Modern Türk edebiyatının ilk büyük temsilcisi ve Yeni Osmanlılar’ın akıl hocası Şinasî’nin bu kasidesini anlayabilmek için, önce kısaca da olsa onun hayatını bilmek lazımdır.

Şinasî’, 1826 yılında İstanbul’da doğdu. Babası 1828 Türk-Rus Savaşı’nda Şumnu’da şehit düşmüş bir topçu yüzbaşısıdır. Annesi tarafından büyütülen Şinasî, ilk tahsilini mahalle mektebinde yaptıktan sonra, çok genç yaşta Tophane Müşiriyeti kalemlerinden birinde katip olarak meslek hayatına atıldı. Orta öğretim kurumlarının henüz açılmadığı o devirde, gençlerin yetişmesinde önemli bir rol oynayan, okul fonksiyonu icra eden kalem hayatının Şinasî üzerinde çok müsbet tesirleri oldu. Bu yıllarda, İbrahim Efendi adlı çok bilgili bir kişiden Arapça ve diğer şark ilimlerini tahsil etti. İstanbul’a gelen Bursalı Şeyh Zâik’ten Farsça öğrenmeye çalıştı. Kendisini yetiştirme konusunda alabildiğince hırslı olan Şinasî, Tophane Müşiriyeti’nde uzman olarak çalışan ve asıl adı Chateauneuf olan, ihtida edip Reşat Bey adını alan bir Fransız topçu subayından Fransızca öğrendi. Reşat Bey’in Şinasî üzende önemli tesirleri oldu. Onun zihnini Batı dünyasına açan, onda Paris’e gitme hevesi uyandıran hep o idi.(1)

Yıllar geçtikçe Şinasî’nin bilgi ve birikimi arttı, memuriyet hayatında yükselmeye ve amirlerinin dikkatini çekmeye başladı. Bu arada onda, Avrupa’ya gitme, orada tahsil yapma arzusu da kuvvetlendi. Nihayet 1848 yılı sonunda Fransızcasını ilerletmek ve tahsil yapmak üzere Fransa’ya gitmek için Tophane Müşiri Fethi Ahmet Paşa’ya müracaat etti. Hem Fethi Ahmet Paşa hem de Sadrazam Mustafa Reşit Paşa tarafından desteklenen bu müracaat, padişah Abdülmecit’e arz olunarak 1849’da Paris’e gitmesine irâde-i seniye çıktı. Fransa’da tahsilde iken geçimini sağlamak için maaş bağlanmasını istediği ihtiyar ve hasta annesine de maaş bağlandı(2) ve böylece Şinasî 1849 yılında gönül rahatlığı içinde Paris’e gitti. 23 yaşındaydı.

Şinasî, Paris’te Fransızcasını ilerlettikten sonra, hangi dalda çalışması gerektiğini sorduğu Mustafa Reşit Paşa’nın tavsiyesi üzerine, maliye tahsili yaptı. Bu tahsile hazırlık olmak üzere matematik öğrenimi gördü. Ayrıca tabiî bilimlerle ilgilendi. Paris’te yaptığı çalışmalar Fethi Ahmet Paşa ve Mustafa Reşit Paşa tarafından teşvik edildi. 1851 yılında Sultan Abdülmecit’e arz edilen bir teklifle maaşına zam yapıldı.

Şinasî Paris’te bulunduğu bu yıllarda şarkiyatçı Sylvestre de Sacy’nin oğlu olan Samuel de Sacy ile yakın dostluk kurdu. Ayrıca, Fransız liberal şair Alphonse de Lamartine ile tanıştı.(3) Şinasî’nin şarkiyatçı çevrelerle ilişkileri, ona 1851 yılında Société Asiatique üyeliğini kazandırdı.(4) Bu cemiyetin üyesi olan Littré, Ernest Renan ve şarkiyatçı Pavet de Courteille ile dost oldu.(5)

