar yanlız kentlerin üzerinden
    sessiz... sensiz gidiyoruz feride...

    EY KASIRGALARDA OKYANUSLAR ÇİĞNEYEN GEMİ
    AYRILIKSA: VUR SİNEME ÖLDÜR BENİ!'

    '...yapılmamış, unutulmuş itirazlar mı vardı? kuşkusuz vardı böyle itirazlar (...)
    nerdeydi şimdiye kadar görmediği o yargıç? nerdeydi o yüksek mahkeme?
    konuşacaklarım var el kaldırıyorum...'

    -f.kafka-

    (poliste)
    portatif bir hayat
    katlanabilir!


    belliki tenimin rengini yitireceğim
    ve hayat yitirecek rengini yüzümün sustuğu yerde
    korkarak yürürken caddelerde
    benim yüzyılım hani?
    ülkem nerede?

    feride
    şimdi yanaş kıyılarıma bir vapur gibi
    çarpıp durayım güvertede gözlerine

    (beni böyle bir eller
    beni yollar, beni yeller
    kelepçeler, hücreler beni
    alıp gitmeye
    inan ki feride inan
    aşk,
    önce!)
    (gözümü bağlıyorlar; korkma sevgilim! gözümü,
    gönlümü değil...)

    kanlı karanlık odalarda
    beni morartıyor, azaltıyor ve azdırıyorlar
    böyle her seferinde, çıkınca, fırında ekmek gibi kabarıyorum
    sonra bir çoğalıyor, bir çoğalıyor, bir çoğalıyorum

    (bir güzel renk değiştiriyorum; korkma! yürek değil, renk değiştiriyorum sadece..)
    ben can, camiler e(zan) derdinde!
    kollarım gidiyor önce, ayaklarım ellerim
    saçlarım gitmişti zaten, bileklerim gitmişti

    biliyor musun bir sen kalıyorsun içimde
    yüreğimin alazında biz bize
    ağlaşıyoruz sesizce...

    (sonra gözlerim açılıyor; korkma! dilim değil, gözlerim sadece...)


    (mahkemede)
    yurdum,
    seni
    'devlet
    topraklarının
    bir
    kısmını
    veya
    tamamını
    ayırmaya
    yönelik'
    ve
    gizli'
    s e v i y o r u m
    dediler

    (hapisanede)
    buraya gelme feride
    bir hançer gibi saplama
    savuran gözlerimi yüreğime

    yine o öksüz koridor, yaslı ve yaşlı koğuş
    küf ve sidik kokuları yine
    ben valeybol oynuyom bahçede
    birikmiş volta borcumu
    taksitle, her gelişte ödüyorum

    aldırma, bir kedere sevkolunmuş suretim
    kadınım,
    kardelenim
    gülenim!
    (bir de sen... sen feride olmasan
    bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kanmasam
    kanmasam mahvolurum kız, mahvolurum!)

    ekmeksiz kal da demiştim
    içeride
    kavgasız, kadınsız, çaresiz kalma
    bunları yazmadılar hayat bilgisi kitaplarında!

    olmasam da hey feride tüten geceler
    feride, yine tütünü türküye banar da içer
    yüreğimde bir tufanın negatifleri
    yazmadılar!


    oysaki ben aşka inanıyorum
    hep ölüm bu(yurdunuz)
    yazıyorum:
    ey devlet,
    ey tanrı artık o(kulun) yok senin!

    ben uçurumlar önünde kendimi kemiren kerem
    artık beni kemiren türküler dinlemem

    dinlemem
    ki rüzgardım
    usluca kedere kaldım
    yürüdüm, göçebeydim;
    yürüdüm, kurşunlandım!
    sonra mart kaldım, eylül kaldım ey susmanın çorak iklimi!
    yüzüme uzun sürmüş soruşturmalar yorgunluğu
    çarmıhlara gerildim, ölümlere tek kaldım...
    bu
    tufan
    ne yana
    yana
    yana
    susmayı dilince
    büyümeyi bilincine devşiren çocuk!

