F- Sanat


İslâm tarihinde önemli değişikliklerin başladığı Abbasîler devrinde hilâfet merkezinin Şam'dan Bağdat'a geçmesi, yalnız siyasî bakımdan değil, sanat ve kültür bakımından da büyük değişiklikalere zemin hazırlamıştır. Şam'da İslâm sanatına tesir eden Geç Helenistik-Bizans sanatının yerini Bağdat'ta Sâsânî sanatı almış, Abbâsîler'e iktidara geçmeleri hususunda yardımcı olan Hoarasan Türkleri'nden müteşekkil hassa ordusu da İslâm sanatı içinde Türk saanatı etkilerinin başlamasında ilk kadeameyi oluşturmuştur. Türkler aracılığıyla Uzak Doğu sanatı da İslâm sanatında kendini hissettirmiştir. Böylece Abbasî sanatının mimarî planları ve süsleme motifleri bu çeşitli unsurların özümlenmesiyle şekil bulmuş, yeni malzeme ve tekniklerin uygulanması ile de İslâm sanatının kendine has üslûbu ortaya çıkmıştır. [228]



1- Güzel Sanatlar,

a- Mimari.


Bağdat. Abbasî halifeliğinin yükseliş devrinde Mezopotamya'da muhteşem şehirler kurulmuştur. İkinci halife Man-sûr'un planını bizzat çizerek kurdurduağu Bağdat şehrinden bugüne, geçmişianin parlak devrini hatırlatan hiçbir şey kalmamıştır. Moğol istilâsı sırasında şehrin tamamen harap olması, sonra da üstüne yeni Bağdat'ın inşa edilmesi, ilk Bağdat şehrini efsane diyarı haline getirmiştir. Kaynaklardan öğrenildiğine göre Bağdat, savunmaya çok elverişli olduğu için Eskiçağ'dan beri Mezopoatamya. Anadolu ve İran'da uygulanan

dairevî planda kurulmuş ve etrafı çift surla çevrilmiştir. Yuvarlak kulelerle takviye edilen surların tuğladan örüladüğü, şehrin kuvvetle tahkim edilmiş dört büyük kapısının bulunduğu ve bu kapıların yakınında muhafız kıtaları için binalar yapıldığı bilinmektedir. Şehrin ortasında Kubbetülhadrâ adıyla anılan Halife Mansûr'un sarayı ile bitişiğine inşa ettirdiği cami bulunuyordu. Saray, ortadaki kubbeli mekâna açılan tonoz örtülü dört eyvandan meydana gelmişti ve anlaşıldığına göre planı Horasanlı Ebû Müslim'in Merv'deki Dârülimâre'sinin planına benziyordu. Caminin ise bir avlunun üç tarafını kuşatan çift sıra ahşap sütunlu olduğu, mihrabının da istiridye biçimli nişi ve taş süslemeleriyle Emevî devri mihraplarına benzediği rivayet edilmektedir. Bazı kaynaklara göre cami Hârûnürreşîd zamanında 193'te (809) büyütülmüş ve binaya esaki caminin benzeri yeni bir kısım ilâve edilmiştir: başka bir kaynağa göre ise Mu'tazıd-Billâh zamanında 280 (893) tarihinde, kıble duvarı yıkılarak yeni yaapılan bir kısmın eklenmesiyle büyütülamüştür.

Rakka. Abbasî devrinde kurulan diğer bir şehir de Rakka'dır. Bağdat gibi tam dairevî planlı olmayıp güney tarafı düz, at nalı biçiminde bir plan gösterir. Kerapiç ve tuğladan yapılan dış sur tamaamen yıkılmış, iç surun yuvarlak kulelerale takviye edilmiş bazı kısımları ile Bağadat Kapısı adını taşıyan kapısının bir bölümü bugüne kadar gelmiştir. Kapı tuğladan olup dilimli kemerlerle süsalü, sivri kemerli sathî niş dolgulu bir

