![]() |
![]()
|
![]()
|
||||||
| Dini Hikayeler Dinimiz ve Diğer Dinlerle İlgili Hikayeleri Bu Bölümde Bulabilirsiniz. |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
Mareşal
![]() |
AKIL BİR MAHLUKTUR Nerede sorusu bir mekanı yani yeri akla getiriyor. Oysa mekan HALIKINI İHATA EDEMEZ maddi varlıklar için söz konusudur. Allah nerede şeklindeki bir soru Allah da diğer varlıklar gibidir onların bir mekanı vardır şu halde Allah’ın da bir mekanı olmalıdır mantığının ürünüdür. Eğer Rabbimizi bir maddi varlık gibi düşünürsek daha baştan yanlış yapar ve çıkmaza gireriz. İnsanın hayaline gelen ne olursa olsun o Allah değildir.! Çünkü insanın hayali sınırlıdır. Sınırlı olan sonsuz olanı içine alamaz. İnsan ancak yaratılmış olanları hayal veya tasavvur edebilir. Allah ise yarattıklarına benzemez. Bütün varlıklar Allah tarafından var edilmiştir. Oysa Allah ezelidir yani varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Bir kudsi hadiste “Allah vardı ve beraberinde hiçbir şey yoktu” deniliyor. Ne madde ne cisim ne hareket ne zaman ne mekan... Maddi ve cismani olmayan için yer tasavvuru batıldır anlamsızdır. Kainatın bir sınırı var değil mi? “Elbette” Peki kainatın bittiği sınırın ötesinde ne var? “Bizce hiç bir şey”. Allah kainatın içinde mi? “Hayır. Ustayı eserin içinde aramamalı. Yaradan yaratılanın içinde olamaz.” “Ama Allah ne kainatın içindedir ne de sınırın ötesinde bir yerde.” Hem Allah var diyorum hem de ne kainatın içinde ne de dışında olmadığını söylüyorum. aaaat gibi görünüyor değil mi? Halbuki Allah ne maddedir ne de cisimdir ve ne de yer tutar. Bizi yanıltan nokta şudur: Aklımız her varlığın mutlaka bir mekanda olması gerektiğini düşünüyor. Çünkü daima bir mekanda olan yer tutan varlıklarla karşılaşmış. Mekanı olmayan bir varlığı tasavvur edemiyor. Allah mekandan münezzeh olmakla beraber isimlerinin ve sıfatlarının tecellileri yani görünümleriyle her yerdedir. Akıl O'nun zatını kavrayamaz ancak varlığını anlayabilir. İsimlerini sıfatlarını ve şuunatını(haller-aaafiyeti) kuşatamaz fakat onların var olduğunu bilebilir. "Nerden bilecek?" Eserlerinden... Her varlık sanatlı bir eserdir. her eser gibi sanatkarını gösterir. Kainat da bir büyük eserdir ve o da ustasının şahididir. Çevremizde gördüğümüz her varlık ölçülü düzenli ve süslü haliyle bize Rabbimizi anlatan birer mektuptur. Yeter ki okumayı bilelim... Şu halde biz bu eserlere bakarak O’nun isimlerini ve sıfatlarını istediğimiz kadar düşünebiliriz ama zatını düşünmemiz mümkün değildir. Bu konu da Bediüzzaman Said Nursi Hz ne diyor bir Bakalım: Ey nefs-i nâdan! Diyorsun ki: "Ehadiyet-i Zât-ı İlahiye ile külliyet-i ef'ali ve vahdet-i şahsiyesiyle muinsiz umumiyet-i rububiyeti ve ferdaniyeti ile şeriksiz şümul-ü tasarrufatı ve mekândan münezzehi yetiyle her yerde hazır bulunması ve nihayetsiz ulviyetiyle her şeye yakın olması ve birliği ile her işi bizzât elinde tutması; hakaik-i Kur'an'iyedendir. Kur'an ise hakîmdir. Hakîm ise akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. Akıl ise zahirî bir münafatı görüyor. Aklı teslime sevk edecek bir izah isterim." Elcevab: Madem öyledir itminan için istersen biz de Kur'an'ın feyzine istinaden diyoruz: İsm-i Nur çok müşkilatımızı halletmiş; inşâallah bunu da halleder. Akla vâzıh kalbe nuranî olacak temsil yolunu ihtiyar ile İmam-ı Rabbanî (R.A.) gibi deriz: (Ben ne geceyim ne de geceye kulluk ederim. Ben bir hakikat güneşinin hadimiyim ki size ondan haber getiriyorum)Temsil i'caz-ı Kur'an'ın en parlak bir âyinesi olduğundan biz dahi bir temsil ile şu sırra bakacağız. Şöyle ki: Bir tek zât muhtelif meraya vasıtasıyla külliyet kesbeder. Cüz'î-yi hakikî iken umumî şuunata mâlik bir küllî hükmüne geçer. Meselâ: Şems bir cüz'î-yi müşahhas iken eşya-yı şeffafe vasıtasıyla öyle bir küllî hükmüne geçer ki rûy-i zemini timsalleriyle akisleriyle dolduruyor. Hattâ katarat ve parlak zerrat adedince cilveleri bulunuyor. Güneşin harareti ve ziyası ve ziyanın içinde olan yedi renkli elvan-ı seb'ası herbirisi mukabilindeki eşyaya muhit âmm ve şamil oldukları halde; her bir şeffaf şey dahi güneşin timsaliyle beraber harareti hem