![]() |
|
|
#241 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
EİMME-İ SELÂSE Üç imam. Hanefî mezhebinde İmâm-ı Â'zam Ebû Hanife Nu'man b. Sabit * (80-150/699-767) ile iki büyük öğrencisi olan İmam Ebû Yûsuf Yâkub b. İbrahim el-Ensârî* (113-183/731-799) ve İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî * (132-189/750-805) hakkında kullanılan bir terim. İmâm-ı Â'zam ve bu iki büyük öğrencisi mezhebin tedvin edilmesi ve içtihadlarını ihtiva eden temel eserler kaleme alarak sonradan gelen öğrencileri ve mezhep mukallidlerine büyük çapta bir ilmî miras bırakmalarından dolayı onlar hakkında bu tâbir kullanılmış ve "mezhebin üç büyük imamı" ünvanı verilmiştir. (Bunlar hakkında geniş bilgi için bk. kendi adlarıyla ilgili maddeler.) |
|
|
|
|
|
#242 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
EL-HÜKMÜ LİLLÂH (HÜKÜM ALLAH'l-NDIR) Hüküm: karar kanun yasa kuvvet hâkimlik âmirlik kumanda nüfuz tartışılmaz dinî kaide manalarına gelir. Lillâhi kelimesi "hüküm"le birlikte ele alınırsa hükmün Allah'a ait olduğunu ifade eder. Hüküm hâkimiyyet yönetim başkasına değil ancak Allah'a aittir. Kur'an bu gerçeği önemine binaen birçok ayetler dile getirerek tüm insanları ve özellikle de hüküm verme yetkisini elinde bulunduran ve saltanatın gerçek sahibi olduğunu iddia edenleri uyarmıştır. Neden hüküm insanlara değil de Allah'a aittir?Âlemde varlık ya yaratandır; ya yaratılan. Yaratmak bir şeyi yokluktan vücuda getirmektir. Varlığı vücuda getirmek için o vücuttan önce var olmak gerekir. Âlemde her eşyanın varlığının bir başlangıcı vardır. Her varlık kendi varlığının yokluğunda var olan yaratıcı bir güce muhtaçtır ki var olsun. O yaratıcı gücün de bir eseri vücuda getiren sanatkârın sanat dâhiliğine sahip olması gibi yaratmada dâhi âlim kudretli yarattığı eşyadan daha önce var olması icab eder. Sonsuzluk ifade eden bu özellikler ise âlemde var olan hiçbir şeyde sınırlı güce ve hayata sahip hiçbir insanda mevcut değildir. Her geçen gün gücü tükenen dehası bir başka dehânın gölgesinde kalan bilgisi ve ömrü zamanla sınırlı sultanlığı bir başkasına miras kalan âleme hükmettiğini sandığı bir zamanda mikroskopla dahi görülemeyecek derecede küçücük mikroplara mağlup olan gönlünde yer eden maddeciklere meftun olan kâinatın en değerli varlığı insan bu yetenekleriyle yaratıcı olamazken insanın emrine verilen eşya elbette yaratıcı olamaz. "Rabbınız Allah işte budur. O'ndan başka ilâh yoktur. (O) her şeyin yaratıcısıdır. O'na kulluk edin..." (el-En'âm 6/102)Herşeyin yaratıcısı olmak onu nihâyete kadar en iyi terbiye ve idare etmeyi de gerekli kılar. Ancak bu gereklilik yaratıcının lütuf ve adaletinin neticesidir yoksa o'na sorumluluk ve mecburiyet yüklemez.Kainatın yaratılmasından bu güne eşyanın deveranında sevk ve idaresinde var ve yok oluşunda en ufak bir nizamsızlık uyumsuzluk dengesizlik ve anarşi görülmemiştir. Her gün güneş doğudan doğar; toprak ve dişiler analık görevini yapar; gece gündüzü takip eder gündüz geceyi; sema ve arz canlıların yaşamasına elverişliliğini sürdürür "...O yedi göğü birbiri üzerinde tabaka tabaka yarattı. Rahman'ın yaratmasında bir ayrılık uygunsuzluk göremezsin. Gözü(nü)döndür de bak bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözü(nü) iki kez daha döndür (bak). Göz (aradığı bozukluğu bulamaz) hor hakir ve bitkin (bir bozukluk görmekten) ümidini kesmiş bir halde sana döner" (el-Mülk 67/3-4)En küçük zerrelerden en büyük âleme kadar bütün cihan kendini yoktan (adem) vücuda getiren bununla kalmayıp yok olacağı kıyâmete kadar muazzam bir ahenk içinde verdiği emirlerle sevk ve idare eden çok yüce bir sanatkârın eseridir. "Rabbınız o Allah 'tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı sonra (emri) Arş üzerinde hükümran oldu. (O) geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneşi ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O'dur). İyi bilin ki yaratan ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbı Allah ne uludur" (el-A 'r⃠7/54).Âlemi en iyi idare etmek ve idare için gerekli emirleri vermek onu en iyi tanıyan biri tarafından yapılabilir. Onu en iyi tanıyan da şüphesiz onu yaratandır ki o da ALLAH'tır. Karnını doyurduğu işçisine emir verme yetkisini kendinde bulan insan kendini yaratan ve doyuran Hâlıkına neden emir verme yetkisini tanımasın. Kaldı ki insanın verdiği emir zaman zaman zulmü sömürüyü anarşiyi içerdiği halde Allah'ın emri adaletin ta kendisidir. En adil davrandığın sandığı bir zamanda bile insan ya zaafından kaynaklanan hatalara düşer ya bir grubun diğer bir grup üzerinde hâkimiyetini sağlar ya da sınırlı bilgisiyle geleceğe yönelik değil ancak içinde bulunduğu zamana göre hüküm verir ve her devirde emrindeki eksiklik bütün çıplaklığıyla eksikliğini ve yanlışlığını hissettirdiğinden emri değiştirmek zorunda kalır. Oysa ilâhî ilim geçmiş ve geleceği kuşattığından (İlahlığın gereği) O'nun verdiği emir tümüyle adil cihanşümul ve mükemmeldir. Ayrıca yaratma gücüne sahip olan Allah kullarının emir vermedeki zaaflarını ve eksikliklerini bildiği için dünya ve ahiret saadetlerine teminat olarak emir verme yetkisini de kullarına değil kendisine tahsis etmiştir.Bu kâinatta hüküm; "Yalnız Allah'ındır" (Yûsuf 12/40 67); ''Hüküm O'nundur" (el-Kasas; 28/70 88); ''Artık hüküm yüce ve büyük Allah'ındır" (el-Mü 'min 40/12); "Hüküm vermek Allah'a âittir" (es-Sûrâ 47/10) "Hüküm veren Allah'tır"(er-Ra'd 17/41); "Hüküm vermek yalnız Allah'a âittir'' (el-En'âm 6/57); "Doğrusu hüküm yalnız O'nundur" (el-En'âm 6/62) ve daha birçok âyette de belirtildiği gibi Allah'ındır.Yüce Allah'ın insanları ve cinleri ancak kendisine kulluk etsinler diye yarattığını (ez-Zariyat 51/56) ifade ettiği ayet-i kerimeden insanın ve yaratılma gayesinin kulluk = emir alma ve emre itaat etme olduğunu öğreniyoruz. Aksine hareket eden insanın kendi yaradanını inkâr ve O'na isyan etmesi onu elim bir azaba sürükler. Bu inkâr ve isyanı cümlesinden olarak insan Allah'ın hükümlerinin yetersizliğini ileri sürse ve o yasaların peşine düşerek geri çevirmeye çalışsa dahi buna güç yetiremez. Çünkü "Hüküm veren Allah 'tır O'nun hükmünün arkasına düşüp O'nu geri çevirecek yoktur." (er-Ra'd 13/41).O'nu hükmünden geri çevirecek insan bulunmadığı gibi hükmüne ortak olacak hükümleri beraber koyacak O'na eş bir varlık da yoktur. Çünkü "O kendi hükmüne kimseyi ortak etmez." (el-Kehf 18/26) Buna rağmen insan kendince Allah'ın hükümlerini yetersiz bulur kâinatı kudret elinde bulunduran yüce Mevlâ'ya ortak olmaya kalkar ve kendisi hükümler koyar. Kendi koyduğu hükümleri (yasaları) de zaman değiştikçe değiştirmek zorunda kalır. Halbuki "Allah hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil mi(dir)" (et-Tîn 95/8) O'nun koyduğu hükümler kıyamete kadar ebedî olarak kalıcıdır. Ve "O hüküm verenlerin en hayırlısıdır" (Yunus 10/109; el-A'râf 7/87 Yusuf 12/80). Hem "İyice bilen bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?" (el-Mâide 5/50).Allah'ın hükümlerini bilmekle herşey bitiyor mu? "Hayır Rabbın hakkı için onlar aralarında çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan (verdiğin hükme gönül hoşluğu ile razı olup) tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar" (en-Nisâ 4/65).Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimize ve onun şahsında inananlara şu ültimatomları vermiştir: "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet onların aaaiflerine uyma ve onların Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın. Eğer dönerlerse bil ki Allah bazı günâhları yüzünden onları felâkete uğratmak istiyordur. Zaten insanlardan çoğu yoldan çıkmışlardır" (el-Maide 5/49): "(Ey Rasûlüm) sana her ne vahyediliyorsa ona tâbi ol. Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O hüküm verenlerin en hayırlısıdır" (Yûnus: 10/ 109)"; "(Ey Rasûlüm) biz sana kitabı gerçek ile indirdik ki insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin. (Sakın) hainlerin savunucusu olma" (en-Nisâ 1/105) ve "(Ey Rasûlüm) O halde Rabbının hükmüne sabret ve onlardan hiçbir günahkâra yahut nanköre itaat etme" (el-İnsan 76/24); "İnkâr edenler sana gelip de başka hüküm verenler aradıkları zaman onlara deki: "Allah size kitabı açıklanmış olarak indirmiş iken ben Ondan başka bir hakem mi arayayım?" İnanmışlara gelince kendilerine kitap verdiklerimiz o (Kur'an)'ın gerçekten Rabbın tarafından indirilmiş olduğunu bilirler; onun için hiç kuşkulananlardan olma" (el-En'am 6/114).Peygamberler Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmederler ve onlar haksızlık yapmazlar. Allah'ın hükmünde haksızlık yoktur ama zâlimler kendilerine haksızlık yapılacağını zanneder ve korkarlar. Allah'ın onlara cevabı serttir. Allah şöyle buyurur: ''Kalplerinde bir hastalık mı var yoksa şüphe mi ettiler? Yoksa Allah'ın ve Rasûlünün kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Hayır onlar zâlimlerdir" (en-Nur 24/50).İnsanlar İslâm fıtratı üzere doğmalarına rağmen yasayış biçimlerine göre mümin münafık ve kâfir statüsüne tâbi olurlar. Allah'ın hükümleri sözkonusu olunca "Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasûlüne çağırıldıkları zaman inananların sözü ancak işittik ve itâat ettik' demeleridir (Başka bir şey demeleri itiraz etmeleri imanla bağdaşmaz). İşte umduklarına erenler bunlardır'' (en-Nur 24/51). Ama bir zamanlar "İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin diye o peygamberlerle beraber gerçekleri içinde taşıyan kitap indirdi. Oysa kendilerine kitap verilmiş olanlar kendilerine açık deliller geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü o (kitap hak)ında anlaşmazlığa düştü(ler). Bunun üzerine Allah kendi izniyle inananları onların üzerinde ihtilâf ettikleri gerçeğe iletti. Allah dilediğini doğru yola iletir" (el-Bakara 2/213). Peygamber (Hz. Şuayb) de bu konuda şunları söylüyordu: "Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene inanmış bir kısmı da inanmamış ise Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin O hükmedenlerin en iyisidir" (el-A 'r⃠7/87).Yahudilerin de; "İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken seni nasıl hakem yapıyorlar da ondan sonra da dönüyorlar (verdiğin hükme razı olmuyorlar). Onlar inanıcı değillerdir." (el-Mâide 43) ayetinden anlaşıldığı gibi Allah'ın hükmüne tâbi olmadıklarını görüyoruz. Diğer insanlara gelince "Onlar aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Resulune çağırıldıkları zaman hemen onlardan bir grup yüz çevirir. Eğer hüküm kendi lehlerine olursa it&t ederek gelirler. (en-Nur 24/48 49). Benû Kurayza yahudilerinden bir grubun zina eden Hayber yahudilerinden iki kişi hakkında hükmüne müracaat ettikleri Hz. Peygamber Tevrat hükmünce onların taşlanması (recmedilmesi) gerekeceğini söylemişti. Yahudiler "Tevrat'ta böyle bir hüküm yoktur" dediler. Gerçeği bildikleri halde Hz. Peygamber'in (s.a.s) recmden başka ceza vermesini istiyorlardı. Cenâb-ı Hak meseleye ışık tutan ayetinde şöyle buyuruyor: "Ey Peygamber kalpleriyle inanmadıkları halde ağızlarıyla 'inandık ' diyen (münafıklarla) yahudilerden o küfr içinde koşuşanlar seni mahzun etmesin. Onlar durmadan yalan dinleyen senin huzuruna gelmeyen diğer bir kavim (Hayber yahudileri) hesabına casusluk edenler (Kureyza oğulları)dır. Kelimeleri (Allah tarafından) yerlerine konulduktan sonra bir tarafa atarlar (Zina eden evliler hakkında Tevrat'ta bulunan hükmü değiştirirler); ve 'Eğer size şu (fetvâ) verilirse onu alın şayet o verilmezse onu (kabul etmekten) çekinin' derler...'' (el-Maide 5/41)Göklerin ve yerin mülkünün saltanatının Allah'a ait olduğunu (el-Mâide 5/40) bilen ve mülk sahibinin kendi mülkünde hâkim olduğuna inanan müminler ihtilâf ettikleri her problemin çözümünü Allah'a ve Resulune götürürlerken (en-Nisâ 5/59) Kur'an'a ve diğer ilahı kitaplara inandıklarını iddia edenler ise "tâğutların önünde muhâkeme olunmalarını isterler. Oysa onları tanımamakla emrolunmuşlardı..." (en-Nisâ 4/60) İşin gerçeği; ayrılığa düşülen herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah'a aittir (eş-Şûrâ 42/10).Bir kısım insanlar Allah'ın hükümlerini sadece dilleriyle kabul ederler de gönülleriyle ve fiilleriyle kabul etmezler. Bunlar hakkında Allah'ın hükmü: "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte kâfirler zâlimler ve fasıklar onlardır. " (el-Mâide 5/44 45 47) İnsanlar Allah'ın indirdikleriyle hükmetseler de hükmetmeseler de "O kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır. İlkte de sonda da (dünyada da ahirette de) hamd O'na mahsustur" (el-Kasas 28/70); "Hüküm de O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz" (el-Kasas 28/88).Dünyada iken O'nu inkâr edenler de inkâr etmeyenler de zâlimler de mazlumlar da O'na döndürüldükten sonra "O gün mülk Allah'ındır. (O) onların aralarında hükmeder" (el-Hac 22/56) (el-En'âm 6/57 62).Kâinatın yüksek değerinden "Biz insanı en güzel şekilde yarattık" (et-Tîn 95/4); "Andolsun biz insanoğullarını şerefli kıldık..." (el-İsrâ 17/70); "Allah'ın göklerde olanları da yerde olanları da buyruğunuz altına verdiğini nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz?" (Lokman; 31/20 er-Ra'd 14/2 el-Hac 22/65) İbrahim 14/32 33 en-Nahl 16/12 14) gibi ayet-i kerimelerde Yüce Allah insanı diğer yaratıklara üstün kıldığını anlatıyor.Bir toplum aklı gideren içkiyi; nesli soysuzlaştıran zinayı; dini dejenere eden ve hiçe sayan hurâfe ve küfrü; canı ucuzlatan anarşi ve terörü (gerçek anarşi Allah'ın sistemine karşı gelmektir); malı yok eden kumar rüşvet ve israfı meşru görür haklının değil kuvvetlinin yanında yer alır bunları da beşeri sistemlerinin müsâmaha ve müsaadeleri gölgesinde yaparsa hiçbir şeyin güvence ve teminatı sözkonusu olamaz. Beşerin insanca yasayabilmesi adaletinden zerrece şüphe edilmeyen Allah'ın hükümlerine bağlı kalmakla mümkün olabilir. Çünkü O "hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil midir?" (et-Tîn 95/8).