arkad sırası taşımaktadır. Bazı kaynakalar bu kapının, Rakka'yi 180'de (796) merkez haline getiren Hârûnürreşîd in zamanına ait olduğunu yazmakta iseler de dış ve iç surların Mansûr tarafından yaptırılmış olması ve eski yolun nehir boyunca buradan geçmesi, bu kapının da Mansûr zamanında yapılmış olduğuanu düşündürmektedir. Şehrin büyük camii kuzeyde yer almakta ve kalıntılaarından kare planlı olduğu, duvarlarının köşelerde ve yanlarda bulunan yuvarlak kulelerle takviye edildiği anlaşılmaktaadır. Mihrap duvarına paralel üç nef ile avluyu üç taraftan çevreleyen ikişer neften oluşan ve bugün çok harap duarumda bulunan cami, 155'te (772) Haalife Mansûr tarafından yaptırılmış ve XIII. yüzyılda Nûreddin Zengî tarafından tamir ettirilmiştir. Rakka'da bulunan ve hangi binaya ait oldukları bilinmeyen bazı alabaster (su mermeri) başlıklar. İslâm sanatındaki yeni üslûp değişikliağini göstermeleri bakımından önemliadir. Bu başlıklardan üç tanesi New York Metropolitan Müzesinde, diğerleri Beralin Müzesi ile İstanbul'da Türk ve İslâm Eserleri Müzesinde bulunmaktadır. Bunaların bazılarında derin kazınmış akantus yaprağı motifleri, çoğunda ise kırık dalalarla birleşmiş çeşitli palmet ve yarım palmet motifleri görülmektedir. Sathî bir kazıma tekniği ile yapılmış olan bu süslemeler, Sâsânî sanatında görülen örnekleri hatırlatmaktadır.

Uhaydir Sarayı (Kasrü'l-Uhaydir). Ab-bâsîler'in inşa ettirdikleri eski Bağdat ve Rakka şehirlerinde bulunan yapılar hakkındaki bilgilerimiz daha çok edebî ve tarihî kaynaklara dayanmaktadır.

Fakat ayakta kalabilen yapılar onların muhteşem mimarîlerini tanıtacak duarumdadır. Bağdat'ın 120 km. güneybaatısında yer alan Uhaydir Sarayı, bu devarin saray mimarîsini tanıtabilecek İlk eserdir. Vâdî-i Ubeyd"de Kerbelâ'nın takriben 48 km. batısında bulunan saaray, 19 m. yüksekliğindeki 175 x 169 m. boyutlarında bir surla çevrilidir. Bu surun her kenarının ortasında, kuvvetle tahkim edilmiş mekânlara sahip kapıalar ve ayrıca köşelerinde yuvarlak, keanarlarında yarım yuvarlak kuleler bualunmaktadır. Bu büyük surun içinde kuzey duvarına bitişik inşa edilen asıl saray binası yer alır. Sarayın doğu. batı ve güney duvarları da yarım yuvarlak kulelerle takviyeli olup sarayın ana kaapısı dış surun kuzey kapısı ile bütünleşamiştir. Saray, Sâsânî saray planlarını hatırlatan bir düzenleme ile, kubbe toanozlu nişlerin çevrelediği büyük bir mearasim avlusu, ona açılan kabul meraasimlerinin yapıldığı büyük tonozlu esas eyvan ve arkasındaki kubbe örtülü kare salon sıralaması içinde inşa edilmiştir. Arkada tonozlu küçük odalar yer alır. Resmî ve özel törenlerin yapıldığı esas kısım, 3.50 m. genişliğinde tonozlu bir koridorla çevrilerek sarayın diğer kısımalarından ayrılmıştır. Saray, bu orta kısamın doğusunda ve batısında yer alan. önleri avlulu ve revaklı, tonoz örtülü çeşitli mekânlarla gelişmekte ve daha sonraki Abbasî yapılarında da görüleacek olan T şeklinde bir plan ortaya koyamaktadır. Giriş kısmının sağında, 24.20 x 15.15 m. boyutlarında ve kuzeyi hariç üç tarafı tek dizi kemerlerle çevrili bir de cami bulunmaktadır. Bu binaların Halife Mansûr'un amcası İsa b. Mûsâ tarafından 161 (778) yılında yaptırılmış olduğu kabul edilmektedir.

