1 den 2´e kadar. Toplam 2 Sayfa bulundu

Konu: ***halk Ozanlarimiz Ve Bazi Eserlerİ***

  1. #1
    Emektar Üye
    SuyunGizemi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart ***halk Ozanlarimiz Ve Bazi Eserlerİ***



    Ozanlarımız

    OZAN ARIF


    Tevellüt; kırkdokuz, adım Arif`tir.
    Soyadım kütükte Şirin bilinir.
    Giresun, Alucra, Hapu köyünden,
    Soyumu sopumu sorun bilinir.

    Hakkımda istenen ceza çok benim.
    İpe de çekseler, korkum yok benim.
    Allah`a çok şükür, alnım ak benim.
    Bekleyin... Sabredin... Durun bilinir.

    Ozan diye tanır tanıyan beni,
    Gönlümde yaşatmam garezi, kini,
    Ve lâkin memleket, millet haini
    Olanlarla aram serin bilinir.

    Ben Arif`im, baba bildim devleti.
    Benim işim uyandırmak milleti.
    Söylediğim bu destanın kıymeti,
    Bugün bilinmezse, yarın bilinir.

    Siz sakın sanmayın el vurdu bana;
    Öpmeye kalktığım el vurdu bana,
    Bülbül idim bülbül, gül vurdu bana,
    O yüzden dertlerim derin bilinir.

    Ozan ARIF


    Ozan Arif Giresun`un Alucra ilçesine bağlı şimdiki ismi ile Yükselen eski adı ile Hapu köyünde 10 Haziran 1949`da doğdu. Babası yörenin sevilen simalarından rahmetli Muharrem Çavuşun (Muharrem Şirin) oğlu Mehmet Bey, annesi Fatma hanım da, yine komşu köy Demirözü`nden aynı şekilde sevilen rahmetli Gençağa Eşkünoğlu`nun kızıdır.

    Babasının memuriyeti dolayısıyla, ilk ve ortaokulu Samsun`da bitirdikten sonra, hayli kalabalık olan ailesine kısa zamanda maddi yardım yapabilmek düşüncesiyle öğretmen okuluna başladı. 1969-1970 döneminde Perşembe İlköğretim Okulundan mezun oldu. Okul süresi boyunca kışları okuyup yazları rençperlik yapan bir öğrenci idi. İlk göreve başladığı okul, ailesinin bulunduğu Samsun`da Karaoyumca köyündeki ilkokuldur. Bir yıllık stajyerlik süresinden sonra, yine Samsun`da Devgeriş köyüne tayin oldu. 1972 yılında yine aynı köyde stajyerlik yapmakta olan ve ona ömrü boyunca en büyük desteği veren Süheylâ hanımla evlendi. Devgeriş köyünde beş yılı öğretmenlik, dört yılı ise okul müdürlüğü olmak üzere dokuz yıl hizmet vermiştir. İnançlarından ve prensiplerinden asla taviz vermeyen bir kişiliğe sahip olan Ozan Arif, o devrin yöneticilerinin büyük baskısı ile, maalesef 1979 yılında öğretmenlik mesleğinden ayrılmak zorunda bırakılmıştır. Öğretmenlik mesleğini çok seven Ozan Arif`in çok başarılı takdirnamelerle dolu meslek hayatına rağmen, o günün şartlarında başka bir tercihi de kalmamıştı.

    Derken, 12 Eylül 1980 olaylarıyla birlikte, inanan, milli ve manevi değerlerine sahip çıkan, memleketin, milletin bekasını düşünen bir çok vatansever insan gibi yanlış değerlendirilmekten çok büyük bir üzüntü duyan Ozan Arif, ailesini, çocuğunu ve hepsinden önemlisi, öz vatanı Türkiye`yi geride bırakarak, 24 Eylül 1980 tarihinde Almanya`ya gitti. Onbir yıllık acı bir ayrılıktan sonra, 5 Kasım 1991`de nihayet memleketine ve vatanına geri dönmesi nasib oldu. Bu süre zarfında, dünyada nerede bir müslüman Türk insanı varsa onu gidip bularak, milli heyecanın filizlenmesine yardımcı olmuş ve önemli görevler almıştır. Daha çocuk yaşlarda iken Kerem ile Aslı`yı, Leyla`ile Mecnun`u, Karacaoğlan`ı, Köroğlu`nu, Dadaloğlunu, Yunus`u ve daha nicelerini okuyarak aşk cönklerini ezberleyen Ozan Arif, Karadeniz`de, yaşadığı yörede hayli yaygın olan irticalen Türkü söyleme sanatı sayesinde çok meşhur oldu. Hatta eskiden destan satıcılarının Ozan Arif`e destanlar yazdırıp, daha sonra bunları bastırarak dağıtmaları sebebiyle, yörede ismi çok duyulan bir aşık olmuştur.

    İlk olarak ortaokul ikinci sınıfta sesine aşık olduğu bağlama ile tanışan ve hayli dar olan aile bütçesinden biriktirdiği harçlıklarla, 1964`te İstanbul`da bulunan Şemsi Yasıtman saz evinden 15 liraya aldığı bir bağlama ile ses ve saz dünyasının içine giren Ozan Arif, o gün bugündür hiç susmadan ve hak bildiği yoldan taviz vermeden gönül dostlarına seslenmektedir.

    Güzel sanatlara yeteneği, şiire ilgisi ve özellikle şairliğe olan kabiliyetinden dolayı okul çağlarında şiir ve resim dallarında birincilikler ve ödüller almaya başlayan Ozan Arif`in başarıları hayatının ileriki yıllarında yöresel sınırları aşıp Türkiye genelinde de devam etti.
    Birçok şiir ve Halk Edebiyatı yarışmalarında üstün başarı gösteren Ozan Arif`in Türk Halk Edebiyatı`nın şiir, atışma, muamma, irticalen şiir söyleme, lebdeğmez (dudakdeğmez), güzelleme ve diğer dallarında çeşitli tarihlerde aldığı Türkiye birincilikleri, sertifikalar ve ödüller vardır.
    Bunların yanında Konya`da Türkiye Aşıklar Bayramı`nda değişik yıllarda, değişik dallarda birincilikler elde eden Ozan Arif, yine Konya Aşıklar Bayramı`nda 1976, 1977 ve 1978 yıllarında her dalda altın madalya kazanmıştır.
    Lakin kendisi onun için en büyük ödülü şöyle ifade ediyor:
    "...ortaokul çağlarında çocuk yaşta bu sevdaya gönül vermişim. O yaşlardan beri verdiğim mücadelenin karşılığını, tertemiz yüreklerde sevgi sarayları kurarak aldım. Gönüldaşlarıma sevgi ve muhabbetinden daha büyük beşeri ödül olamaz."
    ************************************************** ************************************************** **

    Asik Veysel

    Aşık Veysel ŞATIROĞLU

    Can bedenden ayrılacak Tütmez baca, yanmaz ocak
    Selam olsun kucak kucak Dostlar beni hatırlasın...


    Aşık Veysel, hayatini anlattığı bir şiirinde "Ücyüz-onda gelmiş idim cihana" diyor. Yıl 1894 oluyor hesapça. Sivas´a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiş. Anasi Gulizar, bir yaz günü koy dolaylarındaki Ayıpınar merasına koyun sağmaya gittiğinde; oracıkta bir yol üstünde doğurmuş Veysel´i. Göbeğini de kendi eliyle kesmiş. Yaman kadınmış Gülizar ana. Bebesini bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüş. Babası Ahmet; bebenin adini Veysel koymuş. Yıllar geçmiş aradan büyümüş, konuşmuş, yürümüş Veysel çocuk. Böylece yedi yaşına varmış. O yıl bir çiçek hastalığı salgını olmuş Sivas´ta. Küçük Veysel de yakalanmış. Sol gözünde, cicegin beyi çıkmış kendi deyimiyle... Göz akıp gitmiş. Sağ gözüne de perde inmiş, önceleri. Yalnız ışığı seçebiliyormuş, bu gözüyle. Babasına "Çocuğu Akdağmadeni´ne götür, orada bu gözünü açacak bir doktor var." demişler. Sevinmiş Ahmet emmi. Gel gör ki talihsizlik yine yakasını bırakmamış Veysel´in. Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın donuverince; yakında bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece. Veysel´in Ali adında bir ağabeysi ve Elif adında bir kız kardeşi varmış. Hepsi çok üzülmüşler Veysel´in kotu kaderine.
    Babası meraklı adammış. Halk ozanlarından şiirler okuyup ezberleterek avutmaya çalışmış oğlunu. Sivas´ın köyleri saz sairleriyle dolu. Onlar da ara sıra gelip Ahmet emminin evine uğrarlarmış. Veysel ilgiyle dinlermiş calip söylediklerini. Babası, oğlunun ilgisini görünce; bir saz alıp vermiş ona. İlk saz derslerini, babasının arkadaşı olan Çamşıh´lı Ali Ağa´dan almış. Ve gitgide, kendini iyice saza vermiş Veysel. Unlu Halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiş bir zaman. Yirmibes yasındayken (1919) anası, babası Veysel´i Esma adında bir kızla evermişler ve kısa sure sonra ikisi de göçüp gitmiş bu dünyadan (1921). Acı üstüne acı gelmiş, ama bitmemiş talihin kotu oyunu. İkinci çocuğu on günlükken, anasının memesi ağzına tıkanarak ölmüş, ardından da karisi yanaşmalarıyla evden kaçmış. Bu olay çok koymuş Veysel´e. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmış. Karisi koyup gittiğinde bir kızı varmış Veysel´in. Daha bir yasini bile bitirmemiş. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel, ne çare o da yaşamamış. Bu sıralar Veysel´i yeniden evermişler. Bu karisi çocuk vermiş Aşığa. Biri olmuş, iki oğlan, dört kız, altısı sağ. Onlar da 18 torun vermiş Veysel´e.

    Aşık Veysel, Cumhuriyetin Onuncu yıl dönümüne rastlayan 1933 yılına kadar, başka ozanların şiirlerini çalıp söylemiş. Kendi deyişlerini söylemekten utanır, çekinirmiş. O yıllarda sairlerimizden rahmetli Ahmet Kutsi Tecer tanımış Veysel´i. Onun ışık tutuculuğuyla Veysel´in şiirleri aydınlığa kavuşmuş. Veysel; şairliğinin gelişmesinde Tecer´in büyük yardımlarını gördüğünü söylerdi her zaman. Veysel´in gün ışığına çıkan ilk şiiri Gazi Mustafa Kemal Pasa için söylediği: "Türkiye´nin ihyası Hazreti Gazi" mısrasıyla başlayan şiirdir. Bundan sonra bütün yazdıklarını calip söyler olmuştu. 1933 yılına kadar, köyünden dışarı hemen hemen hiç çıkmadığı halde; bundan sonra bütün yurdu dolaşmış, yurdunun çeşitli şehirleriyle kasabalarını, köylerini yakından tanımıştır. Halk ozanlarından en çok Karacaoglan´i, Yunus´u, Emrah´i, Dertli´yi severdi. Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecer´in ayrı bir yeri vardı Veysel´de. Onun aracılığıyla Koy Enstitülerinde bir sure saz öğretmenliği de yapmıştı Veysel. Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Cifteler, Kastamonu, Yildizeli, Akpınar Koy Enstitülerinde bulunmuştu. 1952 yılında İstanbul´da büyük bir jübilesi yapılan Aşık Veysel´e 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, "Anadilimize ve Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı" özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylık bağlamıştı.

    Veysel´in bir başka özelliği daha vardı; köyünde ve çevresinde ondan önce bir tek meyve ağacı olmadığı halde, Sivrialan´da ilk meyve bahçesini o yetiştirmişti. Hem öyle bir bahçe ki, içinde elmadan kayısıya, kirazdan cevize kadar turlu turlu meyve ve çiçek vardı. Veysel, kardeşlerinin yardımıyla bu bahçeyi yapmaya başladığı zaman köylüleri "Atalarımız bunca yıl böyle bir is yapmamışlar, su kor adam onlardan iyi mi bilecek ki böyle ise kalkıştı?" demişler. Birkaç yıl sonra ağaçlar yetişmiş, meyve vermiş. Köylüler önceki dediklerini hatırlayıp utanmışlar ve bu defa "O kor değilmiş, meğer kor olan bizmişiz diyerek Aşık Veysel´i kutlamışlar. iste böylesine uzağı gören bir insandı o... Yetmiş yıl karanlık bir dünyada yaşadı (ölümü 21 Mart 1973). Fakat karanlık gözlerindeydi yalnız, içi apaydınlıktı, şiirleri de öyle... Halk şiirimizin bu güçlü ozanı yarim yüzyılı aşkın bir sure yazdıklarıyla, calip söyledikleriyle çevresine ışıklar saçtı. Sanırım simdi de mezarında son uykusunu ışıklar içinde uyuyordur. Yalnız çağımızda yasayanlar değil, bizden çok sonra yasayacaklar da "Dostlar Beni Hatırlasın" şiirini unutmayacaklar ve her zaman rahmetle anacaklardır.

    Türküz Türkü Çağırırız

    Dünya dolsa şarkıyılan
    Türküz türkü çagırırız
    Yola gitmek korkuyulan
    Türküz türkü çagırırız

    Türküz Türkler yoldaşımız
    Hesaba gelmez yaşımız
    Nerde olsa savaşırız
    Türküz türkü çagırırız

    Türklerdir bizim atamız
    Halis Türküz kanı temiz
    Şarkı gazeldir hatâmız
    Türküz türkü çagırırız

    Bayramlarda düğünlerde
    Toplantıda yıgınlarda
    Sıkılınca dar günlerde
    Türküz türkü çagırırız

    Yaylâlarda yataklarda
    Odalarda otaklarda
    Koyun gibi koytaklarda
    Türküz türkü çagırırız

    Su başında sulaklarda
    Türkün sesi kulaklarda
    Beşiklerde beleklerde
    Türküz türkü çagırırız

    Hep beraber gelin kizlar
    Bile coşar o yıldızlar
    Koşulunca çifte sazlar
    Türküz türkü çagırırız

    İnler Veysel arı gibi
    Bülbülerin zârı gibi
    Turnalar katarı gibi
    Türküz türkü çagırırız
    ************************************************** ************************************************** **

    Erzurumlu Emrah

    Emrah Erzurum'un Tambura köyünde doğdu. Doğum tarihi bilinmiyor. Öğrenimini Erzurum'da yaptı. Hayatının bir kısmını gezilerle geçirdi. Sivas, Kastamonu, Sinop, Konya, Niğde illerini dolaştı. 1854'te Niksar'da yaşamını yitirdi.

    DEYİŞ

    Dedim: Dilber, sen de sevdakâr mısın?
    Dedi: Senden evvel nâra ben yandım.
    Dedim: Doğru söyle, bana yâr mısın?
    Dedi: Sadık yârim, gönülde andım.

    Dedim: Gel, ağyarı feramus eyle!
    Dedi: Ter---ledim, gönlüm hoş eyle.
    Dedim: Gam-ı aşkı sen de nuş eyle.
    Dedi: Çoktan anı nus edip kandım.

    Dedim: Germanına benler dizilmiş.
    Dedi: Görenler bağrı ezilmiş.
    Dedim: Mahmur musun gözler süzülmüş?
    Dedi: Hâb-ı nazdan yeni uyandım.

    Dedim: Emrah gibi var mı âşıkın?
    Dedi: Elbet benim senin lâyıkın.
    Dedim: Halinden bil bağrı yanığın!
    Dedi: Bilmez idim, şimdi inandım.

    .................................................. .........

    Erzurumlu Aşık Emrah

    Çağrışır bülbüller gelmiyor bağban
    Hoyrat dost bağından gül aldı gitti
    Yüz bin mihnet çektim bir bağ bezettim
    Yari ben besledim el aldı gitti

    Nazlı yardan kem haberler geliyor
    Dostlarım ağlıyor düşmanlar gülüyor
    Dediler ki sefil Emrah ölüyor
    Kimi kazma kürek bel aldı gitti

    Elli yaşından fazla yaşadığını söylüyor; halk rivayetleride yaşını yetmiş beşten aşağı düşürmüyor.
    0 halde bizim bulduğumuz kitabeye göre 1271 m.1854'de öldüğü düşünülürse 1191-1196 m.1781-1786 yılları arasında doğduğunu kabul etmek gerekirse de, on sekizinci asrın son yılları içinde doğduğdunu sölyemek daha doğru olur.
    Emrah saz şairleri hakkında duyduğu hikayelerin etkisi altında büyür. Bu sebeple seyahat etme arzusuna kapılır. Küçük yaşta köyünden ayrılır ve medrese eğitimi için Erzurum' a gelir.

    Kelamın fehm eylesinler bu müseddesten
    Bu feyz-i almışım Emrah bir şeh-i mukaddesten

    diyen Emrah, Nakşibendi Tarikatının Halidiye kolunu kuran Şeyh Halid'e bağlanarak, onun fikir ve telkinlerinden de feyz alır. Arapça ve Farsça sözcükleri, deyimleri öğrenmeye çabalar, aruz veznindeki ses dalgalanmalarını sezinler gibi olur. Fakat medresenin kasvetli ve esrarlı havasına daha fazla dayanamayarak köyüne geri döner. Köyünün kendisine yabancı geldiği hissine kapılarak, deve tüyü rengi abası, beyaz keçeden külahını çevreleyen ince sarığıyla yollara düşer. Bayburt ve Gümüşhane'ye uğrayarak Kop üzerinden Trabzon'a varır. Pazar kapısındaki azlumoğlu'nun kahvesinde saz çalıp yöre halkının gönlünde yer etmiştir. Değimendere taraflarında bir gezisinde Güleser isminde bir çingene kızına aşık olur. Fakat anne ve babası kızları Güleser'i saz çalıp türk'ü söyleyen sefil bir dervişe vermek istemezler. Bu yüzden oradan ayrılırlar. Aşık olduğu kızm izini kaybeden Emrah Trabzon'da kalmak için bir nedeni olmadığını düşünerek oradan ayrılır, köyüne geri döner.

    "Kastamonu'da cıkan Açık Söz gazetesinde Arif Efendizade Ziyaddin Efendi'nin Emrah hakkındaki bir yazısına göre: Emrah hicri 1253 m. 1837-1838 senesinde Kastamonu'ya gelir."

    Kastamonu'nun zenginlerinden Alişan Bey adında bir zatın himayesine girer ve Alişan Bey'in yardımları ile aşk gücü olmaksızm bir evlilik yapar.

    Emrah Alişan Bey'e ölümünden sonra:

    Bir zaman bu bezmden çok Alişanlar var idi
    Çok şecaat sahibi sahip-kıranlar var idi
    Böyle virane değildi gördüğüm gülzarlar
    Bunda tezyin-haneler aıı mekanlar var idi
    Kanda kalmış bilmezem bu gülşenin ranalan
    Nice servi kad1iler nevres ci vanlar var idi

    mısralarıyla sevgi ve bağlılığını dile getimiştir. Alişan Beyin ölümünden sonra yanıp yıkılan Emrah, artık Kastamonu'da durmaz ve yollara düşer. Konya ve Niğde civarlarında dolaştıktan sonra Sivas'a ulaşır.

    "Gelmeseydim keşki sağlık ile Sivas'a ben" diye şikayet etse de Sivas'ta uzun süre Bengiler de Saatçıoğlu Hanesi'nde kalarak, havuzlu kahvede Sivas'lıIarın gönlünde taht kurar. Bu şehirde Mahi isminde genç bir dula gönlünü kaptırır. Yörenin hatırı sayılır kişilerinden Hacı Ali Bey sayesinde Mahi Hanımla evlenir.


    Uzun yıllar mutlu bir yaşam sürerler. Mahi Hanım'ın ölümü Emrah'ı Sivas'tan ayrılmaya mecbur kılar.

    Bize gam yutturdu sahha-yı hicran
    Bilmem bu avrılık gider mi böyle
    Ben mi tedbirimde eyledim noksan
    Yoksa tecella-yı kader mi böyle

    diyerek Sivas'tan ayrılır Tokat Niksar'a gelir.

    Niksar'da da Acın Kız denen yaşlı bir kadınla evlenir ve ömrünün sonuna kadar Niksar' da kalır. Erzurumlu Emrah'ın doğum tarihinde olduğu gibi ölüm tarihinde de bir takım ihtilaflarla karşılaşıyoruz.

    Niksar'da Karşıbağ Mahallesi Tekke Bayır'ında kabristanın başında bulunan ve Tokat ulemasından Abdurrahman Hıfzı Efendi'nin yazdığı kitabeye göre 1271 m.185-1855 yılında öldüğünü anlıyoruz.

    Ahse----ah şemme-i hayrül-vera
    Rahm-ı aşkta eylemiş canın feda
    Fakr-ı fahriden giyinmiş hırkayı
    Hem muhibb-i zümre-i Al-i aba
    Levha-i kalbinde hikmet çeşmesi
    Meb'edip dil teşneler eyler seka
    AIem-i gayb'el-guyubun nağmesin
    Ruh-i akdesten okur Davut-eda
    Şair-i Rum idi gerçi ol edip
    Şark ile garba okudu essela
    Gel tavaf et Hıfzı ruh-i Kabe'yi
    İşte kabr-i hazret-i (Emrah baba)
    1271 m. 1854-1855

    Buna rağmen EmJ-ah'ın Çaııkırılı Şair Sabri'nin ölümü için söylediği ve :

    Ey gelen bu aşık-ı dildade kabristanına
    Oku birkaç fatiha, bahşet o zatın canına

    beyti ile başlayan vefat tarihini bildiren son beyt :

    Ben de cevher kilk ile Emrah'ı (Sabri) tarihin
    Ruhu şad olsun deyü yazdım felek divanına

    olup hicri 1277 m.186O-1861 tarini göstermektedir.



    Bu hale göre Emrah 1277 m.1860-1861'de sağdır. Bu vesika kitabedeki (l271) m.1854-1855 tarihinin yanlışlını ve ölümünden hayli sonra yazıldığı iddiasını doğrulamaktadır .



    Vahit Lütfü'nün (Yeni Türk. İst. 1938 c.6,sayı 6ı,s.ı291-ı296) de Emrah'ın kitabesini yazanın Tokatlı olmayıp Köprülü Şair Hıfzı olduğunu iddia eden makalesinden anlaşıldığına göre bu Hıfzi'da XX. asır başlarında sağdır. Birçok yerler gezen Köprülülü Hıfzi, belki de Halil Rami Efendi' nin Niksar' da bulunduğu sırada Oraya gelmiş ve kitabeyi yazmış olabilir. Böyle de olsa kitabenin Emrah'ın ölümünden çok sonra yazıldığını. bununla beraber yine 1271 m.1854-1855 tarihinin yanlış olduğunu ispat eder.

    Böylece halk rivayetlerine dayanarak yazılan kitabedeki tarihin yanlış olabileceğini belirttikten sonra Emrah'ın asıl ölüm tarihini verelim. Şimdiye kadar hiç bir yazarın dikkatini çekmeyen aşağıdaki vesika Ahmet Talat Bey'in ''Halk Şiirinin Şekil ve Nevi. İst. 1926. s.93" ve "Tokatlı Aşık Nuri Çankırı 1933. s.183" kitaplarından çıkmıştır.


    Fakat araştırıcılar Emrah ile aynı dönemde yaşamış olan halk ozanlarının ve çıraklarının eserlerinden faydalanmayı düşünmemişlerdir. Halbuki Emrah'a kuvvet*le bağlı olan çırağı Tokatlı Nuri'nin ustasına muhakkak bir tarih düşürmesi gerekirdi. Klasik Edebiyata ustasından daha çok vakıf olan Nuri için bu imkansız değildi.

    Keşfoldu bahar-ı çimenistan-ı nezaket

    Gösterdi yine gülşene gül bu-yi letafet
    Baştan başa dünyayı sürur aldı temamet
    Erdikte cihan bağına ezhar-beşaret
    Aldı dil-i bülbülleri bir nale-i hasret
    Bilmem ne alamettir eya serv-i kaamet
    Matlalı ve yedi bentli müseddes baharivesinin son bendinde :


    Çağrışır bülbüller gelmiyor bağban

    Çağrışır bülbüller gelmiyor bağban
    Hoyrat dost bağından gül aldı gitti
    Yüz bin mihnet çektim bir bağ bezettim
    Yari ben besledim el aldı gitti

    Nice mihnet çektim bin daha gerek
    Hayli ômür ister bir daha görek
    Nazlı yarim aldı o kanlı felek
    Aktı gözüm yaşı sel oldu gitti.

    Nazlı yardan kem haberler geliyor
    Dostlarım ağlıyor düşmanlar gülüyor
    Dediler ki sefil Emrah ölüyor
    Kimi kazma kürek bel aldı gitti

    Aşık Emrah


    Dedim dilber didelerin ıslanmış
    Dedi çok ağladım sel yarasıdır
    Dedim dilber ak gerdanın dişlenmiş
    Dedi zülfüm değdi tel yarasıdır

    Dedim dilber sana yazılmış kanım
    Dedi niçün böyle edesin sultanım
    Dedim teşne vermiş ince miyanın
    Dedi ben sarıldım kol yarasıdır


    Dedim seni saran serini vermiş
    Dedi beni saran murada ermiş
    Dedim peri yanaklarının kızarmış
    Dedi çiçek sokdum gül yarasıdır

    Dedim dilber Emrah aklımı aldın
    Dedi sevdiğine pişman mı oldun
    Dedim dilber niçin sarardın soldun
    Dedi hep çekdiğim dil yarasıdır.

    ..........................................

    GÖNÜL GURBET
    ELE ÇIKMA

    Gönül gurbet ele çıkma
    Ya gelinir ya gelinmez
    Her dilbere meyil verme
    Ya sevilir ya sevilmez.

    Yöğrüktür bizim atımız
    Yardan atlattı zatımız
    Gurbet ilde kıymatımız
    Ya bilinir ya bilinmez.

    Bahçemizde nar ağacı
    Kimi tatlı kimi acı
    Gönüldeki dert ilacı
    Ya bulunur ya bulunmaz.

    Deryalarda olur bahri
    Doldur ver içem zehri
    Sunam gurbet elin kahrı
    Ya çekilir ya çekilmez.

    Emrah der ki düştüm dile
    Bülbül figan eder güle
    Güzel sevmek bir sarp kale
    Ya alınır ya alınmaz.
    ................................

    TUTAM YÂR
    ELİNDEN TUTAM

    Tutam yâr elinden tutam
    Çıkam dağlara dağlara
    Olam bir yaralı bülbül
    İnem bağlara bağlara

    Birin bilir birin bilmez
    Bu dünya kimseye kalmaz
    Yâr ismini desem olmaz
    Düşer dillere dillere.

    Emrah eder bu günümdür
    Arşa çıkan tütünümdür
    Yâra gidecek günümdür
    Düşem yollara yollara.
    .........................................
    BİR NAZENİN BANA
    GEL GEL EYLEDİ

    Bir nazenin bana gel gel eyledi
    Varmasam incinir, varsam incinir.
    Nazik miyanından, ince belinden
    Sarmasam incinir, sarsam incinir.

    Kaşına çekilmiş kudret kalemi
    Görmemiş dünyada derdü elemi
    Her sabah her sabah verir selâmı
    Almasam incinir, alsam incinir.

    Yine görünüyor yârin illeri
    Başımızda esen sevda yelleri
    Yârın bahçesinde konca gülleri
    Dermesem incinir, dersem incinir.