|
|
|
|
|
|
#243 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
ELFÂZ-I KÜFÜR Elfâz'ın tekili olan lâfız; söz sözcük ve ifade demektir. Küfür ve küfr ise "kefera" fiilinden mastar olup sözlükte; bir şeyi örtmek anlamına gelir. Kalbindeki imanını örten kimseye de bu yüzden "münkir" veya "kâfir" * denilmiştir. Bir terim olarak kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere "elfaz-ı küfür" adı verilir.Bir mümini küfre düşüren sözler üçe ayrılır. Bunları: istihza; dinin esaslarından birini alaya almak; istihfâf; inanılması gereken ve zarurat-ı diniyye denilen prensipleri küçümsemek hafife almak: bir islâmi hükmü açıkça inkâr etmek veya dince mukâddes olan şeylere küfretmek.Allahu Teâlâ'nın zatî sıfatları fiilleri isimleri emirleri yasakları hakkında şaka yollu da olsa alay ederek konuşmak bunları küçümseyici sözler söylemek ve Allah'a sövmek kişiyi dinden çıkarır (el-Fetâva'l-Hindiyye II 258). Âyette şöyle buyurulur: "Allah ile O'nun âyetleriyle O'nun Rasûlü ile alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye kalkışmayın. Siz imandan sonra küfre düştünüz" (et-Tevbe 9/65 vd.)Peygamberlik müessesesi ve peygamberlikte alay etmek onları küçük düşürücü sözler söylemek sövme sayılır. Bu yüzden diğer peygamberleri veya Hz. Peygamber'i küçük gören alay eden ve O'na ezâ veren dinden çıkar. Ayetlerde şöyle buyurulur: "Şüphe yok ki Allah'a ve Resulu 'ne eziyet verenlere Allah dünyada ve ahirette lânet etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap da hazırlamıştır" (el-Ahzâb 33/57). "Münafıklardan öyleleri vardır ki peygamberi incitiyorlar ve 'O her söyleneni dinleyen bir kulaktır' diyorlar. De ki 'O sizin için bir hayır kulağıdır. Allah'a da inanır müminlere de. İman edenleriniz için bir rahmettir. Allah'ın Resulune eziyet verenlere ise acıklı bir azab vardır" (et-Tevbe 9/61).Ebû Hanife ve tâbileri İmam Şafii İmam Ahmed b. Hanbel ve İmam Mâlik gibi İslâm hukukçularının büyük çoğunluğuna göre Hz. Peygamber'e söven kimse dinden çıkar ve öldürülmesi gerekir. Diğer peygamberlere söven de dinden çıkar ve öldürülür (İbn Teymiyye es-Sârimü'l-Meslûl Nşr. Muhammed Muhyiddin Abdülhamid Mısır 1960 s.512 565).Mukaddes kitaplara ve Kur'an-ı Kerim'e sövmek veya bunların aslını inkâr edici sözler söylemek küfürdür. Kur'an'la bir sûresi veya ayetiyle alay etmek onu küçümsemek küfürdür (Aliyyu'l-Kârı Şerhu'l-Fıkh'ı-Ekber Mısır 1323 h. s.151 vd.; el-Heytemî ez-Zevâcir I 30). Kur'an'ın Allah kelâmı değil de beşer sözü olduğunu söylemek de küfürdür. Velid b. Muğîre (ö.1/622) Kur'an hakkında şöyle demişti: "Bu ancak sihirbazlardan öğrenilip nakledilen bir sihirdir. Şüphesiz bu bir insan sözüdür". Yüce Allah da Velid hakkında "Ben de O'nu muhakkak cehenneme sokacağım'' (Müddessir 74/24 vd.) buyurmuştur.Meleklere sövmek alay etmek ayıplamak onları küçük görmek küfürdür. Cebrâil (a.s.)'in vahyi getirirken hata ettiğini Hz. Ali yerine yanlışlıkla Hz. Muhammed'e vahyi verdiğini söylemek de kişiyi dinden çıkartır (İbn Abidin Reddu'l-Muhtâr III 292; el-Fetâva 'l-Hindiyye II 266; Ahmet Saim Kılavuz İman-Küfür sınırı İstanbul 1982 s.132-133).Ashâb-ı Kirâm'ı tekfir ederek onların mümin olmadığını söylemek küfürdür. Sahâbeyi küçümsemek alay etmek ve onlara buğzetmek ise bid'at ve sapıklıktır. Diğer mü'minleri tekfir edenin dinden çıkması ile ilgili hadislerin vâhid haber kabilinden olması konuyu kelâmcılar arasında tartışmalı hale getirmiş sahâbeyi tekfir edenin kâfir sayılması hükmü ise aşağıdaki delillere dayandırılmıştır.Ayetlerde ashâb-ı kirâm övülmüştür: "Müminler ağaç altında sana bey 'at ettikleri zaman Allah onlardan razı olmuştur. Allah onların kalplerindekini bildi de onlara huzur ve itminan verdi. Onları pek yakın bir fetih ve zaferle mükâfatlandırdı " (el-Fetih 48/18). ''Muhâcirlerden ve ensârdan en ileri ve önce gelenlerle iyilikte onlara tâbi olanlardan Allah razı olmuştur; onlar da Allah 'tan hoşnut oldular Allah onlara altında ırmaklar akan cennetler hazırladı; Onlar orada ebedi kalırlar. İşte en büyük mutluluk da budur" (et-Tevbe 9/100).Sahâbeyi öven pek çok hadis de vardır. "Ashâbıma sövmeyiniz. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki sizden biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse onların iki avuç veya bir avuç miktarındaki bağışına ulaşamaz '' (Müslim Fedâilu's-Sahâbe 54; Ebû Dâvûd Sünnet 11; Tirmizî Menâkıb 59; Ahmed b. Hanbel Müsned 111 II). "On kişi var ki cennettedir: Ebû Bekir Ömer Osman Ali Talha Zübeyr Abdurrahman Sa'd Said ve Ebû Ubeyde" (Tirmizî Menâkıb 26). "Ümmetimin en hayırlısı aralarında bulunduğum bu nesildir. Sonra onları takip edenler sonra onların ardından gelenlerdir" (Buhâri Fedâilu's-Sahâbe I Rikâk 7). Sahâbeyi tekfir eden bize Kur'ân-ı Kerîm'i tevâtüren nakleden bir nesli mahkum etmiş olmaktadır.Âlimlere ve fakihlere sebepsiz yere sövmenin dinden çıkaracağına dair çeşitli fetvâlar verilmiş ise de kendileri ayet ve hadislerle övülen sahâbelere sövenin bile kâfir değil sapık ve bid'atçı sayıldığı düşünülürse bu kimselerin fısklarıyla başbaşa bırakılması daha uygun olur (Aliyyü'l-Kâri a.g.e. 156-159; el-Fetâva'l-Hindiyye II 270 vd.; el-Heytemi a.g.e. I 31; İbn Âbidin Reddu'l-Muhtar III 293 Mecmuatü'r-Resâil I 360).Hanefilerin çoğunluğu bir kimsenin sahabeye sövmeyi onlarla alay etmeyi onları küçümsemeyi helâl görüp bu fiilleri isleyecek olursa kâfir helâl görmeden isleyecek olursa fâsık olacağını söylemiştir. Ancak bazı Hanefi fakihleri aynı sözler Hz. Ebû Bekir ve Ömer için söylenirse söyleyenin dinden çıkacağını söylemişlerdir. Hanefilerden bir grup âlim ise sahâbe büyüklerine sövenin siyaseten öldürülmesini câiz görür. İmam Mâlik Hz. Peygamber'e sövenin öldürülmesi ashâba sövenin ise te'dib amacıyla cezalandırılması gerektiği kanaatindedir. Ahmed b. Hanbel'e göre ise sahâbeden birine söven kimse şiddetli bir şekilde dövülür (Aliyyu'l-Kâri a.g.e. II 410-411; İbn Abidin Reddu'l-Muhtar III 293 Mecmuatü'r-Resâil I 359; İbn Teymiyye es-Sarimu'l-Meslul s.561).Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana getirmesi için hür bir irade ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen kimse zorlama tam ise yani öldürme kesme bedene zarar verme ve şiddetli dövme tehdidi varsa küfür sözü söyleyebilir. Ayette şöyle buyurulur: "Kalbi imanla dolu olduğu halde küfre zorlanan müstesna olmak üzere kim iman ettikten sonra küfre sine açarsa Allah'tan onlara bir azap vardır" (Nahl 16/106). Bu âyet küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını gösterir. Nitekim Mekke müşrikleri Yâsir ile hanımı Sümeyye'yi İslâm'dan dönmeleri için zorlamış işkence altında ikisini de öldürmüştür. Yâsir'in oğlu Ammâr'ı da bir kuyuya atarak işkence yapmışlar Ammar işkenceye dayanamayarak kalbi imanla dolu olduğu halde diliyle İslâm'dan döndüğünü söylemiş ve canını kurtarmıştır. Haber Hz. Peygamber'e ulaşınca kendisiyle görüşmüş ve yine işkenceye maruz kallısa aynı sözleri söylemesine ruhsat vermiştir. Yukarıdaki ayet-i kerîme bu olay üzerine inmiştir (İbnü'l-Esir Üsdü'l-Gâbe I V 130 vd.)