Atsan Sarayı (Kasrü'l-Atşân). 25.57 X 24.90 m. ölçülerinde kareye yakın planlı bir yapı olup Uhaydir Sarayı ile Küfe şehrî arasında yer alır. Köşelerinde ve üç kenarının ortasında birer yanm yuavarlak kule ile kuzey tarafında kuvvetle tahkim edilmiş bir kapıya sahip olan yapı bugün çok harap haldedir. Dışarı çıkıntı yapan köşeleri kule şeklinde yuavarlatılmış müstahkem kapısı bir avluaya açılmakta, avlunun doğu tarafında tonozlu üç oda ile köşede mutfak olduağu sanılan küçük bir mekân ve güney tarafında da tonozlu büyük bir eyvan bulunmaktadır. Bina ayrıca, bir ucu yaarım kubbeyle sonuçlanan tonozlu uzun bir mekâna daha sahiptir. Yapıdaki tuğla süslemeler, kemer şekilleri, sathî niş dolguları ve tonoz örtüleri Uhaydir Sarayı1 ndakilere çok benzemektedir. İnşa tarihi bilinmeyen bu yapının da Halife Mansûr'un amcası İsa b. Müsâ tarafından 161 (778) yılında yaptırılmış olduğu sanılmaktadır.

Sâmen-â. Halife Me'mûn, Bizans'a karaşı sefere çıkarken Orta Asya Türklearinden bir ordu kurmuş. Halife Mu'tasım ise hassa ordusunu da Türkler'den teşkil etmişti. Daima güvendiği bu asakerlerle birlikte oturmak isteyen Mu'tasım. 221'de (836) Dicle'nin sol tarafınada, Sâmerrâ adı verilen yeni bir başşeahir kurdu ve Bağdat'ı terkederek buraaya yerleşti. Bugün harabe halinde olan Sâmerrâ'daki eserler, Abbasî devri miamarîsinin ihtişamını aksettirmekte ve Abbasî sanatı hakkında kesin tarihleme imkânı vermektedir. Şehir yetmiş yıl kadar varlığını sürdürmüş ve 883'te haalifelerin tekrar Bağdat'a dönmeleri üzearine eski önemini kaybetmiştir. Saraylaarının yazlık olarak bir süre daha kullaanılmasından sonra kendi haline terke-dilen Sâmerrâ, Hülâgû istilâsı sırasında Moğollar tarafından tamamen tahrip edilmiştir.

Sâmerrâ Ulucamii. Bugüne kadar yaapılmış camilerin en büyüğü olan Sâmerarâ Ulucamii, 240x156 m. boyutlanndadır ve “Ziyade” siyle (dış avlu) birlikte yaklaşık 150.000 mz bir yer kaplamakatadır. Halife Mütevekkil tarafından 848-8S2 yılları arasında inşa ettirilmiştir. Caminin duvarları tuğladan örülmüş, köşelerde birer, doğu ve batı kenarlaarında on ikişer, kuzey ve güney kenaralarında da sekizer olmak üzere kırk dört kule ile takviye edilmiştir. On altı kapısı, yirmi dördü güney duvarının yuakarı kısmında, ikişer tanesi de yan duavarlarda olmak üzere yirmi sekiz penaceresi vardır. Mihrap üstünde pencere yoktur ve güney pencerelerinin her biri cami içindeki bir sahna rastlamaktadır. Bunlar dışardan dikdörtgen aydınlık şeklinde olup içerden dikdörtgen bir çerçeve İçinde kemer ve sütuncelerle aaayin edilmişlerdir. Yanlarda dört, kuazeyde üç sıra revakın çevrelediği avlu çok büyüktür. Yapılan kazılarla caminin içinde, 2.07 x 2.07 m. boyutlarındaki kaideler üzerinde yükselen 464 adet sekiz köşeli paye bulunduğu ve 10 m. yükseklikte olmaları gereken bu payealerin dörder köşesinde birer mermer sütuncenin yer aldığı tesbit edilmiştir.

