1 den 7´e kadar. Toplam 7 Sayfa bulundu

Konu: Türbeler Ziyaretler

  1. #1
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart Türbeler Ziyaretler



    Veysel Karani Hz. :

    Baykan İlçesi’nin en önemli özelliği, büyük zatlardan olan Hz. Veysel Karani’nin türbesinin İlçe’nin 8 Km. güneybatısında bulunan Ziyaret Beldesi’nde bulunmasıdır. Türbenin burada olması nedeniyle binlerce insan İlçe’ye akın etmekte ve İlçe’yi canlandırmaktadır.
    Türbesinin İlçe’de olması nedeniyle burayı önemli bir ziyaret merkezi haline getiren Hz. Veysel Karani’nin 555-560 yılları arasında doğduğu tahmin edilmektedir. Doğum yeri Yemen’in Karen Köyü’dür. Soyu Yemen Kabilelerinden Muradoğulları’ndan gelmektedir. Babasının ismi Amir’dir. Kendisinin asıl ismi Üveys Bin Amir-i Karenî’dir. Karen Köyü’nün bir mutlu seherinde dünyaya gelen küçük Üveys, Muradoğulları’ndan Amir’in mütevazı evini mutlulukla doldurur. Dört yaşında iken babası vefat eder. O, annesinin başka kimsesi bulunmadığından bin bir güçlükle herhangi bir tahsil görmeden, semavi dinlere ve kitaplara ait herhangi bir bilgisi olmadan büyür.
    Üveys büyüdükçe kendisinde doğuştan mevcut olan “Tek Tanrı’ya İnanç” hissi de gelişir. O’nu kimse anlamaz, söylediklerine güler, alay ederler. Kendisini anlayan, dinleyen, derdine ortak olan tek insan annesi idi.
    Gönlü ulvi hislerle kaynaşan ve artık çalışıp annesine bakabilecek çağa gelen genç Üveys, bir iş aramaya koyulur. Sonunda kendisine en uygun işi seçer. Kendisiyle alay eden, kendisini anlamayan insanlardan uzaklaşmak ve endi iç dünyasıyla başbaşa kalabilmek için deve çobanlığı yapmaya başlar.
    Hz. Veysel Karani deve çobanlığı yapmaya başlayınca ihtiyar ve hasta annesi olmasa deve otlattığı sakin vadilerden Karen’e inmeyi hiç istememektedir. Kendi uzletgahında Allah ile başbaşa kalmaktan bir an olsun ayrılmak istememektedir. Artık Hz. Veysel Karani’nin ufku öyle geniş, aydınlık, gönlü öyle duyarlıdır ki, her an bir kurtarıcının haberini beklemektedir.
    Ve beklediği kutlu haber çok geçmeden kendisine ulaşır. Bu haber Allah’ın son Peygamberi Hz. Muhammed’in zuhur ettiği ve insanları “Hak Din’e” davet ettiği haberidir. Hz. Veysel Karani bf haberi duyunca hiç kimsenin irşad ve teşviki olmadan Müslüman olur, İslam’a ve Hz. Muhammed’e gönülden bağlanır. Annesine de Kelime-i Tevhid’i bizzat kendisi öğretir.
    Hz. Veysel Karani Müslüman olunca yüce peygamberin nurlu yüzünü görebilmek aşkıyla yanar tutuşur. Hz. Veysel Karani, Allah Resulü’nü görme arzusunu birkaç defa pek sevdiği annesine açarsa da, çok ihtiyar ve âmâ (kör) olan annesi, kendisine bakacak kimse olmadığından izin vermez. Hz. Veysel Karani’nin yaşı kırk’ın üzerine gelir. Oğlunun gönlünde patlayan yanardağları çok iyi hisseden anne, çaresiz “Ancak Medine’ye gidip hemen gelmek, Hz. Peygamber’i orada bulamayacak olursa teşriflerini beklemeden dönmek.” Şartıyla kendisine izin verir.
    Gönlü Allah aşkıyla, Peygamber muhabbetiyle dolu olan Hz. Veysel Karani, izin alınca durmaz ve Medine yollarına koyulur. Issız vadiler, dağlar, tepeler, kızgın çölleri aşar ve Peygamber beldesi Medine’ye ulaşır. Hz. Peygamber’in evine giden Hz. Veysel Karani, Peygamberimizi evde bulamaz. Peygamber Efendimiz o sırada Tebük Seferi’ndedir. Peygamberimizi bulamayınca çok üzülür. Hz. Veysel Karani, annesine verdiği sözü hatırlar. Hz. Aişe (R.A.)’ye “- Kainatın efendisine selamımı söyleyiniz. Cennet sabahlarını andıran mübarek yüzlerini doya doya görmek isterdim. Lütfen, içimin aşk-ı Muhammed’i (S.A.V.) ile yandığını, gönlümün bitmez niyazını bildiriniz.” Diyerek ayrılır ve tekrar Yemen yolunu tutar.
    Peygamber Efendimiz seferden dönünce Hz. Aişe’ye şöyle hitap ettiler:
    “- Ya Aişe, evimize hangi ulu kişi geldi? Bu Rahmani kokular, bu İlahi lezzet nedir?
    Ey Allah’ın Resulü; Yemen Oymağı’ndan Karen Köyü’nden Üveys adında bir zat sizi ziyarete geldi. Mukaddes Cemâlinizin bağrı yanık aşıklarındanmış. Zat-ı âlinizi bulamayınca çok üzgün bir halde ayrıldı. İşte o adam gittikten sonra evin içinde bu ulvi kokuları hissettim.

    Ya Aişe, sen o zatı gördün mü?
    Evet ey Allah’ın Resulü. Sağ gözümün ucu ile baktım.
    Öyleyse o gözünü bende ziyaret edeyim. Görüşün ve gördüğün mübarek olsun.”
    Bir müddet sonra Mescid-i Nebevi’ye geçen Resulullah, Sahabelerine seslendiler;
    “ – Müjdeler olsun, Üveys’i gören gözü ziyaret ettim, gelin siz de benim gözümü ziyaret edin.
    Ve buyurdular; “Bana Yemen tarafından rahmani kokular geliyor. Şüphesiz tabii’nin en hayırlısı Üveys’tir.”
    Resulullah son hastalıklarında Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Aişe’ye vasiyet buyurdular :
    “ Benden sonra arkamdaki hırkamı, Üveys’e veriniz.”
    Yine Resulullah buyurdular :“Benim ümmetimde Üveys adında bir kişi vardır. Kıyamet gününde Rebia ve Mudar Kabileleri’nin koyunları tüyü sayısınca günahlı kişilere şefaat edecektir.”

    Resulullah’ı göremeden tekrar Karen’e dönen Hz. Veysel Karani yine deve çobanlığı yapmaya devam eder. Yine Karen halkı ona divane gözüyle bakar ve O’nunla alay ederlerdi. O yine herkesten uzak kendi uzletgah’ında ibadetleriyle meşgul olur, gönlü Allah aşkı, Peygamber sevgisiyle dolar taşardı.
    Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Ali ve Hz. Ömen Üzeys Hz.’ni bulur ve Peygamberimizin vasiyeti üzerine Hırka-i Şerifi Hz. Veysel Kanani’ye verirler. Peygamberimizin hırkasının Hz. Veysel Karani’ye verilmesinden sonra ve Peygamberimizin O’nun hakkındaki övgülerinin duyulmasından sonra Hz. Veysel Karani’nin gözünde değeri artar, herkes ona hürmet eder.
    Annesi vefat etmiş bulunan Hz. Veysel Karani’nin yüceliği bu hadiseden sonra Karen’de bilindiği ve kendilerine olan hürmet arttığı için köyden ayrılırlar. Kûye’ye giderler.
    Hz. Veysel Karani’nin Kûye ve Basra taraflarındaki hayatı da eskisi gibi yine ıssız vadilerde, tabiatın kucağında ve kendi uzletgahında Hakk’a niyazla geçmektedir.
    Hz. ali’nin halifeliği sırasında iki Müslüman grup arasında çıkan Sıffin Savaşı’nın hazırlıkları esnasında Hz. Ali tarafında, safında savaşa katılması ricasıyla Medine’ye davat edilirler. Memnuniyetle bu davete icap eden Hz. Veysel Karani hemen Medine’ye hareket ederler, daha sonra da Hz. Ali’nin yanında Sıffin Savaşı’na katılırlar.
    Sıffin Savaşı esnasında Veysel Karani’de yaralanarak, Hicret’in 37. Senesinde (Miladi 657) Şevval ayının 18. günü Fırat Nehri kenarında savaş meydanında şehit olur.
    Sıffin Savaşı’nda şehitlerin büyük çoğunluğu savaşın olduğu yerde toprağa verildi. Şehitlerini memleketlerine götürmek isteyenler için tabutlar yaptırıldı. Şehitlerin içinde Hz. Veysel Karani’de vardı. Mübarek naaşı için üç ayrı kabile toplanmış ve sahip çıkmışlardır. Şehit birdi, ancak sahipleri üçtü. Saatlerce tartıştılar. Ne var ki, hiçbir kabile diğerini tatmin edip inandıramadı. Sonunda iş Hz. Ali’ye ulaşınca O, olayı islami açıdan anlatmaya çalıştı. Hz. Veysel Karani’nin köken itibariyle Yemen’li olduğunu ve Yemenlilere verilmesi gerektiğini belirtti. Ancak, diğer iki kabile bu teklife razı olmadılar. Hz. Ali kur’a çekme teklifinde bulundu ise de buna da razı olmadılar. Bunun üzerine Hz. Ali “Peki, dedi... Veysel Karani’nin mübarek naaşını ben korumaya alıyorum... Yarın görüşürüz.” dedi ve her üç kabile başkanları dağıldılar. Hz. Veysel Karani son kerametini gösterdi ve sabah kalktıklarında her üç kabilenin tabutlarında da göründü. Her kabile birbirinden habersiz naaşın kendilerine verildiğini zannederek sessizce naaşı alarak, biri Yemen yolunu, biri Şam yolunu, biri de Bitlis yolunu tuttu.
    Allah aşkının potasında eriyen Veysel Karani Hz.’nin kerameti böylece yeni olayların çıkmasını önler. Rivayetler O’nun şahadetini ve kerametini böyle anlatır. Ancak, her şeyi bilen yüce Allah’tır. O’nun defni ve mezarıyla ilgili anlatılanlar birer rivayete dayanır. Nereye ve nasıl defnedildiği konusunda kesin bir bilgi yoktur. Nerede olduğunu ancak yüce Allah bilir.

    Keşifleri :

    Kahveyi bulan o’dur.
    Üveys bir gün develeri otlatırken buruşuk meyvelerden birisini ısırdı. Acıydı. “ Allah (c.c) her bir nimeti fayda için yaratmıştır.” Diyerek acı bulduğu o meyvelerden birazını ateşin üzerine attı, kavurdu, çiğnedi acılıkları kalmamıştı. Bir saat sonra Üveys’in aklı içi bir olmuştu. Daha sonra iyi düşünmeye, kendisine güvenmeye başlamıştı. Üveys derhal yakışan ismi söyledi. “Madem ki yiyeni ---iflendiriyor (---fe) olmalıdır.” Dedi. Günümüzde ---fe adı kahve olarak anılmaktadır.

