![]() |
![]()
|
![]()
|
||||||
| Dini Hikayeler Dinimiz ve Diğer Dinlerle İlgili Hikayeleri Bu Bölümde Bulabilirsiniz. |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
BANA DA BİR ŞEY VAR MI?
Cüneyd-i Bağdâdî ordu ile bir sefere katıldı. Ordu kumandanı ona bâzı şeyler gönderdi. O da istemeyerek alıp asker ve gâzilerin muhtaçlarına dağıttı. Bir gün öğle namazını kıldıktan sonra oturup; "Niçin o şeyi kabûl ettim?" diye kendi kendini kınıyordu. O sırada uykusu gelip uyudu. Rüyâsında çok süslü bir takım köşkler gördü. "Bunlar kimin?" diye sordu. "Gâzilere dağıtılan malın sâhiplerinin" denildi. "Onlarla birlikte bana da bir şey var mı?" diye sordu. Ona içlerinde en güzel ve büyük olanı gösterip; "İşte bu senindir." dediler. O; "Bana onlardan üstün tutulmamın ve en iyisinin bana verilmesinin sebebi nedir?" diye sorunca; "Onlar mallarını sevap bekleyerek verdiler. Bu sebeple verilen saraylar ona göredir. Sen ise o malı kabûl etmekle yanlış bir iş yapmaktan korkarak nefsini sîgaya hesâba çekerek dağıttın. İşte Allahü teâlâ bu hâline böyle düşünmene kat kat sevap verdi." dediler. |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
ESAS HASTA BENMİŞİM
Bir zaman Cüneyd-i Bağdâdî'nin gözlerinde ağrı meydana geldi. Tabib çağırdılar gelen tabib hıristiyan idi. Muâyene edip; "Gözlerinize su değdirmeyeceksiniz." dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Su değdirmesem nasıl abdest alırım?" deyince tabib; "Gözleriniz size lâzım ise su değdirmeyeceksiniz." dedi. Cüneyd-i Bağdâdî abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra bir mikdâr uyudu. Uyandığında gözlerinde hiç ağrı kalmamıştı. O anda duyduğu ses; "Yâ Cüneyd! Sen bizim için gözlerini fedâ ettiğin için biz de senden o ağrıyı aldık." diyordu. Bir zaman sonra hıristiyan tabib tekrar geldi. Baktı ki gözleri tamâmen iyi olmuş. Hayret edip; "Nasıl yaptın da iyi oldu?" dedi. Cüneyd-i Bağdâdî olanları anlatınca Cüneyd-i Bağdâdî'nin elini öpüp îmân etti ve; "Esas ağrıyan göz sizinki değil benim gözlerim imiş. Hakikatleri göremiyen ben imişim" dedi. KİMSENİN GÖRMEDİĞİ YERDE... Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin bir talebesi vardı. Bütün iyilik ve fazîletler onda mevcuttu. Sonradan gelmesine rağmen Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri onu pek ziyâde seviyor diğer talebeler bu hâli çekemiyorlardı. Talebelerinin bu hâli Cüneyd-i Bağdâdî'ye mâlûm oldu. Talebelerinin eline birer kuş verdi ve;"Her biriniz bu kuşları kimsenin görmediği bir yerde boğazlayıp getirsin." buyurdu. Hepsi de kendilerine verilen kuşları aldılar varıp ıssız bir mahalde boğazlayıp getirdiler. Yalnız o talebesi boğazlamadan getirdi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Niçin boğazlamadın?" buyurdu. "Hocam! Siz; "Kuşları kimsenin görmediği bir yerde boğazlayın." demiştiniz. Ben ise ıssız bir yer bulamadım. Her yeri Allahü teâlâ görüyor." deyince ![]() Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki: "Arkadaşınızın firâsetini gördünüz mü?" Bunun üzerine; tövbe edip boyunlarını büküp Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinden affedilmelerini dilediler.VAKİT GELDİ Cüneyd-i Bağdâdî insanlara ilim öğretmek için bir meclis kurdu. Herkes bu sohbetlere gelip istifâde etmeye başladı. Bir gün hıristiyan fakat hıristiyan olduğuna dâir görünüşte bir alâmeti bulunmayan bir genç Cüneyd-i Bağdâdî'nin sohbet ettiği meclise gelip Cüneyd-i Bağdâdî'ye şöyle dedi: "Ey üstâd! Hazret-i Peygamber buyuruyor ki: "Müminin firâsetinden korkunuz. Çünkü o Allahü teâlânın nûru ile bakar." Bunun mânâsı nedir?" Cüneyd-i Bağdâdî bir müddet sustu. Sonra başını kaldırıp; "Müslüman ol. Müslüman olmak zamânın geldi." buyurdu. Meğer o genç hıristiyan imiş. Hemen zünnârını kesip orada müslüman oldu. İmâm-ı Yâfiî buyuruyor ki: "İnsanlar bu hâdisede Cüneyd-i Bağdâdî'nin bir kerâmeti var zanneder. Halbuki bu hâdisede onun iki kerâmeti vardır. Birisi o gencin hıristiyan olduğunu bilmesi diğeri de gencin müslüman olma vaktinin geldiğini bilmesidir." |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