    (dışarda)
    çıktım
    da uyku sızarken gecenin şarkısından
    nerede yaralı kuşları yorgun yüzümün
    kendi köpüğünü eriten bir denizde?
    bileylenen her bıçak kınında çirkin
    kınından çık yüreğim, geç mi kaldın geç mi kaldın?

    çıktım kanlı karanlık odalardan
    elbet çıkarım, çıkacağım!
    şimdi dağları aralasan bu akşam üstleri ben çıkarım
    kuşları kovalasan,yürüsen yollara göçebe yanım
    geceleri kanatsan alnımda yağmur,saçlarım kar türküsü çıkarım!

    ( ben bu çiçeği bölsem, koklasam sen çıkar mısın?)
    bu nasıl yalan yollar ki böyle yürüdüğüm
    saçlarımın kokusu sinmiş bu kente
    bu gece saçlarından geçiyorum yüreğim ter içinde
    sussam yokluğun kan tükürür beynime
    geceler büyürse tutsağım sabahlar doludur yüreğime

    çıktım
    da kentler kent değildi yine
    belki bu yüzden tüketmiş soluğunu şarkılar
    kuşlarda gitmiş, keder büyümüş
    ama hiç boğulmamış içimizde kıyılar...
    (kıyılara varsan ben çıkarım
    halkımı tanısan yurtsuz çıkarım!)

    kal kendinin anası ol doğur kendini
    sonra gel beni doyur büyümeden açlığım

    sesim mi
    o da büyür sen kaygılanma

    gel
    bata
    çıka
    çıkalım
    düşe
    kalka,
    gide dura,güle
    ağlaya...

    (bana kalsa bir namlunun ucundan rengimi, sesimi alır çıkarım
    ben bu şiiri okusam sen çıkar mısın?)
    sonra zıbarıp kalmak için yer ayırttım bir 'palas palas'ta;
    oturup fotoğraflarına baktım, yazı makinamın içinde
    külleri temizledim. sokağa çıktım, yasak yürüdüm;
    üzerime
    adını almayı unutmadım...
    yollara dokunmadım, kedilere, camlara dokunmadım;
    yıldızlara...
    yıldızlara hiç dokunmadım, dokunsam düşecektin...

    sonra geceye şiirler okudum,bitti
    bitmedin!
    bilsen ne çıkar; hem nasıl bileceksin?

    (sen bir şeyler bilsen bildiğinden ben çıkarım
    çocukluğuma dokunsan öksüz çıkarım...)


    şimdi sokaklardayım
    sokaklarda... içimim sokaklarına adın yürüdü
    adın satırbaşlarında ayrılıkların
    oysa ben bu geceyi bilmiyorum, yolları bilmiyorum
    unutmayı hiç;

    şimdi sokaklar bile esniyor uyumayı bilmiyorum...
    yanmamış bir gaz sobasının yerlere dökülmüş artıkları
    soluğumu kesiyor.
    soba boruları kırık camlardan dışarıya uzuyor;
    dışarıda kar, dışarıda rüzgar esiyor;
    uykusuzluğa uyuyorum...
    dört battaniye aldım üstüme,
    üşüyorum feride; kalkıp şiir yazacağım,
    ama hep şiir mi
    yazılırmış kuşatılmış gökyüzüne?

    ben seni. seni diyorum;
    nasıl gelirim hangi sokaklar çıkar sokak desene?
    yine o gitmelere gitmeden
    seni yorumluyor, sana yoruluyorum işte
    başka nereye giderim söylesene?

    sonra bir bakıyoruz biz kokmuşuz biz bize
    taşıdık, taşındık bitti
    öpüp durma üç numara traşlı kafamı öyle
    feride, kız, geldim işte
    ağlama, şişmanlarım yine
    yine sevişiriz sur dibinde bahar gelince

    feride, bu sen misin, nasılsın söylesene?
    ellerin... ellerin nerede?
    bak, ıssız bir ada gibiyim beni çevrele
    beni sar, beni sor, beni ağlat bu gece