    Hz. Veysel Karani’nin İlmi Yönü :

    Hz. Veysel Karani, dünyanın batıl inançlarla karanlık içinde yüzdüğü bir dönemde, İslam’ın doğuşundan önce Yemen’in Karen Köyü’nde bu aleme gözlerini açan bir velidir. Hem de velilerin öncüsüdür. Doğuşunda gönlünü ışıklandıran tek Allah inancı daha çocukluk yıllarında başlamış, olgunluk çağına geldiğinde bu inanca Peygamber sevgisi eklenince, iç aleminde dış alemleri görür pencereler açılmıştır. Okul görmediği, bir harf bilmediği halde yüce Allah ona gayb alemlerini açmıştı. Hiçbir öğretmene gerek duymadan gizli hazinelerini öğrenmek ve görmek mutluluğunu bağışlamıştır.
    O’nun zengin gönül ikliminde sürekli olarak Allah’a ve yüce Peygamberine sevgi çiçekleri yeşermişti. Hz. Peygamber daha dünyayı aydınlatmadan yıllar önce tek tanrı görüşüne ve peygamberin geleceğine inanmış olması, O’nun erdem dolu niteliklerinin en üstünüydü.
    Alemler serdarı Hz. Peygamberi dünya gözüyle görmeden O’na aşık olmuştu. O’nu görebilmek iştiyakıyla doluydu. Ne var ki, gönül gözüyle her zaman gördüğü Hz. Peygamberi dünya gözüyle görememiştir.
    Hz. Peygamberin " Cennet anaların ayakları altındadır.” Hadisi ile buyurduğu anne sevgisinin kutsallığını, yatalak annesine bir ömür boyu gösterdiği üstün hizmet ve ilgisiyle, insanoğluna en güzel örneği hiç kuşkusuz Veysel Karani Hz. vermiştir.
    Hz. Veysel Karani’nin tabii’nin en ulusu olduğu, Allah ve Resulü nezdinde çok sevilen bir kişi olduğu, gerek Peygamber efendimizin hadislerinden, gerekse İslam alimlerinin ortak yorumlarından anlaşılır.
    Veysel karani Hz.’nin hayatı, derinliklerine erişilmeyen bir ummandır. Bütün yaşamını deve çobanı yanında ibadet ve itaatle sürdürmüştür.

    Allah’ın bahşettiği eşsiz yüceliği de Peygamberin hırkasının kendisine verilmesinden sonra anlaşılabilmiştir. Böylece o güne kadar deli divane olarak görülen Veysel Karani Hz. halkın gözünde kutsallaşmış, gönüllerde layık olduğu altın tahta oturmuştur.
    Allah’ın velileri her zaman insanların gönlünde taht kurmuştur. Onları her toplum kendilerine mal etmek istemiştir. Sahip çıkmışlardır. Kendileri tek olduğu halde Anadolu’muzun birçok yerinde makamları bulunmaktadır.
    Hz. Peygamber bir hadisinde;
    “ Beni ziyaret etmek imkanına erişemediğinizde, kardeşim Veysel Karani’yi–Makamını-ziyaret ediniz.” buyurmuştur.
    Velilerin öncüzü Veysel Karani Hz.’ne izafe edilen ve İslam devletlerinin topraklarına kubbeler yapılarak serpilmiş bulunan makamların en önemlilerinden biri hiç kuşkusuz Baykan İlçesi sınırları içindeki bu kutsal makamdır.
    Siirt, Baykan İlçesi’ndeki Veysel Karani Hz. makamı, en çok ziyaret edilen makamların başında gelir. Yıllık ziyaretçi adedi yüzbinleri aşar. Burada Veysel Karani Hz. huzurunda eller duaya kalkar, dilekler tutulur, kurbanlar kesilir.
    Veysel Karani Hz.’ne ait külliyenin temeli Selçuklular Dönemi’nde atılmış, ilk olarak ta Veysel Karani Türbesi yapılmıştır. Daha sonra 1967’de onarım görmüştür.
    Veysel Karani Külliyesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün girişimleriyle 1974 yılından itibaren çok daha bakımlı bir görünüme kavuşmuştur. 1982 yılında avlu düzenlenmesinden sonra, 1983’te kesimhane binaları, daha sonra da otel ve konukevi binaları devreye sokulmuştur.

    Yunus Emre’nin Dilinden

    VEYSEL KARANİ


    Rum’da, Acem’de aşık oldum
    Yemen İllerinde Veysel Karani
    Enbiya sevdi ve dostum dedi
    Yemen illerinde Veysel Karani

    Anasından doğdu dünyaya geldi
    Melekler altına kanadın yaydı
    Resulün hırkasın, tacını giydi
    Yemen illerinde Veysel Karani

    Erenler önünde kemer belinde
    Aknurdan beni var o sağ elinde
    Üveys sultan derler Hak divanında
    Yemen illerinde Veysel Karani

    Sabah ibadetin yapar giderdi
    Gizlice Rabbine niyaz ederdi
    Anın işi gücü deve güderdi
    Yemen illerinde Veysel Karani

    Bin deveyi bir akçeyi güderdi
    Anın da nısfını zekat ederdi
    Develer bilesine tevhid ederdi
    Yemen illerinde Veysel Karani

  2. #2
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    [yedi uyurlar (eshabı kehf)

    Dünyada 33 yerde var olduğu iddia edilen Eshab-ı Kehf'in yani mağara arkadaşları Türkiye'de Tarsus'ta, Elbistan-Afşin'de, Diyarbakır Lice'de olduğu idda ediliyor. En çok Tarsus ziyaret ediliyor. Hatta Mağaranın Tarsus ile Afşin'i birbirine bağladığını iddia edenlerde var.

    ESHAB-I KEHF = MAĞARA ARKADAŞLARI

    Hazreti Isa aleyhisselâmdan sonra încil ehlinin işi karmakarışık, alt üst olmuş, aralarında günahkârlar büyümüş, hükümdarlar azgınlaşmış ve putlara tapar; putlar için kurbanlar keser hale gelmişlerdi. Bu yolda en ileri gidenlerden birisi de Rum hükümdarlarından Dekyanus idi. Bu hükümdar Rum diyarını dolaşıp putperestliği kabul etmeyen Isa ümmetini katlediyordu.

    Dekyanus bu gezisi sırasında nihayet Eshâb-ı Kehf'in şehri olan Dekinos'a da indi. İner inmez de îman ehlini takip ve toplanmasını emretti, iman ehli bunu duyduklarından dolayı şuraya buraya kaçıp gizlenmişlerdi. Şehrin kâfirlerinden tâyin ettiği zabıtası, îman sahiplerini takip ediyor, gizlendikleri yerlerden çıkarıp Dekyanus'a getiriyorlardı. O da putlara kurban kesilen mezbaalara sevkedip kendilerini putlara tapmak ile öldürülmek arasında muhayyer bırakıyordu. Alçak dünya hayatına rağbet gösterip de bu katliâmdan korkanlar onun dediğini yapıyorlar, ebedî hayatı tercih edenleri ise öldürüp parçalayıp şehrin sûrlarına ve kapılarına asıyorlardı.

    Bu durumu gören bir kaç genç ki, onlar Rum'un asilzadelerinden bir rivayete göre de hükümdarın yakınlarından idiler. Kendileri hür kimselerdi. Bunlar bu vaziyetten çok müteessir oldular, bu fitnenin defi için Allahü Teâlâ'ya göz yaşlarıyla yalvararak namaz kılıp dua ediyorlardı. Zalim hükümdarın adamları bunları ihbar ettiler. Bunun üzerine Dekyanus, onları bir sohbet halinde iken bastırıp huzuruna getirtti ve biraz şeyler söyledikten sonra kendilerini «Ya putlara tapmak veya ölüm»den birini seçmek üzere muhayyer bıraktı. O vakit o yiğitler de Allahü Teâlâ'nın kendilerine verdiği rabıta ve metanetle kıyam edip dediler ki:

    — Bizim bir ilâhımız vardır ki, O'nun azamet ve kudreti Gökleri ve Yeri kaplar. O, Göklerin ve Yerin Rabbidir. Biz O'ndan başka birine ilâh demeyiz, asla ibadet etmeyiz. Senin davetine uyma ihtimalimiz ebediyyen yoktur. Doğrusu biz öyle yaparsak o vakit akıldan uzak, haddini aşmış, yalan söylemiş oluruz. Çünkü ondan başka ilâh muhaldir, yalandır. Hükmün ne ise yap!

    Böylece bu yiğitler müşriklere karşı baş kaldırıp Allah'ın birliğini, tevhidi ilân ettiler. Hâsılı bu gençler, Allah'dan başka ilâh tanımayan hakikî mü'min idiler, işleri de Allahü Teâlâ'nın hidayetiyle dinlerini korumak için zalim müşriklerin zorlama ve şiddetlerine karşı baş kaldırmak olmuştu. Şirke sapan ve dünya hayatına rağbet gösteren Hıristiyanlara benzemiyorlardı. Hükümdarın ve müşriklerin huzurunda böyle kıyam edip olanca rabıta ve kalb metanetiyle söz birliği halinde tevhidi ilân ederek kendileriyle beraber hakkı söylemeyip şirke sapan kavimlerini tahkir ve takbih ederek şöyle söylediler:

    — Bak hele, şunlar, şu bizim kavim Allahü Teâlâ'dan başka ilâh kabul ettiler. Allahü Teâlâ'nın ilâh olduğuna ve Rab olmasının büyüklüğüne Gökler ve Arz gibi açık deliller var. Fakat O'ndan başkasının ilâh olduğuna dair açık bir delil getirseler ya bakalım? Ne mümkün?.. Delilsiz dâva kabul edilir mi? Veya şunun bunun ---fî tahakküm ve tasallutu delil tutulur mu?

    Yiğitlerin böyle kıyam edip gereken cevabı vermeleri üzerine Dekyamıs, onların üzerlerindeki asalet elbiselerinin soyulmasını emredip yanından çıkardı ve kendisi mühim bir iş için Ninova şehrine gitti ve geri dönünceye kadar onlara düşünmek için mühlet verdi; kendisinin dediğine uyarlarsa uyarlar, yoksa diğer müslümanlara yaptığını yapacaktı.

    Bunun üzerine gençler kavimlerinden de böyle yüz çevirdikten sonra çekilip kendi kendilerine dinlerini muhafaza etmek için karar verip şehrin yakınındaki Benclüs dağında sarp bir mağaraya gizlenmeyi kararlaştırdılar. Her biri babasının hanesinden bir şeyler aldı, bazısını sadaka olarak verdiler, kalanını da nafaka edinerek gidip o mağaraya sığındılar. Burada gece ve gündüz namaz kılıyorlar, Allahü Teâlâ'ya inleyerek, yalvararak niyaz ediyorlardı. Nafakalarına ait işleri Temliha'ya vermişlerdi. O, sabahleyin bir miskin kıyafetine girerek şehre giriyor, lâzım olanı alıyor, biraz da havadis öğrenerek arkadaşlarının yanına dönüyordu.

    Dekyanus şehre geri dönûnceye kadar bu şekilde durdular. Zalim gelir gelmez bunları isteyip babalarını getirtti. Babaları onların kendilerine isyan ve mallarını da yağma ederek çarşılarda israf ile dağa kaçtıklarını söyleyip özür beyan ettiler. Temliha bu fena durumu görünce pek az azık alıp ağlayarak mağaraya vardı ve arkadaşlarına dehşeti haber verdi. Hepsi ağlaşarak secdelere kapanıp Allahü Teâlâ'ya yalvardılar, sonra başlarını kaldırıp oturdular, yapacakları iş hakkında konuşmaya başladılar. Derken Allahü Teâlâ bunlara bir uyku verdi, yattılar, nafakaları baş uçlarında olduğu halde uyuyup kaldılar.

    Beri tarafta Dekyanus hiddetinden ne yapacağını düşünüyordu. Onları uykuya daldıran Allahü Teâlâ bunun kalbine de mağaranın kapısını kapatmayı getirdi. Bunun üzerine Dekyanus mağaranın kapısının ördürülmesini emretti:

    — Açlıktan, susuzluktan ölsünler, mağaraları kabirleri olsun! dedi.

    Adamları da öyle yaptılar. Ancak Dekyanus'un hanesinde îmanını gizleyen iki mü'min vardı. Birinin adı Pendros, diğerininki ise Runas idi. Bunlar Eshâbı Kehf'in isimlerini, neseblerini ve kıssalarını iki kuru levhaya yazıp bir bakır sandığa koyarak yapılan duvarın içine koymayı kararlaştırdılar ve bu şekilde yaptılar.

