![]() |
![]()
|
![]()
|
||||||
| Dini Hikayeler Dinimiz ve Diğer Dinlerle İlgili Hikayeleri Bu Bölümde Bulabilirsiniz. |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#611 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
Gazneli Mahmud ve Ayaz
-------------------------------------------------------------------------------- Hindistan'da kurulan Türk İmparotorlukları sultanlarından meşhur Gazneli Mahmut bir gün saray ekranıyla beraber ava çıkar. Avda önüne bir geyik çıkmıştır. Gazneli Mahmud geyiği vurmak için peşine düşer ve atıyla geyiği kovalmaya başlar. Bir müddet arkasından gittikten sonra önündeki geyik geri dönüp : - Senin vazifen beni vurmak mı sen bu iş için mi yaratıldın? der.Bu sözü duyan hükümdar geyiğin peşini bırakır ve kan-ter içinde bir köye varır. Köyün girişinde bir ev görüp su içmek için atından iner. Evde yalnız 8-10 yaşlarında bir çocuk vardır. Gazneli Mahmud çocuktan su ister. Çocuk: - Siz biraz oturun babam suya gitti şimdi gelir size suyu veririm der ve misafirin atını gezdirmeye başlar. Fakat çocuk gelenin padişah olduğunu bilmemektedir. Padişah biraz oturup teri soğuduktan sonra çocuk içeri girer bir bardak su getirip![]() - Buyurun efendim! der.Gazneli Mahmud: - Niçin yalan söyledin halbuki evde su varmış dediğinde Çocuk:- Efendim ben yalan söylemedim. Babam hakikaten suya gitti. Fakat ben ben sizin hararetiniz geçsin de içtiğiniz su size zarar vermesin diye su su vermedim der ve elinde su testisi ile sudan gelen babasını göstererek:- Bakın babam sudan geliyor der.Çocuğun bu zerafeti ve feraseti sultanın son derece hoşuna gitmiştir. Onu babsından izin alarak sarayına getirir. Çocuk Sultan:- Hiç bir şey almana lüzum yok dediği halde yanına bezle sarılı bir şeyler getirmiştir ve onun ne olduğunu kimse bilmemekrtedir.Saraya yerleşen çocuk bir taraftan tahsilini tamamlarken beri taraftan da padişahın sohbet meclislerine iştirak etmektedir. ayaz ismindeki bu çocuk daha o yaşta padişahın takdir ve hayranlığını kazanmaya devam eder. ayaz'ın bu derece mevki sahibi olmasını bazı saray erkânı çekemez olmaya başlarlar. Ne yapsak da bunu Sultanın gözünden düşürsek diye hileler düşünmeye başlarlar. Ayaz ise Gazneli Mahmud'un gözüne o kadar girmiştir ki padişah ona sarayın hazine anahtarlarını da teslim etmiştir.Ayaz'ın aleyhindekiler bu yoldan onu küçük düşürmeye ve hırsızlık yaptığını yaymaya karar verirler. Dedikodu bir taraftan genişlerken bir tarftan da vezirler padişaha Ayaz'ı şikayet eder:- Sultanım sizin göz bebeğiniz ve herkesten üstün tuttuğunuz Ayaz hazineden hırsızlık yapıyor derler.Gazneli Mahmud ![]() - Nereden bildiniz hırsızlık yaptığını der ve iftiracılara bunu ispata davet eder.Onlar: - Sultanım ayaz saraya geldiği günden beri odası hep kilitlidir. Bizim |
|
|
|
|
#612 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
EKMEK VEREN ELİ KIRAN BABA
