Sayfa 1 Toplam 3 Sayfadan 123 SonuncuSonuncu
1 den 10´e kadar. Toplam 23 Sayfa bulundu

Konu: Melİh Cevdet Anday’in YaŞam Ve Sanat ÖykÜsÜ

  1. #1
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart Melİh Cevdet Anday’in YaŞam Ve Sanat ÖykÜsÜ



    Melih Cevdet ANDAY İstanbul'da doğdu. 28 Kasım 2002'de hayata veda etti. Babası avukattı. 1931'de Kadıköy Ortaokulu'nu, 1936' da Ankara Gazi Lisesi'ni bitirdi. Önce Ankara Hukuk Fakültesi'ne, sonra Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne girdiyse de devam etmedi. 1938 yılında sosyoloji öğrenimi için Belçika'ya gitti. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra, II. Dünya Savaşı nedeniyle yurda döndü. 1942'den başlayarak Ankara Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü'nde danışmanlık, Ankara Kitaplığı'nda memurluk, gazetecilik yaptı. 1951'de İstanbul'da "Akşam" gazetesinde çalışmaya başladı. "Tercüman", "Büyük Gazete", "Tanin" ve "Cumhuriyet" gazetelerinde fıkra yazarlığı, sanat sayfası yöneticiliği yaptı, denemeler yazdı. 1954'te başladığı İstanbul Belediye Konservatuarı Tiyatro Bölümü fonetik-diksiyon öğretmenliğinden 1977 yılında emekli oldu. 1964–69 yılları arasında TRT Yönetim Kurulu'nda çalıştı. 1979'da UNESCO Genel Merkezi kültür müşaviri olarak Paris'e gitti. Hükümet değişince geri çağrıldı. Mikado'nun Çöpleri adlı oyunuyla 1967–68 İlhan İskender Armağanı'nı, Gizli Emir adlı romanıyla TRT 1970 Sanat Ödülleri Roman Armağanı'nı, Tarjel Vesaas'dan çevirdiği Buz Sarayı romanıyla TDK 1973 Çeviri Ödülünü kazandı. Teknenin Ölümü adlı şiir kitabıyla 1976 Yeditepe Şiir Armağanı’nı Sözcükler adlı şiir kitabıyla 1978 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü'nü, Ölümsüzlük Ardında Gılgamış adlı şiir kitabıyla da 1981 İş Bankası Büyük Ödülü'nü aldı.

    Melih Cevdet ANDAY şiire Gazi Lisesi'nde arkadaşları Orhan Veli ve Oktay Rifat'la başladı. Daha sonraları "Garip" hareketi çevresinde oluşacak beraberliklerinin temeli böylece atılmış oldu. Daha lise öğrencisiyken "Sesimiz" adlı duvar gazetesinde edebiyata ilgileri iyice belirmişti. Anday'ın ilk şiiri 1936 yılında "Varlık"ta yayımlanan "Ukde" oldu. Aynı dergide yer alan, dönemin egemen şiir tutumuna uygun şiirlerden sonra, 1938'den başlayarak yerleşmiş kurallara boyun eğmeyen şiirlerini yayımlamaya başladı. "Varlık" dergisinde birlikte yaptıkları bir çıkışla, Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Türk şiirine yeni bir anlayış getirdiler. Kentte yaşayan küçük insanların sorunlarını lirizme, ahenge, sese sırt çeviren bir sadelik içinde ele alıyor, şiire girmez denilen konulara, sözcüklere özellikle ağırlık veriyorlardı. Yaptıkları denemeler edebiyat çevrelerinde büyük ilgiyle karşılandı, tartışmalara yol açtı.

    1941'de çıkardıkları Garip adlı kitapta Orhan Veli'nin imzasıyla bu yeni anlayışın temel ilkeleri şöyle açıklandı:

    "Şiir, bütün özelliği edasında olan bir söz sanatıdır."