    Bu yiğitler öyle bir vaziyette uykuya dalmışlardı ki, görülse uyanık zannedilir, fakat hakikatte ise uykuda idiler. Uykuda oldukları halde gözleri açık, sağa ve sola dönüyorlardı. Köpekleri Kıtmîr ise mağaranın girişinde kollarını serîvermiş bir vaziyette uyuyordu. Üzerlerine çıkıp varılsa muttlak dönülür kaçılır, korkudan donakalırlardı. Zira vaziyetleri öyle heybetli, öyle korkunç idi. Bu itibarla kendilerine kimsenin muttali olması mümkün değildi. Öyle bir rahatlık içinde uyuyorlardı ki Güneş doğduğu zaman mağaralarından sağ tarafına meyillenir, batarken de onları sol taraftan makaslardı. Yani üzerlerine gün bile değmez, değse de nihayet batış sırasında soldan biraz kırkar geçerdi. Çünkü mağaranın vaziyeti buydu. Her tarafı m'ahfuz, ancak kapısı biraz batıya meyilli olarak kuzeye bakıyordu. Onlar ise mağaranın bir geniş yerinde sıkıntısız bir şekilde yatıyorlardı.

    Eshâbı Kehf in o suretle Allah için baş kaldırması ve kavimlerini terkedip mağarada böyle yatmaları, Allahü Teâlâ'nın kudret ve rahmetinden bir delil, bir keramettir.

    İşte böylece ilâhî bir rahmet olarak bu yiğitlerin o mağarada senelerce uyuyup muhafaza edilmesinden sonra Allahü Teâlâ onları bir delil olarak ba's de etti, ölü diriltir gibi uykudan uyandırdı. Eshâbı Kehf uyandıkları vakit aralarında soruşturmaya başladılar ve içlerinden biri:

    — Ne kadar durdunuz, ne kadar uyudunuz? diye sordu. Kimisi:

    — Bir gün, diye cevap verdi. Kimi de:

    — Bir günden âz, dediler. . Nitekim kıyamette diriltilecekler de böyle sanacaklardır. Bu konuşma esnasında kimi de daha fazla durulduğunu sezerek aralarındaki ihtilâfı kesmek için dediler ki:

    — Ne kadar durduğunuzu Rabbiniz en iyi bilir. Binaenaleyh ihtilâfı bırakınız da, hemen birinizi şu gümüş paranızla şehre gönderiniz, en temiz yiyecek hangisi baksın ve size ondan bir rızık getirsin, çok dikkat ve nezaketle hareket etsin, sakın sizi kimseye sezdirmesin. Zira başınıza binerlerse şüphe yok ki, ya Sizi öldürecekler veya irtidad ettirip milletlerinin dinî putperestliğe döndürecekler. O zaman da ebedî kurtuluş bulamazsınız. Öîdürülürseniz şehîd olur kurtulursunuz ama, dininizden dönüp küfre girerseniz dünyada ve âhirette ebediyyen felaha eremezsiniz.

    Hülâs'a böyle konuştular ve bu sözü kabul ettiler de, içlerinden Temliha'yı şehre gönderdiler. Fakat Hüdânın takdirine bak ki, o derece sakınmalarına rağmen Allahü Teâlâ, bu suretle kendilerini tanıttırdı. Çünkü Yemliha'nın elindeki para, o zamanki insanlara göre hayli eski olduğundan dikkati çekmiş ve yakalanmasına sebep olmuştu. Bu şekilde Allahü Teâlâ va'dinin hak ve saatinin şüphesiz olduğunu insanlar muhakkak bilsinler diye, bu duruma muttali kılmıştı. Zira mağarada ne kadar durduklarını bilemeyen Eshâb-ı Kehf senelerce yattıkları yerden kabirden kalkar gibi uyanıp kalktıklarını anlamış ve vaktiyle baş kaldırdıkları müşriklere karşı muvaffak olduklarını ve taleb ve ümid ettikleri ilâhî rahmetin bir tecellîsini görmek ve daha önce îman ettikleri şekilde Alah'ın va'dinin hak olduğunu müşahede ile bilmiş oluyorlardı. Ve bu suretle gerek kendileri ve gerek diğerleri için Kıyametin şüphesiz olduğuna da bir delil ve misâl olmuş bulunuyorlardı.

    Eshâb-ı Kehf in uyudukları mağaranın mevkii ile alâkalı olarak muhtelif yerler rivayet edilegelmiştir. Ancak bugün ziyaret edilmekte olan Tarsus yakınlarındaki mevkiin onlara ait yer olduğu bilinmektedir.

    Bu kıssaya ait hususlardan biri de onların üç kişi olup kelbleriyle birlikte dört, veya beş kişi olup kelbleriyle beraber altı, yahut da yedi kişi olup kelbleriyle beraber sekiz olduklarına dair rivayetlerdir ki, doğruya en yakın olanı sonuncusudur. Doğrusunu Alahü Teâlâ bilir. Adetlerin bilinmesi kıssa noktası nazarından herkese lâzım değildir. Onları hakkiyle bilenler pek azdır. Çokları bu mevzuuda gaybî taşlamaktan başka bir iş yapmamaktadırlar. Şu hâlde Eshâb-ı Kehf kıssasını yalnız Kur'an'ın beyanına dikkat ederek mütalea etmeli, şundan bundan sormaya kalkışmamalıdır.

    Eshâb-ı Kehf'in mağarada uyuma sürelerinin ise üç yüz dokuz sene olduğu yine Kur'an'ın beyanıdır.

    yüce kitabımız kuranı kerimde haklarında geçen ayetler: (kaynak elmalılı hamdi yazır meali)

    (Kehf Sûresi)

    9- Yoksa sen Ashab-ı Kehf'i ve Rakim'i (isimlerinin yazılı bulunduğu taş kitabeyi) şaşılacak âyetlerimizden mi sandın?

    10- O gençler mağaraya sığınınca şöyle dediler: "Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla."

    11- Bunun üzerine biz de kulaklarını tıkayarak mağarada onları yıllarca uyuttuk.

    12- Sonra da iki gruptan hangisinin, onların mağarada kaldıkları süreyi daha iyi hesapladığını anlamak için, onları tekrar uyandırdık.

    13- Biz sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatacağız. Hakikaten onlar, Rablerine iman eden birkaç genç idi. Biz de onların hidayetlerini artırdık.

    14- (Oranın hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O'ndan başkasına ilâh deyip tapmayız, yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.

    15- Şu bizim kavmimiz, Allah'tan başka ilâh edindiler. Onların ilâh olduğuna dair açık bir delil getirselerdi ya! Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?

    16- (İçlerinden biri şöyle demişti) "Mademki siz, onlardan ve Allah'tan başka taptıkları putlardan ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz rahmetinden size genişlik versin ve işinizi rast getirip kolaylaştırsın."

    17- Ey Muhammed! Baksaydın güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu Allah'ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır; kimi de hidayetten mahrum ederse, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.

    18- Bir de onları mağarada görseydin uyanık sanırdın. Halbuki onlar uykudadırlar. Biz onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı. Eğer onları görseydin, arkana bakmadan kaçardın ve için korku ile dolardı.

    19- Onları bir mucize olarak uyuttuğumuz gibi, birbirlerine sorsunlar diye kendilerini uyandırdık da içlerinden bir sözcü şöyle dedi: "Ne kadar durup kaldınız?" (Kimi) "Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık" dediler. (Kimi de) şöyle dediler: "Ne kadar durduğunuzu, Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi, bu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size azık getirsin. Hem çok dikkatli davransın ve sizi kimseye sezdirmesin."

    20- "Çünkü şehir halkı, sizi ellerine geçirirlerse muhakkak sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman siz dünyada da ahirette de asla kurtuluşa eremezsiniz."

    21- Böylece insanları onlardan haberdar kıldık ki, öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu ve kıyamet gününden şüphe edilemeyeceğini bildirmek için, öylece şehir halkına buldurduk. Onları mağarada bulanlar, aralarında durumlarını tartışıyorlardı. Dediler ki: "Üstlerine bir bina (kilise) yapın. Bununla beraber Rableri, onları daha iyi bilir." Sözlerinde üstün gelen müminler: "Üzerlerine muhakkak bir mescid yapacağız." dediler.

    22- Ashab-ı Kehf'in sayılarında ihtilaf edenlerden bazıları: Onlar, üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. Diğer bazıları da "Onlar, beş kişidir, altıncıları köpekleridir " diyecekler. Her ikisi de bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (kimileri de) "Onlar, yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir" derler. De ki: "Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir." Onları ancak pek azı bilir, Bu sebeple onlar hakkında bu bildirilenler dışında bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında hiç kimseye de bir şey sorma!

    23- Hiçbir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım deme"

    24- Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Ve unuttuğun vakit Allah'ı an ve "Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir." de.

    25- Onlar, mağaralarında üçyüz yıl kadar kaldılar ve dokuz yıl da buna ilave etmişlerdir.

    26- De ki: "Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir." Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O ne güzel görendir! O ne mükemmel işitendir! Onların, O'ndan başka bir yardımcısı yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.