Bağdat'ı kıtlık kırıp geçiriyordu. Herkesten önce de hamallar açlık çekiyordu. İçinde ekmek piştiği sokağa kadar yayılan kokudan belli olan bir evin kapısından seslendi hamalın biri: - Allah rızası için birazcık ekmek. Günlerdir lokma girmedi ağzımdan. Tandırın başındaki kadın taze ekmekleri kızına uzattı. "Ver şu adama" dedi. Kızcağız ekmekleri güzelce katlayıp verdi aç hamala. Hamalın sevincine sınır yoktu. Evine doğru hızlandı. Kim bilir kaç günlük açlığını giderecekti? Tam bu sırada karşıdan gelen birinin sert ikazı durdurdu onu: - Çabuk söyle bu ekmeği hangi evden aldın? Geriye bakıp eliyle işaret etti: - İşte şu evden. Adam kızgın şekilde salladı başını: - Yanılmamışım böyle zamanda başka kimin evinden alınabilir ekmek? diyerek eve doğru ilerledi. Kapıyı açar açmaz da sordu: - Kim verdi ekmeği hamala? Hanım korkudan kızını gösterdi. Güya kızına acır bir şey yapmaz diye düşünmüştü. Halbuki adamın şükürsüzlük ve cimrilik içine işlemişti. Elindeki sopayı hızla havaya kaldırdı kızının ekmek veren eline öyle bir indirdi ki bilek zedelenip burkuldu el çarpık kaldı. Söyleniyordu kendi kendine: - Ben herkese ekmek versem bu evde ekmek kalır mı? diye. Halbuki nimet şükür isterdi. Şükürsüzlük nimetin gitmesine sebepti. Nitekim bu şükürsüzlüğün akibeti de öyle olacaktı. Olmaya başladı bile. Kısa zamanda işleri bozuldu çarşının en işlek yerindeki dükkanını satması da onun bozulan işlerini. Bir ara o hale geldi ki evine ekmek alamaz duruma bile düştü. Nitekim bir akşam eve gelmiş kızcağızına da acı sözü söylemişti; - Artık benden ümidinizi kesin. Çünkü bu akşam ekmek alacak kadar da olsa elime para geçmedi. Çarşıya in ekmek parası iste. Kızcağız çarşıya inmiş utana sıkıla sattıkları dükkanın karşısına geçerek bir tanıdık görürüm diye beklemeye başlamıştı. Kendisini gören dükkandaki adam hemen yanına gelerek: - Sen masum birine benziyorsun ne bekliyorsun burada? diye sormuştu. O da anlatmıştı gerçek durumu: - Ekmek alacak paramız kalmadı bir tanıdıktan ekmek parası istemek üzere bekliyorum burada. Hemen elini cebine attı adam. Hatırı sayılır bir miktar parayı uzatarak "Al" dedi. "Bununla istediğin kadar ekmek alabilirsin. Ben de nimetin şükrünü eda etmiş olurum böylece." Kızcağız elinin birini arkasına saklamış ötekiyle parayı alırken adamın dikkatin çekti bu saklayış; - Elinde bir yara bere varsa tedavi ettireyim niçin saklıyorsun? Allah bana nimet verdi şükrünü eda etmek için iyilik yapmam gerek dedi. Kızcağız önce açıklamak istememişse de adamın ısrarı üzerine anlattı elinin durumunu: - Ben bir yoksula ekmek vermiştim. Babam yolda rastlayıp sormuş o da evi gösterip 'İşte oradan aldım' demiş bizi haber vermiş. Babam eve gelince elindeki sopayla ekmek veren elime öylesine bir darbe indirdi ki elim böylece çarpık kaldı. Göstermekten utanır oldum. Bu yüzden de evde kaldım. Bu açıklamayı dinleyen adam bağırmaya başlar: - Komşular! Çabuk buraya gelin ben hayalimdeki altın kalpli kızı buldum hayat arkadaşım işte karşımda siz de şahit olun... diyerek başlar anlatmaya: - Ekmeği isteyen fakir bendim. Ben o gün bir hamaldım. Demek ki elinin çarpık kalmasına ben sebep olmuşum. Hem sebep olayım hem de seni bu halinle baş başa bırakayım. Buna Allah razı olmaz. Seni