Şinasî Paris’ten İstanbul’a 1855’de döndü. Avrupa’daki bu altı yıllık tahsil hayatı, o devir Osmanlı Türkiyesinde onu önemli bir kişi haline getirmişti. İstanbul’a gelir gelmez memuriyette bir rütbe daha terfi etmiş ve kısa bir süre sonra da Sultan Abdülmecitin iradesi ile Meclis-i Maarif üyeliğine tayin edilmişti (1855). Ayrıca, devletin maliye komisyonlarında da çalışıyor, idari ıslahat raporları hazırlıyordu. Şinasî mutluydu. Avrupa’yı görmüş, iyi bir eğitim almış, genç yaşta devletin yüksek dereceli bir memuru olmuştu. Ayrıca, şahsiyetine ve fikirlerine hayran olduğu, hamisi, Tanzimat’ın meşhur mimarı Mustafa Reşit Paşa, Osmanlı Devleti’nin sadrazamlık makamında oturuyordu. Artık onun için ikbal kapıları açılmıştı. Hızla yükselecek, ünlü bir devlet adamı olacaktı. Fakat aynı yıl, Şinasî’nin hiç beklemediği bir olay meydana geldi. Mustafa Reşit Paşa sadrazamlık görevinden azledildi ve yerine Ali Paşa getirildi. Daha önce Mustafa Reşit Paşa tarafından himâye edilen Ali Paşa, bu yıllarda hatırı sayılır bir devlet adamı haline gelmiş ve Mustafa Reşit Paşa ile rekabet halinde idi. Meselenin bütünüyle dışında olmayan Şinasî, potansiyel bir rakip olarak Ali Paşa’yı korkutmuştu.(6) Bu yüzden Ali Paşa’nın ilk icraatlarından biri, bir gün görevine sakalını kestirmiş olarak gelmesini bahane ederek, Şinasî’nin görevine son vermek oldu (1856). Hem de “rütbesinin ref’i, memuriyetten defi, maaşının katı” diye secili bir hakaret yaparak.(7) Paşa’ya göre bir devlet memurunun sakalını kestirmesi memuriyet adabıyla bağdaşmaz bir tutumdu. Hâlbuki Şinasî, sakalını bir cilt hastalığının (saçkıran) yayılmasını önlemek amacıyla kesmişti.

Şinasî’nin bu sıkıntılı günleri fazla sürmedi. Mustafa Reşit Paşa aynı yıl (1273/1856) tekrar sadrazamlık görevine getirildi. Şinasî için tekrar gün doğmuştu. Eline kalemini aldı ve Mustafa Reşit Paşa için yukarıdaki kasidesini yazdı.

Şinasî bu kasidesinde, ilk önce aklın önemini dile getiriyor. O, akıl kelimesini eserlerinde sık sık tekrarlar. Ona göre akıl, iradeyi düzenler. İnsan ancak akıl sayesinde iyiyi ve kötüyü, güzeli ve çirkini birbirinden ayırt eder:

Ziyâ-yı akl ile tefrîk-i hüsn ü kubh olunur

Fakat onun için akıl kadar, aklın ortaya koyduğu düşüncelerin, söz veya yaz ile ifade edilmesi de önemlidir:

Dilin iradesini başta akl eder tedbir
Ki tercemân-ı lisândır anı eden takrir

O tercemâna bedeldir kalem gehi elde
Eder tasavvurunu cism-i nâtıkın tasvir


Şinasî’ye göre, düşünen bir varlık olan insan, duygu ve düşüncelerini, görüşlerini sözlü veya yazılı olarak ifade eder. İfade hürriyeti insanın en tabii hakkıdır. Bu mısralar bize altı yıl Avrupa’da kalan Şinasî’nin 18. yüzyıl rasyonalizmini ve o yıllarda Batı dünyasında hızla gelişen, insanın düşüncelerini çeşitli yollarla diğer insanlara, toplumun çeşitli kesimlerine duyurabilme, anlatabilme hürriyetini benimsediğini gösterir.