  3. #3
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Seyit Battal Gazi


    Seyit Battal Gazi Dergahı Eskişehir-Seyitgazi ilçesindeki Seyit Battal Gazi Dergahı'nın yanına da sonradan cami yapılmış.Mimari olarak bugün Anadolu'da en ihtişamlı ve metrekare olarak en büyük dergahlardan sayılan Battal Gazi Dergahı,1207 yılından günümüze kadar yaşamış. İstanbul-Sultanahmet Meydanı'ındaki Ayasofya Külliyesi'nden daha büyük olan bu dergahta yöre Alevileri gizli saklı geleneklerini sürdürmüşler. Aynı ilçeye bağlı,aslanbeyli Köyü'ndeki Kalanderi dedesi Sultan Sücattin Veli Dergahı'na da sonradan yapılan cami,köyün tümü Alevi olduğu için ısrarla cemaatsiz olarak yaşatılmaya çalışılıyor. Isparta-Senirkent Uluğbey'de bulunan Veli Baba Sultan Dergahı'na yapılan cami büyüdükçe dergah küçülmüş.Ege Alevilerinin uğrak yeri olan Kemalpaşa'daki Horasan erenlerinden Hamza Baba Dergahı da cami yapımından kurtulamamış. Bu yıl Abdal Musa Sultan törenlerine giderken Eskişehir-Kütahya karayolunda, Kütahya'ya 30 km uzaklıkta yol kenarında gördüğümüz levhada, "Pir Ahmet Efendi Türbesi" yazıyordu.Bu türbenin de Sünnileştirilen bir Alevi türbesi olduğunu düşünmekten kendimizi alıkoyamadık.Aracımızı o yöne sürdük.Dağın yamacında bir evin yeşillikle kaplı bahçesindeki mezarların üstünde önce Derviş Ahmet ve Mehmet'in mezarlarını, sonra "aşevi" ni, sonra bağış kutusu üstünde "Hak razı olsun" yazısını okuyunca "Aaa burası Alevi Dergahı" dedik.Pir Ahmet Efendi'nin türbesinin bulunduğu yer kapalıydı,ama anahtar deliğinden Hz.Ali ve Hacı Bektaş Veli adlarını görünce kanımız kesinleşti. Köyişleri'nin işgüzarlığı Yakınındaki ilk köyde gördüğümüz ilk tabelada şunlar yazıyordu: "T.C. Tarım Hayvan ve Köyişleri Bakanlığı Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü Köy Hizmetleri 14. Bölge Müdürlüğü Sofça Camii İnşaatı." Yani Alevi köylere sadece Diyanet İşleri, Vakıflar Genel Müdürlüğü,cami yaptırmak için kurulan bin bir vakıf ve dernek dışında Köyişleri Bakanlığı da cami yaptırıyor. Köylülerden camiye giden olmasa da Köyişleri Bakanlığı,asli görevi olan yol,su v.s işlerini bırakıp imamlığa soyunmuş. Pir Ahmet Türbesi ise,köyün 5 km dışında,Porsuk Barajı'na bakıyor.Daha önce Armutlu bucağında Kalburlu Çiftliği sınırları içinde bulunan türbe,baraj inşaatı nedeniyle 1949 yılında yeni yerine nakledilmiş.Pir Ahmet Efendi, Anadolu'ya gelen Horasan erenlerinin soyundan bir "veli"imiş. Köylüler sayısız kerametlerinden söz ediyorlar.Kendisi 1570'te Hakka yürümüş(vefat etmiş).Yöredeki köylüler yıllardır Pir Ahmet Efendi'nin türbesinde kazan kaynatır,cem ayinleri düzenlermiş. Efsane kahramanın dergahı Şu anda Eskişehir'de mimarisi ve yaşayan geleneğiyle yaklaşık 800 yıllık tarihe karşın dimdik ayakta duran iki dergah var.Bunlar Seyitgazi ilçesindeki Seyit Battal Gazi ve Sücaettin Veli dergahları.İki dergahın tarihi,Hacı Bektaş Veli'nin Anadolu'ya gelmesinden önceye uzanıyor.Yüksek bir tepe üstünde kurulu kasabaya ve dergaha adını veren Seyit Battal Gazi'nin 675'te Malatya'da doğduğu,babasının Hüseyin Gazi,mezarının ise Ankara'da olduğunu yazılı kaynaklardan öğreniyoruz.Seyit Battal Gazi Dergahı,bugünkü durumuyla Hacı Bektaş Veli Dergahı'ndan daha geniş bir alanda kurulu ve daha görkemli bir yapıya sahip.İstanbul Sultanahmet Meydanı''daki Ayasofya''ı rahat içine alabilir.Bu dergah,son postnişin Hakkı Dede'nin söylediğine göre,yüzlerce dervişle dede ve baba yetiştirmiştir. Kurtuluş Savaşı yıllarında Yunan işgaline uğrayan iki dergahın son dedesi Hakkı Dede ve amcası Şükrü Baba,işbirlikçilerin ihbarı üzerine esir düşüp Yunanistan'ın Milos adasına gönderilmişler. Dergahta,Seyit Battal Gazi'nin mezarının bulunduğu büyük salonun giriş kapısında şu bilgiler yer alıyor: "Seyit Battal Gazi,Malatya Serdarı Hüseyin Gazi'nin oğludur.Annesi Saide Hatun,peygamber sülalesinden olup iki oğluyla hanımı Zeynep Hanım'ın mekanları eski Malatya'dır.Asıl adı Cafer'dir.Seyitliği peygamber sülalesinden gelen annesindendir." Bizans'ta savaş ve sevgi MS 715 yılında İslam ordularının İstanbul kuşatmasına da katıldığı belirtilen Battal Gazi'nin, esir düşerek Bizans zindanlarında tutuklu kaldığı,imparatorun kızı Elenora ile tanıştığı,birbirlerine aşık oldukları,kızı kaçırıp evlendiklerini yazılan biyografiden öğreniyoruz. 717-740 yılları arasında süren Akrenion savaşına da katılan Battal Gazi,740 yılında Nacoleai şehrinin Mesih Kalesi önünde şehit olmuştur. Biraz önce sözünü ettiğimiz bu görkemli türbe ve külliye,1207-1208 yıllarında Selçuklu İmparatoru 1. Alaaddin Kuykubat'ın annesi Ümmühan Sultan'ın, Seyit Battal Gazi anısına yaptırdığı bir eserdir. Bu dergahlardan önemli dedeler ve muhipler gelip geçmiştir.Abdülmecit ve Abdülaziz devirlerinde Seyit Battal Gazi Dergahı'nda Pir Mehmet Dede,onun vefatından sonra Ali İlhami Dede,Sücettin Veli dergahında ise Mehmet Sücaettin Dede,onun vefatından sonra da Ali Rıza Hadi Dede postnişin olmuşlardır. Pir Mehmet Dede ve Mehmet Sücaettin Dede aynı zamanda müsahip kardeş olmuşlar.İstanbul'da divan katipliği görevini bırakıp Battal Gazi Dergahı'nda derviş olan ve edebiyat tarihimize Genç Abdal adıyla geçen şairimiz de bu dergahta nasip olmuştur. Ayrıca Sadrazam Yusuf Kamil Paşa'nın eşi olan ve kurduğu hastane nedeniyle bir semte veren Zeynep Kamil de adı geçen dedeler döneminde Seyit Battal Gazi Dergahı'na bağlanıp Alevi olmuştur. Zeynep Kamil Hanım,dedeleri zaman zaman İstanbul'a çağırıp konakta aylarca ağırlar,çevresindekileri bilgi ve görgülerinden nasiplendirmeye çalışırmış. Tekke ve zaviyelerin Cumhuriyet döneminde kapatılmasından sonra dergahın bir kısmı müze olarak düzenlenmeye çalışılmış.Daha önce Kırklar Meydanı olarak bilinen cemevi kısmı müze olmuş.Cemevi yapımından önce (1920) kilisenin de bulunduğu mekanda,Osmanlı'nın Alevi dergahları Sünnileştirme çabası sırasında yapılan camide dergah da yer alıyor.Bugün birçok kısmı boş olan dergahta,müzeyle birlikte türbe ve aşevi işlevini sürdürüyor.Eskişehir yöresinde yaşayan Alevi-Bektaşi kitle,yaklaşık bin yıllık tarihe sahip bu dergahın,kendilerince restore edilerek kullanıma açılması için mücadele ediyor.Ancak dergahın bir bölümü idari olarak Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne,bir bölümü ise Kültür Bakanlığı'na bağlanmış


    SEYYİD BATTAL GAZİ OCAĞI
    İsmail ONARLI
    Halkın “Kemal Dede” dediği Amasya-Merzifon ilçesi Oymaağaç Köyü’ndeki Kemal Gazi Dede Türbesi ve Cemevi’ni 21 Ağustos 2001 Salı günü; Karatepe Köyü’nden Kemal Erikçi’nin minibüsü ile bizi götürmesiyle ziyaret olanağı bulduk, kendisine bu hizmetinden dolayı “Hakk Erenleri”nin yardımcı olmasını niyaz ederim.

    Oymaağaç Cami duvarında bulunan mezartaşındaki yazıyı okuması için arkeolog Dr. İsmail Kaygusuz’a gönderdim, özetle o da şöyle demektedir:

    “Metin geç Bizans Grekcesiyle yazılmış. Ölen Karos adlı kardeşleri için, iki kardeşe bir mezar yaptılmıs. Karos kardesler; Magnos ve Roteilos anısı nedeniyle bu mezar taşını dikmişler. Sonundaki tahmini olarak tamamladığımız tarihleme formülü doğruysa 15. yüzyıla ait bir Osmanlı Rum vatandaşın mezar yazıtı...”

    Oymaağaç Köyü Çeşmesi’nin başında da kocaman bir taşa haç yapılmış. Bu taş muhtemelen Rumlardan kalmadır. Balgöze (Emert) Köyü’deki kaya arasındaki Su Gözesi de bir ziyaret mekânıdır.

    Atatürk’ün Kızılkoca Ocağı’ndan olduğunu Gümüşhacıköy ilçesi merkezinde bir dede tarafından bize söylenmiştir ki, bu durum çok ilginçtir.

    Daha önce yaptığımız. Merzifon-Gümüşhacıköy ve çevresindeki köylerdeki “tekke, zaviye, cemevi, ziyaret ve adak yerleri” ile ilgili araştırmalarımın bazılarını Cem, Karacaahmet Sultan ve Yol dergilerinde yayınlandı.[1] [2] [3] [4] [5] Merzifonlu Piri Baba Tekkesi ile Kemal Gazi Dede’nin ilişkilerini ve de “Piri Baba’nın Ahilik ve Bektaşilikle ilişkisini” yazımda irdelemiştim.[6]

    Burhan Oğuz da Kemal Gazi Dede’nin kerametleri için şunları yazmaktadır:

    “Kemal Baba; Merzifon – Sarıbuğday (Türnük) Bucağı Oyma Ağaç Köyündeki yatırına, sarası olanlar ve bir şey kaybetmiş olanlar adak adamaya giderler... Bu yatırdan cevher (toprak) alma ve suya konularak içme ve hastalık iyi etme gibi davranışları görüyoruz...”[7]

    Battal Gazi Ocağı

    Alevilik ile ilgili bilgiye sahip olanların bildiği üzere, Seyyid Battal Gazi’nin Eskişehir’de türbesi ve dergâhı bulunmaktadır. Battal Gazi Ocağı’ndan Dedeler hem Eskişehir’de hem de Amasya’da bulunmaktadır. Amasya Merzifon, Sarı, Oymaağaç, Balgöze (Emert) Köyü ve Merzifon - Nusratiye (Tekke) mahallesinde bu soydan gelen dedeler bulunmaktadır. Bizde bu yörelerde incelemelerde bulunduk.

    Baki Öz[8] [9], Murat Küçük[10], Yağmur Say[11] “Seyyid Battal Gazi Külliyesi, Dedesi, Söylencesi, Kimliği ve Edebiyattaki Yeri” hakkında makaleler yazmışlardır.

    Anadolu’daki İlk Alevi Ocağı; Seyyid Battal Gazi Ocağı

    Sultan Seyyid Battal Gazi’nin yaşam serüvenini Battanâme denilen menkıbevi romanların değişik tarihlerde yirmi civarında müellifin, manzur ve mensur destansal yazdıkları eserlerden öğrenmekteyiz. “Battalnamelerde Tip ve Motif Yapısı” üzerine doktora tezi veren, Hasan Köksal; Battal Gazi Destanı’nın bölgesel çerçevesini şöyle çizmektedir:

    “Her destan, çekirdeğini meydana getiren tarihi olaylar zincirinin teşekkülünden en az 500 yıl sonra ortaya çıkar. Malatya Emiri Ömer’in ölümüne kadar (863) süren, Malatya Emirliğinin en parlak devirlerine ait Arap-Bizans çatışmalarının akisleri, Battal Gazi destanınındaki tarihi olayların en önemlilerini temsil etmektedir. Destanın coğrafyası; Malatya merkez olmak üzere, Amasya, Kayseri, Ankara, İstanbul, Fırat Boyları, Tarsus, İskenderun, Suriye, Kıbrıs ve tam mevkileri üzerinde kesin bir tayine varamadığımız birçok yer adlarını içine alan yakın doğudur. Destanın son kısmına doğru, Çin, Maçin, Kaf Dağ ve masal alemini dolduran harkülade yerler büyük bir epizodu meydana getirmektedir.”[12]

    Seyyid Battal Gazi'nin Pavlikianlar döneminde yaşadığını kaynaklardan bilmekteyiz. Avasım bölgesi denen Bizans-Arap sınır hattında;

    “özellikle Malatya ve Sivas arasındaki dağlarda göçebe olarak yaşayan ve hayvanlarının ürünü ile geçimlerini sağlayan, çoğu zaman müslümanların yanında, hıristiyanlara karşı savaşan Pavlikienler yaşamaktaydılar.”[13]

    Seyyid Battal Gazi’nin 740 yılında Emevilerle Bizanslıların arasındaki mücadelede Akroinon (Seyyid Gazi İlçesi)'da şehid düştüğünü destanlardan öğrenmekteyiz ki, ölüm tarihi gerçekçi değildir. Elliyi aşkın Battal Gazi yaşam öyküsünde doğum ve ölüm tarihleri çelişkilidir. Anlatılan tarihsel olaylara denk düşmemektedir. Bu nedenle destan ve efsanelerde geçen tarihler, bilimsel tarih metodolojisine uymamaktadır. Malatya tarihçileri Mevlüt Oğuz’da Battal Gazi’nin ölüm tarihini 740 olarak kabul ederek yanılgıya düşmektedir.[14]

    Hasan Köksal, Malatya (Meliten)’de geçen tarihsel kişi tahlillerinden sonra şu kanaate varıyor: “Seyyid Battal’ın yaşadığı çağ, henüz kesinlik kazanmamıştır.”[15]

    Halbuki, İsmail Kaygusuz,

    “Seyyid Battal Gazi, Abbasi Halifesi adına Malatya Valisi Ömer bin Abdullah’ın da katıldığı Sozopetra (837), Amorion (838) ve daha birçok sınıf savaşlarının kahramanıdır.”

    demektedir.[16]

    Battalnâmelerden çıkaracağımız tarihsel kesit ile Veli Baba Menakibnamesi[17] şeceresinden, Battal Gazi’nin yaşadığı çağ belirlenmektedir. Tahmini olarak 8. yüzyıl ile 9. yüzyıl arasındaki 150 yıllık bir dönemi kapsamaktadır ki; Battal Gazi’nin 150 yıllık bir ömrü de olasıdır. Bu bölgede uzun ömürlü insanların yaşadığını bilmekteyiz.