|
|
|
|
|
|
#244 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
EL-IYÂZU BİLLAH Allah'a sığınmak "Allah'a sığınırım" "Allah'a sığınırız" veya "Allah esirgesin" anlamında kullanılan bir terim.İnsan kızınca şeytan hemen onun nefsine hâkim olur. Çünkü kızgınlık anında insan heyecana kapılmış nefsinin hâkimiyetini elinden kaçırmış dizginlerini kaybetmiştir. İşte bunun içindir ki yüce Rabbimiz kızgınlığın yatışması ve şeytanı kendi yoluna sürmek için Allah'a sığınmayı ve O'ndan yardım dilemeyi emrediyor."Eğer şeytan tarafından sana bir vesvese gelirse Allah'a sığın (fe's-teîz billah); Allah her şeyi en iyi işiten ve en iyi bilendir" (el-A'râf 7/200).El-Iyâzu Billah'tan Allah'ın fâili mutlak oluşunu şuhûd etmek ve bu şuhûd ile huzura ermek maksadını anlamak mümkündür.Allah'a sığınmaktan bir diğer maksat izin istemek ve kapıyı çalmaktır. Meliklerden birinin kapısına gelen bir kişi ancak izin aldıktan sonra huzura erebilir. Kur'an-ı Kerîm okumak isteyen bir kimse de Mevlâ'sına münâcâtla huzuruna girmek dilemektedir. O halde insanın türlü türlü kötülük ve fuzuli sözlerle kirlenen dilini temizlemesi gerekir ki bu da ancak Allah'a sığınmakla mümkün olur.İrfan sahipleri Allah'a sığınmanın mütekarribin'in (Allah'a yakınlık kazananların) yolu Allah'tan korkanların dayanağı günahkârların hoşnutluk umudu helâka uğrayanların tevbesi ve sevgililerin sevinç kaynağı olduğunu söylerler.Peygamber efendimiz (s.a.s.) Cebrail tarafından ilk getirilen; "İstiâze" (Allah'a sığınma ifadesi olan Eûzü) ile "Besmele" ve "İkra" sûresidir. İstiâzede bulunan kelimeler fiiliyle sıfatiyye ve zâtıyye olmak üzere üç tanedir. Peygamber efendimizin buyurduğu "Allah'ım senin gazâbından rızana îkâbından (cezalandırmandan) affına ve senden sana sığınırım" hadisinde bunları görebiliriz (Müslim Salât 222; Ebû Dâvûd Salât 148; Tirmizî Daavât 112).Ayrıca her türlü fitneden küfürden borçtan kötü insanlardan sihir ve sihirbazlardan nefsin ve Deccal'ın şerrinden Cehennem ateşinden bunaklıktan zulüm ve zâlimlerden dünyevi afetlerden fakirlikten Allah'a sığınmak gerektiğini Hz. Peygamber (s.a.s.) birçok hadis-i şeriflerinde bildirmiştir.
|
|
|
|
|
|
#245 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
EMÂN Emin olmak güvenmek korkmamak endişeden kurtulmak. Emânet emn ve emene de "emân"ın eşanlamlısı mastarlardır. Zıddı korkmaktır. Diğer yandan emânet bir kimsenin güvenilir olması anlamına geldiği gibi güvenilen kimseye emânet bırakılan şey anlamına geldiği gibi güvenilen kimseye emânet bırakılan şey anlamına da gelir. Bir savaş hukuku terimi olarak emân; düşmana emniyet altında olduğuna dâir verilen söz veya yapılan işaret demektir. Bu bir kimseye "sana emân verdim" "siz güvendesiniz" "size bir zarar yoktur" gibi açık ifadelerle olur. Buna "emân-ı sarîh" denir. Yetkili bir kimse tarafından düzenlenecek yazılı bir emânnâme ile verilen emân da "Emân bi'l-kitâbe" olur. Emân belli bir süre ile sınırlan?bileceği yani "Emân-ı muvakkat" olabileceği gibi süresiz olarak da verilebilir. Buna da "eman-ı mutlak" denir.Bir düşmana veya belli bir düşman grubuna verileceği gibi bütün savaşçı düşmana genel olarak da verilebilir. Günümüz devletler hukukunda sığınma veya iltica talebinde bulunma emân isteme niteliğindedir.Kur'an'da şöyle buyurulur: "Eğer müşriklerden birisi senden emân dilerse ona emân ver. Tâ ki Allah'ın kelâmını dinlesin. Sonra onu emin olduğu yere kadar ulaştır. Çünkü onlar bilmeyen bir topluluktur " (et- Tevbe 9/6).Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Müslümanların kanları biri diğerine eşittir. En aşağıları dahi devlet adına emân verebilir onlar kendilerinden başkalarına karşı bir el gibidirler" (Ebû Dâvûd Nesaî ve İbn Mâce'den naklen et-Tebrizî Mişkatü'l-Mesâbıh II 264). Allah Resulunün Medine'de va'z ettiği ilk anayasada bu husus şöyle ifade edilmiştir: "...Müslümanlar diğer insanlardan ayrı bir ümmet (câmla) teşkil ederler" (İbn Hişam es-Siretü'n-Nebeviyye Mısır 1355 II 147; Salih Tuğ İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri İstanbul 1969 s.35; M. Hamidullah İslâm'ın Hukuk İlmine Yardımları s.22). Ancak bir müslümanın İslâm toplumuna ümmet olarak intisâbı siyâsi değil içtimâı râbıta bakımındandır. Müslümanların teşkilâtlanıp devlet kurmaları halinde devletle ve birbirleriyle olan bağları politik ve hukuki bir nitelik kazanır (Abdülkerim Zeydan Ahkâmu'z-Zimmiyyın ve'l-Müste'minın Bağdad 1963 s.61). Kur'ân'da ümmet bütünlüğü şöyle ifade edilir: "Gerçek bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir" (el-Enbiya 21/92).Emân olayı bazan kendiliğinden gerçekleşir. Meselâ bir müslüman erkek ülkesinde evlendiği hıristiyan veya yahudi hanımını İslâm ülkesine getirirse eşi kendiliğinden emâna kavuşur. Çünkü o müslüman bir erkekle evlenmekle zımmî* olmayı kabul etmiş sayılır.Emân verecek kimsede şu şartların bulunması gerekir: a) Müslüman olmak; Gayr-i müslimler müslümanlar adına emân veremez. Çünkü onların iyi niyetle hareket edip İslâm toplumunun yararını gözetmelerine güvenilemez. Ancak kendilerine emân verme yetkisi verilmişse bu durum müstesnâdır.b) Akıllı olmak; Akıl hastalarının veya şuuru yerinde olmayanların vereceği emân geçersizdir. Çünkü emân işi tehlikeli ve rizikolu bir konudur. Kişinin emânın sonuçlarını değerlendirebilmesi için tam temyiz gücüne sahip olması gerekir.c) Bülûğ çağına gelmiş bulunmak: Çocukların düşmana vereceği emân geçerli değildir. Ancak savaşa katılma izni verilen küçükler bundan müstesnâdır. Savaşa katılma izni verilen müslüman köle de düşmana emân verebilir. İran'ın fethi sırasında kuşatılan bir şehir halkının savaşa ilgisiz kaldığı ve kapılarını İslâm ordusuna açıverdiği görülür. Olay incelendiğinde önceden müslüman bir kölenin şehir halkına emân verdiği ortaya çıkar. Müslüman komutan bu emânı tanımak istemeyince anlaşmazlık Hz. Ömer'e götürülür. Hz. Ömer ise "Müslüman köleler tarafından yapılan anlaşma diğer hür müslümanlar tarafından yapılan anlaşma kadar geçerlidir" cevabını verir (Mevlânâ Şıblî Süleyman en-Nedvî İslâm Tarihi Terc. Ömer Rıza VII 192).Müslüman kadın da emân verme yetkisine sahiptir. Çünkü Hz. Peygamber kızı Zeyneb'in kocası Ebu'l Âs İbnü'r-Rabî' için verdiği emânı kabul etmiştir (eş-Sevkâni Neylü'l-Evtâr VIII 28).Düşman beldesinde bulunan müslüman bir tüccar veya esir yahut orada İslâm'ı kabul edip yerleşmiş kimsenin müslümanlar adına emân vermesi geçerli değildir. Çünkü bunlar düşman ülkesinde baskı altında sayılırlar. Düşmanın menfaatine alet olmakla veya kendi kişisel yararlarını düşünerek hareket etmekle itham olunabilirler.Verilecek emânın bir hikmete ve toplum yararına dayanması gerekir. Hanefi ve Malikiler bunu şart koşarlar. Çünkü düşmanla harp hâli devamlılık arzeder. Şâfiî ve Hanbeliler ise emânda zararın bulunmamasını yeterli görürler. Ayrıca bir maslahat ve yararın bulunmasını şart koşmazlar. Casus ve benzerleri için câiz olmaz (İbnü'l-Hümâm Fethu'l-Kadir IV 300 ez-Zühaylî el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuhu VI 435).Emânı İslâm devlet başkanı veya ordu komutanı verdiği zaman emân verilen kimse emânda belirli bir belde kaydı veya şer'î bir engel bulunmadıkça her İslâm beldesine gönderilebilir. Ebû Hanife'ye (ö.150/767) göre böyle emânlı münkir bir kimse daru'l-İslâm'da* herhangi bir yere girebilir. Hatta üç gün süreyle Mekke ve Mescid-i Nebevî haremine de girip kalabilir. Hanefiler gayr-i müslimlerin bütün mescidlere bu arada Mescid-i Haram'a izinsiz girebileceklerini söylerler. Çünkü onlara göre; "Müşrikler ancak necistirler bu yıllarından sonra onlar Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar" (et- Tevbe 9/28) ayetinden maksat onların Mescid-i Haram'a girmelerini yasaklamak değil câhiliye devrindeki gibi hac ve umre yapmaya kalkışmalarını önlemektir. Şâfiî ve Hanbeliler ise aynı ayete dayanarak gayr-i müslimlerin Mekke haremine maslahata dayalı bile olsa girmelerini câiz görmezler. Hattâ gayr-i müslimlerin idarecilerin izni ve elçilik mektubu taşıma veya müslümanların ihtiyacı olan ticaret işi gibi bir maslahat dışında Hicaz'a girişlerini de kabul etmezler.