    Bu yazıda, ölçü ve uyak sınırlarını kırmak, şairanelikten kurtulmak, halkın beğenisini arayıp bulmak, klasik biçimlere başvurmamak, dize düşkünlüğünden kurtulup şiirde bütünlüğe yönelmek gibi ilkeler öneriliyordu.

    Garip hem büyük bir ilgi ve sevgi yarattı, hem de yergiye, hatta alaylara konu oldu. Ancak Türk şiirinin genel çizgisi içinde, geleceğe uzanacak bir atılım yapılmış, şiiri kuşatan kimi kısıtlamalar sökülüp atılmıştı.

    Melih Cevdet ANDAY'ın, bu dönemde bile, hep birlikte karşı çıktıkları şairaneliğe yatkın yönlerini bütünüyle örtemediği görülür. Garip'ten beş yıl sonra çıkardığı Rahatı Kaçan Ağaç'ta ise toplumumuzda ki yoksulluk, haksızlık gibi olgulara ince bir yergiyle karşı çıkarken, bir yandan da geleneksel Türk şiiriyle uzak bağlar kurmaktan çekinmedi.

    1947–49 döneminde, "Yaprak" dergisinde yayımladığı şiirlerinden oluşan Telgrafhane adlı kitabında toplumsal sorunlara bağlı konuları işlemeye daha da ağırlık verdi. Bu şiirlerde dil alabildiğine yalınlaşmıştı, büyük kent insanının günlük konuşmalarındaki deyimlerden bol bol yararlanıyordur. Ölçü, uyak, "Garip" şiirinde dışlanan söz sanatları da yeniden şiir kurmakta yararlanılan öğeler arasına girmişti. Bu dönemin en başarılı şiirlerinden biri olan "Tohum"da ölçü ile uyak büyük bir başarıyla kullanılıyordu. Ayrıca, bütün şiir yarı gizli bir simgeyle yüklüydü.

    1956 yılında yayımlanan Yan yana’daki şiirlerin aynı doğrultuda ilerlediği görüldü. Şiire geleneksel biçimler ağırlıkla girmiş, şiir dokusuna uyaklar egemen olmuştu. Alay, ince yergi, lirizm, coşku yan yanaydı. Kullanılan sözcüklerde de bir değişme göze çarpıyordu. Önceki dönemlerdeki ağaç, deniz, bitki vb. gibi somutlukların yanı sıra çağ, dünya, yeryüzü, doğa gibi soyut kavramlar da kullanılmaya başlanmıştı. Şair belirli düşünceler üzerinde yoğunlaşırken, biçimin kusursuzluğuna iyiden iyiye özen gösteriyordu.

    Bu değişimin nedenlerini araştırırken, "Garip" anlayışının 1950–1955 döneminde, özellikle şiire yeni başlayanlar arasında olağanüstü yaygın bir etkisi olduğunu, bir zamanların yeniliğinin artık iyice eskitildiğini de göz önünde tutmak gerekir. Gerçekten de dönemin dergi sayfaları bu şiirin kötü kopyalarıyla dolmuş, şiiri giderek yalnızca küçük olayların basit bir dille aktarıldığı, bütün gücü az sayıdaki dizelerin içine sıkıştırılmış küçük bir buluşta olan bir tür haline gelmişti. Bütünüyle birbirine benzeyen bu şiirlerin altında imza olmasa, kimin yazdığını çıkarmak neredeyse olanaksızdı.

    Melih Cevdet ANDAY, son kitabının üzerinden uzunca bir zaman geçtikten sonra, 1963'te Kolları Bağlı Odysseus'u yayımladığında edebiyat çevrelerinde belirgin bir şaşkınlık görüldü. Daha öncenin açık, anlamını kolay ileten, tadına kolay varılan şiirinin yerini, konusunu mitolojiden alan, kapalı, tadına güç varılan bir şiir almıştı. İnsanoğlunun doğa karşısında gelişimini, "Neredeyiz? Nereden geliyoruz? Bütün müyüz, parça mıyız?" gibi zamana bağlı olmayan sorularla irdeleyen "zamansız" bir şiir.