Kasidesinde daha sonra o yıllar Osmanlı Türkiyesinde yer yer bazı kişiler tarafından yanlış anlaşılan kader anlayışını tenkit eder:

Yazık ki câhil edip matlabınca şerr ü fesâd
Koyar netice-i efâ’li ismini takdîr


Ona göre birtakım cahil kimseler gönüllerince kötülük yapıp, fesat çıkarıp, ortalığı karıştırıp, insanları birbirine düşürüp, daha sonra da bu yaptıklarının adını kader (alın yazısı) koyarlar. Hâlbuki bu yanlıştır. Şinasî’ye göre kader Allah’ın dilemesidir ki O, bizi tâ başlangıçta yani daha ruhlarımızı yarattığında serbest kılmış, bize bir irade vererek, bizi her işte, bu hür irademizle, seçme yeteneğimizle baş başa bırakmıştır:

Kader dedikleri halkın murad-ı Hak’tır kim
Ezelde etti bizi her umûrda tahyîr


Daha sonra varlıklar ve canlılar arasındaki mücadeleden bahseden Şinasî, bu mücadeleden insanların galip çıktığını anlatır. Fakat bütün tabiata hükmeden, aklı sayesinde diğer varlıklar üzerinde bir üstünlük kuran insanoğlu, diğer insanlar üzerinde de hâkimiyet kurmaya çalışır. Yani insan, sadece diğer varlıklarla değil, diğer insanlarla da mücadele eder ve bu mücadelede kuvvetli olanlar, zor kullanarak zayıfları ezer:

Tehâlüf üzre olurken anâsır u enfüs
Hemîşe birbirinin halini eder tağyir

Megâlib oldu tabii tebâyi-i zî-rûh
Kavi zaîfi eder kahr u cebr ile teshîr


Şinasî’ye göre, işte bu durumu, kuvvetlinin zayıfı ezmesini önlemek için insan aklı çeşitli kanunlar ortaya koyar:

Bu cebri men’ için akl-ı beşer kodu kânûn

Burada dikkat çekici olan, koyulan kanunların “akl-ı beşer” tarafından konulmuş olmasıdır. Yani Şinasî’nin eserlerinde sık sık tekrarladığı kanun fikri İlahî değil, beşerîdir. “Eskiler de kasidelerinde padişah veya sadrazamlardan bahsederlerken, adalet ve şeriattan söz ederlerdi. Fakat onların adalet ve şeriatı ile Şinasî’nin bahsettiği kanun arasında büyük bir fark vardır. Adalet ve şeriatın kökü dinî olduğu halde, kanunun esası beşeridir. Şinasî bu noktayı bir hukukçu gibi belirtir:

Kavî zaîfi eder kahr u cebr ile teshir

Bu cebri men için akl-ı beşer kodu kânûn
Ki ettiler âna hükmünce adl ü hak ta’bir

Bu adi ü hakka diyanet demiş kimi âkil
Takıldı nefs ü hevânın boğazına zencîr


Şinasî’nin bu mısralarda anlattığı kanun fikri doğrudan doğruya Montesquieu’den gelmedir. Montesquieu Rûhü’l-Kavânin’inde kanunların lüzumunu şöyle anlatır.(8)

“Her hususî cemiyetin kendinde bir kuvvet hissetmeye başlaması, milletler arasında bir hâl-i harb tekevvününe badi olduğu gibi, her cemiyette efrâdın kendi kuvvetlerini hissetmeğe başlayarak menfi-i cemiyeti kendi lehlerine çevirmeğe çalışmaları efrâd arasında bir hâl-i harb husulünü müeddi olmuştur. Bu iki nevi hâl-i harb insanları kânun vaz’ına sevk etmiştir.”(9)

