1 den 2´e kadar. Toplam 2 Sayfa bulundu

Konu: “Türkçenin Dünü, Bugünü, Yarını” (1) (Prof. Dr. Zeynep Korkmaz) Makale

  1. #1
    Gökyüzüne Aşık Bir Adam…
    CaLaMiTy - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart “Türkçenin Dünü, Bugünü, Yarını” (1) (Prof. Dr. Zeynep Korkmaz) Makale



    7-8 Ocak 2002 tarihleri arasında Kültür Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanlığının girişimi ve Öger Turizmin katkıları ile düzenlenmiş olan bilgi şöleni yapılmıştır.


    Türk dili ile doğrudan ilgili kurum ve kuruluşlar dışında, Yargıtay ve Danıştay Başkanlarının, bazı eski, yeni sayın bakanların, milletvekillerinin, Kültür Bakanlığının eski müsteşarlarının, yazılı ve sözlü basın organı müntesipleri ile üniversite öğretim üyelerinin, Türk dünyasından gelmiş bilim adamlarının, Türkçe ve edebiyat öğretmenlerinin katılımı ile Dedeman Otelinin büyük kongre salonunda gerçekleştirilen toplantı, genel akışı ve uyandırdığı ilgi bakımından gerçekten bir bilgi şöleni olmuştur. Hele sayın Yargıtay ve Danıştay Başkanları ile bazı milletvekillerinin toplantıyı sürekli olarak izlemeleri, biz dilcileri ayrıca duygulandırmıştır.


    7 Ocak Pazartesi günü saat 9.00-9.15 arasında rahmetli Ulvi Cemal Erkin’in ünlü yaylı sazlar dörtlüsü ile başlayıp Anadolu yaylı çalgıları dörtlüsü ile sona eren 15 dakikalık müzik dinletisinden sonra, toplantının açılış oturumuna geçilmiştir. Bu oturumda Öger Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Vural Öger ile ilk Kültür Bakanı Sayın Prof. Dr. Talât S. Halman ve Kültür Bakanımız Sayın M. İstemihan Talay tarafından toplantının niteliği, önemi ve dilimizin bugünü ile yarına uzanan hedefini değerlendiren nitelikli ve anlamlı birer konuşma yapılmıştır. Daha sonra, toplantının sabah ve öğleden sonraki oturumları ile iki gün boyunca toplam beş oturumu içine alan konulara geçilmiştir. Her oturumda, bir yerli, bir yabancı bilim adamının başkanlık ettiği toplantı programında, dilimizi çeşitli yönleri ile değerlendirecek 41 bildiri yer almışsa da, hava muhalefeti ve uçak seferlerinin iptali dolayısıyla, 7-8 katılımcının gelemediği görülmüştür. Ama buna rağmen, toplantının iki günde tamamlanabilecek biçimde düzenlenmiş olması, ister istemez bir sıkışıklık yaratmış ve konuşmacılara kongrelerde gelenek hâlindeki 20 dakikalık sunuş süresi yerine 15’er dakika verilmiş olması, bildirilerdeki önemli bazı noktaların bile alt başlıklarla verilip geçilmesine yol açmıştır.


    Bu sıkışıklık yüzünden, her oturumun sonundaki yarımşar saatlik tartışma ve değerlendirme süresi de bazı oturum başkanlarınca yalnız soru sorma biçiminde sınırlandırılmıştır. Oturum başkanlarınca, katkı ve değerlendirmeye de izin verilen oturumlarda ise, ele alınan konulara başka yönleri ile de ışık tutulabildiğinden sonuç elbette daha verimli olmuştur.


    Sayın okuyucular, toplantının genel akışı üzerine yapılan bu kısa açıklamalardan sonra, şimdi sizlere bilgi şöleninde ele alınan konularla ilgili bilgi vererek bazı noktalardaki görüşlerimi sunmak istiyorum:

    Prof. Dr. Mustafa Canpolat, Nermin Tuğuşlu, Sedat Nuri Kayış, Mustafa Balbay, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın ve Erkan Tan tarafından sunulan birinci oturum bildirilerinde, günümüzün çok önemli güncel bir konusu olan yazılı ve görsel kitle iletişim araçlarında Türkçenin yazılışı, söylenişi, yazılışı ve söylenişte yapılan çok yönlü yanlışlar üzerinde durulmuş, konuşmacılar bu türlü yanlışların dilde yol açtığı yozlaşma eğilimini çarpıcı örneklerle dile getirmişlerdir.