    Nereden nereye sevmişim onu
    Ateşi koymuyor yakıyor beni
    Aşık Emrah sever böyle bir canı
    Sevmesem incinir, sevsem incinir.
    ************************************************** ************************************************** **

    Aşık Reyhani

    Aşık Reyhani

    1932 yılında Hasankale´nin Alvar köyünde doğdu. Asıl adı Yaşar Yılmaz´dır. İran´dan göçen babası önce Kars´a daha sonra Erzurum´a yerleşti. Aşık Reyhani´nin çocukluğu köyünde geçti. Zaman zaman komşu köylere gitme olanağı bulduysa da daha başka yerlere gidemedi. Okuma yazmayı okula gitmeden öğrendi. Sonraki yıllarda ise dışarıdan sınava girerek diploma aldı.

    Küçük yaşlarda köyüne gelen aşıklardan etkilendi. Hem aşıklardan dinleyerek hem de eline geçen kitapları okuyarak birçok halk hikayesini öğrendi. Kendi aşıklığı ve şiir yazmaya başlaması 18 yaşından sonradır.

    Reyhani, rüyasında gördü bir kıza aşık oldu. Kısa bir süre sonra da kızı kaçırdı. Birkaç ay geçmeden evliliği geçimsizliğe ve huzursuzluğa dönüştü. Bunun üzerine karısının ailesi kızlarını alarak başka biriyle evlendirdiler. Aşık Reyhani, bu dönemden sonra Dertli mahlasıyla şiirler yazmaya, türkü söylemeye başladı. Ancak bu mahlası uzun süre kullanmadan, Bayburtlu Aşık Hicrani tarafından Reyhani mahlası verildi.

    Konya Aşıklar Bayramına aralıksız katılan 7 aşıktan biridir. Eski aşıkların dışında, yetiştiği Huzuri Baba, Nihani, Cevlani, Efkari, Murat Çobanoğlu´nun babası Gülistan Çobanoğlu gibi aşıklardan gelenek ve usul öğrendi.

    İran´dan Avrupa´ya birçok ülkede türkü söyleyen Aşık Reyhani, katıldığı yarışmalarda da birçoğu birincilik olmak üzere çeşitli ödüller aldı. 1980´li yılların başında Erzurum´da bulunan Doğu Ozanları Derneğinin başkanlığına getirildi.

    Aşık Reyhani birçok ül---e konser ve konferanslara katılmak üzere çağrıldı. Ayrıca ABD´nin Michigan Üniversitesinde katıldığı bir konferanstan sonra kendisine fahri öğretmenlik unvanı verildi.

    Şiirleri birçok gazete, dergi ve araştırmada yaralan ve çeşitli radyo ve televizyon programlarına katılan Aşık Reyhani´nin, şiirlerinin bir bölümünü topladığı "Alvarlı Reyhani" (1962), "Böyle Bağlar" (1966), "Kervan" (1988) ve bazı düşünce ve şiirlerinden oluşan "Şu Tepenin Arkasında" adlı kitapları Dilaver Düzgün tarafından hazırlanan "Aşık Yaşar Reyhani", (1997) adlı kitap bulunmaktadır
    ************************************************** ************************************************** **

    AŞik Seyranİ

    AŞIK SEYRANİ

    Eski libas gibi aşıkın gönlü
    Söküldükten sonra dikilmez imis
    Güzel sever isen gerdanı benli
    Her güzelin kahrı çekilmez imis


    Seyrani'nin gözü gamla yaş imis
    Benim derdim her dertlere baş imiş
    Ben bağrımı toprak sandım, taş imiş
    Meğer taşa tohum ekilmez imiş


    XIX. yüzyıl gizemci halk şiirinin büyük ustası, kuşkusuz, Seyrani'dir(1807-1866). Dahası, yergiciliği, taşlamacılığı, bir bakıma, gizemciliğini bastıran, haksızlığa, rüşvete, kıyıcılığa, toplumsal denge*sizliklere, kaba sofuluğa, ahlaksızlığa karşı gözünü budaktan esirgemeden, korkmadan, çekin*meden savaşım veren, bu arada inancının gereklerini de bir yana itmeden, şiirsel yapıdan, söyleyişten uzaklaşmadan, etkin, kalıcı şiirlerini sazıyla halk içinde sôyleyen güçlü bir ozan Seyrani. Şiirlerinin çoğunun bugün de güncelliğini yitirmemiş olması, halk katında büyük saygınlık kazanması, Seyrani'nin gücünü belirlemesi bakımından ilginçtir.

    Seyrani, Kayseri'nin şimdiki adı Develi olan Everek ilçesinde doğmuş, gene doğduğu yerde ölmüştür. Yoksul bir mahalle imamı olan Cafer Hocanın oğludur. Asıl adı Mehmet'tir. Bir saptamaya göre, 1807 yılında doğmuş, 1866 yılında ölmüştür. Ancak, bu tarihlerin doğruluğu üzerinde kuşkular da vardır. Medresede birkaç yıl okuduktan sonra ayrılmış, İstanbul'a gitmiştir. İstanbul'da yedi yıl kaldığı anlaşılıyor. İstanbul'da ''bilimsel ve kültürel öğrenim'' gördüğünü şiirlerinde söylüyor. Bir yandan da Alevi-Bektaşiliği seçmiş, tekkelere gitmiştir. Yergici, taşlamacı yanını acımasızca kullanmaktan çekinmemiştir. Anlaşılan odur ki Seyrani, doğasal olarak her türlü. yanlışlı*klara karşı çıkmadan, olayları, kişileri yermeden edememektedir. Bu yüzden olacak İstanbul*'da seçkinleri yerdiği için hakkında kovuşturma açılmış, o da bir dostunun yardımıyla İstanbul*'dan kaçıp Develi'ye gelmiş, bir daha da İstanbul'a gitmemiştir. Özellikle Orta Anadolu'da gezdiği anlaşılan Seyrani'nin ''Aşık Toplantıları''na katıldığı, düzenlenen türlü sazlı sözlü ya*rışmalarda hep önde gittiği anlaşılıyor.

    Yaşamının sonuna doğru bir sinir hastalığına da tutulan Seyrani'ye son döneminde "Deli'' dendiği saptanıyor. Seyrani'nin yaşamı acılarla, yoksulluklarla geçmiştir. Yaşamı böyledir de Seyrani, bütün bunlara karşın yaşama sevincini hiçbir zaman yitirmemiştir. Direncini yitirmemiştir. Yoksulluğunu, çektiği acıları, dik kafalı bir ozan oluşuna bağlamak da, pek yanlış olmaz. Seyrani'nin yaşadığı dönemde ülkede de birtakım değişiklikler, yenilikler başlamıştır. Çağdaş okullar açılmaya,yeni mahkemeler kurulmaya başlamış, Ül---e telgraf gelmiş çeşitli yenileşme çabaları gözlenir olmuştur. Bütün bunları Seyrani'nin yakından izlediğini, halkın üzerindeki etkileri gözlediğini, şiirlerinden, çıkarma olanakları vardır. Bu bakımdan Seyrani, kendisinden önceki Ozanlar gibi alışılmış konu sınırlarını aşan, çağdaş olayların, oluşumların içine girmeye çalışan, bunları eleştirel gözle değerlendirmeye yönelen bir ozan olarak özellikle dikkati çekmektedir. Seyrani'nin bu yergici, taşlamacı tavrının yanı sıra içtenlikli, duyarlılıklı bir yanı olduğu da görülüyor.

    Herhalde Seyrani, çağının da tüm halk şiirimizin de üzerinde önemle durulması gereken en güçlü, en ilginç ozanlarından biridir. Güncelliğini yitirmeme başarısını göstererek, diliyle, deyişiyle, konusuyla, deme ustalığıyla güçlü, saygın bir ozan Seyrani.



    Eserlerinden bazıları

    Ağlar Gezerim

    Askın Derdine Düşeli
    Mecnunum Dağlar Gezerim
    Katram Kaynayıp Coşalı
    Sel Oldum, Çağlar Gezerim

    Pîr Eşiğin Bildim
    Kabe Hatası Var İse Tövbe
    Derd İle Erdim Eyyüb'e
    Yarimi Bağlar Gezerim

    Kimi Beydir, Kimi Geda
    Cümlesine Yaren Hüda
    Yusuf'umdan Düştüm Cüda
    Yakub'um Ağlar Gezerim

    SEYRANİ, Aşkın Tur'unda
    Tecelli Gördüm Nurunda
    Gerçeklerin Huzurunda
    Çürüğüm, Sağlar Gezerim

    Aşıkın Gönlü

    Eski libas gibi aşıkın gönlü
    Söküldükten sonra dikilmez imis
    Güzel sever isen gerdanı benli
    Her güzelin kahrı çekilmez imis

    Bülbül daldan dala yapıyor sekiş
    O sebepten gülle ediyor çekiş
    Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş
    Kıyamete kadar sökülmez imis

    Sevdiğim değildin böylece ezel
    Askinim bağına düşürdün gazel
    İbrişimden nazik saydığım güzel
    Meğer pulat gibi bükülmez imiş

    SEYRANI'nin gözü gamla yaş imis
    Benim derdim her dertlere baş imiş
    Ben bağrımı toprak sandım, taş imiş
    Meğer taşa tohum ekilmez imiş

    Muhabbet Yelleri

    Hak yoluna gidenlerin
    Asa olsam ellerine
    Er, pîr vasfin edenlerin
    Kurban olsam dillerine

    Torunuyuz bir dedenin
    Tohumuyuz bir bedenin
    Mûnkir ile cenk edenin
    Silali olsam ellerine

    Bir üstada olsam çirak
    Bir olurdu yakin irak
    Kemigimi yapsam tarak
    Yar saçinin tellerine

    Vücudumu kavursalar
    Yönüm yare çevirseler
    Harman edip savursalar
    Muhabbetin yellerini

    Vakit kalmadı dermagin
    Kaldır SEYRANI parmağın
    Deryaya akan ırmağın
    Katre olsam sellerine

    Aşkın Çilesi

    Ben bu askin çilesini
    Yanar çektim, tüter çektim
    Yedim gonca sillesini
    Bülbül gibi öter çektim

    Dizgin etsem gönül atin
    Geçer gögün yedi katin
    Yalan dünya maslahatin
    Kah bitmez, kah biter çektim

    SEYRANI, bilmeme mert midir
    Yoksa cana cömert midir
    Eyyub'un derdi dert midir
    Ben ondan besbeter çektim
    ************************************************** ************************************************** **

    Kazak Abdal

    Kazak Abdal

    Eşeği saldım çayıra,
    Otlaya karnın doyura
    Gördüğü düşü hayıra.
    Yoranın da ...


    Kazak Abdal nut---ledi,
    Cümle halkı ta'neyledi
    Sorarlarsa kim söyledi,
    Soranın da ...

    Romanya Türklerindendir. Onyedinci yüzyılda yaşadığı sanılan bir ozandır. Şiirlerinin bir kısmı hiciv örnekleriyle doludur. Dili yalın ve sadedir. Rahat okunur. Şiirleri güncelliğini halen korumaktadır.

    Kazak Abdal'ın, Bektaşi gelenekleri içinde, yaşam öyküsü ilgi çekicidir. Bu öykü Turgut Koca'nın Bektaşi Şairleri ve Nefesleri kitabında şöyle anlatılmaktadır:
    ''Rus Çarı'nın kızı bir çocuk doğurur. Fakat bu çocuk, annesinden süt emmez. Bu duruma ne hekimler, ne de papazlar çare bulamazlar. Sonunda Deliorman dergahından, Rusya'dan Tuz parası almak üzere gelen Demir Baba'ya: ''Sen keramet ehli bir azizsin. Bu çocuğu tutulduğu hastalıktan kurtar.'' diye yalvarırlar. Demir Baba da: ''Bu çocuğun süt emmesini sağlar isem, tekkeme nezreder misiniz?'' der. Kabul ederler. Demir Baba çocuğa: ''Em!'' der. Çocuk, anasının memesini emer. Delikanlılık çağına erince, Demir Baba dergahına gönderirler. Böylece Demir Baba, çocuğu evlat edinir. Adını Ahmed kor. Bu çocuk daha sonraları Balım Sultan'a giderek, el alır ve adı da ''Kazak Abdal'' olur''. söylence böyle bitiyor.

    Kazak Abdal'ın ucu tenteneli ve taşlanmış bir mendilinin, Demir Baba dergahında bulunduğunu, Deliorman'dan gelen göçmenler söylemektedirler. Kazak Abdal, Denizli'deki dergahında yatmaktadır.

    Elimizde bir kaç şiiri olan Kazak Abdal'ın, kim olduğu, ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinmiyor. Sadettin Nüzhet, XVII. yüzyıl yaşamış Bektaşi şairlerinden olduğunu, şiirlerine rastlanan yazma dergilerin bu yüzyıl sonlarında yazılmış olmasına bağlıyor. Balım Sultan'a (ölm. 1516) övgü olan şiir onunsa daha önce yaşadığı da ileri sürülebilir. Gerçi Bektaşiliğin ikinci piri sayılan Balım Sultan'ın aynı tarikatın dervişlerinden birince övülmesi doğaldır. Ama bütün özellikleriyle canlı bir biçimde anlatılışı, hele yürüyüşünü yansıtan şu dörtlük,

    "Arslan gibi apıl apıl yürüyen
    Kendi özün hak sırrına bürüyen
    Kepeneğin yanı sıra yürüyen
    Mürsel baba oğlu Sultan Balım'dır."

    bir gözlem sonucu olsa gerektir. Yine de, ünlü pirin söylencelerde ayrıntılarıyla anlatılan kişiliğinin şairin hayaline yön verdiği düşünülebilir. Kazak Abdal'ın Romanya Türklerin-den olduğu söylenmektedir. Hayali bir resmi de yapılmıştır. Bir şiirinden ise asıl adının Ahmet olduğu anlaşılıyor. Kendine özgü ve gerçekçi bir bakışı vardır. Ali sevgisi Ali'de Tanrı'nın dile geldiği, görünüş alanına çıktığı, onun insan biçiminde tanrı olduğu inançla anılır, anlatılır.

    Kazak Abdal'ın toplumsal kurumları, yerleşik inançları, gelenekleri yeren iki şiiri gü-nümüzde de değerini korumaktadır. Belli bir toplumsal düzenin oluşturduğu insanın alabildiğine yerildiği bu şiirler, yerginin ötesinde mizahi öğeler de taşır. Azmi'yi ve Kaygusuz Abdal'ı anımsatır. Ali de Tanrı'nın dile geldiğini görünüş alanına çıktığını söyler. Tanrı'yı insanlaştırır.

    Yerici -alaycı tutumu, güldürücü diliyle yobazlara, sofulara kulaktan dolma tutarsız bilgilerle bilgin görünmeye çalışan cahillere ses kalabalığı ile başkalarını susturmaya çalışanlara şiirlerinde sataşır, onların olumsuz yanlarını sergiler. Aslında şiirleri açıktır, yoruma gerek duymaz. Yerginin içinde gerçeği sunar. Kimlere çattığını açıkça söyler.

    Kazak Abdal, kendine özgü söyleyişi, buluşu olan, olaylara çok alaycı yerici gözle bakmasını bilen, yazınımıza değişik bir ses getirmiş ozanımızdır. Alaycılığı ve yericiliğiyle 16. yüzyılda yaşamış Azmi'yi anımsatıyor. Kırsal kesimin ozanlarınca da çalınmış söylenmiştir. Bu şiir türünde onun gibi başarılısı görülmemiştir. Hacı Bektaş Veli'ye yürekten bağılıdır. çağını aşan tutumu ile köklü bir direniş içindedir, gerçekçidir.



    Eserlerinden bazıları:



    1
    Benim pirim Hacı Bektaş Veli'dir
    Pirim piri Şahımerdan Ali'dir
    Seyyit Ali Sultanın kendisidir
    Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

    Erenlerin lokmasından yer isen
    Gerçek imamların aslı der isen
    Dinle pendi sana derim er isen
    Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

    Arslan gibi apıl apıl yürüyen
    Kendi özün Hak sırrına bürüyen
    Kepenegin yanı sıra yürüyen
    Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

    Mümin olan lokmasını yedirir
    Her sözleri rumuz ile bildirir
    Gümansız bil anı gerçek Velidir
    Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

    Kızıl Deli ocağında uyanan
    Baştan başa yeşillere boyanan
    Varıp pirin eşiğine dayanan
    Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

    Mekan tutmuş Hanbağında bucağın
    Bulutlara ağıp tutan sancağın
    Uyandırdı pirimizin ocağın
    Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

    Kazak Abdal der rivayet eyledim
    Üç yüz altmış er ziyaret eyledim
    Bu da söz başı bir hikayet eyledim
    Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

    2
    Eşeği saldım çayıra,
    Otlaya karnın doyura
    Gördüğü düşü hayıra.
    Yoranın da anasını

    Münkir münafıkın huyu,
    Yıktı harap etti köyü
    Mezarına bir tas suyu,
    Dökenin de anasını

    Dağdan tahta indirenin,
    Iskatına oturanın
    Mezarına götürenin,
    İmamın da anasını

    Derince kazın kuyusun,
    İnim inim inlesin
    Kefenin diken iğnesin,
    Dikenin de anasını

    Müfsidin bir de gammazın,
    Malı vardır da yemezin
    İkisin meyit namazın,
    Kılanın da anasını

    Kazak Abdal nut---ledi,
    Cümle halkı ta'neyledi
    Sorarlarsa kim söyledi,
    Soranın da anasını
    ************************************************** ************************************************** **

    Kul Ahmet

    KUL AHMET

    Seher yeli nazlı yare
    Bildir beni bildir beni
    Düşmüşüm elden ayaktan
    Kaldır beni kaldır beni ...

    Kul Ahmed'im gönül versem
    Bağrında gülünü dersem
    Senden gayrı yar seversem
    Öldür beni öldür beni


    Aşık Kul Ahmet 1932 yılında Maraş'ın Pazarcık ilçesine bağlı Bozlar Köyünde doğdu. Adı Ahmet'tir soyadı Kartalkanat'tır. Kul Ahmet mahlasıdır. Babası sonra dan Pazarcığın Kantarma Köyüne yerleşen Mehmet Bey'dir. Dedesi yine Pazarcığın aşiret reisi Bilal Ağa'dır. Dedesinin ninesi meşhur Halk Edebiyatımızın destan Kahramanlarından Köroğlu'nun eşi Benli Döne Torunlarındandır. Annesi Satiha Hatun, o civarın eşrafından Mustafa beyin kızıdır.

    Kul Ahmet bir yaşında babasını kaybetti Hatice ve Fidan Sultan isminde iki kızı kardeşiyle öksüz kaldı. Annesi daha genç olduğu için Memiş isminde birisiyle evlendi.

    Kul Ahmet babalığından çok acı çekerek büyüdü. Bütün köylülerimiz gibi Kul Ahmed'inde yaşantısı çile ile doludur. İlk okulu bitirdi. Geniş bir halk kültürüne sahiptir.

    Küçük yaşta gurbete çıktı. Köyler dağlar şehirler dolaştı, 15 yaşında sazla deyişler söylemeye başladı. Rastladığı aşıkların peşine düştü. Cezbeye tutuldu. Garip hallere büründü... Aşk uğruna her şeyi terk etti. Dünyayı zevk ile sefayı unuttu. Melamet gömleği geyindi. Kalender dervişler gibi köy odalarında hanlarda inlerde yazı yabanda çile doldurdu... Nice nice yıllar dert ile dermansız aşk ile arkadaşlık yaptı...

    Sonunda Ankara'da halden anlar ehlidiller, can dostlar buldu. Dost muhabbetlerine dost meclislerine katıldı, söyledi çaldı, okudu kendini kabul ettirdi. Beğendirdi, alkışlandı ve böylece garip Kul Ahmed'imiz Ankaraya bağlandı kaldı. Televizyon ve Radyolarda söyledi. Eserleri sanatkarlar tarafından aranjman edildi. Ve ödül kazandı. Devlet dairelerinde beş sene kadar memurluk yaptı. 15 Haziran 1963 de annesi Satiha Hatun vefat etti. Salmanı Pak Hazretlerinin dergahına defnedildi.

    Kul Ahmet gurbette evlenmeye karar verdi. Ve Ali Tatlıbel Beyin kızı Fatma ile evlendi. Evlilik hayatı sekiz sene sürdü. Mehmet ve Kenan isminde iki oğlu oldu. Çok sevdiği eşi Fatma hanım bir kalp hastalığına tutuldu. 14 Haziran 1971 tarihinde Ankara Yüksek İhtisas Hastanesinde ameliyat masasında öldü, iki çocuğu öksüz kaldı. Çocuklarını Ankara Atatürk Çocuk yuvasına verdi.

    Neyleyim Dünyanın saltanatını
    Gönlümü eyleyen yar olmayınca

    diyerek tekrar gezmeye karar verdi. Sazını aldı Evliya Çelebi gibi diyar diyar gezmeye başladı.

    Büyük üstat Aşık Veysel ile arkadaşlık yaptı. Karşılıklı eserler söyledi. Anadolu ve Avrupa şehirlerini bir bir gezdi. Nereye gittiyse büyük takdir topladı. Anadolu turnesinde iken ailesinin kıymetli eşyalarını hırsızlar çaldı.

    Kul Ahmet ekseriyeti tabiat ve güzelliklere aşıktır. Kendine has bir gerçek yönü ahlaki, ve insancıl duyguları vardır. O mütevazi uysal, temiz yürekli, buğday benizli uzun boylu yüzü gülen bir ozandır. Ankara'da ikamet etti.

    Şiirlerinde yer yer Karacaoğlan'ı, Kerem'i, Pir Sultan Abdal'ı, Şah Hatayi'yi Fuzuli'yi, ve Aşık Veysel'i, görebiliriz.

    Aşık Kul Ahmet 16 Temmuz 1996 tarihinde hayata veda etti. 17 Temmuz 1996 günü Ankara Hacıbayram Camii'nde kılınan öğle namazından sonra, Karşıyaka'da toprağa verildi...


    Eserlerinden bazıları :



    Seher Yeli

    Seher yeli nazlı yare
    Bildir beni bildir beni
    Düşmüşüm elden ayaktan
    Kaldır beni kaldır beni


    Söyle güzeller şahına
    Yüz süreydim dergahına
    Zehir olan kadehine
    Doldur beni doldur beni


    Kul Ahmed'im gönül versem
    Bağrında gülünü dersem
    Senden gayrı yar seversem
    Öldür beni öldür beni Aşık Kul Ahmet

    Sevdiğim'le malımızı bölüştük.
    Halı ona düştü, çul bana düştü,
    Şu senin, bu benim derken anlaştık
    Kervan ona düştü, yol bana düştü

    Tenim çıplak oldu, güneşte yandı,
    Kendisi de al yeşile boyandı
    Sıra geldi büyük mala dayandı
    Dağlar ona düştü, çöl bana düştü.

    Beni üryan etti, saldı çöllere,
    Kendisi benzedi gonca güllere
    Karayı bitirdik, döndük sulara,
    Derya ona düştü, sel bana düştü.

    Kul Ahmed'im güzel didara baktık
    Ay ile Güneşi ona bıraktık,
    Gayri yer yeryüzünden göklere çıktık,
    ALLAH ona düştü, KUL bana düştü,
    ************************************************** ************************************************** *

    Harabİ

    Harabi (Edip Harabi)

    HARABI VE DEYISLERI HAKKINDA BIRKAÇ SÖZ:
    1853 yilinda Istanbul'da dogdu. Asil adi Ahmet Edip'tir. Harabi sonradan siirlerinde kullandigi mahlastir. Bazi siirlerinde adi Edip olarak geçer.

    Bahriye Birlik katibi olan Harabi ömrünü Istanbul ve Rumeli'de geçirmistir. 17 yasinda Bektasilige giren Harabi dünyadan göçüs yili olan 1917'ye kadar bu yolun sadik bir bendesi ve yilmaz bir savasçisi olmustur.

    Tasavvufla tasavvuf üstadlarinin eserleri ile yakindan ilgilenmis, hece ve aruzla yazdigi veya irticalen söyledigi deyislerle koca bir divan meydana getirmistir. Yunus'un sevgi ve birlik duygusuna, Nesimi'nin sertligine, Kaygusuz'un hiciv ve istihzasina, Pir Sultan'in cesaretine bu dünyadaki deyislerde bol bol rastlamak mümkün.

    DIVAN
    Harabi'nin kendi elyazisi ile meydana getirdigi divan 570 sahifelidir. Bu divani inceleyen Nejat AN arkadasimiz söyle yaziyor: "Edip Harabi Divani Istanbul'da Süleymaniye kütüphanesinde, Ihsan Mahfi kitaplari arasinda 98 numarada kayitli bir yazmadir. Siirlerin yazili oldugu defter arada bir sahifeleri baska renkte olan, ilk otuz sahifesi dis kenarindan fare yenigine ugramis, kalin bir defterdir. Siirler gelisi güzel bir sirayla yazilmistir. Sonda bir fihrist var. Bu fihristte, siirlerin ilk misralari ile, bunlarin hizalarinda: asikanedir, rindanedir, hezeldir, nefestir, kafiranedir, mersiyedir, hicvamizdir, felekten sikayettir, vahdet-i ilahidir, berayi latife söylenmistir, hakimanedir, duadan ibarettir... gibi izahlar var.

    Siirleri aruzla ve hece ile yazilmistir. Sairin bu iki vezne de çok alisik oldugu hakimiyetinden anlasiliyor. Uyaklari kimi zaman göz için, kimi de kulak içindir. Rediflere ragbeti vardir. Nazim sekillerini maksadina göre seçmekte ustadir.

    Edip Harabi, tasavvuf konularinda oldugu kadar hiciv alaninda da usta ve tecrübeli bir sairdi. Hicviyelerinin üstünde, kime niçin ve ne zaman yazildigini gösteren notlarin bulunmasi; onlarin ilginçligini artirmaktadir.

    Bu arada sairi costuran, kizdiran sebeplerin belli olmasi, onun hayati hakkinda da epey bilgi vermektedir.


    YENIDEN DOGUS
    Harabi bütün Bektasiler gibi yeniden dogusa ermis ve hayatina yeni bir yön vermistir. Bu dogus 17 yasinda olmustur:


    Berzahtan kurtuldum çiktim aradan
    Onyedi yasinda dogdum anadan
    Muhammed Hilmi Dede Babadan
    Çok sükür hamdolsun geldim imkane
    Çok genç yasinda, Merdiven Köyü Bektasi tekkesinde M. A. Hilmi Dede Babaya ikrara verip tarikate giren Harabi hayatinin sonuna kadar bu ikrara sadik kalmis, siir ve nefesleri ile Bektasi edebiyatinin en kudretli ustadlarindan biri olmustur.

    Bektasi olmadan önceki halini söyle anlatir: "Abdestimi alir, tastan duvare karsi bir kalkar bir yatardim. Savmi salati birakmazdim. Cennetle huri, gilman sevdasi vardi gönülde. Bes vakte bes katardim, çok namaz kilardim, camileri gezerdim. Allaha vasil olmak böyle olur sanirdim."

    Yeniden dogus ona yeni düsünceler yeni inançlar getirir ve ona su misralari yazdirir:


    Allah idi muradim
    Gece gündüz onu aradim
    Derlerdi hiç bulunmaz
    Çünkü o lamekandir
    Miraca nail oldum
    Bir haylice zamandir
    Hariç degildir Allah
    Me'vasidir o dergah


    HER SEY ADEMDEDIR
    Harabi artik medrese ve mescit softaligindan tamamen kurtulmus, kendisine yeni bir kible bulmustur. adem.