görünce içimden bir sevgi selinin koptuğunu anladım bana ekmek veren kıza ne kadar da benziyor diye düşünmüştüm. Yanılmamışım. Baban şükürsüzlük ettiğinden Allah onun dükkanını elinden alıp bana nasip eyledi. Şimdi ise imtihan sırası bana geldi ben de aynı şükürsüzlüğe düşmek istemem. Haydi gel nikahımızı yaptırıp birlikte babanı sıkıntıdan kurtaralım. Yola koyulurlar ekmek veren eli sakatlayan şükürsüz babaya doğru... "Şükrederseniz çoğaltırım etmezseniz elinizden alır şükredene veririm. Şükürsüze de azabım şiddetli olur. |
|
|
|
|
#613 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
Elini Değil
Ayağını Uzatmış İbrahim Paşa Şam'da bulunduğu bir gün Emeviyye Câmii'ne girdi. O sırada içerde Şam'ın büyük âlimi Şeyh Saîd el-Halebî (rh.) cemaate ders anlatıyordu. İbrahim Paşa gelip Şeyh Saîd'in yanına oturdu. Ayaklarını uzatmış olan Şeyh Paşa gelmesine rağmen hiç aldırış etmedi. Bu vaziyet İbrahim Paşa'yı çok kızdırdı ve hemen câmiden ayrıldı. Paşa köşküne geldiğinde dalkavuklar etrafını çevirerek onu şeyhe karşı kışkırtırlar. Onların sözlerinin tesirinde kalan Paşa Şeyh'in hemen yakalanıp kendisine getirilmesini emreder. Fakat askerleri gönderdikten biraz sonra da yaptığı bu işten pişman olur. Çünkü bu hareketinin başına birçok gâileler açacağını düşünür ve o kararından vaz geçer. Kendi kendine onu yakalatmak yerine ona hediyeler göndermeyi düşünür. Eğer Şeyh bu hediyeleri kabul ederse bir taşla iki kuş birden vurmuş olacaktır. Kısacası hem Şeyhi kendine bağlamış olacak hem de onun halk nazarındaki itibarını düşürecek; böylece Müslümanlar arasındaki nüfûz ve tesirini yok edecektir. Paşa bu düşüncesini tahakkuk ettirmek için Şeyh'e hemen 1000 altın gönderir. Vezirine bu paraları Şeyh'e talebelerinin ve müritlerinin görüp duyabileceği bir zaman ve zeminde vermesini tenbih eder. 1000 altını alan vezir doğruca Emeviyye Câmii'nin yolunu tutar. Şeyhin talebelerine ders okuttuğunu görünce kolladığı ânı yakalamanın sevinciyle onlara selâm verir ve yüksek sesle: -Şu 1000 altını Paşa hazretleri ihtiyaçlarınızı görmeniz için size gönderdi der. Şeyh şefkatle vezirin yüzüne bakar ve sâkin bir edâ ile şöyle cevap verir: -Evlâdım! der. Efendinin paralarını geri götür ve ona de ki: 'O sana ayakalarını uzatmış ellerini değil!. |
|
|
|
|
#614 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
Emanet Fare
Yûsuf adında gezgin bir zât Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin İsm-i âzamı bildiğini öğrenince Mısır’a gitti. Huzûruna varınca önceleri iltifat görmedi. Sonra huzûra kabûl edildi ve Zünnûn-i Mısrî hazretlerine bir sene hizmet etti. Bir gün ona; - Ey üstâd sana bir sene hizmet ettim artık hakkımı vermen gerekir. Senin İsm-i âzamı bildiğini söylediler. Onu benden iyi emânet edeceğin bir başka kimse olmayacağını bilirsin dedi. Sükût etti. Ona cevap vermedi. Altı ay sonra bir tabağa konmuş ve bir mendile sarılmış bir şey çıkardı. Ona; - Fustat’ta bulunan falan dostumuzu bilirsin değil mi?” diye sorunca; - Evet dedi. Zünnûn hazretleri ona; - İşte bunu ona götür. dedi. O da sarılı tabağı aldı giderken; - Zünnûn-i Mısrî gibi bir zât hediye gönderiyor. Acabâ nedir ne kadar kıymetlidir? diye düşündü. Merakını yenemeyerek tabağı açtı. İçinden bir fare fırladı ve kaçıp kayboldu. Bu duruma kızarak Zünnûn-i Mısrî'nin yanına geldi. Zünnûn-i Mısrî ona; - Biz seni denedik. Sana bir fâre emânet ettik ona hıyânet ettin. Hiç sana İsm-i âzamı güvenip teslim edebilir miyim? dedi |
