Kızılbaşlık, Anadolu Aleviliği için en çok kullanılan ve Alevilerce genel anlamıyla benimsenen isimlerden biridir. Bu kelimenin kullanımı on beşinci ve on altıncı asırlara kadar uzanır. Aleviliğe bu adın verilmesi ile ilgili değişik görüşler ileri sürülmektedir:

Birincisi: Hz. Peygamber, Uhud Harbinde Mekkeliler tarafından yaralanınca, akan kanlar başını tamamen kızıla boyar. Adeta bu hatırayı yad etmek isteyen Hz. Ali, iştirak ettiği diğer savaşlarda başına kırmızı bir taç takar. Kızılbaş tabiri de bundan ötürü verilmiş ve kullanıla gelmiştir.(1) Bu rivayetin değişik bir varyantını da diğer bir alevi yazar şöyle dile getirir: “Uhut’ta Hz. Muhammed’in yaralarından akan kanı Ali, başına sürerek yere damlamasını önlemiştir. Ali, Uhut’ta kendisini Peygamber’e siper etmiş, herkes kaçarken, Peygamberi korumuştu. Bu çarpışmada tam 16 yerinden yaralanmış, eli, yüzü kan içinde kalmıştı. Başlığı da kandan kıpkızıl olduğu için Ali’ye “Kızılbaş” denilmiştir.”(2)

İkincisi: Şah İsmail, II. Bayezid ile bir anlaşma yaparak, askerlerini Anadolu’dan Suriye’ye geçirir. Bu askerlerin başlarında kırmızı takkeler bulunmaktadır. Bundan dolayı Şiilere Kızılbaş adı verilirken, Anadolu Alevileri de Kızılbaş adını almışlardır.(3)

Üçüncüsü: Bu görüş de yine Şah İsmail’in askerleri ile ilgilidir. Şah İsmail’in Şii olan askerleri, diğerlerinden farklı olarak başlarında kırmızı bir külah taşımaktadırlar. Onlara izafeten Anadolu Alevilerine de Kızılbaş denilmiştir. (4)

Dördüncüsü: Müslümanlık’tan önce Şamanlık dinine mensup olan ve daha sonra Aleviliği kabul eden Türkmenlerin dini ayinlerini idare eden Şamanlar, başlarına kırmızı bir külah giyerlerdi. Alevi dedeleri de, başlarına kırmızı külah giyerek derneklerini idare ettiklerinden dolayı Sünni Türkler tarafından Anadolu Alevilerine Kızılbaş ismi verilmiştir. Bu nedenle şu dörtlüğü dile getirmişlerdir 5)

Melikoff’a göre, Kızılbaş kelimesinin Osmanlı belgelerinde kötüleyici bir anlam yüklenmiş olmasının sebebi, bu toplumun isyanlara karışmış olmalarıdır.(6)

Sonuç olarak şunu söyleyelim: Her ne kadar bazı kimseler Kızılbaş ismini bir hakaret ifadesi olarak ele alsalar da, bir grup Aleviler bunu bir iftihar vesilesi olarak algılamaktadırlar. Konuyla ilgili Zelyut şöyle der: “Aleviler, Kızılbaş olmaktan utanç ve küçüklük duymazlar. Onlar; karşıt insanların bu sözü hakaret anlamında kullanılmasına kızarlar. Hatta, “Kızılbaşlık gibi unvanımız var” diyerek Kızılbaş olmaları ile övünürler... Aleviler, Kızılbaşlık olayını Hz. Ali’ye bağlarlar.” (7)

Bu dört görüşün dışında iki ayrı görüş daha bulunmaktadır. Bize göre, bu iki görüş diğerlerinden isabetli görülmektedir. Bunlardan biri, kırmızı börk veya başlık giyen Türkmen boyları ile alakalıdır. Türkler arasında başa takılan başlıklara izafeten, urug, boy ve oymak isimlerine rastlanmaktadır. Mesela, siyah başlık (papak, kalpak) giyen bir Türk boyunun adı “Karakalpak” veya “Karapapak” tır. Buhara Mektebine mensup bir sünni tarikatı da “Yeşilbaş” olarak adlandırılmaktadır. Türkiye’de “Karabörk”, “Karabörklü”, Kızılbörklü”, “Akbaşlı” ve “Akbaşlar” isimleri ile pek çok köy bulunmaktadır. (8)

Aşıkpaşaoğlu Tarihi’nde bu hususla ilgili olmak üzere, şu örnek bulunmaktadır: Orhan Gazi, babası Osman Gazi gibi kızıl börk giyiyor ve askerine de giydiriyordu. Kardeşi Alaaddin Paşa, bu konuda kendisine şu öğüdü verir: “Hanım! Senin askerine bir alamet koyalım ki, başka askerlerde olmasın.” Orhan Gazi’nin, “Kardeş! Her ne ki sen dersen ben onu kabul ederim.” demesi üzerine Alaaddin Paşa, “Etraftaki beylerin börkleri kızıldır. Seninki ak olsun.” diyerek teklifte bulunur. Bunun üzerine Orhan Gazi Bilecik’te ak börk işlenmesini emretmiştir. (9)

Kızılbaş isminin menşei ile ilgili olarak bir diğer görüş de şöyledir: Erdebil tekkesi şeyhlerinden Şeyh Haydar (894/1488), on iki dilimli kızıl bir taç giymiş ve kızıl sarık sarmaya başlamış ve derecelerine göre müritlerine de aynı tacı sarıklı veya sarıksız olarak giydirmiştir. Bu nedenle Erdebil Tekkesi mensuplarına “Kızılbaş” adı verilmiştir. (10)
Kaynaklar:
1- Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1964, s. 254.
2- Zelyut, Alevilik., s. 82.
3- Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar., ss. 254.
4- Şapolyo, a.g.e., ss. 255.
5- Şapolyo, a.g.e., ss. 255.
6- İrene Melikoff, “Alevi-Bektaşiliği Tarihi Kökenleri Bektaşi-Kızılbaş (Alevi) Bölünmesi ve Neticeleri”, Tarihi ve Kültürel Boyutlarıyla Türkiye’de Aleviler Bektaşiler Nusayriler, İstanbul 1999, s.23.
7- Zelyut, a.g.e., s. 82.
8- Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Ankara 1990, ss. 81-82; Ethem Ruhi Fığlalı, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Ankara 1989, ss. 9-10; Şapolyo, a.g.e., s. 255.
9- Aşıkpaşaoğlu, Tevarih-i Al-i Osman, Atsız Neşri, İstanbul 1949, s.117.
10- Fığlalı, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, s. 12; Bekir Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyasi Münasebetleri, İstanbul 1993, s. 2; CL. Huart, “Haydar”, İ:A:, İstanbul 1993, V, 387; Abdülbaki Gölpınarlı, “Kızılbaş”, İA, cilt 6, s.789; Sayın Dalkıran, İbn-i Kemal ve Düşünce Tarihimiz, İstanbul 1997, s. 20; Osmanlı Devleti’nde Ehl-i Sünnet’in Şii Akidesine Tenkidleri, İstanbul 2000, s. 9.