Şinasî’ye göre bu adalet ve hakkın düşmanı yine insanlar arasından çıkar. Yani bazı insanlar, hak, hukuk tanımaz, kanunları çiğnerler. Onun için, adaleti, hakkı korumak, kanun hâkimiyetini sağlamak için hızla işleyen bir adalet mekanizmasına ve bu adalet mekanizmasının verdiği kararları yine hızlı bir şekilde uygulayacak, hayata geçirecek güçlü bir hukuk devletine ihtiyaç vardır:

Bu adl ü hakkın adûsu yine beşerdendir
Olur muhâfızı amma ki hâme vü şemşîr

Kalem kılıç olup aklın debir ü cellâldı
Biri işaret ederse biri eder tedmîr


Bu hikmetin özünü anlamak, hukuk devletinin önemini kavramak için Mustafa Reşit Paşa’nın aklı gerektir. Şinâsî’ye göre Mustafa Reşit Paşa, Osmanlı Türkiyesinde kanun hakimiyetini kurmaya, hukuk devleti anlayışını yerleştirmeye çalışan ve bu konuda tarihî bir rol oynayan, yeni bir devir açan büyük bir devlet adamıdır. O, öylesine büyük, yüce ve değerli bir vezirdir ki onunla padişah, devlet bile iftihar etmektedir:

Bu sırr-ı hikmeti fehme, gerektir akl-ı Reşid
Ki akl-ı külle verir hayret andaki te’sir

Tasavvur eyle hidîv- â celâl ü izzetini
Seninle etmededir iftihâr tâc u serîr


Şinasî ülkesi için bu kadar büyük işler başaran Mustafa Reşit Paşa’yı övecek kelime bulamaz. Çünkü Şinasî’ye göre o, insanımıza sadece can, mal güvenliği getiren, ülkede kanun hakimiyeti fikrini yerleştirmeye çalışan biri değildir. O, aynı zamanda ülkenin maliyesini, vergi sistemini düzene sokmaya çalışan, eğitim sistemini ele alan, ülkede modern eğitim kurumlarının açılmasını sağlayan, süresiz olan askerliğe bir süre getiren kısacası, ülkeyi çağdaş milletler seviyesine ulaştıracak, medenî yapacak olan bir devlet adamıdır. Şinasî ülkesinde bu kadar köklü değişimlerin mimari olarak gördüğü Mustafa Reşit Paşa’yı medeniyet resûlü” diye över. Onun mucizevî varlığının ülkede taassubu önlediğine inanır:

Aceb midir medeniyyet resûlü dense sana
Vücûd-ı mu’cizin eyler taassubu tahzîr


Burada Şinasî’nin, Tanzimat’ın ünlü mimari Mustafa Reşit Paşa’yı överken kullandığı kelimeler, İslami literatürde özel anlamları olan kelimelerdir. Şinasî bu özel anlamları olan kelimeleri hiç çekinmeden devrin sadrazamı Mustafa Reşit Paşa için kullanır. Şinasî’ye kadar hiçbir Türk şairi bu özel anlamlı dini kelimeleri, bir devlet adamı için kullanmamıştır. Şinasî’yi buna iten sebep nedir? Tanzimat devri Osmanlı Türk iyesinde medeniyet, bir çok aydınımız için bir din haline gelir. Şinasî de medeniyete bir din gibi inanmış ve bu yüzden de Mustafa Reşit Paşa’yı bu dinin “Resûlü” olarak görmekten çekinmemiştir.