    Seyyid Battal Gazi’nin efsanevi bir kişilik olduğunu iddia eden ve bunun yanında Türk kahramanı Danişment Gazi olduğunu da ileri sürenlere karşılık; Köksal ve Kaygusuz, onun yaşamış, Ehlibeyt soylu bir şahsiyet, kahraman, Alperen, gazi, seyyid olduğunu belirtmektedirler.[18]

    Seyyid Battal Gazi’nin soy şeceresini, değişik yazılı kaynakları dikkate alarak şu şekilde düzenleyebiliriz:

    1. Hz. Muhammed (570-632) / Hz. Hatice (?-619)

    2. Hz. Ali (598-661) / Hz. Fatima (608-632)

    3. İmam Hüseyin (626-680)

    4. İmam Zeyn-el Abidin (658-714)

    5. Zeyd eş şehid (?-740’da Küfede ayaklanmada şehid edilir.)

    6. Hüseyin Züd-Dema (?-?) (diğer adı Hüseyin Zül Ebra) (Kardeşi Yahya 743-4 yıllarında Horasan’da ayaklanır.)

    7. Yahya el-Ardeşir (762-3 yıllarında İmam Hasan’ın torunlarıyla ayaklanır.)

    8. Muhammed-ül Asgar el-Ardeşiri V’el-Aksasi (?-?)

    9. Ali’yyüz Zahid-Medeni (Rebi İbni Seyyid Ali el’Medeni’l-Ekber) (8. yüzyılın son çeyreğinde Malatya’ya yerleşir. Battal Gazi’nin Dedesi’nin Dedesi olup, Anadolu’daki eski Seyyid Ocaklarının kurucusudur.) (Cami Hatibidir.)

    10. Seyyid Zeyd-i Rabi (?-?) (30 yıl Malatya şehir hatipliği yapar.)

    11. Seyyid Ali (?-?) (Malatya Kadılığı yapar.)

    12. Seyyid Hüseyin Gazi (Malatya Emiri Ömer’in (863/69 ?) ölümü üzerine, Malatya ve civarı Halkının isteğiyle, Malatya Valisi ve Komutanı olur.)

    13. Seyyid el-Battal Gazi (Cafer bin Hüseyin) .

    Isparta-Semirkent-Uluğbey kasabasında türbesi bulunan Veli Baba, Battal Gazi’nin amcası Hasan Gazi’nin soyundan gelmektedir. Veli Baba ile ilgili araştırma yapan Mustafa Karatürk ise, Battal Gazi’nin doğum tarihini 832 olarak belirtmektedir.[19] bu tarihte savaşlara katılan Battal Gazi’nin en az 15-20 yıl önce doğması gerekir.

    Yaklaşık olarak Kaygusuz’la Karatürk tarihsel olarak aynı kesitte buluşmaktadırlar. M. Karatürk yine bu tarihle ilgili olarak şunları söylemektedir:

    “Battal Gazi’nin Babası Serdar Hüseyin Gazi 832 yıllarında tamamen bir müslüman şehri olan Malatya’da Saraskerlik yaparken… (kardeşi Hasan Gazi’nin de), Eğridir, Uluborlu, Eğridere’de bulunan İtgar şehri, Sakviran şehri Eşşek Hisarı Kalelerinin Rumlardan alınarak Türkleştirilmesinde çok büyük fedakarlıklarda bulunup şehid düşüp, bugünkü türbenin bulunduğu yere defnedildiğine göre, köyün (İlegüp, Uluğbey) o zamanlarda kurulmuş bir Türk köyü olduğu ve bir Türk kahramanı olan Hasan Gazi’yi bağrına bastığı kesindir.”[20]

    Emeviler devrinde, “Mevali” denen Arap olmayan kölelerden bir ordu teşkil ettirilir.. Emevi Devleti yıkıldıktan ve onların yerine kanlı bir ihtilal ile Abbasiler iktidara geldikten sonra durum süratle Türklerin lehine olarak değişmeye başlar.. Abbasi devletinin gerçek kurucusu Halife El-Mansur (754-775)’dan itibaren durum tedrici bir şekilde Türklerin lehine olarak değişmeye başlamış ve Türk nüfusu kısa zamanda büyük mesafeler katetmiştir. Türk asıllı komutan ve askerlerin sayıları yükselirken, diğer taraftan da hükümet ve idari kademelerde, hatta edebi sahalarda boy gösteren Türkler kendilerini kısa zamanda kabul ettirerek bir varlık haline gelmişlerdir.. Genellikle yazarlar Türklerden müteşekkil ilk ordu birliklerinin Abbasiler devrinde El-Mu’tasım (833-842)’ın büyük himmet ve gayretiyle kurulduğunu yazmaktadırlar. Halbuki, Türklerin gerek Hilafet merkezlerinde muhafız, gerek Arap ordularında bir takviye gücü olarak istihdam edilmeleri, Emevilerin ilk devirlerine kadar uzanmaktadır.[21]

    Mu’tasım’ın muazzam ordusu 837 yılında Amadolu’nun önemli merkezlerine büyük seferler düzenler. Bizans İmparatoru’nun komuta ettiği orduyu yenerek, Ankara’yı işgal eder.[22]

    Battal Gazi’nin babası Hüseyin Gazi’nin Mamuriye (Ankara) kalesi ve şehrini işgal eden Arap ordusuyla birlikte (837) yılında savaşmış olabilir, ama bu savaşta şehid düşmediği kesindir. Çünkü Malatya Valisi Ömer’in şehid edilmesinden (863 / 69 ?) sonra halkın isteğiyle Hüseyin Gazi Vali olur. Demek ki, Hüseyin Gazi bu tarihlerden sonra Ankara’ya düzenlediği bir akında şehit olur. Destana göre Hüseyin Gazi’nin bu taarruzda başı kesilir, kesilen başını koltuğunun altına alarak Ankara’nın 1,5 saat doğusundaki bir tepeye götürmüş ve orda ölmüştür (Mamak). Daha sonra burayı türbe ve tekke yapılarak ziyaretgâh olur.

    Gerek Hasan Gazi’nin Isparta yöresine düzenlediği akın, gerekse Hüseyin Gazi’nin Ankara kalesine taarruzu; Pavlikian ordularıyla birlikte yapılmış olasıdır. Bu savaşlarda yenik düşerek ikisi de şehit olmuşlardır.

    Daha önceki Bizans’a yönelik Malatya merkezli saldırı hareketlerini Halife Mutasım adına Türk komutan Afşin yönetmiştir. Bizans İmparatoru Theophilos (829-842)’un ordularını yenen Türk komutan Afşin’le birlikte Battal Gazi ve babası ile amcasınında savaşta komutan olarak görev aldıkları kanaatindeyiz. Çünkü Battalnâmelerde, 20 yıl boyunca iki Abbasi Halifesinin ordularını yenen ve Bağdat’ı tehdid eden Babek’i, Battal Gazi’nin öldürdüğünü belirtmektedir. Şeyh Hasanlı Ozan Kul Hüseyin, “Battal Gazi Destanı” adlı altı dörtlük şiirinde “Babik’in gözünü oydu çıkardı” demektedir ki, destan ve şiirde anlatılan Babek Olayı ile Battal Gazi’nin bir ilgisi yoktur. Türk komutan Afşin, Babek’i yakalayarak 837 yılında astırmıştır. Abbasi ordusu içinde güçlenen Afşin’ini de Halife kendisine rakip gördüğünden 838’de ortadan kaldırmıştır. Babek ordusunda çok sayıda Türk’ün olması ayrıca halife ordusundan Noktay Komutasında yirmibin Türk’ün katılması ve bu Türk askerler bir bölümünün, Bizans ordusuyla birlikte, Sozopetra savaşında Arap ordusundaki Türklere ve Battal Gazi’ye karşı savaşmaları, Battalnâme’ye ve şiire Babek olayı girmiş olabilir. Çünkü iki tarafda da çarpışan Türklerdir ki söylencelerin çoğu birbirine karıştırılmıştır. Bu Türklerin çoğunluğu Malatya bölgesine yerleşerek Pavlikianlarla karışarak, İslamın Heterodoksi yanını seçerek, Battal Gazi’yi de Veli bilip Pir kabul ederek Cem eylemişlerdir.

    Abdulvehhab Gazi

    Taberi ve İbn Kesir, Battal Gazi’nin silah arkadaşı Abdulvehhab bin Buhd’ın yapılan bir muharebede 113 (731) yılında öldüğünü belirtmektedirler. Sivas ve Malatya’da mezarının bulunduğunu kaynaklar belirtmektedir. Efsaneye göreyse Abdulvehhab, Hz. Muhammed’in ölümünden 200 sene sonra (832) peygamberin mektubunu ve ağız barını (tükürüğ&#252, Battal (Cafer) Rumlara karşı savaşlarda kahramanlık ve secead gösterdikten sonra verir ve Gazi ünvanını da alır. Söylenceden şu sonuçları çıkarabiliriz:

    • Birincisi, Abdulvehhab Gazi’nin ölüm tarihi 831 / 2 olabilir. Aynı zamanda Battal Gazi’nin de doğumu ya da önemli bir savaştan Malatya’ya dönüş tarihidir.

    • İkincisi, Battal Gazi’nin soyunun 200 sene öncesinde Hz. Muhammed’e eriştiğini ifade etmektedir.

    • Üçüncüsü, Battal Gazi’nin ölüm ve doğum tarihleri kesin olarak belli olmadığından; Malatya ve çevresindeki 200 yıllık halk hareketlerine Battal Gazi’nin kişiliğinde ifade edilmektedir. Battalnâme’de anlatılanlar daha geniş tarihi kesiti ifade etmektedir. Bir başka deyişle Battal Gazi’nin mücadelesinde Pavlikian Hareketinin savaşlarını, direnişlerini ve destanlarını görmekteyiz.

    Battalnâme’de geçen tiplerin çoğu Hıristiyan iken Müslüman olup Battal Gazi’nin arkadaşı olurlar. Malatya’da türbesi bulunan Ahmed Turan, Rum asilzadesidir. Şemmas Pir, Mamuriye (Ankara) yakında bir manastırda ruhbandır. Eflahun, Ankara Beyinin saray erkânındandır. Rabi, Kayser Arakilin oğludur. Kaytur Sasani, Feliycan adlı Hıristiyan şehrin padişahıdır; Müslüman olur. Fırat kenarında bir şehri imar ederek Kayturabat koyar. Ve kavmini buraya yerleştirir. Amasya Kayserinin kızı Mah Piruz’da Müslüman olur. Gülendam, Harcın kalesi komutanının kızıdır. Aden Banu, Hıristiyan beyinin alp ruhlu kızıdır. Ketayun, bir başka Kayserin kızıdır. Battal Gazi böylesi asil yüzlerce Hıristiyanı Müslüman etmiştir.

    Battalnâmelerde Fırat boyları kaleleri de geçmektedir ki Battal Gazi’nin yaşam öyküsü, Pavlikianların serüvenleridir. Battal Gazi’nin Rumca bilmesi, İncil’i ezbere okuması, yüksek dini bilgiye sahip olması, yerel halkların törelerini bilmesi onun kılıktan kılığa girmesine neden olur. Bunun diğer anlamı da şudur; Kapadokya’dan Dersim’e kadar olan bölgedeki köylü halkla iyi ilişkide olup onları beylere ve aristokratlara ve kiliseye karşı ayaklandırmasıdır. Arguvan köylerinde 1968-80’li yıllarda Ketayun adlı yaşlı kadınlara rastlardık.

