PASTEUR' DEN 400 SENE ÖNCE

MİKROBU BULAN İSLAM ALİMİ

AKŞEMSEDDİN



Asıl adı, Şeyh Mehmed Şemseddin Bin Hamza'dır. Göynük'lü olarak şöhret buldu. Şeyh Şehabüddir Sühreverdi soyundan gelmektedir.



İlk öğrenimini Amasya'da yaptı. Daha sonra Şam’da ilim tahsil etti. Kendini tamamen İlme verdi. Son derece zeki ve kabiliyetliydi. Kendini yetiştirdi. Müderris (profesör) oldu. Birçok talebe yetiştirdi. Büyük bir hürmet ve itibar gördü.



Bu arada içini merak sardı, tasvvaufa yöneldi. Bayram-ı Veli'ye talebe olmak üzere Ankara'ya gitti. O’nun çarşı pazarda dolaştığı' nı küçük işlerle meşgul olduğunu görerek talebe olmaktan vazgeçti. Daha sonra Halep'e yöneldi. Orada yaşamakta olan Şeyh Zeynüddin adındaki ünlü veliye intisap edecekti. Fakat o gece gördüğü bir rüya üzerine Ankara'ya geri döndü ve Hacı Bayram Veli'ye mürid oldu.



Kısa bir süre Beypazar'ı ve İskilip'te oturdu. Daha sonra Göynük'te ders vermeye başladı. Hacı Bayram Veli'nin tavsiyesiyle İkinci Sultan Murad onu Fatih'e lala olarak getirtti. Böylece Fatih'in de hocası oldu.

"İstanbul'un fethini bu çocukla bu adam görecektir."



Sultan Murad bir gün Hacı Bayram Veli'yi ziyarete geldi. Yanında oğlu Mehmed (geleceğin Fatih'i) de vardı. Henüz dört yaşındaydı. Veli'nin elini öptü.Sohbet sırasında Sultan İkinci Murad:



Efendim! Allah'ın izni, erenlerin himmetiyle İstanbul'u almak, İslam nuruyla aydınlatmak istiyorum. Kiliseleri camiye çevirip çan sesleri yerine ezan seslerini çınlatmak emelindeyim. Dua buyurun da Allah muvaffak etsin.



Hacı Bayram Veli padişaha şu cevabı verdi:



-Allah ömrünüzü ve devletinizi uzun etsin. Amma İstanbul'un alındığını ne sen göreceksin, ne de ben. Daha sonra da Akşemsed-din' le küçük Mehmed'i göstererek :



-Bu çocukla bu adam görürler,dedi.



Veli'nin dediği, 1453 yılında gerçekleşti. Zamanın Padişahı İstanbul'u fethetmek için yola çıktı. Yanında Anadolu evliyaları da vardır. Akşemseddin de bunlar arasındaydı. Kuşatma başladı. Ama aradan günler geçtiği halde, şehri alamıyordu. Sultan Mehmet, veziri Ahmed Paşa’yı Akşemseddin'e gönderdi. Duasını istedi. Feth'in gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini sordurdu. Akşemseddin Topkapı tarafını göstererek, askerimizin İstanbul'a oradan gireceğini söyledi. Padişah buna çok sevindi. Var gücüyle surlara hücuma kalktı. Yinede başaramadı. Tekrar Akşemseddin'e haber gönderdi. Bu defa Akşemseddin kesin kerametini şu şekilde gösterdi:



Mayıs'ın 29'unda sabahleyin hücum yapılırsa Allah'ın yardımıyla İstanbul fethedilecektir. O gün askerler abdest aldı, günahlarına tevbe ve Allah'a dua ettiler. Tekbir sesleriyle hücuma geçildi. Ve İstanbul, Akşemseddin'in haber verdiği gibi feth olundu. Yine haber verdiği gibi Topkapı'dan şehre girildi. Fatih sevincinden yerinde duramuyordu. Yanındakilere:



Sanmayın ki, sevincim, sadece İstanbul'u feth içindir. Ben Akşemseddin gibi aziz birinin yanımda bulunmasına seviniyorum, diyordu. Fetih ordusu İstanbul'a giriyordu. Padişah ak atına binmişti. Çok sevdiği hocası da Akşemseddin de yanındaydı. Yerli halk yolları doldurmuştu. Fatih Sultan Mehmet çok genç olduğu için herkes Akşemseddin'i padişah sanıyordu. Ona buket buket çiçek veriyorlardı. Akşemseddin genç padişahı göstererek :



Sultan Mehmed ben değilim, odur, dedi. Padişah da:

Gidiniz, yine ona gidiniz. Sultan Mehmed benim, ama o benim hocamdır. Şehrin Manevi Fatihi’dir. Bir müddet sonra Akşemseddin bir kerametle büyük sahabi Ebü Eyyüb-il Ensari' nin kabrini buldu.Oraya bir türbe ve cami yapıldi.Bugün Eyüp cami adıyla anılır.