Şüphesiz ki İslâmî inançları olan bir kimsenin bu dini terimleri, Şinasî gibi rahat bir şekilde kullanamayacağı açıktır. Dini şiirlerinde bile, peygamberimizin adını hiç anmayan Şinasî’de “her türlü vahyi, ilhamı ve dolayısıyla vahyin bildirdiği Allahı, dini, takdiri inkar ederek, sadece akıl ile idrak edilen bir Allah’ın varlığını kabul eden”(10) bir felsefî sistem olarak tarif edilen deist bir zihniyet kendisini hissettirir.(11) Bu deist zihniyet, dikkatli bir şekilde okunduğunda, onu çok dindar biri gibi gösteren “Münâcât”ında da karşımıza çıkar.(12)

Şinasî’nin deist bir anlayışa sahip olmasında, okuyup etkisi altında kaldığı Voltaire’in rolü düşünülebilir. Ayrıca Paris’te bulunduğu yıllarda tanışıp dostluk kurduğu Littrê, Ernest Renan gibi pozitivist şahsiyetlerle, Samuel de Sacy ve Pavet de Courteille gibi şarkiyatçıların da, onun İslâmî inançlarını kaybetmesinde etkili olduğu söylenebilir.

İslâmî bir toplum içinde yaşayan aydınlarımızın, Tanzimat’tan itibaren Batı fen ve felsefesiyle karşı karşıya gelince, yavaş yavaş dini inançlarını kaybetmeleri, Servet-i Fünûn devrinde Tevfik Fikret’te görüldüğü gibi, Şinasî’de de hayatının daha sonraki yıllarında derin bir melankoliye sebebiyet vermiş, içinde yaşadığı toplumun inanç ve değerler sistemiyle çatışan aydınımızı, etkileri günümüze kadar gelen bir “medeniyet buhranına” sürüklemiştir. Bu medeniyet buhranının etkisiyle I. Meşrutiyet devrinde Beşir Fuat, çok genç yaşta bilek damarlarını keserek intihar etmiş ve cesedini de Tıp Fakültesi’ne armağan olarak bırakmıştır. ( 13)

Şinasî, Mustafa Reşit Paşa’yı o kadar büyük bir devlet adamı olarak görmektedir ki bu dünyaya onun bir eşinin, benzerinin geldiğine inanmamaktadır. Eğer aksi iddia edilirse, tenâsüh-i ruha (ruhun beden değiştirmesine) inanması gerekecektir. Mustafa Reşit Paşa, huzurunu gönül ehli insanlara adeta bir bilim kurumu, bir akademi haline getirmiştir. Şinasî, kendisini bu büyük insanın uğurlu eliyle dikilmiş yeni bir fidana benzetmekte, onun yakınlığı, ilgisi ve sevgisiyle mutlu olmaktadır:

İnanmayım mı gönülden tenâsüh-i rûha
Eğer bu âleme gelmiş denirse sana nazîr

Huzûrun encümen-i dâniş olmuş ehl-i dile
Kim anda nüsha-yı zâtın olunmada tevkîr

Yeni fidan gibi gars-i yemîn-i devletinim
Kim eyledi beni mihr-i teveccühün teshîr


Fakat Mustafa Reşit Paşa’nın sadrazamlıktan alınması üzerine, Şinasî’nin çok genç yaşta, daha meslek hayatının ilk yıllarında, Ali Paşa tarafından görevine son verilmiş, devletin kapıları kendisine kapatılmıştır:

Bitince meyve-yi fazlım bahâr-ı ömrümde
Dikildi bağ-ı cihânda ocağıma incir


Şinasî kendisine yapılanları anlattıktan sonra, Tanzimat’ın ünlü mimarını bir defa daha yüceltir. Ona, “ey faziletli toplumun cumhurbaşkanı” diye hitap eder:

Eyâ. ahâli-yi fazlın reis-i cumhuru

Bu mısra, üzerinde önemle durulması gereken bir mısradır. Montesquieu, Rûhü’l-Kavnin (de l’Espnt des Lois) adlı eserinde, çeşitli hükümetlerin esaslarını belirtirken, demokrasinin bir fazilet rejimi ve cumhurbaşkanının da faziletli vatandaşlar içinden seçilen bir kişi olduğunu anlatır. Yukarıdaki mısrada Şinasî’nin, Montesquieu’nün bu görüşlerinden etkilendiği anlaşılmaktadır. ( 14)