    Battal Gazi destanında geçen erkek adlarına Malatya bölgesinde Alevi ve Sünnilerde çokca rastlanmaktadır. Hamile kadınların türbe ziyaretlerine gidildikten sonra, doğan oğlan çocuklarına da bu adlar verilmektedir. Abdulvehhab Gazi Türbesi'ne yaptığım ziyarette, kadınların ovuktan aldıkları kemiklerden doğacak çocuklarının cinsiyetini belirlediklerine müşahade ettim. Darendeli olupta, Malatya Söğütlü Cami çarşısı dükkanlarından birinde konfeksiyonla işitigal eden Babek Kılıç ismi 1980 öncesi dikkatimi çekti; kendisine sorduğumda dedesinin koyduğunu; ne anlama geldiğini bilmediğini söylemiştir. Muhtemelen tarihsel olarak Darende yöresine yerleşen Türklerin Babek isyanıyla ilişkileri olabilir.

    Battal Gazi, Sarı Saltuk’un mitolojik ilişkisi; Aşkar adlı attan gelmektedir. Battal Gazi’nin atı “Div-zade Aşkar”ın “Ab-ı Hayat” suyundan içtiğinden ölümsüzleşir. Adem aleyhisselamdan beri yaşayan atı, Allah önce Hz. Hamza’ya daha sonra Battal Gazi’ye gönderir, bilahire Sarı Saltuk binicisi olur.[23]

    Bazı tarihçiler Sarı Saltuk’un asıl adının Muhammed (Mehmet) Buhari olduğunu, Ahmed Yesevi’nin Halifesi ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin Pirdaşı olduğunu, 1264 yılında hakka yürüdüğünü belirtmektedirler. 1250’li yıllarında Sarı Saltuk Balkanlara giderek tasavvufi görüşlerini Hıristiyanlar arasında yayar ve azizleşir. Tatar ve Türkler arasında da İslami / Bektaşi düşüncesi kabul edilir. 1263 yılında Sarı Saltuk, Türk kolonisiyle Romanya’nın Dobruca bölgesine yerleşir. Dersim bölgesinde Sarı Saltuk ocağı vardır ki muhtemelen Sarı Saltuk bu yöreden Rumeliye gitmektedir. Pavlikianların yukarı Fırat bölgesinden Bizanslılarca zorla Balkanlara iskânı bu tarihsel bağı güçlendirmektedir. Balkan Pavlikianları Bogomillik adıyla devam etmiştir ki, Heterodoks olan bu cemaat Sarı Saltuk’un müridleri olarak Heterodoksi İslamiyet olan Bektaşiliği seçmişlerdir. Sarı Saltuk Anadolu’ya gelişinde Dede Garkın veya Baba İlyas’a intisap etmiş olabilir. Bir süre Dersim yöresinde kalıp, daha sonra Trakya’ya gitmiş olabilir.

    Vilayetname’de[24] Sarı Saltuk’un sık sık Hacı Bektaşı ziyaret ettiği anlatılmaktadır. Sarı Saltuk’un Malatya’ya gelerek Battal Gazi’nin torunlarından Seyyid Ali’yide ziyaret ettiği belirtilmektedir ki, Battalnâmelerde geçen At olayı (Aşkar’a binmesi) bu nedenden olabilir. Esas önemli neden bizce; Pavlikian halkının Malatya ile Balkan bağlantısının devam ettiğini, iletişimi ise Sarı Saltuk gibi dedelerin kurduğudur. Gerek Fırat Havzası ile Peri Çayı yöresi (Dersim) ve Balkan coğrafyasındaki Alevi ve Bektaşilerin ataları; Pavlikian ve Bogomillerdir. 1420’lerdeki Şeyh Bedreddin hareketinin ana kaynağını yeni Müslüman olan Bogomil köylüler teşkil etmiştir.

    Günümüze gelirsek, Atatürk’ün laiklik esin kaynağı Makedonya Bektaşileri olmuştur. Balkanlardaki Alevilerle ilişkiler kesintisiz devam eder. Sarı Saltuk’tan sonra büyük bir Mürşid olan ve Battal Gazi’yle aynı soydan gelen, Macaristan’ın Budin kentinde Gül Baba’nın irşadına ve günümüze kadar gelen tekkesine tarihsel olarak tanık olmaktayız. Yesi’den Budi’ne uzanan, aynı zamanda Malatya merkezli büyük bir Alevi hareketi görüyoruz. Alevi / Bektaşi olgusunu yaratan ve yönlendiren temel etken; Pavlikian ve Bogomil hareketleridir ki, Babai ve Bedreddin isyanlarının da dinamiklerini oluşturmuşlardır.

    Sonsöz

    Seyyid Hüseyin Gazi, Seyyid Battal Gazi’nin babasıdır, Kemal Gazi ise torunlarındandır. Kul Hüseyin “Battal Gazi Destanı”nda şöyle demektedir[25]:



    Kalktı Malatya’dan huruç eyledi,

    Bin Hüseyn-i Gazi Seyyid Battal.

    Ben atamın kanını alırım dedi,

    Bin Hüseyn-i Gazi Seyyid Battal.



    Şemmas seyrde gördü idi düşünü,

    Dua kıldı Hakk onarsın işini,

    İndi kesti Muhribal’ın başını,

    Bin Hüseyn-i Gazi Seyyid Battal.



    Battal da haykırdı meydana geldi,

    Naranın sesi asumana erdi,

    Babik’in gözünü oydu çıkardı, (Babik: Babek olacak.)

    Bin Hüseyn-i Gazi Seyyid Battal.



    Otuz altı arşın kadd ü kameti, (boyu bosu)

    Gören kafirler de alır heybeti,

    Tevabil Lalası Aşğar’dır atı,

    Bin Hüseyn-i Gazi Seyyid Battal.



    Hakk nazar kılmıştır Seyyid Gazi’ye,

    Kaf Dağı’nda koparır tak bazıya

    Gör ki ne işledi Akabe cazuya

    Bin Hüseyn-i Gazi Seyyid Battal.



    Hüseyin’im eydür dileğim budur,

    Öğmüş de yaratmış ol gani kadir,

    Urum’u İslam’a getiren odur,

    Bin Hüseyn-i Gazi Seyyid Battal.



    Seyyid Battal Gazi’nin tarihsel kişiliği ve kahramanlığı ile hayat hikâyesinden ziyade, Alevi ozanlarının dediklerine bir bakalım: Abdal Musa şöyle demektedir:



    Kim ne bilir bizi nice soydanız,

    Ne zerrece oddan,ne de sudanız.

    Bize meftun olan marifet söyler,

    Biz Horasan Ellerinden boydanız.



    17. yüzyılda ise Dadaloğlu şöyle seslenir:



    Çıktık Horasan’dan sökün eyledik,

    Düşürdüler bizi tozlu yollara,

    Omuzda parlayan kargı cidalar,

    Aşırdılar bizi karlı dağlara..[26]



    Aleviler - Alewiten, 1.1.2003

    **********************

    [1] İsmail Onarlı: “Selçuklu Dönemi Sosyo-Ekonomik Yerleşim Birimi: Merzifon’da Piri Baba Tekkesi” I, II, III Cem 71-73 (1997-1998).

    [2] İsmail Onarlı: “Cemevlerinin Tarihsel Kökenleri ve Mimarı” I, II, III, IV Cem 81-84 (1998).

    [3] İsmail Onarlı: “Rumi Hâce (Rumi Hoca) Dede Sultan” Cem 114 (2001); Yol 14: 46-49.

    [4] İsmail Onarlı: “Ali Pir Civan Ocağı” Karacaahmet Sultan 68 (2001); Yol 13: 60-65.

    [5] İsmail Onarlı: “Koyun Baba” Gönüllerin Sesi Karacaahmet Sultan 60 (1999): 26-29.

    [6] İsmail Onarlı: “Merzifon’da Piri Baba Tekkesi - III” Cem 73 (1998): 43.

    [7] Burhan Oğuz: Türkiye Halkının Kültür Kökenleri Cilt 2, İstanbul 1980.

    [8] Baki Öz: Dünyada ve Türkiye’de Alevi-Bektaşi Dergâhları. İstanbul 2001: 79 - 96.

    [9] Baki Öz: “Seyyid Battal Gazi” Cem 106 (2000): 52-53; “Battal Gazi’nin Söylencesi, Kimliği ve Edebiyattaki Yeri” Cem 107 (2000-2001): 13-16.

    [10] Murat Küçük: “Roma döneminden Bektaşilere uzanan görkemli tarih Seyyid Battal Gazi” Cem 103 (2000): 28-32.

    . Murat Küçük: “Babailikten Bektaşiliğe Şüceattin Veli” Cem 104 (2000): 14-19.

    [11] Yağmur Say: “Seyyid Battal Gazi” Alevilik Araştırmaları 1 (1999): 45-83; Yağmur Say: “Seyyid Battal Gazi Külliyesinin Son Postnişini Hakkı Dede İle; Külliye, Battal Gazi, Alevilik-Bektaşilik ve Atatürk Türkiyesi Üzerine Bir Söyleşi” Yol 1 (1999): 73-83..

    [12] Hasan Köksal: Battalnamelerde Tip ve Motif Yapısı. Ankara 1984: 8.

    [13] Mevlüt Oğuz: Malatya Tarihi. İstanbul 1985: 34.

    [14] Mevlüt Oğuz: Malatya'lı Meşhurlar. İstanbul 1993: 13-19.

    [15] Hasan Köksal: age. s. 47

    [16] İsmail Kaygusuz: Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi 1. Cilt, İstanbul 1995: 48.

    [17] Haz. Bedri Noyan (Dedebaba): Veli Baba Menakıbnamesi. İstanbul 1995.

    [18] Hasan Köksal: age. s. 39 ve 46; Kaygusuz: age. s. 49-53.

    [19] Mustafa Karatürk: İki Cihan Haznedarı Seyyid Vel Baba Sultan ve Türbesi. Ankara.

    [20] Mustafa Karatürk: age., s. 8.

    [21] Zekeriya Kitapçı: Ortadoğu’da Türk Askeri Varlığının İlk Zuhuru. İstanbul 1987: 22, 45-45.

    [22] Georg Ostrogorski: Bizans Devleti Tarihi. Çev. F. Işıtan. 4. Basım, Ankara l995: 195.

    [23] Cahit Öztelli: “Seyyid Battal Gazi’nin Atı Aşkar Üzerine” Folklora Doğru, Şubat l970 sayısından aktaran Köksal: age. s. 136.

    [24] Hacı Bektaş Veli: “Vilayetname”, Haz. Esat Korkmaz, İstanbul, s. 89-92.

    [25] İsmail Kaygusuz: age. s.45-46.

    [26] Nejat Birdoğan: Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik. Hamburg 1990: 111 ve 409-410; Nejat Birdoğan: Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi. İstanbul 1992; Honigman: Bizans Devletinin Doğu Sınırı. Çev. F.Işıtan. İstanbul 1970; V. Barthold: Moğol İstilasına Kadar Türkistan. Haz. Hakkı Dursun Yıldız, Ankara 1990; Wilhelm Barthold: Türklerde ve Moğollarda Defin Merasimi Meselesine Dair. Çev. Abdülkadir İnan, Ankara 1947; W. Bartholt: İslam Medeniyeti Tarihi. Düz. Fuat Köprülü.Ankara 1977; W. Barthold: Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler. İstanbul 1927, 2.Bas. 1975; Greory Abû’l-Farac (Bar Hebraeus): Abû’l-Farac Tarihi. Cilt: I - II, Çev. Ömer Rıza Doğrul, Ankara 1987, 2.Bas.

  4. #4
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    MENEMEN TÜRBELERİ

    BABAHIZIR TÜRBESİ

    BABAHIZIR TÜRBESİ İlçemiz, tabii güzellikleri yanında, bir evliyalar ve erenler yatağıdır. Erenler diyarı Anadolu'nun Bolu-Mengen yöresinde yerleşmiş, Babahızır Hazretleri de Türkmen erenlerinden biridir.