    üşüyorum bana bir palto bul feride
    ya da aç göğsünü ısınıp kalayım öyle
    geceler çarpıp düşsün dalgın güzelliğine

    gözlerini sil ve bu sevda kadar koyu bir çay tutuştur ellerime
    yok, gitme!
    gitme, sen gidince sevmek yüreğimde düğümleniyor
    özlemeyi yutkunuyorum
    sonra pencerene ürkek kuşlar konuyor
    şu gök var ya şu gök, birden üstüme çöküyor
    yok, gitme
    gitme aç göğsünü ısınıp kalayım öyle


    diyorum ki bir koluma seni
    çıkınca
    diğerine ülkemi
    gör ki payıma çığlıklar düşmüş ve kül geceleri
    benim yüzyılım hani?
    çarşılar çarşı mı şimdi?

    belki insanlar tenine gül sunmaz diye
    kir görmez diye
    hasrettir böyle kanla ıslak
    ve kire karılmış böğrünün asıl rengine
    darda
    daralır bir yerlerde...

    bana bir ülke getir feride
    üstünde masmavi bir gök olsun

    saçlarını çöz
    sağrılarını ıslak taylar gibiyim
    ve tenin senin
    doludizgin bir ülke

    gözlerimin ortasında
    gözlerimin ortası
    tenini hatırlat tenime
    bana aç vücudunun deltalarını
    kadın kokunu ver
    sulamak için rahminin kıraç topraklarını

    şimdi aşk,
    önce!

    (bu sensin
    ve sensin
    bu terin ve tenin ıslaklığı
    kal öyle
    ısıt gözlerimi gülüşlerinle...)


    birazdan kapılar kırılacak belki de
    birazdan kapkara bir örtü olabilir gözlerimizde
    biz diz kırarken sinesinde sancının
    yolunur papatya, deşilir ten ve yara da
    çünkü ölmek günleri biraz da
    gülmek günleri (de), inadına
    gün gülümsemeleri ardında

    gün gülümsemeleri ardında
    dağlandıkça
    dağlaşmak
    ve dağları sevmeye yaraşmak
    yaraşmaya
    yanaşmak günleri...

    sen de yanaş kıyılarıma bir vapur gibi
    çarpıp durmayım güvertelerde gözlerine...

    her gün bir avuç öldüğüm bu cehennemde
    el verdiğim kentler vurulacak, vurulacağım
    bu yangı kabardıkça çok yanacağım!

    farkında mısın infazlara ayarlı saatler yine
    bu kabartma geceleri susmak böyle...

    caddeye bir taşıt huzmesi düştü görüyor musun
    bak bakalım beni mi arıyorlar
    ya da ne geziyorlar gecede yarasa gibi?

    bakarken görünmesin göğüslerin pencereden
    yollar bir çift gül görmeye alışık değil...

    tan atacak birazdan geceyi yırtarak yine
    saçların da dağınık, her yanın ter içinde

    feride,
    sen bu kadar akıllının içinde nasıl
    nasıl delisin böyle?

    sevdan kıl beni, kaybetme ellerimi
    tutmazsam
    dağlara çığ düşerken, o çınarlar susarken
    tutmazsam kırılır elim
    tutmak kirlenir...


    ben yolculuğum
    sen bildiğim yol gibi
    toplayıp ıssızlığa kirlenen eylülleri
    geç hiç eskitmeden sevgileri
    bazen de çalarak kendime bedenimi
    girmesen,
    geçmesem yollar kirlenir...

    benden kalan incelikler var sende
    ateşimin örsüsün, sana akar ırmaklarım
    akar
    ve biterim

    bitmesek taşarız
    bitmek kirlenir...

    topla denklerini ürkmeden
    külü dök, ateşi yüklen
    kentlerde yazısı silik duvarlarsa, bulvarlarsa geçilen
    sen, sen ol apansız gelen gece bitmeden
    gelmesen söz kirlenir

    kime aitse kucağın
    açık tut
    ve diri
    tutmasan insanlığın kirlenir...

    bak sevda bu, tut söz
    hem kim var ki böyle sevecek seni?