İstisnaî giriş de üç gün süreyle olabilir. Dayandıkları delil hadistir. Hz. Ömer Allah Resulu'nün şöyle dediğini nakletmişti: "Gelecek yıla kadar yaşarsam yahudi ve hristiyanları muhakkak Arap yarımadasından çıkaracağım. Orada müslümanlardan başka kimse bırakmayacağım" (Ahmed b. Hanbel I 31). Burada Arap yarımadasından maksat özellikle Hicaz'dır. Nitekim hadiste "Yahudileri Hicaz'dan çıkarınız" ifadelerine de rastlanır (bkz. Buhâri Cizye 6; Müslim Vasiyye 20; Dârimi Siyer 54). Hz. Ömer yahudi ve hristiyanları yalnız Hicaz'dan çıkarmakta yetinmiş onların meselâ Arap yarımadasından sayılan Yemen'de oturmalarına müsaade etmiştir {ez-Zühayli a.g.e. VI 435-436)Sürekli emânla İslâm Devletinin vatandaşlığına geçen Ehl-i kitap kimse zımmi sayılır ve zimmet haklarından yararlanır. Hadiste şöyle buyurulur: "Eğer zimmet akdini kabul ederlerse onlara bildir ki müslümanların lehine olan haklar onların da lehine; müslümanların üzerine olan vecibeler onların da üzerindedir" (el-Kâsânı Bedâyiu's-Sanâyi' VI 280 VIII 100; İbnü'l-Hümâm a.g.e.. VI. 248: İbnNüceym el-Bahru'r-Râik Kahire 1311 V 81; Zeydân a.g.e. s.70).İslâm ülkesine ticaret elçilik eğitim turizm vb. amaçlarla pasaportla gelen yabancı gayr-i müslimler (müste'min) de dâru'l-İslam'da ikamet ettikleri sürece birtakım mâlî haklardan aile borçlar ve ticaret hukuku hükümlerinden yararlanırlar. Prensip olarak müste'minlerle zımmîlerin hak ve vecîbelerde eşit sayılması gerekirse de sonuncular dâru'l-İslâm tebeası olmaları sebebiyle birtakım hak ve vecibelerde müste'minden ayrılırlar. Bugün beşerî hukukta yabancıların hak ve görevleri devletler hukukuna dayanırken dâru'l-İslâm'da bunların kaynağı İslâm devletinin iç hukuku yani İslâm hukukudur (Zeydan a.g.e. s.73 627).
|
|
|
|
|
|
#246 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
EMÂNET Birisinin koruması için bırakılan maddî ve manevî hak. Emniyet edilip inanılan şey. Peygamberlerde bulunan sıfatlardan biri de "emânet"tir. Kur'an'a Sünnete ve Resulullah'ın eşyasına da "emânet" denir.Resulullah hicretten önce kendisinde bulunan emânetleri sahiplerine iade etmişti. Çünkü kâfirler ona "el-emin" olarak mallarını emânet ediyorlardı. Hz. Peygamber "emânete ihânetin münâfıkların alâmetlerinden olduğunu" söylemiştir (Buhâri İmân 64; Müslim İmân 106). Emânet müminlerin de vasfıdır (el-Mü'minûn 23/8). Vedâ Haccı'nda Rasûlullah kadınların da erkeklere birer emânet olduklarını açıklamıştır (Ebû Dâvûd Menâsik 56). Yine Vedâ Hutbesi'nde Rasûlullah "Size bir emânet bırakıyorum ki ona sarıldıkça sapıklığa ve dinsizliğe düşmezsiniz. Bu emânet Allah'ın kitabı Kur'ân ve benim sünnetimdir" (Buhâri Tecrid 1654; İbn Hişâm es-Sire IV 603; Sahih ve Sünen'lerin Vedâ Haccı bölümleri). İbn Hanbel rivâyet eder: "Emânet sahibi olmayan kişinin gerçek imânı yoktur" (Ahmed b. Hanbel Müsned III 135).Allah Teâla "emânet" kavramını Kur'an-ı Kerîm'de çok geniş bir anlamda zikretmiştir: "Biz emâneti göklere yere ve dağlara sunduk da onu yüklenmekten kaçındılar; onu insan yüklendi; çünkü o çok zâlim çok câhildir..." (el-Ahzâb 33/72). Bu genel anlamlandırmadan sonra "Emanetleri ehline vermemizi insanlar arasında hükmettiğimiz zaman adâletle hükmetmemizi emreder" (en-Nisâ 4/58). Rasûlullah'ın şu buyruğu da emânete riâyetin yozlaşması durumunda neler olacağını açıklamaktadır: "Emânet kaybedildiği aman yani -işler ehli olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti bekle" (Buharı İmân 1). İsrailoğulları bu yüzden çökmüş ve sapmışlardı. Beceriksiz sorumsuz ahlâksız adâletsiz kimselere yetki vermişlerdi. Halbuki İslâmî harekette her işte en ehil kişilerin yeraldığı "Ulu'l-emr"e itâat sözkonusudur.Geniş anlamıyla "Allah'ın tekliflerinin tamamına" emânet denilmiştir (Mecmuat'ul-Tefâsir İstanbul 1979 V. 142 143). Usûl-i fıkıhta Allah'ın insanlâra yüklediği bütün mükellefiyetlere emânet denilmiştir (Molla Hüsrev Mir'at el-Usûl fî Şerhi'l Mirkat el-Vüsûl İstanbul 1307 I 591). Eşref-i mahlûkat Allah'ın yeryüzündeki halifesi olarak tanımlanan insan; Allah'ın öğüdü ve rehberi olan Kur'an-ı Kerîm ile ruhlar âleminde verdiği 'misâk'ı aldığı emâneti yerine getirmeye çalışmakla mükelleftir. Bu manada herhangi bir şekilde kendisine emânet edilmiş bir malı korumamak nasıl hâinlik olmaktaysa; daha geniş kapsamlı olarak Kur'ân ve Sünnet emânetini sahiplenmemek İslâm'a yönelmemek ve İslâmî ilkeleri yaşamamak yaşatmayı unutturmak veya engellemek de emânet ve emânet ilkelerine uymamak demektir. (Ayrıca bk. Vedia)
|
|
|
|
|
|
#247 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
EMİN Allah (c.c.)'ın bir ismi ve resullerin bir vasfını belirten Kur'an-ı bir terim. "el-Emin" "E-Mi-Ne" fiilinden ism-i fâildir. "E-Mi-Ne"; korkusuz ve âsude olmak "el-Emin" ise "koruma muhâfızı bir şeyi koruyan güvenilen itimatlı adam hâin olmayan" anlamındadır."Emin mümin ve emânet" kelimelerinin kendinden türediği "EMN" her türlü korku ve şüpheden uzak olmak bütünüyle mutmam bulunmak demektir (Râğıb el-İsfahânı el-Müfredât fi Garibi'l-Kur'ân 30)."El-Emîn" sıka güvenilir. mutemed manasına geldiği gibi bazan da emniyet içerisinde olan emniyetli manalarına gelir."Emîn" kelimesini açıklamak için önce aynı kökten gelen "emânet" kelimesini açıklamamız gerekir. Çünkü "emin" aynı zamanda "emânete riâyet eden kimse" demektir. İlim ve özellikle iradeyle birlikte Allah'ın karşısında insana verilen "benlik-nefs-ene" göklerin yerin ve dağların yüklenmekten çekindiği büyük bir "emânet"tir. Bu "emânet" öylesine ağırdır ki nefsi aşmayı ve şeytanın süslediği yola dalmadan Allah'a kul olmayı görmesini O'nun görmesi eylemini O'nun eylemi iradesini Onun iradesi hâline getirmeyi gerektirir. İşte dağlar gökler ve yer böyle bir emâneti yüklenmekten kaçınmış Allah'ın iradesine pasif bir teslimiyeti irade sahibi olarak kâinata efendilik yapmaya tercih etmişlerdir."Muhakkak Allah size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder ." (en-Nisâ 4/58).Bu şekilde emâneti yerine getirene emin kişi denir. Allah'ın risâleti en önemli bir emânettir ve bu da bütünüyle emin olan elçiler aracılığıyla yine bütünüyle emin olan nebilere tevdî edilir:"Onu er-Ruh'ul-emin indirdi kalbine uyarıcılardan olasın diye" (eş-Suarâ 26/193)."