Tavanın, kemerlerin bağlanmadığı bu payeler üzerine doğrudan oturduğu analaşılmaktadır. Üst kısmı yıkılmış olan dikdörtgen biçimindeki 2.59 m. genişalikte ve 1.75 m. derinlikte olan mihraabın sağında ve solunda pembe meramerden çifte sütunce bulunmaktadır. Kazılar sırasında nişin içinde altın moazaik kalıntılarına rastlanmıştır. Yapının mehriye (spiral, helezon) adı ile tanınan minaresi ayrı bir önem taşımaktadır. Minare, caminin ziyadesi içinde, kuzey duvarının 27.25 m. uzağında ve mihrap mihveri üzerinde yer almaktadır. Her kenarı 33 m. olan 3 m. yüksekliğindeki bir kare kaide üzerinde, spiral biçiminade gittikçe daralarak yükselmekte ve gövde etrafında dolaşan 2.30 m. genişaliğindeki müezzin yolu, kaidenin güney kenarının ortasından başlayıp tepeye kadar beş dönüş yapmaktadır. En teapedeki silindirik kısım, sekiz sivri keamerle süslenmiştir. Minarenin biçiminin eski Mezopotamya zigguratlanndan alındığı kabul edilmektedir. [229]

Hakan Sarayı (el-Cevsaku'1-Hâkânî). Sâmerrâ'da. Halife Mu'tasım tarafından ünlü Türk beyi Artuk Ebü'l-Feth b. Hakan için yaptırılan, fakat çok beğenadiği için kendisi tarafından kullanılan Hakan Sarayı, bu devrin en büyük saaraylarından biridir. Dicle nehrinin sol kenarında, vadiden 17 m. kadar yükaseklikteki bir düzlükte kurulmuş olan sarayın bugüne en sağlam ulaşabilen kısmı. Bâbü'l-âmme denilen mahaldir. Bu yapı. 11.10 m. yüksekliğinde üç sivri kemerli cephesi olan, birbirine paralel beşik tonozlu üç eyvandan meydana gelmiştir. Halifenin kabul merasimlearinde kullanıldığı bilinen orta eyvan daaha geniştir. Bunun sağ ve sol tarafındaki yarım kubbe tonozlu daha küçük eyvanlar muhafızlara ait olup orta eyavanla bağlantılı değildirler ve yalnız arakadaki muhafız askerlerine mahsus mekânlara geçit vazifesi görürler. Orta eyvanın arkasında yer alan 4 m. genişalik ve 7.19 m. yüksekliğindeki bir kapıadan, arka arkaya bir eksen üzerinde sıaralanmış altı odaya geçilir. Bunlardan sonra ortası havuzlu bir odaya, ondan sonra da dikdörtgen şeklinde bir meraasim avlusuna girilir. Bu avludan ise üç kemerli bir girişten geçerek kubbe örtülü olması gereken kare planlı meraasim salonuna varılır. Bu mekâna haçvarî tertiplenmiş üç nefli dört büyük oda açılmakta olup aralarında mermer paanolarla süslü küçük odalar ve halifeye mahsus mescid yer almakta, kuzey taarafında halifenin daireleri, güneyinde ise harem daireleri bulunmaktadır. Bunların ötesinde, 180 m. genişlik ve 350 m. boyunda, İçinden kanallar geçen büyük bir avlu, ondan sonra ise çevgân oyununa mahsus saha ile yazın sıcağınadan korunmak için yapılan büyük ve küçük serdâblar (yeraltı odası) yer alamaktadır. Küçük serdâbda, renkli stuko (alçı kabartma) ile yapılmış çift hörgüçlü deve kervanı ve bir çeşmeden oluşan duvar süslemeleri dikkat çekmektedir; sarayın diğer odaları da stukolarla kapalanmıştır. Harem duvarlarının üst kısamında İse figürlü freskler bulunmuştur. Bu freskler Abbasî devri resim sanatı için çok zengin bir kaynak oluşturmakatadır. Sâsânî sanatından gelen inci dizialeri arasında hayvan ve kuş figürleri ile Geç Helenistik sanattan gelen bereket boynuzu şeklindeki akantus yaprakları arasında oturmuş insan, kuş ve koşan hayvan figürlü kompozisyonlar, kuvvetli Uygur sanatı etkileri taşır. Özellikle iki rakkase resmi bunu bariz biçimde gösatermekte ve Abbasî sanatındaki Türk etkisinin ilk belgesini teşkil etmektedir. Ellerinde içki sürahileri tutan ve başlaarının arkasındaki kâseye kıvrak hareaketlerle içki boşaltan bu bir çift rakkaase figürünün aşağı doğru sarkan saçlaarı, kıvrımlı zülüfleri, dolgun yüzleri, iri badem gözleri, kalın yay biçimli kaşları. küçük ağız ve ince burunları Uygur fresklerindeki tiplerle büyük benzerlik göstermektedir. Elbiselerindeki kıvrımalar, Helenistik üslûba göre çok daha sathîleşmiştir. Sarayın kalıntıları arasınada stuko ve fresklerden başka oymaalarla, boya ve altın yaldızla süslenmiş, altın yaldızlı çivilerle tutturulmuş ahşap kaplama parçalarına, renkli cam mozaiklere ve dört renkli lüster tekniği ile yapılmış çini levha kırıklarına da rastalanmıştır. Hakan Sarayı'nda üzeri tasavirli bazı payeler de bulunmuştur. Maahiyeti pek anlaşılamamış olan bu eseraleri bazı sanat tarihçileri şarap küpü, bazıları da taht salonunun on iki direği olarak tanımlamıştır. Bu sivri dipli payelerden birinin üzerinde uzun sakalalı, elinde asası olan bir insan figürü, bir diğerinde ise sırtında buzağı taşıyan bir figür tasvir edilmiştir. Uygur fresklerinade görülen insan figürlerinin çehre özelliklerini taşıyan ve uygur sanatına bağlı portre geleneğinin Abbasî sanaatında da sürdürüldüğünü gösteren bu figürlerin üzerinde iyi okunamayan bazı yazılar bulunmakta ve bu yazıların çeşitli lakaplar, figürlerin de Türk beyalerinin portreleri olduğu ileri sürülmekatedir.

