İslâm’dan önceki Araplar’ın dinleri hakkındaki bilgiler, esas itibariyle Kuzey ve Güney Arabistan kitabeleri ile arkeolojik verilere dayanmaktadır. Ancak bu belgelerde yer alan malzemeler; inanç esasları, ibadet ve dua gibi temel dinî konularda izahlar getirmekten ziyade, Tanrı ve put adları konusunda bilgi vermektedirler. İslâm öncesi Arapların dinleri hakkında, kitabeler ve arkeolojik eserlerin yanı sıra Asur, İbrani, Yunan ve Latin kaynakları ile İslâm öncesi Arap toplumu hakkında doğrudan malumat sunan Câhiliye şiiri ve atasözlerinden de istifade etmek mümkündür. Bu çeşitli ve kısıtlı kaynaklar dışında, özellikle İslâm’ın doğuşunun hemen öncesinde ve İslâm’ın doğduğu ilk dönemdeki müşrik Arapların dinleri hakkında, Kur’ân-ı Kerim başta olmak üzere tefsir, hadis, siyer ve tarih sahasında yazılmış eserlerde de oldukça güvenilir ve ayrıntılı bilgilere rastlanmaktadır.
Putperestlik


İslâm’dan önceki Araplar arasında her ne kadar Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecûsîlik, Sâbîlik ve Hanîflik gibi farklı dinî inanışlara rastlansa da, en yaygın dinî inanç hiç şüphe yok ki, putperestliktir. Özellikle bedevîlerin itikat esasını oluşturan bu inanç, Sâmîlere has inanışın en eski ve iptidaî şeklini temsil eder. Esasında putperestliğin Araplara girişinin sonradan gerçekleştiği, Arapların başlangıçta yaratıcının varlığını inkâr etmedikleri, ancak zaman içinde heybetinden ürktükleri Tanrıya yalnızca aracılarla ulaşabileceklerini düşünerek putlar edindikleri, dolayısıyla putperestliğin Araplara girişinin yabancı kaynaklı olduğu yönünde görüşler ileri sürülmüştür. Bu iddia, Mekke halkının esasında Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşâ etmesiyle tevhid inancı ile tanıştığı; ancak İbrahim ve oğlu İsmâil neslinin, zaman içinde ihtiyaçlarına cevap veremeyen Mekke şehrinden ayrılırken yanlarında Kâbe’den kopardıkları küçük taş parçalarını da götürdükleri ve gittikleri yerlerde kutsal kabul ettikleri bu taşlara tazim göstererek bu inançtan bir uzaklaşma yaşadıkları tezi üzerine dayandırılmıştır.
Taşlara gösterilen bu tazimin tapınma şeklini alışı, Mekke ve Kâbe’nin Huzâa kabilesinin hâkimiyeti altına girdiği milâdî üçüncü asra tekabül etmektedir. Rivayete göre, bu kabilenin liderlerinden Amr b. Luhay, ticaret amacıyla gittiği Şam’dan aldığı Hübel adlı putu Mekke’ye getirerek Kâbe’nin avlusuna dikmiş ve halkı buna tapınmaya davet etmiştir. Yarımadaya bu şekilde giren putatapıcılık zaman içinde yaygınlaşmış ve çok geçmeden de yarımada halkının hâkim inancı haline gelmiştir. Kâbe’ye getirilen put sayısı zamanla büyük artış göstermiş; öyle ki her kabilenin, hatta her ailenin kendisine ait bir putu olmuştur. İslâm’ın bölgede ortaya çıktığı dönemde Kâbe’deki put sayısının 360’a ulaştığı bilinmektedir. Bunlar içinde en meşhurları Hübel, İsaf ve Nâile, Ved ve Hicaz’da “Allah’ın kızları” sayılan üç ilahe Lât, Menât ve Uzzâ’dır. Bunlardan Mekke’ye getirilen ilk put olma özelliği taşıyan ve Mekke’nin en itibar gören putu sayılan Hübel, insan suretinde olup, kırmızı akikten yapılmıştı. Arap kabilelerinin tümü tarafından ilah kabul edilen bu putun Suriye’den getirilişi sırasında eli kırılmış; bunun üzerine Kureyş müşrikleri tarafından altın bir el takılmıştır. Safâ’daki Îsâf ile Merve’deki Nâile ise, Kâbe’de zina yapan iki insanı temsil ediyordu. Ved, Huzaa kabilesinin putu olup, iri cüsseli bir erkek heykeldi. Arapların en eski mabutlarından olan ve güneşi temsil ettiğine inanılan bir tanrıça sayılan Lât, kalıntılarda bazen güneşin bir parçası, bazen çıplak bir kadın, bazen de bir at olarak tasvir edilmiştir. Hicaz’ın yanı sıra Irak, Şam, Nabat ve Safâ gibi bölgelerde de tapınılan Uzzâ ise, Kureyş’in en büyük putlarındandı. Kureyş’in yanı sıra başka pek çok kabilenin daha takdis ettiği deniz kıyısında bir tapınağı bulunan kader tanrıçası Menât’a gelince, özellikle Hicâz bölgesinin en ilgi çeken tanrıçalarından biri olarak kabul ediliyordu. Kâbe’nin çevresindeki putların sayısı ve onlara atfedilen önem kabileden kabileye değişmekle birlikte, söz konusu putların bütün kabileler nezdinde belli bir saygınlığı vardı.