Şüphe yok ki O (Kur'ân Allah 'ın) çok şerefli bir elçisi'nin (yani Cebrâil'in getirdiği) sözüdür. (Bu elçi) büyük bir güç sahibidir Arş'ın sahibi (Allah) indinde yüksek bir mevki sahibidir. (Üstelik) orada (göklerde melekler tarafından) kendisine itâat edilendir (vahiyleri tebliğ için) oldukça 'emin" dir" (et-Tekvir 81/19).Bu ayetlerde vahyi indiren emîn elçi olarak Cebrâil (a.s.)'dan bahsedilirken Kur'an-ı Kerîm'de daha çok emîn vasfı rasûller için geçmektedir.Kur'an-ı Kerim'de bize bildirilen ilk azgın putperest toplum olan ve âkıbeti tûfanda boğulmak olan Nuh kavmine Nuh (a.s.)'ın tebliği yine Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılır:"Nuh kavmi de gönderilen resulleri yalanladı Kardeşleri Nuh onlara: "(Allah 'tan) ittikâ etmez misiniz? demişti: 'Ben size gönderilmiş emîn bir rasûlüm Artık Allah'tan korkun ve bana itâat edin Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir" (eş-şuârâ 26/105-109)."Her yol üzerine bir işaret koyan" ve "ebedî yasayacaklarmış gibi köşkler inşa eden"Âd kavmiyle Hûd (a.s.) arasındaki mücadele ayetlerde şöyle açıklanır: "Âd (kavmi) de gönderilen resulleri yalanladı. Kardeşleri Hûd onlara '(Allah'tan) ittika etmez misiniz? demişti. Ben size gönderilmîş emîn bir resulüm. Artık Allah 'tan korkun ve bana itâat edin. Sizden buna karşı hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbına âittir" (eş-şuarâ 26/123-127).Dağlardan ustalıkla evler yontan bahçelerde çeşme baslarında emin (güvenli) bir durumda azgın hayat süren ve öyle bırakılacağını sanan Semud kavmine de Sâlih (a.s.) aynı mesajla gönderiliyor:"Semud (kavmi) de gönderilen resulleri yalanladı. Kardeşleri Salih onlara demişti ki: İttika etmez misiniz? Ben size gönderilmiş emîn bir Resulüm. Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbına âittir" (es-Şuarâ 26/141-145)"Kadınları bırakıp erkeklere giden" ve böylece Âd ve Semud gibi helâk edilen Lût Kavmi'ne de emîn bir elçi olan Lût (a.s.) gönderilmişti (eş-Şuarâ 26/160-162).Yine Şuayb (a.s.) da emîn bir elçi olarak "yeryüzünde bozgunculuk çıkaran ölçü ve tartıda hilekârlık yapan" ve sonunda kendilerini "karanlık günün azâbı"nın yakaladığı Eyke ahâlisine aynı mesajla gönderilmişti. Ve aynı mesajı: "Ben size gönderilen 'emin' bir resulüm?" (eş-Şuarâ 26/178) sözleri eşliğinde kendi vasfını tanıtarak tebliğ etmişti.Yine Yûsuf (a.s) bir dizi bâdireleri atlattıktan sonra ''Hükümdar Onu (Yûsuf (a.s.)ı) bana getirin onu kendime özel (bir dost) edineyim dedi. Kendisiyle konuşunca da şöyle söyledi: "Sen artık bugün yanımızda mevkî sahibi emîn (bir kimse)sin " (Yûsuf 12/54) âyetinde olduğu gibi peygamberlerin emin'lik vasfını toplum da kabul etmek zorunda kalıyordu.Musa (a.s.) da emin bir resul olarak Fir'avun'a ve ileri gelenlerine gönderilmiştir. "Andolsun ki onlardan evvel Biz Firavn'un kavmini de imtihan ettik. Ve onlara kerîm bir Resulu gelmişti. (Onlara demişti ki); ''Allah'ın kullarını bana teslim ediniz. Şüphesiz ki ben sizin için (gönderilmiş) "emîn" bir Rasulüm " (ed-Duhan 44/17-18). Son Nebî ve Rasûl olan Hz. Muhammed (s.a.s.) de daha risâlet görevine başlamadan önce "Muhammed'ül-Emîn" olarak tanınmıştı. O da risâlet görevini kendinden öncekilerden geniş ve özde aynı emîn bir Resul olarak Mekke şirk toplumunda yerine getirdi.Kısacası "emîn" vasfı tüm Resullerin ortak vasıflarından biridir. Bu vasıfları ile Allah'ın dinini tebliğ ediyorlar ki insanlar kendilerine inansın.Tarihin hangi döneminde olursa olsun bir kimse topluma bir dava ile geldiğinde toplumun ona inanması için o kimsenin "emîn" vasfına sahip olması lâzımdır. Günümüz İslâm dâvetçileri de başarılı olabilmeleri için bu özelliğe sahip olmalı ve peygamberlerin bu en temel vasıflarına sahip olmaya çalışmalıdırlar.Bir kimsenin "emîn" sayılabilmesi için o kimsenin davasında samimi olduğunda güvenilir olması davayı yüklenmeye güç yetirebilmede güvenilir olması ve her türlü zorluğa o uğurda katlanacağı hususunda güvenilir olması gerekir. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de "bir işi yapabilme gücüne sahip" manasında da kullanılmaktadır "emîn" kelimesi."(Süleyman (a.s.)) dedi ki: Ey ileri gelenler onlar (Belkıs ve kavmi) bana müslümanlar olarak gelmeden önce onun tahtını hanginiz bana getir(ebil)irsiniz?' Cinlerden bir ifrit 'Sen yerinden kalkmadan önce ben onu sana getiririm ve elbette ben bunun için güçlü ve 'emîn'im' dedi (en-Neml 21/38-39).Emin olma; sırf doğru olma güvenilir olma bir işi yapabilme gibi manalarında kullanılmıyor. Kur'an-ı Kerîm'de emîn kavramının bir de azâbdan korkudan kendi kendinden "emîn olma gibi anlamları da vardır."Allah (bu şirkiniz için) üzerimize bir delil ve burhan (bir kitap ve hüccet) indirmediği şeyi (putları) siz O'na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuğunuz (ilahlarınızdan) nasıl korkarım? şimdi gerçekten biliyorsanız (söyleyin bakalım bu muvahhid ve müşrik) iki kesimden hangisi (korkudan) emîn olmaya daha lâyıktır?" (el-En'âm 6/81)."Korkudan (azaptan) "emîn" olma (hakkı) iman eden ve imanlarını bir zulme bulaştırmayanlara aittir. Ve doğru yolu da bulmuş olanlar onlardır" (el-En'âm 6/82)."Emîn" ile aynı kökten olân "emîn" ve "emene" selâmet içinde bulunma rahatlık içinde ve mutmain olma halleri hakkında kullanılıyor. Bu durumlarda gerçekten "emîn" olanlar emâneti yüklenip iman edenler sâlih amel işleyenlerdir. Allah bunu vadediyor (en-Nur 24/55 Enfal 8/11)."Emîn" vasfı insanlar şahıslar ve canlılar için geçerli olduğu gibi aynı zamanda yer mekân makam belde için de geçerlidir. Allah'ın emîn kıldığı beldeler vardır. Eğer bir şehrin halkı emân ise o şehir de emîndir. Ama sürekli emîn olmayan mekânlar da vardır."Hani biz O evi (Kâbe'yi) insanlar için sevab (kazanma) yeri ve "emîn " (bir mekân) kılmıştık. Siz de İbrahim'in makamından bir namazgâh edinin. İbrahim ve İsmâil'e de 'evimi tavâf edenler. îtikafa girenler (ibâdet için orada kalanlar) rükû' ve sücud edenler için titizlikle temizleyin' diye emir vermiştik" (el-Bakara 2/125-126).Ama ne yazık ki bugün müstekbirler Allah'ın düşmanları Allah'ın emîn kıldığı beldeleri emîn olmaktan çıkarmak istiyorlar. Bu emîn beldeler üzerinde kanlı planlar hazırlıyorlar. O beldelerin gerçek fonksiyonlarını kaldırmak istiyorlar. Halbuki Allahu Teâlâ o beldeler üzerine yemin ediyor:''Andolsun incire ve zeytine (Kelimullah Hz. Musa'nın müracaat yeri olan) Sina dağına ve (Hz. Rasûl'ün doğum yeri olan) şu emîn (Mekke) şehr(in'e ki; şüphesiz biz insanı ahsen-i takvim'de (en güzel biçimde) yarattık " (et- rn 95/ 1-4) .Hiç kimsenin elinin uzanamayacağı emniyetini bozamayacağı dâr'us-selâm ise Müttakîlere va'dediliyor. Ancak orada emîn bir şekilde yaşarlar."Müttakîler ise muhakkak ki bir "emîn" makamdadırlar. Cennetler de ve pınarlardadırlar. Karşı karşıya oldukları halde atlastan parlak ipekten (elbiseler giyineceklerdir. İşte böyle onları huruniyn (gözleri iri rübaları tertemiz beyaz tenli cennet kadınlar) ile eş yaptık. Onlar orada "emîn " bir durumda her meyveden isterler" (ed-Duhân 44/51-55).
