Sakal kesmenin hükmü nedir?18 Mart 2007
BURADAKİ FIKHÎ SORULARIN CEVAPLARI AKSİ BELİRTİLMEDİKÇE HANEFÎ MEZHEBİNE GÖRE VERİLMEKTEDİR.

Sayın Okuyucularıma Birkaç Not:

1. Daha önce cevaplandırdığım çıplak ayaklara meshetme konusu ile ilgili cevabım hakkında zahmet çekip bilgiler gönderenlere (özellikle M. Ester (belki Eşter(?)dir) teşekkür ederim. Zahmet edip çok uzun bir malumat göndermiş. Başka arkadaşlar da birçok yorumlar yapmışlar, bazıları da sorular yöneltmişler. Ben bütün bunları bir kere daha okuyarak, bilerek, dikkate alarak, fukahanın vardığı neticeyi ifade eden bir cevap verdim ve burada herhangi bir mezhebi kayırıcı tavır da takınmadım. Sadece âyetten ve hadislerden hareketle mezhep imamlarının vardıkları neticelere işaret ettim.

Bunu yaparken, herhangi bir kimseye yalan ve yanlış bir bilgi isnadında da bulunmadım. Bu konudaki ihtilafı gidermenin imkânının olmadığını belirttim. Netice olarak, bunların bir ayrımcılık sebebi olmaması gereğine de işaret ettim.

2. Benim en çok üzerinde durduğum nokta, onlarca sahih kitapta geçen hadisleri bilgi sahibi olduğu ifade edilen bir kimsenin mevzu sayma anlayışı idi. Yoksa falan kişi meshi kabul ediyormuş, etmiyormuş bu benim değil, daha çok o kişinin sorunu. Fakat yüzlerce alimin dayanak saydığı rivayetleri sebepsiz reddetmenin ilim ahlakı ile bağdaşmadığını söyledim ve halen bu kanaatteyim. O kişinin Tefsir sahibi falanca insan olması, onun herkesçe bilinmesi, benim bunu bilmemem bir nakisa gibi görülüyor ve ona itimat etmem isteniyor. Oysa bana sorulan soruda herhangi bir kişinin isminden bahsedilmiş değildir.

Vakıa ben o ismi bilsem de prensip olarak söylemem, çünkü beni ilgilendiren şahıslar değil, tavır ve davranışlardır. Siz herhangi bir isme itimat edebilirsiniz, bunu asla yadırgamam. Benim itimat ettiğim İmam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmâm Şâfiî, İmâm Ahmed İbni Hanbel ve benzerlerini her halde mahalle imamı saymıyorsunuzdur?

3. Yorumları okumamı isteyen arkadaşlar, onlara da cevap vermemi istiyor. Daha önceki formatında olduğu gibi, benim de böyle bir prensip edinmeyeceğimin bilinmesini isterim. Fakat imkân nispetinde okuyup faydalanmaya çalışacağım.

4. Sorulara özel cevaplar verme imkânımın olmadığını, bu yöndeki istekleri yerine getiremeyeceğimin bilinmesini üzülerek beyan etmek isterim. Teşekkür ve saygıyla…

Dr. İbrahim Sâdık

SÜNNETLER YERİNE KAZA KILINIR MI? İKİ NAMAZA BİRDEN NİYET EDİLEBİLİR Mİ?

SORU 26. Sünnet namazların yerine kaza namazı kılabilir miyiz? Hem kaza namazı kılmaya hem sünneti edaya niyet edilebilir mi? Bazıları bunları tavsiye ediyor, ne dersiniz?

CEVAP: Bu konu daha önce Raşit Küçük Hoca tarafından birkaç defa cevaplandırılmıştı. Hanefî mezhebi imamları revatib sünnetler dediğimiz sabah namazının iki, öğle namazının altı, akşam namazının iki, yatsı namazının iki rekat sünnetinin farzlarıyla birlikte kılınmasını, çünkü bunların vakitli sünnetler olduğunu ve sünnetin kazasının söz konusu olmadığını, bunların terk edilerek kaza namazı kılınmasının uygun olmayacağını, zira kaza namazları için belirlenmiş bir vakitten söz edilemeyeceğini, onların her zaman kılınabileceğini kabul ederler.