    Ona göre hersey ve herseyin yaraticisi olan tanri ademdedir. Ve gerçek Kible ademdir:


    Veçhi Harabiye gel eyle dikkat
    Hakkin cemalini eylersin rüyet
    Bu, Harabiye has bir fikir degildir. Harabi'den önce de çok söylenmistir. Mesela, ondan 500 yil önce Nesimi de ayni inanci su misralarla dile getirmistir.


    ademde tecelli kildi Allah
    Kil ademe secde olma gümrah
    ademdir iki cihanda maksut
    Secde etmeyen ona oldu merdud
    Hacci ekber kilmak istersen gel ey zahid beru
    Asikin kalbi içinde sen bu beytullahi gör


    Adini bilemedigimiz baska bir Bektasi sairi be konuda söyle der:


    Hararet nardadir saçda degildir
    Keramet sendedir taçda degildir
    Her ne ararsan kendinde ara
    Kudüs'te Mekke'de Hac'da degildir
    Seyyit Nizamoglu'nun divaninda da yer yer bu fikre rastlamaktayiz:


    Bende Cennet bende tuba bendedir
    Alem-i vahdette yoktur gayri hiç
    Cümle mevcudat-i esya bendedir
    Ger dilersen hakki görme Seyfiya
    Gel beru gel Tur-u Musa bendedir
    Bektasi edebiyati bu çesit örneklerle doludur. Herseyde Hakki görmek ve mevcut olan herseyde birlik ve beraberlik bulmak haline eskiler vahdet-i vücut adi vermislerdir. Iste, Harabi vahdet-i vücuda cani gönülden inanmis ve baglanmis bir sairdir.


    HARABI IÇIN YAYIN
    Harabi ilk siirlerini Saadet gazetesinde yayinlamaya baslamistir. Yayinlanmis veya yayinlanmamis siirleri Bektasiler arasinda çabucak yayilmis, bestelenmis, sazla ve sözle Türkiye'nin her tarafinda söylenir hale gelmistir. Izmir'li Hüseyin Hüsnü Erdikut Baba'nin yazdigina göre Riza Tevfigin de mürsidi olmustur.

    Harabi hakkinda ilk defa genis bilgi veren ve onun siirlerinden mühim bir kaç numume yayinlayan Saadettin Nüzhet Ergun olmustur. 1930 yilinda devlet matbaasinda basilip Maarif Vekaletince yayinlanan Bektasi sairleri adindaki kitabin 79-115 sayfalari Harabiye ayrilmistir.

    Saadettin Nüzhet Ergun'nun bu kitabi sonradan Maarif Kütüphanesi tarafindan Bektasi-Kizilbas-Alevî Sairleri ve Nefesleri adi ile yayinlanmis ve 2 basim ve 3 ciltte 251-265 sayfalar Harabiye ayrilmistir.

    1950 yilinda, Izmir'li H. Hüseyin Erdikut "Edip Harabi'nin Divani" adi ile 74 sayfalik bir kitap yayinlamistir. Bilgi Matbaasinda basilan bu kitaptaki kisa ön sözünde Harabi'den söz açarken rahmetli Hüsetin Hüsnü baba söyle yazmaktadir: "Vaktiyle bu fakire hediye etmis oldugu kendi elyazisi ile divançesinde 115 kadar es'ari mevcut oldugundan ve simdiye kadar bu zatin eserleri pek az nesredildiginden, ihvani basafaya ve muhterem okurlara küçük bir hizmette bulunmak ve muhterem sairin ruhunu sad etmek maksadiyle bu vazifeyi mukaddes addederek isbu divançenin tab ve intisarina haddim olmayarak cür'et eyledim."

    Kaynak: HARABI VE DEYISLERI, (Haz. Sefer Aytekin, 1959)


    İçeriz Sarap

    Ey zahit saraba eyle ihtiram
    Müslüman ol terk et bu kilükali
    Ehline helaldir na-ehle haram
    Biz içeriz bize yoktur verbali

    Sevaba girmek çün içeriz sarap
    Içmezsek oluruz duçar-i azap
    Senin aklin ermez bu baska hesap
    Meyhanede bulduk biz bu kemali

    Kandil geceleri kandil oluruz
    Kandilin içinde fitil oluruz
    Hakki göstermeye delil oluruz
    Fakat kör olanlar görmez bu hali

    Sen münkirsin sana haramdir bade
    Bekle ki içesin öbür dünyada
    Bahs açma HARABI bundan ziyade
    Çünkü bilmez haram ile helali
    ************************************************** ************************************************** ***

    Haci TaŞan

    Hacı Taşan


    "Türkü Yozgat'da doğar, Kırşehir'de oyun havası olur, Keskin'de elenir."

    Keskin'deki folklorik oluşum ve Keskin türkülerinin anonimleşme sürecindeki farklı ve ağırlıklı yerini vurgulayan bu söz, bir bakıma birbiriyle komşu bu üç yörenin karekteristik özelliklerine de işaret eder. Gerçekten de merhum Nida Tüfekçi ile en güçlü temsilcisine kavuşan "Sürmeliler" diyarı Yozgat'ın kültürel kaynak zenginliğine, Neşet Ertaş'la en rafine yorumcusuna kavuşan Kırşehir türkülerinin canlı ve dinamik yapısına biraz yakından baktığımızda, Keskin türkülerindeki durulmuş lirizmi hemen farkederiz. İcra tavır ve üslubu yönünden Yozgat türkülerine, müzikal yapı ve form itibariyle Kırşehir türkülerine yakın duran Keskin havalarının, her iki yöre türkülerinin elekten geçirilerek adeta yeni bir senteze tabi tutulduğu ağırbaşlı, klasik ezgiler olduğunu söylemek mümkün. İşte Hacı Taşan bu seçkin türküleri, halayları çalıp okuyan bir sanatçı olarak Keskin folklor musikisinde büyük ağırlığa sahip hemen hemen tek sanatçıdır. Tabii Keskin havaları üzerine yapılacak tüm estetik ve yapısal açıklamalar, bir anlamda Hacı Taşan'ın sanatını tahlil anlamına da gelecektir. Çünkü Keskin türküleri onunla gelmiş geçmiş en usta yorumcusuna kavuştuğu gibi, Hacı Taşan'ın ismi, sanatçı yeteneklerini sonunda kadar kullandığı o güzelim Keskin türküleriyle adeta özdeşleşmiştir.

    1930'da doğan Taşan, aslen Kırtıllar köyünden. Kırtıllar o yıllarda "abdal" aşiretinin en yoğun olarak yaşadığı köylerden biri. Büyük bozlak ustası Muharrem Ertaş da buralı ve Neşet Ertaş'ın da doğum yeri Kırtıllar. Bu yoksul köyün toprakları hiçbir zaman insanlarını varlıklı kılmaz, fakat dünyanın en zengin nağmelerini içeren, en içli, en yanık türkülere can verir. Bozkırın ortasındaki bu fukara köy, Anadolu halk müzikleri içerisinde en orjinal renk ve anlatıma sahip bir tür "Anadolu blues"u olarak nitelendirilebilecek bir müziğe, abdal/aşiret müziğine kaynaklık eder.

    Bugün artık terkedilmiş metruk bir köy görünümündeki Kırtıllar'ı, başta ekmek parası derdi olmak üzere, çeşitli sebeplerle zaman içinde herkes terk eder. Hacı Taşan'ın babası Abdullah Çavuş'da o yıllarda Hacelobası'ndan evlendiği için oraya göçer. Bağlamayı çok seven bir ana ile, yörenin ünlü davulcularından olan Abdullah Çavuş'un dört çocuğundan biri olan Hacı Taşan, oniki yaşlarında başlar saz çalmaya. Babası, o zamanlar yörenin en namlı ustalarından olan Yusuf Usta'ya iyi bir saz yaptırır ve tutar elinden küçük Hacı'nın, o günlerde Seyfeli(daha sonra Barak) köyünde oturan üstad Muharrem Ertaş'a çırak verir. Ve böylece Hacı Taşan, bu müziğin tek ve en etkili eğitim/öğretim şekli olan bir ustanın yanında çıraklığa başlar.

    Muharrem Ertaş, Hacı Taşan'ı yanına alarak bugün hala bu müziğin hem öğrenildiği hem de en çok icra edildiği mekanlar olan düğünlere götürür. "Düğün çalgıcılığı" onlar için çoğu zaman tek ve en önemli meslektir. Yeri gelmişken önemli bir konuyu bir cümleye vurgulamakta yarar var: Çoğu zaman bu düğünlerdeki aşırı içki ve sefahat ortamı bu insanların ruhen ve bedenen hızla yıpranmalarına ve dolayısıyla genç yaşlarda ölüme sebep olmakta. Merhum Hacı Taşan 1983'te vefat ettiğinde 53 yaşında idi. Bu geleneğin bir başka usta sanatçısı merhum Çekiç Ali 39 yaşında vefat etti. Bunun özellikle "ustalar" arasında adeta bir kader gibi benimsendiğini tesbit ettiğimizi belirtelim. (Abdal aşireti ve bozlaklar konusunda daha geniş için Kalan Müzik'in "Arşiv Serisi"nde yayınlanan "Kalktı göç eyledi"adlı Muharrem Ertaş albümünün kitapçığına bakılabilir.)

    Böylece zaman içinde kendiliğinden oluşan o çok büyük mahalli şöhretin dar kalıplarını kırarak geniş kitlelere ulaşan, hatta tüm Türkiye'ye seslenen, o yöreye mensup ilk mahalli sanatçı merhum Hacı Taşan olmuştur. Bunun hikayesini kendisinden dinleyelim: "Askerliğimi 1950'de İstanbul Maçka'da yaptım. Askere gitmeden önce çalıp söylemede bir hayli ustalaşmıştım. O sıralar rahmetli Muzaffer Sarısözen yurdun her tarafını gezip türkü derliyordu. Bir gün çıkıp Keskin'e geldi. Bizi Halkevi binasında topladı, o günlerde yayınladığı Folklor Saati'nde yer vermek üzere seçme yapacağını söyledi. Keskin'de bir hafta kalarak birçok mahalli sanatçıdan derlemeler yaptı. Daha sonra seslerimizi radyoda yayınladı. Radyo ile ilişkim ilk böyle başladı. Sarısözen bizi daha sonra zaman zaman Ankara'ya radyoya davet ederek çalıp söyletti. Sarısözen'den sonra Nida Tüfekçi, Mustaf Geceyatmaz ve Ali Can'larla tanıştım ve radyoda programlar yaptım."

    Eserleri :

    Hacı Taşan'ın repertuar itibarıyla yöresinin dışına pek çıkmadığını görüyoruz. Başta Keskin olmak üzere, Yozgat, Kırıkkale, Kırşehir, Kaman ve Şereflikoçhisar gibi yerlerde dolaşmış, buraların bozlak ve halay havalarını, türkülerini kendine has bir üslupla çalıp söylemiştir.

    Son yıllarında, Pir Sultan Abdal, Deli Boran, Seyit Süleyman, Derviş Ali ve Dertli gibi halk şairlerinin şiirlerini çeşitli formlarda ezgilendiğini görüyoruz. Gerek sözleri bu ünlü halk şairlerinin şiirlerine ait eserler, gerekse anonim karakterdeki diğer eserlerine baktığımız zaman Hacı Taşan'ın repertuarını form ve içerik yönünden üç ana grupta toplamak mümkün:

    1.Türküler/Samahlar

    2.Halaylar/Oyun havaları

    3.Bozlaklar/Ağıtlar

    Birinci kategoriye giren pek çok türkünün yanında, Keskin Samahı olarak da anılan "Döndün mü benden yüzü dönesi" sözleriyle başlayan eser, Hacı Taşan'ın repertuarında bir istisna teşkil etmekte. İkinci grupta değerlendirilebilecek eserlerin en bilinenleri şüphesiz "Arzu Kamber halayı" ile "Bugün ayın ışığı" adlı halay türküleridir. Başta hocası Muharrem Ertaş'tan öğrendikleri olmak üzere, Hacı Taşan'ın repertuarının bozlak yönünden hayli zengin olduğu söylenebilir. "Ankara'da yedim taze meyvayı" sözleriyle başlayan Keskin'li Sefer'in ağıtı başta olmak üzere "Akşamdan mı geçtin", "Erciyes'ten duman kalktı" ve "Giyindim kuşandım gittim düğüne" benzeri ağıt türünde de hayli eser olduğu söyenebilir. Bunlardan sözleri kendisine ait olan var mıdır, tam olarak bilemiyoruz ancak ünlü "Açtım perdeyi de turnamı gördüm" bozlağı için kendisi şöyle bir hatırasını naklediyor:

    "Necati adında çok sevdiğim bir dostum vardı. Kırıkkale'de hapse düştü. Ziyaretine gider gelirdim. Bir gidişimde 'Hacı, içerde dolaşırken pencereden baktım ki bir turna kafilesi gidiyor, duygulandım, bir dörtlük yazdım. Şunun sonunu da sen getir' dedi. Bunun üzerine oturup şiiri tamamladım ve sazımla da çalıp okumaya başladım".

    Tavır ve üslubu

    Orta Anadolu müzik geleneğinde kendine has bir çizginin temsilcisi olan Hacı Taşan'ın sanatı ile ilgili elbette çok şey söylenebilir. Kendisiyle beraber Çekiç Ali ve Neşet Ertaş gibi sanatçıların da ustası olan Muharrem Ertaş'ın Hacı Taşan üzerindeki bariz etkisini belirtmek gerekir. Fakat Hacı Taşan'ın hiç bir zaman taklide düşmediğini, kendi tavır ve üslubunu kısa zamanda bulduğunu ve kendi ustalığını konuşturduğunu biliyoruz. Hacı Taşan'ın bu "nevi şahsına münhasır" sanatçı kişiliği üzerinde Keskinli olmasının ağırlıklı yönünü vurgulamak gerekir. Çünkü Keskin Orta Anadolu'nunen zengin halay bölgelerinden biri olduğu kadar, bu halayların eşlik sazı olan davul zurnanın da en iyi icra edildiği yörelerden biridir. Hacı Taşan'ın saz çalma ve türkü söyleme üslubunda bariz bir davul zurna tesiri vardır. Öte yandan Keskin, yazının başında vurguladığımız coğrafi konumu bu konumdan kaynaklanan kültürel zenginliğini müzikal zenginliğe dönüştürebilecek bir sanat potansiyeline her zaman sahip olmuştur. Yöredeki Alevi-Bektaşi kültür birikimini de kendi kültürel potasında eriterek başarılı sentezlerin ortaya konulduğu Keskin musıki folkloru, Hacı Taşan'la en güçlü yorumcularından birine kavuşmuştur.

    Ailesi

    Aslen Yozgat/ Yerköy'ün "teflek" abdallarından olan karısı Naile Taşan, en küçük oğlu Sondur Taşan'la birlikte, Akdere'de, metruk bir gecekonduda kendi tabiri ile "çile doldurmaya devam ediyor". Fethi, Seyfettin, ve Sondur adında üç erkek, Bahalı, Nazlı, Güler, Sevda ve Sevdur adlı beş kızı olan Taşan ailesinin erkek evlatları, atalarından, dedelerinden görüp öğrendikleri şekilde düğünlerde çalarak ekmek paralarını kazanmaya çalışıyorlar. Taşan soyadı ile bugün Keskin'de aktif sanat hayatını sürdürenlerden Kudret Taşan ve kardeşleri ise Hacı Taşan'ın yeğenleri...

    "Bozulus'un Orta Anadolu'ya gelmesinden sonra ikiye ayrılarak bir kısmının Yeni İl Türkmenlerinin içine karıştığı tesbit olunan Ceritlerin diğer bir bölümü ise Keskin havalisindeki Bozulus içinde yer almakta idi.(...) Hükümetin Keskin havalisindeki Bozulus Türkmenlerini Rakka bölgesine yapılan iskana tabi tutmasının yanında, Beliç nehri boylarına yerleştirilen Cerit aşireti bir müddet sonra yavaş yavaş iskan mahallini terk ederek Çiçekdağı, Kırşehir ve Bozok(Yozgat)tarafına dağıldılar. Geride kalanlar ise 'giden evlerimiz gelmedi' diyerek üçer beşer kaçıp onlara katıldı. "Sözlerinin Dadaloğlu'na ait olduğu sanılan Hacı Taşan'ın söylediği pek çok bozlaktan biri olan şu bozlak özellikle bunu anlatır:

    Cerit Irakka'dan sökün edince
    Açılsın Urum'un yolu Cerid'in
    Silsüpür oğlu Fettah beyim ölünce
    Kırıldı kanadı kolu Cerid'in

    9 Mart 1983 tarihinde, geçirdiği üçüncü kalp krizinde 53 yaşında kaybettiğimiz Hacı Taşan'ı bir kez daha rahmetle anarken, aynı zamanda karısıyla teyze çocuğu olan üstad Neşet Ertaş'ın Hacı Taşan'a söylediği ağıtın içli sözleri ile noktalamak istiyorum:

    Bütün ahbaplar ansın adını
    Anlayan alırdı onun tadını
    Emmisi, dayısı, garip kadını
    Döşeyin evleri Hacı geliyor
    Bir garip ölümü acı geliyor

    Hizmet için nice dağlar aşanı
    Keskin'li bilirler Hacı Taşan'ı
    Bunca hizmetleri hani, boşa mı
    Açılsın meydanlar Taşan geliyor
    İnsan hizmetine koşan geliyor

    Var mıdır insandan daha üstünü
    Bir bilirdi düşmanını dostunu
    Diksinler Keskin'e onun büstünü
    Açılsın meydanlar Hacı geliyor
    Bir garip ölümü acı geliyor

    Anam Keskinlidir, babam Kırşehir
    Gönülden geldi de eyledim kahır
    Saygım var insana evveli ahir
    Açılsın meydanlar taşan geliyor
    İnsan hizmetine koşan geliyor
    ************************************************** ************************************************** **

    DadaloĞlu

    Dadaloğlu

    Dadaloğlum yarın kavga kurulur
    Öter tüfek davlumbazlar vurulur
    Nice koç yiğitler yere serilir
    Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

    19. yüzyılda yaşamış güney illerinin büyük şairi Dadaloğlu hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz. Bu durum hemen bütün halk şairleri için böyledir. Bunun sebebi saz şairlerinin çoğunun ümmi oluşu ve aydın zümrenin onlara önem vermemiş olmasıdır. Bu yüzden yazılı belge bulmak çok güçtür. Hele divan şairlerinden bahseden tezkerelerde halk şairlerinin adlarına rastlamak mümkün değildir. Bunun için yaşadıkları zamanda hayatlarına dair bilgi vermeyen halk şairlerini incelemek zorlaşmaktadır. Bu durumda rivayetler ve şiirleri ile yetinmek zorundayız.

    Dadaloğlu içinde durum aynıdır. Her büyük şair için olduğu gibi güneyde her bölge onu kendine mal etmeye çalışmıştır. Rivayetler birbirini tutmaz olur.

    Dadaloğlu toros dağlarında dolaşan göçebe Türkmen aşiretlerinin Avşar boyundandır. Şiirlerinde ;

    Kalktı göç eyledi Avşar elleri
    Ağır ağır giden iller bizimdir

    Gibi mısralara rastlanmaktadır.

    Bu aşiretin gezdiği yerle Torosların Erzin, Payas, Adana, Kozan çevreleridir. Türkülerinde onun hayalini görür gibi oluruz. Bir elinde sazı bir elinde tüfeği tepeden tepeye koşarak aşiret erlerini savaşa teşvik ederek Osmanlıya hıncını haykırır.

    Kaypak Osmanlılar size aman mı
    Biraz sonra :

    Şahdan ferman türkmen ili göçünce
    Daha da hey Osmanlıya aman mı

    der. Top gürültülerine karışan sazının tellerine dokunur. Padişaha meydan okur.

    Hakkımızda devlet etmiş fermanı
    Ferman padişahın dağlar bizimdir

    Diye haykırır. Bunun gibi tarihi olaylarla ilgili türküleri çoktur.

    Dadaloğlu kavga olmadığı zamanlar bir tabiat ve aşk şairidir. Her türlü güzelliğe vurgundur.
    Fakat asıl özelliği ve kudreti cenkler için yaptığı türkülerinde görülür. Yaşadığı çevrenin tarihi olayları onu bir cenk şairi yapmıştır. belki de en güzel eserleri dağlarda dövüşler arasında kaybolup gitmiştir.

    Dadaloğlu büyük bir halk şairidir. Şiirlerinde kudretli bir sanat ifadesi görülür. İlgilendiği olaylar dolayısıyla hem bir devrin tarihini hem de bir toplumun duyuş ve düşüncelerini yaşatmıştır. Bu bakımdan Dadaloğlu edebiyatımızın dikkatle üzerinde durulmaya değer şairlerinden biridir. en çok bilinen şiirlerinden bir tanesi avşar elleridir.




    Avşar Elleri

    Kalktı göç eyledi avşar elleri
    Ağır ağır giden eller bizimdir
    Arap atlar yakın eyler ırağı
    Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

    Belimizde kılıcımız kirmani
    Taşı deler mızrağımın temreni
    Hakkımızda Devlet Vermiş Fermanı
    Ferman padişahın dağlar bizimdir

    Dadaloğlum yarın kavga kurulur
    Öter tüfek davlumbazlar vurulur
    Nice koç yiğitler yere serilir
    Ölen ölür kalan sağlar bizimdir
    Ölürüz De Kömür Gözlüm Ölürüz

    Ölürüz De Kömür Gözlüm Ölürüz
    Dost Ağlasın Zalim Felek Utansın
    Kıyamette Kavuşmak Var Biliriz
    Dost Ağlasın Kahpe Felek Utansın

    Bir Çıkmaza Girdi Bugün Yolumuz
    Geçit Vermez Sağımızla Solumuz
    Kalır Gayri Bizim Burda Olumuz
    Mert Ağlasın Namert Olan Utansın

    Avşar İli Yaylasına Göçmedik
    Aşın Yeyip Sularını İçmedik
    Tenhalarda Kendimizden Geçmedik
    Can Ağlasın Hain Felek Utansın

    Dadaloğluyum Yine Coştu Çağladı
    Ak Üstüne Karaları Bağladı
    Fırkat Odu Yüreciğim Dağladı
    Ben Ölende Çapanoğlu Utansın
    ************************************************** ************************************************** *

    Davut Sularİ

    Davut Sulari

    Vardım Kırklar Kapısına
    Baktım Cennet Yapısına
    Tapmışam Hak Kapısına
    Allah Ey Vallah Ey Vallah...

    Davut SULARİ 17 yaşında mana aleminde bade içen güçlü bir aşık. 45 yılı aşkın bir zaman aşıklık geleneğini sazıyla sözüyle başarıyla yürütmüş, adını yurt içinde ve yurt dışında duyurmuş bir aşık. Erzincan'ın Çayırlı ilçesinde 1926 yılında doğdu. Büyükannesinin çocuğu olmadığı için babası Veli çocuğunu nenesine vermiştir. Nüfus kaydı Rindi Hanım'ın üzerine yapılmıştır. Dedesi Kaltık Mehmet Ağa tasavvuf şairiydi. Dedesi genç Davut'a saz çalma şiir söyleme ve türkü yakma zevkini aşıladı.

    Aşıklık geleneğinin halk şiirinin her türünde başarılı örnekler vermiştir. Davut Sulari'nin yaktığı türküler bugün dahi usta halk türküsü sanatçıları tarafından TV de ve kasetlerde okunmaktadır. Ankara ve İstanbul radyolarında 4 yıl usta bölge sanatçısı olarak çalıştı. Davut Sulari 1955 yılından itibaren Konya'ya gelir özel şiirli türkülü programlar sunardı.

    Aşıklar bayramının Konya'da yapılmasında emeği geçmiştir. Usta aşık türkü atışma güzelleme dallarında büyük bir yetenek sahibiydi. Doğu Anadolu da asırlardan beri dilden dile anlatılan efsaneleri menkıbeleri şiirleştirir sazıyla etkili bir makam ve deyişle dost meclislerinde sunardı. Bütün ömrünü aşıklık geleneğine sadık kalarak sürdürdü. Sulari yi sazından sazını Sulari den hiçbir zaman ayrı düşünmek mümkün değildi. 17 Ocak 1985 tarihinde Davut Sulari bir aşıklar meclisinde Erzurum'da yanık yanık türkü yakarken bu dünyadan göçtü.


    Eserlerinden bazıları:



    Yeter

    Şu havayı gönül payedarından
    Yarana elveda edelim yeter
    Yedi nar sunanlar yandı narından
    Cehennemde çıkıp gidelim yeter


    ..........................................


    Ben dervişem hoşça kervan düzmüşem,
    Gönlüm bahar yeli gibi sezmişem
    Dalgıcım aşk deryasında yüzmüşem
    Naz etme ey bülbül sedalım yeter


    Davut Sulari'yim mana-yı natık,
    Biz araf ehline uymuşuz artık
    İlm-i cavidandan mücevher sattık
    Gönül kervanını güdelim yeter






    Siyah Perçemlerin

    Siyah Perçemini Yar Yar Dökmüş Yüzüne,
    Salınarak Gelen Hümaya Bakın.
    Kimden Söz İşitmiş Yar Yar Düşmüş Hüzüne,
    Kader Yakışmayan Simaya Bakin.
    Yar Yar Yar Eylemem Men.
    Yaktın Yandırdın Beni,
    Zalım Aldattın Beni.
    Ne Dedim De Darıldın,
    Bir Pula Sattın Beni.

    A Göksün Üstüne Yar Yar Bir Bağ Dikilmiş,
    Bin bir Çeşit Çiçeklerden Ekilmiş.
    Dün Uğradım Bir Ücraya Çekilmiş,
    Bulut Mu Gaplamış şu Aya Bakın.
    Yar Yar Yar Eylemem Men.


    Elin Sitemini Yar Yar Ağlarken Gördüm,
    Gül Dibinde Kâh gül Sararken Gördüm,
    Bir Seher Akşamı Çağlarken Gördüm,
    Davut Sulari'deki Sevdaya Bakin.