ziyayı hem elvan-ı seb'ayı göz bebeğinde saklıyor. Ve safi kalbini ona bir taht yapıyor. Demek Şems vâhidiyet haysiyetiyle ona mukabil umum eşyaya muhit olduğu gibi ehadiyet cihetiyle her bir şeyde Güneş çok vasıflarıyla beraber bir nevi cilve-i zâtıyla bulunur. Madem temsilden temessül bahsine geçtik. Temessülün çok enva'ından şu mes'eleye medar olacak üç nev'ine işaret ederiz. Birincisi: Kesif maddî şeylerin akisleridir. O akisler hem gayrdır ayn değil. Hem mevattır ölüdür. Hüviyet-i suriyesinden başka hiçbir hasiyete mâlik değil. Meselâ sen âyineler mahzenine girsen bir Said binler Said olur. Fakat zîhayat yalnız sensin ötekiler ölüdürler. Hayat hassaları onlarda yoktur. İkincisi: Maddî nuraninin akisleridir. Şu akis ayn değil fakat gayr da değil. Mahiyeti tutmuyor fakat o nuraninin ekser hasiyetlerine mâliktir. Onun gibi hayy sayılıyor. Meselâ: Şems dünyaya girdi. Her bir âyinede aksini gösterdi. O akislerin her birinde Güneş'in hassaları hükmünde olan ziya ve ziyadaki elvan-ı seb'a bulunuyor. Eğer faraza Güneş zîşuur olsa idi harareti ayn-ı kudreti ziyası ayn-ı ilmi elvan-ı seb'ası sıfat-ı seb'ası olsa idi; o vakit o tek ve yekta bir güneş bir anda her bir âyinede bulunur herbirisini kendine bir arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mani olmazdı. Herbirimizle âyinemiz vasıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken o bize bizden daha yakın olurdu. Üçüncüsü: Nurani ruhların aksidir. Şu akis hem hayydır hem ayndır. Fakat âyinelerin kabiliyeti nisbetinde aaaahür ettiğinden o ruhun mahiyet-i nefs-ül emriyesini tamamen tutmuyor. Meselâ: Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm Dıhye suretinde huzur-u Nebevîde bulunduğu bir anda huzur-u İlahîde haşmetli kanatlarıyla Arş-ı A'zam'ın önünde secdeye gider. Hem o anda hesabsız yerlerde bulunur evamir-i İlahiyeyi tebliğ ederdi. Bir iş bir işe mani olmazdı. İşte şu sırdandır ki; mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm dünyada bütün ümmetinin salavatlarını birden işitir ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirisine mani olmaz. Hattâ evliyadan ziyade nuraniyet kesbeden ve ebdal denilen bir kısmı bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş. Aynı zât ayrı ayrı çok işleri görüyormuş. Evet nasıl cismaniyata cam ve su gibi şeyler âyine olur. Öyle de ruhaniyata dahi hava ve esir ve âlem-i misalin bazı mevcudatı âyine hükmünde ve berk ve hayal sür'atinde bir vasıta-i seyr ü seyahat suretine geçerler ve o ruhanîler hayal sür'atiyle o meraya-yı nazifede o menazil-i latifede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler. Madem Güneş gibi âciz ve müsahhar mahluklar ve ruhanî gibi madde ile mukayyed nim-nurani masnu'lar nuraniyet sırrıyla bir yerde iken pek çok yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz'î iken mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir anda cüz'î bir ihtiyar ile pek çok işleri yapabilirler.Acaba maddeden mücerred ve muallâ ve tahdid-i kayd ve zulmet-i kesafetten münezzeh ve müberra ve şu umum envâr ve bütün nuraniyat onun envâr-ı kudsiye-i esmasının bir kesif zılali ve umum vücud ve bütün hayat ve âlem-i ervah ve âlem-i misal nim-şeffaf bir âyine-i cemali ve sıfâtı muhita ve şuunatı külliye olan bir Zât-ı Akdes'in irade-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhitle tecelli-i sıfâtı ve cilve-i ef'ali içindeki teveccüh-ü ehadiyetinden hangi şey saklanabilir hangi iş ağır gelebilir hangi şey gizlenebilir hangi ferd uzak kalabilir hangi şahsiyet külliyet kesbetmeden ona yanaşabilir? Evet nasıl Güneş kayıdsız nuru maddesiz aksi vasıtasıyla sana senin göz bebeğinden daha yakın olduğu halde; sen mukayyed olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için çok kayıdlardan tecerrüd etmek çok meratib-i külliyeden geçmek lâzım gelir. Âdeta manen yer kadar büyüyüp Kamer kadar yükselip sonra doğrudan doğruya Güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de: Celil-i Zülcemal Cemil-i Zülkemal sana gayet yakındır sen ondan gayet uzaksın. Kalbin kuvveti aklın ulviyeti varsa; temsildeki noktaları hakikata tatbike çalış. (Sözler 16. söz 1.şua) |
|
|
|