    Kolları Bağlı Odysseus ve ardından gelen Göçebe Denizin Üstünde ile Teknenin Ölümü bir arada düşünüldüğünde, Anday'ın toplumsal sorunları aktarma ve uyarma gibi daha önce şiirinde yer alan bir görevi düzyazıya aktarıp, salt düşünsel bir şiire ulaşmak istediği anlaşılır. Gerçekten de, 1960 sonrasında hem Türkiye genelinde, hem Türk şiir ortamında çok şey değişmiş, daha önceleri şiirin sözcülük etmeye çabaladığı kimi konular, asıl uzmanlarınca gündeme getirilip tartışılmaya başlanmıştı. Şairin kendisi de deneme ve makaleleriyle bu tartışmalara katılarak görüşlerini bildiriyordu.

    Öte yandan şiirinin taşıyamadığı konuları, insanlar arası durumları 1965' ten sonra yayımlamaya başladığı romanlarında ele alıyor, oyunlarında çağdaş insanın yerleşik değerlerle ve düzenle çatışmasını irdeliyordu. Böylece şiiriyle, kimi görüşleri aktarmak ve yaymak yerine, yaşam, doğa, dünya, tarihsellik gibi felsefenin yüzyıllar boyu uğraştığı konularda yoğunlaşmak olanağını yakalamıştı. Felsefeye bile öncülük edebilecek, biçim yönünden oldukça derinleşen bir şiire ulaşılmıştı.

    Melih Cevdet ANDAY'ın şairliği; tüm şiirleri gözden geçirildiğinde açıkça görülebildiği gibi, durmadan değişmiş, sürekli bir gelişme göstermiştir.

    Yapıtları Rusça, Fransızca, İngilizce, Bulgarca, Yunanca'ya, Sırp ve Polonya dillerine çevrilmiş; UNESCO'nun Courrier dergisi 1971 yılında onu Cervantes, Dante, Tolstoy, Unamuno, Seferis Kawabata düzeyinde bir edebiyat adamı olarak gördüğünü açıklamıştır.

  2. #2
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    ŞİİR ÜZERİNE



    Bizde olsun, Batı' da olsun, şiir üstüne ama ozanlarca yazıları okurken kendi kendime, "Ozanlar şiir üstüne niçin yazarlar?" diye sorarım. Sözgelişi bir ozan, "Somutlayın!" ya da, "İşe düşünceden başlamayın!" diye yazmakla, şiirin kendince bir gizini yakalamıştır da, kendinden sonra gelen ozanlara yol mu göstermektedir? O ozanın, şiir sanatına beslediği sevgiden ötürü böyle özverili bir davranışa yönelmiş olduğunu benimsesek bile, öğütlere uyularak şiir yazılamayacağı gerçeği, bu özgeç davranıştan umulan yarara bel bağlamamamızı gerektirir. Gerçekten de, şiir üzerine verilen öğütler, ancak yaratıcılık sırasında doğrulanınca değer kazanır ki, bu da o öğüt içindeki gerçeğin yeni baştan bulunması anlamına gelir. Böylece bizden önceki ozanların kendi deneylerine dayanarak ortaya attıkları - deyim yerinde ise - kuramlar, ancak kendi şiirleri ile bir arada ele alınınca değer kazanır; demek ki sürekli bir etkileri olamaz.

    Öyle ise, şiir üstüne ozanlarca yazılan yazıları, açıklama, belki de savunu olarak görmek gerekecektir. Ama bir ozanın, şiiri ile yetinmeyip şiirini açıklamaya, savunmaya kalkması nedendir? Ortada yaratılan bir şiir varken, bu şiirin nasıl yaratıldığını, hangi yöntemlere, kurallara ve kuramlara uyularak yaratıldığını öğrenmemizde ne gibi bir yarar umuluyor? Dayanağı kuramları bilmeden de güzel bir şiiri sevebileceğimize göre, ozanın bu türlü bir çabası gereksiz olur; demek ki açıklamadan ya da savunmadan umulan yararı sağlamaz.