    Vardım Kırklar Kapısına

    Vardım Kırklar Kapısına
    Baktım Cennet Yapısına
    Tapmışam Hak Kapısına
    Allah Ey Vallah Ey Vallah

    Evvel Allah Ahir Allah
    Dönemem Estağfurullah
    Bendeyim Allah Eyvallah
    İmanım Amentü Billah

    Eridi Dağların Taşı
    Akıttım Gözümden Yaşı
    Ali'dir İmamlar Başı
    Allah Eyvallah Eyvallah

    Pir Elinden İçtim Dolu
    Öğrendim Erkânı Yolu
    Emniyette Mümin Kulu
    Allah Ey Vallah Ey Vallah

    Davut Sulâr Canlar Canı
    Mevlana Mahmud Hayranı
    Pirimdir Veysel Karani
    Allah Eyvallah Eyvallah


    Çek Katarı

    Çek Katarı Ben Gelirim Peşine
    Ali Meydanına Varalım Hele
    Merhametin Yok Mu Gözüm Yaşına
    Pire Bağlı Olup Duralım Hele
    Ey Müminler Gerçek Erler Merhaba
    Ey Rehberler Gerçek Pirler Merhaba
    Hazır Dostlar Hazır Yerler Merhaba
    Sakiler Sazları Kuralım Hele

    Davut Suları'yım Gördüm Didarı
    Muhabbeti Baldır Kendisi Arı
    Hazreti Ali'nin Sır Zülfikarı
    İnkarın Boynuna Vuralım Hele


    Gahmut Yaylasından Aşarken Yolum

    Gahmut Yaylasından Asarken Yolum
    Gördüm Ki Yaralı Ağlar Bir Ceyran
    Avcı Vurmuş Kanları Yere Akar
    İniler Sızılar Ağlar Bir Ceyran

    Çifte Kuzusu Var Dağlar Maralı
    Kuduretten Kaşı Gözü Karalı
    Avcı Vurmuş Anaları Yaralı
    İniler Sızılar Ağlar Bir Ceyran

    Davut Sulari'yem Olmuşam Nöker
    Ceyran Avuç Avuç Gözyaşı Döker
    Bizim Yaylalarda Sürüler Yatar
    İniler Sızılar Ağlar Bir Ceyran


    Tercan Elleri

    Tercan Ellerinden Gelen Bir Güzel
    Açmış Ağ Göğsünü Yar Yar Sallanır Bir Hoş
    Kınalanmış Parmakların Ellerin
    Oturdu Yanıma Kız Anam Sallanır Bir Hoş

    Davut Sulari Der Bağrıma Akar
    Ateşin Hicranın Kız Anam Çok Canlar Yakar
    Can Alici Gözle Yüzüme Bakar
    Naz O Eda İle Kız Anam Sallanır Bir Hoş


    İste Yetimlerin Yetimi

    İste Yetimlerin Yetimi Benem
    Çok Cahd Ettim Gülemedim Ne Yazık
    Bu Dünyaya Geldiğimden Yoksulam
    Ben Neyim Bilemedim Ne Yazık

    Her Kimlere El Attımsa Koptu Dal
    Ne Takadım Kaldı Ne De Mecal
    Bir Yakınım Yok Ki Olam Hasbihal
    Fesat Hille Olamadım Ne Yazık

    Giden Gitme Mihnet Bırakmaz Peşin
    Gel Davut Suları Yok Ahbap Esin
    Yaren Akraba Tavlukat Kardeşin
    Dediğimde Duramadım Ne Yazık


    Efendiler Bağı

    Efendiler bağı yar yar beş gül ağacı
    Çiğdem bahçasında yar yar diktik erenler
    Pirim cemalin gören der hacı
    Hal bilmez elinden çektik erenler
    Benim cemalım

    Aşığım diyen çok kayıt olmadan
    Cemevine girsem zahit olmadan
    Cebrail ademe yar yan şahit olmadan
    Kandili kudrette tektik erenler
    Benim cemalım

    Davut Sulari dem bir ere tabi bir pire tabi
    Mesti elest ettik aşkın şarabı
    Çeşmeyi hikmetten doldurduk kabı
    Kaynaya kaynaya aktık erenler
    Benim cemalım


    Gız Senin Derdinden Derbeder Oldum

    Gız Senin Derdinden Derbeder Oldum
    Derdi Derunumu Sor Da Öyle Git
    Hasretinden Mecnun Misali Oldum
    Ne Hale Düşmüşüm Gör De Öyle Git

    Mâşuk Olan Âşığını Atar Mı?
    Gül Yerinde Kara Çalı Biter Mi?
    Aslan Yatağında Tilki Yatar Mı?
    Gözde On İkiden Vur Da Öyle Git.

    Ağrı Göl Dağı'ndan Gahmut Yaylası
    Han Gün İnersin Hoştur Havası
    Gel Ey Dürgün'üm Gel Çektirme Yası
    Sulari Kuluna Erde Sonra Git.
    ************************************************** ************************************************** *

    AŞik Mİskİnİ

    Aşık Miskini (Sait Küçük)

    Sevenlere gönül verdim
    Yola çevirdiler beni
    Damla bile değil idim
    Göle çevirdiler beni

    Miskini'yi eğittiler
    Dane dane öğüttüler
    Dil bilmezdim öğrettiler
    Dile çevirdiler beni

    1964 yılında Kars'ın Kağızman ilçesinde doğdu. Asıl adı Sait Küçük'tür. İlk ve ortaöğrenimini Kağızman'da yüksek öğrenimini ise Kars'ta tamamladı. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Sosyal Bilimler Bölümünü bitirdi.

    Kuzeydoğu Anadolu aşıklık geleneği ve şiiriyle büyüdü. Şiir yazmaya ve bağlama çalmaya ortaokul yıllarında başladı.

    İlk serbest şiiri 1984 yılında Milliyet Sanat dergisinde yayımlanarak "Genç Şairler Antololisi"'nde yer aldı. Sadık Miskini mahlasıyla Folklor, Edebiyat, Nefes, Cem, Türk Edebiyatı, Aşık Veysel dergilerinde halk şiirleri yayınlandı.

    Ayrıca çeşitli sanatçılar tarafından bestelenip söylenen şiirleri/türküleri özellikle 1990'lı yılların ikinci yarısından sonra Arif Sağ, Songül Karlı, Seher Dilovan, İsmail Özden gibi sanatçılar tarafından okunarak geniş çevrelerde duyuldu.

    Şiirle olan ilgisinin yanında yöre türkülerinin derlenmesi, yöre aşıklarının eserlerinin başka kaynaklara aktarılması gibi çalışmalarda da bulunmaktadır.Kağızman folklor derneğinin kurucularından ve başkanlarından olan Sait Küçük "folklor derneğinin sesi" isimli bir gazete çıkardı.

    Daha çok heceyle yazdığı şiirlerle bilinen Miskini, bunun yanında divan şiiri, serbest şiir gibi öteki türleriyle de ilgilenmekte ve yazmaktadır. Ayrıca her şeyi ile Kağızmanı anlatan "Kağızmana Ismarladım Nar Gele" isimli kitabı hazırlayan üç kisiden birisidir Miskini. Evli ve iki çocuk babası olan miskini halen Kars'in Kağızman ilçesinde yaşamaktadır.

    Eserlerinden bazıları:

    Çevirdiler Beni

    Sevenlere gönül verdim
    Yola çevirdiler beni
    Damla bile değil idim
    Göle çevirdiler beni

    Tohumu döl eylediler
    Dikeni gül eylediler
    Yari bülbül eylediler
    Güle çevirdiler beni

    Serimi sevdaya saldım
    Gah boşandım gahi doldum
    Muhabbet arısı oldum
    Bala çevirdiler beni

    Miskini'yi eğittiler
    Dane dane öğüttüler
    Dil bilmezdim öğrettiler
    Dile çevirdiler beni



    İnsanlığa Yürüyorum

    Sevgi ile yola çıktım
    İnsanlığa yürüyorum
    Nefret kalesini yıktım
    İnsanlığa yürüyorum

    Bir güzellik var yolumda
    Dostluk türküsü dilimde
    Barış bayrağı elimde
    İnsanlığa yürüyorum

    Saygı yasa sevgi yasa
    Ne bir elem ne bir tasa
    Dikenlere basa basa
    İnsanlığa yürüyorum

    Yari aldım yakınıma
    Eşlik etti akınıma
    Aşk doldurdum çıkınıma
    İnsanlığa yürüyorum

    Sadık Miskini'dir adım
    Muhabbete doyamadım
    Hızlı tempo koşar adım
    İnsanlığa yürüyorum



    Dokunma

    Eğer bülbül değil isen
    Güle dokunma dokunma
    Yaprağını yaralarsın
    Dala dokunma dokunma

    Mansur isen çekil dara
    Can bağışla güzel yara
    Kusuru kendinde ara
    Ele dokunma dokunma

    Kaşların yay çatıyorsa
    Kirpiğin ok atıyorsa
    Yüzün sirke satıyorsa
    Bala dokunma dokunma

    Dost cemine gelmiyorsan
    Gelip öğüt almıyorsan
    Saz çalmayı bilmiyorsan
    Tele dokunma dokunma

    Miskini'yim geçer çağlar
    Hasretlik bağrımı dağlar
    Dokunursan Kerem ağlar
    Küle dokunma dokunma



    Ara

    Behey gönül bir öğüdüm var sana
    Saygıyı sevgiyi insanda ara
    Kem rakipler sargı sarmaz yarana
    Var git dermanını cananda ara

    Sevdanın esrarı gizlidir canda
    Alınıp satılmaz hiçbir dükkanda
    Keramet bulunmaz cahil insanda
    Kerameti ehl-i irfanda ara

    Asi olup el aleme bulaşma
    Kavga edip hiç kimseye dalaşma
    Arı gibi yayla yayla dolaşma
    Muhabbet balını lisanda ara

    Miskini kamilden nasihat alır
    Atana kalmayan sana mı kalır
    Derelerin taşı değersiz olur
    İnciyi yakutu ummanda ara



    Aşk İle

    Gelin muhabbet edelim
    Birliğe doğru gidelim
    İkiliği terk edelim
    Aşk ile dostlar aşk ile

    Bir ikrâra bağlanalım
    Bir aşk ile dağlanalım
    Semah dönüp eğlenelim
    Aşk ile dostlar aşk ile

    Kenetlensin ellerimiz
    Şekerlensin dillerimiz
    Kaynaşsın gönüllerimiz
    Aşk ile dostlar aşk ile

    Miskini der bir olalım
    İr olalım dir olalım
    İnsanlığa yar olalım
    Aşk ile dostlar aşk ile



    Boş Gelir Gider

    İlim öğrenmekte gözü olmayan
    İrfan meclisine boş gelir gider
    Ariflerin verdiğini almayan
    Duygusuz sezgisiz taş gelir gider

    Talip olmayanlar dosta eremez
    Muhabbetin goncasını deremez
    Yol ehli olmayan yolu süremez
    Her işi hayaldir düş gelir gider

    Aşkın meydanında çalınır sazlar
    Dökülür nağmeler bal olur sözler
    Güzeli çirkini seçmeyen gözler
    Bakar olsa bile şaş gelir gider

    Miskini gerçeğe aşık olmazsa
    İnsan-ı kamilden dersin almazsa
    Tanıyıpta kend’özünü bilmezse
    Kara cahillere eş gelir gider
    Dağlar Oy Dağlar

    Diledim ki nazlı yare gideyim
    Her yandan çevirdi yolumu dağlar
    Gurbet elde garip kaldım nideyim
    Kırdı kanadımı kolumu dağlar

    Ayrılan güler mi nazlı yarinden
    Küle döndüm hasretinden narından
    Kurtulmadım tipisinden karından
    Perişan eyledi halimi dağlar

    Şimdi sevdiğimin gözü yollarda
    Kalıp eğlenemem ıssız bellerde
    Sadık Miskini'ye yaban ellerde
    Reva mı gördünüz ölümü dağlar



    Divane Desinler Bana

    Ko ben dosta kul olayım
    Divane desinler bana
    Kerem gibi kül olayım
    Efsane desinler bana

    Seherde bağa ineyim
    Gülün dalına konayım
    Çark edip semah döneyim
    Pervane desinler bana

    Miskini der be hey canım
    Çekilir damardan kanım
    Toprağa karışır tenim
    Virane desinler bana


    Kabristan

    Bugün yolum düştü bir kabristana
    Gördüm ki nicesi ölmüş yatıyor
    Nicesinin otlar bitmiş üstünde
    Niceleri toprak olmuş yatıyor

    Ecel pençesini vurmuş yüzlere
    Acımamış gelinlere kızlara
    Sürmeler çekilen ela gözlere
    Kara karıncalar dolmuş yatıyor

    Yaylalarda koyun kuzu yayanlar
    Malın mülkün hesap edip sayanlar
    Ben falanım ben filanım diyenler
    Uyanmaz uykuya dalmış yatıyor

    Ölümün eline geçmiş canları
    Toprağa karışmış nazik tenleri
    Nice yiğitleri pehlivanları
    Kara yer altına almış yatıyor

    Ufacık mezarlar sanki yok olmuş
    Toprağı erimiş taşı yıkılmış
    Analar atalar bir bir çekilmiş
    Sıra Miskini'ye gelmiş yatıyor


    Dostun Dergahı

    Dostun dergahına tövbeyle giren
    Doğru iman eyler mümin sayılır
    Körletip nefsini zincire vuran
    Eline beline emin sayılır

    Bulunmaz değeri gevher taşının
    Tadına doyulmaz dostluk aşının
    İyilik nişanı iyi kişinin
    Kötülük nişanı kemin sayılır

    Sadık Miskini der dostu zikreyle
    Yediğine içtiğine şükreyle
    Derin düşün hele bir yol fikreyle
    Yaradan kim bu yer kimin sayılır

    Hey Koca Dünya

    Sual etsem bilen olmaz yaşını
    Kocalar kocası hey koca dünya
    Gezdim durdum toprağını taşını
    Eyledin ömrümü zay koca dünya

    Yan yana yatıyor beyle maraba
    Çürümüş bedenler dönmüş turaba
    Çok şehirler gördüm olmuş haraba
    Kaç ocak söndürdün say koca dünya

    Birin kondurdun da birin göçürdün
    Ecel şerbetini tas tas içirdin
    Güzel sevenlerin aklın kaçırdın
    Nicesin del’ettin vay koca dünya

    Yaptın her zulümü elden koymadın
    Mazlumlar ah çekti ahın duymadın
    Nice yiğitleri yedin doymadın
    Yede Miskini’yi doy koca dünya



    Beni Barış İçin Ölenden Sayın

    İlmin hizmetine geldim erenler
    Beni noksanını bilenden sayın
    Başımın tacıdır dostlar yarenler
    Onlarla ağlayıp gülenden sayın

    Dinlerim kamilin verdiği emri
    İkrarım ikrârdır sözlerim nemri
    Gönül gözüm toktur değilim cimri
    Sofrası meydanda olandan sayın

    Benim dinim aşktır başka dinim yok
    Kıblem dost yönüdür başka yönüm yok
    Cihanda kimseye zerre kinim yok
    Kalbinin pasını silenden sayın

    Sadık Miskin’i der eylerem zarı
    Baş koyduğum yoldan dönmezem geri
    İnsanlığa kurban ettim bu seri
    Beni barış için ölenden sayın
    ************************************************** ************************************************** **

    Pir Sultan ABDAL

    Pir Sultan Abdal’in 1510/14 -1589/90 yillar arasinda yasadigi tahmin ediliyor. Öz adi Haydar olmasina karsi siirlerinde Pir Sultan mahlasini kullanir. Kendisi Sivas’in Yildizeli ilcesinin Circir bucagina bagli Banaz köyünde dünyaya gelmistir. Yirmi yasina bastiginda Seyit Ali Sultan Dede’nin dergahina baglanir ve ikrarini verir. Tam bes yil gece-gündüz demeyip, o dostluk ve muhabbet kapisina eli erdigince, gücü yettigince katkida bulunur. Odun tasir, su getirir, hasat kaldirir, konuklar agirlar, ac doyurur, harama el sürmez ve dergaha bir tek haram lokma getirmez. Eline, diline, beline sahip olmak; onun da diger canlar gibi hic aklindan cikarmadigi bir temel ilke olur. Haydar, dergaha ve dolasiyla halka hizmeti, Hakk’a hizmet sayar. Makamlari adim adim alir ve sonunda „Pir" makamina erisir. Pir Sultan Abdal Seyit Ali Sultan Dede’den dedelik hirkasini ve Pirlik nisanini aldiktan sonra canlari tek tek dolasir ve dertlerini dinler. O günlerde, Andadolu’da kötülük kol geziyor, zalim esen rüzgar ölüm türküleri söylüyordu. Vahsi padisahlar,

    rüsvetci kadilar, yobaz müftüler, zalim pasalar ve niceleri halkin alin terine bakmadan insanlarin hayatini ceheneme dönüstürüyorlardi. Özellikle Alevi toplumunu kafirlikle, imansizlikla ve zindiklikla sucluyorlardi. gerek Selcuklu, gerekse Osmanli döneminde irili ufakli pek cok ayaklanma girisimi olmus, fakat hepsi basarisizlikla sonuclanmisti.Pir Sultan Abdal, zalimlere, ezenlere karsi siirlerini bir silah olarak kullandi, ömrünün sonuna dek türkülerini hem de yüksek sesle söylemekten kacinmadi. Anadolu Alevilerinin zulme karsi baskaldirmalarina önderlik eden Pir Sultan, Hizir Pasa tarafindan asilmistir. Yine söylentilere göre Pir Sultan Abdal’in Seyyid Ali, Pir Muhammed ve Er Gayib adli üc oglu ile Sinem adli bir de kizi vardi.

    Pir Sultan Abdal adi, bugün bile isbirlikci, yobaz, gerici kesimlere korku vermektedir. Öyle ki, türkülerine ve hatta heykeline bile tahammül edemeyenlere, hem de sikca rastlanmaktadir. Haksizliga karsi mücadelenin bir simgesi haline gelen bu büyük ozani Alevilerin sembolü olarak saygila aniyoruz.

    ESERLERİ --
    Alçakta Yüksekte

    Alçakta yüksekte yatan erenler
    Yetisin imdada aldi dert beni
    Basimi alip hangi yere gideyim
    Gittigim yerlerde buldu dert beni

    Oturup benimle ibadet kildi
    Yalan söyledi de yüzüme güldü
    Yalin kiliç olup üstüme geldi
    Çaldi bölük bölük böldü dert beni

    Üstümüzden gelen boran kis gibi
    Yavru sahin pençesinde kus gibi
    Seher çagi bir korkulu düs gibi
    Çagirta çagirta aldi dert beni

    Abdal Pîr Sultan'im gönlüm hastadir
    Kimseye diyemem gönlüm yastadir
    Bilmem deli oldu bilmem ustadir
    Söyle bir sevdaya saldi dert beni

    Bugün Yardan Haber Geldi

    Bugün Yardan Haber Geldi
    Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan
    Eğildim Bir Buse Aldım
    Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan

    Güzel Olanı Severler
    Yanağından Gül Dererler
    Kulakta Mengiç Küpeler
    Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan

    Baş Koydum Yarin Dizine
    Uykular Girmez Gözüme
    Ağ Ellerin Sür Yüzüme
    Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan

    Şekerden Şerbet Ezerler
    İnce Tülbentten Süzerler
    Dört Yanım Almış Güzeller
    Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan

    Pir Sultanım Gel Yanıma
    Seni Sarayım Canıma
    Dola Kolların Boynuma
    Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan


    Bilene Danış

    Bilirim Bilirim Dersin Bilene Danış
    Danışan Dağları(Hey Dost) Aşar Mı Aşar
    Danışmadan Yola Çıksa Bir Kişi
    Akıbet Yolundan(Hey Dost) Şaşar Mı Şaşar

    Cahile Irak Ol Kamile Yakın
    Bir Mana Söyleyim(Hey Dost) Darılma Sakın
    Hasmın Karıncaysa Merdane Takın
    Ummadık Taş Başa (Hey Dost) Düşer Mi Düşer

    Pir Sultan Abdalım Böyle Mi Olur
    Kişi Ettiğini(Hey Dost) Elbette Bulur
    Yırtıcı Kuşların Ömrü Tez Olur
    Zararsız Akbaba(Hey Dost) Yaşar Mı Yaşar


    Kul Olayım Kalem Tutan Ellere

    Kul Olayım Kalem Tutan Ellere,
    Kâtip Arzuhalim Yaz Yare Böyle.
    Sekerler Ezeyim Şirin Dillere,
    Kâtip Arzuhalim Yaz Yare Böyle.
    Güzelim Ey Güzelim Ey Güzelim Ey Ey.

    Sivas Ellerinde Sazım Çalınır,
    Çamlı Beller Bölük Bölük Bölünür.
    Yardan Ayrılmışam Bağrım Delinir,
    Kâtip Arzuhalim Yaz Yare Böyle.
    Güzelim Ey Güzelim Ey Güzelim Ey Ey.

    Pir Sultan Abdal’ım Ey Hızır Paşa,
    Gör Ki Neler Gelir Sağ Olan Basa.
    Beni Hasret Koydun Kavim Kardaşa,
    Kâtip Arzuhalim Yaz Yare Böyle.
    Güzelim Ey Güzelim Ey Güzelim Ey Ey.

    Dostun Bahçesine Bir Hoyrat Girmiş

    Dostun Bahçesine Bir Hoyrat Girmiş
    Korudur Da Benli Dilber Korudur
    Gülünü Dererken Dalını Kırmış
    Kurudur Da Benli Dilber Kurudur
    Neredesin De Dudu Dillim Nerede
    Neredesinde Kömür Gözlüm Nerede

    Bu Meydanda Serilir Postumuz
    Çok Şükür Mevlaya Gördük Dostumuz
    Bir Gün Kara Toprak Örter Üstümüz
    Çürüdür De Benli Dilber Çürüdür
    Neredesin De Dudu Dillim Nerede
    Neredesinde Kömür Gözlüm Nerede

    Pir Sultan Abdal’ım Başımdan Başlar
    İyisini Korda Kemini Taşlar
    Bin Çiçekten Bir Kovana Bal İşler
    Arıdır Da Benli Dilber Arıdır
    Neredesin De Dudu Dillim Nerede
    Neredesinde Kömür Gözlüm Nerede

    Ilgıt Ilgıt Esen Seher Yelleri

    Ilgıt Ilgıt Esen Seher Yelleri
    Doğru Gelir Doğru Gider Mi
    Hakkın Emri İle Çürüyen Canlar
    Bin Yıl Yerde Yatsa Çürür Mü

    Pazarlık Mı Olur Adil Dükkanda
    Mevl-i Muhabbetim De Kaldı Yar Sende
    Bu Divan Olmazsa Ulu Divanda
    Dost Benim Sualim Verir Mi

    Bahçede Açılmış Yar Gonca Güller
    Gülün Figanından Sefil Bülbüller
    Aşuktan Maşuğa Da Sarılan Kollar
    Bin Yıl Yerde Yatsa Çürür Mü

    Abdal Pir Sultan'ım Da Kalbi Zar Olan
    Döner Mi Sözünden Gerçek Yar Olan
    Senin Gibi Aht-ı Sadık Yar Olan
    Verdiği İkrardan Döner Mi

    Derdim Çoktur Hangisine Yanayım

    Derdim Çoktur Kangısına Yanayım
    Yine Tazelendi Yürek Yaresi
    Ben Bu Dertten Kande Derman Bulayım
    Meğer Şah Elinden Ola Çaresi

    Dürlü Donlar Giyer Gülden Naziktir
    Bülbül Cevreyleme Güle Yazıktır
    Çok Hasretlik Çektim Bağrım Eziktir
    Güle Güle Gelir Gelir Canlar Paresi

    Benim Uzun Boylu Serv-i Çınarım
    Yüreğime Bir Od Düştü Yanarım
    Kıblem Sensin Yüzüm Sana Dönerim
    Mihrabımdır Kaşlarının Aresi

    Dizar İle Muhabbete Doyulmaz
    Mehabbetten Kaçan İnsan Sayılmaz
    Münkir Bin Kere Püf Dise Sönmez
    Tutusunca Yanar Aşkın Çırası

    Pir Sultan'ım Kati Yüksek Uçarsın
    Selamsız Sabahsız Gelir Geçersin
    Aşkı Mehabbetten Niçün Kaçarsın
    Böyle Midir Elinizin Türesi

    Ötme Bülbül Ötme

    Ötme Bülbül Ötme, Sen Değil Bağım
    Dost Senin Derdinden Ben Yana Yana
    Tükendi Fitilim Eridi Yağım
    Dost Senin Derdinden Ben Yana Yana

    Deryadan Bölünmüş Sellere Döndüm
    Ateşi Kararmış Küllere Döndüm
    Vakitsiz Açılmış Güllere Döndüm
    Dost Senin Derdinden Ben Yana Yana

    Haberin Duyarsın Peyikler İle
    Yaramı Sarsınlar Şeyikler İle
    Kırk Yıl Dağda Gezdim Geyikler İle
    Dost Senin Derdinden Ben Yana Yana

    Abdal Pir Sultan'ım, Doldum Eksildim
    Yemeden İçmeden Sudan Kesildim
    Zülfün Kemendine Kondum Asıldım
    Dost Senin Derdinden Ben Yana Yana

    Çıkardılar kisvesini başından

    Çıkardılar kisvesini başından
    Soyuyorlar Şahı Merdan Ali'yi
    İndirdiler teneşirin üstüne
    Koyuyorlar Şah'ı Merdan Ali'yi

    Fatma Ana ağlar şol yaşın yaşın
    Şundan gördüm Düldül'ün kişneyişin
    Ol Şahı Merdan'ın kıbleye başın
    Çevirdiler Şahı Merdan Ali'yi

    Mürekkebi Zemzem ile ezdiler
    Üst başına Mim duasın yazdılar
    Kubunın da Ak Deve'ye kazdılar
    Gönderdiler Şahı Merdan Ali'yi

    Kasdettiler İmamlann soyuna
    Zehirler kattılar Hasan payına
    Kefenini Ab-ı Zemzem suyuna
    Batırdılar Şahı Merdan Ali'yi

    Pir Sultan Abdal'ım hoş hava ile
    Arşa direk dikti bir dua ile
    Kanber'in yedtiği Ak Deve ile
    Götürdüler Şahı Merdan Ali'yi

    Sabahtan Cemalin

    Sabahtan Cemalin Seyran Eyledim
    Gönüller Perişan Elinden Güzel
    Nice Bir Gezeyim Gurbet Elleri
    Hiç Mi Bilir Yoktur Halımdan Güzel

    Seher Bülbülüsün Gider Gelmezsin
    Gelirsen De Güzel Baki Kalmazsın
    Seni Uçuranlar Murat Almasın
    Seni Kim Uçurdu Yuvandan Güzel

    Pir Sultan Abdal'ım Dervişler Gezer
    Aradım Bulmadım Derdimi Yazar
    Şimdi Benim Dostum Cennette Gezer
    Kalma Benim İçin Yolundan Güzel

    Mürşide varmaya talip olursan

    Mürşide varmaya talip olursan
    İptida insandan rehber isterler
    Verdiğin ikrara doğru gelirsen
    Ahd ile peymandan rehber isterler

    Rehberin var ise olursun insan
    Rehberin yok ise kalırsın hayvan
    Arasat gününde açılır meydan
    Açılan meydanda rehber isterler

    Mürşidin nazarı müşkülü seçer
    Kamil olan talip sıratı geçer
    Can kuşu kafesten akıbet uçar
    Tenden uçan candan rehber isterler

    Şah-ı Merdan bir yol kurdu kuluna
    Bu yola giden rehberden biline
    Girmek ister isen İmam yoluna
    On İki İmamdan rehber isterler

    Tarikat babına girmek dilersen
    Hakikat güllerin dermek dilersen
    Erenler sırrına ermek dilersen
    Sır ile pinhandan rehber isterler

    Pir Sultan'ım söyler bu hikayeti
    Yirmi sekiz harfle yedi ayeti
    Nefsini bilmektir sözün gayeti
    Bilmeğe irfandan rehber isterler


    Gam elinden benim zülfü siyahım

    Gam elinden benim zülfü siyahım
    Peykan değdi sinem yaralandı gel
    Suna başın için ağlatma beni
    Bugün sevda candan aralandı gel

    Gamdan hisar oldu mekanım yurdum
    İşitmez avazım dinlemez virdim
    Bir değil beş değil on değil derdim
    Düğümler baş verdi sıralandı gel

    Hasretine vasıl olam mı böyle
    Mecnun'a da bili kalır mı Leyla
    Ölümlü dünyadır gel helaı eyle
    Yüklendi barhanam kiralandı gel

    Ne çekerse dertli sinem dağ olmaz
    Gürler gelir geçer ömür çağ olmaz
    Teşevvüştür yaralarım sağ olmaz
    Göğerdi çevresi karalandı gel

    Pir Sultan Abdal'ım haftada ayda
    Günler gelir geçer bulunmaz fayda
    Gönül Hak arzular canım hayhayda
    Toprağım üstüme kürelendi gel


    Yürü bire yalan dünya

    Yürü bire yalan dünya
    Yalan dünya değil misin
    Hasan ile Hüseyini
    Alan dünya değil misin

    Ali bindi Düldül ata
    Can dayanmaz bu firkata
    Boz kurt ile kıyamete
    Kalan dünya değil misin

    Tanrı'nın Aslan'ın alan
    Düldül'ü dağlara salan
    Yedi kere ıssız kalan
    Kalan dünya değil misin

    Bak şu kışa bak şu güze
    Ciğer kebab döndü köze
    Muhammed'i bir top beze
    Saran dünya değil misin

    Pir Sultan'ım ne yatarsın
    Kurmuş çarhını dönersin
    Ne konarsın ne göçersin
    Kalan dünya değil misin
    ************************************************** ************************************************** **

    AŞik Mahzunİ Şerif

    Aşık Mahzuni Şerif

    "Dostlar beni bir kazana koydular Kırk yıl yandım daha çiğsin dediler.
    Ölçeğimi gram gram yediler Bir kantarda tartamadım ben beni"


    Babamın dediği doğruysa ,anamın da dediği doğruysa 1943 yılının ocak 3´ünde Afşin´e bağlı Berçenek köyünde doğmuşum.

