Dilin tanımını yaparken iletişim-dil-konuşma bağıntısını irdelemek yerinde olacaktır:


Dil bir koddur: Konrot’a (1991) göre bireylerarası iletişimde temel amaç, bir bireyin (kaynak) zihninde düzenlediği mesajı aynen veya ona yaklaşık olarak başka bir bireyin (alıcı) zihnine aktarmaktır. Bu süreç, ilk bakışta basit gibi görünse de aslında karmaşık pek çok işlemi gerektiren bir süreçtir. Zihinler arasında ise bu aktarımı gerçekleştirecek doğrudan bir bağ yoktur. Diğer bir deyişle, bir arkadaşımızın kafasına parmağımızla bir dokunduğumuzda zihninden geçenleri anlayamıyor, okuyamıyoruz. İşte bu yüzden mesajımızı aktaracak öyle bir araç gerekmektedir ki, mesajımız aracı kullananlar tarafından aynı şekilde paylaşılmalı ve aynı anlamları çağrıştırabilecek türde algılanmalı, ve çözümlenmeli. Mesajın yerine geçecek, onu temsil edecek somut bir biçim olmalıdır. İşte bunun için çeşitli semboller ve işaretlerin kullanımı ve bunlar arasındaki ilişkilerin uzlaşımsal bir biçimde belirli ve sınırlı kurallarla örgütlenmesi, düzenlenmesi gereği vardır. Bu gereğin yerine getirilmesinde araç olan kod, herhangi bir şeyin (nesne, olay, ilişki v.b) bir başka şeyle temsil edilmesidir. Herhangi bir şey bir kişi tarafından düzgülü bir biçimde temsil edilebilir, böylece “o şey” üzerinde, düşünülebilir, saklanılabilir ve paylaşılabilir. Bunlar, nesne, olay, ilişki olabilir ve resim, grafik, sözcük ya da tümce vs ile temsil edilebilir, böylece resim, grafik, sözcük ya da tümce temsil ettiği nesne, olay, ilişkinin yerini alır. Dil de bir temsil aracıdır. Bireylerarası iletişimde mesajın yerine geçebilecek temel bir araç olma özelliği taşıyan dil aynı zamanda bir kodlar sistemi olarak düşünülebilir.


Kodu oluşturan nedir? Kodu oluşturan temel öğe göstergeler ve bu göstergelerin birbiriyle olan ilişkisidir. Gösterge, bir başka şeyin yerini alabilmesini sağlayan özellikler taşıdığından kendi dışında bir nesne, olgu varlık belirtebilen öğedir. Dilsel göstergelerin temsil ettikleri şeyle benzerlik ilişkileri yoktur. Varlıklarını toplumsal uzlaşımdan alırlar. Uzlaşım mantıklı bir nedene dayanmaz, tamamen rastlantısaldır. Hepimiz zaman zaman neden “masa” yerine “kapı” denmemiş diye düşünmüşüzdür. Diğer taraftan, “masa” ve “kapı” nesneleri tüm toplumlarda vardır, herkesçe aynı algılanır ama bunları temsil eden kodlar dilden dile değişir. Bu da farklı toplumlarda farklı uzlaşımlarla farklı sözel dillerin ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır.

Kısaca, kod, sınırlı sayıdaki göstergelerin rastlantısal bir biçimde sıralanarak sözcükler, işaretler biçiminde işlev görerek nesneleri ve olayları temsil ederek evrendeki bütün olası nesnelere ve olaylara karşılık oluşturabilecek araç ya da yollardır. Dolayısıyla kod, herhangi bir dilin biçim unsurunu ya da yapısını oluşturur çıkarımını yapabiliriz.


Dil bir uzlaşmadır: Ne, neyi, nasıl temsil edecek? Aynı dili konuşan insanlar arasında belli biçimlerin belli içeriklere karşılık oluşturduğu ve aynı yollarla kullanılabilmesi hakkında uzlaşma vardır. Diğer bir deyişle, bilgileri başkalarıyla aynı şekilde paylaşmazsak anlaşma birliği olmaz, dizgeyi kavrayamazdık, o zaman da dil diye bir olgu olmazdı. Dil dizgesi, öyle bir olgudur ki, o dizgede uzlaşan bireyleri bir arada tutar, birlik kılar. Bu birliktelik ulus bilincini ve her ulusun bir dili olması gerektiğinin kavranmasını sağlar. Söz konusu uzlaşma bir toplumda bölgesel farklılıklar, farklı toplumsal katmanlar, farklı kültürler nedeniyle çok sayıda değişik dil türü (lehçeler ağızlar) kullanan bireylerarasında iletişimi kolaylaştırmanın bir yolu olarak ölçünlü dil kullanımına olanak sağlar. Söz gelimi, ölçünlü dil kullanımı bir lehçeyi, bir ağızı diğer yörelere kıyasla daha sık kullandığı için; radyo, TV, basın gibi etkinliklerde kültürel ve sosyal nedenlerle hep o lehçe kullanıldığı için, o lehçeyi merkez almışlar, ölçünlü ağız olarak benimsemişlerdir. Türkçe‘nın ölçünlü dil olarak benimsenmesinde İstanbul ağzı temel alınmıştır. Her ulusun dilbilimcileri kendi dillerinin yapısına, işleyişine ilişkin kuralları betimlerler.