Câhiliye Arapları her ne kadar esas itibariyle putlara tapsalar da, yaratıcı tanrıyı ifade etmek üzere “Allah” diye çağrılan üstün bir Tanrının varlığını da kabul ediyorlardı. Nitekim bölgede Hz. İbrahim peygamberin dini olan Hanifliği benimsemiş kimselerin bulunması, tevhid inancının Arap yarımadası için yabancı olmadığının delili kabul edilmiştir. Milattan sonraki yıllarda özellikle Güney Arabistan’da var olduğu bilinen ve muhtemelen ticaret yoluyla Mekke’ye de taşınmış olan bu inancın, Câhiliye şiirinde de yer alması dikkat çekicidir. Zira Câhiliye şiirinde geçen ve Allah’ı ifade etmek üzere kullanılan “rahman” kelimesinin Câhiliye döneminde çoğulunun bulunmaması, bu kelimenin bir tek tanrıyı ifade ettiği şeklinde yorumlanmıştır.
Kur’ân-ı Kerim’in de işaret ettiği üzere (ez-Zümer, 39/3) Müşrik Araplar putlara, yalnızca kendilerini Allah’a yaklaştırmaları amacıyla tapıyorlardı. Öyle ki onlar, yeryüzünü sulayıp ekinleri yetiştiren, sürüleri çoğaltıp insanın emrine veren Allah’ın “her şeyin yaratıcısı”, “yeryüzünün rabbi”, “göklerin ve yerin sahibi” olduğunu biliyorlar ve sıkıntılı zamanlarında O’na yalvarıyor, en büyük yeminlerini O’nun adına ediyorlardı. Hatta ürünlerinin bir kısmını dahi O’nun adına ayırıyorlardı. Tehlike anında dua ediyorlar; ancak tehlikeden kurtulunca O’nun varlığını unutuyorlardı. Putlara kurban kesiyorlar; ama aynı zamanda Allah'a ibadet ediyorlardı. Bütün bunlar, Câhiliye Araplarında Allah inancının oldukça muğlâk olduğunu ve bir inanç bunalım ve kargaşasının yaşandığını göstermektedir. Her ne kadar bilinç düzeyinde aracı olarak görülseler de günlük yaşam içinde putlar hayatın bütün alanlarını kuşatmış ve hâkim inanç alanı oluşturmuş durumdaydı.
Câhiliye Araplarının putlar için kullandığı en yaygın ve şümullü ifadeler, sanem ve vesen kelimeleriydi. “Heykel”in karşılığı olarak kullanılan sanem, “Allah’tan başka tapılan şey” anlamına gelmekteyken, “Dikili taş” anlamına gelen “Nasb”ın daha ziyade taştan yapılmış mabutlar için kullanıldığı sanılmaktadır.
Putperestliğin tabii sonucu olarak Câhiliye dönemi Arabistan’ında bir put veya tapınak edinmek oldukça önemliydi. Hemen her evde tapınılacak bir putun yer aldığı Câhiliye Arabistan’ında, ayrıca Kâbe veya tapınak önlerine de taş dikilirdi. İbadetlerin toplu olarak yapıldığı yerler, çok sayıda putun yer aldığı tapınaklar olup, ibadetler tavaf eder gibi taşın çevresini dolaşmak suretiyle gerçekleştirilirdi. Göçebelerin tapınak ihtiyacını karşılamak için de konaklanılan yerlerde kurulan çadırlardan biri tahsis edilirdi. Araplar nezdinde büyük saygınlığı olan bu tapınaklar çoğunlukla “beyt” adıyla anılsa da, küp şeklinde olanlarına “kâbe” denmekteydi. Yemen’in San’a bölgesindeki Riyâm tapınağı, Câhiliye döneminin en tanınmış tapınakları arasında yer almaktaydı.