Hanefîlerce, Revâtib sünnetler, Resûl-i Ekrem’in “ale’l-muvâzabe” yani sürekli yapıp, terk ettiği pek nadir görülen sünnetlerdir. Bunlara müekked sünnetler denilir. İkindi namazının dört, yatsı namazının dört rekat sünnetleri ile bunlar dışında günün muhtelif vakitlerinde kılınan nafile namazlar “alâ gayri’l-muvâzabe” sürekli yapmayıp bazı kere işlediği sünnetlerdir ki, bunların yerine üzerinde kaza borcu olanların onları kılmasının daha isabetli olacağını söylerler. Bunlara gayr-i müekked sünnetler denilir. Resûl-i Ekrem’e has olmak üzere terk etmediği, kendisi için vücûbiyet ifade eden gece namazı gibi ibadetler, bizler için kıymetli birer nafiledir. Şâfiî mezhebi imamlarına göre ise, üzerinde kaza namazı borcu bulunanlar, sünnet namazlar yerine üzerlerinde borç olarak bulunan kaza namazlarını kılarlar.

Bir namaz kılınırken, iki ayrı namaza niyet edilmesi ise söz konusu olmayıp bu konuda söylenilenler uygun ve doğru kabul edilemez. Hangi namaz kılınacak ise ona niyet edilir ve o ibadet yerine getirilmiş olur.

NAMAZDA İŞARET PARMAĞINI KALDIRMANIN HÜKMÜ? FARZLARDAN SONRA SALÂTEN TÜNCÎNA OKUMAK?
SAKAL KESMENİN HARAMLIĞI?

SORU 27.
A. Namaz oturuşlarındaki teşehhüdlerde “Lâ ilâhe” derken sağ elin şehâdet parmağı kaldırılıp, “illallah” derken indiriliyor, baş parmak ile orta parmak halka yapılıp diğer iki parmak bükülüyor. Birçok kimse bunu yapamayacağı için terkinin daha uygun olacağı söyleniyor. Bu, Hanefî fıkhında Ebû Hanîfe ve diğer imamlara dayanan bir uygulama mıdır, yoksa sonradan mı kural haline gelmiştir?

B. Bazı İslâmî cemaatlere mensup kardeşlerimiz Hz. Peygamber’e okunan bir salâvat olan “Salâten tüncînâ”’yı her farz namazın arkasından okuyup, “ve’l-âfât” kısmında avuçlarını aşağıya doğru çeviriyorlar. Bu salavât bize hadislerle gelmiş mi? Yapılan doğru bir davranış mı?

C. Sakal kesmenin dört mezhep imamınca da haram sayıldığı ifade ediliyor. Bu konuda bilgi vermenizi istiyorum.

CEVAP: A. Namazda et-tehayiyyâtü duasının sonunda teşehhüt (eşhedü enlâ ilâhe illallah…) okunurken sağ elin işaret parmağını kaldırmak sahîh rivayetlerle sabit olan bir sünnettir. Bazı fakihler, namazda teşehhüdü okurken işaret parmağını kaldırmayı namazın sekînet ve vakarına uygun görmemişler, bu sebeple de kabul etmemişlerdir. Fakat, Ebû Hanîfe, İmam Muhammed ve İmam Şâfiî’ye göre, namazda ka’delerde (ikinci ve son rekatlardaki oturuşlar) “tehiyyat”’ın sonunda “eşhedu enlâ ilâhe illallah…”’a gelince, sağ elin işaret parmağını kaldırmak sünnete muvâfıktır. Ebû Yûsuf’a göre ise kaldırmak icap etmez. (Bk. Burhânuddîn el-Buhârî, el-Muhîtu’l-Bürhânî, II, 128) İmam Şâfiî ve bazı Hanefî fakihlere göre şehâdeteyn, yani “eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resûluhu” derken sağ elin orta parmağı ile baş parmağını halka yapıp şehâdet parmağını kıble cihetine doğru kaldırmak sünnettir.