    Bildirilerin birkaçında yalnızca bu yanlışlar ve çarpıklıklar dile getirilmekle yetinilmemiş; böyle bir yozlaşmaya yol açan nedenlerin özellikle eğitim yetersizliğinden, ana dili bilincindeki zayıflık ya da körelmeden ve yabancı dil hayranlığından kaynaklandığı vurgulanarak alınması gereken önlemler sıralanmıştır. Dilimizin bugün içinde bulunduğu durum dolayısıyla bu önlemlerin başlıcalarını sizlere duyurmak yararlı olacaktır:


    1. İlk ve orta öğretim kurumlarında sağlıklı bir Türkçe eğitim ve öğretiminin sağlanması. Liseyi bitiren her gencin, ana dilini doğru konuşup doğru yazabilecek bir düzeye getirilmesi, yani ilk önce sağlıklı bir eğitim; eğitim ve eğitim!


    2. Bu eğitim, ilk ve orta düzeydeki eğitim-öğretim kurumlarının öğrencilerine değil, gerekirse öğreticilerine de uygulanmalıdır. Çünkü vaktiyle Millî Eğitim Bakanlığının verdiği kararla, eğitim enstitülerinde üçer-beşer aylık kurslarla nasıl öğretmen yetiştirildiği, dil bilgisi derslerinin bir süre nasıl programdan çıkarılıp askıya alındığı ve okutulup okutulmaması öğretmenin isteğine bırakıldığı, imlâ kurallarının dilin yapı ve işleyişini temel alan bilimsel ölçülerle değil, yazboz tahtası gibi kişiden kişiye değişen bilim dışı ölçülere bırakılarak sağlıklı bir temele oturtulamadığı hatırlanırsa, bu durum daha iyi anlaşılır.


    3. Şimdiye kadar yazılan dil bilgisi kitaplarında; konuların sınıflandırılması, değerlendirilmesi ve terimlere bağlanması açısından, yer yer bütünüyle çelişen, sorun oluşturan ve bilimsel ölçülere ters düşen durumlar ortaya çıkmaktadır. Bu da ister istemez dil bilgisi eğitiminde ve yetişenlerin şekillenmesinde bir sıkıntı, bir ayrılık yaratmaktadır. Bu nedenle, bilimsel ölçülerle ve dili sevdirecek metin parçaları ile bezenmiş yeterli dil bilgisi kitaplarına gereksinim vardır.


    4. Yazılı ve sözlü basın organlarında çalışanlar, ana dillerine ilgi ve özen gösteren bir anlayışa sahip kılınmalı, bu konuda bilinçli duruma getirilmelidir.


    5. Radyo ve televizyon kanallarında görev alan spiker, sunucu ve program yapıcıları, fizik yapılarındaki düzgünlük ve güzellikten önce, dili kullanma yeteneklerine bakılarak seçilmelidir. Bu işler için görevlendirme yapılırken, başvuranların ana dili sözlü ve yazılı olarak kullanabilme yeteneklerinin uzman kişilerden oluşan komisyonlarca değerlendirilmesi gerekir. Bu yetenek radyo ve televizyon daire başkanlarında da aranmalıdır.

    6. Yazılı basında, radyo ve televizyon kurumlarında gerekirse birer “Dil Denetleme Kurulu” oluşturulmalı. Buralara Türk dili araştırmalarında, Türk dili tarihinde ve Türkiye Türkçesi alanlarında gerçekten ün yapmış kimseler alınmalıdır. Ayrıca, bir hizmet içi eğitim başlatılmalıdır.


    7. Önemli bir nokta da bütün aydınlar için olduğu gibi, yazılı ve sözlü basın organlarında çalışanlarda da sahteci; dili yozlaştırıcı yabancı söz hayranlık ve özentisinin yerine ana dili sevgi ve bilincini aşılayacak önlemler alınmalıdır.