Câhiliye dönemi Arap inanışında ibadetlerin başlıca gayesi, dünyevî bir takım hedeflere ulaşmak olup, ibadet biçimi put evlerinde yapılan dua, secde ve tavafın yanı sıra kurban kesmek ve sadaka vermek şeklinde gerçekleştirilirdi. Genellikle sağlık, zenginlik, zafer ve evlat sahibi olma gibi isteklerin dile getirildiği duaların kabulü için, putlardan yardım ve şefaat talep edilirdi. Hayatın ana gayesini, dünya zevklerinden olabildiğince istifade etmek üzerine temellendirmiş olan Câhiliye inanışında ahiret inancı yer almasa da, bunun da Allah inancı gibi muğlâk olduğunu görürüz. Zira ölünün yiyecek ve giyecek gibi ihtiyaç maddeleriyle mezara konması, keza mezarın başına aç-susuz bırakılarak ölüme terk edilen ve ölüye mahşere giderken bineklik yapacağına inanılan bir hayvanın bırakılması, bilinçaltında ölüm sonrasında ikinci bir hayatın var olduğuna dair bir telakkinin yattığını gösterir.
Câhiliye dönemi Arap dini inanışının ana mahalli, hiç şüphe yok ki Kâbe ve çevresidir. Nitekim hac ibadetinin, Câhiliye döneminin en yaygın ve düzenli ibadet şekli olduğu bilinmektedir. Savaşın yasak olduğu ve kabileler arası çatışmanın sona erdirildiği hac mevsiminde, her kabile Kâbe’yi tavaf eder; tavaf sırasında kendi putları önüne geldiklerinde de saygıyla eğilip dua eder ve telbiye getirirlerdi. Günahlardan arınmayı sembolize etmek üzere tavaf, umumiyetle çıplak olarak gerçekleştirilirdi. Bir bayram coşkusu içinde algılanan haccın esasını tavaf teşkil etse de, hac ibadeti, Kâbe dışındaki putların yer aldığı bölgedeki diğer tapınakların da ziyaretini kapsardı. Tanrının varlığının izini taşıdığına inanılan ve bu nedenle kutsal sayılan tapınaklar dâhilinde hiçbir canlı varlık yok edilemezdi. Bu bakımdan bu gibi mekânlar, kabile taassubunun hışmına uğramış ve can güvenliğinden endişe edenler için ideal bir sığınaktı. Söz konusu tapınaklardaki Tanrılara muhtelif armağanlar ve güzel kokular sunan, adaklar adayıp hayvanlar kurban eden Câhiliye Araplarının, Yahudi ve Hıristiyanlar gibi oruç tuttukları, keza çocuklarını sünnet ettirdikleri bilinmektedir. Gusül ve ölülerin yıkanıp kefenlenmesi gibi uygulamaların da var olduğu bilinse de, yaygınlık dereceleri hakkında net bir kanaat yoktur.
Önemli işlerinin halli konusunda putlardan yardım dileyen, onlar önünde çektikleri fal okları ile problemlerine çözüm arayan ve bütün bunları dinî bir vecibe haline getiren Müşrik Araplar, kuşların uçuşuna, ya da hayvanların yönüne bakarak kehanette bulunurlar; nazardan korunmak için de muska ve tılsımlara başvururlardı. Eşyalarının yanı sıra çanak çömlekle gömülen ölüleri için de adakta bulunurlar; mezarlarına da heykel veya taşlar dikerlerdi.
Haniflik

İslâm’ın ortaya çıkmasından hemen önce hem Kureyş putperestliğine karşı gösterdikleri dirençle, hem de kitap ehli Hristiyanlık ve Yahudiliğe karşı koydukları mesafeli tutumla dikkatleri üzerlerine çekmiş olan Hanifler, tevhid inancının bütün yarımada boyunca yayılmasında ve İslâm’ın ortaya çıkmasında hazırlayıcı bir rol oynamışlardır. Sayılarının azlığına ve zühdü temsil eden münzevi ve münferit yaşamlarına rağmen, hem sürdükleri sade hayat biçimiyle, hem de soy, bilgi ve kültür bakımından temsil ettikleri değerlerle, Câhiliye döneminin öne çıkan unsurları olmayı başarmışlardır. Kur’ân’ın da övgüyle andığı (el-Hac, 22/30-1) bu zümre, tevhid esasına dayandığını söyledikleri Hz. İbrahim dininin muhtelif coğrafyalara taşınmasında önemli rol oynamıştır.