Bazı Hanefî ulemaya göre ise orta ve baş parmak halka haline getirilmeksizin ve oyluk üzerine parmaklar yayılmış vaziyette konulmuş iken, sadece şehâdet parmağını kaldırmak yeterli görülür. Hanefî mezhebinin muteber eserleri ve müteahhir ulemanın şerhleri ve haşiyelerinde ise, baş parmak ile orta parmağı halka yapmak suretiyle, sadece şehâdetin nefyinde yani “lâ ilâhe” derken kaldırmak, ispatta yani “illallah” derken ise indirmek doğru olan şeklidir denilmiştir ki, yaygın olan uygulama budur. Fakat mezhebin kitaplarında bu hususta tam bir görüş birliği olmadığı görülür. Molla Ali el-Kârî bu konuyla ilgili olarak “Tezyînu’l-ibâre li tahsîni’l-işâre” adıyla bir kitapçık yazmış, bu eserde parmağı kıble cihetine doğru kaldırmanın mütevâtir bir haber olduğunu ifade etmiştir. İbn Âbidîn de bu konuya hasrettiği “Refu’t-tereddüt fî ukadi’l- esâbi’ ınde’t-teşehhüd” adlı risâlesinde konuyu enine boyuna tartışmıştır. Bu konuda kısaca şunları söylemek mümkündür:

1. Kelime-i şehadet okunurken parmağı kaldırmak gerekmez;
2. Kelime-i şehadeti okunurken, baş parmak ve orta parmağı halka yapmak suretiyle işaret parmağı kıbleye doğru kaldırılır;
3. Kelime-i şehadet okunurken şehâdet parmağı kıbleye doğru kaldırılır;
4. Kelime-i şehâdet okunurken nefiyde baş parmak ile orta parmak halka yapılır ve şehâdet parmağı kaldırılır, ispatta ise indirilir. (Bilgi için bkz. İbn Âbidîn, Resâilu İbn Âbidîn, I, 120-135; Mustafa İbn Muhammed Güzelhisârî, Hılyetu’n-Nâcî, s. 335-337; Şevkânî, Neylu’l-evtâr, II, 315-317)

B. Salât-ı münciye diye adlandırılan “Salâten tüncîna” dua ve salâvatı, Resûl-i Ekrem Efendimiz’den gelen “me’sûr” bir duâ ve salavât olmayıp, sünnetteki dua ve salavâtlar ışığında oluşturulmuş bir metindir. Bu şekilde oluşturulmuş pek çok dua ve salavât metni vardır. Bunun veya herhangi bir salâvatın her farz namazın ardından okunması da aynı şekilde Resûl-i Ekrem ve sahâbe zamanında şahit olmadığımız bir uygulamadır. Nitekim böyle bir uygulama İslâm coğrafyasının birçok yerinde ve bizim ülkemizde de birçok camide söz konusu değildir. Bu sebeple İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu bu tür kurumlaştırılan ve sünnette bir aslı olmayan uygulamaları bid’at olarak değerlendirmiş ve uygun görmemiş, sakınılması gerektiğini ifade etmişlerdir.

Bazı ulema ise bunu Resûl-i Ekrem zamanındaki zikir meclislerine ve topluca yapılan dualara kıyasla caiz kabul ederler. Şu kadar var ki, birey olarak Müslümanların kendilerinin diledikleri kadar salât u selâm getirmeleri ve dua etmelerinde herhangi bir sakınca söz konusu değildir. Kur’an ve Sünnette geçen duaları yapmak tavsiyeye şayân görülmüşse de, duanın dilinin mutlaka Arapça olması veya herkesin aynı duayı yapması söz konusu edilmemiştir. Âdâp ve erkânına riayet ederek dileyen dilediği şekilde dua yapabilir.

Dindeki hükmü açısından, Hz. Peygamber’e salât u selâm getirilmesi Hanefî mezhebine göre sünnet, diğer mezheplerin ekserisine göre ise vâcib (farz) hükmündedir. Ancak salât u selâmın pek çok çeşidi vardır, bunlardan sadece şunun olması gerekir denilemez. Belki en doğru olan, tavsiyeye şayan kabul edilen uygulama, Resûl-i Ekrem’in sahabelere dolayısıyla ümmete öğrettiklerinden sahih tariklerle bize ulaşanları okumaktır. Her namazın son oturuşunda okuduğumuz “Allahümme salli” ve “Allahümme bârik” dua ve salavâtı bunların en yaygın, en meşhur ve namazda okunacak kadar kıymetli ve önemli olanlarıdır. Bu duaların ve salavâtın bir araya toplandığı onlarca eser yazılmıştır. Anılan “salâten tüncînâ”’yı okurken “ve’l-âfât” kelimesine gelince ellerin avuç içinin aşağıya doğru çevrilmesi ise sünnette benzeri olan bir davranıştır. Daha çok beddua ve felâket ifadeleri söylenirken böyle yapıldığını biliyoruz. Bunda herhangi bir sakınca söz konusu değildir.