    8. Türk Dil Kurumunca, dilimize yeni girmiş yabancı sözcüklere bulunan karşılıkları yazılı ve sözlü basın organlarına benimsetecek önlemler alınmalıdır.


    9. Dilimizi ilericilik-gericilik gibi politik ve gereksiz çatışmalara alet etmekten ve tasfiyecilik saplantısından kurtararak, yüzyılların oluşturduğu bugünkü canlı yapısı ile geliştirip, çağdaş dünya koşullarının gerekli kıldığı yeni söz ve terimlerin üretilebilmesi için bütün dil uzmanlarınca el birliği ile çalışılmalıdır.


    Devlet Bakanı Sayın Yılmaz Karakoyunlu’nun tartışmalarda yer alan reyting “izleme oranı”, primetime “altın zaman” ve viyadük “köprü yol” sözlerinden hareketle ve etkili konuşmasıyla başlayan ikinci oturum, daha sonra Prof. Dr. Şerafettin Turan, Zeki Sarıhan, Prof. Dr. İclâl Ergenç, Harid Fedaî, Dr. Aslan Tekin ve Doç. Dr. Sedat Sever’in bildirileriyle “Bilim, Eğitim ve Öğretim Dili Olarak Türkçe” konusunda yoğunlaşmıştır. Her biri eğitim diline ayrı bir yönden ışık tutan bu bildiriler, genellikle yararlı sonuçlar ortaya koymuştur. Ancak, bu oturumun bildirilerinde var olan sorunlar dile getirilirken, bazen yanlış tespitlerin yapıldığına da tanık olunmuştur. Sayın Turan’ın “Türkçenin Bilim Dili Olmasına İlişkin Sorunlar” konusundaki bildirisi bunun tipik bir örneğidir.


    Sayın Turan, var olan birkaç sorun arasında, tarihî dönemlerdeki asıl sorunun İslâm dinine girişten sonra başladığına işaret ederken, bunun nedenini Osmanlı aydınlarının bilim dili Arapça, sanat dili Farsça olacak biçimindeki kabullerine bağlamıştır. Oysa, bu durum bir neden değil, bir sonuç ve nedenin dışa vuran görüntüsünden ibarettir. Ortaya çıkan sorunun asıl nedeni, Anadolu’da yeni bir yazı diline temel oluşturan Oğuz lehçesinin o dönemdeki dil yapısından kaynaklanmaktadır. 15-16. yüzyılların Osmanlı aydınları, Anadolu Beylikleri döneminde olduğu gibi filizlenip yeşermeye başlamış olan Türk yazı diline sahip çıkarak onun dil varlığını çeşitli kavramlar ve gerekli terimler açısından zenginleştirme yöntemini benimseyecekleri yerde kendilerini Arapçanın ve Farsçanın söz ve gramer kalıplarını benimseme gibi bir zihniyet yanlışına kaptırmışlardır.


    Sorun zihniyet hastalığıdır. Konuya yalnızca bir tarihçi gözüyle yüzden bakan sayın konuşmacı, dilci olmadığı için, bir dil tarihçisinin kolayca görebileceği bu nedeni görememiş, görüntüyü ve ortaya çıkan sonucu bir neden olarak sunmuştur. Bu nokta, dilimizin geçirdiği alın yazısı açısından son derece önemli olduğu için, burada özellikle belirtme gereğini duyduk. Gerçi Osmanlı aydını, Arapça, Türkçe ve Farsçadan oluşan bu yapma ve melez dile büyük emekler vererek onu o günün şartlarında muhteşem bir yazı, edebiyat, felsefe ve bilim dili düzeyine yükseltmiştir. Ancak, Türkçeyi öldürme pahasına… Eğer bu emeği Türkçe için verse ve ana dilini Mustafa Şeyhoğlu’nun da Hurşidnâme’de belirttiği biçimde göbüt “kötü, kaba”, sovuk ve yavan bir dil olarak nitelendirerek kendini onu hor görme hastalığına kaptırmamış olsaydı, Türk dil yapısında var olan çok yönlü cevherleri ile daha o dönemde katkısız zengin bir yazı ve kültür dili olabilirdi.