    öpmesem dudakların,
    yazmasam şiir
    sevişmesem kadınlığın kirlenir...

    ve bir gün değil, her gün her şey kirlenir
    çalarak bir şeylerin hayattan ve insandan
    yenibaştan
    yenibaştan

    kirlenmeyen tek şey ise
    kirdir...


    rüzgar
    ve kar
    kar... yurdumda
    bir dal daha kırılıyor rüzgarda
    kimseler bilmiyor
    o dalı yeşertebilir miyiz feride
    baharda?

    iki gözüm, kar yağıyor dışarıda
    elimden terliyor ellerin
    kar yağıyor yoksul gecelerine ülkemin
    pencerelerine perdesizliğin

    kara kan karışıyor!

    kara bin damla kan düşürüyoruz
    çoktandır ayaz günleri ülkemin

    karda
    kar değil,
    kan mevsimi

    bırak, serseri yağmurlar, darbeci generaller, vizite
    kağıtları ve gündelik telaşlar bir an bir yerlerde kalsınlar!
    gecenin yüzüne karşı konuşan cinayetlerde ölümdü,
    kederdi, hasretti gördüm!
    tüyleri dökülen bir kuşun yüreği kadar sıcak
    ve bir kez ağzımızdan çıkmış bir küfürdü hayat!
    şimdi göç yollarında mısın?
    yurdunu mu yitirdin?
    örselenmenin yurdu
    yok! aşkın yurdu
    yok! özlemenin
    yok!

    daha gece bir keder salkımıyla geliyor; bir salkım da
    bizden! yollara çıkmanın yurdu
    yok! yürümenin
    yok!

    şimdi hasret iri gözlü bir çocuktur çırılçıplak kıyılarında
    her uçurumun! göç yollarında yurdum yağmadır,kabarık
    ve kangren! ömürlerin ömrü
    yok! efkarın takvimi
    yok!
    (yok! yağma, kabarık ve kangren...)

    şimdi bir namlu gibi gözlerin
    dışarıda kar dinmiş
    çamlar gelin...

    bak, bir izbe oda düşmüş payımıza
    ısrarda çoğalıp, inadına
    ışıkları söndürelim
    susmasın elim
    tenimi tanı
    kokumu
    ve terimi
    bu çığlık bir bıçak olup yırtacaksa geceyi
    al, göm göğsüne dağlanmış
    süretimi
    al da susalım biraz

    hep aynı göğe büyürken ellerimiz

    bana bir ölüm tarif et feride
    yakma cıgaranı
    çek şu kibriti de
    olur ya
    dinamit gibiyim bu gece...

    aldırma! bir kerede sevk olunmuş süretim
    kadınım
    kardelenim
    gülenim...

    daha yenile yenileme bana abanıyorsun sen de
    ateş kesiyor dudakların
    saçların iri bir tutunmak oluyor yangın yerlerinde
    bırak! çarşılar bana abanmasa da
    çarşılara abanacağım yine
    yoksa yaşamayı oynamıyorum işte
    yoksa bu şiir burada biter feride

    çarşıları yalnız, kentleri öksüz
    şiirleri yarım bırakmayalım!

    kentler kent değilse
    parçalanırım yine
    gömleğimi boşuna ütüleme
    bencağız, damarlarım dökülsün caddelere
    ter damlasın yüreğimden yerlere
    çarşılar bana abanmasa da
    bırak! ben çarşılara abanacağım yine...

    şimdi sınasam
    mı gücünü göğe sokulan ellerimin?
    sıkıyönetim ''dört ay daha'' olağanlaştı
    karanlık koyulaşıyor üstünde çok öldüğüm günlerin

    sonra kirli bir duman çöküyor kente
    serçelerde sonbahar mahmurluğu...

