Bir Işık

Güzel bir Nisan sabahıydı. Aslında onun için çok ta bir önemi yoktu. Havanın sıcak ya da soğuk olmasının… Onun içi titredikten sonra…

Etraf aydınlık, onun çevresi ise bir o kadar karanlıktı. Ardında bıraktıklarını düşünüyordu. Yarım kalan şiirleri; kirletip, buruşturup attığı sayfalar; silemediği ve karalayıp bıraktıkları… Önceleri hayata dair gelecekle ilgili tatlı hayalleri olurdu. Şimdilerdeyse geçmişe dair yaşanmış kimi vakit yapmamış olmanın verdiği pişmanlıkla kavrulmuş şeyleri düşünüyordu. Acı-tatlı anılarını yazdığı eski defterleri tozlu raflardan kaldırmamıştı. Zaten buna imkân da yoktu. Beyni tek yönde ilerliyordu. Negatif, negatif, negatif… Ne sentez vardı ne de farklı bakış açısı. Çukurlara saplanıyor, bir bunalımdan diğerine geçiyordu. Gölgelerin değil karanlıkların içinde gidiyordu. Zamana karşı zamanla beraber ilerliyordu. Çelişkiler yumağında savrulup duruyordu. Bir ışık bir ışık arıyor ama nafile bulamıyordu. Güneş ya da yıldızlar değildi istediği. Bir ışıktı yalnızca tutunabilmek için yaşama. Bir umuttu, kıvılcımdı beklediği; ateşleyecek yüreğini. Tutunacaktı hayata. Acılara tutunmayı öğrenmişti ama kendini soyutlamadan hayatın içinde olacaktı. Bu hayat onun hayatıydı. Peki ya o bu hayatın neresindeydi? O da bunu sorguluyordu. Dar vakitlerde, kafası karışık bin bir düşünceyle…

Bir ışık arıyordu. İsterse ateşböceğininki gibi olsun. Yanıp yanıp kaybolsun, onun gözlerinin önünde. Bir ışık olsun.

Zaman bazen geçmek bilmiyor, bazen ne olduğunu anlamadan akıp gidiyordu. Yine akşam olmuştu. Günbatımını seyrederken ufka doğru baktı. Deniz ve gök erguvani bir renge bürünmüştü. Erguvanları hatırladı. Şu sıralarda hatırladığı en olumlu, en güzel şeydi. Erguvan baharın müjdecisi, canlılığın kendine gelmenin simgesi, kuru dallar arasından fışkıran, salkım saçak çiçekleriyle etrafa güzellikler saçan…

Erguvani hayallere dalamadan uykuya daldı. Uçsuz bucaksız bir yol üzerindeydi. Uzun ve dar… Zifiri karanlıkta hiçbir şey görünmüyordu. Dümdüz yürüyordu. Arada elleriyle etrafı kontrol etmeye çalışıyordu. Oysa ne çarpacak bir şey vardı ne de tutunacak. Bir boşluktu yalnızca… Uzun bir yürüyüşten sonra belli belirsiz görüntüler, gölgeler fark etti. Daha net görebilmek umuduyla kıstı gözlerini. Bir sis perdesi kuşatmıştı çevresini. Zifiri karanlığın yerini bölge bölge açıklıklar alıyordu. Yürümeye devam etti.

Tak! Ah diyerek irkildi. Düşmüş ve kafasını çapmıştı. Uyku sersemliğini üzerinden atar atmaz pencereye doğru ilerledi. Perdeyi araladı. Gözlerini ovuşturdu. Erguvanlar sarmıştı çevresini. Her zamanki gibi bir anda belirmişti erguvanlar. Doyumsuz bir zevkti. Biliyordu yine apansız, hüzünlü bir kayboluş olacaktı. Kısacık bir zamandı erguvan mevsimi. Biliyordu, bir an görünüp kaybolacaklardı. Kuru dallar arasından bir anda fışkırdığı gibi bir anda gidecekti.

Olsun, ışığını bulmuştu. İsterse ateş böceğinki gibi olsun, görünüp kaybolsun. Yeterdi ona, yenilenmek ve yeniden bağlanmak için hayata.

Gülşah Mutlu