|
|
|
|
#615 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
Emir Sultan
Buharalı Seyyid ... Seyyid Muhammed Buhara'da doğar. Kendini bildi bileli ilim meclislerine koşar. Okur okutur öğrenir öğretir hasılı iyi yetişir. Babasının (Seyyid Emir Külâl hazretleri'nin) vefatı üzerine Medine'ye yerleşmeye niyetlenir. Artık Alemlerin Efendisine komşu olmalı ve ömrünün sonuna kadar kalmalıdır orada. Nitekim önce hacceder sonra Münevver Belde'ye geçer. Ama bakın şu işe ki o yıl görülmedik bir kalabalık vardır. Yine de misafirhanelerden birinde kıvrılıp uyuyacak kadar olsun bir yer bulur döşeğini serer. Ancak binaya bakanlar alelacele gelir başına dikilirler. 'Ama efendim' derler 'orası Seyyidlere ayrıldı' Seyyid Muhammed güler. 'İyi ya' der 'Ben de Seyyidim zaten.' Görevliler 'Hadi canım sen de' demezler belki lâkin delil isterler. Seyyid Muhammed ellerini çaresizlikle açar boynunu büker 'Buraların yabancısıyım söyleyin kim şahit olsun bana?' der. -Peki ama biz nasıl inanalım sana? -Durun. Bir şahit buldum galiba. -Kimi? -Dedemi! Seyyid Muhammed 'Buyrun!' der önlerine düşer. Mescid-i Nebi'ye gelirler. Genç Seyyid kabre döner 'Esselamü âleyküm ya ceddi!' der. Kabirden çok tatlı bir ses duyulur 'Ve âleyküm selâm ya veledi!' |
|
|
|
|
#616 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
İSTİKAMET ANADOLU
Seyyid Muhammed Medine'de yerleşmeye niyetlidir ancak bir gece rüyasında Resulullah Efendimiz'le Hazret-i Ali'yi görür. Ona Anadolu'ya gitmesi emredilir. Üç nurdan kandili takip edecek kandillerin söndüğü yerde yerleşecektir. Seyyid Muhammed uyandığında kandilleri karşısında bulur. Hemen o gün hazırlanır çıkar yola. Seyahat haftalar sürer ve bir gün kandiller söner. Uludağ eteklerinde yemyeşil bir beldededir şimdi... Bursa'da! Yöre halkı onu keşfetmekte gecikmez. Etrafında halka olur sohbetine katılırlar. Hatta Sultan derler ona. Emir Sultan! O günlerde Yıldırım Bayezid Macarlar'la savaşmaktadır. İki tarafta güçlü haliyle kayıplar büyüktür. Yaralılar öylesine çoktur ki çadırlardan taşar. Üstelik cerrah sıkıntıları vardır. Ancak revirde o güne kadar tanımadıkları bir genç peydahlanır. Görünüşe bakılırsa son derece mahir bir hekimdir. Hatta günün birinde sultanın kolundaki yarayı sarar. Kesik derindir ama tutkalla yapıştırılmışçasına iyileşir. İzi bile kalmaz. Yıldırım Bâyezid sargıyı çözerken hayretten dilini yutar. Zira bu hanımının nişanlıyken kendisine verdiği mendilin yarısıdır. Sırrı bilmek ister. Ama esrarengiz genç yoktur ortalıkta. Niğbolu müstahkem bir kaledir. Osmanlı ordusu büyük kayıplar vermesine rağmen tek taş sökemez. Görünen o ki bu gidişle kaleye girmeleri ham hâyâldir. Ama Yıldırım kolay pes etmez. Büyük bir âzimle yürür surların üstüne. Tam ümidini yitirmek üzeredir ki kale kapısı açılır. Osmanlı ordusunu âdeta içeri buyur eden genç kolundaki yarayı saran hekimin ta kendisidir. |