    Köyde ilkokul yokmuş o zamanlar.Belli bir yaşa gelen çocuklar Elbistanın Alembey Köyü´nde Hacı Lütfi Efemdinin açtığı Hafız Kuran kursuna gidermiş.Yaşım,öğrenim çağına geldiğinde babamın isteği üzerine ben de Lütfi Efendinin medresesinde hafız kursuna devam etmek üzere Alembey köyüne gittim,geldim...Bizim çevremizde kocaman bir yobaz bulutu döner.Hacı Lütfi
    Efendi hiç çekinmeden,canının istediği şekilde,bilmediğimiz dillerle,bilmediğimiz isimlerle fetvalar verirdi durmadan.Arapçayı o zaman öğrendim.Şimdi Arapça yazıp okuyabiliyorum. Lütfi Efendinin medresesinde üç buçuk sayfada kaldım...

    Derken köye eğitmen,ardından öğretmen verildi.Devam ettiğim ilkokulu
    süresinde bitirdim.

    Gün oldu gönül bir şeye takıldı.O da şu:Arada sırada Afşine,Elbistana subay kıyafetiyle dolaşan genç çocuklar görürdüm.Bunlar assubay okulu öğrencileri idi.Çevrenin etkisiyle olacak,askerliğe karşı büyük ilgim vardı.Tutturdum,ille ben de assubay olacağım,diye.Bu isteğim yerine geldi.Öğrenim görmek,"subay olmak"için Mersin 3.Assubay Hazırlama Okuluna başladım.

    Bu arada şunu da belirteyim:Ben daha 10-12 yaşında önlüklü bir ilkokul öğrencisi iken dayımın kızı Emine ile nişanlanmıştım,yine babamın ve akrabaların isteğiyle.

    1956 yılında girdiğim Mersin Assubay Hazırlama Okulunu 1959da iftiharla bitirdim.Ordonat Tekniker sınıfına ayrılarak sınıfına ayrılarak Ankaraya Ordonat Tekniker Okuluna geldim.Bu okul şimdi benim yargılandığım okuldur;işin daha ilginç yanı,bugün yargılandığım salon benim sınıfımdı.Burada çok kısa süren bir eğitim-öğretimden sonra Sivasa gönderildim.Ekreol Tepede beş ay stajerlik yaptım.

    1960´ta ihtilalde payımız oldu.Cemal Babanın emrinde biz bir grup genç silahlandırıldık.Dışkapı bölgesi bize verildi.Yıl 1960ın kasımı oldu.Bugün yargılandığım eski okulumun meydanında bana ilk Atatürk ödülü verildi.O günün hatırası olarak.Günün Ordonat Daire Başkanı Reşat Ülgenalp in imzaladığı ve gözlerimi öperek verdiği kitabı hala saklarım.

    27 Mayısın verdiği ruhla olacak askerliği daha da sevmeye başladım.Başarılarım beni bir yere doğru hızla sürüklüyordu.

    Gün geçti ben de "HALKÇILIK" ruhu daha ağır basmaya başladı.Bu arada dayımın kızı Emine ile evlenmiştim.Bir kızımız olmuştu.Mutlu değildim ,anamın babamın kararı ile zorla evlenmiştim.Çok sürmedi bu.İmam nikahı ile evlendiğim karımı bir mektupla boşadım.

    Şimdi bağımsızdım bir ölçüde.Halçılık ruhu beni başka yerlere sürüklemeye
    başlamıştı.Sazı 1955-56 yıllarında okuldayken öğrenmeye başlamıştım.Şiirler yazmağa,türküler söylemeye başladım.Buda pek uzun sürmedi.Okulu terk etmek zorunda kaldım.Ve bugün hala terk ettiğim okulun
    tazminatını ödüyorum.

    Yıllar yılları kovaladı.Sazımla baş başa kaldım.Ankarada oturuyordum.Saz
    çalarak,şiir yazarak kendimi yetiştirmeye çalışıyordum.

    Serüven serüven üzerine geldi,geçti..Yıl 1963 oldu."Doğuda Kıtlık Var"ın yazarı Halil Aytekineltanıştık.Onun aracılığı ile Fikret Otyamı bulduk...Benim ilk gazeteci dostum Fikret Otyam oldu.Yardım etti bize.Hürriyet Gazetesinden Cüneyt Arcayüreke gönderdi.Basından benim hakkımda ilk yazı Cüneyt Arcayürekin imzası ile Hürriyette çıktı.

    Bu dönem TİP´in kuruluş yıllarına rastlıyordu.TİP yöneticileriyle ilişki kurduk.Bize yalnız onlar sahip çıkıyordu.Başka kimseyi tanımıyorduk,bizimle ilgilenen yoktu.

    Bir Aşıklar Derneği kurmamız gerekti.Nedeni de şu idi.Türkiye de halk
    ozanalrı sürekli ezilmişlik,yoksulluk içinde yaşamışlardı.Bu durumdan tamamen olmasa da kurtulmaları gerekti.Örgütlenmeleri gerekiyordu.Biz bu gerekeni yaptık.Aşıklar Derneğini kurduk.Sesimizi duyurmaya,çeşitli yerlerde konserler vermeye çalıştık.Bu çabalarımızda da başarılı olduk.Dost Fikret Otyamın ve Gazeteciler Sendikasının desteği ile konserler verdik.Zamanın turizm bakanı Nurettin Ardıçoğluna çıktık,yardım istedik.O zaman TRT doğrudan turizm bakanlığına bağlı idi.Radyodan N.Ardıçoğlunun direktifi üzerine Aşık İhsani´ye Kul Ahmede ve bana söyleme izni verildi.Sendikanın desteği ve yardımıyla konserler verdik.Bunların en
    önemlisi Büyük Sinemada verdiğimiz konserdi.Büyük ilgi toplamıştı.Çabamıza
    destek oldu.Ondan sonra sesimizi yavaş yavaş duyurmaya başladık.Ve bu da uzun sürmedi sonunda...Önceleri ozanların seçildiği Türk Halk Ozanları Derneğinin başına avukatlar getirimeye başladı.İlk kadersizliğimiz bu oldu.Dağıldık ondan sonra da...

    Bana bir mücadele gerekiyordu.Kime ve neye karşı?Gün geçtikçe görerek,duyarak,sezinleyerek,okuyarak bunu daha iyi anlamayabaşladım.Bütün benliğimle kendimi saza verdim.Çalıyordum,söylüyordum ama çalışmalarıma bir yöntem vermem gerekiyordu.

    Geçmişteki ozanları,yaşayan ozanları bir bir inceledim.Kendime yol gösterici,eylem kılavuzu olarak seçtiğim Pir Sultan oldu.Ses olarak da etkilendiğim Davut Sulari´dir.Toprak çocuğuyuz,toprağa karşı büyük bir özlemimiz vardır.Bunu da en iyi dile getiren Veysel Baba idi.Belirli bir derecede onun da etkisinde kaldım.Sulari´den etkilendiğim sese,Aşık Veysel mülayimliğini kattım.Düşün felsefemi de yukarda belirttiğim gibi Pir Sultandan aldım...Ve şunu anladım:O güne kadar halk ozanlığı sürekli olarak istismar edilmişti.Halk şiiri geleneği gül,bülbül,çiçek,edebiyatı
    ile uyutma perhizi olarak kullanılmıştı.İlk amacım bugüne kadar gelen bu kalıpları kırıp,yıkmak oldu.Olaylardan ve halk yaşamından aldığım gerçekleri konu olarak işledim.. Ve bugüne kadar böyle geldik....
    ************************************************** ************************************************** *

    Ruhİ Su

    Ruhi SU 20 Eylül 1985'de yitirdiğimiz Ruhi Su'nun yaşamı boyunca tek uğraşı müzik olmuştur. İlle de türküler. Türkülere olan tutkusu çocuk denecek yaşında başlamış ve ona müzik dünyasının kapısını türküler açmıştı. Büyük bir yaşamın küçük bir özeti şöyle: 1912 de Van'da doğdu. Adana da büyüdü. Öksüzler yurdunda okudu. Çocukluğu hep zorluklar içinde geçti ama, kişiliğinin biçimlenmesinde bu zorluklar, Torosların çarpıcı, etkileyici doğası ve müzik tutkusu ile birlikte ilk çekirdeği oluşturacaktı.

    İlkokulun dördüncü sınıfında keman çalmaya başladı. 1936'da o zaman ki adıyla Musiki Muallim Mektebini, 1942'de Ankara Devlet Konservatuarının şan bölümünü başarıyla bitirdi. Aldığı klasik batı müziği eğitimi, ömrü boyunca kendini adadığı türkülerin yorum icrasına yaklaşımının kurumsal temelini oluşturdu aynı yıllarda Ankara cebeci ikinci ortaokulunda ve Hasanoğlan Köy Enstitüsünde büyük bir koro oluşturdu. Ankara radyosunda on beş günde bir yayınlanan türkü programları düzenledi, dil tarih ve coğrafya fakültesinde büyük bir koro oluşturdu. Ankara devlet operası sanatçısı olarak, Bastien Bastienne Satılmış Nişanlı, Madame Butterfly, Fidelio, Tosca , Yarasa, Aşk iksiri, Rigoletto, Figaro'nun düğünü maskeli balo ve konsolos gibi operalardaki başarılarıyla, bas bariton Ruhi Su, müzik çevrelerinde ilgiyle izlenen bir müzisyen olmuştur.

    12 Kasım 1952'de tutuklanarak İstanbul'a gönderildi. 141. maddeden yargılanarak 5 yıl hapis, 20 ay gözetim altı hükmü giydi. Böylece Ruhi nin opera yaşamı noktalanmış, türkülerine yeni bir boyut, buruk bir tat ekleyen başka bir dönem başlamış oluyordu. Bilinçli bir tavırla türküler üzerine çalışmaya başladığı 1938 yılından, ölümüne kadar, hapishanenin ağır koşulları, engellenmeler yasaklanmalar, hiçbir şey Ruhi'ye türküler söylemekten onlar üzerinde aralıksız çalışmaktan, korolar oluşturarak türkülerini öğretmekten olanak bulduğu zaman konserlerde, resitallerde, olanak verilmediği zaman dost evlerinden, gece kulüplerine kadar, elverişli elverişsiz her ortamda türkülerini söylemekten alıkoyamadı. Türkülerin anlam ve içeriği dünya görüşünü biçimlendirmekte; dünya görüşü, türkülerini sevip yorumlamakta belirleyici etken oldu. Sanatçı-toplum ilişkilerini bilinçle, sevgiyle besleyerek her zaman diri, işlevsel tuttu. Ne sanatından en küçük bir ödün verdi ne sağlam dünya görüşünden. Kendini sanatına sanatını halkına adadı. Böyle bir yolda büyüdü. Ölümsüzleşti.

    Hiç kuşku yok ki 73 yıllık yaşamı boyunca büyük güçlüklerle karşılaştı. Çok acılar çekti. Ama hep direndi hiç yılmadı ve sazı eşliğinde türkülerini söyleyebildikçe müziğini duyurup yaşattıkça geniş kitlelere benimsettikçe mutlulukların en güzelini ta içinde yaşadı. Türküleriyle nerelerden seslendiyse, o yerler birer sanat merkezi oldu. Sarsılmayan sanatçı kişiliğinin saygınlığı ve ağırlığıyla yurt içinde yurt dışında, bilinç, insan sevgisi, coşku ve inançla yoğrulmuş belirli düşünce hareketinin vazgeçilmez bütünleyicisi oldu. Bilinçlendirdi coştu, coşturdu ; hep bir şey vererek, kendine bir şeyler katarak öğretti, öğrendi. Bin bir güçlüğü aşarak derlemeler yaptı. Çok zengin bir türkü repertuarı oluşturdu. Dostlar korosunu kurarak onlarla birlikte konserler verdi. 45'lik plaklar, uzunçalarlar, kasetler çıkardı. tüm bir yaşamın inançlı ve verimli çalışmalarına kalıcılık kazandırdı böylece.

    Sıdıka Su
    1986 Ruhi Su'nun 1. ölüm yıldönümü



    Albümleri:
    Aman Of - Ankara'nın Taşına Bak - Barabar - Beydagi'nin Başı - Dadaloglu ve Çevresi Dostlar Tiyatrosu Konseri - Ekin İdim Oldum Harman - El Kapıları - Sabahın Sahibi Var Huma Kuşu ve Taslamalar - Kadıköy Tiyatrosu Konseri - Karacaoglan - Pir Sultan Abdal - Pir Sultan'dan Levni'ye - Seferberlik Türküleri - Yunus Emre - Semahlar - Çocuklar Göçler Balıklar - Sultan Suyu - Şiirler Türküler - Köroglu - Uyur İken Uyardılar - Zeybekler - Ezgili Yürek
    ************************************************** ************************************************** *

    Nida Tüfekçi

    Nida Tüfekçi

    Mehmet Nida Tüfekçi 1 Mart 1929'da Yozgat’ın Akdağmadeni ilçesinde doğdu. Annesi Zeynep Tüfekçi, Babası Hamdi Tüfekçi’dir. İlk müzik eğitimini babası Hamdi Tüfekçi den aldı. Müziği seven ve müziğin içindeki bir ailenin çocuğu olan Nida Tüfekçi , bağlama çalmaya başlamasını şöyle anlatırdı: “7-8 yaşlarındaydım her halde. Sazla benim boyumu ölçtüklerinde saz 1,5 karış uzun gelirdi benden. Sazın sapına kolum yetişmezdi de teknesini bir duvara dayayıp öyle çalmaya çalışırdım...” Nida Tüfekçi ilkokul çağlarında bazen derslerde bazen müsamerelerde saz çalmasını sürdürmüş ve küçük yaşlarda yeteneğini ortaya koymuştur. İlköğrenimini Akdağmadeni’nde bitiren Nida Tüfekçi ortaokula Akdağmadeni’nde başlamış üçüncü sınıfı Boğazlıyan’da tamamlamıştır. Yaşadığı ilçede lise olmadığından öğrenimine çevre illerden birinde devam etmek zorunda kalır. Liseye Ankara Maliye Okulu’nda bitirir.

    Nida Tüfekçi Maliye Okulu’nda öğrenci iken Muzaffer Sarısözen’le tanışır. Sarısözen’le tanışması belki de yaşamının dönüm noktasıdır. Hem okuluna devam eder hem de 1947'den itibaren Ankara Radyosu’nun Yurttan Sesler emisyonlarına ses ve saz sanatçısı olarak katılır. O zamana kadar gerek radyo sanatçılarının gerekse Muzaffer Sarısözen’in bilmediği bir tavır ve tezene ile (Sürmeli Tavrı) saz çalıp türkü söyleyen Tüfekçi, radyonun en parlak simaları arsında yer almıştır.

    1953 yılında Ankara Radyosunda açılan sınavda başarı göstererek Yurttan Seslerin daimi korosunda çalmaya başlar. 1959 yılında İstanbul radyosuna naklen atanır. 1964 yılında Türk Halk Müziğinden sorumlu Türk Müziği şube müdür yardımcılığına, 1972 yılında ise TRT Müzik Dairesi Türk Halk Müziği Müdürlüğü’ne atanır. 1974 yılında ise TRT Müzik Dairesi Başkanlığına (vekaleten) getirilir. 1976’da bu görevden istifa eder. Aynı yıl İstanbul Türk Müziği Devlet Konservatuarı’nın kurucu üyeliğini yapan Tüfekçi bu okulda, yönetim kurulu üyeliği, başkan yardımcılığı, bölüm başkanlığı ve danışma birimi üyeliğinde bulunur. Yine aynı okulda Bağlama, THM Solfeji, THM Bilgileri ve Bölge Tavırları derslerini okutur.
    1976’da TRT’den ayrılarak Devlet Konservatuarı Türk Musikisi Bölümü kurucuları arasında yeralıp öğretim üyeliği görevini üstlendi. Bilinen birçok sanatçıya dersler verdi.

    Solo ve toplu programlarda bağlama çalmayı ise önce Ankara Radyosunda sonra da İstanbul Radyosunda sürdürdü. Bunun dışında »Ozanlar ve Bölge Sanatçıları«, »Oyunlarımız Türkülerimiz«, »Türkülerin Dili«, »Halk Ozanları Geçiyor« gibi açıklamalı radyo programları hazırlayıp sundu. Ayrıca başka ülke radyo ve televizyonları için de benzer programlar hazırladı.

    Çeşitli araştırmalar yaptı, yazılar yazdı halk müziğine ilişkin. Değişik ansiklopedilere katkıda bulunan Tüfekçi'ye Folklor Araştırma Kurumu tarafından »1985 İhsan Hınçer Türk Folkloruna Hizmet Ödülü« ve Kültür Bakanlığı tarafından 1991 yılında devlet sanatçı ödülü verildi.

    Nida Tüfekçi, Neriman Tüfekçi’yle birlikte »Memleket Türküleri« (1963) adlı bir kitap yayımladı.
    Türk folklorunun müzik ve oyun dallarında yurt içinde ve yurt dışında seçkin bir yer edinmiş, kültürümüze yapmış olduğu katkılarla halk müziği dünyasına damgasını vurmuş olan Mehmet Nida Tüfekçi 18 Eylül 1993 Cumartesi günü yaşama veda etmiştir.
    ************************************************** ************************************************** ***

    Muzaffer Sarısözen

    Muzaffer Sarısözen

    1899 - 4 Ocak 1963. Sivas’ta doğdu. İlkokulu Sivas’ta bitirdikten sonra, lise öğrenimine Sivas’ta başladı. Ancak öğrenimini tamamlamadan Sivas Valiliği tarafından müzik öğrenimi görmesi için İstanbul Belediye Konservatuarına gönderildi. Burada 4 yıl öğrenim gören Sarısözen, bir süre, konservatuar müdürü Yusuf Ziya Demircioğlu’yla birlikte folklorla ilgili çalışmalar yaptı. Daha sonra Sivas’a gelerek, önce öğretmen okulunda, sonra da lisede müzik öğretmenliği yaptı. Öğretmenliği sırasında, bir yandan da halk müziği ve oyunlarıyla ilgili derleme çalışmalarını sürdürdü.

    Halk oyunlarından halaylarla ilişkin ilk yazılar Sarısözen’in imzasıyla 1930’lu yıllarda bazı gazete ve dergilerde yayımlanmaya başladı.

    Sivas’ta öğretmenliği sırasındaki çabalarından dolayı Milli Eğitim Bakanlığı yetkililerince 1938 yılında Ankara Devlet Konservatuarı (Ankara Musiki Muallim Mektebi) folklor arşivine atandı.

    1937-1951 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Türkiye’nin birçok yöresinde derleme çalışmaları yapıldı. Bu derlemelerin çoğuna katılan Sarısözen, derlenen bu türkü ve ezgilerin arşivde bir düzen içinde saptanması, korunması ve değerlendirilmesini sağladı.

    Muzaffer Sarısözen’in Türkiye’deki folklora katkısı, türkü ve oyun havalarının derleme ve notaya alınmasından başka, Türkiye düzeyinde yaygınlaştırılması, tanıtılması konusunda oldu.

    Halk müziğiyle ilgili radyo yayınları Sarısözen’in 1938’de Ankara’ya gelmesiyle, önceleri birer ikişer solo program olarak sürmüş, Milli Musiki Sanatkarları Kolu adıyla Türk Halk Müziği ve Klasik Türk Müziği birlikte yürütülmüştür. Halk müziği yayınlarının dikkatle dinlenmeye başlandığı 1938-1941 yılları arasında, müzik yayınları şefi Mesut Cemil Sel, halk müziğinden sorumlu şef yardımcısı ise Sarısözen’di. Sarısözen, o yıllarda Ankara Radyosuna gelip zaman zaman programlar yapan yöre sanatçılarını biraraya getirip ilk halk müziği programlarını başlattı.

    1940 yılından sonra zamanla artan halk müziği yayınları 1941 yılının sonlarına doğru Sarısözen yönetiminde »Biz Türkü Öğreniyoruz« ve »Yurttan Sesler« adı altında Klasik Türk Müziği korosundan ayrılarak yayınlarını sürdürmeye başlamıştır. Bu topluluk elemanlarının sayıları gün geçtikçe artmış, böylece Türkiye Radyolarının ilk Yurttan Sesler Korosu, Muzaffer Sarısözen’in öncülüğünde resmen kurulmuş oldu. Bu gelişmeyi çağdaş halk müziğindeki birinci kopuş ve yeniden yapılanma olarak adlandırmak yerinde olur.

    1953 yılında İzmir Radyosu, 1954 yılında İstanbul ve daha sonraki yıllarda da Erzurum Radyosu Yurttan Sesler Korosu kurulmuştur. 1940’lı yıllarda radyolarda 5-10 kişiyi geçmeyen halk müziğine gönül veren profesyonellerin sayısı bugün binlere ulaşmış durumda.

    Muzaffer Sarısözen, bugün sesini ve sazını dinlediğimiz birçok sanatçının öğretmeni olup, ilk Ankara’ya gelişinde Ankara Devlet Konservatuarı Folklor Arşivi’ndeki görevi sırasındayken başlattığı tarih ve halk oyunları öğretmenliğini uzun yıllar sürdürerek, pekçok öğrencinin bu alanda yetişmesini sağladı. Türkiye’nin birçok yöresinde Mahmut Ragıp Gazimihal, Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Halil Bedii Yönetken, Nurullah Taşkıran ve Rıza Yetişen’den oluşan derleme ekibiyle birlikte on binlerce türkü ve öykü derledi. Bunların binden çoğunu Muzaffer Sarısözen notaya aldı, değerlendirdi.

    Türkiye’de az sayıda yapılan halk müziğine ilişkin basılı yayınların başında, 1926’da İstanbul Belediye Konservatuarının yayımladığı 14 defter durumundaki »Anadolu Halk Şarkıları« adlı kitapların dışında önemli bir yayın olarak, Sarısözen’in 1941 yılında yayımladığı »Seçme Köy Türküleri« adlı kitabı gelmektedir.

    Sarısözen daha sonra, 1952 yılında »Yurttan Sesler«, 1962 yılında günümüzde halk müziği ile ilgili önemli bir kaynak olan »Türk Halk Musikisi Usulleri« adlı kitabını yayımladı.

    Sarısözen, ilk Türk Halk Müziği toplu çalışmalarına başladığı yıllarda bağlamaların ses perdelerinin eşit olmasını sağlamaya çalışıp, koma seslere ayrı numara verdi.

    1949-50 yıllarında İtalya ve İspanya’da yapılan halk oyunları şenliklerine Türkiye’den ilk kez halk oyunları ekipleri Sarısözen’in başkanlığında gönderildi ve büyük başarı sağladı. 1952 yılında bir bankanın kurduğu halk oyunlarını yayma ve yaşatma kurumunda da önemli görevlerde bulundu.

    Özellikle halk müziğine ilişkin görüşlerini çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlayıp, genç kuşağı halk müziğinin derlenmesi, araştırılması ve tanıtılması konusunda özendirmeye çalıştı.

    Ankara'da öldü ve orada toprağa verildi.
    ************************************************** ************************************************** *

    NEŞET ERTAŞ (Bozkırın Mızrabı)

    Neşet Ertaş
    Bilemedim Kıymatını Kadrini
    Hata Benim Günah Benim Suç Benim
    Eliminen İçtim Derdin Zehrini
    Hata Benim Günah Benim Suç Benim

    Sana Karşı Benim Bir Sözüm Yoktur
    Haklısın Sevdiğim Kararın Haktır
    Garibim Derdimin Dermanı Yoktur
    Hata Benim Günah Benim Suç Benim

    Neşet Ertaş 1943 yılında Çiçekdağı'na bağlı eski adıyla ABDALLAR yeni adıyla GIRTILLAR köyünde doğdu. 7 kardeşi olan Neşet Ertaş ailenin 2. çocuğudur ve kardeşlerinden müzikle ilgilenen yoktur. 5-6 yaşlarında bağlama ve keman çalmaya bağlayan Neşet Ertaş babası Muharrem Ertaş ile birlikte gittikleri düğünlerde babasına kemanla eşlik ediyordu. Geçimlerini düğünlerde aldıkları paralardan temin eden Ertaş'lar birlikte 8 yıl Kırşehir, Nevşehir, Niğde, Kırıkkale, Keskin, Yerköy, Kayseri, Yozgat ve köylerini gezerek bu işi sürdürdüler. Neşet Ertaş bu işlerle uğraşmaktan okula da hiç gidememiştir.

    14 yaşında çalışmak için İstanbul'a giden Neşet Ertaş'ın iş bulması kolay olmadı. Karın tokluğuna çalışacağı bir işe dahi razı olan sanatçı bir gün Şençalar Plak adında bir şirkete gider. Şirketin sahibi olan Kadri Şençalar Neşet Ertaş'ı dinler ve çok beğenir. ''Neden Garip Garip Ötersin Bülbül'' adlı ilk plağı 1957 yılında Şençalar plak tarafından piyasaya çıkarılır. Neşet Ertaş bu arada Beyoğlu'nda da bir gazinoda sahneye çıkmaktadır.

    2 yıl İstanbul'da çalışan Neşet Ertaş daha sonra Ankara'ya gelir ve sahne hayatı burada devam eder. Ankara' da çalıştığı gazinoda Leyla isminde bir kızla tanışır ve hemen evlenirler. İki kız bir erkek çocukları olur. Ama bu evlilik mutlu sürmemektedir. Neşet Ertaş bu arada askere gider. 1962'de İzmir Narlıdere'de askerliğini yapan Neşet Ertaş askerlik dönüşünde Leyla Ertaş ile süren 7 yıllık evliliğini bitirip ayrılır. Plak üzerine plak yapan Neşet Ertaş konserleriyle de bir çok şehri 6-7 defa gezdi. Beste ve plaklarıyla çok meşhur olan Neşet Ertaş her yerde aranan bir sanatçı olmuştu. Özellikle orta Anadolu düğünlerinin değişmez sanatçısıydı. Neşet Ertaş düğünlerdeki içkili sofraların sayesinde alkolün dozunu da artırmıştı. Dolayısıyla sıhhati de bozulmaya bağladı ve 1978 yılında parmakları felç oldu. Müzisyenlikten başka mesleğide olmadığı için işsiz ve parasız kaldı. Çok perişan bir hale gelen Neşet Ertaş tedavi olacak parayı dahi bulamadı. Çareyi 1979'da Almanya'da bulunan kardeşinin yanına gitmekte bulan Neşet Ertaş, tedavisini de orada yaptırdı. Eşinin yanında olan 3 çocuğunu da daha sonra yanına aldıran sanatçı mesleğine de Almanya'da tekrar başladı. Türklerin bulunduğu yerlerde gazino ve düğün salonlarında çalıp söylemeye başladı.