Dil evren hakkındaki düşünceleri simgeler: Kod ya da bilginin simgelenmesini sağlayan aracın işleyebilmesi, konuşanın ve dinleyenin evrendeki nesne ve olaylar hakkında neler bildiği ile bağımlıdır. Zihnimizde nesnelerin, olayların kendilerini saklayabilmemiz elbette olası değildir. Bireyler dünyaya geldikleri andan itibaren bir yaşantı sürecine girmekte ve belirli deneyimler edinmektedirler. Bu, bebeklikten erişkinliğe gelişen bir süreçtir. Her aşamada gün ve gün duyular aracılığıyla evrendeki nesne, olgu, olay ve bunlar arasındaki ilişkiler hakkında çeşitli bilgi alınır, algılanır, öğrenilir. Bu ilişkilerin öğrenimi gelecekteki benzer nitelikteki nesne, olayların algılanıp tanınmasında temel oluştururlar. Tekrarlanan bu yaşantılar çocukların zihninde bir kayıt gibi biçimlenir, çocuk benzerlikler ve farklılıklardan anlam çıkarır. Giderek soyutlamalara ulaşır ve bellek için önemli kavramları, bilişsel yapıları oluşturur. Çevrede kullanılan dilin bu yaşantı sürecine katılmasıyla, sözcükler veya işaretlerin anlam kazanmaları, birbiriyle ilişkide bulunmaları zihinde bu algılanan, soyutlanan ve kurgulanan biçimleriyle bağımlı hale gelir. Böylece düşünce-sözcük ilişkisi doğar. Bütün bunların evrene ilişkin bilgiyi oluşturduğu ve bunlar hakkındaki düşüncelerin kodlandığı çıkarımını yapabiliriz. Böylece geçmişten, gelecekten, düşlerden, kurultulardan söz edebilir; hiç olmamış, yaşanmamış olayları sözlerle canlandırabiliriz. Bu bilgi dilin içerik unsurunu oluşturur.



Dil bir dizgedir: Ne, neyi, nasıl temsil edecek? Doğada her şey bir düzen içinde ortaya çıkar ve işler. Evrendeki bilgiyi temsil etmeleri beklenen dil göstergelerinin herkes tarafından aynı şekilde anlaşılabilmesi için, belirli kurallarla örgütlenmesi ve düzenlenmesi gereği bulunmaktadır. Her dilin kendine özgü kuralları vardır. Bu kurallar sınırlı ve belirli sayıdadır. Buna karşılık, bu öğelerin olası birleşimleri sınırsızdır. Sınırlı sayıda öğelerin kullanılması ile sonsuz sayıda biçim üretmek dilin yaratıcı unsurunu oluşturur. Örneğin, Türkçe‘de 29 ses parçasının belirli kurallar çerçevesinde birleşerek sonsuza yakın sözcük, bu sözcüklerin birleşimlerinden sonsuza yakın tümce kuruluşu elde edebiliyoruz. Seslerin biraraya gelerek sözcükleri, sözcüklerin biraraya gelerek türmceleri oluşturmaları belirli kurallarla olanaklıdır.



Dil iletişim için kullanılır: Bireyler günlük yaşantılarında birbirleriyle olan alışverişlerinde pek çok değişik amaçla dili kullanırlar: İlişki kurma, koruma, bilgi edinme, bilgi aktarma, istek belirtme, amaçlara ulaşma. Tüm bunlar değişik durum ve ortamlarda değişik anlatım yollarını gerektirir. Daha açık bir anlatımla, birey amacına, ortama ve duruma göre dinleyicinin koşul ve beklentilerini de dikkate alarak farklı dil kullanımları sergileyebilir. Aynı şeyi ayrı biçimlerde anlatma olanağı vardır. Söz gelimi, su gereksinimimizi gidermek için kullanacağımız dil evde, okulda, lokantada bulunuşumuza, buradaki kişilerin bize olan yakınlıkları, samimiyetleri ve konumlarına göre farklılaşacaktır. Her birey toplumsal durumu, konumu, yaşı, cinsiyeti, evreni algılayış biçimi, öğrenim düzeyi gibi etkenlere bağlı olarak belirli dil türü dağarcığına sahiptir. İşlevsel dil türü ya da deyiş biçimleri, işyerindeki koşullara, bilimsel bir toplantı v.b.resmi ve resmi olmayan ortamlara, meslektaşlarımızla kullandığımız dile göre farklılaşabilir. Bu farklılıklar politika dili, hukuk dili, tıp dili gibi farklı dil türleri kullanımını da olanaklı kılar. Buraya kadar anlatılanlardan dili şöyle tanımlayabiliriz: Dil, iletişimi gerçekleştirmek amacıyla evrene ilişkin düşüncelerin uzlaşımsal göstergelerle dizgelenerek kullanıldığı bir araçtır.


Özetleyecek olursak, yukarıdaki özelliklere sahip her iletişim aracı dil olabilir. Dünya üzerinde konuşulan 4000 dolayında dil olduğundan söz edilmektedir. Ancak bu, tüm dillerin sözel olduğu anlamına gelmemelidir. İşitme engelliler arasında yaygın olarak kullanılan ve söze dayanmayan işaret dili bulunmaktadır. Bu, o dilde her göstergeye karşılık bir devinim olduğunu gösterir ve yine yalnızca o dili kullananların uzlaşımı sonucu ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda sözel sözcüğünün sese dayalı biçimleri kullanan insan toplumları için geçerli olduğu çıkarımını yapabiliriz. Bu da bize kullandığımız sözel dilin konuşma yoluyla aktarılabileceğini gösterir. Yazı dili ise, konuşma dilinin yazı biçiminde kodlanması işlemidir.