Eşkiya Farkı
İrşad faaliyetinden dönen bir Osmanlı alimini dağ başında o günün eşkiyası çevirir. Birinin gözü hocanın köstekli saatine dikilmiştir. Hemen saldırır. Ama eşkiyabaşı'ndan serrt bir ihtarı almaktan da geri kalmaz: - Hocaefendinin saatine dokunma! Namazlarını o saatle kılıyor! Bir başka gün tarladaki çeşme başında çocuğuyla yemeğini yemekte olan bir kadını ablukaya alan eşkiya kadının feryadı üzerine şöyle seslenir: -Bacım korkma. Bizim senin namusunda gözümüz olamaz. Bizim de bacımız anamız vardır. Biz sadece şu çantadaki ekmeğe muhtacız. Bize bir-iki parça ekmek ver yeter. Bugün kadın-çocuk genç-ihtiyar demeyip katleden eşkiyayı düşündükçe.... |
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
Etme Bulma Dünyası
Bir adam karısı ve yaşlı babası. Kadın kayınpederini istememekte huysuzluk etmekte evin huzurunu boznaktadır. Bir gün kocasına: - Bey... bey.. Bezdim bezdim. Bir gün göremedim. Gençliğim gidiyor. Ya ayrılalım babanla kal. ya da al babanı al da nereye getirirsen getir beraber kalalım. Yoksa ben gidiyorum. Adamcağız şaşkınbiraz da sitemli bir vaziyette: -Ne diyorsun hanım o babam babam; öldüreyim mi atayım mı? Kimi var bizden başka bakacak dese de karısı ısrarda ısdrar ediyordu. Adam baktı olacak gibi değil babasını dağa bırakmaya karar verdi. Yanına oğlunu da alarak yola koyulurlar. Babasına da: - Baba torununla beraber dağa oduna gidiyoruz istersen sen de gel" der. Baba gelinin dırdırını dinlemektense onlarla beraber ağın yolunu tutar.. yola koyulu dağlara ormanların içlerine girip bir müddet gittikten sonra babasına: - Baba sen burada biraz dinlen. Bizde odun toplayalım der ve oradan ayrılırlar. Odun toplamadan babasını orada bırakarak dönerler. Yolda oğlu: - Dedemi almadık baba. - Dedeni oraya bıraktık. Artık ihtiyarladı orada kalacak. Torun ısrar eder: - Dedemi isterim... . En sonunda babasına ne dese desin fayda etmeyceğini anlayan çocuk: - Baba sen ihtiyarladığında ben de senin gibi seni getirip dağa mı bırakacağım? der demez adamın aklı başına gelir.ir. Babasını almaya karar verir İhtiyar kendisini almak için yoldan geri dönen oğluna: - Evlâdım sen beni bırakıp gidemezsin. Çünkü ben babamı bırakmadım. Ölünceye kadar hizmet ettim. Adam babasını alıp eve getirir. «Bu dünya etme-bulma dünyası» diye... Sen ne yaparsan sana da onun aynısının yapılacak. |
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
VAKTİ SAATİ GELİNCE OLUR
Müslümanlardan birinin yahûdî bir ortağı vardı. Ortağını ne kadar İslâma dâvet etti ise müslümanlığı kabûl etmedi. Hattâ bu ortağına; "Eğer müslüman olursan malımın üçte birini sana veririm." dedi. Yahûdî yine kabûl etmedi. O müslüman başka bir gün; "Eğer müslüman olursan malımın yarısını sana veririm." demesine rağmen yine kabûl etmedi. Müslüman tüccar bir süre sonra; "Eğer müslüman olursan malımın üçte ikisini sana veririm." dedi.Yahûdî yine kabûl etmedi. Müslüman tüccar artık ortağının müslüman olmasından ümidini kesmişti. O müslüman bir gün Ebû Saîd Mîhenî'nin dergâhının yanından geçiyordu. Yahûdî ortağı da yanında idi. Bu sırada dergâha girdi. Ebû Saîd Mîhenî bu sırada sohbet ediyordu. Yahûdî ortağı da kendi kendine; "Ben de mescide gireyim bir dinleyeyim bakalım neler