Sâmerrâ'da pek çok ev kalıntısı da bulunmuş ve çok büyük olan bu evlerde elli kadar odanın bulunduğu görülmüşatür. Genellikle aynı plana göre yapılan bu evlerde giriş büyük bir avluya açılamakta ve avlunun kenarlarından biri üzerinde T şeklinde bir salon bulunamaktadır. Ortada dik bir eyvan ve iki yanında birer odanın yer aldığı bu meakân grupları diğer avlularda da tekraralanmakta ve avluların öteki kenarlarınada daha küçük odalar sıralanmaktadır. Evler tek katlı olup hepsinde hamam ve kanalizasyon tertibatı ile serdâblar bulunmaktadır.

Sâmerrâ yapıları zengin stukolarla süslenmiştir. Daha sonraki devirlerin süsleme sanatında etkili olduğu görüalen bu stukoların teknik ve üslûp özelalikleri, İslâm süsleme sanatında ayrı bir yer tutmaktadır. Mezopotamya'da ve

İran'da genel olarak Sâsânîler tarafınadan kullanılan stuko süsleme tekniği, İslâm sanatında çeşitli yabancı etkilerin kolayca kendini kabul ettirdiği bu deavirde, Özellikle Sâmerrâ yapılarında deağişik üslûplar ortaya koymuştur. Buraadaki kazıları yönetmiş olan Herzfeld, somuttan soyuta giden bir gelişmeyi dikkate alarak bu değişik üslûpları üç gruba ayırmıştır. Zeminin kalabalık moatiflerle doldurulduğu A üslûbu stukolarda derin oyulmuş asma yaprakları görülür. Beş veya üç dilimli asma yaparaklarında bir değişiklik meydana getiarilerek yapraklar üzerine dairevî çizgiler arasında dört delik işlenmiş ve yapraağın sapla birleştiği kısımda yer alması gereken üzüm salkımları yapılmamıştır. Örnekler bütün stilize görünüşlerine rağmen tabiattan tamamen uzaklaşmış değildir. Motifler, içleri Sâsânîler'in inci dizileriyle doldurulmuş kare ve sekizagen gibi geometrik çerçeveler içine alınmıştır. B üslûbunda motifler tabii özelliklerini kaybetmiş olup sap ve yaparaklar görülmez; bazı Uzak Doğuya has sembolik motiflere de rastlanır. Motifaler kare ve sekizgen çerçeveler içine alınmış ve koyu gölgeli zemin derin keasimle oyulmuştur. C üslûbunda ise tekanik değişmiş, derin kesim yerine motifaler eğri kesimle meydana getirilmiştir. Eğri kesim tekniği. Türkler'in koşum takımlarında görülen bir teknik olup İslâm sanatına Türklerle girmiştir. Bu üslûpta duvarlar, motiflerle hiç boş yer kalmayacak şekilde kaplanmıştır. Örnekler tahta kalıplar kullanmak sureatiyle yapılmış ve böylece büyük sahalaarın süratle süslenmesi mümkün olmuşatur. Sâmerrâ stukolarının etkisi Kahire'de Tolunoğlu Camii ile İran'da Nain Camii'nin süslemelerinde görülmektedir.