    Kaset ve sahne çalışmalarına Almanya'da devam eden sanatçı kendisi okula gidemediğinden dolayı çocuklarının okumaları için elinden geleni yaptı. 1 Oğlu 2 Kızı olan sanatçı ; oğlunu hem üniversitede okutmakta hem de iyi bir müzisyen olarak yetiştirmektedir. Evli olan kızı da eşiyle birlikte üniversitede öğrenim görmektedirler.

    Neşet Ertaş'a babasının hayatı ve sanatı ile ilgili bir soruya;
    "Babam Kırşehir'den çıkmış, Keskin"e gelmiş, anamınan evlenmiş. Çiçekdağı'nın Gırtıllar eski adıyla Abdallar köyü denilen 20 haneli küçük bir köye gelip yerleşmiş. Ben o Abdallar yeni adıyla Gırtıllar köyünde dünyaya gelmişim.

    Babam sazıynan sesiynen tanınmış engin gönül , hoşgörüsüynen sevilen bir sanatçıydı. Saz çalmasını Yusuf Usta'dan öğrenmiş. Geçinmemizi sazıyla temin ederdi. Anamı Keskin'den almış, kendisi Kırşehir'li olmasına rağmen uzun yıllar Keskin'de kalmış, Hacı Taşanı yetiştirmiş. Kırıkkale ve Yozgat'ın köylerini, İç Anadolu'nun birçok köylerini sazı omzunda gezmiş, her yerde türküler avazlar bırakmış. 5-6 yaşımda babam beni yanına aldı. Gittiği yerlere beni de götürürdü. Birlikte 8 yıl Yozgat, Kayseri, Niğde, Nevşehir, Kırıkkale, Keskin ve Yerköy'ü köyleriyle beraber gezip düğün çalardık. Geçimimizde
    verilen bahşişlerden olurdu.

    En sonunda Kırşehir'e gelmiş 1980 de mi 1981 de mi rahmete kavuşmuş oldu." şeklinde cevap vermiştir. Neşet Ertaş'a bağlama çalmaya kaç yaşında başladığını sorduğumuzda ise; "Ben dünyaya geldiğimde sazı göbeğime koymuşlar'' şeklinde cevap vermiştir. Bağlama öğrenmesinde babasının çok etkisi ve emeği olduğunu söyleyen sanatçı, Bayram Aracı, A. Gazi Ayhan, Refik Başaran gibi bağlama ustalarını da çok beğenerek dinlediğini ifade etmektedir. Sanatçı; bir bağlamada hangi özellikleri arıyorsunuz? şeklindeki sorumuza ;
    "Oyma saz ve çok perdeli olsun." diye cevap vermiştir.

    Bağlamalarını da oyma tekne yapan ustalara yaptırmayı tercih eden sanatçı, bağlamalarına da 7 tel takıp, kendi sesine göre akort yaptığını söylemektedir.

    Sanatçının bağlamasından duyduğumuz bazı sesleri, başka bağlamaları dinlediğimizde duyamamaktayız. Sanatçı bunun nedenini bağlamasındaki perde ayarlarını kendisinin yapmasından dolayı meydana gelen bir farklılık olduğu ifade etmektedir.

    Sanatçı bestelerini, sôz ve müziği aynı anda düşünerek yaptığını, şimdiye kadar kaç bestesi ve kaseti olduğunu hatırlayamadığını ve kendi eserlerini en iyi icra eden sanatçıların da Gülşen Kutlu, Nezahat Bayram, Neriman Altındağ Tüfekçi olduğunu söylemektedir.

    Neşet Ertaş'a bir çok eserlerinde adını kullandığı ve ona türküler yaktığı Leyla'nın kim olduğunu sorduğumuzda;
    "Eski eşim ve çocuklarımın anası Leyla Ertaş'tır. Ama ayrıldıktan sonra türkülerimde Leyla ismini artık kullanmıyorum."diye cevap verdi. Neşet Ertaş, kendisine ait türkülerin son kıtalarında "GARİP'' mahlasını kullanmaktadır. Kendisi bunun nedenini şöyle açıklamaktadır.
    "Soyadı yokken bize Garipler derlermiş. Gerçektende biz garip, yani ezilmiş, hor görülmüş, Abdal diye nitelendirilmiş, aşağılanmışızdır. O gariplik bende kaldığı için garibim diyorum. Sanatçı BOZLAK'ın tanımını da Feryattır, Ağıttır." olarak yapmıştır.

    Neşet Ertaş'a ilk plağını yapmasında maddi ve manevi yardımı olanları sorduğumuzda;

    "Kadri Şençalar'dır. Kendisi benimle çok yakından ilgilendi, bana plak okuttu. Beyoğlu saza götürerek bana proğram aldı ve onun sayesinde sahne hayatım başladı." diye cevap verdi. Sanatçı şimdiye kadar sazı ile hiç bir sanatçıya eşlik etmediğini, sadece tek olarak çalıp söylemeyi tercih ettiği söyledi.

    Neşet Ertaş önceki bestelerinin çoğunda sevgiliye duyulan aşk ve özlem konularını işlemişti. Son kasetlerindeki (Nerde ne arıyorsun, Yolcu, Şirin Kırşehir, Benim Yurdum) bestelerinde ise insanlara belli mesajlar veriyor. Allah aşkı, insan hakkı ve sevgisi, ana ve babaya duyulan özlem, ilim ve cehalet, memleket hasreti, ölüm gibi. Sanatçı bunun nedenini şöyle açıklıyor:

    "Aşık Veysel in de dediği gibi benim sadık yarim gara topraktır. Gözünen görülen, e!inen tutulan, yediğimiz içtiğimiz, canımız topraktır. Bu toprağın en güzeli insandır, insanların en güzeli de anamız ve yarimizdir.
    İnsanı seven insan; Hakkı sever, bizde o Hakkın aşığıyız. Şüphesiz ki ölmez, yitmez, yemez, içmez, solmaz bir tek Allah' tır. Allah hepimizi eşit yaratmış. Haksızlık, cana gıyma, düşük görme olmasın. Allah'tan geldik Allah'a gideceğiz. Cehalete hatırlatabildimse mutluyum."
    Türkiye'de konserler vermeniz için teklifler yapılıyordur. Bu teklifleri nasıl karşılıyorsunuz? sorumuza sanatçı şöyle cevap verdi:
    "Kabul etmiyorum. Çünki; kırk yıl o garip vatandaşlarımın ekmeğini yedim. Tekrar konser verip onların cebindeki ekmek paralarını alamam. Ama onlara televizyondan bedava konser veririm."

    Neşet Ertaş Türkiye'de halk müziğinin şu andaki yeri hakkında şöyle düşünüyor:
    "Halk müziği ölümsüzdür. Yeter ki yürekten okuyan, yürekten çalan olsun. Şu anda çalan olsun okuyan olsun verimlilik göremiyorum."
    Halk müziğine büyük emeği geçmiş bir sanatçı olarak TRT ve Kültür
    Bakanlığı'nın size gösterdiği ilgiden memnunmusunuz? diye sorduğumuzda:
    "Hayır memnun değilim. Muzaffer Sarısözen 14 yaşımda iken beni mektupla çağırır, misafir olarak çaldırır, okuturdu. Daha sonra imtihanla mahalli sanatçı olarak radyoya girdim. 23 sene her ay 2 proğram yapardım. Halk müziği yöneticilerinden çok bencil insanlar vardı. Beni çıkardılar, istediğim gibi çaldırıp söyletmediler. Bende terk ettim." diye cevap verdi.

    Eserlerinden birkaç kesit;
    Neredesin Sen

    Şu Garip Halimden Bilen İşveli Nazlı,
    Gönlüm Hep Seni Arıyor Neredesin Sen.
    Tatlı Dillim Güler Yüzlüm Ve Ceylan Gözlüm,
    Gönlüm Hep Seni Arıyor Neredesin Sen.

    Sinemde Gizli Yaramı Kimse Bilmiyor,
    Hiç Bir Tabib Su Yarama Merhem Olmuyor.
    Boynu Bükük Bir Garibim Yüzüm Gülmüyor,
    Gönlüm Hep Seni Arıyor Neredesin Sen.

    Gönül Dağı

    Gönül Dağı Yağmur Yağmur Boran Olunca
    Akar Can Özümden Sel Gizli Gizli
    Bir Tenhada Can C:-):-):-):-):-) Bulunca
    Sinemi Yaralar Yar Oy Yar Oy Dil Gizli Gizli

    Dost Elinden Gel Olmazsa Varılmaz
    Rızasız Bahçanın Gülü Derilmez
    Kalpten Kalbe Bir Yol Vardır Görülmez
    Gönülden Gönüle Yar Oy Yar Oy Yol Gizli Gizli

    Seher Vakti Garip Bülbül Öterken
    Kirpiklerin Oku Yar Yar Cana Batarken
    Cümle Alem Uykusunda Yatarken
    Kimseler Duymadan Yar Oy Yar Oy Gel Gizli Gizli

    Evvelim Sensin

    Cahildim Dünyanın Rengine Kandım
    Hayale Aldandım Boşuna Yandım
    Seni İlelebet Benimsin Sandım
    Ölürüm Sevdiğim Zehirim Sensin
    Evvelim Sen Oldun Ahirim Sensin

    Sözüm Yok Şu Benden Kırıldığına
    İdip Başka Dala Sarıldığıma
    Gönülüm İnanmıyor Ayrıldığına
    Gözyaşım Sen Oldun Kahirim Sensin
    Evvelim Sen Oldun Ahirim Sensin

    Garibim Can Yıkıp Gönül Kırmadım
    Senden Ayrı Ben Bir Mekan Kurmadım
    Daha Bir Gönüle İkrar Vermedim
    Batınım Sen Oldun Zahirim Sensin
    Evvelim Sen Oldun Ahirim Sensin
    ************************************************** ************************************************** *

    Neşet Ertaş ile bir söyleşi

    - Neşet baba, türkülerinizi diğer aşıklar gibi neden kendi adınızla söylemediniz?
    - Bu bizim yaşamımızdaki o baskılardan, şuuraltından doğan aşağılanmışlığın ve ezikliğin içinde oluşumuzdan doğuyor. Bunu babama sordum, o da, 'Ah oğlum, söylenecek söz çok, ama sarf edecek yer yok' dedi. Hiç unutmam bu sözünü babamın. Daha sonra babama, 'Birşeyler söylemek istiyorum. Ne diyeyim sonunda?' dedim. Anladı rahmetlik. 'Bize 'Garipler' derler oğlum' dedi. Onun için türkülerimin sonunda bir 'garip' sözcüğü yer alır.

    - Eserlerinizi seslendirenler size telif ödediler mi?
    - 'Telif Hakları Kanunu' çıkalı iki sene oldu. Türkülerimizi okumak isteyenler arıyor. Ama 'anonim' şeklinde okuyanlar gene okuyor.

    - Bu hırsızlık değil mi?
    - Baamı soruyorsunuz bunu?

    - Kime sorayım?
    - Televizyonlarda gorüyorum, bizim bozlaklarımızı, türkülerimizi çalıp söyleyenler, adımızı anmamak için ellerinden ne geliyorsa onu yapıyor.

    - Aşıklığın yasası peki?
    - Aşıklığın yasası aşıktır. Aşkı tanıyan Hak'kı tanır. Hak'kı tanıyan haksızlık yapmaz ki! Onlar Hak'kı tanımıyorlar ki, haksızlık yapıyorlar.

    - Yıllarca sizi 'Abdal', 'Çingene'diye aşağılayanlara sözünüz?
    - 'Abdalız' ama 'Çingene' değiliz


    Dünya cennettir insana
    Eşit olsun sana bana
    Kıyılmasın hiçbir cana
    Analar ağlamasın.

    xxx

    İsterim ki bu dünyada
    Hiç kimse cahil kalmasın
    Okusun ilmin kitabını
    Cahilden akıl almasın

    xxx

    Gendi gendini yedenlere
    İlim tahsil edenlere
    İlime doğru gidenlere
    Cahalet mani olmasın

    xxx

    İlim edenler nurlaşıyor
    İlim etmeyen körleşiyor
    İliminen dünya birleşiyor
    Söyleki neden olmasın


    - Almanya'da 23 yıl süreyle Türk kültürüne yaptığınız katkılardan dolayı, sizi kutlamayı akıl eden yetkiliye rastladınız mı hiç?
    - Öyle özel bir ilgi görmedim. Tabii görmem de şart değil. Ben halk sanatçısıyım, halkınan ilgiliyim. Ben onlardan uzağım, onlar benlen.

    - Babanız dışında sizi etkileyen sanatçı oldu mu?
    - Ben babamdan etkilendim.

    - Peki 53 yıl boyunca aynı çizgide çalıp söylemek zor olmadı mı?
    - Efendim zor olacak birşey yok, çünkü babamın duyguları bana yetti .

    - Aşık Mahsuni Şerif'ten etkilendiniz mi?
    - Ben Mahsuni'den etkilendim. Ama şahsen dövüşürdük biz onunla.

    - Neyi bölüşemezdiniz?
    - Tarlayı bölüşemezdik de... Ama ben Mahsuni'yi severim. O, gerçekten bilen ve gerçeği bilen bir ozan.

    - Yaşar Kemal neden size 'Bozkırın Tezenesi' dedi?
    - 1968'de Almanya'dan gelirken kaza yapmıştık Yugoslavya'da. Orada hapishaneye düşmüştüm. Hapishanedeyken Yaşar Kemal bana bir kitabını gönderdi. Üstünde de 'Bozkırın Tezenesi'ne geçmiş olsun'diye bir not vardı. Bir tek Yaşar Kemal'den geldi o not. Başka da hiç kimseden gelmedi!

    - 'Bozkırın Tezenesi' olarak Arif Sağ'ın, bağlamanın sapını kısaltmasına sözü nedir?
    - Şimdi Musa gardaş, Aşık Veyselimizin parmakları işlemezdi. Bir yerden tutardı, o böyle şiirlerini okurdu. Arif olsun, Musa olsun 'bağlama düzeni'nden çok tatlı nağmeler verdiklerini izliyorum. Ama şurda bir gerçek var.

    - Nedir?
    - Bu bağlama düzeninde avucunun içindeki dört perdeyi çok güzel kullanıyorlar. Hem de öğrenciler çok çabuk öğreniyorlar. Ama o orda kalıyor. Artı bir başka melodi çal diyecek olsan, çalamayacak. İsteği ve hevesi orda bitecek. Bırakacak o.

    - Çüzüm?
    - Bu 'tambura düzeni' dediğimiz re perdesinden tutulursa, re perdesi kainattaki bütün müziklerin hepsine hükmedebiliyor.

    - Bozlak nedir?
    - Bozlak bir feryattır Musa gardaş, feryat. Yani derdini isyan ediyor.

    - Geriliklerimize sözünüz?
    Gözleri kör değil kulağı sağır
    Bütün kainatı bilmekte insan
    Hayvan cehennemde cezası ağır
    Huriler içinde cennette insan

    xxx

    Cennettir bu dünya insan olana
    Cehennem de burda hayvan olana
    Gönül haktır gıymatini bilene
    Onu saygıyla almakta insan

    - Bayram Bey'in size ilişkin kitabını okudunuz mu?
    - Şöyle bir karıştırdım. Babam hiçbir türküsü için 'benim' dememiştir. Ama ben biliyorum ki iki tane türküsünü benim için söylemiştir. Bayram Bey, o türküler için 'anonim' diye yazmıştır.

    - Hangileri?
    - Biri 'Neden garip garip ötersin bülbül?' Bir de onun bir başka bülbül türü vardır. 'Bilmem neden böyle soldun/ Niye düştün zara bülbül?'

    - 'Zahidem Türkünüz' için, 'maya' diyorsunuz. Bozlak ile maya arasındaki fark?
    - Şimdi bozlak sınırsız bir feryattır. Onun ölçüsü yoktur. Bozlak'ın küçüğü uzun havadır. O ölçülüdür. Uzun havanın küçüğü de 'maya'dır.

    - Babanızın yanında bozlak söyleyememenizin nedeni?
    - Ben babamı aşamazdım, mümkün değil. Yani babamın bozlaklara verdiği feryadı ve ruhu veremezdim.

    - TRT'de olduğunuz dönemde türkülerinizi engelleyenler oldu mu?
    - TRT Ankara THM Şube Müdürü Nida Tüfekçi, bencilliğinden dolayı türkülerin gırtlağını boğanlardan birisiydi. Eğer türkülerin gırtlağı zamanında boğulmasaydı, türküler bu kadar gecikmezdi su yüzüne çıkmaya. Nida Tüfekçi önce Aşık Veysel'in, sonra da benim ve benim gibi ozanların türkülerini radyodan, radyo arşivinden çikardı. Sonra ben radyoyu terk ettim.

    - 'Her an gözümde perdesin/Nere baksam sen ordasın/Mevlam ayrılık vermesin/Gökte uçan kuşa Leylam', türkünüzdeki Layla'yı hâlâ arıyor musunuz?
    - Leyla gönülün sultanıdır. Leysa'sız insan bir guru ağaç gibidir. Leyla olmasa, bahçenin rengi olur mu?

    - Kim bu Leyla peki?
    - Bütün hanımlar için söylüyorum bunu. Bütün hanımlar Leyla.

    - Aşıkların dilindeki 'iman?'
    - İman bence sevgidir.

    - Nasıl bir sevgi?
    Gece gündüz baharımda yazımda
    Arıyordum onu hayli zamandır
    Şu benim özümde benim gözümde
    Sevişmek ibadet, sevgi imandır

    - Ayrım yapanlara sözünüz?
    Dünya cennettir insana
    eşit olsun sana bana
    kıyılmasın hiç bir cana
    anaları ağlamasın

    xxx

    Can yakmadan atom gücü
    birleşsinler tüm bilimci
    dilerim olsun sahici
    dünyada silah kalmasın

    xxx

    Gendini bilen bunu anlar
    çünkü haktır bütün canlar
    yardımlaşsın tüm insanlar
    dünyada fakir kalmasın

    xxx

    Bir Garib'im, budur derdim
    Tüm dünyayı ben de gördüm
    İsterim ki benim yurdum
    Dünyadan geri kalmasın
    ************************************************** ************************************************** **

    Ercişli Emrah

    Ercişli Emrah
    XVII.yy’ın ilk yarısında yaşadığı sanılan Ercişli Emrah, Erciş kalesine bağlı bir Karakoyunlu köyü olan Ergans’ta doğmuştur. Erciş kalesinin başı Miroğlu’nun sazcısı Âşık Ahmet’in oğludur.

    Genç yaşta Miroğlu’nun kızı Selvihan’a âşık olarak sevgilisinin ardından İran ve Azerbaycan’ın batı kesimlerini gezmiş, gördüklerini duru bir Türkçeyle anlatmıştır.

    Bugün ben bir güzel gördüm

    Bugün ben bir güzel gördüm
    Bakar cennet sarayından
    Kamaştı gözümün nuru
    Onun hüsnü cemalinden

    Salındı bahçeye girdi
    Çiçekler selama durdu
    Mor menekşe boyun burdu
    Gül kızardı hicabından

    Bahçenin kapısın açtım
    Sanırsın cennete düştüm
    Yar ile tenha konuştum
    Bir gül aldım yanağından

    Bahçenin kapısı güldür
    Yanında öten bülbüldür
    Emrahda bir edna kuldur
    Bağışla geç günahından

    Bir yigit gurbete çiksa

    Bir yigit gurbete çiksa
    Gör basina neler gelir
    Silasi fikrine düser
    Yas gözüne dolar gelir

    Kalemnen çekilmis kaslar
    Gözümden akittim yaslar
    Yuvasin terk eden kuslar
    Yuvam diyer döner gelir

    Uca daglarin basindan

    Uca daglarin basindan
    Perim güle güle gelir
    Ondört onbes nazeninnen
    Elin vermis ele gelir

    Yeriyip terliyip izi
    Humarlanip ala gözi
    Deriptir deste nergizi
    Terin sile sile gelir

    Emrah diyer üç-ce bayram
    Olam gözlerine hayran
    Ya maraldir ya da ceyran
    Düsüp çölden çöle gelir

    Emrah diyer servi boyun
    Hürü melem midir soyun
    Sürüden ayrilan koyun
    Kuzum diyer meler gelir.
    ************************************************** ************************************************** **

    Muharrem Ertaş

    >Muharrem Ertaş

    Muharrem Ertaş , 1913 yılında Yağmurlubüyükoba Köyünde doğdu.
    Henüz 7-8 yaşında iken ilk bağlama derslerini aldığı dayısı Bulduk Ustadan sonra, Muharrem Ertaş’ ın asıl ustası Yusuf Ustadır. Yusuf Usta yöresinin anonim ezgilerinin yanı sıra, daha çok Toklumen’li Aşık Sait’in (1835-1910) şiirlerini ustaca çalıp söyleyen ve bütün bunları

    Muharrem Ertaş’a da öğreten yörenin en ünlü saz ustalarından biridir.

    Ömrünün neredeyse tümünü çalıp çağırarak geçiren Muharrem Usta’nın son evliliğinden Ekrem, Ali, Muharrem ve Cemal adlarında dört çocuğu daha olur ve ömrü, yöresel tabirle sekiz baş horantaya ekmek parası kazanmak uğruna son derece zor ve kötü şartlarda çalışıp çırpınmakla geçer.

    ÖLÜMÜ : Bu dünyada 71 yıl yoksul , kendi halinde ve sessizce yaşayan Muharrem Ertaş, 1984 yılının 3 Aralık günü yine sessiz bir şekilde vefat etti.

    NEŞET USTANIN BABASI MUHARREM ERTAŞ VEFAT EDİNCE ONU İÇİN YAZDIĞI BOZLAK:

    NEYLEDİN DÜNYA
    Aydost deyince yeri göğü inleten
    Muharrem usta'ydı bunu dinleten
    Gönül kırmazdı bilerekten,bilmeden
    İnsan velisini neyledin dünya

    Sazını çalarken kendinden geçen
    Gönülden gönüle kapılar açan
    Aşkın dolusunu nefessiz içen
    Gönül delisini neyledin dünya

    Garibim babamdı muharrem usta
    Bilirim aşıktı sevdiği dosta
    Sazımın emaneti.." diyen en son nefeste
    Sazın ulusunu neyledin dünya
    ************************************************** ************************************************** **

    Halil Söyler

    Zaralı Halil (Halil Söyler)

    Bir bulut kaynıyor Sivas elinden
    Ucu telli mektup geldi yarimden
    Karlı dağlar ne olur ne olur
    Asker ağam gelse yaralarım ey olur


    Zaralıların radyodaki türkü programlari sırasında defalarca "İşte Halil Emminin türküsü!" diye birbirlerine hatirlatmalarina sebep olan Halil Söyler Zara'nın yetistirdigi en meshur sahsiyetlerden birisidir. Zarali Halil 1906 yılında zayıf bir çocuk olarak dünyaya gelir. Ömür boyu yakasını bırakmayan bu çelimsizlik nedeni ile İnce Halil olarak da bilinmistir. Önce annesini sonra da babasını kaybedince ondört yaşında Sivas'ta Yetistirme Yurduna yerlestirilmistir. Burada baglama çalmayı ögrenmiştir.

    Müzik formasyonunda Sivasli Hafiz Halid, Feryadi Hakki ve Divrikli Nuri (Üstünses) önemli rol oynamışlardır. Daha sonra ustalik zamaninda devrinin diger ünlü isimleri Malatyalı Fahri, Erzincanlı Şerif ve Diyarbakırlı Celal ile meşk etmistir. Odeon plaklarına okuduğu ilk eser, Celal Güzelses'in "Kara Gözler" adlı hoyratıdır.

    Zarali Halil'in eserlerini radyoda Neriman Altındağ, Nermin Yapar, Zehra Bilir gibi sanatçılar icra etmislerdir. Zaralı Halil 15 Ocak 1964 yılında vefat etmiş, geride eşi Kamer Hatun ve sekiz çocugunu bırakmıştır.


    Karlı daglar karanlığın bastı mı?(U.H.)

    Karli daglar karanligin basti mi?
    Kahbe felek ayriligin vakti mi?
    Karli daglar ne olur ne olur
    Asker agam gelse yarelerin ey olur

    Bir bulut kayniyor Sivas elinden
    Ucu telli mektup geldi yarimden
    Karli daglar ne olur ne olur
    Asker agam gelse yaralarim ey olur

    Allah su askere ömürler vere
    Tezkeresin alip geriye döne
    Karli daglar ne olur ne olur
    Asker agam gelse yaralarim ey olur

    Çaya indim çağlarım

    Çaya indim çağlarım
    Yar yar diye ağlarım
    Yarim ısıtma tutmuş
    Ben ısıtma bağlarım

    Çaya indim taşı yok
    Yüzük buldum kaşı yok
    Havada bir kuş gördüm
    Benim gibi eşi yok

    Çaya indim çay susuz
    Mahmur gözler uykusuz
    Ellerin yari gelmiş
    Hani bizim hayırsız
    ************************************************** ************************************************** *

    Şeref Taşovalı

    Şeref Taşlıova
    Kurumaz âşığın gözünde yaşı,
    Gurbet ellerinde, han köşesinde.
    İçinden tükenmez âhı, ateşi,
    Gurbet ellerinde, han köşesinde.

    Bu aşk ile ah çekerim inlerim,
    Bir söylerim, iki durup dinlerim,
    ŞEREF der ki böyle geçti günlerim,
    Gurbet ellerinde, han köşesinde.


    Aşık Şeref Taşlıova, 10. Nisan 1938 yılında Kars iline bağlı Çıldır ilçesinin Gülyüzü köyünde dünyaya geldi. Hacı Bey ve Nergis Hanım’ın üçüncü çocuğudur.

    Âşıklıkla ilgili bilgi ve terbiyesini, Doğu Anadolu ve Azerbaycan sahasında tanınan Çıldırlı Âşık Şenlik’in oğlu Âşık Kasım’dan aldı.

    1958-1960 yılları arasında vatani görevini tamamladı. 1964 yılında Kars Radyosu’na girerek “Âşık Programları” yapmaya başladı; bu çalışmaları radyo kapanıncaya kadar, aralıksız on yıl devam etti.

    İlk olarak 1971 yılında resmi görev ile; “Sanat Elçisi” olarak Almanya’dan başlayan yurt dışı seyahatleri, uzun bir zaman dilimi içinde tam olarak 25 kez gerçekleşti. 1987 yılında Almanya’nın Marl Belediyesi tarafından davet edildi. Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Fransa, İsviçre, Avusturya, Danimarka, Almanya, İngiltere, Singapur, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kırgızistan ve Türkmenistan gibi ülkelere gitti.

    Yurt içinde ve uluslar arası düzeyde yapılanlar da dahil olmak üzere, gittiği çeşitli organizasyonlarda; 135 madalya, 66 plaket ve 180 taktir-teşekkür belgesi kazandı.

    Şiirleri ve gelenekten gelen biri olarak kağıda döktüğü bilgileri, Türk Edebiyatı, Çağrı, Maya, Tarla, Gülpınar, Pınar, Köz, maya, Türk Folkloru, Millî Kültür, Türk Folklor Araştırmaları gibi edebiyat tarihimizde önemli yere sahip dergilerle, çeşitli antolojilerde yayınlandı. Bu arada, folklor ve halk edebiyatı üzerine yapılan sempozyum ve kongrelerde tebliğler sundu. “Gönül Bahçesi” isimli şiir kitabını Kültür Bakanlığı yayımladı. “Âşık Şeref Taşlıova, Hayatı ve Şiirleri-1” isimli kitabı yayın aşamasındadır. Türk Dil Kurumu adına Prof. Dr. Fikret Türkmen ve Nail Tan tarafından hazırlanan “Âşık Şeref Taşlıova’nın Tasnif Ettiği Hikâyeler” isimli eser de 2004 yılı kapsamında kurum tarafından basılacaktır.

