Bid'at Allah Rasulü (sav) döneminde olmayan, daha sonraki devrelerde ibadet niyetiyle ortaya atılmış amellere denir. Nebiler Serverinin "Bizim emrimiz olmaksınız kim bir iş yaparsa o merduttur" (1)hadisinin buna işaret ettiği muhakkaktır.

Yalnız bid'atları muhtevası itibariyle ikiye ayırabiliriz. Bunlardan biri adet, örf ve gelenekler bazında uygulanagelen şeylerdir ki bunların çok tehlikeli olduğu kanaatında değilim. Hele bunlar dini nasslarla temellendirebilecek cinsten ise, mesela; sofrada yemeğe yaş itibariyle en büyük olanın başlaması gibi, mahzursuz olmanın yanında faydalı da olabilir. İkinci kısım bid'atlar ise; din adına yapılandır. İşte bunlar dinde olmayan bir hususu 'din'miş veya dinin aslıymış gibi gösterdikleri için alabildiğine tehlikelidir. Mesela; hacca giderken arabanın tekerliği önünde kurban kesme, hacıları uğurlarken 'lebbeyk, Allahümme lebbeyk' diyerek telbiye getirme ve daha nice örnekler. İşte din adına uydurulan ve aslî kaynaklarda yeri olmayan bu tür şeylere bid'at denir.

Sahabe-i kiram başta olmak üzere bütün eslâf-ı izâmın bu konuda çok hassas davrandıklarını kaynak kitaplarımız bizlere aktarıyor. Mesela, kıraat imamlarından devâsâ kâmet, İmam-ı Nâfi anlatıyor. "Birgün Abdullah b. Ömer, camide namaz kılıyordu. Müezzin "vaktü's-sünne" yani "sünnet namazı kılma vakti" diye bağırdı. İ. Ömer bunu duyar duymaz, rukü halinde olmasına rağmen namazı bozdu ve camiden dışarı çıktı. Kendisine bu davranışının nedeni sorulduğunda "bu camide bid'at var. Burada namaz kılınmaz" dedi.

Bu zaviyeden bizim hayatımıza baktığımızda minarelerde çeşitli vesilelerle getirilen salât-ü selamlardan tutun, müezzinlerin icra ettiği çeşitli merasimlere kadar çoğu şeylerimiz bid'at.

Burada ayrı bir hususa temas etmekte fayda var. Her ne kadar bazı fukaha bu ayrımı kabul etmese de genelde bid'at, 'bid'at-ı hasene' ve 'bid'at-ı seyyie' olmak üzere iki ayrı katagoriye ayrılmıştır. Bid'at-ı hasene; aslı kitap ve sünnette olup da, uygulanış şekli itibariyle yeni düzenlemelerin getirildiği şeydir. Seyyie ise, aslı ve faslı kitap ve sünnette olmayan amele denir. Mesela; Kur'an-ı Kerim "Ey iman edenler! Allah'ı çokça zikredin" (Ahzab, 33/41) buyurmaktadır. Ama bu zikrin ne zaman, nerede ve nasıl olacağına dair herhangi bir açıklamada bulunmamaktadır. Şah-ı Geylani, Şah-ı Nakşibendi, İmam Gazali ve emsali yüce kametler de, Allah'ı zikr adına çeşitli usuller geliştirmiş, onu disipline ve förmüle etmişlerdir. Sabah, öğle, akşam şunlar, şu kadar ve şu şekilde diyerek etraflarına anlatmışlar, onlar da bunu uygulamışlardır. İşte aslı kitap ve sünnette olan bu meselenin faslı, yani uygulanış şekli adına getirilen bu esaslara fukaha 'bid'at-ı hasene' adını vermişlerdir.

Burada istidradî olarak bir hususa değinmek istiyorum. Aslında bizler dua ve zikir adına Allah Rasulünden intikal eden şeyleri bütünüyle hayatımıza tatbik etsek, bu türlü bid'atların içine girmeye hiç gerek kalmaz. Hayatın her alanına hatta insanın günlük yaşayışının herbir karesine ait Efendimiz'den mervi sahih dualar vardır. Sabah ve akşam namazından sonra yapılacak olan zikirler belki yarım saat tutar. Kulak çınlayınca, horoz ötünce, aynaya bakınca, tuvalete girince, yatınca, kalkınca... vs. Sanki hayatımız bir dua ağı ile örülmüş gibidir. Bunun yanısıra İmam Şazeli, Şah-ı Geylani, İmam Nakşibendi Hazretlerinin söylemeye muvaffak olduğu öyle dualar vardır ki, insan onları okurken kendini ayakları yerden kesilmiş ve uçuyor gibi hisseder. Rabbisi ile münasebeti derinden kavramış, aydınlık bir iklimde dolaşıyor gibi olur. Dolayısıyla Allah Rasulünden mervî duların yanı sıra bunların da mutlaka okunması gerektiği kanaatindeyim.

Hasılı, bid'at bizim hayatımızda kat'iyetle yer vermememiz gerekli olan bir kavramdır. Fakat bir başka vesile ile ifade ettiğim gibi hayatımızın içine yerleşmiş öyle bid'atlar var ki onların hayatımızdan sökülüp atılması birden olacak şey değildir. Belki yerlerine sünnet olan ameller ikame edile edile teker teker o bit'atler kaldırılabilir. Bu da toplum çapında kavî bir iman ve o ölçüde şuur ister.