    Asıl adı Saidi Yetkin olan Babahızır Hazretleri'nin, kesin olmamakla birlikte 1240-1320 yılları arasında yaşadığı sanılmaktadır. İlmi araştırmalar gösteriyor ki, Hz. Ebubekir (R.A)' in on ikinci kuşaktan gelen, Halveti Tarikatı'na mensup Hızır Dede diye bilinen bir şahıs vardır.

    "Halktan uzak, Hak'a yakın" düşüncesini benimseyen Babahızır Hazretleri hakkında, halk arasında dolaşan rivayetlerden birisi şöyledir: Bir cami inşaatı sırasında, malzemenin her bitişinde ustalar, Babahızır'a "Baba" diye seslenirlermiş. Babahızır da her seferinde "Merak etme, baba hazır." Diye cevap verir ve istenilen malzemeyi, hemen yetiştirirmiş. Yine birgün malzeme tükenir. Ustalar da ertesi gün, işi bırakıp gitmeye karar verirler. Bu mubarek zat, o gece ormandan geyiklerle kereste taşıyarak inşaata yığar ve inşaatın tamamlanmasını sağlar. Bu ve bunun gibi pek çok kerametini gören halk; ustalara: "BABA HAZIR" diye seslenmesinden ve zorda kalanların imdadına yetişmesinden dolayı bu zata "BABAHIZIR" derler. Babahızır Köyü de ismini bu zattan alır. Sünnet olanlar ve evlenenler Hızır Hazretleri'ni ziyaret edip adak ve dileklerde bulunur.

    Babahızır Hazretleri için, ilki 30 Haziran 1996'da düzenlenen, "I. BABAHIZIR HAZRETLERİ' Nİ ANMA GÜNÜ" yapılmıştır. Bu kutlama, her yıl haziran ayının son pazar günü tekrarlanacaktır.

    SARIKIZ TÜRBESİ

    26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi'nden sonra, Anadolu'ya yoğun bir Türkmen akını başlar. Çok kısa bir zamanda Anadolu, Türkmenlerle dolar. Böylece Anadolu'nun, Türkleşmesi ve Müslümanlaşması sağlanır.

    Sarıkız'ın mensup olduğu ailenin de Anadolu'ya gelen Türkmen ailelerden biri olduğu sanılmaktadır. Bu aile, Küçükkız denilen yere yerleşir.Aile, tarım ve hayvancılıkla uğraşan mütevazı bir ailedir.

    Rivayete göre, "Sarıkız", her sabah şafak sökerken "Erenler Doruğu" denen yere gelerek, geyiklerden süt sağar. Sağdığı bu sütü, çevredeki fakir fukaraya dağıtıp, muhtaçlara yardım eder. Sarıkız'ın her sabah seher vakti ortadan kaybolduğunu fark eden babası, Sarıkız'ı takip eder ve kızını geyik sağarken görür. Avcılıkta mahir olan baba, silahını geyiğe doğru nişan alır. Bu arada geyik durumu farkedip huysuzlaşmıştır. Sarıkız: "Kim bu eli kolu yanına gelesice?" diye beddua edince, babasının olduğu yerde taş kesildiğini görür ve çok üzülür. (Bu arada geyik de vurularak ölmüştür.Bugün hala türbede, anılan geyiğin boynuzları bulunmaktadır).Sarıkız, bu olay üzerine düştüğü derin ıstırap ve üzüntüden vefat eder.Ancak; ölmeden önce vasiyet ettiği üzere, olayın geçtiği yere gömülür.Bu yüzden, Sarıkızlar Köyü de adını ondan alır. Daha sonra Sarıkız'ın mezarı, bir türbe haline getirilir.

  5. #5
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Danyal Peygamberin türbesi ziyarete açılacak


    Mersin’in Tarsus ilçesinde, ibadete açık olan Makam Camisi’nde, 6 ay önce başlatılan kazı çalışmaları sonucu ulaşılan Danyal Peygamberin mezar ve türbesi turizme kazandırılacak.

    Tarsus Müze Müdürü Abdulbari Yıldız, ziyarete gelen ve kazı alanında incelemelerde bulunan Mersin Milletvekili Saffet Benli’ye çalışmalar hakkında bilgi verdi. Yıldız, cami zemininden 8.5 metre derinlikte Danyal Peygamberin mezarının muhafazası olan Horasan mozaiğine ulaşıldığını, çevresinde düzenleme yapıldığını ve bu haliyle korumaya alındığını belirtti.


    Makam Camisi’nde düzenlemeye gidileceğini ifade eden Yıldız, “Buraya iki ayrı giriş yapacağız. Türbe ile mezarı, yerli ve yabancı turistlerin ziyaretine uygun hale getireceğiz” dedi.

    Milletvekili Benli de Tarsus’un Danyal Peygamberin mezar ve türbesi sayesinde Konya’daki Mevlana türbesi ve müzesi kadar ilgi göreceğine inandığını belirterek, “Kültür ve Turizm Bakanımız Atilla Koç’u arayarak konuyla ilgili bilgi verdim ve kendisini davet ettim. Bu yönde gerekli girişimler yapılacak” dedi.

    Mezara, hayırsever bir vatandaş tarafından Makam Camisi’nde yaptırılan abdest alma bölümünün inşaatı sırasında kemerli bir yapının bulunmasıyla başlatılan kazı çalışmaları sonucu ulaşılmıştı.

  6. #6
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Çorum Türbeleri


    Koyun Baba Türbesi (Osmancık)

    Osmancık İlçesi dışında Türbe yeni denilen alanda bulunan Koyun Baba Türbesi Sultan II.Bayezit zamanında yaptırılmıştır. Türbenin bulunduğu alan yüksek bir tepenin üzerinde olup çevreye hakim bir alandadır. Burada türbenin yanı sıra tekke, imaret, kervansaray da yapılmış ancak bunlardan yalnızca türbe günümüze gelebilmiştir.

    Türbe sekizgen planlı olup, üzerin duvarlara oturmuş konik bir çatı ile örtülmüştür. Piramidal külah içeriden kubbe şeklindedir. Türk ağaç işçiliğinin en güzel örnekleri arasında sayılan kapısı Çorum müzesine kaldırılmıştır.



    Hüseyin Gazi Türbesi (Alaca)

    Çorum Alaca ilçesinin güneyindeki Mahmudiye Köyü’nün yakınında bulunan XIII.yüzyıla tarihlendirilen Hüseyin Gazi yapı topluluğunun türbesi, kaba moloz taştan yapılmıştır. Yapı değişik dönemlerde yapılan onarımlar sonucu mimari özelliğini yitirmiştir.

    Türbe, buradaki Hüseyin gazi yapı topluluğunun avlusunda yer almaktadır. Dikdörtgen planlı olup, üzeri çapraz tonozla örtülüdür. Dışarıdan görülen kubbenin sonradan yapıldığı sanılmaktadır. Türbeye yuvarlak kemerli bir kapıdan girilmektedir. Kapı kemerinin üzerine renkli mermerlerden yapılmış 12 köşeli bir yıldız motifi ile dört sıra halinde kitabesi yerleştirilmiştir. Türbe içerisinde bir sanduka vardır. Mezarın baş kısmında 12 dilimli bir mezar taşı bulunmaktadır.




    Elvan Çelebi Türbesi (Mecitöz&#252

    Çorum Mecitözü ilçesi, Elvan Çelebi Köyü’ndeki Elvan Çelebi Camisi yanında, Elvan Çelebi’nin türbesi bulunmaktadır. Elvan çelebi Aşık Paşa’nın oğlu olup, büyük dedesi de Baba İshak’ın hocası Baba İlyas’tır. Baba İshak isyanını bastıran Selçuklu Sultanı II.Gıyaseddin ---hüsrev, bu arada Baba İlyas’ı da öldürmüştür. Bundan sonra bu aile Mısır’a kaçmış, daha sonra Çorum’a yerleşmiştir. Elvan Çelebi bugünkü köyü, camiyi, yanına da kendi türbesini, hamam ve bir tarafına da dergah yaptırmıştır.

    Camiye bitişik olan türbe kaba yontma taştan yapılmış, üzeri kubbe ile örtülmüştür.


    Ergülü Baba Türbesi (Sungurlu)

    Çorum Sungurlu ilçesinin batısında, Yörüklü Köyü’nde bulunan türbe Ergülü Baba’ya ait olup, mimari yönden bir özelliği bulunmamaktadır. Halk arasındaki yaygın bir inanca göre, çocuğu olmayanlar bu türbeyi ziyaret eder, ziyaretten sonra çocukları olursa ismini Ergülü koyarlar.


    Demirşeyh Türbesi (Sungurlu)

    Çorum Sungurlu ilçesinde geniş bir alanda yapılmış olan bu türbenin kitabesi günümüze ulaşamamıştır. Bu bakımdan ne zaman yapıldığı konusunda herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

    Halk arasında yaygın bir inanışa göre bu türbe Malazgirt Savaşı’ndan sonra yapılmıştır. Ancak bu yapının günümüze gelebilen mimarisi Selçuklu yapısından çok, Osmanlı türbe mimarisine benzemektedir.

    Türbe moloz taştan örülmüş, kare planlı ve üzeri kubbe ile örtülüdür. Kubbe kare gövdeden trompların yardımı ile duvarlar üzerine oturtulmuştur. Kubbe ve kemer örgülerinde tuğlalar kullanılmıştır. Değişik zamanlarda yapılan onarımlarla türbe orijinalliğinden uzaklaşmıştır.

    Türbe içerisinde sade bir mezar bulunmaktadır. Türbenin üzerinde bir göktaşı vardır. Demirşeyh isminin de bu taştan geldiği sanılmaktadır. Demirşeyh Türbesi 1977 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce onarılmıştır.


    Nöbeti Baba Türbesi (Sungurlu)

    Çorum Sungurlu ilçesinde Aygar Dağı’nın zirvesinde düz bir alan üzerinde bulunmaktadır. Nöbeti Baba’nın kim olduğu bilinmemekle beraber, halk arasındaki yaygın bir söylentiye göre; alim bir kişi olup, nöbet tutarken şehit olmuştur. Yöre halkı bu türbenin etrafındaki düz alanda toplanarak yağmur duasına çıkarlar, burada namaz kılınıp, kurbanlar kesildikten sonra duaya katılanlara sunulur.

    Türbe mimari yönden bir özellik taşımamaktadır. Kaba yontma taştan kare planlı olarak yapılmış, üzeri de kubbe ile örtülmüştür. Türbenin yuvarlak kemerli bir giriş kapısı vardır bunun dışında duvarlarında pencereler bulunmamaktadır.

  7. #7
    Administrator
    ABYSS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    ŞAHKULU SULTAN KÜLLİYESİ

    Şahkulu Sultan Tekkesi, Şahkulu Baba Tekkesi, Merd-i iman Köy Bektaşi Tekkesi gibi çeşitli isimlerle anılan dergahın yaklaşık 700 yıllık bir geçmişi vardır. Bu gün dergahta yaşayan bir dünya var ise geçmişinde de yaşanılmış bir tarih saklıdır.

    ŞAHKULU SULTAN’IN AYDINLATTIĞI 600 YILLIK IŞIK YUVASI Şahkulu Sultan Dergahı; Osmanlı Dönemi’nde kurulu bulunan yaklaşık 20 Alevi-Bektaşi Dergahın’dan sadece biridir.Horasan erenlerinden kabul edilen Şahkulu Sultan Bizans’ın son dönemlerinde; yaklaşık 1370-1380 yıllarında İstanbul’a gelip dergahını kuran ve kapısını 72 millete, 18 bin aleme açıp, çevresini aydınlatan bilge bir yol eri’ dir.



    Şahkulu Sultan ile birlikte aynı yılda dergahlarını
    kurup halkı ; barış, kardeşlik ,insan severlik ve halkça bölüşüm düşüncesi ile eğiten diğer gönül erleri ise; Karacaahmet Sultan ,Gözcü Baba , Eren Baba , Sancaktar Baba , Kartal Baba gibi isimlerdir. Bu ‘yol erenleri’ kurdukları dergahlarda halkı aydınlığa yönelten çalışmaları ile ölümsüzleşmişlerdir. Bu ‘gönül erleri’,dünyamızdan göçüp gittikten sonra da kurdukları dergahlarda isimlerini verdikleri semt adları ile yaşamaktadırlar.