    Taşlıova’nın şiirlerinin bir kısmı, Amerika Indiana Üniversitesi tarafından derlenmiştir. Almanya Berlin Üniversitesi International Instute For Tradational Music Instute tarafından yapılan çalışma sonucunda türküleri derlendi ve kitap haline getirildi. Unesco’nun 1988’de hazırladığı Dünya Sanat Dizisi’nde, Türkiye’deki âşıkları temsilen rol aldı. Birincisi 15-21 Kasım 1989’da, ikincisi 4-7 Temmuz 1996’da, üçüncüsü de 3-13 Temmuz 2003 tarihleri arasında İngiltere’de düzenlenen Uluslararası Hikaye Festivaline (International Story Telling Festival) katıldı. Buradaki icrasının sonucu olarak, 21-23 Haziran 1996 tarihinde Danimarka’da yapılan ve 24 ülkenin iştirak ettiği Vikinglerin Doğuş Günü ve Gün Dönümü Geleneği Festivali’ne ve 1996’da Singapur’a davet edildi.

    Başta TRT olmak üzere, özel radyo ve televizyonlarda yapılan çeşitli programlara katıldı. TRT tarafından hazırlanan “Ozanın Kopuzundan Âşığın Sazına” isimli programda danışmanlık yaptı. Yine aynı kurumun hazırladığı “Âşıklık Geleneği” programının metin yazarlığını yaptı. Japon NHK televizyonunun hazırladığı “İpek Yolu” ve İngiliz BBC televizyonunun yürüttüğü “İskender” (Aleksander) isimli dizilerde görev üstlendi. Alman ATT ve ZDF radyolarında, İngiliz BBC TUR radyosunda programlara katıldı.

    1991 yılında Atatürk’ün doğumunun 100. yıldönümü münasebetiyle açılan yarışmada, Müzik-San Vakfı tarafından; 1996 yılında da Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Yılın Sanatçısı” seçildi. 2000 yılında Türksav tarafından “Türk Dünyasına Hizmet Ödülü” ile ödüllendirildi.

    Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliğinin (Mesam) kurucu üyesi ve Teknik Bilim Kurulu başkanıdır.


    Eserlerinden bazıları:


    BENİM

    Bin dokuz yüz otuz sekiz
    Nisan doğum ayım benim
    Taşlıova soy adımız
    Salihgiller soyum benim

    Doğuda Serhat Kars ili
    Meşhurdur Çıldır’ın gölü
    Tabiat nakışlı halı
    Gülyüzüdür köyüm benim

    Anam Nergiz, babam Hacı
    Üç kardeşiz iki bacı
    Şeref der konuşmam acı
    Yumuşaktır huyum benim
    (Bir doksan bir boyum benim)


    HAN KÖŞESİNDE

    Kurumaz âşığın gözünde yaşı,
    Gurbet ellerinde, han köşesinde.
    İçinden tükenmez âhı, ateşi,
    Gurbet ellerinde, han köşesinde.

    Derdini anlatır, sözünü satar,
    Erkenden yol alır, menzile çatar,
    Ya hastalar, ya yorulur, ya yatar,
    Gurbet ellerinde, han köşesinde.

    Âşıklar gurbette ağlamaz neyler,
    Üç beş ahbap bulur derdini söyler,
    Türküler çağırır, muhabbet eyler,
    Gurbet ellerinde, han köşesinde.

    Gelin dostlar, benim derdim var diyer,
    Geniş dünya tek başıma dar diyer,
    Gündüz hayal eyler, gece yar diyer,
    Gurbet ellerinde, han köşesinde.

    Bu aşk ile ah çekerim inlerim,
    Bir söylerim, iki durup dinlerim,
    ŞEREF der ki böyle geçti günlerim,
    Gurbet ellerinde, han köşesinde.

    Beni

    Her gelen insanlar geçer üstümden
    Muhannet sevdiğim yol ettin beni
    Çekmeyinen kopmaz idi yaprağım
    Aşkınla bir çürük dal ettin beni

    Abdal edip diyar diyar gezdirdin
    Kayığımı ummanlarda yüzdürdün
    Peteğimi kovanımdan süzdürdün
    Yadlar sofrasında bal ettin beni

    Şeref der ki duyamadım sesin yar
    Sırmalıydı yeleğinde süsün yar
    Keşiş kızı Aslı mısın nesin yar
    Kerem gibi yaktın kül ettin beni



    Gönder

    Hasret mektubunu yazdığın zaman
    Sitem etme selamını hoş gönder
    Yanıyor yüreğim halim pek yaman
    İster dolu ister isen boş gönder

    Sana aşık olan sevgi duyandır
    Yar uğruna şirin canı koyandır
    Mektubunun iki ucunu yandır
    Üzerinde birkaç damla yaş gönder

    Gece gündüz hayal eder özlerim
    Kavuşmak çaresiz ağlar sızlarım
    İlkbaharda yollarını gözlerim
    Yaz gelmezsen sıcak sevgi kış gönder

    Şeref bir gül gibi soldu deseler
    Sıladan uzakta kaldı deseler
    Gurbet ellerinde öldü deseler
    Mezarıma iki tane taş gönder



    Güzel Görünür

    Arzu iplik sevgi nakış
    Ördükçe güzel görünür
    Gönül gözü ile bakış
    Gördükçe güzel görünür.

    Zaman ince esen yeldir
    Hayat ağaç günler daldır
    Mutluluk uzunca yoldur
    Vardıkça güzel görünür

    Tatlı söz dil arasında
    Diken var gül arasında
    Hatıra yıl arasında
    Durdukça güzel görünür

    İnsanı yaşatan hava
    Tatlı sözdür derde deva
    Herkes hayalinde yuva
    Kurdukça güzel görünür

    Şeref der ki başka yandan
    Kervanım ayrıldı handan
    Seven sevdiğini candan
    Sardıkça güzel görünür
    ************************************************** ************************************************** *

    Turabİ

    TURABİ (TÜRABİ)
    Gel gönül gidelim aşk ellerine
    Maksudun yar ise bir tane yeter
    Fikreyle kıldığın amellerine
    Heva-yı çerh ile efsane yeter

    Türabi sen özün payimal eyle
    Hak yolunda yüzün payimal eyle
    Şu fani dünyada bir hayal eyle
    Geçen geçti gelen nişane yeter

    Yaşantısı hakkında elde yeterli bilgi yoksa da; 1849'da Hacı Bektaş Tekkesi postunda oturduğunu ve 1868 yılında öldüğünü gösteren belgeler vardır. Bir şiirinde asıl adının Ali olduğunu söyler:

    Mahlasım derler Türabi, namım el- hac Ali.
    Doğduğu yerde kesinlikle bilinmiyor. Kimi kaynaklar Ankara'lı, Yanya'lı ve Koniçeli olduğunu belirtiyorlarsa da, aynı mahlas ile yazan birkaç ozanın bulunduğu sanılıyor. Divanı basılmıştır (1294/1878). Divandaki şiirlerin çoğu aruzla yazılmıştır. Heceyle olanlar da halk geleneği işlenmiştir; divan edebiyatı örnekleri pek başarılı değil. Koşuk düzeni acemicedir. Yine de Türabi, Bektaşilerin değerli ozanlarındandır. Daha çok divan şairi Fuzuli'nin etkisinde kalmıştır. (C. Öztelli ).

    On dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir Bektaşi ozanı olarak bilinen Türabi bir Bektaşi ulusu Yanbolu'lu Hacı Türabi Dede-Baba olarak tanınır. Çorum'lu Seyyid Hasan Hüsnü Dede- Baba'nın 1849'da ölümü üzerine, Hacı Bektaş dergahı postuna oturur. 19 yıl meşihat ettikten sonra, 1868'de ölür. Hacı Bektaş türbesinin girişinde sol yanda bulunan tümsek üzerinde gömülüdür.

    Bektaşi tarikatında Türabi mahlaslı yedi ozan gelip geçmiştir. Fatih dönemi erenlerinden Türabi Baba, sonra Afyon'lu Türabi Baba, on dokuzuncu yüzyılda yaşamış ve Koniça'da gömülü bulunan Yanya'lı Türabi Baba, yirminci yüzyılda yaşayan Kumluca'lı Türabi Baba, Girit'li Mustafa Türabi Baba, Süleyman Türabi Baba ve Kula'lı Mehmet Türabi Baba. (T. Koca)

    Prof. M. Fuat Köprülü, İkdam gazetesinde yayınlanan bir yazısında; Türabi mahlaslı şiirlerin, hangi Türabi'ye ait olabileceğini belirleyememiş. Ankara'lı bir Türabi'den söz etmiştir. Sadettin Nüzhet Ergun, Üniversite kitaplığı memuru Sabri beyden şu bilgiyi aktardığını yazar. Nereli olduğu bilinmeyen ve yaşam hikayesi hakkında bilgimiz olmayan Türabi'ye ait Üniversite kitaplığında bir divan bulunmaktadır. Bu divanın 240. sayfasında kendisinin Pir evi dedikleri Kırşehir dergahının Babası iken, 1868'de öldüğü yazılıdır. Bu divan yaklaşık 2800 beyitten oluşmaktadır. İçinde: 1 Münacaat, 331 gazel, 1 Tarih, 1 Naat, 2 Mersiye, 1 Sakiname, 3 Terciibend ve terkibibend, 5 Müseddes. 5 Muhammes, 20 Murabba, 23 Koşma bulunmaktadır. Bu divan harf sırasına göre dizilmiştir. Türabi, Kul Turab, Turab mahlaslarını kullanır.

    Nerede ve ne zaman doğduğu, kimin oğlu olduğu ve yaşamı konusunda bilgi yok. Abdülbaki Gölpınarlı Yanbolu'lu olduğunu belirtiyorsa da kaynak göstermiyor (AleviBektaşi Nefesleri, s: 19 ). Hacı Bektaştaki Pir evinde postnişin olduğu (1849-1850) ve orada öldüğü biliniyor.

    Atilla Özkırımlı Alevilik- Bektaşilik Edebiyatı adlı yapıtında; Halk şairleri arasında büyük bir ün kazanmış olan Türabi, daha çok aruzla ve divan geleneğine bağlı şiirler yazmıştır. Fuzuli'yi izlemeye çalışan bu tür şiirlerinin dışında heyecanla yazdığı nefesler, Bektaşi edebiyatının ortak özelliklerini taşır. 1868 yılında vefat ettiği biliniyor.
    Divanının eksik bir basımı yapıldı (1877) diyor. Çankırı'lı Aşık Ali Rıza bir şiirinde ondan sevgi ve saygıyla söz eder.

    Ali Rıza enginlerden enginim
    Sermayem yok ama gayet zenginim
    Hacı Türabi'den elim var benim
    Türab ol ey gönül engine gel gel

    Acaba bu Türabi Çankırı yakınlarında türbesi bulunan Türabi mi?
    Rahmetli Turgut Koca Türabi hakkında ayrıca şu açıklamayı da yapar: "Amerikan dergahının babası olan Recep Ferdi Baba'nın bana yolladığı (İslam Tasavvufu ve Bektaşilik) adındaki Arnavutça kitabında, Türabi mahlaslı şiirlerin yazarını, Hacı Bektaş postnişini Hacı Ali Türabi olarak göstermektedir. Bektaşilik geleneğinde de bu böyledir.

    Şimdi, Sadeddin Nüzhet Ergun'un, Sabri beyin ve Recep Ferdi Baba'nın belirlediği bu olguya biz de katılır, Türabi mahlaslı nefesleri yazan şairin, Yanbolu'lu Hacı Ali Türabi Baba olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hacı Ali Türabi Baba'nın bir divanı da Ankara Kütüphanesindedir. Al 3/26 numarada kayıtlıdır. Yine Ali Emiri kitapları arasında 656 numaralı dergide iki destanı vardır.''

    Şiirlerinde akıcı, sıcak, çekici, duru ve yalın bir dil kullanmıştır. Tarikatın tüm güzellikleriyle, inceliklerini büyük bir başarı ve ustalıkla şiirlerine yansıtmıştır. Din dışı sevgiyi bazı şiirlerinde derinlemesine ve vurgulayarak işlemiştir. Hz. Ali ve ehlibeytine duyduğu derin sevgi ve bağlılığı her an dile getirmeyi bilmiş, Hacı Bektaş Veli'nin ulu ve yetkin kişiliğinden saygıyla ve huşu içinde söz etmiştir. Tüm şiirleri toplanıp yayınlanmıştır. Aruz ve hece ölçülerini kullanmıştır. Şiirlerinden kendisini her yönden yetiştirdiği, derin bilgi sahibi olduğu, yaşama iyimser ve umut dolu bir anlayışla baktığı, Bektaşi felsefesini tüm incelikleriyle yaşayıp uyguladığı anlaşılmaktadır.

    Türabi haline şükreyle herdem
    Rıza-yı Hak gözet olagör ebsem
    Surette zillette görünürse adem
    Manada, Huda'da nimet bizimdir



    Eserlerinden bazıları:



    1
    Dedim dilber senin aslın nereli
    Konya tarafında Bor dedi bana
    Dedim aşkın ile sinem bereli
    Dermanı bulunmaz çor dedi bana

    Dedim zülfün eyle boynuma zencir
    Dedi var yıkıl git hey ihtiyar pir
    Dedim talim edip ol sen muabbir
    Bir rüya görmüşüm yor dedi bana

    Dedim ruhun ahmer yoksa al mıdır
    Dedi servi kaddim hub nihal midir
    Dedim şirin lebin söyle bal mıdır
    Şirin değil biraz şor dedi bana

    Dedim bir busecik in'am edip ver
    Dedi hışma gelip bu herif ne der
    Dedim hem yanımda birdir simü zer
    Derviş fakir sefil hor dedi bana

    Dedim kemendimdir giyusu telin
    Dedi Türabi çek sen benden elin
    Dedim seyreyleyim gerdanda halin
    İşte gözün görmez kör dedi bana


    2
    Seyid Ali Sultan himmet eyledi
    Açıldı meydana çırağ uyandı
    Münkirlerin özü gözü bağlandı
    Şulesinden Sersem Ali Baba'nın

    Taştı Kevseri bol Kızıl Deliden
    Kanmıştır aşıklar Kalubeliden
    Harici şaşırdı darbı Ali'den
    Dehşetinden Sersem Ali Baba'nın

    Mümine ezelden verildi murat
    Gerçek aşık olanların gönlü şat
    Sultanın elinden Yezitler feryat
    Dehşetinden Sersem Ali Baba'nın

    Zahide sen şöyle gezme bihaber
    Riya kaplamıştır seni serteser
    Bülbüllerin zar ü efganı biter
    Dehşetinden Sersem Ali Baba'nın

    Sadhezar Yezid'e olsun lanetler
    Müminlere daim olsun rahmetler
    Türabi' ye in'am olsun himmetler
    Dehşetinden Sersem Ali Baba'nın


    3
    Erenler serveri gerçekler piri
    Hünkar Hacı Bektaş erleriyiz biz
    Balım Sultan Abdal Musa şahımız
    Seyid Ali Sultan gülleriyiz biz

    Kaygusuz Sultan'dır bir serdarımız
    Kara donlu candır türbedarımız
    Kanber Ali Sultan şehsüvarımız
    Necef deryasının güheriyiz biz

    Sarı İsmail Hacım Sultan ulumuz
    Şah-ı Horasan'a çıkar yolumuz
    Muhammed Ali'den kokar gülümüz
    On iki tarikatın serveriyiz biz

    Türabi üçlerin birisi oldu
    Yedilerle kırklar meclise güldü
    Horasan erleri azmedip geldi
    Muhammed Ali'nin kullarıyız biz


    4
    Salma dil gemisin engine aşık
    Erenler aşkına payan bulunmaz
    Her yerde keşfetme sakın hakayik
    Anı fehmeyliyen bir can bulunmaz

    Arifin halini tarif ne hacet
    Efsane sözlerden eyle feragat
    Kande göster bana sahip keramet
    Ali çoktur Şahımerdan bulunmaz

    Muhtefi oldular alemde erler
    Kıymetsiz olmuştur ilmü hünerler
    Her kime sorarsan arifiz derler
    Benden özge baktım nadan bulunmaz


    Türabi cihanda olduk serseri
    Fehmeden kalmamış dürrü gevheri
    Kimsenin kimseden yoktur haberi
    Böyle acaip seyran bulunmaz

    5
    Bir şah ki hükmünde olmazsa muhkem
    Dağıtır askeri han üste gider
    İşinin tedbirin bilmeyen adem
    Şaşınr tedbiri yan üste gider

    Hakikatsiz adem ne bilir kıymet
    Deratı devlette bulunmaz kudret
    Bir mert ki namerde ederse hürmet
    Zayi olur emek, nan üste gider

    Varıp boyun eğme namert payine
    Mevla gazap eder kalbi haine
    Akıllı Türabi uyma laine
    Şaşırtır tedbirin can üste gider


    6
    Adem, huri şu dünyaya gelmeden
    Muhammed Ali'nin nurun gördün mü
    Hak nasibin almış kudret eliyle
    Hünkar Hacı Bektaş Piri gördün mü

    Şu dünyayı hamur edip yuğuran
    Dokuz baba dört anayı doğuran
    Hitabı Elestte bize çağıran
    Can içinde canan yarı gördün mü

    Gel gidelim Seyit Ali izine
    Yüz sürelim ayağının tozuna
    Kırklar meydanında pir niyazına
    Dara Mansur olan eri gördün mü

    Men'aref sırrına sırdaş kandedir
    Senden sana yakın yoldaş kandedir
    Yol gösteren sana kardaş kandedir
    Ol şahı alamet Çarı gördün mü

    Türabi Baba'nın dilde imanı
    On iki imam on yedidir erkanı
    Mihrabü minberde Seb'ulmesani
    Cemalinde pirin varı gördün mü


    7
    Gel gönül gidelim aşk ellerine
    Maksudun yar ise bir tane yeter
    Fikreyle kıldığın amellerine
    Heva-yı çerh ile efsane yeter

    Meyl-i dünya için gel olma bed-nam
    Kim aldı felekten muradınca kam
    Ölüm var mı yok mu ahir-i encam
    Vakit geçirmeğe virane yeter

    Beyhude işlerin ter---le mutlak
    Küllü men aleyha fan dedi Hak
    Cihan baki değil hikmetine bak
    Bu bir söz arife bahane yeter

    Türabi sen özün payimal eyle
    Hak yolunda yüzün payimal eyle
    Şu fani dünyada bir hayal eyle
    Geçen geçti gelen nişane yeter


    8
    Şah-ı Merdanın kulları
    Hacı Bektaş'ın gülleri
    İlm- i ledün bülbülleri

    Kemer beste miyan beste
    Gül destedir Bektaşiler

    Her seher açılır meydan
    Sürerler ayn-ı cem erkan
    Ta ezel ahdiyle peyman

    Kemer beste miyan beste
    Gül destedir Bektaşiler

    Elif okurlar ötürü
    Pazar ederler götürü
    Yaradan Haktan ötürü

    Kemer beste miyan beste
    Gül destedir Bektaşiler

    Sekahüm Rabbihüm derler
    Şeraben tahur içerler
    Sır için serden geçerler

    Kemer beste miyan beste
    Gül destedir Bektaşiler

    Aşk-ı Allah kıblegahım
    Vechullahtır secdegahım
    Gönlümdedir beytullahım

    Kemer beste miyan beste
    Gül destedir Bektaşiler

    Türabi' nin sözü haktır
    İster dinle ister bak dur
    Gönlümde garazım yoktur

    Kemer beste miyan beste
    Gül destedir Bektaşiler
    ************************************************** ************************************************** **

    Sidki Baba (aŞik Pervane)

    SIDKI BABA (AŞIK PERVANE)

    On dört yıl dolandım Pervanelikte
    SIDKI ismim buldum divanelikte
    Sundular aşk meyin mestanelikte
    Kırkların ceminde dar'a düş oldum.

    SIDKI'yam çok şükür didara erdim
    Aşkın pazarında hak yola girdim
    Gerçek ariflere çok meta verdim
    Şimdi Hacıbektaş Pire düş oldum.

    Sıdkı Baba'nın soyu Oğuz Türkleri'nin Bozok koluna bağlı Dedekargın örelerine da aşiretinden gelir. Dedekargın aşireti Anadolu'nun çeşitli yörelerine dağılırken bir grup da Malatya'da Tohma çayı kenarında Çerme adında bir köye yerleşmişler, uzun yıllar bu köyde yaşayarak arazi ve mülk sahibi olmuşlardır. Bunların arasında Hacı Ahmetler diye tanınan bir aile vardır. Sıdkı Baba'nın dedesi bu Hacı Ahmetlerdendir.

    Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme dönemlerinde Anadolu'da devlet otoritesi sarsılmış, devlet güvencesi ve can güvenliği kalmamıştır. Aşiretler arasında kıran kırana, gücü gücü yetene bir savaş ve rekabet hüküm sürer. Baş vurulacak makam yoktur. Yörede çoğunlukta olan Kürt aşiretleri üstünlük sağlayarak zaman bu zaman derler, zulüm, işkence ve baskılarını artırırlar ve bu köy halkını topluca göç etmek zorunda bırakırlar. Köy halkı canını kurtarmak için arazisini ve evini terk edip guruplar halinde göç ederek Silifke yöresine yerleşirler. İlk kafilede Hacı Ahmetler de vardır. Fakat Hacı Ahmetler bu durumu hazmedemeyerek geri gidip arazilerine sahip çıkmayı, kendi evlerinde oturmayı kararlaştırıp köylerine dönmek üzere yola koyulurlar. Tarsus'un Yenice köyü yanına geldiklerinde yeni bir kafile ile karşılaşırlar. Niyetlerinin geri gitmek olduğunu söyleyince, yeni kafile: Sakın gitmeyin, azgınlığı daha da artırdılar, yakıp yıkma, talan işkence eskisini de geçti. derler. Hacı Ahmetlerin cesaretleri iyice kırılır. Fakat tam bu sırada bir kolera salgınına yakalanırlar. Ailenin bütün erkekleri ölür. Bu göç yolculuğunu at sırtında, heybe gözünde, kundağa sarılı olarak yapan Mehmet adında bir küçük çocuk vardır. Erkek olarak yalnız bu bebek Mehmet koleradan kurtulmuştur. Bu yüzden kadınların ölümünden kurtulanları Mehmet'le Yenice'de yerleşmek, zorunda kalmışlardır.

    Zamanla Mehmet büyür, on sekiz yaşında bir delikanlı olarak ailenin tek erkeği ve umudu olur.

    İşte bu sırada Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa Osmanlı devletine baş kaldırmış, Kütahya'ya kadar gelen orduları yenilgiye uğrayınca, Mısır'a geri dönerken, yol boyu orduya elverişli gençleri toplayarak zorla Mısır'a götürmüşlerdir. Bunların arasında Mehmet de vardır.

    Mehmet Mısır'a vardıktan bir müddet sonra bir arkadaşıyla kaçmayı başararak köyüne döner ve Eşeli adında bir kızla evlenir. Bu evlilikten Ahmet ve Zeynel Abidin adında iki oğlu olur. İki kardeş köy medresesinde okuyup yazmayı öğrenirler. Zeynel Abidin saz çalmayı da öğrenir ve (Pervane) mahlasıyla deyişler söylemeye başlar. Altı yaşında deyiş söylediği rivayet edilmiştir. Mehmet'in erken ölümü ile çocuklar yetim kalırlar.

    Zeynel Abidin'in adı artık Pervane'dir. Pervane on iki yaşına geldiğinde ününü duyduğu Hacıbektaş Dergahına gitmeyi arzular, annesinden izin ister. Annesi çocukluğunu bahane ederek izin vermez, biraz daha büyü de sonra gidersin der. Fakat Pervane aklına koyduğu için bir gün habersizce kaçar, farkına varan annesi arkasından atlı göndererek yoldan geri çevirtir. Pervane bir müddet sonra tekrar kaçar ve bu sefer planını uygulamayı ve Hacıbektaş'a ulaşmayı başarır.

    Pervane 1293 yılında dergaha gittiğini ve o zaman on iki yaşında olduğunu deyişlerinde tekrarlamaktadır. Buna göre doğum yılı 1281 miladi 1865'tir.


    Dergaha Varış

    Pervane, köyünden kaçmayı başarıp yola koyulduğunda maceralı bir yolculuk geçirir. Yolu bilmediğinden sorarak tek başına ve yürüyerek yola devam eder. Akşam bir hana vardığında arkasından hana bir atlı gelir. Bu zat Pervane ile ilgilenir ve Hacı Bektaş'a gideceğini öğrenince "Ben de o tarafa gideceğim, beraber gideriz" der. Fakat Pervane kuşkulanmaktadır. Annesi tarafından gönderildiğini sabah olunca kendisini geri götüreceğini düşünerek huzuru ve uykusu kaçar. Fakat sabahleyin beraber yola düştüklerinde geldiği yöne gitmediklerini görünce içi rahatlar, birlikte yola devam ederler. Bir vadiye düşerler ki, mevsim ilkbahar, kar suları dolayısıyla dereler coşkun akmakta. Vadi boyunca coşkun sularla yol pek çok kereler kesişmekte. Çocuk Pervane'nin o suları geçmesi mümkün değil.

    Atlı : "Oğlum bu suları nasıl geçeceksin, gel terkime bin diyerek" çocuğu atın arkasına alıp vadiyi geçtikten sonra düzlüğe erince "Ben Konya'ya gidiyorum, şu yol doğru dergaha gider, bir tarafa sapmadan doğru gidersen dergaha ulaşırsın" der ve yolları ayrılır.

    Pervane bunu kendisine yardıma gelen ulu bir zat ve mutlu bir olay olarak kabul etmektedir.

    Dergaha vardığında durumu Şeyh ve postnişin olan Feyzullah Efendiye bildirirler. Şeyh "üç gün istirahat etsin de sonra görüşürüz" der. Pervane bu üç günü sabırsızlıkla bekler ve şeyhin huzuruna çıkardıklarında, bir ay hizmet edip geri gitmek arzusunda olduğunu söyleyince Şeyh "Oğlum bir ayda ne öğreneceksin, sende istidat ve kabiliyet görüyorum, burada kal, seni Çelebi efendilerle okutayım, alim olursun aşık sadık olursun" dediğinde Pervane kalmayı kabul etmiş ve Şeyhi huzurunda :

    Hublar ser çeşmesi nur-i Feyzullah
    Arz'ettim cemalin seyrana geldim

    dizeleriyle başlayan koşmayı söylemiştir.

    Şeyh : "Aferin oğlum, çok beğendim, bu yaşta bu sözler bir aşık eseridir. Saz da çalarmısın?" diye sorduğunda "Evet efendim, sözüme göre sazım da var" diye cevap vermiş ve eline bir' saz verdiklerinde o anda irticalen ve saz ile :

    Aşık oldum bir keremler kanına
    Gönül arz ettiği cana kavuştu.

    dizeleriyle başlayan, ikinci deyişini söylemiştir.

    O zaman dergahta değerli hocaları olan bir medrese vardır, Feyzullah Efendi Yozgatlı meşhur Ali Nihani Hoca'yı da İstanbul'dan getirterek medreseyi takviye etmiştir. Çocuklar Cemaleddin ve Veliyeddin Çelebiler bu medresede okumaktadırlar. Pervane de bu medresede okumaya başlamıştır.

    Pervane dergaha geliş yılını çeşitli deyişlerinde şu dörtlüklerle belirtmiştir :

    Bin iki yüz doksan üç oldu yıllar
    Aktı gözlerimden kan oldu seller

    Erişti nevbahar açıldı güller
    Can bülbülü gülistana kavuştum

    Sene bin iki yüz doksan' üçünde
    İçirdiler aşk badesin düşümde

    Bir güzelin sevdası var başımda
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

    Pervane iki yıl geçtik ten sonra anne hasreti duyarak şeyhinden üç ay izin almış ve Yenice'ye gitmiş, izninin bitiminde tekrar dergaha döndüğünde Şeyh Feyzullah Efendinin öldüğünü öğrenmiştir.