|
|
|
|
#617 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
FATIMA SULTAN'IN RÜYASI
Yıldırım o yıl Edirne'de konaklar. Ailesi Bursa'dadır. Bâyezid'in Hundi Fatıma adında hâya ve takva sahibi bir kerimesi vardır. Bu kızcağız bir gece rüyasında Efendimiz'i görür. Ondan Muhammed Buhari ile evlenmesi istenir. Ama kızcağız edebinden kimseye bir şey söyleyemez. Ertesi gün Server-i Kainat yine rüyasını şereflendirir ve 'Eğer' buyururlar 'Ahirette şefaatime kavuşmak istiyorsan dinle beni!' Hundi Fatıma Sultan'ın talibi çoktur. Adı büyük paşalarla namlı beyler sıradadır. Görünüşte Emir Sultan gibi fakir ve garip biri onlarla aşık atamaz. Ancak Hundi Sultan kararlıdır. Bedeli ne olursa olsun Emir Sultan'la evlenecektir. Ama sırrını kimselere açamaz. Hem Emir Sultan'ın Efendimizin emrinden haberi var mıdır acaba? Çok geçmez. Bir gün Emir Sultan dünür yollar saraya. Valide sultan dudak büker. Açıktan açığa 'olmaz!' demez; ama öyle demeye getirir. 'Söyleyin ona' der 'kırk deve yükü altın getirsin alsın kızımı!' Emir Sultan sakindir 'Öyleyse!' der 'göndersin develeri!' Mübarek devecibaşını karanlıkta karşılar onları hiç dolandırmadan Nilüfer çayına götürür. Su yatağındaki çakılları göstererek 'Doldurun!' der 'Hatta kendi keselerinizi de.' Devecilerden bazıları 'bunda bir hikmet olmalı' der bazısı güler geçer. Hele içlerinden biri 'n'olacak bunlar' deyip aldığı çakılları geri döker. Muhammed Buhari Hazretleri Valide Sultan'ın huzuruna çıkar. Heybeler ters yüz edilir. Zemini kıpkızıl altın kaplar. Valide sultan şaşırmanın ötesinde korkar. Şimdi diyecek tek sözü vardır: 'Nasıl istiyorsan öyle olsun!' YILDIRIM'IN TEPKİSİ Nikah haberi Edirne'ye ulaştığında Yıldırım çok bozulur. 'Benim kızım benden habersiz nasıl evlenir?' der ve kızını cezalandırmak üzere Süleyman Paşa'yı Bursa'ya yollar. Valide Sultan kızına ve damadına siper olur. Dahası büyük âlim Molla Fenari araya girer askeri ikna eder. Hatta sarılır kaleme padişaha bir mektup yazar. Yıldırım Bayezid'in Molla Fenari hazretlerine olan hürmetini bilen Süleyman paşa boyun büker döner geri. Aradan aylar geçer. Bayezid Bursa'ya avdet eder. Halk yollara çıkar sultanı karşılar. Yıldırım bir an kalabalığın içinde esrarengiz hekimi görür. Derhal atından iner. Ellerinden tutup sorar: 'Söyle yiğidim o maharet neydi öyle?' Emir Sultan hazretleri Feth suresinden bir ayet okur. 