anlatıyor. Onun halk arasında kabûl görmesinin sebebi nedir bir göreyim? Yahûdî olduğuma dâir üzerimde her hangi bir işâret olmadığı için beni nasıl olsa tanımaz." dedi. Yahûdî gizlenerek mescide girdi. Bir direğin arkasına oturdu. Ebû Saîd Mîhenî sohbet esnâsında bir ara yahûdînin arkasında oturduğu direğe doğru dönerek; "Ey yahûdî! Direğin arkasında ne kadar kendini gizlemeye çalışsan da gizlenemezsin." dedi. Yahûdî gayri ihtiyârî ayağa kalktı. Ebû Saîd Mîhenî'nin yanına vardı. Ebû Saîd hazretleri ona müslüman olmasını söyleyince bu dâveti kabûl edip müslüman oldu. Ebû Saîd hazretleri ona; "Şimdi ortağının yanına git. Sana müslümanlığı öğretsin. İşler vakti zamânı gelince olur. Ondan önce olmaz. Zamânı gelince müslüman olmak için malın üçte birine yarısına ve üçte ikisini vermeye hâcet kalmaz." buyurdu. |
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
UMEYR'İN MACERASI
Bedir gazasından hemen sonraydı. Müşriklerin büyüklerinden Umeyr b. Vehb ile Safvan b. Ümeyye Mekke'de bir kenara oturmuş Bedir ölüleri için dertleşiyorlardı. Umeyr'in bir oğlu da Bedir'de esir düşmüştü. Safvan'a diyor ki: - Borçlarım ve çocuklarım olmasaydı esir oğlumu bahane ederek Medine'ye gider Muhammed'i öldürürdüm. - Bu işi yaparsan borçlarını ben öderim çocuklarına da bakarım. - Tamam öyleyse bu iş aramızda gizli kalsın! Umeyr kılıcını bileyip zehir sürdükten sonra yola çıkar ve Medine'ye ulaşır. Onun kılıcıyla mescidin kapısına geldiğini gören Hz. Ömer (R.A.) durumdan kuşkulanır ve vaziyeti Resul-i Ekrem'e haber verir. Rasulullah'ın isteği üzerine de adamı kılıcının kayışından yakaladığı gibi huzura getirir. Rasulullah (A.S.) buyurur: - Bırak onu ya Ömer! Sen de yaklaş ya Umeyr! Sonra ona niçin geldiğini sorar. Umeyr cevaben der ki: - Elinizdeki esir için geldim; ona iyi davranasınız. - Öyleyse boynundaki bu kılıç ne oluyor? - Allah kılıçların belâsını versin! Bize bir faydası mı var? - Niçin geldiğini bana doğru söyle. - Söylediğim gibi sadece bunun için geldim. - Hayır!.. Safvan'la Bedir'de ölenler için dertleşip anlaştınız. Sözleştikten sonra beni öldürmeye geldin. Fakat Allah buna engeldir! - Senin Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet ederim. Konuştuklarımızı ben ve Safvan'dan başka bilen yoktu. Allah'a yemin olsun ki bunu sana bildiren Allah'tan başkası değil! Elhamdülillah. Umeyr artık sadık bir müslümandır. Resul-i Ekrem (A.S.) buyurur: - Kardeşinize dinini ve Kur'an'ı öğretin esirini de salıverin! Öyle yaptılar. Sonra Umeyr halkı İslâm'a davet isteğiyle Mekke'ye döndü. Birçok kimse onun sayesinde müslüman oldu. |
|
|
|
|
|
#7 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
TÖVBE
Ebu Said (r.a) anlatıyor: "Resûlullah (a.s) buyurdular ki: Sizden önce yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir râhib tarifedildi. Ona kadar gidip doksan dokuz kişi öldürdüğünü kendisi için bir tevbe imkânının olup olmadığını sordu. Râhib: - Hayır yoktur! dedi. Herif onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı. Adamcağız yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi tarif edildi. Ona gelip yüz kişi öldürdüğünü kendisi için bir tevbe imkânı olup olmadığını sordu. Âlim: - Evet vardır seninle tevben arasına kim perde olabilir? dedi. Ve ilâve etti:- Ancak falan memlekete gitmelisin. Zîra orada Allah'a ibadet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer. Adam yola çıktı. Giderken yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti. Rahmet ve azab melekleri onun hakkında ihtilâfa düştüler. Rahmet melekleri: - Bu adam tevbekâr olarak geldi. Kalben Allah yönelmişti dediler. Azab melekleri de: - Bu adam hiçbir hayır işlemedi dediler.Onlar böyle çekişirken insan suretinde bir başka melek yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar. Hakem onlara: -Onun çıktığı yerle gitmekte olduğu yer arasını ölçün hangi tarafa daha yakınsa ona teslim edin dedi. Ölçtüler gördüler ki gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri aldılar." |