Ca'feriyye Şehri ve Ebû Dülef Camii. Sâmerrâ Camii'nin yapılmasından birakaç yıl sonra Halife Mütevekkil. Sâmerrâ'nın kuzeyinde kendine yeni bir şehir kurmaya karar verdi ve 859'da başlaayan çalışmalar 861 yılının başlarında sona ererek Ca'feriyye adı verilen yeni şehre taşınıldı. Etrafı kuleli duvarlarla çevrilmiş olan ve geniş bir sahayı kaplaayan Ca'feriyye Sarayı'nın kalıntılarında henüz kazı yapılmamıştır. Kaynaklara göre Halife Mütevekkil. Ca'feriyye Sara-yı'nda dokuz ay üç gün yaşamış ve buarada öldürülmüştür. Aynı yılın sonlarınada yerine geçen Müntasır. derhal Sâmerrâ'ya geri dönmüş ve Ca'feriy-ye'yi yıktırıp işe yarar yapı malzemesini Sâmerrâ'ya taşıttırmıştır. Ebû Dülef Caamii adını taşıyan Ca'feriyye'deki camianin iç kısmı Sâmerrâ Camii'ne göre daaha iyi korunmuş, kerpiçten yapılmış olan dış duvarların ise sadece kuzey keanarda birkaç metrelik küçük bir parçası kalmıştır. Cami kuzeyden güneye 213 m., doğudan batıya 135 m. uzunluğunada olup büyük avlusu revaklarla çevriliadir. Camide mihrap duvarına dik beş kemerli, ortadaki daha geniş on yedi nef bulunmakta ve kemerlerin, bazıları hâlâ ayakta duran 8 m. yüksekliğindeki kalın payelere oturup düz çatıyı taşıdıkaları anlaşılmaktadır. Bu dikine nefler kıble duvarında T biçimi payelerle son bulmakta ve on yedi paye ile bölünen iki nef de orta nefle büyük bir T şekli meydana getirmektedir. Harimin doğu ve batı tarafından ikişer nef avlunun kuzey duvarına kadar uzanmaktadır. Kuzeyde bulunan revaklar üç sıralıdır ve payeleri tuğladan örülmüştür. İhata duvarında, köşelerde birer, doğu ve baatı kenarlarında on birer, kuzeyde sekiz, güneyde tahminen altı olmak üzere toplam kırk kadar yuvarlak kule yer alamaktadır. Caminin doğu ve batı yanlaarında, doğrudan revak kemerlerine açıalan altı, kuzeyinde ise üç kapısı bulunamaktadır. Caminin “Ziyadelerinin de oladuğu katıntılardan anlaşılmaktadır. Kuazey ziyadede, caminin duvarına 9.60 m. mesafede ve mihrap ekseni üzerinde yer alan minare, Sâmerrâ Camii'nin melviyesine benzemektedir. Bir kare kaide üzerine oturan çok harap durumadaki minare, gittikçe İncelerek yükselamekte ve görünüşe göre spiral müezzin yolu üç dönüş yapmaktadır.