'Allah'ın kuvvet ve yardımı biat edenlerin vefa ve sadakatlerinin üstündedir' Bayezid tekrar sorar: 'Ya mendilin öbür yarısı?' Emir Sultan cebinden çıkarıp uzatır. Sultan meraklıdır: -Adını bağışlar mısınız? -Muhammed! -Yanında Buharisi'de var mı? -Var! -Yoksa? -Elinizi öpebilir miyim baba. -Hayır. Öpülecek el seninki. Ve kucaklaşırlar. BURSA ULU CAMİİ Yıldırım Bayezıd Niğbolu zaferinde kazanılan gânimetlerle muhteşem bir mescid yaptırmak ister. Mimarlar bugün Ulucami'nin bulunduğu mevkide karar kılarlar. Söz konusu arsa üzerinde evi bahçesi olanlara başka yerden muadil yer verilir. Hatta ceplerine birkaç kese altın sıkıştırılır gönülleri hoş edilir. Ancak yaşlı bir kadıncağız bir "Evim de evim" feryadı tutturur ki sormayın. Değerinin fevkinde ücretlere omuz silker bütün tekliflere "olmaz" der. Önce vezirler sonra bizzat Sultan kadının ayağına gider iknaya çalışırlar. Ama o direnir. Sultan Bayezid caminin yerini sevmiştir. Hiç hesapta olmayan pürüz canını sıkar. Hatta divanı toplar çözüm yolu arar. Kadılar "mal onun değil mi" derler "satarsa satar satmazsa satmaz!" Meclis çaresizlik içinde dağılırken Bayezid'in aklına damadı gelir. Emir Sultan'ı bulur meseleyi anlatır. Mübarek sadece tebessüm eder. "Acele etme!" der "Bir gecede neler değişmez?" İhtiyar kadın o gece rüyasında mahşer meydanını görür. Annenin çocuğundan kaçtığı bir dehşet anıdır. Kalabalıkta korkunç bir azab endişesi vardır. O arada bir dalgalanma olur. İnsanlar âlemlere rahmet olarak yaratılan Efendimiz'in yanına koşarlar. Şefaate kavuşan kavuşana. Kadıncağız da niyetlenir ama bırakın yürümeye kıpırdamaya mecâli yoktur. Ayakları vücudunu taşıyamaz ıstırapla yerleri tırmalar. Elinden kaçan büyük fırsat ciğerini dağlar. Feryad figan ağlamaya başlar. İşte tam o sırada Emir Sultan'ı görür "Herkes cennete gitti" der "Ben bir başıma kaldım burada!" Mübarek o gönül ferahlatan tatlı sesiyle sorar "Kurtulmak istiyor musun?" Kadın nefes nefese cevap verir: -Hiç istemez miyim? -Öyleyse Sultanımızı üzme! Ertesi gün kadın ayağı ile gelir evini verir. Üstelik önüne konulan ücreti bağışlar camiye. ANKARA SAVAŞI Emir Sultan Yıldırım'ın Timur Han'la savaşmasına razı değildir. Ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu kardeş kavgasına mani olamaz. Çekilir bir taraflara. Hatta bu kayıtsızlığa mana veremeyen Hundi hatun sorar: -Babamı yalnız mı bırakıyorsun? -Bak hatun! Ne bu savaşın bir manası var ne de babanın kazanma şansı. Eğer elinden birşey geliyorsa hiç durma geç olmadan çevir onu. -Niye öyle söylüyorsun. Babam mağlubiyet tatmamış bir sultandır. -Evet Timur da mağlubiyet tatmayan bir hakandır. Sen onun kaç devleti yıktığını biliyor musun? Üstelik ülkesi daha büyük askeri daha fazla. Dahası Maveraünnehr illeri ilimde de sanatta da çok önümüzde. -Sen babamın manevi zırhı değil misin? -Peki sen Timur'u koruyucusuz mu sanıyorsun. O zamanın kutbundan dua aldı. Ancak Hace Hazretlerinin dahi böylesi bir savaşa rızası yok. -Ne yapmalıyız peki? -Baban aklını örten öfkenin farkına varmadıkça ne yapabiliriz ki? -Diyelim ki öfkesi galip geldi. -Zor günlere hazırlansanız iyi edersiniz. Ankara savaşında yaşanılan acı mağlubiyetin ardından Timuroğulları Bursa'yı muhasara altına alırlar. Şehir halkı zor durumdadır hatta aç kalır. Ahali gelip Emir Sultan'ı bulur ve çok yalvarırlar. Mübarek bir kağıda birşeyler karalar ordugâha yollar. O kağıtta ne yazılıdır bilemiyoruz ancak hemen o gün çadırlar sökülür. Asya yollarına göç düzülür. EMİR SULTAN KİME