    Bizim burada söz konusu bildiri nedeniyle bu nokta üzerinde duyarlıkla durmamızın nedeni, bu aydın hastalığının yalnız o dönemle sınırlı kalmayıp Tanzimat dönemi aydınları ile günümüz aydınlarına da sıçramış olmasıdır. Tanzimat döneminde Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat Efendi ve daha başka edebî şahsiyetlerin Osmanlı Türkçesini sadeleştirme yönündeki çabalarının uygulamada yetersiz kalması, meydanı Fesahatçılarla Tasfiyecilerin birbirine uç oluşturan verimsiz çatışmalarına bırakmış; bu kez de aynı zihniyet hastalığı Fransız dili hayranlığına dönüşmüş ve dilimizi Fransızcanın akınına uğratmıştır. O devirde öyle de bugün durum başka mıdır? Ne gezer! Bildirilerde dile getirildiği üzere, 2. Dünya Savaşından sonraki dönemde, dilimizi yozlaşmaya sürükleyen önemli etkenlerden biri bu kez de İngilizce hayranlığının getirdiği yabancı sözcük ve terim akınıdır.


    Bu akın yalnız genel dilde kalmayıp iş yeri tabelâ adlarına, türlü üretim maddelerine kadar sıçrayarak sonunda, bir kısım yüksek öğretim kurumlarında, Türkçe eğitim-öğretim dili olamaz yaygarasıyla İngilizce eğitim ve öğretime kadar uzanmıştır. İşte bugün de ağır basan bu tutum, ta 15-16. yüzyıllarda başlayıp da günümüze kadar süregelen ve körü körüne yabancı dil hayranlığından kaynaklanan bir zihniyet yanlışından başka bir şey değildir.


    Bu yanlışlardan dönülmesi için sırası düştükçe açıklanması ve vurgulanması gerekir. Biz toplantının “tartışma ve değerlendirme” aşamasında, bu durumu açıklamak istedik. Ancak, kendisinin eleştirileceği endişesine kapılan sayın konuşmacı, o sıradaki oturum başkanlığı yetkisine dayanarak, yalnız soru sorulabileceğini, katkı ve değerlendirme yapılamayacağını bildirerek açıklamaya engel olmak istedi. Oysa, sonraki oturumlarda uygulandığı üzere o aşama “tartışma ve değerlendirme” aşaması idi. Toplantıyı izleyen sayın üyelerce Başkanın bu tutumu tarafsızlık ilkesine aykırı bulunarak ayıplanmıştır.


    Bu bildiride eksik kalan önemli bir nokta da, konu “bilim dili” olduğuna göre, bir bilim dilinde aranan özelliklerin neler olduğunun açıklanmamasıdır. Türkçe bilim dili olamaz iddialarına karşı verilecek en iyi yanıt, dilin bu bakımdan taşıdığı nitelik ve özelliklerin sıralanması olmalıydı. Ne yazık ki bu da yapılmamıştır.


    Söz konusu bildiride düzeltilmesi gereken bir başka önemli nokta da 1983 yılında yeni bir düzenlemeden geçirilen Türk Dil Kurumu çalışmalarının dinleyiciye yanlış yansıtılmasıdır. Sayın konuşmacı, burada eski ve yeni Türk Dil Kurumu gibi gereksiz ve maksatlı bir ayırıma giderek 1983 yılına kadar eski Türk Dil Kurumunda 65 alanda (!) çok sayıda terim sözlükleri çıkarıldığını ve 120.000 terimin tutunduğunu, daha sonra bu eserler yayımlanmadığı için bunların unutulup kullanımdan düştüğünü ve yerine yenilerinin konmadığını ileri sürmüştür.