Yahudilik


İslâm öncesi Arap toplumu içinde kitabî iki dinden biri olan Yahudiliğin Yemen ve Yesrib bölgeleri dışında fazla bir müntesip bulmadığı görülmektedir. Söz konusu bölgelerin Yahudilikle tanışması, bir yandan M.Ö. VI. yüzyılda Kudüs’ün işgal edilmesi, diğer yandan da Roma’nın Suriye ve Filistin bölgelerinde sıkı takibat yapması sonucunda Hicaz'ın bu bölgelerden gelen Yahudilerin göç alanı haline gelmesi sırasında gerçekleşmiştir. Daha ziyade Medine, Hayber, Fedek, Teyma ve Vâdiülkurâ gibi bölgelere yerleşen söz konusu Yahudilerle milâdi II. veya III. yüzyılda aynı bölgeye göç eden Yemen asıllı Evs ve Hazrec kabileleri arasında yaşanan gerginlik, Yahudiliğin bu bölge Arapları üzerinde kayda değer bir etki bırakmasını önlemiştir. Her ne kadar gerek bölgede faaliyet gösteren Yahudi tüccarın etkisiyle, gerekse Yemen'in Himyerî hükümdarı Zû Nüvâs'ın Yahudi olmasıyla Yahudilik, Arap yarımadasının güney batısında genişleme imkânı bulmuşsa da, bu dinin milli bir din kabul edilmesi, Yahudilerin kendilerini diğer din mensuplarından üstün görmeleri, Yahudi ahkâmının bedevi yaşam tarzına uygun olmaması gibi nedenlerle bu din Araplar üzerinde fazla rağbet görmemiştir.
Hristiyanlık


Yahudiliğin İslâm öncesindeki Arap toplumu üzerinde bu nedenlerle sınırlı bir etki yaptığından bahsederken, Hıristiyanlığın çok daha etkin bir rol oynadığını söyleyebiliriz. Hıristiyanlığın Arap yarımadasına girişi, milâdi IV. asırdan itibaren kuzeyde Suriye, güneyde ise Habeşistan yoluyla gerçekleşmiştir. Suriye bölgesinden gelen Hıristiyanlar, doğu kiliseleri arasındaki mezhep ihtilafları nedeniyle Bizans topraklarında barınamayan muhalif gruplardan oluşmaktaydı. Bunlar, başlangıçta Kuzey Arabistan'daki Gassânî ve Hire Arapları arasında etkili olmuşlarsa da zamanla birçok Arap kabilesinin daha Hıristiyanlaşmasına yol açmışlardır.
Güney Arabistan'da Hıristiyanlığın yayılması ise daha ziyade Habeşliler eliyle gerçekleşmiştir. Necran'ı bu dinin Arabistan topraklarındaki önemli merkezlerinden biri yapmaya çalışan Habeşliler dışında, Sâsânîler karşısında bölgede üstünlük kurmak isteyen Roma İmparatorluğu'nun verdiği desteğin de Hıristiyanlığın gelişmesinde etkili olduğunu belirtmek gerekir. Özellikle Himyerî Kralı Zû Nüvâs'ın Yahudiliği seçmesiyle başlayan bölgenin Yahudileştirilmesi sürecinde, Hıristiyanlık Güney Arabistan'da büyük güç kaybına uğramışsa da, gerek Bizans İmparatorluğu'nun gerekse Habeşistan Krallığı'nın devreye girmesiyle bölgenin yeniden Hıristiyanlaştırılması sağlanmıştır. Hatta Güney Arabistan'da hedeflerine ulaşan Habeşistan kuvvetleri, valileri Ebrehe vasıtasıyla Hicaz bölgesine kadar ilerlemişlerse de başarılı olamamışlardır.
Hıristiyanlığın Arap yarımadasında kolay yayılmasında, bu dinin putperestliğin iptidai ve sade yapısına nispetle çok daha gösterişli bir görünüm arz etmesinin de etkili olduğu üzerinde durulmuş; Hıristiyan kültürünün, ayinleri, dinî kıyafetleri, görkemli mabetleri, heykelleri ve ikonaları ile Araplar üzerinde belli bir cazibe oluşturduğu dile getirilmiştir. Nitekim Araplar arasında Hıristiyanlığın şeklî cazibesini anlatan şiirlerin kaleme alınması da bunu teyit etmektedir. Bunda Hıristiyan misyoner ve rahiplerinin yoğun propagandalarının da önemli bir etkisi olmuştur. Ana yayılma alanı Kuzey Arabistan olan, ancak yarımadanın sahil bölgeleri ile Yemen’de de etkisini gösteren Hıristiyanlığın kabul gördüğü Arap kabileleri arasında, Kudâa, Gassan, Lahm, Tağlib, Bekr, Behrâ, Âmile, Süleyh ve İyâd'ı saymak mümkündür.
Ayrıca Yemen ve Irak dolaylarında, sayıları az da olsa, yıldızlara ve diğer gök cisimlerine tapanlara rastlandığı gibi, Bahreyn civarında da ateşe tapan Mecusiler bulunmaktaydı.