    Ayrıca kimi ozanların, kendi şiirleri üstüne olsun, genel olarak şiir üstüne olsun (ki ikisi bir kapıya çıkar) açıkladıkları görüşler, bakıyorsunuz, çoğu zaman kendi şiirlerini tutmuyor; kuramlar, yöntemler bir yanda, şiirler başka bir yanda. Böylesi, şiirle şiirin kuramları arasında hiçbir ilinti bulunmadığı kuşkusunu uyandırmaktadır. Başka bir deyişle, ozanların çoğu, şiir üstüne birtakım kuramlar, kurallar, yöntemler öğreniyorlar, ama onlardan birini bile şiir yazarken uygulamıyorlar, şiirlerini gene de göreneğe, geleneğe, bakarak yazıyor, ama düşünür görünmek hevesinden ötürü birtakım şiir bilgilerini sayıp döküyorlar. Bunu konumuzun dışında sayalım.

    Ama birtakım büyük Batılı ozanların, sadece şiir yazmakla yetinmeyip şiir üzerine de yazmalarını nasıl anlamalı, nasıl yorumlamalı? Bunu, yeni bir şiirin yadırganmaması, okurun o yeni anlayışa alıştırılması için eğitimsel bakımdan gerekli saymak da doyurucu, kandırıcı bir düşünce değildir. Çünkü bu görev, ozandan çok eleştirmenlere, edebiyat tarihçilerine, edebiyat öğretmenlerine düşer.

    Şiirin tarihindeki bu çeşit en önemli yazılara bakarsak, belli bir dönemde ileri sürülen yeni bir şiir anlayışının, kendi çağı içindeki felsefi, giderek bilimsel akımların hizasında bir uç olduğunu görürüz. Başka bir deyişle, bu çeşit önemli görüşlerde, bir öğüt, bir savunu aramak boşunadır; ozan burada, artık bir uğraşın adamı olmaktan daha ileri çıkmış, düşünür katına yükselmiştir. Bilim adamları için de durum buna benzemiyor mu? Bakıyorsunuz, çekirdek fiziğinde ortaya yeni bir buluş atan bir fizikçi, buluşunun önemi oranında bir felsefi görüşe yönelmekten kendini alamıyor, genel bir doğa yorumuna, oradan insan anlayışına, ahlaka ve edebiyata dek yöneliyor. Şiirinde kendi çağının düşünüşüne varan, giderek o düşünüşü zorlayan ozan da, bunun gibi, artık kendi uğraşının içinde kalmaktan çıkar, çağdaş düşünce yaşamındaki yerini almaya yönelir.

  3. #3
  4. #4
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    TEK BİR DENİZ KALIR ORTADA

    Ölmek ölümlülüktü, yaşamak ölümlülük
    Ağacın dalları uzar tek bir dalda
    Tek bir dalda gömülmek ister ağaç.

    Tek bir dalgada tek bir balık
    Akşamın yıkanmış çayırı sonra
    Denizin tohumu, havanın tohumu.

    Hiçbir şey değişmez yaprak değişirken
    Bir çatışma olur her ışıkta
    Tek bir deniz kalır ortada.

    Gecenin pruvasına tırmandı ay...
    Bitsin, insanlaştıramam nesneleri
    Duyarım sabrımı delice taşkınlıkla.