    Dergah postuna oturan büyük oğlu Cemaleddin Efendi yeni şeyhi ve medrese arkadaşıdır. Medrese hocalarıyla devamlı ilişki içinde adeta zamana bağlı olmaksızın öğrenimlerine devam ederler. Diğer taraftan da tarikat işleriyle uğraşarak sık sık birlikte yurt gezileri yaparlar. Medrese tahsili ve tarikat hizmetleri iç içe olarak Cemaleddin Efendi ile beraberliklerini 1310 yılına kadar sürdürürler.

    Pervane, Şeyh Feyzullah Efendiye gösterdiği bağlılığı, daha fazlasıyla oğlu Şeyh Cemaleddin Efendiye de göstermiştir. Kendisine verilen görevleri yapmaktaki çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile dikkati çeken ve sevilen Pervaneye. gösterdiği bu bağlılık ve sadakatinden dolayı Şeyh Cemaleddin Efendi bir gün "Senin adın bundun sonra Sıdkî olsun demiş ve Pervane bu adı çok beğenerek benimsemiş, bundan sonra adı da, mahlası da Sıdkî olmuştur. Bundan sonraki deyişlerinde Sıdkî mahlasını kullanarak bu olayı büyük bir sevinç ve şükran duygularıyla şu şekilde ifade etmiştir :

    Cemaleddin hünkar dil-i şadıma
    İrşad ile Sıdkî dedi adıma
    Hasılı yetirdin her muradıma
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah

    ---------

    On dört yıl dolandım Pervanelikte
    SIDKÎ ismim buldum divanelikte
    Sundular aşk meyin mestanelikte
    Kırkların ceminde dar'a düş oldum.

    ---------

    Er ceminde agah oldum bu sırra
    Yüküm cevahirdir çözmem her yere
    On dört sene hizmet ettim bir pire
    Bu Sıdkî mahlasın kazandım yeter.

    ---------

    Cemaleddin Efendi bütün gezilerini Sıdkî ile beraber yapmış. Sıdkî'nin eline kendisinin halifesi ve vekili olduğuna dair bir berat (belge) vererek ayrıca tarikat gezilerine göndermiştir.

    Sıdkî, şeyhi adına ve onun vekili sıfatıyla tarikat hizmetlerini yürütmek amacıyla bütün Anadolu'yu dolaşmış ve böylece tarikatın ikinci adam durumuna. gelmiştir.

    Bu gezilerinden birinde Merzifon'un Harız köyü nü beğenerek oraya yerleşmek istemiş, Cemaleddin Efendi de sadık bir adamının dergahtan uzak bir yerde, dergahı temsilen tarikat hizmetlerini yürütmesini uygun görerek. kendisinden ayrılıp oraya yerleşmesine izin vermiştir.

    1309 (1893) yılında, Çorum'un Alaca İlçesi İmad Hüyüğü köyünden Mehmet Dede evladından Ali Ağa'nın kızı ve Aziz Ağa'nın kız kardeşi olan Hatice, hizmet görmesi için dergaha bırakılmış bulunmaktadır. Cemaleddin Efendi Sıdkî'nin bu kızla evlenmesini münasip görmüş ve teklifi kabul edilerek evlenme töreni yapılmıştır.

    Sıdkî bu evlenme tarihini bir defterinin boş bir yaprağına kendi el yazısıyla şu şekilde yazmıştır : "Temmuz sene 1309 tarihli Pazartesi velime-i acizaneme mübaşeret olunup, Cuma gecesi 31 Temmuz biemr-i ilahi visale mülakat olunmuştur. Sıdki."
    ************************************************** ************************************************** **

    SIDKI BABA (AŞIK PERVANE) [devam ediyor]

    Harız Köyüne Yerleşme

    Sıdki (Pervane) daha bir yılını doldurmayan, taze gelini alarak 1310 (1894) yılında gider Harız köyüne yerleşir. Köylü bu olaydan çok memnundur. Önce muvakkat bir ev tahsis etmişler, kısa zamanda civar köylerin de yardımıyla, köyün kenarında geniş bahçeli iki katlı bir ev yaparak kendisine bağışlamışlardır.

    Sıdki ömrünün kalan 34 yılını bu evde tamamlamıştır. Bu köye gelişini bir koşmasının son dörtlüğünde şöyle söylemiştir :

    Aşık oldum kaşlarının yayına
    Serim verdim ben Ali'nin soyuna
    Sene bin üç yüz on Harız köyüne
    Geldi de bir aşık Pervane gitti.

    Tarikattaki hizmetleri ve kazandığı ilmi derecesiyle Baba'lık sıfatı alan ozanımız çeşitli yörelerde (Aşık Sıdkı, Sıdkı Efendi, Sıdkı Baba,, Cemal Efendimin aşığı Sıdkı Baba) adlarıyla tanınmaktadır.

    Bazı yörelerde (Tarsus'lu Sıdkı, Adana'lı Sıdkı) diye de tanınmakta ise de, Harız köyüne isteyerek yerleşmesi, ilk defa başını soktuğu evi olması, çocuklarının orada doğması, nüfus kaydının orada olması dolayısıyla kendisini Merzifon'lu saymıştır. Çeşitli vesilelerle Merzifon'lu, Harız'lı olduğunu tekrarlamıştır. Yakın çevremizde (Harız'lı Sıdkı Baba) denildiğine bizzat şahidim.

    Harız köyüne yerleşmek Sıdkı Baba'nın hayatında ikinci dönüm noktası olmuştur. Önceleri Şeyhi'nin talimatıyla hareket ederken, artık bağımsız hareket etmeye ve kararlarını kendisi vermeye başlamıştır. Bu köyde yaşadığı müddetçe geniş bir çevrenin tarikat sorumluluğunu taşımış, muhibbanın dergaha olan adak ve bağışlarını ve dergah giderlerini karşılamak üzere devletçe tahsis edilen köylerin aşarını toplayarak yılda iki-üç defa dergaha götürmüştür. Tarikat hizmetleriyle bütün Anadolu'yu adım adım gezmiş, Şam'a, Bağdat'a gitmiş, Şam'da Emeviye camiini basarak camidekilere saldırmış, olay çıkarmış, Sivas, Malatya, Tunceli, Erzurum, Erzincan, Kars taraflarına bir çok defalar gitmiştir. Sivas'ta da olaylar çıkarmış, iftiraya uğramış, hapse atılmıştır.

    Karaman yakınında bir çayırlıkta atları çalınmış, sürerek Karaman'a girmişler, atların yerini tespit etmişler, fakat atları çalan ahıra kilitleyerek, "öyle at yok burada" deyip savmak istemiş. Mahkemeye vermişler, mahkemeleri günlerce uzamış. Hacıbektaş dergahı hizmetinde gezdiklerini öğrenince Kadı da hakaret etmiş ve davayı sürüncemede bırakmış. Bunun üzerine Sıdkı Baba 45 beyitlik uzun bir destan yazarak kadıya sunmuş. O gün rastlantı olarak Konya Müddeiumumisi de mahkemede bulunuyormuş. Destanı savcı alarak sesli okumaya başlamış,

    Söylerim sözümü Pir Bektaş diye
    Gerçi gelirse de yüz, bin taş diye
    Niçin dahledersin kızılbaş diye
    Seni ibn-i Süfyan necaset kadı

    beytine sıra gelince, kadı müddeiumiumiye dönerek itiraz etmiş, "Burası çok ağır olmuş, bunu çıkarsın" demiş, Konya savcısı da "yok yok bunu çıkarınca destanın düzeni bozulur" diye latife etmiş ve sonunda davayı kazanarak atları teslim almışlar.

    Sıdki Baba yılın yarıdan çoğunu Harız köyü dışında ve gezmelerde geçirmiş, gittiği her yerde halkın ihtiyaçlarıyla ilgilenmiş, halk arasındaki anlaşmazlıklarda hakim gibi karar vererek, heybetli görünüşü ile halk üzerinde etkili olmuş ve dediklerini yaptırmıştır.
    Çeşme, medrese, cami, yol, köprü yapım ye tamirlerine, tekke ve türbelerin tamirlerine çok gayret göstermiş, halkı köylerde imece usulü ve zorla çalıştırmıştır. yaptırdığı bu işler için de tarih belirleyen şiirler söylemiştir.

    Yakınımızdaki Amasya'nın Kovay köyüne cami ve çeşme yaptırmış, çalışmak istemeyenleri dövmüş ve bu olaya güzel bir destan yazmış. Babam Ali Baki tamamı kaybolan bu destanın şu iki dizesinin aklında, kaldığını söylemiştir :

    Kim getirmez bu çeşmenin taşını
    Taş yerine tığlayıp koy başını.

    Merzifon'da 5-6 yüz yıldır harabe olmuş Piri Baba türbesini tamir ettirmiş, yanındaki kabristanla birlikte geniş avlusunu duvar içine aldırmış, yanına ayrıca bir misafirhane ve mutfak yaptırmıştır. (Tekkelerin kapatılmasında misafirhane ve mutfak yıktırılmıştır.) O günlerde köylüsü Bayram Kahya, Sıdki Baba'ya gelerek "Rüyamda Koçu Baba'yı gördüm. "Piri Baba tamir oldu, çok memnun oldum, fakat ben burada garip kaldım. Sıdki Efendiye selam söyle benim kabrimi de yaptırsın", dedi" demiş. Sıdki Baba derhal Merzifon'a giderek Belediye ustası Hakkı ile 12 altın liraya pazarlık ederek işi havale etmiş. Amasya'nın Köyceğiz köyünde Emiroğlu Ahmet Ağa'ya giderek durumu anlatmış ve bu parayı halktan toplayacağını söylemiş. Ahmet Ağcı 12 altın lirayı kendisi vererek "Başka köylere giderek zahmet çekme, bu hayır da bizim olsun" demiştir. Türbe tamir edilerek anahtarı hizmetkarı Sadık Efendiye teslim edilmiştir.

    Bir gün Merzifon yolu üzerinde Abazalar köyü den Çakmakçı Ağa yolda karşılaştığı yabancıya kimliğini sormuş, Harız'lıyım, şehre gidiyorum cevabı alınca, "Bu vakitsiz gidiş niye, kefen mefen mi lazım oldu" diye tekrar sorduğunda, Harız'lının birisiyle bir sınır davamız var, mahkemeye vereceğim" demesi üzerine, "Niye Sıdki Baba köyde yok mu demiş, "Dün geldi, köyde" cevabını alınca Çakmaçı Ağa adamı azarlamış "Utanmıyor musun, hakim kendi köyünde otururken ellerin hakimine gidilir mi, dön geriye, Sıdki Baba'ya benden selam söyle işinizi halleder" diyerek köylüyü geri çevirmiştir.

    Sıdki Baba ilim ve irfanıyla, halka hizmet ve dürüstlüğüyle büyük itibar ve saygı toplamış ve cesur bir kimse olarak tanınmıştır. Çorum'un Hatap boğazında eşkıyalar tarafından yolu kesilince, silahını çekip eşkıyanın üzerine yürümüş ve kovalamış, adı yöreye yayılmıştır.

    1915 yılında Birinci Dünya Savaşı'nda memleketin uçuruma gittiğini gören Şeyh Cemaleddin Efen Padişah Sultan Reşat'a başvurarak memleketin kurtulması için. bu çorbada kendisinin de tuzu olması muhibbandan gönüllü bir mücahidin Alayı teşkil ederek Ruslarla savaşa girmek istediğini söylemiş ve izin istemiştir. Padişahtan gerekli izni alarak her vilayete asker toplamak üzere husisi adamlarını göndermiştir. Kendisi Alay kumandanı olarak Erzurum Şubenin, Sıdkı Baba da Yüzbaşı rütbesiyle Erzincan Şubesininsinin başında bulunmuşlardır. Böylece bir Alay meydana getirilerek doğu cephesinde Ruslarla savaşa girilmiş, bir yıla yakın çarpışmalar ve o zaman çok başarılar elde edildiği halk arasında anlatıla gelmiştir.

    Sonradan bu Alay İstanbul Hükümetinin emriyle dağıtılmış, yaşlılar serbest bırakılmış, gençler diğer Alaylara bölüştürülmüştür.

    Burada üzülerek belirtmek isterim ki, sıcacık dergahında oturmak varken, vatanı için bunca zahmete katlanarak, kendi iradesiyle cepheye gidip karınca kararınca yapılan bu vatanperverlik tarihçi ve yazarların gözünden kaçmaktadır. İki satma da olsa niçin şükran duyguları belirtilmez anlamak mümkün değil.

    Sıdkı Baba dünya malına heveslenmemiş, çok kanaatkar olmuş, eline çok imkan geçtiği halde servet ve mal edinmeyi aklından geçirmemiştir. Bazı şairler gibi ömrünün sonunda sefalete düşmemiş, içki ve sefahata kapılmamış büyük bir itibarla sultanlar gibi yaşamıştır. Harız köyündeki halkın bağışladığı evinden başka çocuklarına bir şey bırakmamıştır.

    Cemaleddin Efendi kadirşinaslık olmak üzere kendisine çiftlik almak istemiş kabul etmemiş, Harız köyü yakınına göçmen yerleştirilirken ona da arazi vermek istemişler onu da kabul etmemiş, Merzifon Piri Baba Medresesinde geçici hocalık yaptığı sırada ilmine hayran olan diğer hocalar ve Merzifon eşrafı, medresede daimi hocalığı kabul etmesi halinde kendisine ev, bağ, bahçe alıp bağışlayacaklarını ve tapusunu hemen vereceklerini vaat etmişler, O parmağıyla köyünü göstererek "Siz medresenize her zaman hoca bulursunuz, lakin benim oradaki vazifemi yapacak adam bulunmaz" diyerek onu da kabul etmemiştir.

    Sıdkı Baba'nın ilk eşinden oğlu Ali Baki ve yedi kızı dünyaya gelmiştir. Kızların üçü çocukken ölmüş diğerleri büyüyüp evlenmişlerdir. 1911 yılında eşi Hatice ölünce, 1912 yılında Harız köyünden Naciye adlı bir kızla ikinci evliliğini yapmış, ondan da Hamdullah adında bir oğlu ve iki kızı daha dünyaya gelmiştir.

    Sıdkı Baba'nın bir yönden yorucu ve maceralı, diğer yönden ise kazandığı büyük saygı ile gittiği her yerde padişahlar ve sultanlar gibi karşılanarak çok debdebeli ve şaşalı geçen hayatı 1928 yılında son bularak fani dünyadan göçüp vuslata ermiş ve ten kafesi Harız köyü mezarlığına gömülmüştür.
    ************************************************** **************************************************

    SIDKI BABA (AŞIK PERVANE) [ve son sayfa]

    Eserlerinden bazıları:


    1
    Çatılmadan yerin göğün binası
    Muallakta iki nur'a düş oldum
    Birisi Muhammed, birisi Ali
    Lahmike lahmi de bire düş oldum.

    Ezdi aşkın şerbetini hoş etti
    Birisi doldurdu biri nuş etti
    İkisi bir derya olup cüş etti
    La'l ü mercan inci dür'e düş oldum.

    O derya yüzünde gezdim bir zaman
    Yoruldu kanadım dedim el'aman
    Erişti car'ıma bir ulu sultan
    Şehinşah bakışlı ere düş oldum.

    Açtı nikabını ol ulu sultan
    Yüzünde yeşil ben göründü nişan
    Kaf ü nun suresin ol(udum o an
    Arş kürs binasında yare düş oldum.

    Ben Ademden evvel çok geldim gittim
    Yağmur olup yağ'dım ot olup bittim
    Bülbül olup firdevs bağında öttüm
    Bir zaman gül için har'a düş oldum.

    Adem ile balçık olup ezildim
    Bir noktada dört hurufa yazıldım
    Ademe calı olup Şit'e süzüldüm
    Muhabbet şehrinde kara düş oldum.

    Mecnun olup Leyla için dolandım
    Buldum mahbubumu inanıp kandım
    Gılmanlar elinden hulle donandım
    Dostun visalinde nar'a düş oldum.

    On dört yıl dolandım Pervanelikte
    SIDKÎ ismim buldum divanelikte
    Sundular aşk meyin mestanelikte
    Kırkların ceminde dar'a düş oldum.

    SIDKI'yam çok şükür didara erdim
    Aşkın pazarında hak yola girdim
    Gerçek ariflere çok meta verdim
    Şimdi Hacıbektaş Pire düş oldum.

    2
    Ayrılık dolusun aldım destime
    Dostlar himmet eylen gidelim bugün
    Hasret kaldım yaranıma dostuma
    Dostlar himmet eylen gidelim bugün

    Vücud yaralandı sağlanmak olmaz
    Sair ateşlere dağlanmak olmaz
    Gönül cüş eyledi eğlenmek olmaz
    Dostlar himmet eylen gidelim bugün

    Ayrılık firkatı düştü bu cana
    Kavuşmak isterim kaşı kemana
    Hasretteyim eşe dosta yarana
    Dostlar himmet eylen gidelim bugün

    Çekerim firkatı yanarım nara
    Genç yaşımda çok hal geldi bu sere
    Sekiz aydır hasret kaldım o yara
    Dostlar himmet eylen gidelim bugün

    Eşinden aynlan aşık del'olur
    Akar gözlerimin yaşı sel olur
    Böyle ayrılana bir gün gel olur
    Dostlar himmet eylen gidelim bugün

    Hasretim pek bu aylarda bu yılda
    Nice bir gezeyim şu gurbet elde
    Bizi unutmayın duada dilde
    Dostlar himmet eylen gidelim bugün

    Biçare PERVANE gurbette kaldı
    Şu aşkın dertleri sinemi deldi
    Aylar tamam oldu çileler doldu
    Dostlar himmet eylen gidelim bugün.

    3
    Bir selam göndermiş o nazlı yarım
    Yüz sürüp payına gitmeyinc'olmaz
    Artar bülbül gibi Ah ile zarım
    bostun bahçesinde ötmeyinc'olmaz

    Cennet bahçesinde Huri kızları
    Hayal oldu, gözlerime gözleri
    Keman ebruları güneş yüzleri
    Sükker leblerinden tatmayınc'olmaz

    Abdal oldum hırka giydim şal gibi
    Aceb gülermiyim ben de el gibi
    Bahçede açılmış gonca gül gibi
    Canımı canına katmayınc'olmaz

    Daha ne gam yarı bulduktan sonra
    Sinem sinesine sardıktan sonra
    Dost yolunda abdal olduktan sonra
    Ar namus hırkasın atmayınc'olmaz

    Kul PERVANE'm gitmez oldu hayalin
    Ne yaman yeğindir derd ü melalin
    Hublar serfirazı Nur-i Cemalin
    Ulaşıp destine yetmeyinc'olmaz

    4
    Aşk atına süvar olan aşıklar
    Ölünceye kadar yorulmaz imiş
    Hakkı can gözüyle gören sadıklar
    Bu fani dünyaya sarılmaz imiş

    Arifler mal için etmez teftişi
    Cümlenin muradın veren bir kişi
    Bir gerçeğe taktıranlar kirişi
    Değme tokmak ile kırılmaz imiş

    Kiraman katibi cümleyi yazan
    Berhudar mı olur doğrudan azan
    Fırsat elde iken sermaye kazan
    Eli boş divana varılmaz imiş

    Bahçesini serçeşmeden suvaran
    Muhabbet meyvesi biter firavan
    Ehl-i Beytten çerağını uyaran
    Kıyamete kadar kararmaz imiş

    SIDKI der yar olma kavl-i yalana
    Sakın emeğini verir talana
    Bunda al-evlada muhib olana
    O divanda sual sorulmaz imiş 5
    Siyah perçemlerin hatem yüzlerin
    Garip bülbül gibi zareler beni
    Hilal ebrulerın ahu gözlerin
    Tiğ-i sevda yaralar beni

    Kaşların Bismillah, vechin Beytullah
    Seni öz nurundan yaratmış Allah
    Sevmişem ben seni terketmem Billah
    Aşkın hançerile vuralar beni

    Elif kametine hayran olduğum
    Gece gündüz hayaline yeldiğim
    Hep senin içindir boyun eğdiğim
    Yoksa zaptedemez buralar beni

    Hub cemalin gördüm ahüzar oldum
    Aşkına düşeli sevdakar oldum
    Kalmadı tahammül bikarar oldum
    Meğer tabutlara saralar beni

    SIDKI'yam Billahi, ben terketmezem
    Başka güzellere gönül katmazam
    Dövsen de kovsan da burdan getmezem
    Meğer ferman gelip süreler beni


    6
    Lamekan elinden kan'a getirdin
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah.
    Hayat verdin bu cihana getirdin
    Ya Rabbana şükür elhamdülillah.

    On iki yaşımda aşka düşürdün
    Biryan ettin bu sinemi pişirdin
    Kanat verdin nice dağlar aşırdın
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

    Sürdüm yüzlerimi ulu dergaha
    Dergahta oturan gül yüzlü şaha
    Dönmüşem yönümü ol kıblegaha
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

    Sene bin iki yüz doksan üçünde
    İçirdiler aşk badesin düşümde
    Bir güzelin sevdası var başımda
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

    Ayal verdip, evlat verdin, zat verdin
    Kılıç verdin, kalkan verdin, at verdin
    Her bir dileğimi iki kat verdin
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

    Biri üç yüz kırk oldu tarihi hicret
    Kırk yedi yıl kıldım mürşide hizmet
    Şeyh Sultan Feyzullah eyledi himmet
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

    Cemaleddin hünkar dil-i şadıma.
    İrşad ile SIDKİ dedi adıma
    Hasılı yetirdin her muradıma
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah.


    7
    Mahlasım Pervane gezdim bir zaman
    Sıdki mahlasını verdi bir üstad.
    yedullah suresi okundu ilan
    Hamdülillah beni eyledi irşad.

    Hicab perdeleri kalktı gözümden
    Türlü hikmet zahir oldu özümden
    Kerem buldum kadd-i serfirazımdan
    Anın içün böyle olmuşum dilşad.

    Erişti feyz-i Hak eseri cana
    Açtım gözlerimi baktım cihana
    Çok şükür kul oldum azim sultana
    Harabe kalbimi eyledi bünyad.

    Erenler şahından dersimi aldım
    Doksan bin kelamın künhünü buldum
    Aslı bir noktadır zatını bildim.
    Her, cana söylenmez iş bu istidad.

    SIDKİ sadık bu mahlası bulalı
    Kalmadı gönülde dünya melali
    Mabudum, maksudum nüri Cemali
    Ol bana Şirin'dir, ben ona Ferhad.

    8
    Bir zaman efsane yeldim cihanda
    Şimdi bir sultana eriştik şükür
    Fehmettim eşyayı seb'ül mesan da
    Nokta-i bürhana eriştik şükür

    Yedi harften bir noktaya süzüldük
    Esmaü'l Hüsna'ya anda yazıldık
    Ehlibeyt'in katarına düzüldük
    Menzil'i merdane eriştik şükür

    Eliftir dersimiz be dir hecemiz
    Feyz-i Hakka mazhar oldu nicemiz
    Hakikat kitabın açtı hocamız
    Sure-i İmrana eriştik şükür

    Otuz altı babdan içeri girdik
    Hamdülillah ne hub didara erdik
    Kaldırdı nikabın cemalin gördük
    Acaib seyrana eriştik şükür

    SIDKI der dembedem zikrullahımız
    Cana hayat verir Feyzullahımız
    Sertac-i Muhammed eyvallahımız
    Sırr-ı lamekana eriştik şükür


    Muhsin Gül
    Şeyh Cemaleddin Efendi Aşığı Halk Ozanı
    Sıdkî Baba Hayatı ve Şiirleri
    Ankara - 1984
    ************************************************** ************************************************** **

    Nesimi Çimen

    Nesimi Çimen

    Adana, Saimbeyli ilçesinde 1931 yılında doğdu, Daha sonra tüm ailesiyle Kayseri, Sarız ilçesine yerleşti. Kadirli ve Elbistan ilçelerinde uzun süre kaldıktan İstanbul'a taşındı. Küçük yaşlarında türkü derlemeleri yaptı. İstanbul'a naklinden sonra topladıkları bu folklor değerlerini radyo arşivlerine kazandırdı. Hatayi, pir Sultan Abdal ve diğer usta ozanların nefeslerini söyleyerek kendisini tanıttı. Nefeslerini, türkülerini bağlama ile değil, göğsünde taşıdığı ''Cura'' eşliğinde söylerdi. Cura çalmada ün kazanmıştı. Kendi yazdığı deyişlerini de okuyup söyleyen Nesimi Çimen, Yurt içinde ve dışında pek çok programlar yapan bir ozandı. Yaşamı 2.7.1993 günü Sivas'da, Madımak Oteli'nde yaşanan yangın olayında noktalandı.

    Nesimi Çimen'den derlenen bazı türküler:
    -Ayrılık hasreti kar etti cana
    -Bin derdim var idi bin daha oldu
    -Daha senden gayrı aşık mı yoktur
    -Deli gönül yine ah-ü zar oldu
    ...




    Dinle beni kulağın aç
    Sev insanlığı sev gardaş
    İnsan Kabe insan miraç
    Sev insanlığı sev gardaş.

    İnsanlar Hakk'ın mekanı
    İnanmazsan aç Kuran'ı
    Sakın hor görme insanı
    Sev insanlığı sev gardaş

    Meleklerin secdegahı
    Orda gördüler insanı
    Bırak kusuru, günahı
    Sev insanlığı sev gardaş

    Nesimi der her yaşında
    İnsan sevdası başında
    Kötü huylunun dışında
    Sev insanlığı sev gardaş


    Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
    Barış güvercini uçsun Dünya da
    Yok olsun kötülük düşmanlık ölsün
    Barış güvercini uçsun Dünya da
    Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
    Son bulsun savaşlar kimse ölmesin

    Dünya cennet olsun yaşasın insan
    Gelin barışalım dökülmesin kan
    Son bulsun savaşlar kesilsin figan
    Barış güvercini uçsun Dünya da
    Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
    Son bulsun savaşlar kimse ölmesin

    İnsancıl insanlar barıştan yana
    Ancak zalim olan kıyar insana
    Barış aşkı yayılmalı cihana
    Barış güvercini uçsun Dünya da
    Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
    Son bulsun savaşlar kimse ölmesin

    Nesimi der ki ey füze yapanlar
    Acımasız zalim cana kıyanlar
    Bırak ey yaşasın bütün insanlar
    Barış güvercini uçsun Dünya da
    Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
    Son bulsun savaşlar kimse ölmesin
    ************************************************** ************************************************** **

    NOT : ALINTIDIR

    ************************************************** ************************************************** **

  2. #2
    Yeni Üye

    Standart

    süper bişii yaaaa sie

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 2
    Bölüm Listesi: 02-28-2010, 07:07 PM
  2. ***tarİhİ Yerle Ve Eserlerİ***
    By screamforce in forum Tarihi Eserler ve Yerler
    Cevaplar: 1
    Bölüm Listesi: 05-03-2008, 03:09 PM
  3. Camdan Yapilan Sanat Eserlerİ..
    By BoDyGuArD in forum Güzel Sanatlar Bölümü
    Cevaplar: 2
    Bölüm Listesi: 01-12-2007, 02:32 PM
  4. Fİkİr Ve Sanat Eserlerİ Kanunu
    By ABYSS in forum Hukuk Genel
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 12-22-2006, 11:40 AM

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]