|
|
|
|
|
|
#248 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
EMİR Belli bir topluluk üzerinde emrini yürüten kişi. Devlet başkalığından başlayarak çeşitli kademelerdeki yöneticilere verilen ünvan. Bu anlamıyla yerine göre İmam Halife Vali Komutan vb. kelimelerle aynı anlamı ifade eder. Bununla birlikte özel bir görevi belirtmek üzere Emirü'l-Müminin İmam Halife Emirü'l-Ceyş (Komutan] Emirü'l-Hac [Hac Emiri] gibi terkib halinde kullanılır.İslâm hukukuna göre hangi kademede olursa olsun emir olabilmenin temel şartı müslüman olmaktır. Fakat bu şart kendi başına yeterli değildir. Emir seçilecek kişinin ehil emin ve adil olması da zorunludur. Basına getirileceği işin gerektirdiği bilgi ve beceriye güvenilirliğe beden ve ruh sağlığına sahip olmayanlar hayatını İslam'ın öngördüğü ölçü ve kurallar Sinde sürdürmeyerek zulüm fısk ve fücura sapanlar hükmettiklerinde adalet ölçülerinin dışına sıkanlar emirlik ehliyetine sahip olamazlar. Gerekli şartları taşımayan kişilerin emirliği İslâm'ın ve İslâm toplumunun varlığına yönelik en büyük tehlike anlamına gelir. Bu nedenle Hz. Peygamber ehil olmayan kişinin emirliğe getirilmesini Allah'a Rasûlüne ve müminlere hıyanet olarak nitelemiş (Hâkim'den Tefsirü'l-Kasımî V 1334) ehil olmayanların emir olmasını Kıyamet'in alametlerinden birisi olarak saymıştır (Buhâri İlim 2).Kur'an Allah'a ve Resulune itaatla birlikte emir sahiplerine (ulü'l-emr) itaatı da emreder (en-Nisa 5/59). Bu nedenle emirlere itaat müminler için farz olan bir görevdir. Fakat bu itaat mutlak ve sınırsız değildir. Emirlere itaat yönetim uygulama ve buyruklarının İslam'ın temel ilke ve kurallarına İslâm hukukunun belirlediği ölçülere uygunluk şartına bağlıdır. İslâm hukukunun belirlediği sınırların dışına çıkıldığı an emir yasallığını yitirir kişilerin itaat yükümlülüğü düşer. Seçildikten sonra ehliyetini yitiren emirler de görevlerini sürdüremezler. Belli bir emirliği zorla ele geçiren kişinin emirliği de hukuki olmadığı için bireyleri bağlayıcılık niteliği taşımaz.Hz. Peygamber'den sonra İslâm devlet başkanlığına seçilen Hz. Ebu Bekr'e Halife-i Resulullah ya da yalnızca Halife deniliyordu. Hz. Ömer'e ise bu ünvanların yanısıra Emirü'l-Müminin (Müminlerin Emiri) de denilmeye başlandı. Bundan sonra Emirü'l-Mü'minin ünvânı Halife ünvanının eş anlamlısı olarak kullanıldı. Emirü'l-Müminin ünvanı daha sonra Emeviler Abbasiler ve hilafetin Osmanlılara geçişinden itibaren Osmanlı sultanlarınca da kullanıldı.Tarih boyunca merkezi yönetimlerden bağımsız bütün devletlerin yöneticileri de bu ünvanı kullanmayı sürdürdüler. Merkezi yönetime bağlı olmakla birlikte muhtar bir yönetime sahip küçük devlet yöneticileri ise Emirü'l-Müminin ünvanı yerine Emirü'l-Müslimin (Müslümanların Emiri) ünvanını kullandılar.Emir ünvanı Hz. Peygamber döneminden başlayarak askerî ve idarî alanlarda da kullanıldı. Başlangıçta askerı birliklerin komutanlarına Emirü'l-Ceyş denildi. Abbasîlerde Hicri dördüncü (M.X) asrın ortalarından itibaren Halifeden sonraki yetkili kişiye aynı zamanda ordu başkumandanına Emirü'l-Umera (Emirler Emiri) ünvanı verildi. Donanma komutanlarına da Emirü'l-Mâ' (Su Deniz Emiri) deniliyordu. Eyâlet valilerine de Emir ünvanı verilirdi. Osmanlıların ilk döneminde sultanlar bey ünvanını kullandıkları gibi Emir ünvanını da kullanıyorlardı. Bir süre şehzadelere de emir denildi. Sancak beylerine Emirü'l-Umera denilmesi de Osmanlılar döneminde gelenekleşti.Hac ibadetinin düzen içinde ve kurallarına uygun biçimde yerine getirilmesinden sorumlu kişilere de Emirü'l-Hac deniyordu. İslâm'da Emirü'l-Hac atanan ilk kişi Mekke'nin fethinden sonraki ilk haccı yöneten Hz. Ebu Bekr (r.a) oldu. Sonraki dönemlerde hep halifelerce atanan Hac emirleri Abbasîlerin siyâsi hâkimiyetlerini yitirmesinden hilâfetin Osmanlılara geçişine kadar süren dönemde Osmanlılar ve Mısır Memluklularınca ayrı ayrı atandı. Hilafetin Osmanlılara geçişinden sonra Hac emirliği Sürre Eminliği adıyla sürdürüldü.
|
|
|
|
|
|
#249 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
EMİRÜ'L-HACC İslâm'da devlet başkanı tarafından hac farizasının idâre ve organizesi için tâyin edilen başkan. Vedâ Haccı'nda uygulanan ve ilk defa Ebû Bekir (r.a.)'in yaptığı hac emirliği müessesesi müslüman toplum için bir vecîbedir. Çünkü müslümanların ortak imamının tâyin ettiği hac emîri gerekli güven ortamının sağlanmasında ve halifenin emrine itâatta meydana gelecek hâdiseleri önleyip hududları tatbik ve hak ile hareket etmede bizzat görevlidir.Hac emîrinin durumu namazdaki imamın durumu gibidir. Bu nedenle namaz için İmam olacak kimsede aranılan bütün şartlar hac emîrinde de aranır. Fazla olarak hac emîrinin hac menâsikini hükümlerini ve vakitlerini tam olarak bilmesi gerekir.Hac emîrinin görev süresi yedi gündür. Başlangıç zamanı Zilhicce ayının yedinci günü öğle namazı vakti; sonu da Zilhicce'nin on üçüncü gününün ikinci yarısıdır. Bu günlerden önceki ve sonraki zamanlarda hac emirinin emrindeki kimseler üzerinde hiçbir yetkisi yoktur. Hac emiri süresiz olarak atanabileceği gibi yalnız bir yıl için de atanabilir. Eğer süresiz olarak bu göreve atanmışsa her yıl hac görevini yerine getirmekle yetkilidir. Bu yetki geri alınmadıkça devam eder. Eğer yalnız bir yıl için görevlendirilmiş ise başka seneler hac emirliği yapamaz.Hac emiri olarak atanan kimsenin özel biçimde yürüteceği ve üzerinde ittifak edilen beş hüküm vardır. Altıncı olarak bir hüküm daha bulunmaktadır fakat bunda ihtilâf edilmiştir. Üzerinde görüş birliği olan beş hüküm şunlardır:I) Hacıların ihrâma girecekleri vakti belirlemek toplu yapılacak işlerde hareket biçimini tesbit etmek ve hac fiillerinde kendisine uyulmasını emretmek.2) Hac fiillerini tesbit edildiği biçimde yerine getirmek. Hac fiillerinin öncelik-sonralık sıralamasında bir değişiklik yapılamaz. 3) Durulacak yerleri durma süresini ve oradan hareketi takdir ve tesbit etmek.4) Hac rükünlerinde emir'e uymak yapacağı dualara "âmin" demek söz ve harekette ona uymak.5) Hac hutbelerinin okunduğu günlerde topluluğa namazı kıldırmak hutbe ve namaz için hacıları toplamak.