Warning: preg_replace(): The /e modifier is deprecated, use preg_replace_callback instead in ..../includes/class_bbcode.php on line 2958
Kârûn
1 den 2´e kadar. Toplam 2 Sayfa bulundu

Konu: Kârûn

  1. #1

    Standart Kârûn



    Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  Eray Yıldız.jpg
Görüntüleme: 34
Büyüklüğü:  55,7 KB (Kilobyte)

    Hakkında çoğu İsrailiyyat kökenli olmak üzere birçok rivâyetler bulunduğu gibi; Tevrat'ın "Sayılar" kitabının 16. bâbında bir kıssası bulunan "Korah"ın da Karun ile aynı kimse olduğu görüşü yaygın bulunmaktadır.[2] Babasının ismi, Yasher'dir.[1] Hz. Mûsâ'nın amcası ya da amcasının oğludur.[3] Önceleri fakir ve güzel huyluydu.[1] Başkalarının yardımlarıyla geçinirdi.[3] Tevrât'ı güzel okurdu. Hz. Mûsâ, buna duâ etti ve simyâ ilmini öğretti.[1]

    Karun, Zenginliği ve hazinelerinin çokluğuyla meşhur olmuştur. Bu serveti, "Kârûn kadar zengin" gibi ifadelerle deyimleşmiştir. Hazeri Musa (as) zamanında yaşamış, servet ve ihtişama kavuştuktan sonra hırs, gurur ve enaniyetinin esiri olmuştur. Mal ve servetini Allah'ın ihsanı olarak değil de kendisinde var olan ilim sayesinde verildiğini iddia etmiştir. Kasas Suresinde, Hz. Musa (as) ile aralarında cereyan eden hadiselere yer verilmiştir. Risale-i Nur'da, küfran-ı nimet olarak sarf ettiği sözlerine yer verilmiştir. Ayrıca, maddiyatı ön planda tutan ve her yola başvurmayı mubah sayan Avrupa medeniyetinin menfi kısmının sebep olduğu iki dünya savaşı ile yerküreyi nasıl yangın yerine çevirdiklerine dikkat çekilmektedir.[4]

    Kurân-ı Kerîm'in ayetlerine bakıldığında Karun'a ilişkin olarak ilk belirlenecek bilgi, onun Hz. Musa'nın kavminde oluşudur. İkinci nokta ise, Firavun ve Haman ile bir ilişkisinin bulunuşu. Ayrıca, büyük zenginliği, kavminin karşısında böbürlenişi, öğütlere kulak vermeyişi, sonunda da Yüce Allah'ın cezalandırması ile-konağıyla birlikte- yerin altına geçirilişi de göze çarpan diğer hususlar olmaktadır. Kıssanın bunlara ek olarak göz önünde bulundurulması gereken başkaca önemli noktaları da vardır ve zaten bu önemli noktalar çerçevesinde yapılacak bir irdeleme iledir ki, kıssanın Yüce Allah'ın kitabında zikrediliş hikmetlerinden bir bölümünden yararlanmak mümkün olacaktır. Bunları şöylece sıralamak mümkündür:

    Hz. Musa'nın kavminden olan Karun, onlara karşı azmış, başına buyruk kimi davranışlar içine girmiştir. Onu bu noktaya getiren elinde tuttuğu zenginliğidir. Buna dayanarak böbürlenmekte, gösterişler yapmaktadır. Ama, bu kadarla da kalmasa gerek ki, kavminden bazı kimselerin uyarısına yol açmaktadır. Anlaşılıyor ki, Karun, elinde bulundurduğu maddî güce dayanarak kimi taleplerde bulunmaktadır. Bu talepler ne olabilir? Sorunun yanıtı bellidir: Kavminden diğer kimseleri de kendisi gibi azmağa, kendisine uymağa çağırmak.

    Üstelik bu çağrının kendisiyle sınırlı bir kişisel çağrı olmadığını da düşünmek gerekecektir. Âyetlerde Karun ile birlikte Firavun ve Haman'ın da anıldığını göz önünde tutmak, başkaca yorumlara da elvermektedir.

