Hazret-i Ali zamanında Kûfe'ye uzun yollardan bir papaz gelmişti.
Bazı konuları kendi kafasında bir türlü çözemiyor, düşündükçe daha
fazla çıkmaza giriyordu. Kûfe'ye gelir gelmez, ayağının tozuyla
Hazret-i Ali'yi görmek istedi. İsteği derhal kabul olundu ve
misafirin bir Hıristiyan papazı olduğuna bakmaksızın, herhangi bir
Tanrı kulu diye Hazret-i Ali ona yakınlık ve dostluk gösterdi.

Papaz, çok defa kendi dindaşlarında bile görmediği bu yakınlık ve
dostluktan şaşırarak kaç zamandan beri kafasını kurcalayan ve bir
türlü içinden çıkamadığı suâli sordu. Hazret-i Ali, vereceği cevabın
papazı incitmesini istemiyordu. Biraz sonra kalktı,
misafirine: “Benimle geliniz, belki yolda cevap verebilirim.” dedi.
Uzunca yürüdükten sonra Kûfe çarşısına gelmişlerdi. Yol boyunca
Hazret-i Ali hiç konuşmamıştı. Birden, bir fırının önünde durdu.
Fırıncı fırınını kızdırmış, temizlemiş, hamuru hazırlamıştı. İçeri
girdiler. Papaza, ince siyah maşlahını çıkarmasını söyledi, kendisi
de cüppesini çıkardı. Maşlahı, kendi cüppesi içine yerleştirip,
güzelce sardıktan sonra cehennem gibi kızmış olan fırının içine
attı. O anda yükselen alev bütün fırını kaplamıştı.

Hazret-i Ali, bir başka âleme dalıp gitmişti. Neden sonra yavaşca
kalkıp fırının kapağını açtı ve elini uzatıp sarılı cüppeleri aldı.
Yavaşça açtı. Kendi cüppesi pırıl pırıldı, sanki o alevlerden bir
ışıklı pırıltı cüppeye geçmişti, fakat papazın maşlahı yoktu.
Tamamen yanıp kül olmuştu.

Papaz donup kalmıştı. Ağzını açıp bir kelime söyleyemedi. “İşte,
dedi Hazreti-i Ali: Müslümanlar cehennemde böyle yanacak, Müslüman
olmayanlar da böyle.” Bunu derken, papazın yanan maşlahından kalan
siyah külleri gösteriyordu.”(1)

(1) M. Necati Sepetçioğlu, Bir Büyülü Dünya ki, Akran Yay.
1993, “Cehennemde cüppeler” adlı hikâyeden kısaltılarak alınmıştır.