    şimdi ----- ve arabesk geceleri bu kentin
    ve ölesiye yanlızlığım;
    candan geçip feride'den geçilmez geceleri bu kentin

    (bir de sen... sen feride olmasan
    bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kanmasam
    kanmasam mahvolurum kız, mahvolurum!)

    sana bir bıçak vereyim rüyalarımı dağıt
    bir rüzgar vereyim külümü
    bir sevda vereyim kuraklığımı dağıt

    biz o yıllar rezil gecelerde üşüdük
    hey gidi kirli günler ne çok üşüdük
    sıcaklığımı al şimdi bu üşümeleri dağıt

    bak, bu kentler yeter bize
    sevişmek için de, çıldırmak için de!

    kalabalık ol gel yalnızlığımı
    gövdemi vereyim gel dağıt açlığımı...

    d(erken) yıllar geçer
    o herhangi bir gün de akşam olur
    akşam olur sen bana bir bardak çay getirirsin
    ensenden öperim, o saat bardakta şeker gibi erirsin
    sen bir yaz güneşisin bakınca gözlerin bir sevinir bir sevinirsin

    yüreğimden ansızın okul çocuklarının trampetleri geçer
    tramvaylar, havai fişekler geçer
    benim yüreğimde ise hep uzak ki yollar
    içinden uzun yol otobüsleri, sessiz ırmaklar geçer
    benim ırmaklarım
    ırmaklarım benim senin gözlerinden geçer

    (biz on ikiden vurulmuş eylüllerde üşüdük
    hey gidi kirli günler ne çok üşüdük!)

    şimdi ''kaç'' diyorsun da
    başka sokağım yok ki
    yağmurum yok ki benim!

    sokaklar mühürlüdür burada
    kalbinde kör bir baykuş telaşı saklar
    benim yüreğimde ise hep bir tabur konaklar

    kalsam da bu kent beni yaralar
    sabahları da kederli çocuk gözleri
    göğsünde sahte lambalar

    sonra bir yağmur
    ipince
    bir yağmur daha başlar
    ölümün taht kurduğu varoşlarda nasıl da kirlenir aşklar...

    yorgun bir baş ayrılacak gövdesinden
    ve bir kaçak gibi gideceğim bu kentten

    dışarıda simsiyah bir geceye çarpan hırçın rüzgarlar
    olsun;
    siz başka ölümlerde arayın beni
    gidiyorum, yollar kollasın kederimi
    gidiyorum
    bir uzun yol otobüsünün camına düşerek başımı
    bir kaçak gibi...

    bir baş nasıl ayrılır gövdesinden?

    bir rüzgar,
    ikliminden?

    bir ırmak,
    sesinden?

    bir şair,
    bir şiir ülkesinden?

    (her ipi denedim infazıma!)

    o kuşlar yine çarpacak o mavinin alnına
    o çocuk sekerek yine okul yoluna
    kapımı kimse çalmayacak belki
    artık uçurdum yüreğimin ıssızlığından ıslak güvercinimi
    ömrüm kopacak bir infaz ipi...


    belimde bir silah var bu gece dağıtacağım beynimi
    bu gece
    yine gece
    dağıtacağım geceyi birdenbire
    damıtacağım yaşamdan rengimi
    şu başına buyruk takvimleri, kinleri, kirleri

    belimde bir silah var dağıtacağım beynimi
    ömrüm kopaca bir infaz ipi...

    sonra ışıklar ve ıssızlıklar içinde, yeniden
    yürüsem de uğultulu bir gençlikle
    ömrüm kuşatılır ihtilallerle

    her bıçak tenimi
    her namlu beynimi sınar

    tutuklarken yangınlar acemi dilimi de
    bir anı... bir dize kalır belki geride
    kirli yaşansa da günler belki evrilir maviye

    (ve güzel bir imge
    dolanır dünyanın eksenini yine...)