    Şöyle düşünülebilir. Firavun'a gönderilen, Haman'a gönderilen Hz. Musa, onlarla birlikte Karun'a da gönderilmiş olduğuna göre, demek ki, bu üçünün azgınlıkta ve bozgun çıkarıcılıkta ortak bir yanı vardır, bir işbirliği içindedirler. Zaten hor ve hakir görülen, arada bir kıyıma uğratılan, tam bir denetim altında tutulan Firavun dönemi Mısır'daki İsrailoğulları'ndan herhangi birinin Firavun ve çevresiyle onların işine gelen bir işbirliği kurmamış olması durumunda böylesine bir zenginliğe kavuşması da mümkün olmayacağına göre, açıktır ki, Karun, kavminin karşısına debdebe ile çıkarak, onları da işbirliğine çekmek için akıllarını çelmeğe uğraşmaktadır.

    Kavminden kimilerinin Karun'a verilen gibisini kendileri için de isteyip, onu büyük bir haz saymaları karşısında, bilgi verilmiş olan kimselerin inanç ve yararlı işe Yüce Allah'ın sevap vereceğini hatırlatarak uyarıda bulunmaları, işte, bu çekişmenin, bu propaganda ve karşı propagandanın ipuçları olarak değerlendirilebilir. Kavim, sabra çağrılmaktadır. Bu işbirlikçilik ve kavmin diğer kimselerini de aynı işbirliğine çağrı, Karun'un içine düştüğü azgınlığın yalnızca bir yüzüdür. Diğer yüzü ise, daha çarpıcı ve ilgi çekicidir. Özellikle de çağdaş düşünceler ve inanışlar bakımından ilginç olan bu olgu, bilgi ve servet ilişkisi bazında gözlemlenmektedir.

    Zenginliği ile böbürlenen Karun'a, kavmi, "Allah'ın sana verdiği şeyde ahiret yurdunu ara" uyarısında bulunur. Karun ise, "Bu servet, ancak, bende olan bir bilimle verilmiştir " der ve kıssanın son âyetinde ise, Yüce Allah'ın dilediğinin rızkını genişleteceği, dilediğinin rızkını ise daraltacağı ölçüsü vurgulanır. Bu üç noktayı bir arada irdelediğimizde yapılabilecek belirlemeler şunlardır:

    Kavmi, Karun'un servetinin Allah vergisi olduğunu hatırlatınca, Karun, bu sözlere karşılık, servetinin kendisinde bulunan bir bilgiden ötürü olduğunu öne sürerek hem Allah vergisini dışlamağa kalkışmış, hem de "servet ve bilgi" arasında bir bağlantı kurmuştur. Bu ifade, bugünkü ekonomizm hastalığına yakalanmış olanların, 'ekonomi dini inananlarının büyük bir hazla tekrarlayıp durdukları cümlelerin aynısıdır. Ve, Yüce Allah, serveti ve imkânı kendisinden bilmeyip de, bilgisinin verimi sayan Karun'u, ondan önce de daha güçlü ve daha çok toplamış olan kimseleri yok ettiğini belirterek, muaheze etmektedir.

    Burada, belirtildiği gibi, çağın, bu çağın hastalığının tanısı gözlenebileceği gibi, 'servet'i kendi bilgi ve becerilerinin verimi sayanlar için bir de azap ve felâket uyarısı bulunmaktadır. Anlaşılıyor ki, Karun'un yerin dibine geçirilmek suretiyle helâkine yol açan azaba uğratılmasının sebeplerinden biri, onun bir işbirlikçi olarak Firavunla dayanışması ve bu doğrultuda azmış olması olduğu gibi, diğeri de Yüce Allah vergisi olan zenginliğini kendindeki bilgiye bağlayarak bir bakıma bilgiyi tanrılaştırmış olmasıdır. Tevrat'ta anılan Korah adlı kimsenin Karun'la aynı kişi olduğu görüşü yaygın olmakla birlikte, Kurân-ı Kerîm ile Tevrat bir arada mütalaa edildiğinde bu kanı geçerliliğini yitirmektedir.

    Kurân-ı Kerîm'in verdiği bilgilerin ışığında olaya bakıldığında, Karun'un İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkışından önce yaşayıp helâk olduğuna kail olmak gerekiyor. Bunun sebebi ikidir: Birincisi, Samiri kıssasında açıkça görüleceği gibi, İsrailoğulları, Mısır'dan çıkışlarından sonraki zamanlarda zenginlik, debdebe ve altına karşı pek ilgi duymamışlar, hatta, Samiri'nin çağrısı üzerine ellerinde bulunan ziynet eşyalarını onun yaktığı ateşe atmışlardır. Bu psikolojiyi yaşayan insanların bir başkasının zenginliği karşısında "bu büyük bir hazdır" imrenmesi içine girdiğini düşünmek mümkün değildir. Ayrıca, çıkış halinde habire konup göçen ve gerçekten de alabildiğine perişanlık içinde günler geçiren bir topluluk içinde ve toplulukla birlikte herhangi bir kimsenin anahtarlarını güçlü bir topluluğun taşıdığı hazinelerini götürmesini varsâymak için de yeterli tutanak yoktur. Yere geçirilen konağa ilişkin ifadelerin bir çadırı anlatmada kullanılamayacağını da göz önünde tutarsak, bu durum daha belirginleşir.