    M.C. Anday / Göçebe Denizin Üstünde

  5. #5
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Güneşte

    Çünkü saatler dardır, her şeyi almaz
    Güneşte çözülür ve kayarlar bir yana.
    Mısırlar güçlükle büyürken yağmursuzluk
    Kaygılandırır dilsiz bahçıvanı.
    Sessiz kuşlar, bir keçi, ağır iğde ağaçları.
    Bir araba geçti incelmiş yoldan
    El salladı biri, belki tanıdık,
    Belki değil, süreksizliğin eşanlamı.
    Ve denizin yorgun çağındaydı çocuklar
    Çığlıkları titretir balkondaki sarmaşığı,
    Çünkü dardır saatler, sığmaz biraraya
    Dalgınlık, deniz ve sardunya.
    Rüzgâr alıp götürdü balıkçı teknelerini
    Uzaktaki kılıçlara, ki bilemeyiz
    Hangi derinlikte dölleyerek denizi
    Gidiyorlar öyle ağırbaşlı, doğuya.

    Ve ocaktan çorbanın kokusu geldi demin
    Burun deliğine kedinin ve köpeğin.
    Rafta kitaplar, mavi bir şişe ve gül
    Donmuş kalmışlar tek başlarına.
    Duvarda bir resim, resimde kalabalık
    Köy alanı, çocuklar, çember ve zaman.
    Breughel nasıl da toplamış bunca
    Ortaklığı ve uyumu biraraya,
    Çünkü saatler dardır, sığdırılmaz.
    Güneşte her şey çözülür gider bir yana.

    M.C. Anday / Güneşte

  6. #6
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Melih Cevdet Anday'ın Cumhuriyet Gazetesi'ndeki,"OLAYLAR ve GÖRÜŞLER" adlı köşesinde yayınladığı yazıları:

    Çeviri Üstüne (1):


    Ünlü Fransız ozanı Jean Cocteau’nun sözünü yenileyerek başlamak istiyorum yazıma; diyor ki, “Şiir öyle ayrı bir dildir ki, başka hiçbir dile çevrilemez. Hatta yazılmış göründüğü dile bile.”


    Ben bu sözün özellikle ikinci bölümü üzerinde durmak istiyorum önce: “… Hatta yazılmış göründüğü dile bile.” Cocteau’nun bu incelikli sözünden, şiirin, belli bir dilde, bir anadilde, terimsel söylemi ile bir kaynak dilde bile yazılmadığı anlamı çıkıyor, çünkü yazıldığı demiyor, yazılmış göründüğü diyor. Daha açarsak, diyelim bir Türk ozanı, anadilde şiir yazmıyor da yazmış gibi yapıyor. Demek hiçbir dilde şiir yazılamaz, çünkü şiir dili başka bir dildir.



    Ben de bu Fransız ozanı gibi düşünürüm, ama korkarım bunu açığa vurmaktan çoğun. Neden derseniz, bunca şiirseveri şaşırtmak, umutsuzluğa düşürmek istemem tepeden inme; “Öyleyse nedir bu dil?” diye sormazlar mı?



    Ama sorulacak olursa yanıtı vardır: “Öğrenebilirsiniz, yok öğrenmezseniz şiir sanatına yaklaşamazsınız.” Şiir gibi, müziğin de, resmin de, yontunun da kendilerine özgü birer dilleri vardır; siz şiirde, müzikte, resimde, yonutta konuya bakmakla kaldıkça kaçırırsınız bu özge dili.



    Şimdi Cocteau’nun tüm sözüne doğru ilerleyelim...”Başka hiçbir dile çevrilemez şiir” diyor Cocteau. Yukarıdaki açımlamamıza dayanarak, bu sözün gereksizliğini korkmadan belirtebiliriz; çünkü o başka diller de, anadilimize benzer dillerdir, demek o dillerde de şiir yazılamaz, çeviri nasıl yapılsın!



    Ancak şu olasılığı göz önünde tutamaz mıyız? Eğer bir kaynak dildeki özel şiir dilini biz erek dilde gerçekleştirebilirsek şiirin çevrilemezliği savı oldukça zayıflar. Bu görüş açısına uyarak diyeceğim ki, ben Cocteau’nun sözünün ikinci bölümüne katılıyorum da, birinci bölümde söylenene pek gönüllü değilim. Burada göze çarpacağını sandığım aykırılığı elimden geldiğimce gidermeye çalışayım.