    hayat, hep böyle düşünmek, düşmek;
    ''düşmek'' dedim de
    düştüğüm çok oldu biliyor musun?
    ve düşürüp bir şeyleri düşündüğüm çok oldu...

    ağlar gibi olup
    da ağlamadığım;
    ağlayamaz gibi durup
    da ağladığım, çağladığım çook!

    yurtsuzdum, bunu yazdı bültenler de
    yurtsuzdum da yeni bir yurt kurdum kalbime
    sana bile vize koydum, kimlik sordum feride

    (ben feodal bir yaraydım belki de...)

    oysa ki iki tufandık seninle
    lavlardan ayrı düşmüş iki kanardağ
    savrulduk usulca günlerin dargın göğsüne

    hani yüzün kar çiçekleri gibi açardı
    yüzün sığmazdı öpüşlerime ve hep bir kuytu ararken özlem tüten yüzünde
    hiçbir aşkı mevsimsiz yaşamadım
    da kaç mevsim aşksız feride...


    oysa ki tufandık seninle
    yatağını arayan iki ırmak belki de
    çoktandır dalgınlığımı düşünüyorum göğsüne
    yorgunluğumu ,solgunluğumu bu dar evlere

    ve akşamüstleri taşıtların amansızca zırladığı bu kentte
    geceler karanlık ,çiçekler uzak ,aşklar dağınık
    beni anlamıyorsun!

    ve biz seninle soğuklar kadar yoksul
    çünkü bir ekmeğin öyküsü ilişmiş kimliğime......
    sonra geceler boyu izimi sürdü kan düşmanlarım
    ansızın sesimi koyacak yer bulamadım

    bir sesim vardı
    bas bariton
    onu dağlara emanet ettim
    duruyor
    orada
    çapraz asıllı silahların gizli esmerliğinde....

    artık gözümü kırpmadan vurabilirim kendimi de;
    vurabilirim kendimi bir usturanın katil çeliğiyle
    ya da o silik duvar yazıları önünde bir paslı tüfekle!
    24.00 sonrası... kanlı karanlık çekilirken rengine
    bir namlunun ansızın dağıtacağı beynimi
    bırakabilirim bulvarda aç gezinen itlere
    ardımdan kan
    kan koksun gece!

    (bilirim cesedimin üstünde bir dal kırılır ,bir yaprak hışırdar yine; orada 'kime ne'sin
    sen; alıp gidesin kendini kendinle....)

    ölürsem heceler kalır dişlerimde
    ay biter
    se bende biter,
    ay üşür
    se ölmüşlüğüm kadar üşürüm ben de

    kalınca ömrüm ölüme
    yalnız!

    (zaten yalnızdım...)

    (SONRA BENİ İŞGÜZAR TÜRK BEKÇİLERİNE EMANET EDİNİZ...)


    yalnızdık dağlara karşı
    ya kentlere?
    kentler ki tükürsek içinde boğulacaktık
    sulara karşı yalnızım

    gecenin desenine ay dokununca
    yanlızdık
    yük ve türkü taşıyan o ipek yollarına bir de...
    işte şimdi ay kanar
    yoksa başka ne kanar?
    ve uzakta, bozkırlarda atlar... atlar... atlar...
    atlara yalnızdık!

    yanlızdık karanlığa feride...

    (şimdi vuruldu bu sevdada bu fısıltıya
    çiğnenmiş bir bahçedir artık ömrümüz!)

    denizleri özlerdi feride
    elleriyle atlasları örterdi
    deniz yellerini atlasların

    kaldırımlarda 'fosforlu cevriye'ler biterdi, sonra yazlık sinemalarda evde kalmış
    kızların ciklet çiğnemeleri; mahallelerin bıyıkları tütün kokan emeklilerin ve renkli
    giysileriyle külhan gençleri...

    bir de sen... sen feride olsan da!