    İkincisi, maddenin başında ilk sıraya alıntıladığımız âyette, "Firavun, Haman ve Karun" sıralaması varken, ikinci sıradaki âyette sıralama "Karun, Firavun ve Haman" şeklindedir. İlkinde peygamberin gönderildiği kimseler sıralanmakta; ikincisinde ise, helâk olanlar. İlkinde küçükten büyüğe bir sıralama varken, ikincisinde bu yoktur. Bu farklılık, Karun'un Firavun'dan önce helâk edildiğini belirleyebileceğimiz bir açıklık getirmektedir. Firavun, İsrailoğulları'nın Mısır çıkışı sırasında helâk olduğuna göre, Karun, demek ki, Mısır'daki dönemde helâk edilmiştir.

    Kurân-ı Kerîm'in yorumlarının bu doğrultuya elverici olmasına karşın, Tevrat, Karun diye kabul edilen Korah'ın helâkinin Mısır'dan çıktıktan sonra olduğunu anlatır. Sayılar kitabının 16. babında hikâye edilen Korah olayında, üstelik, Korah'ın zenginliğinden filan da söz edilmemektedir. Olay, Korah ve avanesinin Hz. Musa'ya kâhinlik için başkaldırısı biçiminde gelişir. Kavmin yanında daha iyi bir konum ve daha geniş yetkiler istenmesi için Korah ve kendisi ile birlikte bulunanlar Hz. Musa'ya karşı çıkmışlar ve bunun sonucunda da o, onun adamları, evinin halkı ve çadırı yerin altına geçirilmiştir. İki olay arasında örtüşen yan, yalnızca, yerin altına geçirilme olmaktadır. Bu ise, diğer farklılıklar göz önünde tutulduğunda Karun ile Korah'ın aynı kişi olduğunu söylemek için yeterli olmayacaktır. Mümkündür ki, yere geçirme suretiyle helâk hem Karun için, hem de Korah için gerçekleşmiş olsun. Zenginliğiyle azan ve çevresini de azdırmak isteyen, bununla da kalmayıp, servet i kendi bilgisine bağlayarak Allah'ın vermiş olduğu gerçeğini dışlayan işbirlikçi Karun ile Hz. Musa karşısında riyaset davasına kalkışan Korah, biri Mısır'dan çıkış öncesi, diğeri Mısır'dan çıkış sonrası, ayrı ayrı, aynı azaba uğratılmış olabilirler.

    Rivâyetlere gelince: Biraz Kurân-ı Kerîm'den, biraz Tevrat'tan alman bilgilere epeyce eklemeler ve yakıştırmalar yapılarak, Karun hakkında çok detaylı bilgiler aktarılmıştır. Bir bölümünün akıl ve mantık kabûl eder yanı bile yoktur. Çoğu da, Tevrat'tan çok Yahudi sözlü anlatımlarına dayanan İsrailiyyat ürünüdür ve bunlarla Tevrat arasında bile büyük çelişkiler bulunmaktadır. Kendi içinde çelişik olan bölümler de cabası.

    Rızkın Allah'tan olduğunu hatırlatan. Zenginliği kendi bilgisinin verimi sayan. Firavunla işbirliği yaparak kendi kavmini sömüren, ezen. Hz. Musa'nın çağrısı karşısında da düzenlediği gösterilerle kavmi kendi yanına çekip işbirlikçisi bulunduğu kimselerin safına katılmağa çağıran. Bütün bunları yapan ekonomi bilgini ve de kavmine karşı Firavun işbirlikçisi bir insanın helâkinin anlatılması yoluyla insanoğlunun helâkini gerektiren durumlardan haber veren Kurân-ı Kerîm'in Karun hakkında anlattığı bilgi bundan ibarettir. Ötesi İsrailiyattır.