    Eren Baba’dan Erenköy, Kartal Baba’dan Kartal, Gözcü Baba’dan Göztepe, Karacaahmet Sultan’dan Karacaahmet semti adını almıştır.




    TARİHÇE :

    Şahkulu Sultan Külliyesinin tarihi bilmeden bu gününü yorumlamak olanaklı değildir. Bizans kralı Andronikos’ un av köşkü, av alanları üzerine kurulu bulunan bugünkü dergahın tarihçesini dört ayırıcı tarihsel dönem içinde incelemek gereklidir ;

    1) Ahiler Dönemi : ( 1329 / 1390 ) : 61 yıl
    2) Bektaşiler Dönemi : ( 1390 / 1826 ) : 436 yıl
    3) Nakşibendiler ve Mehmet Ali Hilmi Dedebaba dönemi ile son dönem Bektaşileri : ( 1842 1907 ) : 65 yıl
    4) Cumhuriyet Dönemi : ( 1923 / ...... ) günümüze


    Şahkulu’nda Ahiler Dönemi : 61 yıl sürmüştür

    Bizans Kralı Andronikos ile yapılan savaşımlar sonucunda Sultan Orhan Gazi, Bizans’ın av köşkü arazisini Ahi Tekkesi olarak kullanıma sundu. Ahi’lik bir Esnaf / Zanaatkarlar örgütüdür, gençler eğitilir, çeşitli meslek dallarında uzman hale getirilirdi. Dergah o dönemde Ahi’lik ile ilgili çalışıyordu. Ahiler Osmanlı’ya yabancı ülkelerden haber sağlarlar, Tekke şeyhleri ise “ Gözcü Baba “ olarak adlandırılırlardı. Ahi Piri Ahi Evran gençlere şu öğütleri verirdi ; Elini açık tut – Sofranı açık tut – Kapını açık tut – Dilini bağlı tut – Gözünü bağlı tut – Belini bağlı tut. İnanç, gelenek görenek yönünden Ahi öğretisinin Bektaşilikten çok farklı yönü yoktur. Ahi’lik Babailik’e, Babailik Bektaşiliğe dönüşmüştür.

    Şahkulu’nda Bektaşiler Dönemi : 436 yıl sürmüştür

    Yeniçeri Ocağı’nın kurulmasından sonra Ahi Tekkeleri Yıldırım Bayezıt döneminde Bektaşi Tekkelerine dönüştürülmüştür ve Şahkulu Sultan bu dönemde tekkenin başına getirilmiştir. Bu gün de olduğu gibi o dönem de İstanbul un en büyük Bektaşi merkezi olur dergah. Meydanevi, Derviş Hücreleri, Aşevi gibi mekanlar bu Şahkulu döneminde yaptırılır. Bektaşiliğin simgesi olan Elif-i Taç, 12 dilimli Teslim Taşı bu dönem de dergahın çeşitli yerlerine konur ve hemen hemen tüm Bektaşi Dergahlarının ortak simgesi olur. Anadolu’dan gelen Bektaşi Babaları önce bu dergah ta ağırlanır, daha sonra İstanbul a uğurlanarak Yeniçeri Törenleri ne katılırlardı. 1402 yılındaki Timur yenilgisinden sonra bölge yeniden Bizans a terk edildi. İstanbul ve Anadolu da çeşitli katliamlar yapıldı. Bektaşi inancına göre bu şehitler 40 Erenler dir. “ Şahkulu Baba, Sancaktar Baba, Yörük Baba, Balcı Baba, Mansur Baba, Semerci Baba, Mah Baba, Gül Baba, Garipçe Baba, Buhur Baba, Eren Baba, Kartal Baba ...” o devirde yaşayan Bektaşi Babaları nın isimlerinden bazıları idi. Yöredeki bu günkü yerleşim birimleri; “Erenköy – Eren Baba / Göztepe – Gözcü Baba / Kartal – Kartal Baba / Merdiven köy – Merd-i İman Köy ...” isimlerini bu devirlerden almışlardır. Bektaşiler döneminde dergah ta ortak yaşam / kapalı ekonomi örgütleyerek; sebze, meyve bahçeleri, dutluklar, bağlar, arı kovanları, kümesler, ahırlar, el sanatları için atölyeler oluşturulup üretim yapmışlardır. Böylesi bir üretim elbette bugünkü 8.2 dönüm arazi üzerinde değildir. Geçmişte Kartal a kadar uzanan dergah alanları söze konudur. Bu üretim ve çalışma Yeniçeri Ocağı nın kaldırıldığı 1826 yılına kadar sürmüştür. Bu gün Vakfımızın mülkiyetinde bulunan Eyüp de ki “Karyağdı Baba tekkesi” de o dönemde İstanbul da bulunan 15 Bektaşi Tekkesinden birisidir.

    Şahkulu’nda Nakşibendiler ve Mehmet Ali Hilmi Dedebaba dönemi ile Son Dönem Bektaşileri Dönemi : 65 yıl sürmüştür

    1. Sultan Selim’in Alevi / Bektaşi kıyımından sonra 2. Selim, 3. Murat, 3. Selim dönemlerinde çıkarılan fetvalarla Alevi ve Bektaşiler yok edilmeye çalışılmıştır. Bu arada olaylara tepki gösteren tüm Bektaşi Tekkeleri yerle bir edilmiştir. Ayakta kalanların başına ise Nakşibendi, Mevlevi, Halveti, Kadiri ... şeyhler atanmıştır. Eyüp Karyağdı Baba Tekkesi bu dönem de yıktırılmış, Şahkulu na ise “Nakşi Tekkesi” adı altında yeni işlev verilerek, bir nakşi şeyhi olan Mehmet Ali Hilmi Dedebaba atanmıştır. Nakşiler güya Bektaşileri “Ehl-i sünnet” yapacaklardı. Ancak bilindiği üzere Bektaşilik zamanın tüm baskılarına karşın bu güne kadar devam ede gelmiştir. Bu nedenle de dergahlara atanan nakşi şeyhler, Bektaşiliğin felsefesi – hümanizmi önünde Bektaşi olmuşlardır. Asimile edelim derken asimile olmak Mehmet Ali Hilmi Dedebaba nın da kaderi olmuştur. Dedebaba Bektaşiliğe gönülden bağlanmış, dergahın imarını gerçekleştirmiş, örnek yazın eserleri vermiştir. Divanındaki dörtlükleri “Hünkar Hacı Bektaşi Veli pirimdir” diye bitirir olmuştur. Hilmi Dedebaba 44 yıl dergaha postnişinlik yapmıştır ve dergahın son Dedebaba sı dır. Vakfiyesinde bahsettiği üzere, döneminde tekke yaklaşık 200 dönüm arazi üzerinde dir. Tekke ekonomisi bu dönem de de kendine yeter, kapalı bir ekonomi idi. Sebze, meyve, et vb gereksinimlerini kendileri sağlarlar, dutluklarda ipek böceği yetiştirir, arı kovanlarından bal edinirlerdi.

    Şahkulu’nda Cumhuriyet Dönemi : 1923 den günümüze ...

    1919 da Erzurum ve Sivas kongrelerinden sonra Mustafa Kemal ve arkadaşları Hacı Bektaşi Veli Dergahı na giderler. Akabinde dergah bir bildiri yayınlayarak Anadolu da ki tüm Alevi – Bektaşi toplumunun Atatürk’ ün yanında yer almalarını ister, harekete destek olur. 1. Dünya Savaşında İstanbul u işgal eden emperyalist güçlere karşı “Kuvay-ı Milliye” saflarında yer alan Alevi – Bektaşi toplumu ve Şahkulu Dergah ı; subay – erat saklayarak, silah ve cephane deposu olarak destek vererek, cephane ve mühimmat ı Anadolu yakası üzerinden Ankara ya yollayan dergahlardan birisi idi. Gözcü Baba, Buhur Baba vb tekke ve çevreleri bu iş için çalışıyordu. 20 li yıllarda Ulusal Kurtuluş Savaşı kazanıldı, “Cumhuriyet” ilan edildi, saltanat ve halifelik kaldırıldı. Atatürk ün “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz, Türkiye Cumhuriyeti her alanda doğru yolu göstermelidir. Biz uygarlığın Bilim ve Fenninden güç almalıyız ve ona yürüyoruz. Başka bir yol tanımayız” konuşması sonucunda 1925 de çıkarılan bir kanun ile tekke ve zaviyeler kapatıldı, aynı kanun ile şeyhlik, dervişlik, müritlik, falcılık, üfürükçülük, muskacılık gibi çeşitli çağdışı unvan ve faaliyetler yasaklandı. Toplumcu çıkarlar uğruna Alevi ve Bektaşiler Atatürk e destek vererek kendi dergahlarını kendi elleri ile kapattılar. Amaç çağdaş ve uygar olmaktı. Açılacak Cumhuriyet okulları ve Üniversite ler bu boşluğu dolduracak ve büyük ilerlemeler yapılacaktı. Kapanan dergahların bazıları Müze haline geldiler, bir kısmı da kaderine terk edildi. Şahkulu kaderine terk edilenler arasında idi. Daha sonraları Tahsin Efendi denilen bir polis emeklisi bugünkü dergah binalarını özel mülkiyeti gibi kullandı. 1963 yılında çıkan bir yangın sonucu derviş koğuşları bölümü tamamen yandı ve çöktü. Sonrasında bir yerel dernek kurularak onarım girişimi başladı ancak fiyasko ile sonuçlandı. Daha sonra şimdiki Semiha Şakir Huzur Evi ve Çocuk Yuvası dergahın arazisi üzerinde yapılmaya çalışılmış, hatta cami yapma girişimleri olmuştur. 1985 yılında kurulan “Şahkulu Sultan Külliyesini Koruma Onarma Yaşatma Derneği“ restorasyon yapmaya soyunmuş ve mülkiyet sahibi Vakıflar Genel Müdürlüğü ile bir protokol imzalayarak 1987 yılında onarım işine başlamıştır. Devletten ve Vakıflar dan tek kuruş para yardımı almaksızın camianın bağış ve yardımları ile günümüzdeki konumuna ulaşmıştır. Bu gün ise bilindiği üzere kurulan “Şahkulu Sultan Külliyesi Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Araştırma – Eğitim ve Kültür Vakfı” dergahımızda geçmişi yaşatmak / geleneksel değerlere sahip çıkmak adına hizmetlerine devam etmektedir
    .
    İsterseniz bu kısa tarihi özeti yaptıktan sonra dergahın giriş kapısından başlayarak fizik mekan içindeki yolculuğumuzu başlatalım :

    MİMARİ YAPI :

    Kapı : Dergahın giriş kapısı 12 dilimli Teslim Taşı, kapı üzerindeki Elif-i Taç ve kitabesindeki anlamlı sözleri ile bizi karşılamakta ve ziyaretçilerini şöyle içeriye davet etmektedir ;

    Dürüst, doğru ol gel bu dergaha aşk ile ibadet et
    Nefsini terk ederek mutluluğa gönülden var
    Kurtulmak istersen bu zamanın bunalımlarından
    Makam-ı Hazret-i Sultan ( makamını ) ziyaret et

    Giriş kapısı önündeki “Mah Baba Suyu Çeşmesi” suyunu getirip akıtan Hilmi Dedebaba olmuştur. Yıkıntı halindeki “Yaşlı Çınar” yanındaki genç olan fidelerini gayretle büyütmektedir. Taş duvarların içindeki, kıble taşı depomuzda bulunan “Namazgah” ve yine restorasyonu yapılarak ayağa kaldıracağımız, bu gün olmayan selamlık niteliğindeki “Kır Kahvesi” dönem tarihinin canlı tanıklarıdır.

Benzer Konular

  1. türbeler
    By ABYSS in forum Dini Resimler
    Cevaplar: 2
    Bölüm Listesi: 03-09-2007, 11:43 PM

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]