    (herkesin bir feridesi vardır ben bilmez miyim herkesin bir ayakkabısı gibi bir de
    şarkısı herkesin bir kimsesi vardır ben bilmez miyim birde kimsesizliği...)

    yanmaktan değil, yakmaktan 'müebbedenmen' ömrümde
    iri dağlar, güzel kadınlar sevdim yinede
    ve bir tutam hırçın gençlikle
    yürüdüm takvimlerin amansız büyüsüne
    yüreğim hep uçurumlar denginde

    (ve hangi renkte olsakta
    kalarak bizi sarıp sarmalayan günlerin asıl rengine
    rengarengine...)

    benim ömrüm hep beyaza kandı ey 'şarkısı beyaz'
    ama hangi beyazı tutsam gri oluyor
    sonra boğuluyor
    kararıyordu...


    hiçbir beyaz
    bembeyaz;
    hiçbir yaz,
    yaz
    kalmıyordu!

    (bütün griler eskiden beyazdı feride...)

    tüketmeden bir sevda ezgilerini bir ünlem olmak varken;
    üç mevsim ilk yaza açılırken yeşile dolmak, yerküreyi
    uçurumlarda bile sarmaşık gibi sarmak, tek telden her
    tele bir akort olmak, dorukların dağlarına tutunup kalmak, meydanlarında, halaylarda
    diz kırıp gülmek
    varken;
    sen sar ve sor bırakıp gitmek varken...

    çünkü yalnız sana gelmiştim, dağılmıştım, sevmiştim;
    kabaran belam, en unulmaz sularda vurgun yenilmiştim...

    (artık sen... sen feride olsan da
    bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kansan da
    kansan da mahvolmuşum kız, mahvolmuşum!)

    her yağmur bir gök bulur, elbet kendine;her yeşil bir dal, her su bir damla, her ateş
    bir kül, her takvim bir yıl bulur elbet kendine!her yangın bir duman, her öğrenci bir
    okul, her artı bir eksi, her yol bir taşıt, her soru bir yanıt;

    her aragon bir fransa
    her fransa bir elsa...

    her karacaoğlan bir zülüf bulur (yeter ki bakmayı bilin, her yarin bir zülfü vardır);
    her ressam bir tuval, her kış bir ayaz, her kitap bir okur, her şarap bir adam bulur
    kendine; yeter ki şarap, şarap olsun, içen çıkar...

    her deniz bir martı, her ömür bir tufan, her rüya bir uyku, her nota bir şarkı, her
    mezar bir ölüm, her ağaç bir kök, her dağ bir duman, her güneş doğacak bir
    kuytuluk bulur ya kendine,
    bulur ya;

    ben
    senden
    başka
    sen
    bulamam
    b u l a m a m!

    paramparça kıldım şiirimi
    bu kadar b(ölüm) yeter mi?
    s
    o
    n
    r
    a

    a
    ş
    k:
    sonra!
    ve ben gittim yüreğimde kan gülleri
    siz de o aşkın teninde dinamit sayın beni!


    Yılmaz Odabaşı

  2. #2
    Onbaşı
    cheguera_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    teşekkürler eemeğine sağlık

Benzer Konular

  1. hacker şiiri:):):)
    By BoDyGuArD in forum Komik Yazılar
    Cevaplar: 5
    Bölüm Listesi: 08-03-2008, 06:04 PM
  2. Asrın Şiiri
    By HeLiN in forum Sizden Gelen Şiirler
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 03-21-2007, 11:08 PM
  3. Azerbeycandan Bir Aşk Şiiri..
    By perim in forum Amatör Aşk Şiirleri
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 02-07-2007, 11:39 PM
  4. Bir Sevdanın Son Şiiri...
    By perim in forum Amatör Aşk Şiirleri
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 02-01-2007, 08:47 PM
  5. Asrın Aşk Şiiri
    By esmerik in forum Amatör Aşk Şiirleri
    Cevaplar: 5
    Bölüm Listesi: 01-15-2007, 05:42 PM

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]