    Bir şiir kendi dilinde başka bir biçime gelebiliyorsa, diyesim başka sözcükler ve kuruluşlarla anlatılabiliyorsa, şiir olma niteliğini kazanamamış, son ve değişmez yüzünü kazanamamış demektir. Şiiri düzyazıdan ayıran bir özellik de budur. İmdi, bu doğru ise o şiiri yabancı bir dilde yeniden kurmaya kalkmak usa aykırı olmaz mı?



    1978–1984 yılları arasında on dört sayı yayınlanan FDE (Fransız Dili ve Edebiyatı) dergisinin sürgünü olarak çıkmakta bulunan Frankofoni dergisinde konumuza ilişkin iki ilginç yazı okudum. Bunlardan “Çeviri kuramı ve çevirinin bilimselleştirilmesi üzerine bir deneme” başlıklı yazısında Doç. Dr. Sevinç Özer şöyle diyor: “Günümüz çeviri kuramı çeviriyi yorumdan ayırmış, linguistik özgürlükle, linguistik sadakati (ya da bağımlılığı) farklı yaklaşımların konusu olarak algılamıştır. 1950’lere kadar pek çok yazar ve eleştirmen her dilin gerçeğe kendi mantığıyla yaklaştığını ve her dilin kendine özgü bir dünya görüşü olduğunu savunuyordu. ‘Bir insanın düşünce tarzı onun diline bağlıdır’ gibi bir formülasyondan yola çıkarak başarılı bir çevirinin olamayacağı savunuluyordu. Ancak günümüz çeviri kuramcıları bütün davranışlarda ve kültürlerde ortak bir ögenin bulunabileceğini ve bunun da herhangi bir metni çevrilebilir kılacağını savunmaktadırlar.”



    Yazar denemesinin daha sonraki bölümlerinden birinde ise, bütün çevirilerde göz önünde bulundurulması gereken şu noktaları sıralıyor:



    —Çeviri kaynak dildeki metnin bütün sözcüklerini yeniden üretmelidir.

    —Bir çeviri kaynak dildeki metnin içerdiği bütün fikirleri (ister sözlük anlatımıyla, ister özgür çeviri yoluyla) yeniden üretmelidir.

    —Bir çeviri özgün metin gibi okunmalıdır.

    —Bir çeviri, çeviri gibi okunmalıdır.

    —Bir çeviri kaynak dildeki metnin biçemini korumalıdır.

    —Bir çeviri çevirmenin biçemini yansıtmalıdır.

    —Bir çeviri kaynak dildeki metnin tarihsel anlamda biçembilgisi (stylistic) boyutunu aktarmalıdır.

    —Bir çeviri çağdaş yazınsal bir yapıt olarak okunmalıdır.

    —Bir çeviride çevirmen kendinden bir şey katmamalı, hiçbir şeyi dışarıda bırakmamalıdır.

    —Bir çeviride çevirmen gerektiğinde bir şey katmalı ve bir şeyleri dışarıda bırakmalıdır.

  7. #7
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Çeviri Üstüne (2):



    Yazar bundan sonra şu sözleri ekliyor:



    “Bu maddelere göre çevirmen hem özgür, hem bağımlı; bunun yanında hem kuramcı, hem uygulayıcıdır. Çeviri uygulamasında en önemli sorun hiç kuşkusuz, iki kültürün çakıştığı düşünsel ve duygusal noktaların iki dilin elverdiği ölçülerde sözcüklere aktarılması, çatıştığı noktaların ise erek dilde yorumlanmasıdır. Bu bakımdan çeviride yorum ‘çevrilemez’ öğeleri ‘çevrilebilir’ hale getirme çabasıdır.”