GÖLGE? Ne hikmetse Anadolu halkı hep Emir Sultan Hazretleri ile Yıldırım Bayezid arasındaki menkıbeleri anlatır. Hâlbuki bu büyük veli Bâyezid'den ziyade Çelebi Mehmed'in yanındadır. Ankara savaşının ardından Anadolu çok karışır. Şehzedelerden Musa Çelebi İsa Çelebi'nin üzerine yürüyüp Bursa'yı ele geçirir. Süleyman Çelebi ise Edirne'yi elinde tutar. Ancak bunlar devleti muhteşem günlerine döndürebilecek kıratta değildirler. Şehzade Mehmed iyi bir asker ve dirayetli bir liderdir. Ancak fitne çıkarmaktan çekinir. Çekilir köşesine işaret bekler. Allah dostları ne derse onu yapacak. İcabında kardeşlerinin emrinde çeri olacaktır. Bir gece rüyasında Murad-ı Hüdavendigar'ı görür yanında Emir Sultan Hazretleri vardır. Dedesi önce bir kılıç verir sonra yerinde duramayan kar renkli küheylanı gösterir "Haydi!" der "Vazife sende!" Çelebi Mehmet hâlâ mütereddittir. Emir sultan bakışları ile cesaret verir ona. "Korkma!" der "yanında biz varız!" İşte Çelebi Mehmed bu işaret üzerine yola çıkar ve tabiri caizse Osmanlı Devletini silbaştan kurar. Tarihçilere sorarsanız Çelebi Mehmed'in başardığı iş Osman Gazi'ninkinden aşağı değildir. Emir Sultan vefatından sonra da büyük hürmet görür. Meselâ Yavuz Selim Mısır seferine çıkarken büyük velinin nurlu türbesini ziyaret eder imdat diler. Kabirden çok net bir ses işitilir: -Ya Selim! Üdhulu Mısra İnşaallahü aminin. (Ey Selim. İnşallah Mısır'a emniyet içinde girersin!) ...Ve öyle de olur! |
|
|
|
|
#618 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
EN BÜYÜKLERİ YAPMIŞTIR
Hazret-i İbrâhim aleyhisselâm kavmine bir peygamber olarak gönderildiğinde onların puta tapıcı dinî telakkilerine karşı çıkmış ve önlerinde eğildikleri putların işe yaramaz birer taş aaaal ve ağaç yığını olduklarını anlatmıştı. Onlar ise buna itiraz edip durmuşlardı. Bunun üzerine İbrâhim aleyhisselâm kavminin zihnini ve vicdânını harekete geçirmek ve onları uyandırmak yoluna başvurmuştu. Ve günün birinde şehir halkı mesîreye çıkmışken tapınaktaki bütün putları kırıp baltayı da en büyüklerinin boynuna asmış; onlar dönüp bu durumu görünce de şaşırıp kalmışlardı. Şimdi hâdisenin gerisini Kur'ân-ı Kerim'den tâkip edelim: Mesîreden dönen halk; '' Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Muhakkak o zâlimlerden biridir dediler. (Bir kısmı da) 'Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrâhim denilirmiş' dediler. 'O halde dediler onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şâhitlik ederler.' Sonra da sordular: ' Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhim? İbrahim aleyhisselâm cevap verdi: ' Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa!.. Bunun üzerine kendi nefislerine (vicdanlarına) döndüler (yani kendi kendilerine) ' Doğrusu siz hakikaten zâlimlerin ta kendilerisiniz! dediler. Sonra tekrar (eski) kafalarına döndüler (ve Hz. İbrâhim'e) ' Sen bunların konuşmadığını pekâlâ biliyorsun dediler. İbrâhim aleyhisselâm da ' Öyleyse dedi Allâh'ı bırakıp da hiçbir şekilde size ne fayda ne de zarar verebilen bir şeye hâlâ tapacak mısınız? Size de Allâh'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz şeylere de yuf olsun! Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız? Aralarından bir kısmı ' Eğer bir iş yapacaksanız yakın onu da ilahlarınıza yardım edin! dediler. (Hz. İbrâhim'in kavmi bu teklifi kabul ederek onu yakmak için büyük bir ateş hazırladı!.. Ve eli-kolu bağlı olarak ateşe attılar! İbrâhim aleyhisselâm ise 'Bana Allâh'ın sahip çıkması yeter; o ne güzel bir sahip' diyerek Allâh'a sığınıyordu.) 'Biz 'Ey ateş! İbrâhim için serin ve selâmet ol!' dedik.' Yani Cenâb-ı Hak ateşten sıcaklık ve yakıcılık tabiatını gideriverdi. Âyet-i kerimede geçen 'Bunun üzerine kendi nefslerine döndüler' ifadesindeki nefs vicdan demektir. Zira bu doğrudan bildiğimiz hevâ ve hevesi ifade eden nefs değil; doğru ve yanlışı hakkı ve bâtılı adâlet ve zulmü biribirinden ayıran temel insânî ölçü olan vicdanı ifade eder. Nitekim bu hâdisede Hz. İbrahim'in kavmi bir an için bir taş yığını olan bir putun eline baltayı alıp diğer putları kıramayacağını anlamış hakikatin ta kendisiyle karşı karşıya gelmişti. Ne var ki o bir anlık derûnî muhâsebe akletme ve gerçeği kabul etmenin tesirinden kurtulup tekrar eski kafalarına dönmüşler; üstelik de putların dile gelip konuşmayacaklarını itiraf etmek zorunda kaldıktan sonra. Bu durumda Hz. İbrahim gayet haklı olarak 'Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza!' demekte hemen ardından da 'Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?' diye sormaktadır... Evet soru bu: 'Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?' Cenâb-ı Hakk'tan dileğimiz; verdiği akıl nimetini kendi yolunda rızâsına muvâfık şekilde kullanmayı nasip eylesin. Âmîn. |
|
|
|
|
#619 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
Endonezya nasıl Müslüman oldu?
Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya'ya gitti oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun temiz olsun düşüncesindeydi. Bir gün geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti sordu: - Hangi kumaştan sattın? -Şu kumaştan efendim. -Metresini kaça verdin? -On akçeye. -Nasıl olur?" diye hayret etti -Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu? Eleman gitti müşteriyi buldu getirdi. Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu. -Ne demekti hakkını helâl et? Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı. Kral sordu: -Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk ne de gördük. Bunun aslı nedir?-Ben dedi tüccar bir Müslüman'ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.Kral -İslâm nedir Müslümanlık nedir? gibi peş peşe sorular sordu. Birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm'ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya'nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin müjdesi herkese açık: "Doğru ve güvenilir tüccar kıyamet gününde peygamberler sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir." Yani asıl etkili olan söz dili değil hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi. |
|
|