İlmi kişiliği:

Akşemseddin dini ve tıbbi ilimlerde geniş bilgiye sahipti.Bilhassa tıp hakkında bilgisi sonsuzdu.Yaşadığı çağda onunla yarışabilecek kimse yoktu.Hastalıkların teşhisini yanılmadan hemen koyar, ilacınıda bizzat kendisi hazırlardı. Şu hadise,onun bu konuda ne büyük bir uzman olduğunu anlatmaya yeter:



Bir gün vezir Halil Paşa'nın oğlu hastalanmıştı. Devrin ünlü doktorlarının hepsi çağrıldı. Tedavi etmeye çalıştılar. Kendilerine göre bir kısım ilaçlar hazırladılar. Akşemseddin de davet edildi. İçeriye girince saygıyla karşılandı. Akşemseddin'in ilk işi, doktorların nasıl bir teşhis koyduklarını ve ne gibi ilaçlar hazırladıklarını sormak oldu.



Hastaya bir de kendisi baktı.İyiden iyiye muayene etti.Teşhisi yanlış buldu.Verilen ilaçlar kullanılmamalıydı. Hekimler buna itiraz ettilerse de, Akşemseddin hepsini susturdu. Kendisi bir ilaç hazırladı. Çocuğa içirdi. Çok geçmeden çoçuk iyileşti. Doktorlar şaşırıp kaldılar.



İşte Akşemseddin doktorlukta bu derece bilgiliydi. Bitkiler üzerinde geniş araştırmalar yapmıştı. Hangi bitkinin hangi hastalığa iyi geldiğini çok iyi bilirdi. Bitkilerden yaptığı ilaçlar birer harikaydı. Bu hususta öylesine uzmanlaştı ki bitkiyi görür görmez hangi hastalığın ilacı olabileceğini hemen kestirirdi. Şöyle bir şey anlatılır: Akşemseddin bir ilaç yapmak için dağlardan bitki toplarken, bitkiler dile gelir, "Ben şu hastalığa iyi gelirim" derlermiş. Akşemseddin’in keramet sahibi, Allah'ın sevgili bir kulu olduğunu düşünürsek, bunun hiçte mübala olmadığını kolaylıkla anlarız.



Akşemseddin, bedeni hastalıkların olduğu kadar ruhi hastalıklarında usta hekimiydi. O’na "Tabibi ervah-Ruhların doktoru" derlerdi. Devrinde hastaların sığınağı oldu. Hastaları sür'atle sağlığa kavuşturmakla tanındı. Bu konuda ki hüneri dillere destan oldu.



Akşemseddin'in en büyük keşfi:

Akşemseddin, bilhassa, bulaşıcı hastalıklarla ilgilendi. Çünkü o zamanlarda salgın hastalıklar binlerce kişinin ölümüne sebep oluyordu. Bu insanları ölüme terketmek uygun olmazdı. Rasulullah'ın ifadesi ile "Her derdin devası vardı".



Bu bulunabilir, hastalığın hangi yollarla bulaştığı tespit edilir ona göre tedavi edilebilirdi. Akşemseddin bu konuda inceden inceye araştırmalar yaptı. Sonun da "Maddet-ül Hayat" adlı tıp kitabında belirttiği şu neticeye vardı:



"Hastalıkların insanlar da teker teker ortaya çıktığını sanmak hatalıdır. Hastalık insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülmeyecek kadar küçük, lakin canlı tohumlar vasıtasıyla olur." Böylece Akşemseddin, mikrobun tarifini yapmış, her türlü hastalığı, gözle görülmeyecek kadar küçük canlıların yaptığını dünya da ilk defa keşfetmiş oluyordu. Üstelik mikroskop henüz icat edilmemişti. Fransız kimyacısı ve biyoloji bilgini Pasteur, ondan 400 yıl sonra, deneyler le aynı, sonucu alacak ve bize mikrobu ilk bulan kişi gösterilecekti. Bu büyük yanlış nihayet düzeltildi ve mikrobu ilk bulan bilgin olarak Akşemseddin, İlim tarihine geçti..



Kanserle de İlgilendi

Akşemseddin kanserle de ilgilendi,bu konuda derin araştırmalar yaptı. O devirler de bu hastalığa "seretan" deniliyordu. O bu konuda da enteresan tesbitlerde bulundu.



Eserleri:

1. Maddet-ül Hayat (Hayatın Maddesi)

2. Kitab-ül Tıp,

Her ikiside Türkçe'dir ve tıptan bahsetmektedir.

Ve her ikiside Feyzullah Efendi Kütüphanesinde bulunmaktadır.

3. Hall-i Müşkilat (Müşküllerin Halli)

4. Risalet-ün Nuriye (Nur Risalesi)

5. Makamat-ı Evliya (Velilerin Makamı)

6. Risaletü zikrillah (Allah'ı Zikretme Risalesi)

7. Telhis-i Metain (Metinlerin Özeti)

8. Def-i Metain (Metinlerin Savunması)

9. Risale-i Şerh-i Hacı Bayram Veli. (Hacı Bayram Veliy’i Anlatan Risale)

Bu eserler ise dini mahiyette olup Arapça olarak kaleme alınmıştır.