    Yazımıza şiir çevirisi konusu ile başladık, bunun olabilirliği, olamazlığı üzerinde dururken ya da durmak isterken, düzyazı çevirinin önümüze çıkardığı güçlüklerle karşılaştık. Hele “bir insanın düşünce tarzı onun diline bağlıdır” tümcesi ile özetlenen görüş, soruna büsbütün tuz biber ekti. Ama sıkı duralım, çünkü daha kötüsü de var. Ünlü İngiliz ozanı Auden, insanların anadillerinde bile anlaşamayacakları savını ortaya attığı bir yazısında, “Âşık olduğunu bana söyleyen arkadaşımla tam olarak anlaştığımı hiç de söyleyemem; çünkü ‘aşk’ sözcüğünün bende ve onda uyandırdığı duygu ve düşünceler arasında tam bir uyarlık bulunduğunu söyleyemem” demişti. Hak vermemek elde değildir. Hadi bunlara birini daha ekleyelim; geçen gün Memet Fuat, asıl güçlüğün, deyimlerin çevirisinde ortaya çıktığını söylüyordu.



    Ne yapmalı?



    Ben en karamsarlık verici görüşten yola çıkmak istiyorum. Bunca çeşit dil arasında, yaratıcının insan olması dolayısıyla ortak bir temel bulunduğu inancı, bence öyle kolay kolay benimseniverecek bir inanç değildir. Demek ben, “bir insanın düşünce tarzı onun diline bağlıdır” görüşünden yanayım, ama buna en basit kavramları da katmak yolu ile daha da ileri gidiyorum, ben örneğin “yeşil” deyince bir yabancı ile aynı rengi gözümüzün önünde canlandırabileceğimizi sanmıyorum. Afrika’da çok yaygın bir dil olan Bantu dilinde, on, on iki kadar tanımlık (article) bulunduğu bilinir; bu dili konuşan bir yerli, örneğin “öküz” dediğinde buna dört ya da beş tanımlık katıyor ki, bunlar da hayvanın çift boynuzlu, dört ayaklı vb. olduğunu anlatıyor. Peki, ben “öküz” dediğimde bu adam ne anlayacaktır?



    Ama gene de “çeviri yapılamaz” savından yana değilim. Neden derseniz, bu etkinlik Roma’dan beri sürüp duruyor ve insanların birbirlerini anlamada yardımcı oluyor. Tam bir anlaşma mıdır bu? Hayır, anlaştığımızı sandığımızda başka başka imgeler, başka başka dünyalar canlanıyor imgelemimizde. Ama bunu niçin kötü görelim, küçümseyelim! Sevinsek daha iyi değil mi? Çeviri yolu ile imgelemimiz, demek dünyamız daha da zenginleşiyor, renkleniyor, çeşitleniyor. Gerçekte uygarlığımız bir çeviri uygarlığıdır.



    Yazımın sonuna gelirken, asıl konuyu bir yana bıraktığımın sanılmasını istemem. O da şiir çevirisi konusudur. Ben de şiirler yazdım, şiirlerim yabancı dillere çevrildi. O çevirileri okurken, anadilimdeki çabalarımın, kurgularımın, amaçlarımın ne kerte belirtilmiş, gerçekleştirilmiş olduğundan kuşkuya düşüyorum; ayrıca o dillerde ne gibi yeni imgelerin, düşüncelerin ortaya çıkmış olabileceğini kestiremiyorum. Olsun! Sonra çeviri şiirler okuyorum, özgün metinlerle karşılaştırarak da okuduğum oluyor. İnanın, bu çevirilerin başarılı olanlarından halis ---ifler alıyorum. Çünkü böylece bir yabancı ozanın anadilimde yeniden doğması beni yüceltiyor.