Ülkenin yönetim şekli cumhuriyet değilken ve ülkenin idaresinde devlet başkanı konumunda büyük yetkileri olan bir padişah varken, bir şairin böyle bir mısraı telâffuz edebilmesi fazlaca cesaret gerektiren bir tutumdur. Çünkü Şinasî, bu mısraı ile ülkede bir rejim değişikliği istediğini açıkça söylemekte ve üstelik bu rejimin adını da koymaktadır. Dahası, Şinasî bu rejimin yani cumhuriyet idaresinin başında, cumhurbaşkanı olarak da Mustafa Reşit Paşa’yı görmek istediğini belirtmektedir.

Bütün bu görüşlerini açıkça ifade eden Şinasî’nin hakkında, devlet tarafından hiçbir yasal işlem yapılmaması ilginçtir. Bu mısra, 1850’li yıllarda rejimle ilgili bu tür görüş ve düşüncelerini açıkça ifade eden Şinasî’nin cesaretini gösterdiği gibi, ayrıca o devir Osmanlı yönetiminin bazı tarih kitaplarında anlatılanların aksine, çok açık rejim değişikliği ve ülke yönetiminde Osmanlı hânedânının hâkimiyetine son verilmesi talepleri karşısında bile, bir hayli müsamahalı olduğunu gösterir.

Şinasî’nin mevcut rejimle ilgili radikal diyebileceğimiz bu tür görüş ve düşüncelerine, hatta ülke yönetimi ve yöneticileri hakkında ağır eleştirilerine, diğer şiirlerinde(15) ve bazı gazete makalelerinde(16) de rastlıyoruz.

Nihayet asıl anlatmak istediği konuya gelen Şinasî
Revâmı kim kalayım ehl-i cehl elinde esir

Halâsımı umarım ben zamân-ı adlinde
Ederse akl-ı Reşîd’in eder buna tedbir

diyerek kasidesini bitirir. Mustafa Reşit Paşa’dan, kendisini cahil insanların elinden kurtarmasını, tekrar eski görevine getirmesini ister. Onun bu isteği hemen kabul edilir. Mustafa Reşit Paşa’nın tavassutu ile Sultan Abdülmecit tarafından yeniden Meclis-i Maârif’teki görevine iade edilir. ( 17)

Şinasî’nin üzerinde durduğumuz bu şiirinin genel bir değerlendirmesini yapacak olursak, şunları söyleyebiliriz:

1- Şinasî, bu şiirini öncelikle sosyal, siyasi, felsefi, dini düşüncelerini ifade etmek için kullanmıştır. Yani onunla şiir, sosyal ve politik düşüncelerin ifade vasıtası haline gelmiştir.

2- Şinasî Türk şiirinde, bir tema inkılabı yapar. Şiirini, akıl, irade, kanun, adalet, medeniyet, encümen-i dâniş, reis-i cumhur gibi kelime ve terkiplerle doldurur. Bu kelime ve terkipler, toplum hayatına yeni bir ideolojinin girdiğini gösterir. Onunla Türk şiirinde yeni bir ideolojik yapılanma başlar.

3- Tanzimat’tan itibaren belirgin bir hale gelmeye başlayan bu yeni ideolojik yapılanma, sadece, Avrupa’da kalmış, orada öğrenim yapmış veya o yıllardan itibaren ülkemizde sayıları hızla artan modern eğitim kurumlarında yetişmiş yönetici elit zümrede, seçkinci aydınlarda görülür. Geniş halk kitleleri ise, eski gelenekçi dünya görüşünü devam ettirir. Bu yönetici elit zümre ile geniş halk kitleleri arasındaki tezat, Şinasî’den itibaren artacak ve Türkiye için önemli sosyolojik bir problem haline gelecek, hatta daha sonraki yıllarda kuvvetli bir “medeniyet krizine” dönüşecektir.

4- Şinasî şiirde, konuda bütünlük, kompozisyon fikrini getirmiş, Divan şiirinin parça güzelliği fikrinden ayrılmıştır.