Üzerinde ihtilâf olan altıncı görev ise üç hususu ihtivâ eder. Birincisi; hacılardan birisi had veya tâzir gerektiren bir iş yapmış ve eğer bu iş hacla ilgili ise emîr ceza uygular; Hacla ilgili değilse hiçbir ceza veremez Eğer işlenen suç had cezasını gerektiriyorsa bu konuda iki görüş vardır: Bir görüşe göre had cezasını uygular; çünkü iş hac hükümlerindedir. İkinci görüşe göre suçlu hac ibâdetinden çıkmış olduğundan emîr had cezasını uygulamaz. İkincisi; hacılar arasında çıkan hâc hükümleri dışındaki anlaşmazlıklara hüküm veremez. Eğer hac hükümlerinde ihtilâfa düşerlerse bu konuda iki görüş vardır. Bir görüşe göre böyle bir anlaşmazlıkta hüküm verebilir. İkinci görüşe göre ise hüküm veremez. Üçüncüsü; hacılardan birisinin fidye vermesi gerekiyorsa hac emîri fidyenin verilmesi hususunda onu zorlar. Fakat fidyeyi alacak bir de hasım mevcut ise bu durumda hac emîrinin fidyeyi ödeyip ödeyemeyeceği konusunda görüş ayrılığı vardır. Had cezasının uygulanması konusunda olduğu gibi bu konuda da bir görüşe göre fidyeyi vermeye zorlar ikinci görüşe göre ise zorlayamaz.Hac emiri fakih ise fetvâ istenildiğinde fetvâ verebilir. Hacılara kendi mezhebinin gereklerinden olan birşeyi yükleyemez. İhrâma girmeden hac ibâdetini yaptırması mekruhtur. Fakat böyle bir durumda hacıların ibâdeti geçerlidir. Hac emirinin durumu namazdaki imamın durumundan bazı açılardan farklıdır. Çünkü bir kimse İmam olmadan cemâata namaz kıldıramaz. Hacılar ise hac emirinden ayrılarak kendi rehberlerine uymak isterlerse mekruh olmakla birlikte bu câizdir. Ama namazda imama muhâlefet namazı bozar. Çünkü namaz imamla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Hac ise emiri ile bu ölçüde bağlantılı olmayan bir ibâdettir.İslâm'ın ilk dönemlerine âit hac uygulamaları açıkça göstermektedir ki İslâm'da hac kişinin sadece kendi kendisine yaptığı ferdî bir ibâdet değildir. Haccın dinî rûhi olduğu kadar siyâsi ictimâî iktisâdı gibi dünyevî yönleri de vardır. Aslında bir birlik içinde olmaları gereken İslâm dünyasının dört bir tarafından her ülkeden binlerce kişi hacda tabîi olarak biraraya gelerek her sene muntazam olarak haşmetli bir "İslâm Kongresi"ni teşekkül ettirmektedirler. Burada İslâm ülkelerinin ayrı ayrı problemlerinin ele alınarak birbirlerine destek olucu kararlar alıp memleketlerine dönüşlerinde bu kararları uygulamaya koyma imkânı vardır. Burada İslâm ümmetinin fert fert birbirleriyle temas kurarak İslâm'ın kardeşlik ilkesini bâriz bir şekilde yaşatarak İslâm ülkeleri arasında dayanışmanın temellerini atma imkânı mevcuttur. Yine burada İslâm ülkelerinin birbirleri ile iktisâdı diyaloğ ve yardımlaşmalarına açık bir zemin sözkonusudur.Elbette bütün bu fâaliyetlerin sıhhatli ve verimli bir şekilde yürütülmesi bir idâreyi haccı yönetecek ve gerekli organizasyonu yapacak bir başkanı bir emiri zarûrî kılmaktadır. Esasen müslümanların tek bir İslâm devletinin çatısı altında toplandıkları ilk dönemlerde dahi böyle bir idâre içinde haccın îfa edilmesine ihtiyaç duyulmuştur.İşte bu sebepledir ki Peygamber efendimiz müslümanların hac yapmalarına imkân doğduğu ilk sene (H. 9/M. 63 1 yılında) kendisi hacca gidemeyeceği için Hz. Ebû Bekir'i hac emiri tâyin etmişti. Ertesi yıl Vedâ Haccı'nda haccı bizzat kendisi idâre etti. Hz. Peygamber'in vefâtından sonra işbaşına gelen İslâm halifeleri de Resulullah'ın bu uygulamasını devam ettirerek ya bizzat kendileri gelip haccı idâre etmişler ya da hacca katılamayacaklarsa mutlaka bir hac emiri tayin etmişlerdir. Çünkü haccın esas yapısı ve temel esprisi bunu gerekli kılmaktadır.
|
|
|
|
|
|
#250 (permalink) |
|
Administrator
![]() |
EMÎRU'L MÜMİNÎN Müminlerin emîri halife İslâm ümmetinin lideri idarecisi anlamında kullanılan bu tabir Hz. Peygamber (s.a.s.) in vefâtından sonra ilk olarak ikinci halife Hz. Ömer (582-644 M.) için kullanılmıştır. Yalnızca emîrlik unvânı ise Hz. Peygamber (s.a.s.)'ın önemli işleri idare etmek üzere tâyin ettiği kişiler için de kullanılmıştır. Harplerde kumandan olarak tayin ettiği kişiye emîr ifadesini kullandığı gibi Hz. Ebû Bekir'i de hicretin dokuzuncu yılında hacca gidecek kafilenin başına hac emîri olarak tayin buyurmuştur.Resulullah'ın idarede aksaklık olmaması için toplumlara emîr tayin etme sünneti ve ''Üç kişi sefere çıkarlarsa içlerinden birini kendilerine başkan (emîr) seçsinler''. "Kafası siyah kuru üzüm gibi olan Habeşî bir köle başınıza emîr olarak seçilse onu dinleyin ve itaat edin" (Buhâri Ezan 56). "Bir kimse Ulü'l-emr'e itaatten elini çekerse kıyamet gününde ileri süreceği hiçbir hücceti bulunmadığı halde Allah 'ın huzuruna çıkar ve bey'at etmeyerek ölen kimse câhiliyye ölümüyle ölmüş gibi olur. " "Ma'siyetle emrolunmadıkça hoş görsün veya görmesin müminin her hususta Ulu'l-emri dinlemesi ve itaat etmesi gerekir. Ma'siyetle (İslâm'a karşı gelmekle) emrolunduğu zaman ise dinlemez ve itaat etmez " hadisleri ile (Riyâzü's-Sâlihin II/80) Allah'ın "Ey iman edenler Allah'a itaat edin Resulüne itaat edin ve sizden olan (müslüman olup İslâm yasalarına göre hüküm veren) Ulu'l-emr'e de itâat edin" (en-Nisâ 4/59) hükmü daha sonra gelen müslümanların kendileri için İslâm ile hüküm verecek bir emîr tayin etme gereğini ortaya koymuştur.Emevi ve Abbâsi halifeleri "emiru'l-mü'minin" ünvânını aldıkları gibi Hâriciler Fâtımîler ve Karmatîler de aynı ünvânı kullanmışlardır. Abbasiler'e bağlı Murâbıtlar ise "emiru'l Müslimîn" ünvânını tercih etmişlerdir. Bağımsız olârak Afrika halifeliğini te'sis eden Muvahhidın "emiru'l-Mü'minin" unvânını almışlardır. Hicretin 11. yılında Nahle üzerine gönderilen bir askeri kıtânın komutanı Abdullah b. Cahş için "emiru'l-müminin" ünvânı kullanılmıştır.Mısır'ın fethinden sonra halifeliğin Osmanlı hânedanına geçmesi üzerine Osmanlı sultanlarına hilâfetin saltanattan ayrılarak lağvedildiği (3 Mart 1924) tarihine kadar Emiru'l-Müminin; yalnız halifelik ünvânına sahip olan son halife Abdu'l-Mecid'e "Halife-i müslimın" ünvânı verilmiş daha sonra bu ünvan da kaldırılmıştır. (Daha geniş bilgi için bk. Halife Hilâfet).
|
|
|
|
![]() |
| Beğenilen Sayfayı İşaretleyin |
| Konuyla Alakalı Etiketler |
| • azginliktan uzaklasma duasi • arapça sözlüklerde abd kelimesi |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | UslanmaM | Cevaplar | Son Mesaj |
| İslami grafik ve animasyonlar | ABYSS | Dini Resimler | 3 | 01-05-2009 11:27 AM |
| İsLami AvatarLar | ABYSS | Dini Resimler | 21 | 10-06-2007 06:16 PM |
| İslâmi Kütüphane | ABYSS | Dini Programlar | 0 | 03-08-2007 07:35 PM |
| İslami Messenger | SuyunGizemi | Dini Hikayeler | 1 | 02-24-2007 07:19 PM |
