İlim

madde âleminin

hayatın ve özellikle insanın nasıl vâr olduğunu inceler

bu âlemde cereyan eden İlâhî kanunları bulup çıkarır. Bu kanunlar sâyesinde insanlığın teknik ve medeniyette daha fazla ilerlemesine imkân hazırlar. Din ise

kâinatın ve madde âleminin niçin yaratıldığını ve yaratıcısının kim olduğunu ortaya koyar. Özellikle insanın varlıklar içindeki müstesna mevkiini

yaratılış gayesini ve bu dünyadaki vazifesinin mahiyetini belirtir.
Şu halde ilim ile din için: Varlık âleminin sır ve muamma kutularını açan iki anahtardır denebilir. Biri

varlıkların yaratılış şeklini

maddî mahiyetini ortaya koyarken; diğeri de yaratılış sebebini ve gayesini açıklamaktadır. Bu bakımdan ortada birbirleri ile çatışan bir durum yoktur. Bil'akis birbirlerini tamamlama söz konusudur.
İlim ilerledikçe dinî görüşlerin iflâs edeceğini sananlar

bu noktada yanılmışlardır. Bil'akis

ilmin ileriye doğru attığı her adım

her yeni buluş

düşünen insanlığı dinî akîdelere biraz daha yaklaştırmış ve Allah'ın büyüklüğünü biraz daha yakından göstermiştir. Şöyle ki:
"Kâinatta mevcut kusursuz bir nizamın dayandığı kanunların keşfinden ve bu kanunlardan istifade yollarının araştırılmasından ibaret olan ilimler"

bu muhteşem nizamı kuran ve işleten Allah'ın varlığına en kuvvetli bürhan ve şahidlerdir. O yüce Yaratanın varlığını

eşsiz kudretini inkâr etmek; ancak gözle görülen mevcut nizamı inkâr etmekle mümkün olur. Nizamın inkârı hâlinde ise

ortada ilim kalmaz.
Diğer taraftan ilimler

Allah'ın yarattığı varlıklar âlemini incelediklerinden

yaratılıştaki hârikaları

ince hesap ve ölçüleri ortaya koymakta ve varlıklar üzerinde tecelli eden İlâhî isim ve sıfatları meydana çıkarmaktadırlar. Bu bakımdan

ilimlerin Allah'ın isimlerine ayna olduklarını ve herbir ilmin Allah'ın bir ismine dayandığını ve hakikatını o isimden aldığını söyleyebiliriz. Bu hususu Bediüzzaman şöyle izah etmektedir:
"Her bir kemâlin

herbir ilmin

herbir terakkiyatın

herbir fennin bir hakikat-ı âliyyesi [yüce bir hakikatı] var ki

o hakikat bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı [çeşitli tecellileri] ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen

o kemâlât

o san'at kemâlini bulur

hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir.
Meselâ: Hendese [geometri] bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehası [ulaşabileceği en son nokta]

Cenâb-ı Hakk'ın ism-i Adl ve Mukaddir'ine yetişip hendese âyinesinde o ismin hakîmane cilvelerini müşahede etmektir.
Meselâ: Tıb bir fendir. Hem bir san'attır. Onun da nihayeti ve hakikatı

Hakîm-i Mutlak'ın Şâfî ismine dayanıp

eczahane-i kübrâsı olan rûy-i zeminde [yeryüzünde] Rahimâne cilvelerini

edviyelerde [devâlarda] görmekle tıb kemâlâtını bulur

hakikat olur.
Meselâ: Hakikat-ı mevcûdattan bahseden hikmetü'l-Eşyâ

Cenâb-ı Hakk'ın (Celle Celâlühû) ism-i Hakîminin tecelliyat-ı kübrâsını müdebbirâne

mürebbiyâne eşyada

menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme ve ona dayanmakla şu hikmet olabilir. Yoksa

ya hurafâta inkılâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misillû dalâlete [sapıklığa] yol açar.
İşte sana üç misâl! Sair kemâlât ve fünûnu [fenleri] bu üç misâle kıyâs et." (Sözler)
Gerçekten de Bediüzzaman'ın işaret ettiği gibi

ilim ve fenlerin hakikatının İlâhî bir isme istinad ettiği görülmez veya görmezlikten gelinirse

ilmin ya inançsızlğa yol açacağı

veya faydasız birer meşguliyet mahiyeti alacağı

günümüzde pek çok misalleriyle ortaya çıkmıştır.