Belkuvârâ Sarayı (Kasru Belkuvârâ). Sâmerrâ'nın 6 km. güneyinde bulunan diağer bir büyük Abbasî sarayı da Belkuavârâ Sarayı'dır. Yapımına Halife Müteavekkil zamanında başlanan ve içindeki bir kitabeden oğlu zamanında tamamalandığı anlaşılan sarayın inşa tarihi 240-24S (854-859) olarak kabul edilamektedir. Saray, kenar uzunluğu 1250 m. olan kare planında, köşe ve kenarlaarı kulelerle takviye edilmiş bir duvarla çevrilidir. Güney tarafı Dicle'ye bakan duvarın üç kapısı bulunmaktadır. Dış duvarın kapılarından birbirine dik gelen yollar, sarayın kuzeydoğu duvarındaki tek kapısına varır. Enine dikdörtgen planlı olan saray içerden üç paralel kısama bölünmüştür. Orta kısım esas mearasim kısmıdır. Bu kısım, birbiri ardına sıralanmış olan âbidevî bir kapı ile merasim avlusu, büyük eyvan ve haçvarî planlı taht odasını ihtiva etmektedir. Taht odası üçüncü bir avluyla oda ve salonlara açılmakta, böylece mekânlar nehre kadar uzanmaktadır. Kalıntılaradan, odaların alçı kabartmalar, renkli freskler, altın yaldız ve çeşitli renkte mozaiklerle süslü oldukları anlaşılmakatadır. Sarayın, ortasında havuz bulunan bir de büyük bahçesi vardır.

Kasrü'1-Aşık. el-Cezîre yaylasında Dicale nehrinin batı tarafına kurulmuş bir saray olan Kasrü'l-Âşıkın 878-882 yıllaarı arasında yapıldığı sanılmaktadır. Haalife Mu'aaa zamanında Ali b. Yahya b. Ebû Mansûr adlı bir mimar tarafından, nehirden 20 m. kadar yükseklikte kısamen tabii kayalar, kısmen de tonozlu temeller üzerine kurulmuştur. Bugün harabe halinde olan yapı, kuzeyden güneye 139 m., doğudan batıya 93 m. uzunluğunda duvarlarla çevrili bir dikdörtgen şeklindedir. Dört köşesi ile güney kenarında dört, batı ve doğu keanarlarında altışar, kuzey kenarında da iki kulesi olduğu anlaşılmaktadır. Kuvavetle tahkim edilmiş olan âbidevî giriş kapısı, kuzey duvarının ortasında yer alamaktadır. Taşlaştırılmış kil ve kuvars kumu karışımı ile tuğladan inşa edilen saray, orta eksen üzerinde arka arkaya sıralanmış büyük merasim salonu, taht odası ve T biçimi avluların etrafına yeraleştirilmiş küçük odalardan meydana gelmiştir.

Kubbetü's-Süleybiyye İslâm sanatınada bilinen ilk türbe Kubbetü's-Süleybiy-ye'dir. Dicle nehrinin batısında, Kasrü'l-Âşık'ın güneyindeki bir tepe üzerine inşa edilmiştir. Sekizgen bir yapı olup halen çok harap durumdadır. Mevcut dört kapı kalıntısından, her duvarda bir tane olmak üzere sekiz kapısı bulunduağu anlaşılan binanın içinde, 2.62 m. geanişliğinde bir dehlizle dış duvarlardan ayrılan yine sekizgen planlı bir iç yapı yer almaktadır. Kubbe örtülü olduğunu belli eden bu sekizgen iç yapının ortası kare biçimindedir ve sekizgene geçiş tromplarla sağlanmıştır; dehlize açılan haçvarî sıralanmış dört kapısı vardır. Bütün yapı, Kasrü'l-Âşık'ta da kullanılamış olan taşlaştırılmış kil ve kuvars kaarışımı tuğlalardan inşa edilmiştir. Kayanaklardan. Halife Müstansır'ın 862'deki ölümü üzerine. Yunan asıllı annesinin Kasrü's-Savâmi' yakınında onun için bir türbe inşa ettirdiği, böylece mezarı bilianen ilk Abbasî” halifesinin Müstansır oladuğu ve daha sonra Mu'aaa ile Mühtedi’nin de aynı yere gömüldükleri öğreanilmektedir. Burada kazı yapan Herz-feld, üç müslüman mezarı bulmuş ve bu bilgilerin ışığı altında Kubbetü's-Süleybiyye'nin Müstansır için yapılan türbe olduğunu ortaya çıkarmıştır. Yaapı sadece bugün mevcut en eski müsalüman türbesi olarak değil, İslâm miamarîsinin ilk türbesi olarak da büyük önem taşımaktadır.[230]