  2. #2

    Standart

    Yüce Allah, "Onu ve evini yerin dibine geçirdik, Allahtan başka ona yardım edecek bir topluluk da olmadığı gibi yardım görenlerden de olmadı" buyurmaktadır.

    Kârûn, halkı için bir fitne olmuştur. Fitne olmuş ve sınav tamamlanmıştır.Artık Karun'un rolünün bitme zamanı gelmiştir.

    Mal, Kârûn için bir fitne oldu. Mal ile sınandı ve sınavı kaybetti. Sonucuna müstehak oldu, ceza onu kuşattı ve ve azap kendisini sardı.

    Kârûn, halkına karşı azdı ve kibirlenerek ezdi, onlara karşı zorba ve diktatör kesildi. Böbürlendi ve caka sattı. Halkının karşısına süsü ve ihtişamı içinde çıktı, kasıldı ve şişti, bozuldu ve bozdu ve bütün bu kötülüklerde cinayetin zirvesine ulaştı. Artık bu çirkin cinayetlerin acı meyvelerini devşirme zamanı geldi.

    Allah, öğüt alması için Karun'a süre verdi, ama öğüt almadı. Öğüt verenler öğüt verdiler, onları dinlemedi. Gerçeği bilen ve görenler uyardılar, ama uyarı yarar sağlamadı.

    Kârûn, rabbini unuttu. Allah onu heveslerinin esiri yaptı. Mal ve hazinelerine sığındı, ama fayda etmedi, bütün mal ve saltanatı ona ne yardım etti, ne de Allahın azabından kurtardı. "Onu ve evini yerin dibine geçirdik".

    "Halkının karşısına ihtişamı içinde çıktı" cümlesiyle "Onu ve evini yerin dibine geçirdik" cümlesi arasındaki bağantıyı görüyoruz. îki cümle bağlaç harfi F ile birbirine bağlanmış ve ikinci cümle birinci cümleye bu harfle eklenmiştir. Bu harf sıra ve yakın takip belirtir.

    Bu demektir ki ikinci cümle birinci cümlenin bir bakıma sonucudur.Yani ikinci cümlede belirtilen olayın meydana gelmesinin sebebi, birinci cümlede belirtilen olaydır.

    iki cümlenin birbiriyle bağlantısına bu şekilde işaret ettikten sonra, Karun'un halkının karşısına ihtişam ve debdebe içinde çıkması, gözlerini büyüleyip baştan çıkarması, azaba uğraması, evi ile birlikte yere batırılmasının direkt sebebi olduğunu söyleyebiliriz.

    Öyle anlaşılıyor ki Kârûn bu davranışıyla kötülük, azgınlık, sapıklık, zulüm ve bozgunculukta zirveye ulaşmış, halkının karşısına ihtişamı içinde çıktıktan sonra artık yapacak başka bir kötülük kalmamıştır. Bütün eziyet ve bozguculukları halkına tattırmış ve yaşatmıştır. Artık yapacak başka ne kalmıştır?

    Bu şımarıklık, kibir ve azgınlık sebebiyle Allahın gazabına davetiye çıkarmış, azabına bağrını açmış ve azabın bir an Önce başına inmesine ortam hazırlamıştır.

    Şımarık bütün zenginler bu şekildedir. Kibir ve şımarıklıkları arttıkça, günahları ve azapları da artar. Ahlaksızlık, zulüm, kötülük, böbürlenme ve Aüaha kafa tutmaya daldıkça Allahın azabına davetiye çıkarır ve biran önce başlarına inmesine katkıda bulunurlar.Yüce Allah ne

    güzel buyuruyor:

    "Kafirler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin yararlarına olduğunu sakın sanmasınlar. Biz onlara ancak günahları artması için mühlet veriyoruz. Alçaltıcı azap onlarındır"[232]

    Karun'un halkının karşısına ihtişam ve süsü içinde çıkması, Allah tarafından "kendisinin ve evinin yerin dibine geçirilmesi"yle sonuçlanmıştır. Yerin dibine geçirme ile de Kârûn bitmiş, fitnesi gitmiş, mallan da ortadan kalkmıştır.

    Yer yarılmış ve yutmuş, sarayını ve mallarını yutmuş, hazinelerini yutmuş!

    Kur'an, yerin dibine geçirmenin nasıl olduğunu belirtmemiştir. Bununla ilgili birtakım bilgileri israiliyyat rivayetlerden almamız da doğru değildir. Onun için âyeti bu genelliği ile bırakıyor, öyküyü bu şekliyle aktarıyor ve Kur'anın söylediğinden fazla birşey söylemiyoruz.