C. Sakal ve bıyık konusu ile ilgili olarak daha önce bu sayfada Raşit Küçük Hoca da gerekli bilgileri vermiş. Ben bu vesile ile sorduğunuz konu hakkında kısaca şunları ifade etmeyi faydalı görüyorum: Gerek sakal gerek bıyık konularında sahih hadis kitaplarımızda onlarca sahih rivayet yer alır. Bu sahih rivayetlerde sakalın ve bıyığın şekli ve fakihlerin konu ile ilgili görüş ve düşüncelerine temel teşkil eden bilgileri buluruz. Genel anlamda şu husus dikkat çekicidir: Resûl-i Ekrem Efendimiz, kılık-kıyafet, giyim-kuşam, saç ve sakal-bıyık gibi kişinin dış görünümünü yansıtan alanlarda müşriklere ve ehl-i kitaba muhalif davranmayı esas almıştır. Bu sebeple de bunların her birinde çeşitli zamanlarda, çeşitli şartlarda, çeşitli uygulamalar sergilediğini ve tavsiye ettiğini görmekteyiz.

Kılık-kıyafetinde, giyim-kuşamında, saç, sakal ve bıyık şekillerinde müşrik ve kâfirlere aykırı hareket ve onlara benzememe işin temelini oluşturur. Demek ki İslâm toplumunu oluşturan bireyler bu özellikleri ile birbirlerini tanıyabilmeli, kendi dinlerine mensup olmayan insanlardan da ayrılabilmeli. Bütün bunlarla olayı sadece sakal ve bıyıktan ibaret görmemek gerektiğini, yani dış görünümün hepsinin birbirinin tamamlayıcısı konumunda olduğunu anlatmak istiyoruz.

Böylece bazılarının ifade ettikleri gibi kılık kıyafet, dış görünüm önemli değil, önemli olan kişinin kalbidir; tarzındaki yaklaşımların isabetli bir tavır olmadığını da vurgulamış oluyoruz. Olayın bütün boyutlarını dikkate alan İslâm alimleri, Hz. Peygamber’in değişik uygulamalarını, ashabın tatbikatını, rivayetlerin muhtelifliğini göz önünde bulundurarak, sakal ve bıyık gibi konulardaki nasların dini mahiyette bağlayıcı bir emir olup olmadığı, İslâm’ın şiarı sayılıp sayılmadığı, sakalı kesmenin haram ve günah olup olmadığı konularında farklı görüşler ve kanaatler ortaya koymuşlardır. Konuyu çok detaylandırmadan ifade etmek gerekirse, dört Sünnî mezhep âlimlerinin büyük çoğunluğu sakalı tıraş etmenin haram olduğu kanaatindedir.

Bunun sebebi ve illeti de hilkati/Allah’ın yaratışını değiştirme, kadına benzemeye özenme vb. olarak ifade edilir. İmam Gazâlî, İmam Nevevî ve Kâdî İyâz gibi bazı âlimler ise mekruh olduğu kanaatine sahiptir. Bugünkü şartlarda ve özellikle Türkiye gibi ülkeler ölçeğinde söz söyleyecek olursak, sakal-bıyık ve anılan alanlar, Müslümanların birbiriyle kavga etme, birbirini küfürle itham etme, birbirine hücum etme, güçlerini böylece tüketme ve aralarındaki birlikteliği, kardeşliği yok etme alanı olmamalıdır.

Hz. Peygamber’in sünnetine uyma arzusuyla sakal koyan insanlara saygı duyulmalı, aksi davranışlar ise dinsizlik gibi görülmemeli, müsamaha ile karşılanmalıdır. Bu konu hakkında her mezhebin fıkıh eserlerinin ilgili bahislerinde bilgiler yer aldığı gibi, ayrıca müstakil risâle ve kitapçıklar da yazılmıştır.