|
|
|
|
|
#8 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
Tevekkülün Böylesi
Dindar ve mütevekkil bir köylü varmış. Bir de inancı kısa bir hanımı varmış. Köylü dayının ne zaman bir şeyi kaybolsa hanımı feryadı basarmış. Adamcağız da hiç üzülmezmiş ve hanımına: - Aman hanım eğer o bize helâlinden bir şeyse Allah ya onun daha iyisini verir veya onu buldurur dermiş. Adamcağız bir gün şehre inip öküzlerini sattıktan sonra öküzlerin parasını ve bir miktar da biriktirdiği yüz altınını mola verip oturduğu bir çeşmenin başında unutmuş. Eve gelince durumu farketmiş. Karısına haber vermeden hemen dönüp çeşmenin başına varmış. Fakat altının yerinde yeller esiyormuş. Hani ya kendisi de üzülmeden edememiş. Tabii hanımı duyunca büsbütün hasta olmuş. Bu adam bir gün kırda bir kuyudan su çekerken başındaki sarığını kuyuya düşürmüş. Hemen sarığını almak için kuyuya inip kuyunun içinde bir beze sarılı yüz altın bulmasın mı. Sevinçle yukarı çıkmış. Meğer altınları ilk kaybettiğinde bir çoban altınları bulmuş eşkiyalar gelirken benden altınları alır diye kuyunun içine atmış eşkiyalar da hiç para bulamayınca çobanı bir güzel dövmüşler ve hasta etmişler. Bir kaç gün evden çıkmamış ve kuyudan altınları gidip de alamamış. Dindar köylüye altınları böylece geri gelmiş. Köylü ve hanımı Allah'a hamdetmişler. |
|
|
|
|
|
#9 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
TEVAZU
Ahmed Rufai Hazretleri bir gün talebelerine: - İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa bildirsin dedi. Müritlerinden biri: - Efendim sizde büyük bir ayıp var diye cevap verdi. Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış bu mütavazi insan hiç kızmadı talebesi böyle söylüyor diye üzülmedi belki sadece ayıbından kurtulabilmek ümidiyle sordu: - Söyle dedi kardeşim o ayıbım nedir? Talebe gözleri dolu dolu: - Bizim gibilerin size talebe olması dedi. Bu söz gönüllere çok tesir etmiş sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece; - Ben sizin hizmetçinizim ben hepinizden aşağıyım diyebildi. Evet keşke insanlar tabi olanlara bakıp tabi olanlarda tabi olunanı aramasalardı... Zira hem dün hem bu gün o altın halkayı temsil eden büyüklerin etrafındaki insanlar ne denli nezih olurlarsa olsunlar onları gösterebilmekte çok acizdirler. Bugün dahi bir büyük gönül erinin yanına gelip giden insanlar; idareciler gazeteciler din adamları "Talebelerinin ufku hocalarının çok gerisinde." demektedirler. Zaten o cevher farkıdır ki sair madenleri kirlerinden arındırır. |
|
|
|
|
|
#10 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
TERZİNİN TÖVBESİ
Bir terzi Allah dostlarından birine sorar: -Peygamberimizin "Allahü teâlâ günahkâr kulunun tövbesini canı gargaraya gelmeden kabul eder" hadis-i şerifi hakkında ne buyurursunuz? Cevap vermeden o kimseye sorar mubarek zat. - Mesleğin nedir? -Terziyim elbise dikerim. -Terzilikte en kolay şey nedir? -Makası tutup kumaş kesmektir. -Kaç senedir bu işi yaparsın? -Otuz senedir. -Canın gargaraya geldiği zaman kumaş kesebilir misin? -Hayır kesemem! -Bir müddet zahmet çekip öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi o zaman yapamazsan ömründe hiç yapmadığın tövbeyi o zaman nasıl yapabilirsin? Bugün gücün yerinde iken tövbe et! O zaman belki yapamazsın buyurdu. ... ve tövbe... |
|
|
|