    Yerin dibine geçirme ile ilgili olarak tefsîrciler, Hz.Peygamberden, açıklayan ve ayrıntıları gösteren değil, sadece işaret ve değinme ile yetinen sahih bir hadis rivayet etmişlerdir. Buhari, Abdullah Ibn Ömer'den Hz. Peygamberin şöyle dediğini rivayet eder:

    "Bir adam eteğini çekerken yerin dibine geçirildi.Kiyamet gününe kadar içinde yuvarlan maktadır"[233] hadiste sözü edilen kişinin Kârûn olduğunu söylemişlerdir.

    Ibn Hacer, Fethu'1-Bari kitabında hadisi açıklarken şöyle demektedir: " Meani'l-Ahbar'da Kelabazi bunun Kârûn olduğunu söylemiştir. Cevheri de Sıhah'da böyle demiştir. Taberi, Tarih'inde Katade'den şöyle rivayet etmiştir: Anlatıldığına göre Kârûn hergün bir boy yerin dibine geçirilmekte, kiyamet gününe kadar içinde yuvarlanmakta, ama dibine varamamaktadır"[234]

    Dolaylı olarak bundan Kârûn olduğu anlaşılıyor ve bu anlama makul sayılıyorsa da, hadisin onu açıkça belirtmemesi Önemlidir.

    Allah Karun'u yerin dibine geçirdi, malı ona hiç yarar sağlamadı, hazineleri onu koruyamadı ve insanlardan hiçbir kimse ona arka çıkamadı. "Allahın dışında ona hiçbir topluluk yardım etmedi ve yardım görenlerden de olmadı".

    Kârûn gitti, hazineleriyle beraber yerin dibine battı. Sanki hiç yaşamamış, mal mülk sahibi olmamış gibi! Hepsi gitti, ama öyküsü sonra gelenler için bir ders ve ibret olarak kaldı. Karun'a verdiği gibi kendilerine Allahın nimet verdiği kişilere sanki şöyle diyor: Karun'un yaptığı gibi yapmayın ki onun başına inen azap sizin de başınıza inmesin. Karun'un başına geldiği gibi başınıza da azap inerse, size hiçbir şey yarar sağlamaz ve Allahın azabından sizi hiçbir şey kurtaramaz.[235]

    Daha Dün Onun Yerinde Olmak İsteyenler, Gerçeği Gördüler:

    Allah, Karun'u ve mallarını, Israiloğullarından sabreden mümin taraf ile aldanan basit tarafın gözü önünde yerin dibine batırdı. Karun'a aldnamayan sabırlı müminler, herhalde Karun'u ve mallarını yokettiği ve fitnesinden kurtardığı için Allaha şükretmişler ve diğer tarafa daha önce söylediklerini hatırlatmışlardır. Bu mümin insanlar,

    sahip oldukları kural, temel ve prensiplere daha çok sarılmışlar ve Allahın kendilerine bildirdiği bu kurallara daha fazla inanmaya başlamışlardır.

    Ama Karun'a aldanan basit kişilerin yeni tavrını, gördükleri büyüleyici, ürkütücü, hayret ve dehşet veren olay karşısındaki durumlarını Kur'an tesbit etmiştir. Bu basit insanlar, birbirine zıt iki tavır takınmışlar.

    Daha dün ihtişamı içinde karşılarına çıkan Karuna ve mallarına aldanmışlar, onun yerinde olmayı, mallan gibi mallara sahip olmayı arzu etmiş, hazineleri ve serveti sebebiyle onu büyük şans sahibi saymışlardı. Onun için daha dün "Keşke Karun'a verilen şeylerin benzeri bize de verilse. Şüphesiz o çok şanslıdır" demişlerdi.

    Ama Allahın, Karun'u yerin dibine geçirmesinden sonra bugün tavırları değişmiş ve "Kârûn gibi olmadığımız, onun sahip olduğu şeylere sahip olmadığımız için Allaha şükrediyoruz. Onun gibi olsaydık, Allah bizi de yerin dibine geçirirdi.Allah bize iyilik etti de onun gibi olmamışız" dediler.