    Hadi şunu da söyleyeyim, yadırganacağını biliyorum ama söyleyeyim: Çeviride başarı olasılığı, en çok şiir çevirisi için söz konusu edilebilir, çünkü şiir dili başka bir dildir ve hangi ulustan olurlarsa olsunlar, ozanlar bu dili bilen kişilerdir. Demek şiir çevirisini ozanlar yapmalıdırlar. Kötü bir şiir çevirisi ise hiçbir dilden değildir, okuyanı şiirden soğutur, ozanların aptal olduğunu düşündürür. Şiir çevirisinin orta hallisi yapılamaz.

  8. #8
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    RAHATI KAÇAN AĞAÇ



    Tanıdığım bir ağaç var

    Etlik bağlarına yakın

    Saadetin adını bile duymamış,

    Allah’ın işine bakın!



    Geceyi, gündüzü biliyor,

    Dört mevsimi, rüzgarı, karı

    Ay ışığına bayılıyor,

    Ama kötülemiyor karanlığı.


    Ona bir kitap vereceğim

    Rahatını kaçırmak için;

    Bir öğrenegörsün aşkı,

    Ağacı o vakit seyredin.

    M.C. Anday / Rahatı Kaçan Ağaç



    BİR MİSAFİRLİĞE

    Bir misafirliğe gitsem,

    Bana temiz bir yatak yapsalar,

    Her şeyi, adımı bile unutup

    Uyusam.



    M.C. Anday / Rahatı Kaçan Ağaç

  9. #9
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    DEFNE ORMANI

    Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
    İçin felsefe yapıyorlardı, çünkü
    Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
    Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
    Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
    Köle sahipleri veriyordu onlara.
    Ve yıkıldı gitti Likya.

    Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
    İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
    Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
    Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
    İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
    Felsefe veriyordu onlara.
    Ve yıkıldı gitti Likya.

    Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
    Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
    Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
    Ekmeğin sahipsiz felsefesini
    Felsefenin sahipsiz ekmeği.
    Ve yıkıldı gitti Likya.
    Hâlâ yeşil bir defne ormanı altında.

    M.C. ANDAY / Kolları Bağlı Odysseus-Göçebe Denizin Üstünde

  10. #10
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    AHLAK

    Ahlak kalmadı dünyada
    Kiracısı öyle, işçisi öyle
    Hani köylü saftır derler a
    İnanma
    Cırrr
    Kapı
    Kim o?
    Dilenci.
    Kuru ekmek verirsin beğenmez
    Taze ekmek senin nene!
    Kalmadı, dedim ya, kalmadı
    Ahlak kalmadı memlekette. Melih Cevdet ANDAY / Rahatı Kaçan Ağaç

    BU KIRLANGIÇLAR GİTMEMİŞLER MİYDİ?
    Giden gelen yok. Bir titreşimdir bu.
    Duragan fulyanın üstünde arı
    Bir diyapozon gibi titremekte. Kırlangıç
    Tarihsizdir. Belleğim sarsılıp duruyor denizde.
    Martı bir uçta kanat, bir uçta ses.
    Ya sabah, ya öğle. Gemici ve bulut,
    Güneş ve yağmur kıl payı bir dengede.
    Dolu bir boşluğu doldurup boşaltmak işimiz.
    Ölülerle, gecelerle, sümbüllerle. Melih Cevdet ANDAY / Kolları Bağlı Odysseus-Göçebe Denizin Üstünde YAĞMUR
    Birden serçelerle indi yağmur
    Hangisi serçe
    Hangisi yağmur
    Melih Cevdet ANDAY / Kolları Bağlı Odysseus-Göçebe Denizin Üstünde

Benzer Konular

  1. Melih Cevdet Anday-dizi-
    By ABYSS in forum Edebiyat
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 08-14-2007, 02:11 AM
  2. Orhan Veli Kanık yaşam öyküsü
    By ABYSS in forum Edebiyat
    Cevaplar: 8
    Bölüm Listesi: 08-14-2007, 02:05 AM
  3. Melİh Cevdet Anday
    By ABYSS in forum Yazarlarımız
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 12-20-2006, 11:31 PM

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]