5- Divan mazmunlarını büyük ölçüde terk etmiş, eski şiirin hayal sisteminden çıkmağa, çıplak bir ifade tarzı bulmağa çalışmıştır.

6- Sade bir dil aramış, Arapça, Farsça tamlamaları mümkün olduğunca azaltmış, halkın kullandığı kelime ve ifade şekillerini tercih ederek, konuşma dilinin canlı yapısını şiirine aktarma denemelerinde bulunmuştur.(18)

O, bütün bu yaptıklarıyla, Tanzimat’tan beri Türkiye’de ortaya çıkmaya başlayan yeni insan tipinin, sosyal, siyasi ve felsefi olarak yeniden yapılanmanın, yeni Türk şiirinin, yeni bir üslubun ilk ve en önemli temsilcilerinden biri olmuştur


KAYNAKLAR

1) Ömer Faruk Akün, Şinasî, İslam Ansiklopedisi c. 11,İst., 1970, s.545.
2) y.a.g.e. s.546.
3) Şerit Mardin, Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu(Çevirenler: Mümtaz’er Türköne- Fahri Unan- İrfan Erdoğan), İst. 1996, s. 282.
4) Şinasî o zamana kadar bu bilim cemiyetine girebilen ikinci Türktür. Ondan önce bu cemiyete 1850 yılında Mekâtib-i Umumiye Nâzırı Kemal Efendi girebilmişti. Bk. Akün, “Şinasî” İslam Ansiklopedisi, c. 11 s. 547.
5) y. a. g. e. s. 547.
6) Mardin, Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu, s. 282.
7) İsmail Habib, Yeni Edebi Yeniliğimiz Tanzimat’tan Bari Edebiyat Tarihi I, İst, 1940, s. 42.
8) Mehmet Kaplan, “Şinasî ‘nin Türk Şiirinde Yaptığı Yenilik” Türk Edebiyatı üzerinde Araştırmalar I, İst., 1976, s. 267.
9) Montesguieu, Rûhü’l-Kavânin (Tercüme eden Hüseyin Kâzım) c.1, İst, 1339,s. 12
10) Süleyman Hayri Bolay, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, 5.b, Ankara, 1990,s. 49.
11) Akün, “Şinasî” İslam Ansiklopedisi, c. 1l s.555.
12) Ahmet Hamdi Tanpınar “Daha ziyade büyük saate saatçi arayan Münâcât’ta bir nevi Voltaire tesiri bulmamak imkânsızdır” der. 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, 4.b., İst., 1976, s. 205.
13) Beşir Fuat hakkında geniş bilgi için bk, M. Orhan Okay, İlk Türk Pozitivist ve Natüralist, İst. 1969,243 s.
14) Bu konuda bk. Kaplan, “Şinasî nin Türk Şiirinde Yaptığı Yenilik”( Türk Edebiyatı üzerinde Araştırmalar I, s.271; Mardin, Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu, s.303.
15) Şinasî ‘nin Yine Mustafa Reşit Paşa için 1274/1857 yılında yazdığı bir başka kasidesindeki:
Ettin âzâd bizi olmuş iken zulme esîr
Cehlimiz sanki idi kendimize bir zincîr
Bir ıtıknâmedir insana senin kânûnun
Bildirir haddini Sultan’a senin kânûnun
gibi mısralar buna örek olarak verilebilir,
16) Şinasî ‘nin “Seele Hakkındadır” adlı makalesi buna örnek olarak gösterilebilir. Bk. Tasvir-i Efkâr, nr. 147, 11 Cemazielâhir 1280/12 Kasım 1863.
17) Akün, “Şinasî “ İslâm Ansiklopedisi, c. 11,s. 548.
18) Bur konuda geniş bilgi için bk. Kaplan, “Şinasî‘nin Türk Şiirinde yaptığı Yenilik”, Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar, I, ss. 253-274.s