    Kur'anın onları küçümseyen ifadelerine bakınız: "Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler, "Vay be! demek ki rızkı Allah dilediğine bol, dilediğine az verir, Allah bize iyilik etmeseydi bizi de yerin dibine geçirirdi, demek ki kafirler kurtuluşa eremezler" demeye başladılar"

    Söyledikleri "Vay be!" anlamına gelen sözcüğün anlamı konusunda bilginler ihtilaf etmişler. Ibn Kesir bu konudaki görüşleri tefsirinde şöyle aktarmaktadır:

    1- Bazıları "Yazıklar sana, şunu bil" anlamında "Veyleke l'lem enne" olduğunu söylemiştir. "Veyleke" kelimesinden lam düşmüş, "l'lem" de tahfif için düşürülmüş, böylece "Veyke en" olmuş, sonra iki kelime bitişmiş ve Veykeenne" olmuş.

    2- Başkaları ise, hayret için olan "Vey", bir de sanıyorum, anlamında oian "Keenne" kelimelerinin bitişmesinden meydana geldiğini söylemiştir.

    3- Katade ise, "Elemtera enne" anlamında olduğunu söylemiştir."[236]

    Bu üç görüşe baktığımızda son iki görüşün makbul ve âyetin anlamına, geçtiği öykü ve bağlama uygun olduğunu görürüz. O insanlar Karun'un başına gelenlerden hayret etmiş, dehşet ve infiale kapılmışlardır.

    Bunları görüp etkilendikten sonra Öğüt veren müminleri tasdik etmişler. Allahın rızkı dilediğine bol, dilediğine az verdiğini şimdi anlamışlar. Şimdi Karun'un çok şanslı olmadığını kavramışlar.Malının mahvolmasının sebebi ve başına bela olduğunu şimdi görmüşler. Onun gibi olmamakla kendilerinin çok şanslı olduğunu, ona verdiği kadar vermemekle Allahın kendilerine iyilik ettiğini şimdi anlamışlar. Kârûn gibi zengin olmamanın Allahın bir lutfu ve nimeti olduğunu şimdi anlamışlar.Kafirlerin kurtuluşa eremiyeceklerini şimdi anlamışlar. Bütün bu anlamları ve gerçekleri şimdi anlamışlar. Ama geç anlamışlar.

    Halbuki sabreden müminler çok önceden bunu anlamışlar. Azgın Kârûn fitnesinin başından beri bunu anlamışlar, kavramışlar, inanmışlar ve sabretmişler.

    Şüpehiz tavırda, tutumda, bilgide ve kesin inanmada iki grup eşit değildir. Fitnenin başında ve sıkıntının şiddetli olduğu anda kesin ve emin olan tavır ile, görmek ve yaşamaktan sonra geç oluşan tavır elbette aynı değildir.

    İki bilgi eşit değildir; Hiçbir şüphe ve endişe taşımayan, azgınlık ve zulüm ne kadar çetin olursa olsun sarsılmayan bilgi ile, ancak olay meydana geldikten ve herkesin görüp inandıktan sonra meydana gelen bilgi eşit değildir.

    Karun'a aldanan ve aldanmada onlar gibi olan kişilerde sonradan oluşacak olan bu ikinci bilgi, üstünlük, fazilet , emek ve değer taşımayan bilgidir. Gözü olanlar için artık sabah olmuş, görenler için gerçek ortaya çıkmış ve onu kavramada herkes bir olmuştur. Onun için bunda kimsenin kimseye bir üstünlüğü olmaz.

Benzer Konular

  1. Karun Hazineleri
    By xaeon in forum Tarihi Eserler ve Yerler
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 01-11-2013, 11:08 PM
  2. Karûn
    By RedBuLL in forum KLMN UslanmaM SözlüK
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 01-14-2011, 11:16 PM
  3. Karun'un Hazineleri
    By Che Guevara in forum Dini Hikayeler
    Cevaplar: 1
    Bölüm Listesi: 09-12-2009, 09:39 AM
  4. Limitiniz doldu Bay Karun!
    By ABYSS in forum Eski Uygarlıklar ve Dünya Tarihi
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 01-16-2007, 05:59 PM
  5. Karun'un Hazİnelerİ
    By ABYSS in forum Dini Hikayeler
    Cevaplar: 0
    Bölüm Listesi: 11-16-2006, 10:31 PM

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Beğenilen Sayfayı İşaretleyin

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • Eklenti Ekleyemezsiniz
  • You may not edit your posts
  •  
[Gizlilik Politikası]-[UslanmaM Kuralları]-[UslanmaM İletişim/Contact]