    Böyle bir açıklama, sayın konuşmacının TDK’nın 1983’ten sonraki yayınları üzerine hiç eğilmediğini ve ezbere konuştuğunu ortaya koymaktadır. Bir kez çok küçük çaptaki bu eski sözlükler incelendiğinde görülür ki, oralarda yer alan ve terim olarak gösterilen sözlerin büyük bir bölüğü ayrı zamanda terimleşmiş olsa da genel dilde öteden beri zaten var olan ve kullanılagelen sözlerdir: Abdal ağıt, bağlama, benzetme, bunama, caize, danaburnu, delice, destan, dörtlük, ebced, halk edebiyatı, ilâhî, karamuk, oyun yazarı, pamukcuk, polis romanı, sarmaşık, sığırcık, suçiçeği gibi. Bunlardan bir bölüğü de toplumda genel kabul görerek benimsenmiş olan terimlerdir.
    “gezginci derviş”,


    Kullanımda oldukları için bunların unutulması söz konusu olamaz. Bir başka bölüğü ise taşıdıkları aşırılık veya kavram yanlışlığı dolayısıyla dile mal olma değerini yitirmiş olan terimlerdir. Gözyaşı tecimi, neden bilim, akışta “koşuk”, belgin, betimce, örge, örü, taşırılık, ülküt vb. bu küçük çaplı sözlükler bir dilcilik süzgecinden geçirilerek gerekli olanları yeniden yayımlanmıştır. Toplumda benimsenmemiş olanları yeniden yayımlamanın bir gereği var mıdır? Kaldı ki, bunlardan bir bölüğünün mevcudu bile tükenmemiştir.


    Türk Dil Kurumunun 1983’ten önce 65 alanda terim yaptığı, sözüne gelince: Türk Dil Kurumunun 1932 yılından beri yaptığı yayınlar ortadadır. (TDK Yayınları Kataloğu 1932-1999, Ankara 1999). Bunun Atatürk dönemi dışında kalan 1950-1983 arasındaki yıllarında yayımlanan başlıca terim sözlüklerinin sayısı 20’dir. Bu da demektir ki, bu kadar alanla ilgili terim yapılmıştır. İleri sürüldüğü gibi 65 alanda değildir.


    Türk Dil Kurumu 1983’ten sonra terim konusuna el atmamış ve yeni terim sözlükleri yayımlamamıştır iddiasına gelince: Sayın konuşmacı burada da bilerek veya bilmeyerek yanılgıya düşmüştür. Çünkü, Türk Dil Kurumu, 1983’ten sonra öteki alanlara olduğu gibi, terim alanına da ciddî ölçülerle eğilmiştir. TDK’nın 1973’te hazırladığı küçük boy Terim Hazırlama Kılvuzu’nu yetersiz bulduğu için, terim sözlükleri hazırlayacaklara öncülük etmek üzere, Prof. Dr. Hamza Zülfikar’a Terim Sorunları ve Terim Yapma Yolları başlıklı 213 sayfalık, kapsamlı bir eser hazırlatmıştır (Ankara 1991). Ayrıca Atatürk’ün geometri terimlerini de içine alan Geometri kitabını (1991) ve Anayasa Sözlüğü’nü yeni gereksinimlere göre genişleterek yeniden bastırmıştır (Ankara 1985).


    Daha önce Prof. Dr. Sevinç Karol tarafından hazırlanan Biyoloji Terimleri Sözlüğü, Sevinç Karol-Zekiye Suludere-Cevat Ayvalı tarafından yeni baştan işlenip genişletilerek 1067 sayfalık kapsamlı bir sözlük biçiminde yayımlanmıştır (Ankara 1998). Kurumca daha önce yayımlanan Dilbilim Terimleri Sözlüğü, birçok yönden yetersiz kaldığı için hem ülkemizdeki dil bilgisi ve gramer alanındaki terim kargaşasını önleme hem de sağlıklı bir terim sistemi geliştirme bakımından Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’a hazırlatılan birleştirici ve bütünleştirici nitelikte Gramer Terimleri Sözlüğü
    yayımlanmıştır (Ankara 1992).

  2. #2
    Mazi KaLbimde Bir Yaradır
    _HayaLperest_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    TşkrLer...(:

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 04-26-2009, 12:58 AM
  2. Askeri Eğitimin Dünü Bugünü
    By ABYSS in forum Genel Tarih
    Cevaplar: 1
    Bölüm Listesi: 01-08-2007, 09:22 PM

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]